PDA

View Full Version : Biyografiler



Sayfalar : 1 2 [3] 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24

Munky
22-07-07, 07:53
Teoman Koman ( 1936)
1936 yılında doğdu.Harp Okulu mezunudur. 1956 yılında Asteğmen olarak katıldığı Türk Silahlı Kuvvetleri'nin çeşitli kademelerinde görev yaptıktan sonra 1981'de Tuğgeneralliğe terfi etmiştir. 1981-1985 yılları arasında Tuğgeneral, 1985-1989 yılları arasında Tümgeneral olarak görev yapmış ve 29.08.1988 tarihinde Milli İstihbarat Teşkilatı Müsteşarlığı görevine getirilmiştir. Müsteşar olarak görevde bulunduğu 1989 yılında Korgeneral olmuş, 27.08.1992 tarihine kadar bu görevi sürdürmüş, daha sonra Kolordu Komutanı olarak Gelibolu'ya tayin edilmiş, 1993 yılında Orgeneralliğe yükselerek 3. Ordu Komutanlığı'na getirilmiştir. 1995 yılında Jandarma Genel Komutanı olarak atanmış ve 1997 yılında bu görevden emekli olmuştur.

Evli ve iki çocuk babası.Cavit Çağlar�ın sahibi olduğu Nergis Holding�in Yönetim Kurulu Üyeliği�nde bulundu.

Munky
22-07-07, 07:53
Vural Bayazıt ( 1934)
1934 yılında doğdu.1953 yılında Deniz Harp Okulundan mezun oldu.Vural Bayazıt, sırasıyla çeşitli harp gemileri ve karargahlarda branş subaylığı/bölüm amirliği görevlerinde bulundu.1964 yılında Deniz Harp Akademisinden mezun oldu.

Daha sonra sırasıyla Muhrip II'nci komutanlığı ve Muhrip komutanlığı görevleri yaptı.1968-1970 yılları arasında Kahire Deniz Ateşeliği görevinde bulundu. 1971 yılından itibaren Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Karargahında çeşitli görevler yaptı.Muhrip Komodorluğu ve Harp Filosu Kurmay Başkanlığı görevlerini takiben 1976'da Tuğamiralliğe terfi etti.

Bu rütbede sırasıla; Akdeniz Bölge Komutanlığı, Deniz Kuvvetleri Personel Başkanlığı, Napolide NAVSOUTH Plan Daire Başkanlığı görevlerini yaptı. 30 Ağustos 1980 tarihinde Tümamiralliğe terfiini takiben; Mayın Filosu Komutanlığı, Gölcük Ana Üs Komutanlığı, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Harekat Başkanlığı ve Deniz Eğitim Komutanlığı görevlerini icra eden Oramiral Vural Bayazıt, 30 Ağustos 1984 tarihinde koramiralliğe terfi etti.

Bu rütbede sırasıyla; Genelkurmay İstihbarat Başkanlığı, Kuzey Deniz Saha Komutanlığı görevlerinde bulunan Vural Bayazıt, 30 Ağustos 1989 tarihinde Oramiralliğe terfi etti.Bu rütbeyle önce Harp Akademileri Komutanlığına, ardından 1990 yılında Donanma Komutanlığına atandı.

20 Ağustos 1992 tarihinde Deniz Kuvvetleri Komutanlığı görevine atanan Oramiral Vural Bayazıt, emekle olduktan sonra Etibank Yönetim Kurulu üyesi seçildi.

Vural Beyazıt Kanat Bayazıt'la evli olup, Meltem ve Nilden isimli iki kız çocukları vardır. Oramiral Vural Bayazıt İngilizce bilmektedir.



HAKKINDA YAZILANLAR

Bayazıt da ifade verdi
Hürriyet 7 Nisan 2001

İSTANBUL -Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu�na (TMSF) devredilen Etibank hakkında yürütülen soruşturma kapsamında İstanbul DGM�ye gelen, bankanın eski Yönetim Kurulu Üyesi Vural Bayazıt, ifade verdi. Eski Deniz Kuvvetleri Komutanı emekli Oramiral Vural Bayazıt�ın, avukatı Birsen Uluğ ile geldiği İstanbul DGM�de, soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı Ercan Cengiz tarafından, yaklaşık 45 dakika süreyle ifadesi alındı. İfadesinin alınmasının ardından Vural Bayazıt, özel otomobiline binerek, İstanbul DGM�den ayrıldı. Beyazıt�ın �bankacılıktan anlamadığını ve verildiği iddia edilen usulsüz kredilerden haberinin olmadığını� söylediği öğrenildi.

Vural Paşa'ya tedbir ve yurtdışı yasağı
Hürriyet 17 Nisan 2001
Etibank'ı 112 trilyon 402 milyar TL zarara uğrattıkları iddiasıyla kişisel iflasları istenen eski yöneticilerden, Deniz Kuvvetleri eski Komutanı, emekli Oramiral Vural Beyazıt'ın hem malvarlığına hem de yurtdışı çıkışına ihtiyati tedbir konuldu. Ankara 3. Asliye Ticaret Mahkemesi'nin Beyazıt aleyhine alınan tedbir kararını kaldırmasından sonra İstanbul 3. Asliye Ticaret Mahkemesi yeniden tedbir kararı aldı.

Munky
22-07-07, 11:48
Ahmet Özdemir ( 1948)
1948 yılında Şarkışla�da doğan Ahmet Özdemir, ilk ve orta öğrenimi burada, lise öğrenimini Askeri Hava Lisesi�nde yaptı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümünü bitirdi. Ögrencilik yıllarında gazeteciliğe başladı. Muhabirlikten Genel Yayın Müdürlüğü�ne kadar gazeteciliğin çeşitli işlerinde çalıştı. 1989 yılında Basın İlân Kurumu�na geçti. TRT Radyo ve TV kanallarinda bazı programların metnini yazdı.

Çoğunluğu halk bilimi ve biyografi olmak üzere yirminin üzerinde kitabı yayınlandı. Şiirleri Bir Dal Erguvan, öyküleri Sevgi Çıkmazı adıyla kitap haline getirildi. Cumhuriyet Dönemi Türk Şiir Güldestesi ve Cumhuriyet Dönemi Türk Hikâyesi önemli antolojilerinden. Bir çok Osmanlıca kitabı günümüz alfabesine ve Türkçesi�ne çeviren Ahmet Özdemir�in oyunları TRT�de temsil edildi.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti�nin ve Gazeteciler Sosyal Hizmet Vakfı�nin denetçiliğini (iki dönemdir) yapmakta.

ESERLERİ
Biyografi kitapları: Ahmet Haşim, Cenap Şehabettin, Tevfik Fikret, Abdülhak Hamid, Sait Faik.
Folklor ve Halk Edebiyatı kitapları: Folklor Penceresi, Cönklerden Günümüze Halk Şairlerimiz, Eşref Bey Hikâyesi, Halk Hikâyeleri Geleneği, Şarkışlalı Serdari, Şarkışla ve Çevresi Halk Ozanları, Aşık Cafer, Aşık Hüdaî, Kelkitli Aşık Serdari.
Güldesteler: Şiir İkindileri I-II, Pera Palas Gönül Dostları I,II,III, IV,V.
Radyo Tiyatroları: Armudun Sapı, Kuşku, Kuzguncuk Vapuru, Duble Kaynana.

Munky
22-07-07, 11:48
İlhan Başgöz ( 1921)
İlhan Başgöz, Gemerek'te arpalar biçilirken doğmuş; yılı kesin değil. 1921 veya 1923 olabilir. Babası ilkokul öğretmeni Hasan efendi, annesi Cadoğlu Türkmenleri'nden Zeycan hanımdır. İlkokulu ve liseyi Sivas'ta bitiren Başgöz, 1940 yılında Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi'ne girer ve 1944 yılında Pertev Nail Boratav'ın asistanı olur. 1949'da "Türk Folkloru ve Halk Edebiyatı" dalında doktorasını verir. Fakültenin Folklor kürsüsü politikaya kurban verilip kapatılınca, Başgöz Tokat Lisesi'ne edebiyat öğretmeni atanır. İki yıl sonra öğretmenlikten çıkarılır. 1960 yılında bir Ford Vakfı bursu ile Amerika'ya davet edilir. Dört yıl Kaliforniya Üniversitesi'nde çalıştıktan sonra Indiana Üniversitesi'nde görev alır. Şimdi bu üniversitenin Ural-Altay Dilleri ve Folklor Enstitüsü'nde profesör ve üniversite Türkçe programının direktörüdür.

Amerikan Folklor Cemiyeti'ne onur üyesi seçilen İlhan Başgöz, Türk Folkloru ve Halk Edebiyatı dalındaki araştırmaları ile tanınmaktadır.

Munky
22-07-07, 11:48
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/352.jpg
Ziya Gökalp ( 1876)- (1924)
Ziya Gökalp (1876-1924) öncelikle Türkiye'yi Sosyoloji ile tanıştıran kişiydi ve ateşli bir Türk Milliyetçisi olarak sosyolojiyi entellektüel bir temel oluşturmada esas aldı.

Mahallî,resmî bir gazetede mesul müdür bir memurun oğlu olan Mehmet Ziya (daha sonra Gökalp) Diyarbakır'da doğdu, orada laik okullara devam etti ve aynı zamanda islam hukukuna vakıf olan amcasından geleneksel islam ilimlerini öğrendi. 18 yaşında intihara teşebbüs etti. Yine de, bir sonraki yıl İstanbul'a gidebildi ve Baytar Mektebine (Veterinary College) kaydını yaptırdı.
Daha önce Jön Türklerin (Young Turks) fikirlerinden etkilenen Gökalp, 1985 yılında İstanbul'da gizli bir örgüt olan İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin (Union and Progress) üyesi oldu. 1898'de tutuklandı; bir yıllık mahpusluk devresinden sonra bütün zamanını çalışmalarına adadığı doğduğu şehre sürgün edildi. O yıllarda Paris'te sürgünde olan Jön Türkler Fransız sosyolojisinden çok yoğun olarak etkilenmişti.İçlerinde Le Play hayranı olan Prens Sabahattin, Osmanlıların sadece sosyolojik çalışmalar yoluyla sosyal değişmeyi anlayabileceklerini daha sonra bu görüş Gökalp tarafından da desteklenmişti ve imparatorluğu bir arada tutan çeşitli unsurlar arasında uzlaşma sağlama yolunu bulabileceklerini (28 Ağustos, 1099 tarihli Peyman gazetesinin ilk sayısında) beyan etmişti.

Jön Türk devriminden sonra, 1908'de Gökalp İttihat ve Terakki Fırkası'nın Diyarbakır'daki temsilcisi oldu. Bir yıl sonra, fırkanın Selanik'teki merkez heyetine üye seçildi ve kendisine parti doktrinini anlatma ve genç insanları parti saflarına çekme görevi verildi. 1910 yılında Selanikte sosyoloji öğretimini esas alan bir göreve atandı. Türkiye'de ilk defa gerçekleşen böyle bir atamadan beş yıl sonra da İstanbul Üniversitesi'nde ilk sosyoloji profesörü oldu. O, İstanbul'u Türkiye'deki sosyoloji çalışmaları için bir merkez haline getirirken, bu faaliyeti 1919'a kadar Edebiyat Fakültesinde sürdürdü. 1. Dünya Savaşı sonrasında Malta'ya sürgüne gönderilen Gökalp, yürekli bir Atatürk taraftarı olarak 1921'de Diyarbekir'e geri döndü ve milli liderlere yol göstermek amacıyla sosyolojik makale serileri hazırladığı küçük mecmua'nın sorumlu müdürü oldu. 1922'de (Ministry of Public Deparmant of the Education) un Ankara'daki Kültürel Yayınlar Dairesine müdür olarak atandı ve orada ünlü eseri "Türkçülüğün Esasları" yayınlandı.
Gökalp Jön Türklerin gerçekleştireceği siyasi devrimin, iktisat aile, güzel sanatlar, ahlak ve hukuk gibi alanlarda "Yeni Hayat" ortaya çıkaracak sosyal bir devrimle tamamlanmaya ihtiyaç gösterdiğine inanmıştı. Yeni bir Türk medeniyeti sadece Türkiye'nin gerçek milli değerlerinin kazanılmasıyla yaratabilirdi. 1911'e kadar Gökalp, değerlerin hiçbir şey ifade etmediğine,"fikir-kuvvet"(idees forces)'un felsefesi öneme haiz olduğuna inanmıştı. Fakat 1912'den sonra Durkheim'in değerlerle ilgili yorumunu (collective represantations) kollektif temsiller olarak kabul etti. (Gökalp, Durkheim'i en önemli sosyolog ve sosyolojinin kurucusu olarak düşünüyordu.)

Gökalp'e göre tam olarak ifade edildiklerinde idealler olarak adlandırılan kollektif temsiller (collective reprasantations). kollektif şuurdaki gerçeklerdir. Değerlerin tek kaynağı toplumun kendisidir, ve bireylerce elde edilen kollektif duygu ve bilgi birikimi kollektif şuuru oluşturur. (1911-1923) 1959, s.62-64)

Balkan savaşı yenilgisinden sonra, Türkiye için kritik bir dönem başladı. Reformlar üzerindeki tartışmalara İslâmcılık, Batıcılık ve Türkçülük arasındaki çatışmalar öncülük etti. 1912'de İstanbul'a gelen Gökalp, bu çatışmaların daha geniş bir bakışla ele alınarak, giderilmesi gerektiğini hissetti. Gökalp, insanın her biri kendi değer sistemine sahip olan kültür gruplarının ve evrensel kabul ve kültürel yayılma kaabiliyeti olan kural ve tekniklerin bileşimi olduğunu tartıştı. ([1911-1923] 1959, s.97-101) Türklerin aynı anda; Türk Milletine, İslâm ümmetine ve Avrupa medeniyetine ait olduğu sosyolojik bir vakaydı. (Gökalp [1911-1923] 1959, s.71-76; Heyd 1950, s. 149-15]) Gökalp, milliyetçiliğin, modern çağın en güçlü ideali, milletlerin ise, kültür grupları skalasında en üst seviyede gelişmemiş türler olduğunu, yoğunluğu gittikçe artan bir şekilde vurguladı. Millet kavramı içinde, Türk kültürünü, İslâmı ve Batı teknolojisini bir araya getirmenin mümkün olduğunu düşündü. Gökalp, daha sonra, kollektif temsilleri millî âdetlerle bir tutma gerektiği noktasına geldi ve ......" bir milletin kültürünü ait olduğu medeniyetten ayırma çalışmaları yapan disipline kültürel sosyoloji adı verildiğini" öne sürdü. ([1911-1923] 1959, s.172-173)

Bir sosyoloğun görevinin millî kültür unsurlarını ortaya çıkarmak (keşfetmek) olduğu inancını takiben, Türk ailesinin evrimi ile (pre-islamic) İslâm-öncesi Türk dini ve devlet üzerine bir dizi çalışmaya girişti. Gökalp'ın modernleşmiş islâm düşüncesine ait teorisi ilahi kaynaklı olmasından ziyade, sosyal kaynaklı uzlaşma dayanan ve bundan dolayı seküler değişimi parelel olarak değişebilen İslamın kurallarının bir kısmına yönelikti. ([1911-1923]1959, s.193-196) Bir devletin seküler olması gerektiğine inanmıştı ve eğitim ve ekonominin millî olması gerektiğinin ısrarlı savunucusuydu. Eğitim ve ve hukuku sekülerleştirme ve kadınlar için eşit haklar teklif etme üzerindeki programları kısmen 1917 - 1918 yıllarında uygulamaya konuldu.

Gökalp üzerindeki fikirler ikiye ayrılır. Gökalp, bizzat kendisi, çalışmalarını özgün hale getiren şeyin, Durkheim'ın sosyolojik metodu üzerindeki denemelerini Türk medeniyetine uygulamak olduğunu düşünüyordu. Destekleyicileri ise; onun kültür ve millet yapısı üzerindeki kavramsallaştırmalarının özgün olduğu ve çalışmalarının, Durkheim geleneğindeki bilimsel sosyolojiyi temsil ettiği konusunda hemfikirdiler; ayrıca, muhalifleri, Gökalp'ın baskın kollektivist fikirlerle, dogmatik tümden ve gelimci bir zihin yapısına sahip olduğunu vurgularlar. Bunların ötesinde, Gökalp, ateşli bir milliyetçiydi ve öğretilerinin Türkiye'nin modernleşmesi yolunda fikrî bir kaynak sağladığına şüphe yoktur.

Gökalp'ın çalışmalarındaki tarihî kavramlar için bakınız. İSLAM,NATİONALISM; PAN MOVEMENTS; ve DURKHEIM; LE PLAY'ın biyografileri..

ESERLERİ
(1911-1923) 1959 Turkish Nationalism and Western Civilization: Selected Essays, Translated and edited with an introduction by Niyazi Berkes. New York: Columbia Univ. Press.
(1923) 1940 Türkçülüğün Esasları ("Foundations of Turkism") İstanbul: Arkadaş Matbaası. Külliyat. 2 bölüm Ankara: Türk Tarih Kurumu Basımevi, 1952-1965. bölüm 1: Şiirler ve halk masalları bölüm 2: Ziya Gökalp'ın mektupları. Ziya Gökalp'ın ilk yazı hayatı, 1894-1909: Doğumu'nun 80. yıldönümü münasebetiyle. İstanbul: Diyarbakırı Tanıtma Derneği 1956.

HAKKINDA YAZILANLAR

HEYD, URIEL 1950, Foundations of Turkish Natıonalism: The Life and Teachings of Ziya Gökalp. London. Luzac.
TÜTENGIL, CAVIT O. 1949 Ziya Gökalp Hakkında bir bibliyografya denemesi, İstanbul: Berksoy Matbaası .ÜLKEN, HİLMİ ZİYA Ziya Gökalp. İstanbul: Kanaat Kitabevi (yayın tarihi tesbit edilemedi) ZİYA AL-DİN , FAKHRİ 1935 Ziya Gökalp, sa vie et sa sociologie: Essai sur l'inftuece de la sociologie française en Turquie. Nancy (France): Berger-Levrault.


Ziya Gökalp
Bir Fikir Adamının Romanı
Mehmet Emin Erişirgil
Remzi Kitabevi / Büyük Fikir Kitapları Dizisi
Ziya Gökalp: Bir Fikir Adamının Romanı (1951), Mehmet Emin Erişirgil'in kişisel gözlemlerine dayanan en ilginç kitaplarından biridir. Yazar bu incelemesinde, bir bölümü kendi yaşadığı olayları, yılların birikimi ile değerlendirilmiş ve Türkiye da yeni bir dönemin başladığı yıllarda yayınlamıştır.

Munky
22-07-07, 11:48
Ahmet Şenol ( 1948)- (2001)
1948 yılında ulukışla'da doğdu.AİTİA mezunu. Halk oyunları ile ilgili çalışmaları H:G:M: halk dansları örnek grubunda başladı.1978 yılında Tubil derneğinin kurucuları arasında yer aldı.1988 yılına kadar Tubil Başkanlığının yürüttü.1986 yılnda İhsan Hınçer Folklora Hizmet Ödülü'nü aldı. 1988 yılında Fransa/Dijon Milletlerarası Halk Oyunları yarışmasında jüri üyeliği, 1987-2000 yılları arasında MEB'da Halk Oyunları Danışma Kurulu Üyeliği, öğretim görevliliği ve jüri üyeliği yaptı.

ESERLERİ:Halk Oyunları Bibiliyografyası-1 1989, Halk Oyunları Bibiliyografyası-2 1996, Türk Halk Oyunları Terimleri Sözlüğü (1998), Türk Halk Oyunları Giysileri MEB Y. 1999, ayrıca derleme kitapları da vardır.Halk oyunları ile ilgili çeştli sempozyumlarda ve 3,4,5 Milletlerarası Folklor Kongrelerine iştirak edip, bildiriler sundu.Ankara Üniversitesi DTCF Halk Bilimi Bölümü'nde Halk Oyunları Öğretim Görevlisi olarak 1991-2000 arasında hizmet verdi.

KAYNAK:Halk Oyunları Arşivi Derleyen Ahmet Şenol cd serisi kapağı.

Munky
22-07-07, 11:49
Ignace Kunoş
1862 yılında doğdu. Macar yazar ve Türkolog. Kunoş, Türk folkloru üzerine yaptığı bir dizi çalışma ile tanındı. 1885 yılında ülkemizi ziyaret ederek Anadolu'yu dolaştı ve derlemeler yaptı. Derlediği yüzlerce atasözü, hikaye, masal, şarkı, türkü, bilmece ve maniyi İki cilt halinde yayınladı. Kunoş, Türk halk edebiyatımızın Batı ülkelerine tanıtılmasında öncü oldu. 1945 yılında vefat etti.

ESERLERİ:
Türk Halk Edebiyatı, Türk Halk şarkıları, Türk Dili, Adakale Masalları adlı eserleri Batı ülkelerinde basıldı. Türkçe'ye de kazandırılan bu eserlerden Türk Masalları, İki cilt halinde basıldı.

Munky
22-07-07, 11:49
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/345.jpg
Talip Özkan ( 02.08.1939)
Türk Halk müziği denince Anadolu'nun ve Trakya'nın ses kültürü akla gelir. Bu kültürün kaynakları, çeşitli doğal ve sosyal olaylar çerçevesinde ezgi üretimini sürdürürler ve ses kültürümüze katkıda bulunurlar, bitmek tükenmek bilmeyen gayretle... Bir de bunları toplayan, kendine özgü yorumlarıyla uygulayan ikinci kuşak halk sanatçıları vardır. Çileli bir kuşağın sanat emekçileri diyebileceğimiz bu insanlar arasında halk müziğimize bir çok yönden hizmet etmiş olan Talip Özkan ismi kuşkusuz önemli bir yer tutar. Talip Özkan, halk kültürünü yaşayarak yaşatmaya gayret etmiş bir sanatçı.... Çocukluk yıllarından itibaren halk kültürünün dolayısıyla müziğinin içinde yoğrulmuş, daha sonraları ülkenin dört bir yanına sazı ve sesiyle ulaşmış Talip Özkan.... Talip Özkan'ın yaşam öyküsünü kısaca şöyle aktarabiliriz.
2 Ağustos 1939'da Denizli'de doğan Özkan, ilk ve orta öğrenimini Acıpayam'da Lise öğrenimini ise Denizli'de tamamlar. 1957-58 öğretim yılında Ankara Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Fransız Filoloji Bölümü'nü kazanır; böylece yüksek öğrenim yapma isteğinin ilk basamağına adım atmış olur. Türk Halk müziğinin önemli simalarından olan Muzaffer Sarısözen ile lise yıllarında Acıpayam'da tanışır... Sarısözen genç Talip Özkan'ın bağlamadaki icra tekniğini ve performansını göz önünde bulundurarak radyo emisyonlarına çağırır. Özkan yüksek öğrenim için Ankara'ya geldiğinde Ankara Radyosu'nun halk müziği programlarıa katılmaya başlar. Kısa zamanda kendini kabul ettirir ve radyo sınavlarını kazanarak profesyonel yaşamına ilk adımı atmış olur.
1960 askeri müdahalesi sonrası, İstanbul Radyosu'nda sanatçılığa devam eden Özkan, aynı dönemde yüksek öğrenimini de ihmal etmez. İstanbul'a geldiği yıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'ne kaydolur. Bir süre fakülte ve radyo çalışmalarını birlikte götürür. İzmir Radyo'suna naklen atanmasından sonra Özkan'ın özel yaşamında ve meslek yaşamındaki sorumluluklarının ağırlaştığı görülür. Bu dönemde "koro şefliği" ve "öğretmenliği" birlikte sürdürür.
Türkiye Radyoları'nda, sanatçılığın yanısıra korist, koro şefi, öğretmen, derlemeci ve müfettiş olarak görev yapan nadir simalardan biridir.
Meslek yaşamının her aşamasında derleme faliyetlerine büyük önem veren Talip Özkan, Türkiye'nin bir kaç kenti hariç hemen her kentin, ilçe ve köylerinden halk ezgileri derlemiştir. Bu derlemelerin çoğunu kişisel çabalarla gerçekleştiren Özkan, 1967 yılında TRT kurumunun görevlendirmesiyle ilk resmi derlemesini gerçekleş tirir. TRT'nin düzenlediği 1. Folklor Derleme Gezişi için İzmir ve çevresinde yapılan çalışmalarda Veysel Arseven, Işıl Duygu Gülöksüz ve Talip Özkan görev yapmıştır. 100 kadar halk ezgisi, 8 tane masal, ramazan manisi ve çeşitli ninniler bu derlemede elde edilen malzemelerdendir.
Talip Özkan'ın her dönemde kendini geliştirme isteği onun yaşamı boyu müzik öğrenciliğini sürdürmesi gibi bir sonuç doğurmuştur. İzmir Radyosu'nda sanatçı ve şeflik görevlerini sürdürürken aynı zamanda Armoni, orkestrasyon, enstrumantasyon, kontrpuan gibi Batı müziği disiplinlerini de öğrenerek müzik donanımını geliştirmeyi bilmiştir.
1976-77 yıllarında Fransa'ya (Paris'e) yerleşerek halk müziği çalışmalarına Avrupa'da devam etmiştir. Avrupa'daki konser ve Türk müziği tanıtım çalışmalarını sürdürürken aynı zamanda Paris 8. Üniversitelerinde önce müzikoloji, sonra etnomüzikoloji doktorası yapan Özkan bu eğitimim 1988 yılın da tamamlamıştır. Halen Paris'te yaşamaktadır....
Bağlamada kendine özgü üslup ve icrasıyla bir ekol oluşturan Talip Özkan'ın bağlama çalışındaki, tarama tezeneli icra ve seri parmak hareketleri en belirgin özellikleridir. Sesini de aynı ölçüde dengeli ve tavrıyla kullanabilmektedir.

Munky
22-07-07, 11:49
Ali Fethi Okyar ( 1880)- (07.05.1943)
Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın kurucusu. Pirlepe'de doğdu. İyi bir öğrenim gördü. Vatan Hürriyet Cemiyeti'nde Mustafa Kemal ile beraber çalışdı. 1908 da Paris'te ateşemiliter olan Fethi Bey, Trablusgarp Savaşı çıkınca Paris'ten ayrıldı, Afrika'da yapılan savaşlara katılmak üzere Trablusgarb'a geçti. 1913'de İttihat ve Terakki Genel Merkezi'ne üye seçilmiş ve Genel Sekreter olmuştur. Aynı yılın son aylarında Sofya'ya elçi olarak tayin edildi.

İzzet Paşanın kısa süren Sadrazamlığında Dahiliye Nazırı olarak görev alan Fethi Bey, Damat Ferit Paşa tarafından tutuklandı. Bütün muhaliflerini ortadan kaldırmak isteyen Damat Ferit, Fethi Bey'i Enver, Cemal ve Talat Paşaların kaçmalarına göz yummakla suçlandırmış ve Malta'ya sürgüne göndermiştir. Ancak tutuklanan İngilizler'le değiştirilmek suretiyle 1921 yılında Malta'dan kurtarıldı. Büyük Millet Meclisi tarafından Büyük Taarruzda Dahiliye Nazırı olarak seçilen Fethi Bey, Roma, Paris ve Londra'ya giderek; Yunanlıların Anadolu'dan çekilmelerini sağlayacak bir barış için çalışmıştır. Fethi Bey bu durumu, o sırada taarruz hazırlıklarını tamamlamak üzere bulunan Mustafa Kemal'e bir telgrafla birdirdi. Daha sonra da Ankara'ya döndü. Rauf Orbay'ın Başbakanlık görevinden ayrılması üzerine Başbakan seçildi (4 Ağustos 1923). Cumhuriyetin ilanı sırasında yaşanan kabine buhranı üzerine Başbakanlıktan ayrıldı. Mustafa Kemal'in Cumhuriyetin ilanına karar verdiği sırada, O'nun yanında bulunmuş ve Mecliste takip edilecek çalışma şeklini beraberce tespit etmişlerdir. Fethi Bey, Cumhuriyetin ilanından sonra TBMM Başkanı seçildi. Terakkiperver Fırkanın kurulmasından sonra, Başbakanlıktan ayrılan İsmet İnönü'nün yerine tekrar başbakanlığı seçilen Fethi Okyar, Şubat 1925'te başlayan Şeyh Sait İsyanı sırasında Başbakanlıktan ayrıldı.Büyükelçi olarak çalıştığı Paris'ten, 1930 yılında dinlenmek için yurda gelen Fethi Okyar'a Mustafa Kemal tarafından yeni bir parti kurması teklifi yapılması üzerine, Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı kurdu. Fakat bu parti kapatıldı. Mustafa Kemal'in ölümünden sonra da çalışmalarına devam eden Fethi Okyar, 12 Mart 1941'de Adliye Vekaleti görevinden ayrılmış ve birkaç yıl sonra 7 Mayıs 1943'de ölmüştür.

Munky
22-07-07, 11:50
İsmet Sezgin
HAKKINDA YAZILANLAR

Demirel yüzünden kaybettim Yener SÜSOY
Hürriyet 07.10.2002


52 yıllık siyasetçi İsmet Sezgin, 1993 kongresinde Tansu Çiller'e karşı mağlup çıkmasının sorumlusu olarak Süleyman Demirel'i gösterdi.
Türk siyasi yaşamının 52 yıllık ünlü ve sempatik ustası İsmet Sezgin, namı diğer ��İsmet Ağabey�� bugüne kadar hiç böyle görülmedi, hiç böyle konuşmadı. Nice ihtilaller, muhtıralar, nice kıskançlıklar, nice vefasızlıklar, nice hançerlemelere tanık olduğu siyasi yaşamına nokta koydu. Ve İsmet Ağabey geçmişte içinde yaşadığı olayları örten sır perdesini ilk kez bizim için fırlatıp attı. Vay vay, meğer kapalı kapılar ardında neler olmuş, neler yaşanmış. Bu arada kendi özel yaşamını da ilk kez öğrendik, çapkınlıktan silah koleksiyonuna kadar.

Tunalı Hilmi üzerindeki yıllanmış dört katlı bir evin en üst katındaki kiralık dairesinde duyduklarınıza inanamayacaksınız. Biricik kızı, sevgili meslektaşım Seynan bile şaşırdı, gerisini siz düşünün. Siyasette dört mevsimi de yaşayan, tevekkül anıtı, herkesin

yardımına koşan, hayır demesini beceremeyen gerçek bir ağabeydir. Aydın Belediye Reisi'yken 27 Mayıs'ı, Gençlik ve Spor Bakanı'yken 12 Mart'ı, Maliye Bakanı'yken 12 Eylül'ü yaşamış, siyasi geçmişimizin kilometre taşı bu ağabeye konuk olmaya var mısınız? Ne ben, ne de siz hiç sesimizi çıkarmayalım, sözünü de kesmeyelim. Siz bu arada masasının üstüne hazırlattığı Aydın inciri ve taze cevizlerden tatmayı unutmayın, bunlar sayın bakana özeldir.

Derviş olmasaydı CHP barajı yine aşamazdı

- Bir ağız dalaşı sonucunda yapılması kararlaştırılan zamansız erken seçim, AKP dışında hiçbir partiye fayda sağlamayacak. Şimdi onların durumu da zor, çünkü liderleri anayasa gereği kesinlikle seçime katılamayacak. Bir tarafta Irak, öte tarafta Kıbrıs, AB meseleleri var; ayrıca ekonomimiz diken üstünde. Türkiye'deki ekonomik dengeler bir daha bozulacak olursa ayakta kalamayız. Çünkü bundan sonra bir 11 Eylül daha olmaz. O meşum olaydan sonra Türkiye'nin gücünün, itibarının arttığı bir gerçek, ülkemizin rolü değişti, değeri anlaşıldı. Bu arada Kemal Derviş'in de çok yararlı hizmetleri oldu ama, bulunmaz Bursa kumaşı da değil. Milli iradeyi temsil etmeyen bir seçim sistemiyle yapılacak bu erken seçimden kaos çıkmaması için dua ediyorum. Seçimin ertesi günü meşruiyet kavgaları başlayacak, tıpkı 1957 seçimlerinde yüzde 48 oy alan DP'nin başına geldiği gibi. Bugünkü hale göre benim tahminim AKP birinci parti olur, iktidara öfkeli vatandaşın oylarını alacak gibi. İkinci parti Derviş'li CHP olur, seçime kadar Baykal hata yapmaz inşallah. Derviş olmasaydı bence CHP yine barajı aşamazdı. DYP üçüncü sırada yer alır, MHP'nin ise barajı geçmesi şüpheli.

Cindoruk ve Cevheri aleyhime çalıştılar

- DYP'nin 1993 kongresiyle ilgili olarak bugüne kadar birçok arkadaşım konuştu, ben 10 sene sonra konuşacağım deyip sustum. Hepsini ilk kez sana anlatacağım, benim aziz dostum sevgili Yener. Sayın Demirel Cumhurbaşkanı seçilince DYP'nin başına daha önce de genel başkanlığımızı yapan Hüsamettin Cindoruk'un gelmesi gerektiğini düşündüm. Bu arada birçok arkadaşım benim de aday olmamda çok ısrar ettiler. Bunun üzerine Cindoruk'a ��Sen aday olursan ben çekilirim�� dedim. Fakat Süleyman bey ��Ben cumhurbaşkanıyım, sen de meclis başkanısın, bu denge bozulmasın, yoksa işler yürümez�� diyerek Cindoruk'un adaylığına karşı çıktı. Bunun üzerine benim adaylığım gündeme geldi, ama önce Süleyman Bey'e danışmalıydım. Senelerce yardımcılığını yaptığım, Türkiye'nin en güç zamanlarında bana önemli görevler veren, bana inanan, güvenen insanın muvafakatini almak benim için bir siyasi zarafetti. Onun en azından hayır duasını almak istemiştim. Buluşmamız gecikince Tansu Hanım ve Köksal Toptan adaylıklarını koydu. Süleyman Bey'in benimle görüşmesini geciktirmesinde bir kasıt olduğunu düşünmüyorum, belki adaylığımı yakın çevresine kabul ettirmek istedi. Nihayet bir perşembe günü Süleyman Bey'le görüşüp durumu anlattım, hayırlar dileyip destekleyeceğini ifade etti. Demirel benim genel başkan olmamı istiyordu, ama 15 gün geç kalması işi bozdu. Bu gecikme olmasaydı Tansu Hanım kesinlikle aday olmazdı. Meclis başkanımız Cindoruk, teşkilattaki dostları, yanındaki milletvekilleri arkadaşlarımızla birlikte çok açık olarak Çiller'i destekledi. Bu yüzden ben ��Demirel'in adamı�� olarak seçime girmek durumunda kaldım. Seçilirsem sanki Demirel başbakan olacakmış gibi bir hava estirildi ama, beni tanıyanlar kimsenin kuklası olmayacağımı iyi bilir. Çok yakın arkadaşlarım, mesela Necmettin Cevheri aleyhime çalıştı, belki de eşit sıradan öne çıkmamı istemedi. Cavit Çağlar da kendini tatmin etmek için ��Kasıma kadar İsmet ağabey, sonra ben�� dedi. Sonradan tespit ettim ki, dönemimde beli kırılan PKK'nın başı Apo, bizim Doğu ve Güneydoğu milletvekillerine ��Bu adam bizim neslimizi kurutuyor, ona oy vermeyin�� diye haber salmış. Sözün kısası, Süleyman beyin güvenini kaybedenler, Cindoruk'un yardımıyla Çiller'i seçti. Oylama başlamadan yanımda oturan Çiller'e ��Kazanırsanız yanınızdayım�� dedim. Tansu hanım eşimin elleri tutup ��Saadet hanımefendi, bu seçimi nasıl olsa İsmet ağabey kazanır, beni unutmayın, ben kazanırsam da bu değişmeyecek�� dedi. Seçimini kaybedeceğimi asla beklemiyordum, çünkü kongrede özverinin, vefanın, dostluğun, kadirbilirliğin egemen olacağına inanmıştım. Kişisel menfaatlerin oyları böylesine yönlendireceğini tahmin edemezdim. Kaybettiğim için üzüldüm, ama yıkılmadım, çünkü ben her şeye sıfırdan başlayabilen bir insanım, geçmişim ortada. Sayın Çiller'i genel başkanımız, başbakanımız olarak kabul edip örnek bir milletvekili olmaya çalıştım. Tansu Hanım birkaç kere de bakanlık teklif etti, kabul etmedim.

Tansu Çiller, servetinin meşruiyetini kanıtlayamadı

- Çiller Başbakan olduktan sonra eşi devreye girdi, ülkeyi sevgili Özer'le birlikte idare etmeye başladılar. Her şeyin Özer Bey'e sorulur, danışılır ve ondan sorulur hale geldi. Bizim ne çileler, ne emeklerle kurduğumuz kitle partisi, oldu şahıs partisi. Sayın Çiller, bunların yanı sıra gayrımeşru olduğu iddia edilen servetinin meşruiyetini kanıtlayamadı. Örtülü ödenekle ilgili olaylar gün ışığına çıkamadı, verecek cevap bulamadı. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, daha önce ��Apo'dan, afyon kaçakçısından daha tehlikeli, bana oy verirseniz sizi bu beladan kurtaracağım�� dediği Erbakan'la hükümet kurdu. Yüzde 20'lik oy alan bir zihniyet Tansu Hanım sayesinde devlete egemen oldu, ülkeyi 28 Şubat'lara sürükledi. Bu demokratik laik düzene, Atatürk devrimlerine ve cumhuriyetin temel ilkelerine açık bir saldırıydı. Siyasal ahlak eski önemini, anlamını yitirdi, demokrasi araç oldu. Kendimize olan saygımızı yitirmemek için DYP'den ayrıldık ve böylece DTP kuruldu.

Çillerler'in aile partisi

- Tansu Çiller'in genel başkan seçilmesinden sonra benim de kurucusu olduğum Doğru Yol Partisi, büyük bir hızla aile şirketi haline dönüşmeye başladı. Demokrat Parti'den bugüne kadarki yarım yüzyıllık siyasi geçmişimde görmediğim olaylara şahit oldum. İl, ilçe teşkilatları fesih edildi, lider sultası başladı ve parti içi demokrasi kalmadı. Demirel zamanında bundan bin misli iç demokrasi vardı. Türkiye'de hiçbir siyasi partide iç demokrasi olmadığı için kuvvetler ayrılığı ilkesi çalışmıyor. Lider ve genel merkez sultasıyla yürütmeyi ele geçiren güç, yargı erkini de etkiliyor. Çiller'in hükümet etme tarzıyla benim tarzım uyuşmadı.

Bayar, DYP ittifakına karşıydı

- Mehmet Ali Bayar'ın benim gibi DYP'yle işbirliği yapmaya karşı olduğunu çok kesin biliyorum. DTP Genel İdare Kurulu'nun en son toplantısında 28 arkadaşımız DYP ile ittifak yapmak lehinde oy kullanmış, bir arkadaşımız çekinser kalmış, ötekiler ise reddetmiş. Genel başkan ben olsaydım, DYP'den istifa etmemi gerektiren birtakım nedenler ortadan kalkmadan böyle bir ittifaka girmem asla mümkün değildi.

Munky
22-07-07, 11:50
Mustafa Kalemli ( 26.03.1943)
18.01.1996-30.09.1997 arası TBMM Başkanı.

26.03.1943 tarihinde Kütahya'nın Tavşanlı ilçesinde doğdu. İlk ve ortaokulu Tavşanlı'da, liseyi Eskişehir'de bitirdi. Aynı yıl Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi'ne girdi ve 1967 yılında mezun oldu. 1967-1968 yıllarında Sosyal Sigortalar Kurumu Tunçbilek Hastanesi Hekimi olarak görev yaptı.

1968 yılında Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi Üroloji kürsüsünde Asistanlığa başladı ve 1972 yılında ise Üroloji uzmanı oldu. Aynı yıl askere gitti. Ankara 800 yataklı Askeri Mevkii Hastanesi'nde Üroloji şefi olarak görev yaptı.1974 yılında terhis oldu ve Ankara Tıp Fakültesi Üroloji Kliniği Başasistanlığına başladı. 1976-1978 yılları arasında Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı Ankara Acil Yardım ve Trafik Hastanesi kuruluş çalışmalarına katıldı ve Başhekim Muavinliği görevini yaptı. Tekrar Ankara Tıp Fakültesi Üroloji Kliniği Başasistanlığına döndü.

1978 yılında Hamburg Üniversitesi Eppendorf Hastanesi'nde Androloji ve Böbrek Nakli konusunda özel çalışmalar yaptı. Aynı yılın Nisan ayında Ankara Üniversitesi Doçenti oldu. (28.04.1978) 19 Eylül 1979-5 Ocak 1982 tarihleri arasında Antalya Tıp Fakültesi kuruluşunda görev aldı. Aynı fakültenin Üroloji Kürsüsü Başkanı ve Fakülte Yönetim Kurulu üyeliği yaptı. 5 Ocak 1982-Haziran 1983 tarihleri arasında Sosyal Sigortalar Kurumu Tavşanlı Hastanesi Kurucu Başhekimi olarak görev yaptı. Haziran 1983-25 Temmuz 1983 tarihleri arasında Sosyal Sigortalar Kurumu İzmir-Buca Hastanesi Üroloji Kliniği Şefliği görevinde bulundu.

6 Kasım 1983 Genel Seçimlerine katılarak Kütahya'dan Milletvekili seçildi. 13 Aralık 1983 tarihinde Çalışma Bakanlığı, 14 Aralık 1983 tarihinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'na atandı. 17.10.1986 tarihine kadar bu görevde bulundu. 17.10.1986 tarihinde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı'na atandı ve 21.12.1987 tarihine kadar görev yaptı. 29 Kasım 1987 Genel Milletvekili
seçimlerinde tekrar Kütahya Milletvekili seçildi ve 21.12.1987 tarihinde kurulan Hükümette İçişleri Bakanlığı'na atandı. 31 Mart 1989 tarihine kadar bu görevi yürüttü. İçişleri bakanlığı'ndan ayrıldıktan sonra TBMM üyesi olarak AT Karma Parlamento Komisyonu Türk Grubu Üyesi , daha sonra Avrupa Konseyi Parlamenterler Meclisi Türk Parlamento Grubu Üyesi olarak görev yaptı. TBMM Dışişleri Komisyonu Üyesi ve Başkanvekilliğini yürüttü. 24 Haziran 1991 tarihinde kurulan Mesut Yılmaz Hükümetinde ikinci kere İçişleri Bakanlığına, 26 Ağustos 1991 tarihinde yeni kurulan Orman Bakanlığına atandı.
12.11.1991-23.08.1993 tarihleri arasında ANAP GRUP Başkanvekilliği yaptı. Mesleği ile ilgili muhtelif kitapları vardır. İngilizce bilir, evli ve 2 çocuk babasıdır.

Munky
22-07-07, 11:50
Sadi Irmak ( 1904)
TÜRKİYE CUMHURİYETİ CUMHURİYET SENATOSU BAŞKANI
GÖREV SÜRESİ: 27.10.1981 - 4.12.1983
Ord.Prof.Dr. Sadi Irmak 1904'de Seydişehir'de doğdu. Bir süre Hukuk Fakültesine devam ettiyse de 1924'de devletçe Berlin'e gönderildi. Orada tıp ve biyoloji öğrenimi yaptı ve 1929'da hekim oldu. Yurda dönünce bir süre Gazi Eğitim Enstitüsünde öğretmenlik ve Ankara Hükümet Tabipliği yaptı.
932'de İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesinde doçentlik sınavını kazandı.1939'da profesörlüğe yükseldi.1943'te Konya Milletvekili seçildi. 1945-1948 yılları arasında çalışma bakanlığı yaptı. 1950'de Münih, daha sonra İstanbul Tıp Fakültesinde akademik hayatını sürdürdü. 1974'de kontenjan senatörü seçildi. 17 Kasım 1974-31 Mart 1975 arasında Başbakanlık yaptı.12 Eylül 1980 harekatından sonra Danışma Meclisi üyesi oldu ve bu meclisin başkanlığına seçildi. Ord. Prof. Dr. Sadi Irmak milli ve uluslararası önemli tıp derneklerine üyedir. Başta tıp olmak üzere çeşitli konularda özgün eserleri ve çevirileri vardır.

Munky
22-07-07, 11:50
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/369.jpg
Ferruh Bozbeyli ( 1927)
22.10.1965-1.11.1970 arası TBMM Başkanı
1927 yılında Pazarcık'ta doğdu. Antakya Erkek Lisesini 1947'de İstanbul Hukuk Fakültesini 1957 yılında bitirdi.1961 yılında İstanbul Milletvekili seçildi.1965-1970 yılları arasında Millet Meclisi Başkanlığını yaptı.1970 yılında partisinden (AP) ayrıldı ve yeni bir parti kurdu (Demokratik Parti) 1973 seçimlerinde tekrar İstanbul'dan milletvekili seçildi.1977'den sonra siyasi hayattan çekildi.

ESERLERİ
1.Alaca Siyaset
Siyasi Hikayeler
Ferruh Bozbeyli
Babıali Kültür Yayıncılığı

"Alaca Siyaset" yakın tarihimizin, bir siyaset ustasının gözünden panoraması 60'lı yılların "özel hatıra defterleri"nden biri diyebileceğimiz" Alaca Siyaset", siyasetimizin aksayan yönlerini cesur ve sempatik bir dille anlatıyor. Birebir yaşadığı ibretlik olayları çoğu zaman bir hikaye tadıyla veren yazar, bizi Anadolu insanının yüreğine, tarihin sıcak saatlerine, Türkiye ve dünya coğrafyasına taşıyor. Siyasi hayatın zirvesine tırmanmış bir devlet adamından onlarca yılın tecrübesini saklayan, okuma zevkiyle dolu bir kitap.

Munky
22-07-07, 11:51
Kaya Erdem ( 1928)
21.11.1989-20.10.1991 arası TBMM başkanı

İsmet Kaya Erdem1928 yılında Safranbolu'da doğmuştur. Babası A.Hilmi Bey, annesi Pakize Hanımdır. Babasının öğretmen olması nedeniyle ilk ve ortaokulu değişik kazalarda (Kurucaşile ve Bartın) tamamlamıştır. Lise ve yüksek tahsilini İstanbul'da kamu kuruluşu hesabına parasız yatılı olarak okumuştur. İstanbul İktisadi ve İlimler Akademisi mezunudur. 1952-1961 yılları arasında T.Şeker Fab.A.Ş.nde sırasıyla memur, şef, müdür yardımcısı ve müdürlük görevlerinde bulunmuştur. Maliye Bakanlığı Hazine Genel Müdürlüğünde 1961-1966 yılları arasında uzman, Hazine Genel Müdür Yardımcısı, 1966-1969 yıllarında Londra Büyükelçiliği Ekonomi Müşavirliği, 1969-1973 yıllarında Hazine Genel Md.Baş Yrd., Hazine Genel Müdürlüğü, 1973-1976 yıllarında Londra Büyükelçiliği Maliye ve Ekonomi Baş Müsteşarlığı görevlerinde bulunmuştur. 1976 yılında vekaleten Hazine Genel Sekreteri, 1977 yılında Sosyal Sigortalar Genel Müdürü, 1978-1980 yılları arasında Hazine Genel Sekreteri, 1980-1982 yılları arasında ise Maliye Bakanı olarak görev yapmıştır. 1959-1966 yılları arasında Ekişehir İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi'nde profesör yetkisi ile ek görev yapmıştır. "İktisadi Devlet Teşekkülleri Mevzuatı , Maliyet Muhasebesi ile ilgili Üniversite Ders Teksirleri" gibi eserleri bulunmaktadır. İngilizce bilir, Evli ve 2 çocuk babasıdır.

Munky
22-07-07, 11:51
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/716.jpg
Yıldırım Akbulut ( 1935)
Ankara Milletvekili-ANAP
ERZİNCAN - 1935, Ömer, Rabia - İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi - Serbest Avukat - XVII, XVIII, XIX uncu Dönem Erzincan Milletvekili - Anavatan Partisi Eski Genel Başkanı - İçişleri Eski Bakanı ve Eski Başbakan - Türkiye Büyük Millet Meclisi Eski Başkanvekili ve Eski Başkanı - Evli, 3 Çocuk.

Munky
22-07-07, 11:51
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/284.jpg
Hüsamettin Cindoruk ( 1933)
1933 yılında İzmir'de doğdu.Ankara'da Çankaya ilkokulunu, Atatürk Lisesini bitirdi.Babası Vasfi Bey, annesi Ganimet Hanımdır. 1954'de Ankara Hukuk Fakültesinden mezun oldu.1955 yılından itibaren avukatlık yaptı.Demokrat parti, Adalet partisi, Demokratik Parti, Büyük Türkiye Partisi ve Doğru Yol partisi'nde il başkanlığı , kuruculuk, Genel İdare Kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. 14 Mayıs 1985 tarihinde Büyük Kongre'de Doğru Yol Partisi Genel Başkanlığına seçildi.Genel Başkanlığı siyasi yasağı biten Süleyman Demirel'e emanat ettikten sonra 16 Kasım 1991- 1 Eylül 1993 tarihleri arasında TBMM Başkanı seçildi.Süleyman Demirel cumhurbaşkanı seçilince boşalan genel başkanlık için aday oldu seçilemedi, bir grup arkadaşıyla DYP'den ayrılıp Demokrat Türkiye Partisi'ni kurdu. DTP 28 Şubat sürecinde kurulan Mesut Yılmaz başbakanlığındaki hükumete girdi. 18 Nisan 1999 tarihinde yapılın genel seçimde meclis dışında kaldı ve DTP Genel Başkanlığı görevinden istifa etti.İngilizce bilir, evli ve 3 çocuk babasıdır.

Munky
22-07-07, 11:51
Kazım Özalp ( 1880)- (1968)
1882�de Köprülü�de (Makedonya Cumhuriyeti sınırları içinde yer alan Titov Veles) doğan Kazım Özalp 1902�de Harp Okulu�nu, 1905�te Harp Akademisi�ni bitirdi. İlk görev yeri olan Selanik�te 36.Alay�da görev yaparken İttihat ve Terakki Cemiyeti�ne girdi. 1909�da 31 Mart Ayaklanması�nın bastırılması hareketine, 1912�de Balkan Savaşı�na katıldı. I.Dünya Savaşı�nda Doğu Cephesi�nde Ruslarla savaştı ve rütbesi 1914�te binbaşılığa, başarılarından dolayı da 1915�te yarbaylığa, 1917�de albaylığa yükseltildi. 1919�da Kurtuluş Savaşı başlayınca Heyet-i Temsiliye kararıyla Kuzey Cephesi komutanlığına atandı; 1920�de Aznavur Ayaklanması�nı bastırdı. I.Dönem TBMM�ye Karesi milletvekili olarak girdi; 1921�de olağanüstü yetkilerle Kocaeli bölge komutanı olarak görevlendirildi ve İzmit ile Adapazarı�nı düşmandan geri aldı. Emrine verilen kolorduyla Sakarya Savaşı�na katıldı, gösterdiği başarı nedeniyle Eylül 1921�de rütbesi tümgeneralliğe yükseltildi. 1921 sonunda kolordu komutanlığını bırakan Kazım Özalp, Ocak 1922�de milli savunma bakanlığı görevini üstlendi ve aynı yıl korgeneral, 1926�da orgeneral oldu; 1927�de emekliye ayrıldı.

TBMM�deki yerini 1920�den, siyasal yaşamdan çekildiği 1954�e kadar aralıksız koruyan Kazım Özalp, 1924-1935 arasında TBMM başkanı, 1935-1939 arasında da ikinci kez milli savunma bakanı olarak görev yaptı. 1971-1972�de yayımlanan Milli Mücadele adlı bir de kitap yazdı.

Kurtuluş Savaşı�nın önde gelen adlarından asker ve siyaset adamı Kazım Özalp 6 Haziran 1968�de Ankara�da öldü.

ESERLERİ

1.Atatürk'ten Anılar
Kazım Özalp, Teoman Özalp
Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları / Atatürk Dizisi ...

1930'lu yıllarda çocuk yaşlarında olan, bugünün belirli yaş düzeyinin üzerindeki akranlarımdan bir kısmı, Atatürk'ü, bir kez uzaktan dahi görmüş olmayı, haklı olarak büyük bir mutluluk saymaktadırlar. Ben bu yönden gerçekten çok şanslı bir insanım. Babamın ona yakınlığı nedeniyle çok kereler Atatürk'le beraber olabilmek şansına eriştim. Bu ülkede yaşayan herkes, eğer Atatürk ile ilgili bir anısı varsa, bunu milletine mal etmeyi bir görev saymalıdır. Bu nedenle, her ne kadar çocuk yaşlarımdaki anılar da olsa, bazıları, büyük dersler alınacak değerdedir. Anılarımı bu kitap içerisinde ikinci bölüm olarak yayınlamayı mutlu bir fırsat sayıyorum. Ailemizin elinde bulunan ve bazıları bugüne kadar hiç yayınlanmamış olan fotoğrafların, bu yayına bir katkı sağladığı inancındayım. Kitabın birinci bölümünü oluşturan babamın anılarında, kendi yazdıklarına aynen sadık kalınmış, ancak o devirde kullanılmakta olan Arapça kelimelerin bazıları, gençlerin daha iyi anlayabilmeleri için, bugün kullanmakta olduğumuz şekilde Türkçeleştirilmiştir. Belirli bir tarihten sonraki anılarda, soyadları ve kullanılmaya başlanmış bulunan yeni kelimeler kullanılmıştır�

Munky
22-07-07, 11:52
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/903.jpg
Ömer İzgi ( 1940)
Konya Milletvekili-MHP

DOĞANHİSAR - 1940, Mehmet Salim, Zeynep - Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Aynı Fakültede Elbirliği Mülkiyeti Medeni Hukuk Alanında Master - Fransızca - Avukat - Başbakanlık Başuzmanı, Serbest Avukat - Muhafazakar Parti Kurucu Üyesi - Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı - Evli, 4 Çocuk.

HAKKINDA YAZILANLAR

İşte böyle battık
Sabah 9 Nisan 2001

1- Meclis Başkanlığı'nın 70 danışmanı var. Her biri en az 1 milyar lira maaş alıyor ve Meclis'e bile uğramıyor
2- İşçinin apandisit ameliyatı için SSK 100 dolar ödüyor Meclis ise aynı ameliyat için tam 800 dolara anlaştı
İzgi: Hepsini emekliye sevk edeceğim
Meclis Başkanı Ömer İzgi anlatıyor: "42 başdanışmanım ve 28 danışmanım olduğunu öğrendim. Başdanışmanlar 1.3 milyar, danışmanlar 1 milyar lira alıyor. İçlerinde eczacı olan da var. Bir eski milletvekilinin oğluymuş. Eczacı başdanışmana ne danışayım? Aspirin fiyatını mı soracağım? Kamuda normal kadrolarda çalışsalar 300 milyon alacaklar."
Vekilin apandisiti farklımı?
Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan feryat ediyor: "SSK, bir üniversite hastanesiyle apandisit ameliyatı için 100 dolara sözleşme imzalıyor, Bağ-Kur 200 dolara, Emekli Sandığı da 400 dolara... Meclis ise Ankara'da hastanelerle aynı ameliyat için 800 dolara anlaşmış. İşçinin, memurun, esnafın, emeklinin, milletvekilinin apandisiti ayrı mı? "

Munky
22-07-07, 11:52
Beyazıt Denizolgun ( 1954)
M. Beyazıt Denizolgun, 1954 yılında İstanbul'da doğdu. İlk ve orta öğrenimini aynı kentte yaptıktan sonra İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi'nden mezun oldu. Aynı fakültede yüksek lisans yaptı. Çalışmalarını inşaat yüksek mühendisi olarak yürütüyor. Halen kendi şirketinde müteahhitlik işleri yürütmektedir.

Munky
22-07-07, 11:52
Sinan Aygün ( 1959)
Ankara Ticaret Odası (ATO) Başkanı Sinan Aydın Aygün, 1959 yılı Ankara doğumlu. İlk, orta ve lise eğitimini Ankara'da tamamlayan Aygün, Gazi Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. İnşaat müteahhitliği ve inşaat malzemeleri satıcılığı yapıyor. Ankara Ticaret Odası Başkanlığı görevini yaklaşık 4 yıldır yürüten Aygün, evli ve bir çocuk sahibi. Aygün İngilizce biliyor.

Munky
22-07-07, 11:52
Ekrem Hakkı Ayverdi ( 22.12.1899)
22 Aralık 1899'da İstanbu'da Şehzadebaşı'nda Kalender Mahalleri'nde doğmuştur. Babası Piyade Kaymakamı İsmail Hakkı Bey, annesi Fatma Meliha Hanımdır. Ekrem Hakkı Bey'in Kardeşi Samiha Ayverdi, babasına atfen, dedesinin soy kütüğünün Ramazanoğullarına kadara uzandığını nakleder. Annesi Fatma Meliha Hanım'ın ataları, Kanûnî Sultan Süleyman'ın Budin seferinde şehit olmuş ve oraya defnedilmiş Gül Baba'ya kadar uzanır.Ekrem Hakkı Ayverdi, tıpkı kardeşi Samiha Ayverdi gibi, İstanbul'un karakteristik bir semti olan Şehzadebaşı'ndan İstanbul'u görmüş ve tanımış; aile muhitinden şifahi kültürü ve tarih şuurunu almış, Osmanlı Türk'ünün soyluluğunu yaşamış ve İmparatorluk coğrafyasının dağılışını müşahade etmiştir.

Ekrem Hakkı Ayverdi, 1907-1911 tarihlerinde Dârü't-tedrîs ve Hadîka-i Meşveret mekteplerinde okuduktan sonra, 1915'te Vefa Sultânîsi'nden (Lisesi), 1920'de de Mühendis Mektebi'nden (Teknik Üniversite) mezun olmuştur. İstanbul Belediyesi Fen İşleri'nde birbuçuk yıl kadar memur olarak çalıştıktan sonra serbest meslek hayatına atılmış, 1950 yılına kadar süren bu devrede çeşitli inşaatların tahhüdünü almasının dışında, İstanbul ve Trakya'da birçok tarihî binanın restorasyonunun yapmıştır. Mühendisler Birliği ve Türkiye Turing Otomobil Kurumu şeref üyelerindendi. Kubbealtı Akademisi ve İstanbul Fetih Cemiyeti'nin kurucu üyeliğini yapmış, çalışmalarına katılmış; İstanbul Fetih Cemiyeti ile bu cemiyete bağlı Yahya Kemal Enstitüsü ve İstanbul Enstitüsü'nün otuz yıl başkanlığını yapmıştır. Ayrıca, Türk Tıp Tarih Kurumu ve Türk Ocağı üyesiydi.

1979 yılında kendisine ıstanbul üniversitesi Senatosu tarafından "Fahri Edebiyat Doktoru" payesi; Aydınlar Ocağı tarafından da "üstün Hizmet Armağanı" verilmiştir. Bir diğer "üstün Hizmet Beratı"da, 18 Eylül 1981 tarihinde ıstanbul Teknik üniversitesi Bilim ve Teknoloji Tarihi Enstitüsü tarafından verilmiş ve bu münasebetle yapılan merasimde Prof. Kazım Çeçen, Ekrem Hakkı Ayverdi için, "Bu zatın ilim sahasında yaptıklarını ve meydana getirdiği eserleri ancak bir enstitü yapabilirdi." ifadesiyle, bir hakkı teslim ve tescil etmiştir.

24 Nisan 1984 tarihinde ıstanbul'da Fatih'teki evinde vefat etmiş ve Merkezefeni Kabristanı'nda bağlandığı 'Dost'un ayak ucuna defnedilmiştir.
Doktoru Prof.Dr. Süleyman Yalçın, Ekrem Hakkı Ayverdi hakkındaki duygu ve düşüncelerini şu satırlarla ifade etmiştir: " Ekrem Hakkı Ayverdi, hergün görülen, milyonları teşkil eden kalabalıklar dışında müstesna bir şahsiyeti temsil ediyor. Onu karakterize eden ve tanıyanlarca hemen ittifakla kabul edilen belli başlı husûsiyetleri şöyle özetlenebilir:

· Osmanlı'nın yıkılış ve tükeniş devrinde gerçek Osmanlı Türk'ünü temsil etme selabeti,
· Başka bir ifade ile, Batı hayranlığında bayılıp, şahsını ve şahsiyetini kaybeden Meşrûtiyet ve Cumhuriyet aydınlarına mukabil hakîkî Müslüman-Türk münevveri,
· 'ıstanbul Efendisi' denilen manayı, görgüsü, terbiyesi, zevki ve yaşayışı ile günümüze kadar getiren insan,
· ınandığı fikir ve dava için şahsî menfaatini geriye itip, ileri yaşında bile Müslüman Türk'ün tarihe bıraktığı mirası kaybolmaktan kurtaran, kayda, kuyuda ve kitaba geçiren büyük irade; hudutsuz gayretin nadir temsilcisi, Osmanlı-Türk mîmarîsini en iyi bilen ve en gayretli ölçülerle tefekkürünü yapan ve koruyan insan�
(Bu yazı, "Ekrem Hakkı Ayverdi Bibliyografyas, ısmet Binark, Kubbealtı Neşriyatı, ıstanbul 1999" kitabından kısaltılarak alınmıştır.)

Munky
22-07-07, 11:53
Serkis Balyan
Sarkis Balyan
Zaman gazetesi
Habibe Demircan
2 Ocak 2007

Dolmabahçe ve Beylerbeyi Sarayı gibi ünlü Osmanlı saraylarının mimarı, tarih kitaplarında belirtildiği gibi Ermeni Balyan ailesi değilmiş. Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde 13 yıldır Osmanlı mimarisi üzerinde araştırmalarda bulunan Yard. Doç. Selman Can, Osmanlı'ya üç kuşak hizmet ettiği bilinen Balyan ailesinin mimar değil, müteahhit olduğunu söylüyor. Aileden Senekerim Balyan'ın eseri olarak gösterilen Bayezit Kulesi, Kirkor Balyan'a ait olduğu belirtilen Rami Kışlası, Garabet Balyan'a bağlanan eski Çırağan Sarayı, Nikoğos Balyan'a mal edilen Ortaköy ve Hırka-i Şerif camileri; Başbakanlık Osmanlı Arşivleri'ndeki belgelere göre Osmanlı'nın son başmimarı Seyyid Abdülhalim Efendi'nin eseriymiş. Selman Can, Dolmabahçe Sarayı'nın planlarını da o zaman 16 yaşında olan Nikoğos Balyan'ın çizemeyeceğini, arşivlerin sarayın planlarını çizen kişi olarak son başmimar Seyyid Abdülhalim Efendi'yi işaret ettiğini belirtiyor. Osmanlı Devleti'nin mimarlık örgütü Hassa Mimarlar Ocağı'nın kaldırılmasıyla etkin hale gelen balyan ailesi, sarayın önemli yapı işlerinin ihalesini almış ve bu gelenek 3 kuşak devam etmiş. Serkis Balyan'a Sultan II. Abdülhamid döneminde 'sermimar-ı devlet' unvanı verilmiş. Ancak Selman Can'a göre bu paye, en üst düzey mimar anlamını taşımıyor. Can, Serkis Balyan'ın saraydaki özel bağlantıları sayesinde bu unvanı aldığını söylüyor. Ermeni kalfaların yaptıkları işlerde yolsuzluklara karıştıkları için 19. yüzyılda gözden düşmeye başladığını anlatan Yard. Doç. Selman Can, 'devlet başmimarı' payesi ile onurlandırılan Serkis Balyan'ın bile büyük inşaat yolsuzluklarına karıştığını belirtiyor. Can, 1882 yılında başlatılan ve 4 yılda tamamlanan bir soruşturma neticesinde Serkis Balyan'ın, Sultan Abdülaziz ve II. Abdülhamid döneminde yaptığı yapılardan toplam 300 bin lirayı aşkın bir meblağı zimmetine geçirdiğini ve hakkında açılan dava ile tüm mal varlığına el konulduğunu kaydediyor. Balyan, Ekim 1888'de sarayın başdoktoru Mavroyani Efendi aracılığı ile Sultan II. Abdülhamid tarafından affedilmiş. Serkis Balyan yaptığı inşaatlardan bazıları çöktüğü için de hapis yatmış. Babası Garabet, Serkis'in kefaletle serbest kalmasını sağlamış. Ayrıca ailenin hiçbir ferdinin yabancı kaynaklarda belirtildiği gibi Ecole des Beaux-Arts okulunda eğitim almadığı, İstanbul Teknik Üniversitesi'nden Aygül Ağır'ın yazışmaları sonucunda ortaya çıkmış. Belgelerde, Serkis Balyan'ın Ecole des Beaux-Arts'ta okuduğu söylenen tarihlerde İstanbul'da olduğu bilgileri de yer alıyormuş.

Ayasofya Müze Müdürü ve tarihçi Dr. Haluk Dursun da Balyan ailesinin müteahhitliğe daha yakın olduğunu doğruluyor. Ünlü eserlerin mimarlarının ortaya çıkarılması gerektiğini söyleyen Dursun, yıllar sonra bile böyle bir bilgiye ulaşılmasının tarihî kültür için kazanım olacağını dile getiriyor. Dursun, sanat tarihçilerinin ve mimarların bu konu üzerinde durmasını da istiyor.

Munky
22-07-07, 11:53
Abdullah Azmi Efendi ( 1871)- (23.02.1914)
(Kadı)
Borçka, 1871 - Tokat, 23 Şubat 1914

Borçka�nın Maçahel (şimdiki adı Camili) köyünde doğdu. İlk öğrenimiyle birlikte mantık bilimleri okudu. Daha sonra İstanbul�a giderek Fatih Ders-i Ammlarından Batumlu Osman Zühtü Efendinin yanında eğitim görerek icazet aldı. Daha sonra Mekteb-i Nüvvabtan da (Kadı Okulu) mezun olarak Sınıf-ı Salisten (3. Sınıf) şehadetname aldı.

1908-1910 yılları arasında Terme Kazası Niyabetinde (kadılık) bulunduktan sonra bir süre Borçka�da kaldı. 28 Haziran 1911�de Sinop Kadılığına atandı. Ancak aynı dönemde başka bir kadının da buraya atanmış olması nedeniyle 25 Ağustos 1911�de Şarkikarahisar Kadılığına atandı.

Daha sonra Tokat Kadılığında görev yapan Abdullah Azmi Efendi, Tokat�ta öldü ve orada toprağa verildi.

Munky
22-07-07, 11:53
Baki ( 06.11.1525)- (24.11.1599)
1526 yılında İstanbul'da doğdu. Asıl adı Mahmud Abdülbaki'dir. Çıraklık yaptı. Güçlü okuma isteği sonucu medrese öğrenimini tamamladı. Zamanının ünlü şair ve bilim adamlarıyla görüştü. Onlardan dersler aldı. Zâtî'nin dikkatini çekti. 18-19 yaşlarında iken artık ünlü bir şair olmuştu. Medrese öğrenimini bitirdikten sonra İstanbul medreselerinde müderrrislik yapmaya başladı. Kadılık yaptı. Anadolu ve Rumeli kazaskerliklerinde bulundu. Şeyhülislâm olmak arzusuna bir türlü ulaşamadı. Bâkî, klasik şiirimizin en büyük şairlerinden biridir. Osmanlı imparatorluğunun muhteşem devirlerine yakışan muhteşem bir şiirin şairi oldu. Şiirinde felsefî düşünüşlere de yer verdi. Sultanü'ş-Şu'ârâ (Şairlerin Sultanı) olarak anıldı. Çeviriler yaptı.1600 yılında öldü.

ESERİ
Bir Dîvân'ı vardır.

Munky
22-07-07, 11:54
Vehbi Efendi ( 1858)- (1952)
Vehbi Efendi Şavşat 1858 - Çıldır 1952

Milli Mücadeleci öncülerinden...
Şavşat�ın Yukarı Koyunlu köyünde doğdu. Saçlı lakabı ile tanınan Hüseyin Efendi�nin oğludur. Uzun süre Şavşat kadılığı yapmış olup milli mücadele ruhunun olgunlaşmasında çaba harcamış bilgin bir kişidir. Kurtuluştan sonra Çıldır müftülüğüne atanan Vehbi Efendi, ömrünün sonuna kadar bu görevi yürüttü. 1952 yılında burada öldü

Munky
22-07-07, 11:55
Çandarlı Kara Halil Paşa
Karaman'da Sivrihisar kazasına bağlı Çendere köyünden, Ali adlı bir kişinin oğluydu. Asıl adı Halil olup, Kara ve Karaca lakabıyla, vezirliği sırasında da Hayreddin ünvanı ile anılmıştır. Osman Gazi'nin son yıllarında Orhan Beyin, babasına vekalet ettiği tarihlerde Şeyh Edebali'nin tavsiyesiyle Bilecik kadısı oldu. Kara Halil Efendinin bu kadılığı sırasında gerçekleştirdiği en önemli hizmet, muntazam bir askeri ocak olan "yaya" teşkilatını düzenlemiş olmasıdır. Çandarlı Kara Halil Paşa, İznik'în fethinden sonra Orhan Gazi tarafından İznik kadısı tayin edildi. 1348'de devletin yeni merkezi Bursa'ya kadı oldu. Sultan Murad Hüdavendigar'ın tahta çıkmasından sonra, kendisine en yüksek şer'i ve hukuki bir makam olarak yeni ihdas edilen, kazaskerlik görevi verildi. Bundan sonra kazaskerlerin padişahla birlikte seferlere katılması kanun haline geldi. Acemi Ocağı ile Yeniçeri Ocağı'nın kurulması da Kara Halil Efendi'nin bu hizmet döneminde gerçekleşti. Ayrıca Karamanlı Molla Rüstem ile birlikte Osmanlı maliyesinin teşkilatlanmasında önemli rol oynadı. İlk defa vezirlikle birlikte beylerbeyi, yani ordu kumandanlığı görevini de bir arada yürüttü. Halil Hayreddin Paşa daha sonra Selanik, Manastır ve Ohri şehirlerini de ele geçirdi. Arnavut prensleri arasındaki mücadeleler sırasında Osmanlı orduları 1386'da Kroya ve İşkodra'ya kadar ilerledi. Ancak Sultan Murad Hüdavendigar'ın, Halil Hayreddin Paşa'yı Balkanlar'da bırakıp, oğlu Ali Paşa ile birlikte Karamanoğlu seferine çıkmaya hazırlandığı sırada, Halil Paşa'nın Yenice-i Vardar'da hastalandığı kısa bir süre sonra da Serez'de öldüğü haberi geldi. Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa iyi bir teşkilatçı ve devlet adamı olmasının yanında hayır işleriyle de ilgilendi.

Munky
22-07-07, 11:56
Aşık Çelebi ( 04.11.1519)- (17.11.1571)
Tezkireci, kadı, yazar ve divan şairidir.1520 yılında Prizren'de doğdu.Bağdat'lı bir ailenin çocuğudur.Bursa'da Mahkeme katipliği, 1541-1546 yılları arasında Emir Sultan Vakfı mütevelliği (yöneticiliği) yaptı. Bu görevden alınınca 1546 yılında İstanbul'a döndü.İstanbul'da Mahkeme katipliği, Şeyhülislam Ebussuud Efendi'nin fetva katipliğini ve kadılık yaptı.Üsküp'te kadı iken 1572 yılında 52 yaşında vefat etti. Üsküp'teki türbesine gömüldü.

Eserlerinden bazıları:Meşair�üş Şuara, Şekayık�ün Numaniye (zeyl), Divan.

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982

Munky
22-07-07, 11:56
Fatih İsmail
HABER
2.Geneksel "Fatih İsmail" futbol turnuvası
http://www.makturk.com 07.06.2005

04.06.2005 (Cumartesi), Vrapçişte'de, Vrapçişte'nin STK'nın ortaklaşa girişimi ile, rahmetli Fatih İsmail anısına futbol turnuvası düzenlendi.

Vrapçişte'nin Sivil Toplum Kuruluş'larının ortak girişimi ile, 04.06.2005 tarihinde, 2. geleneksel "Fatih İsmail" futbol turnuvası düzenlendi. Turnuvaya 4 futbol takımı katılıdı, daha doğrusu Üsküp "Tefeyyüz" İ.O. 1 takım, Gostivar "Petre Yovanovski" İ.O. 1 takım ve Vrapçişte "Çede Filiposki" İ.O. 2 takım katıldı. Turnuvanın birinciliğini "Tefeyyüz" İ.O. ekibi kazandı. Vrapçişte Sivil Toplum Kuruluşlarının bu tür ortaklaşa girişimleri devam edecektir.

Munky
22-07-07, 19:06
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1234.jpg
Abdullah Öcalan ( 1948)
Abdullah Öcalan 1948 yılında Şanlıurfa'da dünyaya geldi. 7 Kasım 1978 tarihinde terör örgütü PKK'yı kurdu. Kısa bir süre sonra Suriye'ye geçen Abdullah Öcalan, örgütün kanlı eylemlerini buradan yönetmeye başladı. Kandırdığı gençler bölücü terör örgütü adına eylem yaparken, Öcalan savaş alanına hiç inmeden oturduğu yerde rahat bir yaşam sürdü.Türkiye'nin ısrarlı takibi sonucu Suriye, Öcalan'ı topraklarından çıkarmak zorunda kaldı. Suriye'den Rusya'ya, oradan İtalya'ya geçen Öcalan İtalyan Hükümeti tarafından da ülkeden çıkarılınca kendisine sığınacak yer aramaya başladı. Yunanistan Hükümeti, kuruluşundan beri destek verdiği PKK'nın liderini Kenya Büyükelçiliği'nde saklamaya karar verdi.

Türk Güvenlik Güçleri'nin düzenlediği bir operasyonla Kenya'da kıskıvrak yakalanan teröristbaşının üzerinden sahte bir Kıbrıs Rum Kesimi pasaportu çıktı. Eli kanlı terör örgütünün başı, Türkiye'de, İmralı Cezaevi'nde yargılandı ve hakettiği idam cezasına çarptırıldı. Abdullah Öcalan idam cezası Yargıtay tarafından 25 Kasım 1999 tarihinde onandı.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM

Öcalan'dan kitap gibi savunma
Fuat Kars Bursa DHA
Milliyet 11 Mayıs 2001

Abdullah Öcalan, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ndeki (AİHM) duruşmasına 1000 sayfalık savunma hazırladı. Terör örgütü PKK lideri Öcalan'ın avukatlarından İrfan Dündar, Aydın Oruç ve Cihan Erbaş önceki gün İmralı'ya giderek bir saat süren görüşme yaptı. Öcalan'ın 31 Mayıs'ta görülmeye başlanacak duruşma için el yazısıyla şimdilik 200 sayfa savunma hazırladı. Kalan 800 sayfa için de daktilo istedi.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM

Hesaplaşma Batı�yla olacak

Abdullah Öcalan da Kemal Derviş'i desteklediğini açıkladı: Liberal sol ittifaktan yanayız
Nethaber 11 Mayıs 2001

Abdullah Öcalan, Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş'in liberal sol ittifak kavramına destek çıktı. Geçen Çarşamba günü İmralı Adası'nda avukatları ile görüşen Öcalan, Özgür Politika gazetesinde yer alan yazılı açıklamasında, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi davası için hazırladığı savunmasında asıl hesaplaşmanın, "komplonun senaryosunu hazırlayan Batı ülkeleri ile olacağını" iddia etti.
Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş'in "liberal sol ittifak" önerisine destek çıkıcı ifadeler kullanan Öcalan, şunları söyledi:
"Türkiye belki Derviş yolu ile bunu deneyebilir. Önemli bir politika yürütüyor. Bu ittifak HADEP'i, ÖDP'yi, İnönü'yü, CHP'yi, Ecevit'i de içine alabilir. 1991'de DYP-SHP koalisyonunun demokratik çözüme yönelmemesi, Türkiye'nin büyük kaybına yol açmıştır. 1991'de gerçekleşmeyeni yeniden yapalım. Gelişecek sol liberal ittifakta özgücüne dayanarak yer alınabilir. Bu anayasal demokratik çözümü getirebilir. Derviş'in geliştirmeye çalıştıkları, başarılı olursa buna sağ da karşı çıkmaz; böylece Türkiye krizden çıkabilir."

"İYİ ÖNDER OLAMADIM ÖZÜR DİLERİM"

Öcalan, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Avrupa Birliği'ne giriş sürecinde almış olduğu tavrı da değerlendirerek, TSK'nın Türkiye'de demokratik gelişmeye tümüylü karşı olmadığını da ifade etti. Türkiye'nin kaybetmesini istemediklerini söyleyen Öcalan, bugüne kadar iyi bir önderlik yapamadığını şöyle itiraf ediyor:
"Kürt halkı çok acılı bir halktır; keşke bunlar olmasaydı. Keşke daha iyi önderlik yapabilseydim. Bu iki yüzyıllık bir oyundur. Ben iyi bir önder olamadıysam, özür dilerim. Bunu yenilgi olarak da görmüyorum."
11/05/2001
X

Anadolu'da Türkler ve Kürtler
Taha Akyol
Milliyet 15 Ağustos 2005

TARİHÇİ Prof. Osman Turan, bizde, hatta dünyada bir numaralı Selçuklu dönemi uzmanıdır ve eserleri Anadolu'nun Türkleşmesi, bu arada Güneydoğu'da Kürt nüfusunun gelişimi gibi konularda son derece aydınlatıcı niteliktedir.
Bugün merhum Turan'ın bir eserinden, "Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi" adlı kitabından bahsedeceğim. (www.otuken.com.tr).
Cemşid Bender gibi şoven Kürt milliyetçilerine göre, Kürtler beş bin yıldan beri bugün bulundukları topraklarda yaşıyorlar, Türkler sonradan gelmişlerdir, Kürtçe antikçağı aydınlatan bir dildir, insanlığı mağaradan kurtaran, matematiği icat eden Kürtlerdir! vs... (Kürt Tarihi ve Uygarlığı, Kaynak Yay., sf. 29-31, 46)
Prof. Turan'dan öğreniyoruz ki, Türklerin Anadolu'ya girmesinden önce, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun pek çok yerinde, şehirden şehre değişmek üzere, Ermeniler ve Süryaniler çoğunluğu oluşturuyordu, hatırı sayılır bir Rum nüfusu da bulunuyordu.
Mesela Malatya'da Ermeniler ve Süryaniler; o zaman adı Hısn-ı Mansur olan Adıyaman'da, Harput'ta, Muş, Bitlis ve Van'da Ermeniler; Urfa, Mardin, Hasankeyf, Silvan ve Diyarbekir'de Süryaniler, biraz da Yahudiler yaşıyordu.
Prof. Turan, 1070 yılındaki Urfa nüfusunu örnek verir:
"20 bin Süryani, 8 bin Ermeni, 6 bin Rum ve Frenk..."
Frenkler Birinci Haçlı Seferi'nde Urfa ve çevresini içine alan bir "Haçlı Kontluğu" bile kurmuşlardır. (Sf. 250)
* * *
BİZANS hem sosyoekonomik bakımdan çöküntüye gidiyordu ve hem de mezhep farkı sebebiyle Doğu'daki Ermeni ve Süryanilere büyük baskı yapıyor, onları dağıtmak için şuraya buraya tehcir ediyordu.
Malazgirt'ten sonra kurulan Türk beyliklerinin dinlere saygılı davranışı Ermenilerin, özellikle de Süryanilerin dostça duygularıyla karşılaşmış, hiç büyük Türk-Ermeni veya hele de Türk-Süryani savaşı yaşanmamıştır. (Sf. 252-253)
Bölgenin Müslüman nüfusuna gelince... İslamlaşma, Hz. Ömer'in fetihleriyle 7. yüzyılda başladı. Bugün Diyarbakır ilini oluşturan topraklara o zaman Arap Bekir Bin Vâil aşireti yerleştiği için buraya "Diyar-ı Bekir" denildi.
Müslüman nüfus, değişen oranlarda Türk, Kürt ve Araplardan oluşuyordu.
Selçukluların Ortadoğu'ya girişi Anadolu'ya doğru büyük göçlere yol açtı: Biri Anadolu'yu Türkleştirecek Türk göçü...
Öbürü, Kürtlerin de Doğu İran'daki orijinal dağlık yurtlarından kuzeye ve batıya, yani Anadolu'ya göçmeye başlaması... (Sf. 255)
Bölgeye ikinci Kürt göçü, Eyyubiler zamanında oldu. (Sf. 134, 155)
Yavuz Selim'le Şah İsmail'in kavgasında bazı Alevi Türkmen aşiretleri İran'a, İran'daki bazı Sünni Kürt aşiretleri Türkiye'ye göçecektir.
* * *
KÜRTLERİN Fırat'ın doğusuna yayılmasında, Selçukluların Bizans'ı geriletmesinin rolü çok büyüktür. Bölgede kurulmuş bulunan Türk beylikleri, Saltuklular, Sökmenliler ve Artuklular ile Türkleşmiş Kürt Mengücek hanedanları Kürtleri "cihat arkadaşı" olarak gördüler. (Sf. 252)
Göçebe hayat tarzı Türkmenlerde de Kürtlerde de hâkimdi, bu yüzden ikisinin içinde geniş bir kesim eşkıyalık, yağmacılık yapıyor, birbirleriyle de çatışıyorlardı. (Sf. 133, 143, 212)
Ama göçebe Türkmenlerin göçebe kesimleri daha Artuklular zamanında tarım ve ticarete, şehir hayatına yöneldiler. (Sf. 256-259)
Tarihçi Claude Cahen, dağlık arazileri yüzünden Kürtlerde göçebeliğin çok uzun süre devam ettiğini belirtir.
Aynı sosyal kulvarda rakip olmamaları ve dindaşlık faktörü, tarihte Türkmen ve Kürt birlikteliğini sağlamış, Gökalp'in belirttiği gibi, nüfus yoğunluğuna ve hayat tarzına göre bazı Türkmenler, mesela Siverek'te Karaçeli aşireti gibi Kürtleşmiş, buna karşılık tarım ve şehir hayatına geçen Kürtler Türkleşmiştir.
Bu konularda Claude Cahen'in ve Mükremin Halil'in eserlerinde çok geniş bilgi vardır; onları başka yazılarımda tanıtacağım.
Böylesine iç içe geçmiş bir tarihi, etnik milliyetçilik fanatizmiyle parçalamaya çalışmak, ancak kötü niyetle yapılabilecek bir 'tahrif'tir.

Munky
22-07-07, 19:06
Ahmet Koryalı
Ahmet Koryalı
Türkmen Doğuş Partisi Genel Başkanı
TDP�nin Kürt grupların kurduğu kukla Türkmen partilerinden biri olduğu iddia edilmiştir.

Munky
22-07-07, 19:07
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3131.jpg
Aleksandr Dugin
Aleksandr Gelyeviç Dugin

Doğum Tarihi 1962
Doğum Yeri Moskova
Milliyeti Rus
Uyruğu Rus
Medeni Durumu Evli 2 Çocuk
Eğitim Durumu Filoloji Fakültesi
Yabancı Dil İngilizce, Almanca, Fransızca
Önceki Görevleri

1991 Yılından beri "Aziz Melek" Ortodoks Almanağı ve Elementler dergilerinin Başyazarı ve Arktogey Ortodoks (Dini) Araştırmaları Derneği Başkanı
1996-1997 : Moskova�da yayın yapan FM 101 Radyosunda "Finus Mundi" programının yapımcısı ve sunucusu
1997-1999 : Özgür Rusya Radyosunda Jeopolitik Yorum programının yapımcısı ve sunucusu
1998 yılından beri Rusya Parlementosunun Alt Kanadı Duma Başkan Danışmanı ve özel Yeni Rusya Üniversitesi Rektörü.
1999 yılından beri Rusya Parlementosunun Alt Kanadı Duma nezdindeki Milli Güvenlik Konseyi Jeopolitik Ekspertiz Merkezi Başkanı
2001 yılından beri Tüm Rusya Avrasya Toplumsal Siyasi Hareketi lideri.

2002 yılından beri Avrasya coğrafyasında eski ve yeni tüm Rus Ortodoks mezhebi gelenekleriyle barışık Rus hegomonyasına dayalı bir emperyal devleti savunan "Neo-avrasya" hareketinin siyasi yapılanması konumundaki "Avrasya Partisi" Genel Başkanı.

Halen Bulunduğu Görev

Avrasya Partisi Genel Başkanı (Avrasya Partisi 7 Aralık 2003 tarihinde yapılan Duma Milletvekili seçimlerine "Büyük Rusya-Avrasya Birliği" seçim bloğu olarak katılmış, %0,28 oranında oy alabilmiştir.

Yayımlanmış Başlıca Eserleri

Mutlakiyet Yolları (1990), Konspiroloji (1993), Hiperborey Teorisi (1994), Muhafazakar Devrim (1994), Proletaryanın Tapınakları (1996), Avrasya�nın Dinsel Dramı (1996), Kilise Çanının Metafiziği (1996), Jeopolitiğin Esasları (1997), Mutlak Anavatan (1999), Yolumuz (1999

Munky
22-07-07, 19:08
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/225.jpg
Alparslan Türkeş ( 25.11.1917)- (04.04.1997)
Alparslan Türkeş 25 Kasım 1917�de Lefkoşe�de doğmuştur. Babası Ahmet Hamdi Efendi, annesi Fatımatül Zehra Hanım�dır. Alparslan Türkeş; aslen Kayserilidir. Büyük dedesi Arif Ağa Kayseri�nin Pınarbaşı ilçesinin Yukarı Köşgerli Köyünden Kıbrıs�a göç etmiş ve buraya yerleşmiştir. İlk ve orta eğitimini Lefkoşe�de tamamlamıştır. O yıllarda İngiliz işgal idaresi altında bulunan Kıbrıs�tan ailece Türkiye�ye göç etmişler ve İstanbul�a yerleşmişlerdir.

Kuleli�den Harp Okulu�na

Askerlik mesleğine büyük sevgisi olan Alparslan Türkeş 1933 yılında Kuleli Askeri Lisesi�ne girmiş başarı göstererek, 1939 yılında bu liseden mezun olmuş ve Harp Okulu�a geçmiştir.1939�da Harp Okulu�ndan mezun olarak orduya katılmıştır. Orduda muntazaman terfi etmiş ve harp akademisi imtihanını kazanarak akademiye geçmiştir. Başarılı bir eğitim dönemi sonrasında kurmay subay olarak mezun olmuştur.

Evlilikleri

1940 yılında Isparta'da Muzaffer Hanım�la evlenirler. Ayzit, Umay, Selcen, Sevenbige (Çağrı) ve Yıldırım Tuğrul adlı çocukları dünyaya gelir.Muzaffer Hanım 1974 yılında vefat eder.Alparslan Türkeş 1976 yılında Sevâl Hanım'la ikinci evliliğini yapar. Bu evlilikten Ayyüce ve Ahmet Kutalmış adlı iki çocuğu olmuştur.

1944 Milliyetçilik Olayı

3 Mayıs1944... Ankara'da bir yürüyüş vardır. Türk Milletinin ve Devletinin bekası fikrine sahip aydınlar ve onların izindeki gençler, basın ve üniversite kadrolarına sızan ve kendilerini cumhuriyetin gerçek sahibi diye gösteren dönme-devşirme ittifakının oyunlarına karşı ideolojik tavrını koyar.

Yürüyüşten sonra bir grup milliyetçi aydın tutuklanır.CHP faşizminin açtığı Türkçülük-Turancılık Davası başlar. Milliyetçiler tabutluklara atılırlar, işkencelere uğrarlar.Genç Üsteğmen Alparslan Türkeş de bu aydınlar arasındadır.

20 Ekim 1944'te kendisini "vatan hainliği" suçlamasıyla sorgulayan Savcı�ya "Diğer sanıklar gibi bana da vatan hainliği suçu isnad edilmiştir. Bunu şiddetle redderim. Ben yeryüzünde herşeyden çok milletimi ve vatanımı severim" cevabını verir. Ancak mahkeme tarafından, 9 ay 10 gün hapis cezasına çarptırılır ve mahkeme süresince bir yıl hücre hapsi yattığı için tahliye edilir. Kendisine verilen ceza daha sonra Askeri Yargıtay tarafından bozulur ve 2 numaralı mahkemede beraat eder.

Yurtdışı Görevleri

1948 yılında Genel Kurmay tarafından açılan imtihanları kazanmış ve bütün eğitim dönemindeki başarılarıda gözönüne alınarak Amerika�ya tahsile gönderilmiştir.Amerika�da piyade okulu ve Amerikan Harp Akademi�sinde tahsil görmüş buralardan da iyi dereceler ile mezun olmuştur. 1955�de kurmay binbaşı olan Alparslan Türkeş (Amerika�da) Washıngton�da bulunan daimi gurup nezninde Türk Genelkurmayı�nın Temsil Heyeti üyeliğine tayin edilmiştir. 1957 yılının sonuna kadar vazifesini sürdürmüştür. Bu süre içerisinde Üniversity of America (Amerika Üniversitesi)�ya devam etmiş, International Economics tahsili görmüştür. Daha sonra yurda dönen Alparslan Türkeş, 1959�da Almanya�ya Atom ve Nükleer Okulu�na gönderilmiş, bu okulu da başarı ile bitirmiştir. İyi derecede fransızca ve ingilizce bilen Alparslan Türkeş, 27 Mayıs 1960 yılına kadar Avrupa�da muhtelif Nato toplantılarında ve askeri mevzularda Türk Genel Kurmay Başkanlığı�nın temsilcisi olarak bulunmuştur.

27 Mayıs 1960 Darbesi

27 Mayıs 1960 Askeri Darbesinin önde gelen simalarından olan Alparslan Türkeş, bu hareketi partilerüstü ve milli birliği sağlayacak bir reform hareketi olarak düşünmüştür. Müdahaleden sonra Milli Birlik Komitesi üyesi olarak, Başbakanlık Müsteşarlığı yapmıştır. Görevde bulunduğu 27 Mayıs 1960-25 Eylül 1960 tarihleri arasında, ülke ve kültür bütünlüğü kanun tasarısını ve Devlet Planlama Teşkilatı kanun tasarısını kanunlaştırmıştır.CHP�li bazı politikacıların Milli Birlik Komitesi üyelerine yapmış oldukları bazı telkinler ile 13 Kasım 1960 tarihinde 13 arkadaşı ile Mili Birlik Komitesi�nden çıkarılmış ve Mürtet Hava Üssünde hapsedilmiş, daha sonra da, CHP�lilerin rahat hareket etmeleri için 19 Kasım 1960�ta Türkiye�den, hükümet müşaviri görevi ile Hindistan Yeni Delhi�ye mecburi ikâmetgah olarak gönderilmiştir. Alparslan Türkeş Hindistan�da iken hükümet yöneticilerine mektuplarla sürekli ikazlarda bulunmuştur.

23 Şubat 1963�ta yurda dönen Alparslan Türkeş, dava arkadaşlarıyla birlikte kadro oluşturup partileşmek amacıyla "Huzur ve Yükseliş Derneği" adlı bir dernek kurar.

Talat Aydemir Olayı

Kısa bir süre sonra Talat Aydemir'in giriştiği darbe teşebbüsüne karıştığı iddiası ile 21 Mayıs 1963�te tutuklanır ve Mamak Askeri Cezaevinde dört ay hücre hapsinde yatar. Yargılama sonucundae beraat eder. 5 Eylül 1963�te tahliye olur.

CKMP Dönemi

31 Mart 1964�te Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP)�ne üye olmuş ve Parti Genel Müfettişliği görevini almıştır. 1 Ağustos 1965�de CKMP�nin kongresinde parti üyeleri tarafından genel başkanlığa seçilmiştir. (8-9) Şubat 1969 CKMP�nin Adana�daki kongresinde Alparsalan Türkeş�in teklifiyle partinin ismi Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirilmiştir.

MHP Dönemi

65-69, 69-73, 73-77 ve 1977�den 12 Eylül 1980�e kadar dört dönem, Ankara ve Adana�dan milletvekilliği yapmıştır. 1975�den sonra kurulan 1. ce 2. Miliyetçi Cephe hükümetlerinde başbakan yardımcılığı görevlerinde bulunmuştur. 12 Eylül 1980 hareketinden sonra sıkıyönetim tarafından tevkif edilmiş ve 29 Nisan 1981 tarihinde, MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davası adı ile sıkıyönetim mahkemelerinin karşısına çıkarılmıştır. Yargılandığı dava nedeni ile uzun süren tutukluluğu, 9 Nisan 1985�de tahliyeyle son bulmuştur.

MÇP Dönemi

Bu dava nedeniyle dört buçuk yıl tutuklu kalmıştır. 6 Eylül 1987�de siyasi yasakların referandum ile kalkmasından sonra 20 Eylül�de Alparslan Türkeş MÇP�ye törenle kaydolmuştur. 4 Ekim 1987 tarihinde yapılan olağanüstü 2.Kongre ile Milliyetçi Çalışma Partisi Genel Başkanlığı�na seçilmiştir.

24 Eylül 1991 tarihinde 19. Dönem Milletvekili seçimlerinde MÇP�nin, IDP, RP ile üçlü ittifak yapmasıyla Yozgat�dan milletvekili seçilmiştir. 15 Kasım 1991 tarihinde 18 arkadaşı ile ittifaktan ayrılarak bağımsız milletvekili olmuştur. 25 Aralık 1991�de Demokratik Hareket Partisini kurmuştur.Kurucular Kurulu kararı ile parti kapatılarak, Milliyetçi Çalışma Partisi�nin 29 Aralık 1991 tarihinde yapılan 3. Olağan Genel Kongresi�nde MÇP�nin Genel Başkanlığı�na seçilmiştir.

MÇP�den yeniden MHP�ye

12 Eylül 1980 hareketinin kapattığı siyasi partilerin isim ve amblemlerinin kullanma yasağının kalkması ile, 27 Aralık 1992 tarihinde, kapatılan MHP�nin ogünkü delegelerinin katıldığı kongrede, MHP�nin isim, amblem kullanma yetkisi tekrar kurucu Alparslan Türkeş�e devredilmiştir.
24 Ocak 1993 tarihinde yapılan kongrede, MÇP yerini MHP�ye bırakmış, Genel Başkanlığa da Alparslan Türkeş seçilmiştir.

Alparslan Türkeş 24 Aralık 1995 tarihinde yapılan genel seçimlerde Adana�dan milletvekilliği adaylığını açıklamıştır. Milliyetçi Hareket Partisi, 24 Aralık 1995�te yapılan genel seçimlerde %10�luk ülke barajına takılarak meclise girememiştir.

Alparslan Türkeş 4 Nisan 1997 tarihinde vefat etti, Ankara Beşevler�deki kabrinde medfundur.

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Alparslan Türkeş�in Liderlik Sırları Dr.Arslan Tekin
Okumuş Adam Yayıncılık ve Eğitim Hizmetleri İstanbul 2000

Tarihte iz bırakan kaç lider vardır? Türkeş, çok partili hayatımızda, başta Türk dünyası olmak üzere dünyaca tanınan ve yakından takip edilen liderlerin en başında geliyordu. 80 yıllık ömür, turan bayrağını yükseltme, Türk adını dağa, taşa, Ay'a, Marsa'a yazdırma kavgasıyla geçmiştir. Dağınıt milliyetçiler onun etrafında toplanmış Türk Siyaset hayatının belirleyicisi olmuştur.
İhtilal yapmış ve ihtilaller yaşamış bir lider olarak en kötü demokrasiyi en iyi ihtilale tercih eden Alparslan Türkeş'in liderliğinin bilinmeyen pek çok noktası ilk defa bu kitapta Dr. Arslan Tekin'in kaleminden aydınlığa çıkıyor.

2.Alparslan Türkeş, MHP ve Bozkurtlar
Olaylar, Belgeler, Hatıralar
Cemal Anadol
Kamer Yayınları

Munky
22-07-07, 19:08
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1670.jpg
Aykut Edibali ( 13.04.1942)
13 Nisan 1942'de Afyon Sandıklı�da doğdu. Afyon Dumlupınar İlkolulu (1953 ) Afyon Ortaokulu( 1956), Afyon Lisesi (1959), İÜ Hukuk Fakultesi (1963) mezunu.

1967 de Yavuz Aslan Argun, Kemal Yaman arkadaşlarıyla birlikte MBD kurarak bu derneğin çevresinde gelişen fikir ve gençlik hareketlerinin öncülüğünü yaptı. Bu idealistler, devlete bağlılıkları güçlü Mehmet Emin Alptekin, Ömer Öztürkmen, İrfan Atagün�ün ve devrin Türkçüleri tarafından yönetilen Milliyetçiler Derneği ile Aydınlar Ocağı'nın telkinlerine muhatap oluyorlar; Ziya Uygur gibi devrin Türk-İslamcıları�ndan özel dersler alıyorlardı.

Konya'da, İstanbul'da, Adana'da vd. yerleşim birimlerinden gençler harekete katılırlar.

1970 de Otağ Yayınevi ve tesislerini kurdu.

3 Şubat 1970 de YMM dergisini çıkardı. Dergi 16 sayfa, büyük boy, ön kapak sayfası renkli ve resimliydi. Tirajı 12-20 bin arasında değişti. Kadro elemanları tarafından dağıtılıyordu. Büyük şehirlerin işlek merkezlerinde de slogan ve vurdulu anlatımıyla adeta gösteriyi andırır bir şekilde Dergi tanıtım ekipleri tarafından satışlar yapılıyordu.

Türk Milleti, Millet'in altındaydı. Millet İdeolojisi İslamı temsil eder. Aziz Türk Milleti, Büyük Türk Milleti...

MM nin sadece askeri başarı ile sınırlı kaldığını ve Millet�in fikri, siyasi, sosyal, ekenomik ve kültürel alanlarda yeniden bağımsızlığının ve kurtuluşunun sağlanması gerekiyordu. Millet Düşmanlarının hile ve planları deşifre edilecekti.

Hareketin dokrini İlmi Sağ, fikri ve siyasi kimliği İnkılap İlmi, metod ve stratejisi ise Yeniden MM Stretejsisi idi. Dünyadaki ideolojik çatışmalar ikiye bölünüp Komunizm ve Kapitalizm gibi insan fıtratına uymayan tüm anlayışlar sol ideoloji, insan fıtratına uygun ve yaratıcının bildirimlerine uyanlarda Sağ ideoloji�dir. İslam ve küfür kullanılmaz. Inkılap ilmi�nde türkitedeki hakim ideolojinin Judeo-Grek menşeli Kapitalist sistem olduğu belitrilir.

Hazırladığı Buhranlarımız teksir notları YMM kadrolarına hareketin fikri ve siyasi hedefleri konusunda genel bir çerçeve veriyordu.

Her hafta yazdığı başyazılar, güncel ideolojik muhtevası ile günden oluşturuyordu. Kadroların haftalık eğitim proğramlarında belirleyici bir role sahipti.

Dergi�nin 2.sayısında Milli Kültürün Lügatçesi başlığı altında Nesefi�nin Akaidi tanıtılır.

Yine 2.sayıda Edibali "İslam�ın Peygamberinin takip ettiği mücadele stratejisinin incelenmesiyle tamamlanmadıkça havada kalır" diye yazar. Zekai Konrapa'nın Siyer�i hareketin eğitim metinlerinden olur.

14.sayının Başyazısı: Ya Devlet Başa, Ya Kuzgun Leşe.

4 Nisan 1970 de MB tarafından Konya'da düzenlenen "Milli Mücadele Mitingi"nde "Yaşasın Milli Devlet" "Yaşasın Milli Ordu" diye bağırılır.

17.sayıda şöyle yazar: "Bize intikal eden bilgilere göre eski Türkler maddeci değildiler, ruhun ölümsüzlüğüne, kainatı yoktan vareden Ulu Allah'ın varlığına inanıyorlardı. Hatırlanmalıdır ki eski Türklerin politesit olduğu yolunda allanıp pullanan hurafe ciddi bir tetkike dayanabilecek kudrette değildir."

Dergi�nin 25. sayısında Türkiye�deki Millet�in ittifaklar kurması gerektiğini, ilk ittifak�ın da islam ülkeleri�yle oluşturulması lazım geldiğini; ancak bu ittifak�ın Türkiye�ye fazla bir kazanç sağlamayacağını belirtti. Ve en önemli ittifakın Kapitaist ABD ile kurulması gerektiğini belirtti.

28.sayıda " Dünyada ebedi dostluklar bulunmadığı haklı olarak söylenmiştir. İslam Dünyası�nı teşkil eden milletlerin, başlarındaki yahudi uşağı idarecileri alaşağı etmeleri şartıyla, Türkiye tabii müttefiklerini bulacaktır. Ancak Müslüman Milletlerin teknik geriliği düşünülecek olursa, bu ittifakın da kafi kudreti temin etmeyeceği açıktır. Ve başka müttefikler bulmak zaruret olacaktır. Dünyanın bugünkü şartları karşısında bu, Amerika'dan başkası değildir."

44. sayının kapağında Kurtuluş İslam'da yazar.
52.sayı Devletimizin Milliliğini Korumalıyız.
1971 12 Mart darbesi Necmettin Erişen'in Başkanı olduğu MB ni kapattı. kapattı. [5] A. Edibalinin yazıp Komunist İhtilale Karşı Tedbirler Kitab�ı paşalara gönderilmiş, DGM lerin kurulması teklif edilmişti.

1971 70.Sayı: " İstihbarat fonksiyonu olmayan bir cemiyet yaşayamaz. .Bugun içinde bulunduğumuz vahim durumda bilhassa MİT in son derece verimli çalışmasına muhtacız. Bu da ancak MİT'in bünyesine sızabilmiş Millilik vasfına uymayan ajanların tasfiyesi ile mümkündür."

1972 Konya Milli Karar Mitingi. "Komünistler Kahrolsun, Ordu Millet el ele" sloganları atılır.

1973 de 3 aylık araştırma-incaleme Dergisi Gerçek ile aylık kültür-sanat, edebiyat dergisi Pınar'ı çıkardı.

Gerçek'te 1974 de Halil Bayrakçı "Türk Kültürünün Sosyal İdealleri" başlıklı yazısında "Milli Devlet: Kavmin asırlar süren tekamülü ile katileşmiş şahsiyetinin temsilcisi ve kavmin maddi ve manevi hususiyetlerinin koruyucusu, geliştiricisi ve terviye edicisi olduğuna göre..."diye yazılır

Mart 1975 de Yeni Ortam Gazete ve Matbacılık tesislerini satın alarak çıkardığı Bayrak Dazetesi, 4 yıl günlük yayını sürdürdükten sonra haftalık Gazete�ye dönüştü.
1976 da YMM kadroları Bursa'da AP adına bir Miting düzenlediler.
4 Ekim 1976 Konya'da Tarihi Karar Mitingi. Sloganlar: " DGM den sadece Vatan Hainleri korkar.", DGM İşçilere Değil, Komunistlere, Vatan Hainlerine ve Millet Düşmanlarına Karşı", "DGM Devlet Güvenliğinin ve Hukukun Teminatıdır", "DGM Devletin Emniyetidir", "DGM ye Karşı Çıkanlardan Millet Hesap Soracak."
Sonraki yıllarda Yayıncılık, Reklamcılık, Eğitimcilik gibi çeşitli işlere, kurucu, ortak ve danışman olarak çalışmalarını sürdürdü.

1976-77 den itibaren başlayan ve YMM kadrolarının ciddi bir bölünme etkisi altına alan muhalefet hareketi..

24 Mart 1984'te bir kısım arkadaşlarıyla beraber kurduğu Islahatçı Demokrasi Partisi (IDP)nin Genel başkanı oldu. Yayınlanmış ve baskıya hazır eserleri bulunan Aykut Edibali 20 Ekim 1991 milletvekili erken genel seçimlerinden önce partisi IDP'den istifa ederek, Refah Partisi (RP)ne geçti. 1991 milletvekili erken genel seçimlerine Kayseri'den Refah Partisi (RP) milletvekili adayı olarak katıldı. Milletvekili seçilerek TBMM'ye girdi. Daha sonra istifa ederek, Barış ve Birlik Partisini kurarak genel başkan oldu. (1992) Bu parti Millet Partisi ile birleşti ve Aykut Edibali Millet Partisi Genel Başkanlığına seçildi.

Yayınladığı Gazete ve Dergilerde baş yazıları yanısıra çok sayıda araştırma ve inceleme yazısı çıktı.

Eserleri:
Milli Mücadele Kadrolarının Vazifeleri, Beş Çayı , Komunist İhtilale Karşı Tedbirler, Türkiye'nin Kıprıs Politikası Ne Olmalıdır, Sosyal Sistemin Temelleri, Islahatcı Demokrasi Partisi Proğramı ve Tüzüğü, 24 Ocak Kararları,

Basılmamış Olanlar:İlmi Sağ, Inkılap İlmi ,Milli Mücadelenin Stratejisi , Türkiye'de Vatan Bölme Faaliyetleri ,Metin Toker'e Cevap.

Munky
22-07-07, 19:09
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1898.jpg
Behice Boran ( 1910)- (1987)
1910 yılında Bursa�da doğdu.Behice Boran, ortaöğrenimini Arnavutköy Amerikan Kız Koleji�nde, yükseköğrenimini Amerika�da tamamladı. Ülkeye döndüğünde sosyoloji öğretmenliği yaptı. 1939 yılında Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi (DTCF) Sosyoloji Bölümü�ne doçent olarak atandı. 1948 yılında kürsülerin kaldırılması nedeniyle öğretim üyeliğinden ayrılmak zorunda kaldı. 1950 yılında kurucusu ve başkanı oldağu Barışseverler Cemiyeti�nin yayınladığı Kore Savaşı�na karşı bir bildiriden dolayı 15 ay hapis cezası aldı. Türkiye Komünist Partisi ile ilgili davadan da 1953 yılında 3 ay tutuklu kaldı. 1962�de Türkiye İşçi Partisi�ne üye olan Boran, 1965 seçimlerinde Urfa�dan milletvekili seçilerek parlemantoya girdi. Birkaç dönem Avrupa Parlamentosu�nda Türkiye�yi temsil etti. Behice Boran, parti içerisinde Genel Başkan Mehmet Ali Aybar�a karşı tavır aldı. Parti içi hizipleşmelerde aktif rol alan Behice Boran TİP�in 1970 yılındaki 4. Kurultayı�nda Genel Başkan seçildi.

12 Mart�dan sonra tutuklanarak 15 yıl hüküm giydi. 1974�de af yasasında yapılan düzenleme ile serbest bırakıldı. Daha sonra yeniden kurulan TİP�in başına geçti. Parti içindeki görüş ayrılıkları ve hizipleşmeler yeni dönemde de varlığını sürdürdü. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra partinin kapatılması üzerine Behice Boran yurtdışına çıktı. Yurtdışında çeşitli çabalar içerisinde olduysa da, TİP�i parçalanma ve dağılmaktan kurtaramadı. Yurtdışında TKP ile TİP�in birleşmesi çalışmalarında da yeralan Boran, iki partinin yetkili kurullarının birleşme kararını açıklamalarından iki gün sonra öldü. (1987) Boran�ın cenazesi Türkiye�ye getirildi ve TBMM�de düzenlenen bir törenle toprağa verildi.

ESERLERİ

Savunma
Behice Boran
Sosyalist Yayınları / Türkiye Sosyalist Hareketi Tarih Dizisi / Belgeler

"Kurtuluş mücadele ile sağlanır
boyun eğerek değil.
Kurtuluş tek tek olmayacaktır
Hep birlikte kurtulacağız
Hep birlikte mücadele edeceğiz
Hep birlikte kazanacağız"
(...)
"Selam olsun Türkiye'nin ve dünyanın aydınlık geleceğine."

Munky
22-07-07, 19:10
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3188.jpg
Cem Uzan
23.11.1992 Tarihinde Hasan Celal Güzel başkanlığında kurulan YDP 23 Ağustos 2002 tarihli kongresinde ; partinin adının "Genç Parti" olarak değiştirilmesi ve genel başkanlığına Cem UZAN'ın getirilmesi kararlaştırılmıştır. 3 Kasım 2002 seçimlerinde sürpriz bir çıkış yapan GP % 7,25 oy oranına sahip olmuştur.

Munky
22-07-07, 19:11
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1653.jpg
Doğu Perinçek ( 17.06.1942)
17 Haziran 1942 : Gaziantep'te doğdu. Sadık ve Lebibe Perinçek'in oğlu. Erzincan'ın Kemaliye ilçesi Abçağa köyünden PTT Memuru Cemal Perinçek ile Rahime Perinçek'in ve Malatya'nın Gerimteri köyünden öğretmen İbrahim Olcaytu ile Tunceli Pertek'li Firuze Olcaytu'nun torunları.
İlk çocukluk yıllarını babasının yedeksubaylık ve yargıçlık görevleri nedeniyle Gaziantep, Antakya ve Diyarbakır'da geçirdi. Beş yaşından sonra Ankara'da büyüdü.

Ankara Sarar İlkokulu, Atatürk Lisesi ve Bahçelievler Deneme Lisesi'nde ilk ve orta öğrenim gördü.Üniversite yıllarında, 1962 ve 1963'te toplam 10 ay Almanya'da işçilik yaptı ve Almanca öğrendi.Haziran 1964 : Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi ve Kamu Hukuku (Devlet Teorisi ve Kamu Hürriyetleri) kürsüsüne asistan olarak girdi.

Mart 1968 : Hukuk doktoru. Doktora tezinin konusu ve ilk kitabı, Türkiye'de Siyasi Partilerin İç Düzeni ve Yasaklanması Rejimi'dir.
1964 yılında dünya görüşü olarak sosyalizimi benimsedi.

1967 yılında Dönüşüm dergisi Yazı Kurulu Üyesi ve Başyazarı. Almanya'da Türk Toplumcular Ocağı kurucusu ve ilk Genel Başkanı. Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi ve Bilim Kurulu Üyesi, Güvenlik Komitesi Başkanı, TİP içindeki Devrimci Muhalefet hareketinin önderlerindendir.

Mart 1968 : Fikir Kulüpleri Federasyonu (Dev-Genç Genel Başkanı). 1968 yılında Türkiye tarihinin en kitlesel ve güçlü gençlik hareketleri sırasında, 29 Nisan 1968 hareketinde, Haziran üniversite işgallerinde gençlik hareketinin "resmi� ve "fiili� önderidir.

Kasım 1968 : Arkadaşlarıyla birlikte Aydınlık dergisini kurdu ve yayınlamaya başladı.
Temmuz 1969 : 50 bin baskı ve satışlı İşçi-Köylü gazetesinin kurucusu ve başyazarı oldu.
21 Mayıs 1969 : Arkadaşlarıyla birlikte yasadışı Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi'ni (TİİKP) kurdu. 12 Mart 1971 asker� darbesinden sonra arandı. Şehirlerde ve Söke yakınlarında Beşparmak dağlarında mücadeleye devam eti. Mayıs 1972'de Ankara'da yakalandı. TCK 141. maddeden iki ayrı davada, Hapisanede isyana önderlik iddiasıyla ve mahkemeye hakaretten dört ayrı davada yargılandı. 20 yıl hapis cezasına hükmedildi. 1974 Temmuzunda genel afla serbest oldu.

1975 başında sıkıyönetime karşı çıktığı için yeniden arandı. Üç yıl mücadelesini yeraltında sürdürdü. Haftalık Aydınlık ve Halkın Sesi'nde, aylık Aydınlık'ta başyazıları yayınlandı.
28 Ocak1978 : Aydınlık davasının aklanmayla sonuçlanması üzerine Türkiye İşçi Köylü Partisi'nin yasal kuruluşuna önderlik etti ve ilk Genel Başkanı oldu.

20 Mart 1978 : Günlük Aydınlık gazetesinin kuruluşuna ve yayınına önderlik etti, başyazar oldu.
12 Eylül 1980 darbesinden sonra tutuklandı, önce 12 yıla, sonra 8 yıla mahkum edildi. 1985 Martında serbest kaldı.

Ocak 1987 : Haftalık 2000'e Doğru dergisinin yayınlanmasına önderlik etti. Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazarı oldu.

10 Nisan 1990 : "Sansür Sürgün Kararnamesi"nin çıkarılmasıyla hakkında tutuklama kararı verildi. Temmuz'da teslim oldu, Diyarbakır Cezaevi'nde üç ay tutuklu kaldı.

1991 yılında TCK 141. maddesinin kaldırılmasıyla siyasal haklarına kavuştu ve Temmuz ayında Sosyalist Parti 2. Büyük Kongresi'nde Genel Başkanlığına seçildi.

Temmuz 1992'de Sosyalist Parti'nin Anayasa Mahkemesince kapatılması üzerine kurulan İşçi Partisi'ne Genel Başkan seçildi.

1998 yılı Eylül ayının 24. günü, gözaltına alındı. �PKK�ye silah ve para yardımı yapmakla� suçlandı. Ancak Perinçek hakkında 1991 seçimlerinde TRT�de yapılan Liderler Açık Oturumu�nda yaptığı konuşma nedeniyle Terörle Mücadele Yasası 8. maddeye dayanılarak verilen 14 ay hapis cezası infaz edildi. Perinçek, 8 Ağustos 1999�a kadar 10 ay 10 gün Haymana Cezaevi�nde kaldı.

Daha sonra çıkan basın suçlarını erteleyen yasayla yeniden siyasi haklarına kavuştu ve 19 Ekim 1999 günü toplanan İşçi Partisi Olağanüstü Kongresi�nde genel başkan seçildi.

Doğu Perinçek, iyi almanca ve orta derecede İngilizce biliyor.

Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu, gazeteci Şule Perinçek ile evli. Dört çocuğu var: Zeynep Perinçek (ODTÜ Endüstri Tasarım mezunu, 1970 doğumlu), Kiraz Perinçek (Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunu, 1976 doğumlu), Mehmet Perinçek (Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi, 1978 doğumlu), Sadık Can Perinçek (1994 doğumlu).

ESERLERİ
Türkiye�de Siyasi Partilerin İç Düzeni ve Yasaklanması Rejimi (A.Ü.H.F Yayını, 1968) ; Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi Davası SAVUNMA (Arkadaşlarıyla birlikte, Eylül 1974); Kıvılcımlı�nın Burjuva Devlet ve Ordu Teorisinin Eleştirisi (Aydınlık Yayınları, 1975); Faşizm Halkın Mücadelesini Durduramaz- Sıkıyönetim Mahkemelerindeki Konuşma ve Dilekçeler (Aydınlık Yayınları, 1975) Kıbrıs Meselesi (Aydınlık Yayınları, 1976) ; Bozkurt Efsaneleri ve Gerçek (Aydınlık ve Kaynak Yayınları, dört basım 1976, 1978, 1980, 1997) ; Sosyal-Emperyalizm ve Revizyonizme Karşı 1970�te Açılan Mücadele (Aydınlık Yayınları, Temmuz 1976) ; Sahte TKP�nin Revizyonist Programının Eleştirisi (Aydınlık Yayınları, 1976); Kemalist Devrim-I Teorik Perçeve (Aydınlık ve Kaynak Yayınları, üç baskı 1977-79-94) ; Doğru Eylem Nedir? (Aydınlık Yayınları, iki baskı 1977-78); Anarşinin Kaynağı ve Devrimci Siyaset (Aydınlık Yayınları, iki baskı 1978-79) ; Türkiye Devriminin Yolu (Aydınlık Yayınları, 1979) ; Atatürk'ün Bugünkü Önemi (Turan Güneş ve Emre Kongar ile birlikte, Ekim 1980), Anayasa ve Partiler Rejimi (Kaynak Yayınları, ikinci ve üçüncü baskı, Mayıs-Kasım 1985) ; Osmanlı�dan Bugüne Toplum ve Devlet (Kaynak Yayınları, iki baskı 1986-87) ; Stalin�den Gorbaçov�a (Kaynak Yayınları, üç basım, 1990, 1991); Lenin, Stalin, Mao�nun Türkiye Yazıları (Kaynak Yayınları, üç baskı 1977, 1991, 1992) ; Abdullah Öcalan ile Görüşme (Kaynak Yayınları, üç basım, 1990); Parti ve Sanat (Kaynak Yayınları, 1992 ve 1995); Türk Sorunu (Kaynak Yayınları, 1993); Kemalist Devrim-2 Din ve Allah, (Kaynak Yayınları, altı basım, 1994-1998); Aydın ve Kültür (Kaynak Yayınları, 1996); Piller Özel Örgütü (Kaynak Yayınları, altı basım, 1996-1997); Avrasya Seçeneği (Kaynak Yayınları, iki basım, 1996, 1999); ÖDP�nin Kimliği (Kaynak Yayınları, üç basım, 1998); Bir Devlet Operasyonu (Kaynak Yayınları, 1999); Kemalist Devrim-III Altı ok (Kaynak Yayınları, üç basım, 1999); 28 Şubat ve Ordu (Kaynak Yayınları, 2000); Eşcinsellik ve Yabancılaşma (Kaynak Yayınları, 2000), Ayrıca Atatürk Din ve laiklik Üzerine başlıklı kitabı hazırladı (Kaynak Yayınları, 1997). Birçok broşürü, yüzlerce gazete yazısı ve uzun dergi yazısı var.

Tercümeleri
Antonoio Carlo, Sovyetler Birliği�nin Sosyo-Ekonomik Yapısı (Kaynak Yayınları, 1975) ; Jacek Kuron-Karol Modzelevski- Tekelci Bürokratik Sosyalizm (Kaynak Yayınları, 1976); Enver Hoca - Revizyonizm ve Maceracılık Yenilgiye ; Marksizm-Leninizm Zafere Götürür (Şule Perinçek ile çevirdi, Aydınlık Yayınları, 1975)

Katıldığı Oluşumlar

1963: Hukuk Fakültesi Fikir ve Sanat Ocağı Kurucusu ve ilk yönetim kurulu üyesi.
1967: Berlin Türk Toplumcular Ocağı kurucusu ve ilk başkanı
1967-71: Uluslararası Siyasi İlimler Derneği (IPSA) Türkiye Bölümü yönetim kurulu üyesi.
1966-70: Türk Hukuk Kurumu yönetim kurulu üyesi.
1968: Fikir Kulüpleri Federasyonu Genel Başkanı.
1978-81: Türkiye İşçi Köylü Partisi Genel Başkanı.
1988-89: Basın Konseyi Kurucusu ve Temsilciler Kurulu Üyesi.
1988�den beri: Türkiye Yazarlar Sendikası üyesi.
1988: IPI (Uluslararası Basın Enstitüsü ) üyesi.
1991-92: Sosyalist Parti Genel Başkanı
1992-1998: İşçi Partisi Genel Başkanı.
19 Ekim 1999�dan beri: İşçi Partisi Genel Başkanı.

Yazılarının Yayınlandığı Dergiler

1967: Dönüşüm Yazı Kurulu üyesi ve başyazarı
1968: Forum Dergisi yöneticisi
1968 Kasım-69 Aralık: Aydınlık Sosyalist Dergisi Yazı Kurulu Üyesi ve önderi.
Temmuz 1969-Nisan1971: İşçi Köylü gazetesi başyazarı ve önderi.
1970 Ocak-1971 Nisan: Proleter Devrimci Aydınlık yazı kurulu üyesi ve önderi.
1974-1975: Haftalık Aydınlık başyazarı.
20 Mart 1978-12 Eylül 1980: Günlük Aydınlık gazetesi başyazarı.
1987-l991: 2000�e Doğru Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazarı.
1993-1994: Günlük Aydınlık gazetesi yazarı ve daha sonra başyazarı.
1994-2001: Haftalık Aydınlık gazetesi başyazarı.


HAKKINDA YAZILANLAR

Perinçek Ve Aydınlık Hareketi
Mahmut Çetin
EDİLLE YAYINLARI İstanbul 1997

Aydınlık Hareketi Ve Perinçek adlı bu çalışma, siyasi faaliyetlerden çok polemikleriyle gündemde olan bir siyasi çizgiyi, tarihi akışı içinde ele alan bir araştırmadır. Gerek Perinçek gerekse temsil ettiği siyasi hareket için bu güne kadar pek çok söz söylenmiş olması, onu ve hareketini böylesine bilinenler dışında bir tahlilden uzak tutamazdı. Bu sebeple eser, Aydınlık Hareketi hakkında nihai hükmü verecek olan kamu vicdanının bilgilendirilmesi bakımından önemli bir görevi yerine getireceği kanaatindeyiz.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 16 MAYIS 2001

Solcularla okulda kavga etti
Habib BABAR / İSTANBUL
Hürriyet 16 Mayıs 2001

İstanbul Üniversitesi (İÜ) Edebiyat Fakültesi'nde İşçi Partili (İP) öğrenci grubu ile diğer bir öğrenci grubu arasında bir süredir yaşanan gerginlik dün kavgaya dönüştü. 1 polis ve İP Genel Başkanı Doğu Perinçek'in oğlu Mehmet Bora Perinçek'in de aralarında bulunduğu 9 kişi yaralandı.

Ulusal Gençlik Birliği'nin 17-19 Mayıs 2001 tarihleri arasında İstanbul'dan Ankara'ya yapılacak öğrenci yürüyüşünü desteklemek amacıyla Edebiyat Fakültesi'nde etkinlik yürüten İP'li gruba, aynı yürüyüşü destekleyen sol görüşlü gruplar tarafından tepki gösterildi. Devrimci Öğrenci Birliği üyesi yaklaşık 70 kişilik grubun önceki gün İP standını tahrip etmesi sırasında yaşanan küçük çaplı kavga, öğretim üyeleri ve polisler tarafından yatıştırıldı. Fakülteyi terkeden İP'li grubun dün okula girişleri, diğer sol görüşlü öğrenciler tarafından engellenmek istendi. Sayıları yaklaşık 70'er kişiden oluşan gruplar arasında, taş, sopa, tekme ve yumruklarla kavga çıktı. Güvenlik kuvvetlerinin Edebiyat Fakültesi'ne girerek müdahalesine rağmen kavgada 1 polis memuru ile 9 öğrenci yaralanarak İÜ Cerrahpaşa Tıp Fakültesi ve Haseki Hastanesi'ne kaldırıldı.

Taş ve sopa darbeleriyle yaralanan öğrenciler arasında, İP Genel Başkanı Doğu Perinçek'in İstanbul Üniversitesi'nde öğrenim gören oğlu Mehmet Bora Perinçek de vardı. Sırtında darbe izleri olan Mehmet Bora Perinçek'in, başında darbeye bağlı yarık oluştu. Yaklaşık 50 öğrenci de güvenlik kuvvetlerince gözaltına alındı.

x

8 Sütun » Politika 30 Ağustos 2006
Perinçek'e bir haller oluyor!

Partisinin yeni programından Mao�yu çıkaran İP Genel Başkanı Doğu Perinçek, "Hz. Muhammed peygamberdir. Kelime-i Şehadet�te ifade edildiği gibi, Allah�ın resulüdür" dedi.

İŞÇİ Partisi (İP) Genel Başkanı Doğu Perinçek, 19 Ağustos�ta açıkladığı partisinin yeni tüzük ve program taslağında �laiklik� kavramına Türkiye�nin ufkunu açacak bir tanımlama getirdiklerini söyledi. Dinin, tarih, sosyoloji ve felsefe derslerinde öğretilmesi gerektiğini belirten Perinçek, "Hz. Muhammed peygamberdir. Kelime-i Şehadet�te ifade edildiği gibi, Allah�ın resulüdür. Ama aynı zamanda büyük bir devrimci, devlet kurucusudur" dedi.

Perinçek, 27 Ağustos�ta yayınlanan Aydınlık Dergisi�ne verdiği röportajda yeni programlarında laiklik ile milli egemenlik arasındaki bağa vurgu yaptıklarını söyledi. Laikliğin halk iktidarı için olduğunu vurgulayan Perinçek, şöyle konuştu:

"Çünkü padişahlar ve krallar �Saltanat bana Allah tarafından verildi� diyorlardı. Milletin egemenliğini savunanlar ise krallara ve beylere �Ben senin tahtını da tacını da yıkarım� dedi. Atatürk de bu nedenle laikti. Yani bu milleti egemen kılmak için laikti. Din dünya işlerine karışamaz. Din vicdanlardadır."

Hz. Muhammed�in �devrimci� ve �devlet kurucusu� niteliklerine dikkat çeken Perinçek, şunları söyledi:

"Hz. Muhammed peygamberdir. Kelime-i Şehadet�te ifade edildiği gibi, Allah�ın resulüdür. Ama aynı zamanda büyük bir devrimci, devlet kurucusudur. Medeniyet devrimine önderlik etmiştir. O devrim sayesinde, Orta Asya�dan Endülüs�e kadar uzanan büyük bir coğrafyanın insanları medeni toplumlar kurmuş, yedi yüzyıl uygarlığın öncülüğünü yapmışlardır. Hz. Muhammed�i tarihsel yerine oturtmak çok önemli. Çünkü peygamber dediğiniz zaman yalnız Müslümanları ilgilendiriyor ama medeniyet devrimcisi dediğiniz zaman insanlık için ifade ettiği büyük değer, evrensel saygınlık ortaya çıkıyor."

Hürriyet ve Milliyet gazetelerinde yer alan �Perinçek, Mao�yu programdan çıkardı� haberleri üzerine İP genç tabanının tepki gösterdiğini anlatan Perinçek, "Öncü Gençlik sitesinden feryatlar yükseliyor. Bizim gençliğimizin fikri ve vicdanı hür. Başları dik olmalı. Bildiğini söylemeli. Parti, öyle yetiştirdi. Gençlerimiz �N�oluyoruz?� diye soruyor" dedi. Haberlerin doğru olduğunu söyleyen Perinçek, "Vatanın bütünlüğü, milli devlet ve milletin birliği tehdit altında. Bu tehdide karşı koyacak kuvvetleri, Mao bayrağı altında toplayamazsınız. Biz bunu 40 yıldır biliyoruz" diye konuştu.

Munky
22-07-07, 19:11
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1069.jpg
Ehud Barak ( 1942)
Başbakanlık görevini, 1999 seçimlerinde rakibi Likud lideri Binyamin Netanyahu�yu yenerek kazanan İşçi Partisi Genel Başkanı Ehud Barak, 1942 yılında doğdu. İsrail ordusuna 1959�da 17 yaşındayken katılan Barak, ordunun çeşitli birimlerinde değişik rütbelerde görev yaptı. Barak, İsrail tarihindeki önemli savaşlarda cephede savaştı ve 1982�de istihbarat servisinin başına getirildi. Barak, 1991�de silahlı kuvvetlerdeki en yüksek rütbeye (genelkurmay başkanlığı) ulaşırken, İsrail-Ürdün barış anlaşmasının imzalanmasında etkin rol oynadı. Ehud Barak,
askerlik görevinin yanı sıra İsrail�deki çeşitli üniversitelerden fizik, matematik ve mühendislik gibi siyaset dışı alanlarda dereceler aldı.6 Şubat 2001 tarihinde yapılan Başbakanlık seçimini rakibi Ariel Şaron karşısında kaybetti.Ehud Barak yüzde 37, Ariel Şaron yüzde 62'i oy aldı.Seçim sonuçlarından sonra Barak İşçi Partisi Genel Başkanlığından ve milletvekilliğinden istifa edeceğini açıkladı.

Munky
22-07-07, 19:11
Georgi Pırvanov
Pernik kentinde 1958 yılında doğan Georgi Pırvanov, matematik lisesini bitirdikten sonra Sofya Üniversitesi Tarih Fakültesi�nden mezun oldu. Daha 24 yaşındayken Komünist Partisi üyeliğine kabul edilen Pırvanov, rejim değişikliğinden sonra eski Komünist Parti�nin devamı niteliğindeki Bulgaristan Sosyalist Partisi (BSP) saflarına katıldı.
BSP içinde çeşitli görevlerde bulunan Pırvanov, son olarak 1994 yılında Genel Başkan Yardımcılığı�na kadar yükseldi. Pırvanov, 1996 yılında Genel Başkan Jan Videnov�un görevinden istifa etmesi üzerine BSP Genel Başkanlığı�na getirildi. Pırvanov, Cumhurbaşkanlığı seçimlerine BSP�nin adayı olarak katılma kararı aldı. 20 Aralık 2001'de ve 29 Ekim 2006�da yapılan seçimlerden zaferle çıktı.


HABER

Pırvanov yeniden cumhurbaşkanı
NTV-MSNBC
30 Ekim 2006

Bulgaristan�da 1989 yılındaki rejim değişikliğinden sonra 4. kez yapılan cumhurbaşkanlığı seçiminin galibi, ikinci kez aday olan Cumhurbaşkanı Georgi Pırvanov oldu.

SOFYA - Resmi olmayan sonuçlara göre, Pırvanov bugün yapılan ikinci turda geçerli oyların yüzde 78�ini aldı.

Pırvanov�un rakibi ırkçı lider Volen Siderov ise yüzde 22�de kaldı.

Oy sayım işleminin devam ettiğini belirten Merkez Seçim Komisyonu yetkilileri, kalan oyların sonucu çok fazla değiştirmeyeceğini açıkladı.

İkinci turda seçime katılım oranı ilk turda olduğu gibi yüzde 50�nin altında kalarak yüzde 42.3 olarak gerçekleşti. 6 milyon 446 bin kayıtlı seçmenin yarıdan fazlası sandık başına gitmedi. Türkiye�de yaşayan Bulgaristan vatandaşlarından 50 binden fazlasının da oy kullandığı bildirildi.

Munky
22-07-07, 19:12
Hatip Dicle ( 1954)
1954 Diyarbakır doğumlu. 1979 İTÜ İnşaat mühendisliği bölümü mezunu. 1970'li yıllarda Devrimci Doğu Kültür Derneğinde (DDKD) çalıştı.1984'te gözaltına alındı.1991'de SHP-HEP seçim ittifakıyla Diyarbakır Milletvekili seçildi.Daha sonra (aynı sene) HEP'e katıldı. 12 Aralık 1993'te DEP Genel Başkanlığına seçildi.

Munky
22-07-07, 19:12
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/284.jpg
Hüsamettin Cindoruk ( 1933)
1933 yılında İzmir'de doğdu.Ankara'da Çankaya ilkokulunu, Atatürk Lisesini bitirdi.Babası Vasfi Bey, annesi Ganimet Hanımdır. 1954'de Ankara Hukuk Fakültesinden mezun oldu.1955 yılından itibaren avukatlık yaptı.Demokrat parti, Adalet partisi, Demokratik Parti, Büyük Türkiye Partisi ve Doğru Yol partisi'nde il başkanlığı , kuruculuk, Genel İdare Kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. 14 Mayıs 1985 tarihinde Büyük Kongre'de Doğru Yol Partisi Genel Başkanlığına seçildi.Genel Başkanlığı siyasi yasağı biten Süleyman Demirel'e emanat ettikten sonra 16 Kasım 1991- 1 Eylül 1993 tarihleri arasında TBMM Başkanı seçildi.Süleyman Demirel cumhurbaşkanı seçilince boşalan genel başkanlık için aday oldu seçilemedi, bir grup arkadaşıyla DYP'den ayrılıp Demokrat Türkiye Partisi'ni kurdu. DTP 28 Şubat sürecinde kurulan Mesut Yılmaz başbakanlığındaki hükumete girdi. 18 Nisan 1999 tarihinde yapılın genel seçimde meclis dışında kaldı ve DTP Genel Başkanlığı görevinden istifa etti.İngilizce bilir, evli ve 3 çocuk babasıdır.

Munky
22-07-07, 19:12
İslam Kerimov ( 30.01.1938)
İslam Kerimov, 30 Ocak 1938'de Semerkand'da doğmuştur. İki ayrı dalda yüksek öğrenim görmüştür. Birincisi mekanik mühendisliği, diğeri de iktisadî ilimlerdir. Çalışma hayatına, Taşkent'teki bir işletmede usta vekili olarak 1960 yılında başlamıştır. Sık sık aynı işletmede usta, teknisyen ve mühendis olarak görev yapmıştır. Ayrıca 1961'de Taşkent Uçak Tesisleri Kompleksi'nde mühendis olarak görev almıştır.

Özbek Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Planlama Teşkilatı'nda uzman yardımcısı iken, 1966'da Özbekistan Cumhuriyeti Devlet Planlama Komitesi Başkan Vekilliği'ne yükseldi. 1983 yılında Özbek Cumhuriyeti Maliye Bakanlığı'na tayin edildi. 1986'da Özbek Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Başbakan Yardımcılığı'na ve Devlet Planlama Komitesi Başkanlığı'na tayin edildi. 1986 yılı içinde Özbekistan Komünist Partisi'nin Merkezî Komitesi'nde birçok yönlendirici makamları işgal etti.
24 Mart 1990'da parlamentodan cumhurbaşkanı seçildi. Bir yıl sonra Özbekistan halkı Özbekistan Halk Demokratik Partisi'nin başkanı olan İslam Kerimov'u 29 Aralık 1991'de Bağımsız Özbekistan Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanlığı'na çok büyük bir çoğunlukla seçti.

Munky
22-07-07, 19:13
İsmet Sezgin
HAKKINDA YAZILANLAR

Demirel yüzünden kaybettim Hürriyet 07.10.2002
Yener SÜSOY

52 yıllık siyasetçi İsmet Sezgin, 1993 kongresinde Tansu Çiller'e karşı mağlup çıkmasının sorumlusu olarak Süleyman Demirel'i gösterdi.

Türk siyasi yaşamının 52 yıllık ünlü ve sempatik ustası İsmet Sezgin, namı diğer ��İsmet Ağabey�� bugüne kadar hiç böyle görülmedi, hiç böyle konuşmadı. Nice ihtilaller, muhtıralar, nice kıskançlıklar, nice vefasızlıklar, nice hançerlemelere tanık olduğu siyasi yaşamına nokta koydu. Ve İsmet Ağabey geçmişte içinde yaşadığı olayları örten sır perdesini ilk kez bizim için fırlatıp attı. Vay vay, meğer kapalı kapılar ardında neler olmuş, neler yaşanmış. Bu arada kendi özel yaşamını da ilk kez öğrendik, çapkınlıktan silah koleksiyonuna kadar.

Tunalı Hilmi üzerindeki yıllanmış dört katlı bir evin en üst katındaki kiralık dairesinde duyduklarınıza inanamayacaksınız. Biricik kızı, sevgili meslektaşım Seynan bile şaşırdı, gerisini siz düşünün. Siyasette dört mevsimi de yaşayan, tevekkül anıtı, herkesin

yardımına koşan, hayır demesini beceremeyen gerçek bir ağabeydir. Aydın Belediye Reisi'yken 27 Mayıs'ı, Gençlik ve Spor Bakanı'yken 12 Mart'ı, Maliye Bakanı'yken 12 Eylül'ü yaşamış, siyasi geçmişimizin kilometre taşı bu ağabeye konuk olmaya var mısınız? Ne ben, ne de siz hiç sesimizi çıkarmayalım, sözünü de kesmeyelim. Siz bu arada masasının üstüne hazırlattığı Aydın inciri ve taze cevizlerden tatmayı unutmayın, bunlar sayın bakana özeldir.

Derviş olmasaydı CHP barajı yine aşamazdı

- Bir ağız dalaşı sonucunda yapılması kararlaştırılan zamansız erken seçim, AKP dışında hiçbir partiye fayda sağlamayacak. Şimdi onların durumu da zor, çünkü liderleri anayasa gereği kesinlikle seçime katılamayacak. Bir tarafta Irak, öte tarafta Kıbrıs, AB meseleleri var; ayrıca ekonomimiz diken üstünde. Türkiye'deki ekonomik dengeler bir daha bozulacak olursa ayakta kalamayız. Çünkü bundan sonra bir 11 Eylül daha olmaz. O meşum olaydan sonra Türkiye'nin gücünün, itibarının arttığı bir gerçek, ülkemizin rolü değişti, değeri anlaşıldı. Bu arada Kemal Derviş'in de çok yararlı hizmetleri oldu ama, bulunmaz Bursa kumaşı da değil. Milli iradeyi temsil etmeyen bir seçim sistemiyle yapılacak bu erken seçimden kaos çıkmaması için dua ediyorum. Seçimin ertesi günü meşruiyet kavgaları başlayacak, tıpkı 1957 seçimlerinde yüzde 48 oy alan DP'nin başına geldiği gibi. Bugünkü hale göre benim tahminim AKP birinci parti olur, iktidara öfkeli vatandaşın oylarını alacak gibi. İkinci parti Derviş'li CHP olur, seçime kadar Baykal hata yapmaz inşallah. Derviş olmasaydı bence CHP yine barajı aşamazdı. DYP üçüncü sırada yer alır, MHP'nin ise barajı geçmesi şüpheli.

Cindoruk ve Cevheri aleyhime çalıştılar

- DYP'nin 1993 kongresiyle ilgili olarak bugüne kadar birçok arkadaşım konuştu, ben 10 sene sonra konuşacağım deyip sustum. Hepsini ilk kez sana anlatacağım, benim aziz dostum sevgili Yener. Sayın Demirel Cumhurbaşkanı seçilince DYP'nin başına daha önce de genel başkanlığımızı yapan Hüsamettin Cindoruk'un gelmesi gerektiğini düşündüm. Bu arada birçok arkadaşım benim de aday olmamda çok ısrar ettiler. Bunun üzerine Cindoruk'a ��Sen aday olursan ben çekilirim�� dedim. Fakat Süleyman bey ��Ben cumhurbaşkanıyım, sen de meclis başkanısın, bu denge bozulmasın, yoksa işler yürümez�� diyerek Cindoruk'un adaylığına karşı çıktı. Bunun üzerine benim adaylığım gündeme geldi, ama önce Süleyman Bey'e danışmalıydım. Senelerce yardımcılığını yaptığım, Türkiye'nin en güç zamanlarında bana önemli görevler veren, bana inanan, güvenen insanın muvafakatini almak benim için bir siyasi zarafetti. Onun en azından hayır duasını almak istemiştim. Buluşmamız gecikince Tansu Hanım ve Köksal Toptan adaylıklarını koydu. Süleyman Bey'in benimle görüşmesini geciktirmesinde bir kasıt olduğunu düşünmüyorum, belki adaylığımı yakın çevresine kabul ettirmek istedi. Nihayet bir perşembe günü Süleyman Bey'le görüşüp durumu anlattım, hayırlar dileyip destekleyeceğini ifade etti. Demirel benim genel başkan olmamı istiyordu, ama 15 gün geç kalması işi bozdu. Bu gecikme olmasaydı Tansu Hanım kesinlikle aday olmazdı. Meclis başkanımız Cindoruk, teşkilattaki dostları, yanındaki milletvekilleri arkadaşlarımızla birlikte çok açık olarak Çiller'i destekledi. Bu yüzden ben ��Demirel'in adamı�� olarak seçime girmek durumunda kaldım. Seçilirsem sanki Demirel başbakan olacakmış gibi bir hava estirildi ama, beni tanıyanlar kimsenin kuklası olmayacağımı iyi bilir. Çok yakın arkadaşlarım, mesela Necmettin Cevheri aleyhime çalıştı, belki de eşit sıradan öne çıkmamı istemedi. Cavit Çağlar da kendini tatmin etmek için ��Kasıma kadar İsmet ağabey, sonra ben�� dedi. Sonradan tespit ettim ki, dönemimde beli kırılan PKK'nın başı Apo, bizim Doğu ve Güneydoğu milletvekillerine ��Bu adam bizim neslimizi kurutuyor, ona oy vermeyin�� diye haber salmış. Sözün kısası, Süleyman beyin güvenini kaybedenler, Cindoruk'un yardımıyla Çiller'i seçti. Oylama başlamadan yanımda oturan Çiller'e ��Kazanırsanız yanınızdayım�� dedim. Tansu hanım eşimin elleri tutup ��Saadet hanımefendi, bu seçimi nasıl olsa İsmet ağabey kazanır, beni unutmayın, ben kazanırsam da bu değişmeyecek�� dedi. Seçimini kaybedeceğimi asla beklemiyordum, çünkü kongrede özverinin, vefanın, dostluğun, kadirbilirliğin egemen olacağına inanmıştım. Kişisel menfaatlerin oyları böylesine yönlendireceğini tahmin edemezdim. Kaybettiğim için üzüldüm, ama yıkılmadım, çünkü ben her şeye sıfırdan başlayabilen bir insanım, geçmişim ortada. Sayın Çiller'i genel başkanımız, başbakanımız olarak kabul edip örnek bir milletvekili olmaya çalıştım. Tansu Hanım birkaç kere de bakanlık teklif etti, kabul etmedim.

Tansu Çiller, servetinin meşruiyetini kanıtlayamadı

- Çiller Başbakan olduktan sonra eşi devreye girdi, ülkeyi sevgili Özer'le birlikte idare etmeye başladılar. Her şeyin Özer Bey'e sorulur, danışılır ve ondan sorulur hale geldi. Bizim ne çileler, ne emeklerle kurduğumuz kitle partisi, oldu şahıs partisi. Sayın Çiller, bunların yanı sıra gayrımeşru olduğu iddia edilen servetinin meşruiyetini kanıtlayamadı. Örtülü ödenekle ilgili olaylar gün ışığına çıkamadı, verecek cevap bulamadı. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, daha önce ��Apo'dan, afyon kaçakçısından daha tehlikeli, bana oy verirseniz sizi bu beladan kurtaracağım�� dediği Erbakan'la hükümet kurdu. Yüzde 20'lik oy alan bir zihniyet Tansu Hanım sayesinde devlete egemen oldu, ülkeyi 28 Şubat'lara sürükledi. Bu demokratik laik düzene, Atatürk devrimlerine ve cumhuriyetin temel ilkelerine açık bir saldırıydı. Siyasal ahlak eski önemini, anlamını yitirdi, demokrasi araç oldu. Kendimize olan saygımızı yitirmemek için DYP'den ayrıldık ve böylece DTP kuruldu.

Çillerler'in aile partisi

- Tansu Çiller'in genel başkan seçilmesinden sonra benim de kurucusu olduğum Doğru Yol Partisi, büyük bir hızla aile şirketi haline dönüşmeye başladı. Demokrat Parti'den bugüne kadarki yarım yüzyıllık siyasi geçmişimde görmediğim olaylara şahit oldum. İl, ilçe teşkilatları fesih edildi, lider sultası başladı ve parti içi demokrasi kalmadı. Demirel zamanında bundan bin misli iç demokrasi vardı. Türkiye'de hiçbir siyasi partide iç demokrasi olmadığı için kuvvetler ayrılığı ilkesi çalışmıyor. Lider ve genel merkez sultasıyla yürütmeyi ele geçiren güç, yargı erkini de etkiliyor. Çiller'in hükümet etme tarzıyla benim tarzım uyuşmadı.

Bayar, DYP ittifakına karşıydı

- Mehmet Ali Bayar'ın benim gibi DYP'yle işbirliği yapmaya karşı olduğunu çok kesin biliyorum. DTP Genel İdare Kurulu'nun en son toplantısında 28 arkadaşımız DYP ile ittifak yapmak lehinde oy kullanmış, bir arkadaşımız çekinser kalmış, ötekiler ise reddetmiş. Genel başkan ben olsaydım, DYP'den istifa etmemi gerektiren birtakım nedenler ortadan kalkmadan böyle bir ittifaka girmem asla mümkün değildi.

Munky
22-07-07, 19:13
İzzeddin Kocava - (27.06.2004)
HAKKINDA YAZILANLAR

Bir süredir kanser tedavisi gören İzzeddin Kocava, 27 Haziran 2004 günü Londra�nın Ealing bölge hastanesinde hayata gözlerini yumdu.
MUSTAFA KÖKER- LONDRA
Ufuk Ötesi Ağustos 2004

Saddam Hüseyin döneminde idama mahkum olduğu için 1970 yılından bu yana �siyasi mülteci� olarak Londra�da yaşıyordu... Irak Türkmenlerinin liderlerinden İzzeddin Kocava, yakalandığı amansız hastalıktan kurtulamayarak Londra�da tedavi gördüğü hastanede vefat etti. Kocava, Saddam Hüseyin döneminde �Türkiye Casusu� suçlaması ile idama mahkum edildiği için 1970 yılından beri ülke dışında siyasi mülteci olarak yaşıyordu. Bir süredir kanser tedavisi gören İzzeddin Kocava, 27 Haziran günü Londra�nın Ealing bölge hastanesinde hayata gözlerini yumdu. İzzeddin Kocava 1970 yılında Saddam rejiminden kaçarak, Kuzey Irak�ta Molla Mustafa Barzani�ye sığınmıştı. Kocava, Süleyman Demirel, Alparslan Türkeş ve Bülent Ecevit�in yakın dostu idi.

Munky
22-07-07, 19:13
Kostas Simitis
1936'da Atina'da doğan Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis, Almanya'da Marburg Üniversitesi'nde hukuk ardından London School of Economics'te ekonomi eğitimi aldı. 1961'de Yüksek Mahkeme'de yargıç olan Simitis, 1965'de Panhelenik Kurtuluş Hareketi Ulusal Konseyi'ne katılarak politikaya atıldı. Simitis aynı yıllarda bir araştırma ve çalışma topluluğu olan Elexandros Papanastasiuou Derneği'ni kurdu.

1967-69 yıllarında Yunanistan'da iktidarda olan askeri cuntaya karşı bir dizi yasadışı eylemde bulundu. Bu eylemlerin sonucunda mahkemelik olan Simitis, yargılanmamak için Almanya'ya kaçtı. Sürgün yıllarında da cuntaya karşı mücadelesine devam eden Simitis, Almanya'nın Konstanz Üniversitesi'nde öğretim görevlisi oldu. Simitis bir süre sonra Justus Liebig Üniversitesi'nde ticaret ve medeni hukuk dalında profesörlük ünvanı kazandı.

Simitis, cunta yıllarının ardından Yunanistan'a döndü ve 1985'te Yunan Parlamentosu'na girdi. 90'lı yıllara dek tarım, ulusal ekonomi ve endüstiri bakanlıklarında bulunan Simitis, Başbakan Andreas Papandreu'nun 1996 ocağında sağlık nedenlerinden dolayı görevi bırakmasının ardından düzenlenen seçimlere Panhelenik Sosyalist Hareketi'nin (PASOK) lideri olarak girdi.

Zeytin dalı uzattı
1996 eylülünde yapılan seçimleri kazanan PASOK, lideri Simitis'i de başbakanlık koltuğuna taşıdı. 17 Ağustos 1999'da Marmara'da meydana gelen büyük depremin ardından Türkiye'ye zeytin dalı uzatan ve iki toplum arasında tarihte görülmemiş bir yakınlaşmanın tohumlarını Ege'ye diken Simitis, Avrupa Birliği'nde Türkiye'nin adaylığına karşı Yunan vetosunu da kaldırarak Aralık 1999'da Türkiye'ye aday ülke statüsünün verilmesinde önemli rol oynadı.

Simitis'in Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu (Kim kimdire link) ile uyumlu çalışması da, Yunanistan'ın Türkiye politikasında yumuşamasında önemli rol oynadı.

Simitis'in hukuk ve ekonomi konularında Almanya ve Yunanca yayınlanmış çok sayıda kitabı ve makalesi bulunuyor.
Xxxxxx

Munky
22-07-07, 19:14
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2637.jpg
Mehmet Ali Bayar ( 1962)
1962 yılında doğdu. Demirel ailesinin çocukluğunu bildiği bir isim. Babası Nuri Bayar, 12 Eylül öncesi dönemde Demirel'in en yakın yol arkadaşlarından biriydi. 12 Eylül öncesi son Demirel hükümetinin Sanayi Bakanı olan Bayar'ın iki çocuğundan biri olan Mehmet Ali Bayar, Amerika'da New York Üniversitesinde ekonomi konusunda lisans eğitimi aldı, master yaptı. Azerbaycan'ın bağımsızlık sancısı çektiği yıllarda Türkiye'nin Bakü Büyükelçiliğinde ikinci adam olarak görev yaptı. Türkiye'nin New York'taki Birleşmiş Milletler Daimi Temsilciliğinde çalıştı. Mehmet Ali Bayar ayrıca Özelleştirme İdaresi Başkanı Uğur Bayar'ın ağabeyi.

HAKKINDA YAZILANLAR

DTP'de Bayar dönemi
Hürriyet 19 Mayıs 2002

Mehmet Ali Bayar, Demokrat Türkiye Partisi'nin 2. Olağan Büyük Kongresi'nde geçerli olan 594 oyun tamamını alarak Genel Başkan seçildi.
Genel Başkan İsmet Sezgin ile genel başkan adayı olacağı bildirilen Mehmet Ali Bayar salona gelmeden, kongre Genel Başkan Yardımcısı Turgut Toker'in konuşmasıyla saat 10.30'da açıldı. Konuşmanın ardından delegelerin oybirliğiyle Divan Başkanlığı'na Erdoğan Adalı getirildi.
Saygı duruşunda bulunulması ve İstiklal Marşı'nın okunmasının ardından gündem gereği çalışmalara geçildi.
Ahmet Taner Kışlalı Spor Salonu, kongre için kırmızı beyaz balonlar ve şeritlerle süslenirken, salonun yan duvarlarında da ''Makul çoğunluk biziz, makul çoğunluk sizsiniz'' ve ''Büyük Başkan İsmet Sezgin, siyasete örneksin'' yazılı dev pankartlar yer aldı.
Başkanlık Divanı'nın çalışmalarını yürüteceği platformun hemen arkasındaki dev ekrandan sinevizyon gösterisi yapılırken, ekranın iki yanında Atatürk'ün resmi ve Türk Bayrağı ile ''Yeni bir Türkiye için makul çoğunluk'' yazıları asıldı.
Salonda, Genel Başkan İsmet Sezgin'ın yanı sıra tek genel bakan adayı Mehmet Ali Bayar'ın eşiyle birlikte çekilen ''Yeni lider yeni siyaset yeni Türkiye'' yazılı afişler yer aldı.
Delegeler, Spor Salonu'nun ortasındaki sandalyelere otururken, tribünlerdeki partililer de ellerinde kırmızı ve beyaz renklerdeki bayraklar ile ''Alternatif var, M. Ali Bayar'' yazılı dövizler açtı.
Parti'nin İstanbul Gençlik Kolları'na üye grubun salona girişinde kısa süreli bir arbede yaşanırken, salondakileri coşturmak için son günlerin popüler şarkıları çalındı.
Bu arada, Aydın Kuva-i Milliye Mücahit ve Gaziler Derneği ekiplerinin folklor gösterileri ilgiyle izlendi. Ege yöresi oyunlarını sergileyen ekibe, salona ancak aksesuar olarak kullandıkları silahlarıemniyet yetkililerine teslim ederek girebilecekleri belirtildi. Bunun üzerine folklor ekibi ''Efe silahını bırakmaz'' diyerek, silahlarını bırakmayı reddetti.

KONGRENİN MAKUL SESİ DAVULLAR
Kongre'ye protokolden ilk olarak Kurucu Genel Başkan Hüsamettin Cindoruk saat 11:00'de gelirken, Genel Başkan Sezgin ile genel başkan adayı olduğu bildirilen Mehmet Ali Bayar ve eşi saat 11:45'te aynı araç ile "makul çoğunluğun makul ses" sloganları eşliğinde, alkışlar ve davullarla salona girdiler.
Sezgin ve Bayar, Kongre Salonu'na delegelerin alındığı kapıdan girmeyince, Başkanlık Divanı'nın bulunduğu yöndeki kapıya yönelen delegeler, partililer ve basın mensupları izdihama neden oldu.
Sezgin ve Bayar, partililer ve kameralar eşliğinde "Başbakan Bayar", "Mehmet Ali Bayar", "memleket seninle gurur duyuyor" sloganları eşliğinde salonda tur attılar, partilileri selamladılar.
Sezgin ve Bayar, daha sonra konuşmalar için oluşturulan platformun üzerine çıkarak, delegeler ve partilileri selamladı, Sezgin'in ısrarı üzerine Cindoruk da selamlamaya katıldı.
Salon'da, "Milletle el ele" yazılı tişörtler giyen partililer ve özel bir organizasyon şirketi görev alırken, sigara içilmesine de izin verilmedi. Bu arada "Davul yasak" haberlerinin aksine DTP kongresi çok sayıda davulun kullanıldığı ve zaman zaman futbol maçlarındaki tribünlerini andıran görüntülere sahne oldu.

YANKESİCİ İŞBAŞINDA
Bu arada, salonun bir köşesinde dağıtılan kumanya, partililerin yoğun ilgisiyle karşılandı. Kumanya almaya çalışan partililer ile görevliler arasında zaman zaman tartışmalar çıkarken, bazıları da ezilme tehlikesi geçirdi.
Öte yandan, salonda yaşanan izdihamdan yararlanmak isteyen bir yankesici de fark edilmesi üzerine salondakiler tarafından yakalanarak dışarı çıkarıldı.

SİYASİLERDEN TELGRAF
DTP Kongresi'ne, MHP Genel Sekreteri Mustafa Nur Sefa ile DYP milletvekilleri Necati Yönder ve Sabahattin Karakelle de katıldı. TBMM Başkanvekili Yüksel Yalova, Saadet Partisi Genel Başkanı Recai Kutan ve AK Parti Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan da birer telgraf gönderdi.

GİK'TE YENİ SİMALAR
Kayıtlı 853 delegeden 621'i oylamaya katıldı. Bayar geçerli olan 594 delegenin oyunu alarak, DTP'nin 3. genel başkanı oldu. Seçimde, 27 oy geçersiz sayıldı.
DTP'nin 42 kişilik Genel İdare Kurulu'na 31 yeni isim girdi. GİK üyeliklerine, Okan Akınç, Ferit Bora, Aydın Giz, Mehmet Korkmaz, Sema Küçüksöz, Özden Özbilun, Erkut Şenbaş, Adnan Türkoğlu, Sinan Ülgen, Abdürrezzak Yavuz ve Yılmaz Hastürk yeniden seçildi. GİK'in diğer üyeleri de şu isimlerden oluştu:
Selma Acuner, Hakan Aksu, Ekrem Aşkın, Osman Ataman, Ayşe Bener, Reha Çamuroğlu, Hasip Dinçer, Işık Gökkaya, Emre Gönen, Koray Gönensin, Mehmet Sami Hancıoğlu, Nihal İncioğlu, Işın Karahan, Bülent Kuşoğlu, Kutay Pars, Ömer Külahlı, Binhan Oğuz Birkan, Tuluğ Ok, SunayÖzbek Karamık, Arzu Özyol, Ali Arif Özzeybek, Hakan Sarı, Hüseyin Sezgin, Müjgan Suver, Hakan Şimşek, Ahmet Türk, Füsun Türkmen, Füsun Yaşar, Ayşem Yeğinboy, Tacettin Yinanç ve Mithat Yümlü.
Merkez Disiplin Kurulu üyelikleri de şu isimlerden getirildi:
Pulat Tacar, Mustafa Yücel Tören, Niyazi Ulusoy, Mustafa Küpeli, Tanju Moltay, Doğudan Bayülgen, Serap Oğuz, Erdoğan Bucak, Tevfik Türesin, Orhan Buzol, Yılmaz Korkmaz, Nihat Çakır, İbrahim Öngel, Latif Antep, Mehmet Metintürk.
Buna göre, DTP'nin yeni GİK listesinde eski üyelerden 11'i tekrar yer alırken, 13 de kadın üye seçildi.

Munky
22-07-07, 19:14
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/852.jpg
Mihri Belli ( 1916)
1916'da Silivri'de doğdu. İstanbul'da Robert Kolej'i bitirdi, İktisat Fakültesi'nde okudu. ABD'de Mississippi Üniversitesi İktisat Fakültesi'ni bitirip (1939) yurdu dönünce İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi�nde asistan oldu (1944). Aynı yıl İlerici Gençlik Birliği kurucularından olarak bir buçuk yıl hapse mahkum oldu. Hapisten sonraki sürgün cezasını çekerken yurtdışına çıktı (1946). Yunanistan'daki İç Savaş'ta (1946-49), gönüllü olarak solcu gerillalarla (Ka, petanioslar) birlikte çarpışmalara katıldı, yaralandı.

1950 yılından sonra Türkiye'ye döndü, Türkiye Komünist Partisi yöneticisi olarak tutuklandı. Yedi yıl hapse mahkum oldu (1951-58). Cezasını tamamladıktan sonra Yeni Yol, Türk Solu, Yön, Aydınlık dergilerinde yazılar yazdı. Yön'de yazdığı yazılarda E. Tüfekçi imzasını kullandı.

"Milli Demokratik Devrim" tezini savundu. 1960, 1968 ve 1969'da verdiği bir konferans ve yazdığı yazılar nedeniyle üç kez tutuklandı, yargılandı. 12 Mart 1971 askeri müdahalesi sırasında tekrar yurtdışına çıktı, 1974 affından sonra döndü ve Türkiye Emekçi Partisi'nin (TEP) kuruluşuna katıldı, genel başkan oldu (1974). İstanbul'da silahlı bir saldırıya uğrayıp ağır yaralandı (1979). TEP 1980'de Anayasa Mahkemesi'nce kapatıldı. 12 Eylül askeri darbesinin ardından M. Belli yeniden yurtdışına çıktı ve İsveç'te yaşadı. 1992'de ülkeye döndü. Sevim Belli ile evli.

ESERLERİ :Savcı Konuştu, Söz Sanığındır (1962), Milli Demokratik Devrim (1968), Yazılar (1969), Devrimci Hareketimizin Eleştirisi 1961-I971 (1977), TKP'nin Tarihsel Konumu (1978), Solda Birlik İçin (1978), Rigas'ın Dediği (1987), Anılar II cilt (1988), Gurbetten Notlar -Türkiye Solu, Yaratıcı Marksizm ve Dünya Üstüne (1996).

x

Yunan İç Savaşından Gerilla Anıları
(Rigas'ın Dediği)
Mihri Belli
Belge Yayınları / Yaşam ve Anılar Dizisi

"Yunan kurtuluş savaşçıları ile halkların özgürlük davasını benimsemiş Türkler arasında dostluğun bir geleneği vardır. Bunun klasik örneği, 19. yüzyıl başlarında Yunan Bağımsızlık Savaşı'nın büyük ismi Kolokotronis ile Ali Farmakis arasındaki kan kardeşliğidir. Bu geleneğin bir devamı olan Mihri Belli'nin değerli kitabının, cuntaların, yabancı
koruyucuların, nükleer üslerin bulunmayacağı bir gelecekte, Türk-Yunan dostluğunun bir köşe taşı olacağını umuyorum."
Marion Sarafis-

Olayların içinden gelen, trajediyi bizzat yaşamış olan bir kimsenin tanıklığı, kitabın... Güçlü ve samimi bir üslubun var... Ne denli trajik olursa olsun, özellikle hayatlarını feda edenler için, sağlıklarını yitirenler için, ne denli acılarla dolu olursa olsun, bunca özverinin boşuna olmadığı yolundaki görüşünü paylaşıyorum. Eserindeki ruh, mücadelenin tarihi anlamı, yenilgiye
uğrayan devrimin herşeye karşın halkların kaderi ve geleceği için taşıdığı anlam konusunda söylediklerine ben de katılıyorum... Yüreğini geniş tut yoldaş!..."
Maneloas Nikolaidis-

2.İnsanlar Tanıdım
Mihri Belli'nin Anıları
Mihri Belli
Doğan Kitapçılık / Anı Roman

"Bu kitap yaşamöyküsü değil. Tarih de değil. Daha çok portre eskizlerinden oluşuyor. İnsanları anlatarak toplumu, o toplumda beni tuttuğum yola yönelten
etkenleri anlatmaya çalıştım. Belli aşamalarda savunulan siyasi çizgiyi açıklayan yazı ve konuşmalar dışında kitaba belge alınmadı. Bu, arşivlerden
yararlanarak çalışan tarihçilerin işi. İnsan faktörünün ön plana alınması bunu gerektiriyor."

Milli Demokratik Devrim tezini ve emperyalizme karşı mücadelede geniş cephe politikasını savunan Mihri Belli, İnsanlar Tanıdım'da kişisel tarihini yazmakla Türkiye'nin tarihine, içinde yer aldığı Yunan İç Savaşı'yla da dünya tarihine tanıklık ediyor.

3.Mihri Belli'nin Anıları
İnsanlar Tanıdım 2
Mihri Belli
Doğan Kitapçılık

"1960'lı yıllarda Türkiye'de kurulu antidemokratik düzenin sınırlarını belirleyen çitler göğüslene göğüslene gerilere itildi ve demokratik özgürlükler alanı genişletildi. Başlangıçta 'sosyalizm' sözcüğü bile yasaktı." "Belirtmenin gereği yok: Türkiye'de milli güçlere dayanmayan, onları temsil etmeyen bir iktidar ulusal sorunda demokratik bir politika izleyemez. Böyle
bir politikayı ancak milli demokratik devrimi gerçekleştirmeyi, Türkiye'yi tam bağımsız ve gerçekten demokratik bir ülke katına yükseltmeyi kutsal amaç bilen, Türkiye toplumunda bütün ulusal güçlerin gerçek temsilcisi bir halk iktidarı yürütebilir..."

"Bazı genç arkadaşlarda gizliliği idealize etme eğilimi var. Gizlilik (illegalite) belli koşullarda katlanılması zorunlu bir bela. Hiç de özenilecek bir yanı yok. Karşındaki güçler ağır basmış, seni yeraltına itebilmiştir. Sen de başka yolu olmadığından mücadeleyi oradan sürdürmek zorundasın. Nankör bir çalışmadır bu; iğneyle kuyu kazar gibi. Mücadelenin bir hedefi o durumdan
kurtulmaktır; gün ışığına çıkabileceğin, yığınlara ulaşabileceğin demokratik ortamı yaratmaktır. Yani legalite uğruna mücadele, demokrasi mücadelesi." "Ama bu, yalnızca yaşadığımız tarihsel anın bir görüntüsüdür. Kapitalizm henüz insanı yüceltmeyi birinci amaç bilen insanların coşku ve yaratıcı ruhla kurduğu hakiki sosyalist toplumla karşılaşmadı. Bunun ütopya olduğunu iddia etmek insanlığın geleceğinden umudu kesmek olur. Çünkü kapitalist düzende insanlık için gelecek yoktur. Kapitalizmin çağımızın sorunlarını çözmek şöyle
dursun bu sorunları belli bir andan sonra çözümsüz hale düşürdüğü ortadadır. Bütün bilimsel ve teknolojik ilerlemelere karşın kapitalizmin başarabildiği tek şey yoksulluğun en derinliklerine itilmiş büyük insanlık okyanusu ortasında tüketim toplumları denen adacıklar yaratmak olmuştur. hem de doğanın neredeyse onarılmaz şekilde tahribi pahasına, dünyamızın çölleştirilmesi, çöplüğe çevrilmesi pahasına."

Munky
22-07-07, 19:15
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1418.jpg
Murat Karayalçın ( 1943)
1943 yılında Samsun'da doğdu. Ilk ve Orta öğrenimini Ankara Mimar Kemal Ilkokulu ve ortaokulu'nda, lise öğrenimini Ankara Gazi Lisesi'nde yaptı. ODTÜ'de bir yıl ingilizce hazırlık okulunda eğitim gördükten sonra girdiği ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Iktisat Maliye Bölümü'nden mezun oldu. Yüksek lisans çalışmasını Ingiltere'de kalkınma üzerine yaptı. Türkiye'ye döndükten sonra Devlet Planlama Teşkilatı'nda uzman yardımcısı ve uzman olarak çalışan Karayalçın, 1978-1979 yıllarında CHP hükümetinde Köy Işleri ve Kooperatifler Bakanlığı'nda Müsteşar Yardımcılığı görevini yürüttü. Kent-Koop'un kurucuları arasında yer alan Murat Karayalçın, Kent-Koop'ta sırasıyla mali sekreterlik, genel sekreterlik ve 1981 yılından 1991 yılı mayıs ayına kadar da genel başkanlık görevlerini üstlenmiştir. 1986-87 yıllarında Uluslararası Iskan Konseyi Yönetim Kurulu Üyeliği yapan Karayalçın, Uluslararası Kooperatifler Birliği'nin Yürütme Kurulu Üyesi ve kısa adı TÜRKKENT olan Türkiye Kent Kooperatifleri Merkez Birliği Genel Başkanlığında bulundu.1986 Kasımı'nda Ingiltere Veliahtı Prens Charles'dan Dünya Konut Yılı Ödülünü alan Murat Karayalçın, aynı yıl Nokta dergisi tarafından yılın işadamı seçilmiş, 1987 ve 1991 yılında Türkiye'nin dış tanıtımına yaptığı katkılar nedeniyle TÜTAV ödülüne hlayık görülmüştür. Ayrıca 1993 yılında Fransız hükümeti tarafından Türk-Fransız ilişkilerine katkılarından dolayı Ulusal Seviyede Lejyon Donör Nişanı verilmiştir. Sosyal Demokrat Halkçı Parti'nin adayı olarak girdiği 26 Mart 1989 yerel seçimlerinde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na seçildi.Bilahare SHP genel başkanlığı ve Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı yaptı.Karayalçın evli ve bir çocuk babasıdır. Iyi derecede ingilizce biliyor.
Deniz Baykal liderliğindeki bugünkü CHP yönetimine tepki duyarak önce Parti Meclisinden bilahare de partidene istifa etti.

HAKKINDA YAZILANLAR

Ayrıldı
Hürriyet 13 Nisan 2001

CHP'nin ağır topları birer birer partiden kopuyor. Bu kez de feshedilen SHP'nin eski genel başkanlarından Murat Karayalçın, CHP'den istifa etti. Karayalçın, yazılı açıklamasında, üzgün olduğunu vurgulayarak, ��Ayrılmamın öncelikli nedeni, parti hukukuna ve parti içi demokrasiye aykırı yapılan uygulamalardır�� dedi. Karayalçın, parti yönetiminin, ülkenin ve toplumun gereksinimleriyle örtüşmeyen siyasetinin de istifasındaki bir başka gerekçe olduğunu belirtti.

Munky
22-07-07, 19:15
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/932.jpg
Mustafa Suphi ( 1883)- (1921)
Türkiye Komünist Partisi'nin (TKP) kurucusu ve ilk genel başkanı. 1883'de Giresun'da doğdu. İlköğrenimi babasının görevi nedeniyle Kudüs ve Şam'da, ortaöğrenimini Erzurum'da gördü. İstanbul'da Hukuk Mektebi'ni bitirdikten sonra Fransa'ya gitti. Paris'te Siyasal Bilgiler Yüksekokulu'nda öğrenim gördü (1910). Ahmed Ferit (Tek) tarafından çıkarılan ve Milli Meşrutiyet Fırkası'nın sözcülüğünü yapan İfham gazetesinde, yazı işleri müdürü olarak çalıştı. İstanbul'daki ilk yıllarında İttihat ve Terakki yanlısıyken, baskıcı uygulamaları nedeniyle, sonradan bu örgüte muhalif bir çizgi izlemeye başladı. Mahmud Şevket Paşa'nın öldürülmesinden sonra Sinop'a sürüldü. 1914'te birkaç arkadaşıyla birlikte Rusya'ya kaçtı. Ekim 1917'deki Sovyet Devrimi'nden sonra Moskova'ya gitti. Tatar-Başkırt devrimcileriyle birlikte Yeni Dünya gazetesini çıkardı. Moskova'da I. Türk Sol Sosyalistleri Kongresi'nin ( 25Temmuz 1918) ve I. Müslüman Komünistler Kongresi'nin (Kasım 1918) toplanmasına ön ayak oldu.10 Eylül 1920'de yine Bakü'de toplanan, TKP I. Kongresi'nde, sosyalistlerin birliğini sağlamaya yönelik etkin girişimlerde bulundu. TKP bu kongrede çalışmalarının ağırlığını Anadolu'ya kaydırmayı kararlaştırdı.TKP'nin Türkiye'deki etkinliklerini ve örgütlenmesini düzenlemek üzere, 28 Aralık 1920'de Bakü'den Kars'a geçti. Ayrıca Ankara'ya giderek, Mustafa Kemal ile görüşmeyi amaçlıyordu. Kars'tan Erzurum'a doğru yola çıkan grup, protesto gösterileriyle karşılaştı ve kente sokulmadı. Mustafa Suphi can güvenliklerinin ortadan kalkması üzerine arkadaşlarıyla birlikte Trabzon'a geçti. Motorla Batum'a gitmeyi, oradan da Bakü'ye dönmeyi kararlaştıran grup, sağlanan bir motorla Kardeniz'e açıldı. Trabzon açıklarında saldırıya uğrayan Mustafa Suphi ve arkadaşları, öldürülerek denize atıldı. (1921)

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Mustafa Suphi/Bir Yaşam Bir Ölüm
Hamit Erdem
Sel yayıncılık / Tarihsel Dizi

Resmi tarih anlayışımız hiçbir zaman geçmişi gerçek yüzüyle görmedi ve döstermedi. Bilmenin, öğrenmenin önüne konulan engeller, yıllar boyu "gerçeği" bilinmezliğin yoğun sisinin içinde bıraktı. Unutulsun, tanıkları yok olsun, kaybolsun diye. Mustafa Suphi'nin yaşamını konu alan bir-iki yapıt daha önce çeşitli dönemlerde yayımlandı. Gerek onlarda gerekse bu çalışmada onun yaşamının her dönemi ve öldürülmesine ilişkin bilgiler henüz tamamlanmadı. Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldürülmesi modern Türkiye'nin ilk ve en büyük faili meçhul cinayeti. İlk politik toplu kırımı. Mustafa Suphi'nin yaşamı da, ölümü de, sıradan bir yaşam ve ölüm olmadı. Öldürüldüğünde 39 yaşındaydı. Kısa yaşamına çok şey sığdırdı. Giresun'da doğdu. Kudüs, Şam, Erzurum, İstanbul ve Paris'te okudu. Gazeteci ve öğretmendi. Muhalif oldu, Sinop'a sürgüne gönderildi. Kırım'a kaçtı. Rusya'da savaş tutsaklarıyla 3 yıldan fazla ikinci sürgünlüğünü yaşadı. III. Enternasyonel'de Türk delegasyonu başkanıydı. Müslüman Komünistler Kurultayı'nda, Kurultay Başkanlık Kurulu üyesi.

Munky
22-07-07, 19:15
Nihat Sargın
ESERLERİ

TİP'li Yıllar (1961 - 1971) Anılar - Belgeler (2 Cilt Takım)
Nihat Sargın
Felis Y. 2001 İstanbul

Bu kitap, Türkiye işçi sınıfı hareketinin en önemli kilometre taşlarından birini oluşturan Türkiye İşçi Partisi'nin 1961-1971 yılları arasındaki tarihini anlatıyor. Bu kitap adları yaşadıkları sokaktaki komşuları, çalıştığı işyerindeki arkadaşları ve polisin dışında bilinmeyen ama bu tarihin gerçek yaratıcısı ve kahramanı Türkiye İşçi Partisi'nin onurlu ve sıradışı üyelerinin öyküsünü anlatıyor. Ve bu kitap titizce korunmuş yüzlerce belge ve doğrudan yaşanmış yüzlerce olayla hem Türkiye'nin çok partili yaşamının en önemli dönemlerinden birinine hem de Türkiye işçi sınıfı hareketinin ilk açık siyasal örgütlü mücadelesine tarih önünde tanıklık ediyor.

Munky
22-07-07, 19:16
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2733.jpg
Nursultan Nazarbayev
SSCB'nin Mihail Gorbaçov ve Boris Yeltsin'den sonra en etkin kişiliğe sahip bir devlet adamı olan Nursultan Nazarbayev, Kazakistan'da Alma-Ata'nın hakim bulunduğu Kazkalenski yöresindeki Çemolgan köyünde dünyaya geldi. Lise öğrenimini bitirdikten sonra bir maden ocağına girip maden işçisi olarak çalışmaya başladı.

Daha sonra Ukrayna'ya giderek Metalurji öğrenimi gördü. 1960 yılında Karaganainski bölgesindeki Temirtav kentinde Kazmetallurgstroy Tröstü'nün inşaat işçiliğinde çalıştı. Bundan sonra ise Karaganda Demir-Çelik Fabrikası'nda çalışmasına devam etti. Buradaki yüksek fırında sırasıyla dökümcü, gaz tesisinde usta ve baş usta olarak çalıştı.

Nursultan Nazarbayev 1969 yılından itibaren parti çalışmasına yöneldi. Temirtav'daki Komsomol Kent Komitesi'nin I. Sekreteri oldu. 1971'de bu kentin parti üst komitesinin II. sekreterliğine seçildi. 1973'te Kombinası Parti Sekreterliği'ne getirildi. 1977'de Bölge Parti Üst Komitesi II. Sekreterliği'ne atandı.

Nursultan Nazarbayev 1979 yılında Kazakistan Komünist Partisi'nin MK Sekreteri oldu. 1984'te Kazakistan Sovyet Yönetimi Bakanlar Kurulu Başkanlığı'nda bulundu. 1989'da Kazakistan Komünist Partisi Genel Başkanlığı'na seçildi.
1990 yılının Nisan ayında Kazakistan Cumhuriyeti'nin Cumhurbaşkanlığı'na seçilen Nursultan Nazarbayev, ekonomi sahasında master yapmıştır.

xxxxxxxxxxxxx

HABER

TÜRK DÜNYASI HİZMET ÖDÜLÜ
NURSULTAN NAZARBAYEV'E VERİLDİ

(www.asilkan.org.) 17.10.2006
Türk Dünyası Hizmet Ödülü, bu yıl Türk ülkeleri arasındaki ilişkilerin gelişmesi çabaları sebebiyle Kazakistan Devlet Başkanı Nursultan Nazarbayev e verildi.

Elazığ Valiliği tarafından düzenlenen ve bu yıl üçüncüsü verilen ödül, Vali Muammer Muşmal tarafından Astana daki Kazakistan Cumhurbaşkanlığı Sarayı nda takdim edildi. Nazarbayev in yurtdışında olması sebebiyle ödülü Kazakistan Devlet Genel Sekreteri Oralbeg Abdu Kerimoviç kabul etti. Kerimoviç ödül töreni sırasındaki konuşmasında, "Türkiye bağımsızlığımızı ilk tanıyan ülkedir. Bugün de ülkemdeki pek çok inşaatın zirvesinde Türk ve Kazak bayrağı ortaklaşa dalgalanmaktadır. Bu, kardeşliğin göstergesidir." dedi. Kazakistan ın Akmola eyaleti de jest olarak Gökçedağ daki bir caddeye "Elazığ" ismini vermeyi kararlaştırdı.

Kazakistan Cumhurbaşkanlığı Sarayı nda gerçekleşen törene, Vali Muşmal ile birlikte Belediye Başkanı Süleyman Selmanoğlu, Fırat Üniversitesi Rektörü Hamdi Muz ile çok sayıda yetkili katıldı. Türk dünyasına hizmet eden kişilere verilen ödülün ilki Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti eski Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş a, ikincisi ise merhum İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Aga ya takdim edilmişti. Ödülün üçüncüsü de Türk ülkeleri arasında sosyal, kültürel ve ekonomik işbirliği ile dostluk ve kardeşliğe dayalı işbirliğinin sağlam temellere dayandırılarak sürdürülmesine hizmeti nedeniyle Nazarbayev e verildi. Kazakistan hükümeti, ödül programı çerçevesinde katılımcılara uranyum, altın, petrol ve doğalgaz yatakları hakkında ayrıntılı bilgi verdi. Devlet Başkanı Nazarbayev, ülkesini 2030 da dünyanın en gelişmiş ekonomileri arasına sokma hedefi çerçevesinde atılan adımların somut sonuçlarını da basın mensuplarına tanıttı. Türkiye nin Almatı Büyükelçisi Taner Saben de Kazakistan ın mevcut yatırımlar ve ekonomik göstergelerdeki olumlu tablo nedeniyle yakın geleceğin gelişmiş ülkeleri arasında yer alacağını belirtti. Kazakistan da Türk müteşebbisler tarafından kurulan Kazak-Türk okulları öğrencileri program boyunca resmi tercümeyi gerçekleştirdi. Başkent Astana yı da kapsayan Akmola Eyaleti Valisi Macit Esenbayev, Türk okullarının Kazak gençlerin eğitimine büyük destek verdiğini belirterek, bu okullarla gurur duyduğunu söyledi. Vali Esenbayev, "3 çocuğumuz bilim olimpiyatlarında derece aldı. Bu okuldan mezun olan birçok çocuğumuz da Cumhurbaşkanı mızın verdiği burslarla ABD ve İngiltere de eğitimlerini sürdürüyor. Bunlar bizim örnek çocuklarımız. Bir Rus olan Oleg de bu okulda Kazakça öğrendi. Bilim olimpiyatlarında Kazakistan adına ödül aldı. Bu okulları yakından tanıyorum. Burada okuyan çocuklarımızla gurur duyuyorum." dedi. Eğitimden sorumlu Vali Yardımcısı Shelengelek Eugeniy de Kazak-Türk okullarının eğitim sistemini örnek aldıklarını belirterek, "Yüksekokul imtihanlarında yüzde 83 lük başarı gösterdiler. Eyalet birincisini çıkardılar. Sürekli yükselen bir başarı görüyoruz bu okullarda. Biz de mümkün olduğunca destek veriyoruz." ifadesini kullandı.

Munky
22-07-07, 19:19
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/51.jpg
Ragıp Gümüşpala ( 1897)- (05.06.1964)
GÖREV SÜRESİ:
3 Haziran 1960 - 4 Ağustos 1960

Orgeneral GÜMÜŞPALA; 1897 yılında Edirne'de doğdu. Öğrenci iken Talimgaha çıktı. 1917 yılında Asteğmenliğe yükseldi. 63 ncü Alay 12 nci Bölük Komutan Vekili iken, 2 Ekim 1918 tarihinde esir düştü. 6 Ekim 1920 tarihine kadar esarette kaldı. Esaret dönüşü İstanbul'dan Ankara'ya geçerek 13 Aralık 1920 tarihinde Milli Ordu'ya katıldı. Takım ve Bölük Komutanlığı görevlerinde bulunduktan sonra 1931 yılında girdiği Harp Akademisi'ni 1934 yılında bitirerek Kurmay oldu. Çeşitli karargah ve birliklerde görev yaptıktan sonra 1948 yılında Tuğgeneral, 1951 yılında Tümgeneral, 1955 yılında Korgeneral ve 1959 yılında Orgeneralliğe yükseldi. Tuğgeneral rütbesi ile 65 nci Tümen Piyade Tugay Komutanlığı, Motorlu Birlikler Okul Komutanlığı, 9 ncu Tümen Komutan Yardımcılığı ve 3 ncü Ordu Kurmay Başkanlığı, Tümgeneral rütbesi ile 65 nci Tümen Komutanlığı ve 2 nci Kolordu Komutan Vekilliği, Korgeneral rütbesi ile 7 nci Kolordu Komutanlığı ve 3 ncü Ordu Komutan Vekilliği görevlerinde bulundu. Orgeneral rütbesinde 3 ncü Ordu Komutanı iken, 6 Haziran 1960 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı'na atandı. 2 Ağustos 1960 tarihinde bu görevde iken emekli oldu.

Fransızca bilir. Evli altı çocukludur.

1 nci Dünya ve Kurtuluş Savaşları'yla Şeyh Sait Harekatı'na katıldı.

5 Haziran 1964 tarihinde vefat etti. Zincirlikuyu Mezarlığı'nda toprağa verildi.

Munky
22-07-07, 19:19
Kostas Simitis
1936'da Atina'da doğan Yunanistan Başbakanı Kostas Simitis, Almanya'da Marburg Üniversitesi'nde hukuk ardından London School of Economics'te ekonomi eğitimi aldı. 1961'de Yüksek Mahkeme'de yargıç olan Simitis, 1965'de Panhelenik Kurtuluş Hareketi Ulusal Konseyi'ne katılarak politikaya atıldı. Simitis aynı yıllarda bir araştırma ve çalışma topluluğu olan Elexandros Papanastasiuou Derneği'ni kurdu.

1967-69 yıllarında Yunanistan'da iktidarda olan askeri cuntaya karşı bir dizi yasadışı eylemde bulundu. Bu eylemlerin sonucunda mahkemelik olan Simitis, yargılanmamak için Almanya'ya kaçtı. Sürgün yıllarında da cuntaya karşı mücadelesine devam eden Simitis, Almanya'nın Konstanz Üniversitesi'nde öğretim görevlisi oldu. Simitis bir süre sonra Justus Liebig Üniversitesi'nde ticaret ve medeni hukuk dalında profesörlük ünvanı kazandı.

Simitis, cunta yıllarının ardından Yunanistan'a döndü ve 1985'te Yunan Parlamentosu'na girdi. 90'lı yıllara dek tarım, ulusal ekonomi ve endüstiri bakanlıklarında bulunan Simitis, Başbakan Andreas Papandreu'nun 1996 ocağında sağlık nedenlerinden dolayı görevi bırakmasının ardından düzenlenen seçimlere Panhelenik Sosyalist Hareketi'nin (PASOK) lideri olarak girdi.

Zeytin dalı uzattı
1996 eylülünde yapılan seçimleri kazanan PASOK, lideri Simitis'i de başbakanlık koltuğuna taşıdı. 17 Ağustos 1999'da Marmara'da meydana gelen büyük depremin ardından Türkiye'ye zeytin dalı uzatan ve iki toplum arasında tarihte görülmemiş bir yakınlaşmanın tohumlarını Ege'ye diken Simitis, Avrupa Birliği'nde Türkiye'nin adaylığına karşı Yunan vetosunu da kaldırarak Aralık 1999'da Türkiye'ye aday ülke statüsünün verilmesinde önemli rol oynadı.

Simitis'in Dışişleri Bakanı Yorgo Papandreu (Kim kimdire link) ile uyumlu çalışması da, Yunanistan'ın Türkiye politikasında yumuşamasında önemli rol oynadı.

Simitis'in hukuk ve ekonomi konularında Almanya ve Yunanca yayınlanmış çok sayıda kitabı ve makalesi bulunuyor.
Xxxxxx

Munky
22-07-07, 19:20
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1418.jpg
Murat Karayalçın ( 1943)
1943 yılında Samsun'da doğdu. Ilk ve Orta öğrenimini Ankara Mimar Kemal Ilkokulu ve ortaokulu'nda, lise öğrenimini Ankara Gazi Lisesi'nde yaptı. ODTÜ'de bir yıl ingilizce hazırlık okulunda eğitim gördükten sonra girdiği ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Iktisat Maliye Bölümü'nden mezun oldu. Yüksek lisans çalışmasını Ingiltere'de kalkınma üzerine yaptı. Türkiye'ye döndükten sonra Devlet Planlama Teşkilatı'nda uzman yardımcısı ve uzman olarak çalışan Karayalçın, 1978-1979 yıllarında CHP hükümetinde Köy Işleri ve Kooperatifler Bakanlığı'nda Müsteşar Yardımcılığı görevini yürüttü. Kent-Koop'un kurucuları arasında yer alan Murat Karayalçın, Kent-Koop'ta sırasıyla mali sekreterlik, genel sekreterlik ve 1981 yılından 1991 yılı mayıs ayına kadar da genel başkanlık görevlerini üstlenmiştir. 1986-87 yıllarında Uluslararası Iskan Konseyi Yönetim Kurulu Üyeliği yapan Karayalçın, Uluslararası Kooperatifler Birliği'nin Yürütme Kurulu Üyesi ve kısa adı TÜRKKENT olan Türkiye Kent Kooperatifleri Merkez Birliği Genel Başkanlığında bulundu.1986 Kasımı'nda Ingiltere Veliahtı Prens Charles'dan Dünya Konut Yılı Ödülünü alan Murat Karayalçın, aynı yıl Nokta dergisi tarafından yılın işadamı seçilmiş, 1987 ve 1991 yılında Türkiye'nin dış tanıtımına yaptığı katkılar nedeniyle TÜTAV ödülüne hlayık görülmüştür. Ayrıca 1993 yılında Fransız hükümeti tarafından Türk-Fransız ilişkilerine katkılarından dolayı Ulusal Seviyede Lejyon Donör Nişanı verilmiştir. Sosyal Demokrat Halkçı Parti'nin adayı olarak girdiği 26 Mart 1989 yerel seçimlerinde Ankara Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na seçildi.Bilahare SHP genel başkanlığı ve Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı yaptı.Karayalçın evli ve bir çocuk babasıdır. Iyi derecede ingilizce biliyor.
Deniz Baykal liderliğindeki bugünkü CHP yönetimine tepki duyarak önce Parti Meclisinden bilahare de partidene istifa etti.

HAKKINDA YAZILANLAR

Ayrıldı
Hürriyet 13 Nisan 2001

CHP'nin ağır topları birer birer partiden kopuyor. Bu kez de feshedilen SHP'nin eski genel başkanlarından Murat Karayalçın, CHP'den istifa etti. Karayalçın, yazılı açıklamasında, üzgün olduğunu vurgulayarak, ��Ayrılmamın öncelikli nedeni, parti hukukuna ve parti içi demokrasiye aykırı yapılan uygulamalardır�� dedi. Karayalçın, parti yönetiminin, ülkenin ve toplumun gereksinimleriyle örtüşmeyen siyasetinin de istifasındaki bir başka gerekçe olduğunu belirtti.

Munky
22-07-07, 19:20
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/932.jpg
Mustafa Suphi ( 1883)- (1921)
Türkiye Komünist Partisi'nin (TKP) kurucusu ve ilk genel başkanı. 1883'de Giresun'da doğdu. İlköğrenimi babasının görevi nedeniyle Kudüs ve Şam'da, ortaöğrenimini Erzurum'da gördü. İstanbul'da Hukuk Mektebi'ni bitirdikten sonra Fransa'ya gitti. Paris'te Siyasal Bilgiler Yüksekokulu'nda öğrenim gördü (1910). Ahmed Ferit (Tek) tarafından çıkarılan ve Milli Meşrutiyet Fırkası'nın sözcülüğünü yapan İfham gazetesinde, yazı işleri müdürü olarak çalıştı. İstanbul'daki ilk yıllarında İttihat ve Terakki yanlısıyken, baskıcı uygulamaları nedeniyle, sonradan bu örgüte muhalif bir çizgi izlemeye başladı. Mahmud Şevket Paşa'nın öldürülmesinden sonra Sinop'a sürüldü. 1914'te birkaç arkadaşıyla birlikte Rusya'ya kaçtı. Ekim 1917'deki Sovyet Devrimi'nden sonra Moskova'ya gitti. Tatar-Başkırt devrimcileriyle birlikte Yeni Dünya gazetesini çıkardı. Moskova'da I. Türk Sol Sosyalistleri Kongresi'nin ( 25Temmuz 1918) ve I. Müslüman Komünistler Kongresi'nin (Kasım 1918) toplanmasına ön ayak oldu.10 Eylül 1920'de yine Bakü'de toplanan, TKP I. Kongresi'nde, sosyalistlerin birliğini sağlamaya yönelik etkin girişimlerde bulundu. TKP bu kongrede çalışmalarının ağırlığını Anadolu'ya kaydırmayı kararlaştırdı.TKP'nin Türkiye'deki etkinliklerini ve örgütlenmesini düzenlemek üzere, 28 Aralık 1920'de Bakü'den Kars'a geçti. Ayrıca Ankara'ya giderek, Mustafa Kemal ile görüşmeyi amaçlıyordu. Kars'tan Erzurum'a doğru yola çıkan grup, protesto gösterileriyle karşılaştı ve kente sokulmadı. Mustafa Suphi can güvenliklerinin ortadan kalkması üzerine arkadaşlarıyla birlikte Trabzon'a geçti. Motorla Batum'a gitmeyi, oradan da Bakü'ye dönmeyi kararlaştıran grup, sağlanan bir motorla Kardeniz'e açıldı. Trabzon açıklarında saldırıya uğrayan Mustafa Suphi ve arkadaşları, öldürülerek denize atıldı. (1921)

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Mustafa Suphi/Bir Yaşam Bir Ölüm
Hamit Erdem
Sel yayıncılık / Tarihsel Dizi

Resmi tarih anlayışımız hiçbir zaman geçmişi gerçek yüzüyle görmedi ve döstermedi. Bilmenin, öğrenmenin önüne konulan engeller, yıllar boyu "gerçeği" bilinmezliğin yoğun sisinin içinde bıraktı. Unutulsun, tanıkları yok olsun, kaybolsun diye. Mustafa Suphi'nin yaşamını konu alan bir-iki yapıt daha önce çeşitli dönemlerde yayımlandı. Gerek onlarda gerekse bu çalışmada onun yaşamının her dönemi ve öldürülmesine ilişkin bilgiler henüz tamamlanmadı. Mustafa Suphi ve arkadaşlarının öldürülmesi modern Türkiye'nin ilk ve en büyük faili meçhul cinayeti. İlk politik toplu kırımı. Mustafa Suphi'nin yaşamı da, ölümü de, sıradan bir yaşam ve ölüm olmadı. Öldürüldüğünde 39 yaşındaydı. Kısa yaşamına çok şey sığdırdı. Giresun'da doğdu. Kudüs, Şam, Erzurum, İstanbul ve Paris'te okudu. Gazeteci ve öğretmendi. Muhalif oldu, Sinop'a sürgüne gönderildi. Kırım'a kaçtı. Rusya'da savaş tutsaklarıyla 3 yıldan fazla ikinci sürgünlüğünü yaşadı. III. Enternasyonel'de Türk delegasyonu başkanıydı. Müslüman Komünistler Kurultayı'nda, Kurultay Başkanlık Kurulu üyesi.

Munky
22-07-07, 19:21
Nihat Sargın
ESERLERİ

TİP'li Yıllar (1961 - 1971) Anılar - Belgeler (2 Cilt Takım)
Nihat Sargın
Felis Y. 2001 İstanbul

Bu kitap, Türkiye işçi sınıfı hareketinin en önemli kilometre taşlarından birini oluşturan Türkiye İşçi Partisi'nin 1961-1971 yılları arasındaki tarihini anlatıyor. Bu kitap adları yaşadıkları sokaktaki komşuları, çalıştığı işyerindeki arkadaşları ve polisin dışında bilinmeyen ama bu tarihin gerçek yaratıcısı ve kahramanı Türkiye İşçi Partisi'nin onurlu ve sıradışı üyelerinin öyküsünü anlatıyor. Ve bu kitap titizce korunmuş yüzlerce belge ve doğrudan yaşanmış yüzlerce olayla hem Türkiye'nin çok partili yaşamının en önemli dönemlerinden birinine hem de Türkiye işçi sınıfı hareketinin ilk açık siyasal örgütlü mücadelesine tarih önünde tanıklık ediyor.

Munky
22-07-07, 19:21
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/18.jpg
Remzi Oğuz Arık ( 1899)- (03.04.1954)
Remzi Oğuz Arık 1899'da Kozan'da doğdu. İstanbul Muallim Mektebi'ni bitirdi, Fransa'da Sorbonne Üniversitesi'nde arkeoloji bölümünden mezun oldu. Arkeoloji ve Sanat Tarihi üzerinde ihtisas yaptı.Yurda döndükten sonra arkeolog olarak müze müdürlüklerinde bulundu, kazı çalışmalarına katıldı.1930-1942 arası Ankara DTCF ve İlahiyat Fakültesi öğretim üyeliği yaptı.Çığır ve Millet dergilerini çıkardı.1950 yılında Seyhan Milletvekili oldu, 1952 yılında Köylü Partisini kurdu.Öldüğü sıralarda Seyhan Milletvekili ve Türkiye Köylü Partisi Genel Başkanı idi. 3 Nisan 1954'de meydana gelen bir uçak kazasında öldü.


ESERLERİ:Köy Kadını-Memeleket Parçaları, İdeal ve İdeoloji, Coğrafya'dan Vatan'a, Türk İnkılabı ve Milliyetçiliğimiz, Gurbet-İnmeyen Bayrak, Türk Gençliğine. R.Oğuz Arık'ın kitapları Hareket ve Dergah Yayınları tarafından yayınlandı.


HAKKINDA YAZILANLAR
1.Remzi Oğuz Arık H.Emin Sezer Toker Y. İstanbul 1976

Munky
22-07-07, 19:21
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3091.jpg
Şefik Hüsnü Değmer ( 1887)- (1959)
1887 yılında Selanik'de dünyaya geldi. Orta öğrenimini M.Garaud Koleji'nde yaptı. Yüksek öğrenim için Paris'e giderek Fen ve Tıp Fakültelerinde okudu. Sinir ve ruh hastalıkları eğitimleri gördü. Paris'te bulunduğu sırada Jön Türklerin faaliyetleri ile yakından ilgilendi. Türkiye'ye döndüğünde 1912 Balkan Savaşı'na katıldı. Daha sonra I.Dünya Savaşı'na katılarak Çanakkale Cephesinde tabip yüzbaşı olarak görev yaptı. 1919'da ilk sayısı Berlin'de çıkan Kurtuluş dergisini yayınlayan grubun başına geçerek 20 Eylül 1919'dan itibaren dergiyi İstanbul'da yayınlamaya başladı. Dergi çevresiyle birlikte 22 Eylül 1919'da Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası'nın kuruluşunu sağladı. TKP'nin 10 Eylül 1920'de Bakü'deki 1. Kongresinde listeden Merkez Komite üyeliğine ve Merkez İcra Komitesi 1. Sekreterliğine seçildi.

1921 yılı başlarında Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katledilmesinden sonra Türkiye Komünist Hareketi'nde yaşanmaya başlayan dağınıklık ortamında Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası'nın 15 Ağustos 1922'de Ankara'da toplanan ikinci kongresinde; bazı araştırmacılara göre, gıyabında Merkez Komitesi Büro Üyeliği'ne seçildi. Kurtuluş dergisinin hükümetçe kapatılmasından sonra Haziran 1921'de grubuyla birlikte
Aydınlık dergisini çıkarmaya başladı.

1923 yılı 1 Mayıs kutlamalarının ardından, dağıttıkları bir bildiri nedeniyle arkadaşlarıyla birlikte tutuklandı. Kısa bir süre sonra serbest bırakıldı. 1 Ocak 1925'de İstanbul'un Akaretler semtindeki evinde TKP'nin ikinci kongresini topladı. Kongrede MK üyeliğine ve TKP Genel Sekreterliği'ne seçildi.

Şubat 1925'de Şeyh Sait İsyanı üzerine çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu'na dayanılarak Aydınlık başta olmak üzere partinin bütün yayın organları kapatılıp kadro ve üyeleri tutuklanmaya başlayınca yurt dışına çıktı. Ankara İstiklal Mahkemesi tarafından gıyabında 15 yıl kürek cezasına çarptırıldı. Yurt dışındayken TKP'nin Viyana'da bir dış bürosunu oluşturdu. Bu büroda 1926 Mayısında TKP konferansını topladı. Ülkede Vedat Nedim Tör sekreterliğinde faaliyet gösteren İcra Komitesi'nin yetersizliğinin iddia edildiği konferansın arkasından 1927 yılı başlarında kimlik ve kılık değiştirerek Türkiye'ye döndü, kendi sekreterliğinde ikinci bir İcra Komitesi kurdu.

Kendisinden habersiz ayrı bir İcra Komitesinin kurulup faaliyete geçtiğini anlayan Vedat Nedim Tör�ün elindeki bütün parti evrakıyla birlikte polise başvurması üzerine 1927 Komünist Tevkifatı başlatılınca tutuklandı. Yargılama sonucunda 18 ay hapse mahkum oldu. Yozgat Cezaevinde yattı. Nisan 1929'da tahliye oldu. Hemen yurtdışına çıktı. Bu tarihten 1939 yılına kadar Avrupa'nın çeşitli ülkelerinde yaşadı. 1929-1935 yılları arasında Komintern'in Yürütme Komitesi üyeliğini yaptı. Komintern'in yayın organlarında daha çok dünya komünist hareketi üzerine yazıları çıktı. 1939'da Türkiye'ye dönünce; Birinci Dünya Savaşı yıllarındaki rütbe ve nişanlarıyla Tabip Yüzbaşı olarak 1941-1943'de yedek askerlik yaptı. 1945'de Cemiyetler Kanunu'nda yapılan değişiklikle "Sınıf temeline dayalı parti kurma yasağı"nın kaldırılması üzerine; legal sosyalist parti olarak Türkiye Sosyalist Partisi'nin kurulması konusunda TKP'nin Plenumunda tüm kadro olarak anlaşmaya varılmışken, TSP'nin kuruluşundan bir ay sonra Haziran 1946'da Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi'ni kurdu. Altı ay sonra her iki partinin kapatılmasıyla birlikte tutuklandı. 5 yıl hapis cezasına çarptırıldı. 1950 affıyla hapisten çıktıktan sonra TKP yöneticisi olarak 1951'de tekrar tutuklandı. Yargılama sonunda 5 yıl hapse mahkum edildi. Hapis cezasından sonra sürgün cezasını çekmekteyken Manisa'da 1959 yılında öldü.

Munky
22-07-07, 19:22
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/278.jpg
Tansu Çiller ( 1946)
Tansu Çiller, 1946 yılında İstanbul'da doğdu.Robert Koleji mezunu olan Tansu Çiller, Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nü bitirmiştir. Doktorasını Connecticut Üniversitesi'nde veren Çiller, doktora sonrası çalışmalarını Yale Üniversitesi'nde devam ettirmiştir.1978 yılında doçent, 1983 yılında profesör olmuştur.

Başta Boğaziçi Üniversitesi olmak üzere çeşitli üniversitelerde çalışmalar yapan Çiller, 1990 yılı kasım ayında Doğru Yol Partisinde politikaya girmiştir.
1991 yılı seçimlerinde İstanbul milletvekili seçilen Çiller, Sosyal Demokrat Halkçı Parti ile kurulan, Süleyman Demirel'in başbakanlığındaki koalisyon hükümetinde ekonomiden sorumlu devlet bakanı olarak görev almıştır.

Demirel'in Türkiye Cumhuriyeti'nin dokuzuncu cumhurbaşkanı seçilerek başbakanlık görevini bırakmasından sonra DYP genel başkanlığına aday olan Tansu Çiller, 13 Haziran 1993 tarihli DYP olağanüstü genel kurulunda en yüksek oyu alarak genel başkan seçilmiş ve Türkiye'nin ilk bayan başbakanı olmuştur.Tansu Çiller'in ekonomi üzerine 9 yayını bulunmaktadır.
İki çocuk annesi olan Tansu Çiller, ingilizce ve almanca bilmektedir.

Hakkında Yazılanlar

1.Sarışın Güzel Kadın
Yavuz Gökmen
Doğan Kitapçılık

"Kitabı Tansu Çiller'i tüm yönleriyle analiz etmek için yazmıştım. Bence 'Sarışın Güzel Kadın', körün fili tarif ettiği gibi tarif ediliyordu. Herkes dokunduğu noktayı anlatıp eleştiriyordu. Kitapta birçok erkeğin Tansu Çiller'e aşık olduklarını iddia ettim. Hatta unuttuklarım da oldu. Süleyman Demirel başta olmak üzere bir dolu politikacıyı es geçtim. ...Ve resimdeki kadın biraz daha tombulcaydı. Kocaman kocaman açılmış gözleriyle objektife bakmıştı. Ve içtenlikle gülümsemişti. ...Onda herhangi bir çekicilik ya da tam anlamıyla 'dişilik' bulmamıştım. Gene de ortada dolaşan bir sürü bıyıklı aday ve lider arasında fotoğraf açısından fevkalade şayan bir yaratık olduğu da kesindi."

2.İkinci Vatan
Tansu Çiller'in ABD Macerası
Turan Yavuz
Ümit Yayıncılık

�1994 yılında �İşte Çiller'in ABD'deki Serveti� haberiyle 1995 Türkiye Gazeteciler Cemiyeti 'Yılın Gazetesi Ödülü' ve 1995 Sedat Simavi Ödülü'nü alan gazeteci Turan Yavuz, şimdi de Çiller'in ABD ilişkilerini kitaplaştırdı: İkinci Vatan - Tansu Çiller'in ABD Macerası... İşte bu kitaptan birkaç not... Koalisyon görüşmelerini DYP adına yürüten Yalım Erez, Tansu Çiller'i aradı: "Biz işleri tamamladık. İş artık sizin Necmettin Beyle el sıkışmanıza kaldı." Çiller: "Yalım, Refah Partisi ile koalisyon konusunu Amerika'ya sordum. Biraz daha oyala. İstediğim cevap gelmedi. Hala temaslarda bulunuyorum. Ağırdan alın." Çiller'in Washington'dan beklediği yanıt kısa bir süre sonra İsrail üzerinden ulaşmıştı. Çiller hemen telefona sarıldı: "Yalım, her şey tamam. Hadi gidip el sıkışalım..." Washington Refahyol Koalisyonu'na itiraz etmemişti... Birkaç gün sonra ABD Büyükelçisi'nin Ankara'daki rezidansında Refahyol Hükümeti'nin kuruluş çalışmaları ABD Ulusal Güvenlik Dairesi danışmanı Prof. Henri Barkey ve CIA yetkilisi olan eşi Ellen Laipson tarafından yakından izleniyordu. Bir elde telefon, diğerinde ise TV'de kanaldan kanala geçip gelişmeleri izlemelerine yarayan kumanda aleti. Barkey bir ara yanındakilere dönerek, "Hayatımda hiç bu kadar eğlenmemiştim"dedi. Elinizde tuttuğunuz kitap, bir dönem Türk siyaset sahnesine damga vurmuş Tansu Çiller'in ABD ile ilişkilerine ışık tutacaktır. Bir solukta okuyacağınıza inanıyoruz.�

3.Maskeli Leydi
Tekmili Birden Tansu Çiller
Faruk Bildirici
Ümit Yayıncılık

�O, aslında �Maskeli Leydi� idi. Ama hep gülümseyen bu "leydi" nasıl bir kadındı? Ana babası, akrabaları kimdi? Nerde doğmuştu, "gerçek" doğum tarihi neydi? Nasıl bir eğitim almıştı? Yatılı okulda neden arkadaşı yoktu; bebeğini niçin kırmıştı? İlk başarısızlığın bedeli... Hayal dünyası, ilk aşkı... Tiyatroya merakı... Evliliği... Amerika hayaline kavuşması... Ve yaşamının her aşamasında karşısına çıkanları pes ettiren pazarlıklar... Ajandasındaki ilginç notlar... Üniversiteden politikaya yönelişi... Gayri menkule merakı... İrtica korkusu... Başbakanlık hayali ve tutkusu... Nasıl bir "leydi" idi bu? İlk kitabı "Gizli Kulaklar Ülkesi"yle titiz bir araştırmacı olduğunu gösteren Gazeteci Faruk Bildirici, bu kez "Maskeli Leydi"nin dününde bugününde aylarca dolaştı; 160'ı aşkın insanla konuştu; ortaya pek çok soruyu yanıtlayan "Tekmili Birden Tansu Çiller" çıktı. "Maskeli Leydi" hakkında çok yazıldı; kuşkusuz bundan sonra da yazılacak. Keşke her politikacının dünü bugünü böyle araştırılsa... Halk kime oy verdiğini, politikacı da hangi sahneye çıktığını bilse... Böyle bir çabanın meyvesi bugün değilse; yarın alınır.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM

Çiller: Sorumsuz adama neden destek verelim?
Hür 5 Mayıs 2001

Hakan AKPINAR / ANKARA
Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Kemal Derviş, yurt dışından sağlanan 14.8 milyar dolarlık dış desteğin yarısının 2.5 ay içinde geleceğini açıklarken, dün ekonomik programa destek olmaları için muhalefet partilerini ziyaret etti. Derviş, ilk olarak DYP Genel Başkanı Tansu Çiller'i ziyaret etti. 11.05'te DYP Genel Merkezi'ne gelen Derviş'i Genel Başkan Yardımcısı Ufuk Söylemez karşıladı. Çiller de Derviş'i makam odasının kapısında karşılayarak elini sıktı. Sıcak bir atmosferde başlayan ve 20 dakika süren görüşmeye Söylemez'in yanısıra DYP'nin ağır toplarından Genel Başkan Yardımcısı Hasan Ekinci de katıldı. Görüşmedeki diyaloglar şöyle:
Derviş: ABD'den geldim. Biraz yorgunluk da var.
Çiller: Hoş geldiniz. ABD'de eski dostlarla görüşme fırsatınız oldu mu?
Derviş: Evet bazılarını gördüm, galiba siz de ABD'ye gidiyorsunuz.
Çiller: Hafta sonunda...
Derviş: İyi yolculuklar.
Çiller: (Gülümseyerek) Evet, buyurun.
Derviş: Dış destek için ABD'ye gittim. 14.8 milyar dolar dış kredi sağladık. Bu yardımla ülkedeki yangını kontrol altına aldık, yangını söndürdük. Türkiye çok zor bir dönemden geçti. Açıkçası hepimiz korktuk. Ama bu parayla yangını söndürdük. Döviz ve faizdeki paniği söndürdük. Bu sağladığımız dış yardımın yarısı 2.5 ay içinde gelecek. Herkesin desteğini arıyorum, zaman zaman eleştirilerinizi takip ediyorum. TBMM Plan Bütçe'de çok iyi ekibiniz var.
Çiller: Programı açıklamadan önce gelip kadromuzdan yararlansaydınız.
Derviş, burada susuyor ve gülümseyerek yanıt vermiyor.
Çiller, Derviş'e bakarak, ��Buraya destek arzusu ile geldiniz. Bu desteği kimin adına istiyorsunuz? Bitmiş, tükenmiş bir iktidar adına mı, yoksa kendi adınıza mı? Kendi adınıza istiyorsanız, siz seçilmiş biri değilsiniz. Siyasi bir sorumluluğunuz yok. Cottarelli gibi bir durumda kalırsınız. Millet karşısında hesap verme yetkiniz, konumunuz yok ki.��
Derviş, Çiller'in bu sözleri üzerine şaşırdı, ancak yanıt vermeden tebessüm etti.
Derviş: Telekom'un satışında da önemli miktarda gelir gelecek...
Söylemez: (Telekom'un özelleştirilmesinin engellenmesine ilişkin Danıştay kararını uzatarak) Bu kararın altında sizin hükümetinizin Başbakanı Ecevit ile Başbakan Yardımcısı Mesut Yılmaz'ın imzaları var. Telekom'u 40 milyar dolara özelleştirecektik, ama onlar engelledi.
Derviş: (Dosyaya göz attıktan sonra çantasına koydu) Evet, bakacağım... Bu yasalar çıktıktan sonra güven ortamı daha da pekişecek. Çiller, 20 dakika süren görüşmede Derviş'e çay ve pasta ikram etti. Derviş, önündeki pastalara dokunmadı, ancak bir çay içmekle yetindi. Derviş, DYP'lilerden beklediği desteği bulamayınca izin istedi. Çiller ve DYP kurmayları Derviş'i kapıya kadar uğurladı.

Derviş, hükümetin ömrünü uzatan pil
DYP Genel Başkanı Tansu Çiller, Kemal Derviş'le görüşmesinden sonra yaptığı açıklamada, Derviş'e ��Siz Hükümetin ömrünü uzatan bir pil konumundasınız�� dediğini aktardı. Derviş'in yanıtının ne olduğu sorusuna da Çiller, ��Yanıtı kendisine sorun, bunun yanıtı var mı?�� karşılığını verdi.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM

Tansu Çiller Yine Pot Kırdı

Çiller'den Ecevit'e: Atatürk müsünüz, Vahdettin mi?
Hürriyet 3 Mayıs 2001

DYP Genel Başkanı Tansu Çiller, Başbakan Bülent Ecevit'in, ''ekonomik kurtuluş savaşına'' ilişkin sözlerini eleştirerek, ''Siz kimsiniz sayın Ecevit? Mustafa Kemal misiniz, yoksa Vahdettin misiniz? Damat Feritlerin hazırladığı mütarekerelere imza atıyorsunuz, sonra da hangi kurtuluş savaşından bahsediyorsunuz?'' dedi.

HÜKÜMET, YAŞAM DESTEK ÜNİTESİNE BAĞLI

Çiller, partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, ülkede yaşanan krizin gerçek nedeninin siyasi olduğunu, çünkü ortada ciddi bir hükümet boşluğu bulunduğunu savundu. Hükümetin, kendini bir ''yaşam destek ünitesine'' bağladığını ifade eden Çiller, şöyle devam etti:

''Günün birinde bir mucizenin kendilerini ayağa kaldırmasını bekliyorlar. Bu yaşam destek ünitesinin adı Kemal Derviş'tir. Bu ünitenin diğer bir adı da 10 milyar dolardır. Bir hükümet düşünün ki, bütün işlerini tatil etmiş, bütün dikkatini IMF'ye çevirmiş, IMF'nin vereceği 10 milyar doları bekliyor.''

MANDACILIĞA SÖVENLER NEREDE?

Çiller, bütün ülkenin nefesini tutmuş 10 milyar dolarlık müjdeli haberi beklediğini belirterek, özetle şöyle konuştu:

''10 milyar dolara iktidar yetkisini rehin bırakmış bir hükümet, 10 milyar dolara adeta rehin alınmış bir ülke. Okyanus ötesinden kendisine kanun dikte ettirilen, 10 milyar dolar adına gözü kapalı bunları yerine getiren bir Meclis. Adeta dışarıdan verilen sipariş üzerine onu imal eden bir atölye gibi çalıştırılmaya kalkışılan bir Meclis. (Herşeyi yapalım, 10 milyarı kapalım). Bu nasıl bir toplumsal yönlendirmedir ki, ne milliyetçiliğimiz rencide oluyor, ne ulusalcılığımız, ne de ulusal kimliğimiz. Hani nerede 70 yıldır mandacılığa ve mandacılara sövenler?

KİMSE BİR ŞEYİ BOŞ YERE VERMEZ

Ecevit diyor ki: Bu bir ekonomik kurtuluş savaşıdır. Biz de soruyoruz, siz kimsiniz sayın Ecevit. Mustafa Kemal misiniz, yoksa Vahdettin misiniz? Damat Feritlerin hazırladığı mütarekerelere imza atıyorsunuz, sonra da hangi kurtuluş savaşından bahsediyorsunuz?''

IMF ile program imzalanabileceğini ancak burada önemli olanın bunun dışarıdan dikte ettirilerek değil kendi iradesiyle, milletinden aldığı güçle yapmak olduğunu anlatan Çiller, ''Burada ciddi endişelerimiz var. Hiç kimse hiç bir şeyi boş yere vermez'' dedi. (Ankara/aa)
X
GÜNDEM

Tansu Çiller, başkanlığa ağlayarak veda etti
Zaman 15.12.2002

Tansu Çiller, 9 yıl önce seçildiği DYP Genel Başkanlığı�na dün veda etti. 7. Olağan Büyük Kongre�de partililere duygulu bir konuşma yapan Çiller, �Artık veda etmek zamanı geldi.
Genel başkanlıktan ayrılırken, veda ettiğim sadece şu kürsüdür, makamdır. Bir nefer gibi, bir anne gibi aranıza geliyorum.� dedi.
Çiller, Divan Başkanlığı seçimlerinin ardından, saat 14.45 sıralarında kongrenin yapıldığı Atatürk Kapalı Spor Salonu�na geldi. Delegeleri selamlamasının ardından konuşma için kürsüye davet edilen Çiller, 3 Kasım seçimlerinin sonuçlarını değerlendirdi. Seçim yenilgisini iktidarın oluşturduğu �umutsuzluk, yoksulluk ve yolsuzluk ortamının topyekün Meclis�e yönelmesine� bağlayan Çiller, milletin iktidar�muhalefet ayırımı yapmadan bütün Meclis�i cezalandırdığını belirtti. Sonuçlar sebebiyle �en çok kendisinin üzüldüğünü, acı çektiğini� anlatan Çiller, �Ama hiçbir mazeretin arkasına sığınma lüksümüz olamaz. Sorumluluğu tümüyle ben alıyorum. Hiç kimseye kızgın ve kırgın değilim. Millete kırılmayız. Milletimin kararının önünde eğiliyorum.� şeklinde konuştu.
Delegelerden, �Yarış sandıklar açılana kadar sürsün� isteğinde bulunan Çiller, bütün DYP camiasının seçimi kazanan genel başkana destek vermesi gerektiğinin altını çizdi. �Yarınlar elbette bizimdir. Gün doğmuş, gün batmış... Bu şanlı, şerefli yolda bu dava ebediyyen sürecektir. Yarın yeni bir gün başlayacak.� derken gözyaşlarını tutamayan Çiller, salonda bulunanlarca uzun süre alkışlandı. Konuşmasını ağlayarak sürdüren Çiller, sözlerini şöyle tamamladı: �Bu davanın başkanı olmak ne kadar onurluysa, bir o kadar da zordur. Hayatımın en büyük gururu, şerefi, bu büyük ve soylu ailenin, destansı davanın genel başkanı olmak olmuştur. Hepinizi Allah�a emanet ediyorum. Yolunuz açık olsun.�

Munky
22-07-07, 19:22
Vural Arıkan
Maliye ve Gümrük Bakanı Vural Arıkan ile Edirne Milletvekili Türkan Arıkan kardeştir.ANAP�tan ayrılan Vural Arıkan ile Türkan Arıkan'ın "SHP'den daha sosyal demokrat" sağ partisi olarak kurdukları (19.3.1986) Vatandaş Partisi, Doğru Yol Partisi'ne iltihak etmiştir.

Vural ve Türkan Arıkan kızkardeşi mühendis Saadet Özkal'dır. Saadet Özkal yayıncı Faruk Özkal ile evli.Saadet-Faruk Özkal çifti, Devlet Bakanı Cemil Çiçek'in "flört fahişeliktir" sözü üzerine Aile Araştırma Kurumunu protesto için boşandı.

Munky
22-07-07, 19:22
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/716.jpg
Yıldırım Akbulut ( 1935)
Ankara Milletvekili-ANAP
ERZİNCAN - 1935, Ömer, Rabia - İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi - Serbest Avukat - XVII, XVIII, XIX uncu Dönem Erzincan Milletvekili - Anavatan Partisi Eski Genel Başkanı - İçişleri Eski Bakanı ve Eski Başbakan - Türkiye Büyük Millet Meclisi Eski Başkanvekili ve Eski Başkanı - Evli, 3 Çocuk.

Munky
22-07-07, 19:23
Abdülmelik Fırat
Şeyh Sait'in torunu. İlk kez 1957'de yaşını büyüterek DP milletvekili oldu. 1960'da Yassıada'da yargılandı. 1991'de Erzurum'dan DYP milletvekili seçildi, ancak daha sonra hükümetin Kürt politikasıyla ters düşerek istifa etti.Bir ara RP'den ihraç edilen Hasan Mezarcı ile yeni bir parti kuruluşuna çalıştı, sonuç alamadı.Bilahare YDH ile temas kurdu. Hak ve Özgürlük Partisi'ni kurdu.

Kürtçe ve Türkçe'nin yanısıra Arapça, Farsça, İngilizce ve Fransızca da konuşan Fırat, TBMM'nin en çok yabancı dil bilen üyelerinden idi.

Munky
22-07-07, 19:23
Ahmet Türk
DTP'nin kurulmasından sonra, Aysel Tuğluk ile birlikte partinin genel başkanlığına seçildi. Böylece, Aysel Tuğluk ile birlikte, Türkiye'de eşbaşkanlık sistemini ilk uygulayan parti genel başkanı olmuştur. Haziran ayında yapılan DTP kongresinde eşbaşkanlık sisteminin kaldırılması üzerine, partinin tek genel başkanı olarak yeniden seçildi. Şubat 2007 tarihinde yapılan kongrede, yeniden partinin genel başkanlığına seçildi.

HAKKINDA YAZILANLAR

[HABER PORTRE] AHMET TÜRK - Kasr-ı Kanco�nun ağası, 3. kez siyasette şansını deneyecek
HABİB GÜLER Zaman 10.11.2005

Güneydoğu�nun ünlü aşireti, Kanco ailesinin lideri Ahmet Türk, Demokratik Toplum Partisi�nin (TDP) eşbaşkanı olarak yeniden siyaset sahnesinde.

10 yaşında babası Hacı Sinan�ı kaybeden Ahmet Türk�ün aktif politik hayatı, milletvekili ağabeyi Abdürrahim Türk�ün öldürülmesi ile başladı. 1974 yılında CHP�ye katıldı, daha sonra milletvekili seçildi. Devam eden yıllarda çeşitli sol partilerde görev aldı. 1989 yılında Paris�teki Kürt konferansına katıldığı gerekçesiyle milletvekili bulunduğu SHP�den ihraç edildi. O günlerde Halkın Emeği Partisi�ni kurarak başladığı etnik siyaset çizgisi, bugün DTP�yle yeni bir boyut kazandı.

HEP kuruculuğu ile DEP milletvekilliği ve genel başkanlığının ardından, HADEP ve DEHAP yönetiminde de aktif roller üstlenen Ahmet Türk, Abdullah Öcalan�la da zaman zaman görüşmeler yaptı. Bu konudaki bir anısını şöyle anlatıyor: �Biz rahmetli Özal�ın mesajını götürmek üzere Öcalan�la görüştük. Özal, bize �Akan kanın durması için çaba içinde olmanız gerekir.� deyince, kendisine ateşkesin sürmesi için Bekaa�ya gitmeyi düşündüğümüzü söyledik. �Elbette� dedi.�

Etnik partilerin başarı sağlayamaması üzerine DEHAP�la yollarını ayıran Türk, son birkaç yılını dedesi Hüseyin Kanco tarafından 1905 yılında restore edilen Mardin�in Derik ilçesindeki ünlü Kasr-ı Kanco�da geçiriyordu. Bu ihtişamlı yapıya kale veya şato da demek mümkün. Hüseyin Kanco, Hamidiye alayına bağlı bir Kürt komutan olarak biliniyor. Bölge Suriye sınırına 40 kilometre uzaklıkta olduğu için Kanco aşireti o dönemde Arap akınlarıyla gelen talana karşı mücadele etmiş. Saldırılardan korunmak amacıyla kale ev tarzında inşa edilmiş olan Kasr-ı Kanco, hâlâ ihtişamlı görüntüsünü koruyor.

63 yaşındaki Ahmet Türk, doğduğu ve büyüdüğü Kasr-ı Kanco�yu �Nefes aldığım yer.� olarak tanımlıyor. Burada kendini çocuklarına ve torunlarına adayan Ahmet Türk, boş vakitlerinde 30 bin dönümlük pamuk ve mısır tarlalarını geziyor, kitap okuyor. En büyük zevki ise satranç oynamak. Türk, eski DEP�li arkadaşlarının ısrarları sonucu yeniden Ankara�ya döndü ve siyasette 3. kez şansını denemeye karar verdi. Oysa birkaç ay öncesine kadar Zana ve arkadaşlarının kuracağı partiden umutsuzdu. Milliyet�ten Hasan Cemal�e verdiği röportajda, etnik partilerden şöyle bahsemişti: �Bugüne kadar kurduğumuz bütün partilerde, inandırıcılık eksiği vardı. Parti içi hukuk, parti içi demokrasi açısından olumlu bir şey söylemek güçtü. Bu yüzden Türk aydınlarına da güven veremedik. Çünkü ipler perde arkasında başkalarının elinde diye düşünülürdü. Bu nedenle muhataplarımız tarafından pek ciddiye alınmazdık. Şimdi yeni bir anlayış geliştirmek zorundayız. Vesayetle, vekâletle siyaset üretemeyiz artık.�

Munky
22-07-07, 19:24
Ali Fethi Okyar ( 1880)- (07.05.1943)
Serbest Cumhuriyet Fırkası'nın kurucusu. Pirlepe'de doğdu. İyi bir öğrenim gördü. Vatan Hürriyet Cemiyeti'nde Mustafa Kemal ile beraber çalışdı. 1908 da Paris'te ateşemiliter olan Fethi Bey, Trablusgarp Savaşı çıkınca Paris'ten ayrıldı, Afrika'da yapılan savaşlara katılmak üzere Trablusgarb'a geçti. 1913'de İttihat ve Terakki Genel Merkezi'ne üye seçilmiş ve Genel Sekreter olmuştur. Aynı yılın son aylarında Sofya'ya elçi olarak tayin edildi.

İzzet Paşanın kısa süren Sadrazamlığında Dahiliye Nazırı olarak görev alan Fethi Bey, Damat Ferit Paşa tarafından tutuklandı. Bütün muhaliflerini ortadan kaldırmak isteyen Damat Ferit, Fethi Bey'i Enver, Cemal ve Talat Paşaların kaçmalarına göz yummakla suçlandırmış ve Malta'ya sürgüne göndermiştir. Ancak tutuklanan İngilizler'le değiştirilmek suretiyle 1921 yılında Malta'dan kurtarıldı. Büyük Millet Meclisi tarafından Büyük Taarruzda Dahiliye Nazırı olarak seçilen Fethi Bey, Roma, Paris ve Londra'ya giderek; Yunanlıların Anadolu'dan çekilmelerini sağlayacak bir barış için çalışmıştır. Fethi Bey bu durumu, o sırada taarruz hazırlıklarını tamamlamak üzere bulunan Mustafa Kemal'e bir telgrafla birdirdi. Daha sonra da Ankara'ya döndü. Rauf Orbay'ın Başbakanlık görevinden ayrılması üzerine Başbakan seçildi (4 Ağustos 1923). Cumhuriyetin ilanı sırasında yaşanan kabine buhranı üzerine Başbakanlıktan ayrıldı. Mustafa Kemal'in Cumhuriyetin ilanına karar verdiği sırada, O'nun yanında bulunmuş ve Mecliste takip edilecek çalışma şeklini beraberce tespit etmişlerdir. Fethi Bey, Cumhuriyetin ilanından sonra TBMM Başkanı seçildi. Terakkiperver Fırkanın kurulmasından sonra, Başbakanlıktan ayrılan İsmet İnönü'nün yerine tekrar başbakanlığı seçilen Fethi Okyar, Şubat 1925'te başlayan Şeyh Sait İsyanı sırasında Başbakanlıktan ayrıldı.Büyükelçi olarak çalıştığı Paris'ten, 1930 yılında dinlenmek için yurda gelen Fethi Okyar'a Mustafa Kemal tarafından yeni bir parti kurması teklifi yapılması üzerine, Serbest Cumhuriyet Fırkası'nı kurdu. Fakat bu parti kapatıldı. Mustafa Kemal'in ölümünden sonra da çalışmalarına devam eden Fethi Okyar, 12 Mart 1941'de Adliye Vekaleti görevinden ayrılmış ve birkaç yıl sonra 7 Mayıs 1943'de ölmüştür.

Munky
22-07-07, 19:24
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1068.jpg
Ariel Şaron ( 1928)
Likud Genel Başkanı Ariel Şaron, 1928�de doğdu. Rakibi Barak gibi asker kökenli olan Şaron, orduya 14 yaşında girdi. Şaron, ordu bünyesinde özel komando birliği kurarak ülke güvenliğinin korunmasında etkin görev üstlendi. Şaron, askerliğinin yanında Tel Aviv Üniversitesi�nde hukuk öğrenimi gördü. Ehud Barak�ın da katıldığı 1967�deki 6 Gün Savaşı�nda yer alan Şaron, 1972�de ordudan ayrıldı. Aradan 1 yıl geçmeden 6 Ekim 1973�de, Mısır�ın tüm Sina Yarımadası�nı aldığı büyük zaferiyle sonuçlanan, İsrail�in en büyük dini bayramına denk gelen Yom Kippur Savaşı�nda orduya geri çağrıldı. Knesset�e 1973�te seçilen Şaron, 1 yıl sonra istifa ederek dönemin Başbakanı İzak Rabin�e güvenlik danışmanı oldu.& Şubat 2001 tarihinde yapılan Başbakanlık seçimini rakibi Ehud Barak'a karşı yüzde 60'ı aşkın oyla kazandı.Ancak oranın bu seviyede olmasında katılım oranın düşüklüğü de önemli bir etken.İsral seçimlerine seçmenlerin yüzde 40'ı katılmadı.

HAKKINDA YAZILANLAR

Kasap İşgalin kitabını yazmış
Şaron kitabına uydurdu
Sabah 20 Nisan 2001

"Lübnan Kasabı" lakaplı İsrail Başbakanı Şaron, 12 yıllık hayalini gerçekleştirmek istiyor. Gazze Şeridi'ni işgal edeceğinin ilk sinyallerini 1989'da yazdığı kitapta verdi
İsrail'in Gazze Şeridi'ni 24 saatliğine işgal etmesinin yankıları sürüyor. Dün sabah sona eren işgalin ardından İsrail'in Gazze Şeridi'nde bir güvenlik hattı oluşturma ihtimali belirdi. Çünkü bugün İsrail Başbakanı olan Ariel Şaron, 1982'de dönemin Savunma Bakanı'yken Güney Lübnan'a girip güvenlik hattı oluşturmuştu.

PERES: CEVAP VERDİK
Amerikalı gazeteciler de dün bu konuyu Gazze Şeridi'ni işgal eden ordu generaline sordu. General, ülke güvenliği için bölgede "geçici" bir hattın kurulduğunu kabul etti, hattın sürekli olmadığına dikkat çekti. Aynı konu hakkında soru İsrail Dışişleri Bakanı Şimon Peres'e yöneltildi. Peres, İsrail halkına yapılan saldırılara cevap verildiğini belirtti, güvenlik hattı iddialarını yalanladı. Diplomatik çevreler ise Şaron'un Gazze'de güvenlik hattını oluşturmayı kafasına koyduğuna inanıyor. Delil olarak da Şaron'un 1989 yılında kaleme aldığı "Savaşçı" adlı biyografisi gösteriliyor.
Şaron kitapta Sderot (Gazze'deki Yahudi yerleşim merkezi) kentine saldırı olması durumunda bölgede bir güvenlik hattı oluşturulması gerektiğini anlatıyor. Siyasi gözlemciler, "Şaron 12 yıllık hayalini gerçekleştirmek istiyor. Güney Lübnan'da yaptığını bu kez Gazze'de yapmak istiyor" diye yorumladı. Şaron, 1982'de Lübnan'daki Filistin mülteci kamplarını bombaladığı için "Lübnan Kasabı" olarak isim yaptı.

Munky
22-07-07, 19:24
Azat Beg ( 1948)- (1997)
Afgan Türkistanı (Güney Türkistan) Türklerinin lideri olan merhum Azad Beg, aslen Özbekistan Türklerinden olup, 1948'de Peşaver'de (Pakistan) doğmuştur. Babası, 2. Dünya Savaşının sonunda Pakistan'a yerleşmek zorunda kalmış Varis Kerimi, annesi eski Hokand Hanlarından Dudayer Han'ın kızıdır, ilk ve orta öğretimini Peşaver'de yapan Azat Beg, Lahor üniversitesi, Hukuk Fakültesini bitirmiş bir avukattır. Kızılordu'nun (SSCB) Afganistan'a girmesine müteakip (1979), Afgan Türkistanı olarak bilinen Güney Türkistan (Kuzey Afganistan) Türkleri'nin bağımsızlığı için çalışmalara başlayan Azat Beg, 1983'te bir grup Türk arkadaşıyla birlikte "Kuzey Afganistan Vilayetleri Islamî Birliği" adıyla parti kurar. Uzun süre kurduğu parti kanalıyla, Güney Türkistan (Kuzey Afganistan) Türklerinin dünya komuoyunda tanınması yönünde çalışmalarda bulunur. Kızılordu'nun Afganistan'dan çekilmesinin ardından, Afganistan'da başlayan iç savaş sonunda gücünü gittikçe yitiren Azat Beg, son olarak Afganistan'ın Bamyan bölgesinde Hazaralar ve Türkmenler arasında çalışmaları devam ederken, bir suikast sonucu 1997'de şehit edilir. 1995'te evlendiği eşi Arafet'den Kâmuran Beg adında bir oğlu olan Azat Beg'in, halen sağ olan anne ve babası Amerika'da yaşamakta olup, Halit ve Erkin adında iki erkek, Nedret ve Nusret adında iki kız kardeşi vardır.

Munky
22-07-07, 19:25
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1405.jpg
Benito Mussolini ( 1883)- (28.04.1945)
1883'te Forli'de doğdu.Bir süre öğretmenlikle meşgul olduktan sonra 1902'de askerlik yapmamak için İsviçre'ye gitti.1904'te geri dönen Mussolini 10 sene boyunca gazetecilik yaptı.Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine orduya yazıldı ve savaşta aktif olarak görev yaptı.Savaşta yaralanan Mussolini Milano'ya döndü ve burada sağ görüşlü "Il Popolo d'Italia" gazetesinin editörü oldu.

1918'de savaş sona erdiğinde İtalya'da yıkım büyüktü.Ordudan geriye bir şey kalmamış, savaşta 460.000 kayıp verilmişti bununla beraber ekonomi de çökmüştü.Ayrıca savaş sonu antlaşmalarında toprak kazancı olacağını düşünen İtalya'yı İngiltere ve Fransa gözönüne dahi almadılar.Böylece İtalya Avrupa'da yalnızlığa itildi.İtalya'da siyasi krizde vardı, koalisyon hükümetleri başarılı olamıyordu. İşsizliğin giderek artması ve halkın gidişattan memnun olmaması komünistlerin büyük taraftar toplamalarına yol açtı.Bu sırada Mussolini ise çeşitli sağcı grupları kurduğu Faşist partisinin bünyesinde toplamıştı bile.Mussolini (halk arasındaki lakabıyla Il Duce "Duçe" ) ülkenin problemlerini çözeceğini vaat ediyor ve eski Roma İmparatorluğu'nu tekrar kuracağını söylüyordu.Nazi Almanya'sındaki SS ve SA gibi Mussolini'nde bir "Siyah Gömlekliler" grubu vardı.Bu grup parti karşıtlarıyla ve komünistlerle ilgileniyor, şiddete başvurmaktan kaçınmıyordu.Ülkede komünist düşmanlığı arttıkça ve siyasal istikrar sağlanamadıkça umutlar Duçe'ye bağlandı.Ekim 1922'de Mussolini Kral Viktor Emmanuel III'ü yönetimi kendisine devretmekle tehdit etti aksi takdirde 26.000 taraftarı ile Roma'ya yürüyecek ve bunu kendi yapacaktı.Komünist hareketinde önüne geçmek isteyen Kral bu teklifi kabul etti ve İtalya'da Duçe dönemi başladı.

Mussolini'nin başa geçmesiyle, kadınlar ev dışında çalışmaktansa ev kadını olmaya ve yapabildikleri kadar çocuk yapmaya teşvik edildi. Duçe tüm ülkeyi tren rayları ve otobanlarla adeta ördü.Çiftçiler sürekli teşvik edildi , tarım ve endüstride canlanma sağlandı, işsizlik azaldı.Tüm bunlar Mussolini'nin popülaritesini arttırdı.1930'ların başında o artık tüm ülkenin sevgilisiydi.

Fakat popülaritesini daha da arttırmak isteyen Mussolini 1935'te Habeşistan'ın işgaline başladı.Sonun başlangıcı böylece 1935 olarak saptanabilir, bu tarihten itibaren Mussolini'nin prestiji giderek zayıflayacaktır.Çünkü İtalyan halkı artık savaş istemiyordu, Birinci Dünya Savaşı'nın yaraları daha yeni sarılmıştı.Ama Duçe yoluna devam etti.1936'da Habeşistan'ın işgalini tamamladı ve aynı yıl Hitler'le Roma-Berlin mihverini kurdu.Bu tarihten sonra devamlı Hitler'in etkisinde kalan Duçe 10 Temmuz 1940'da Müttefiklere savaş ilan etti.Ama İtalyan Ordusu Kuzey Afrika ve Balkanlar seferlerinde rezil oldu, her seferinde imdada Almanlar yetişmese Yugoslavya ve Yunanistan'ın İtalya'nın işini bitirmesi içten bile değildi.
1943'te Müttefikler İtalya'ya çıkarma yaptılar.Kral Viktor Emmanuel III Mussolini'yi görevden aldı.Duçe tutuklandı ve hapsedildi.Ama en zor anında bile Führer imdadına yetişti.
Hitler, Mussolini'den sonra İtalya'nın teslim olmasından korkuyordu.Böyle bir durum Almanya'nın güneyini Müttefik saldırısına açık hale getirecekti.Eğer Mussolini kurtarılıp tekrar başa geçirilirse ona sadık kuvvetlerle İtalya'nın savunmasına devam edilebilirdi.

Mussolini'nin kurtarılması için SS Hauptsturmfuhrer Otto Skorzeny önderliğinde bir takım oluşturuldu.Takım üyeleri Hava Kavvetleri Luftwaffe'ye bağlı "Fallschirmjager" yani hava indirme birimine ait komandolardı.Bu arada Otto Skorzeny'den kısaca bahsetmek gerekirse o Almanya'nın en iyi yetiştirilmiş komandolarından biriydi ve Müttefik askeri çevrelerinde "Hitler's Commando" sıfatıyla gayet iyi tanınıyordu.

Duçe 12 Eylül 1943'de Gran Sasso'da tutuklu bulunduğu otelden kurtarıldı ve uçakla Viyana'ya kaçırıldı.İtalya'da kendine bağlı birliklerle mücadeleyi sürdüren Mussolini Nisan 1945'de yani savaşın son günlerinde kaçmaya çalışırken İtalyan Mukavemeti mensupları tarafından öldürüldü.(28 Nisan 1945)

Munky
22-07-07, 19:25
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1417.jpg
Deniz Baykal ( 20.07.1938)
20 Temmuz 1938 yılında Antalya�da doğdu. Siyasetle Hukuk Fakültesi'nde öğrenciyken ilgilenmeye başladı.1959 yılında Hukuk Fakültesini bitirdi.1960�da Sosyal Bilgiler Fakültesi�ne asistan olarak girdi.1963�te doktorasını tamamlayıp, iki yıl ABD�de Colombia ile Berkeley Üniversitelerinde çalıştı. Öğrenci hareketleri ve SBF'deki öğretim üyeliği döneminde "sosyal demokrat" olarak tanınan Baykal'a ilk aktif siyaset teklifi İsmet İnönü'yü devirerek CHP Genel Başkanı olan Bülent Ecevit'ten geldi. 1973�te CHP�den Antalya milletvekili seçildi. 33 yaşında milletvekili oldu.Ecevit hükümetleri döneminde Maliye ve Enerji Bakanlığı görevlerini üstlendi, parti yönetiminde görev aldı.12 Eylül 1980�den sonra bir süre gözetim altında tutuldu ve 5 yıl siyasetten yasaklandı.1983�te yasaklı olmasına rağmen faaliyetlerini sürdürdüğü gerekçesiyle bir grup önde gelen CHP ve AP�liyle birlikte Zincirbozan�da ikinci defa gözetim altına alındı. Eylül 1987�de Erdal İnönü�nün liderliğindeki SHP�den Antalya milletvekili seçildi.Önce Grup Başkanvekilliği, ardından Genel Sekreterlik yaptı.1990�da genel sekreterlikten istifa etti.CHP�nin yeniden açılması üzerine CHP�ye geçti. 9 Eylül 1992�de genel başkan seçildi.18 Şubat 1995�de SHP ve CHP bütünleşme kurultayında aday olmayıp genel başkanlıktan ayrıldı.9 Eylül 1995�de birleşmeden sonra yeniden genel başkan seçildi.30 Ekim 1995�de kurulan DYP-CHP koalisyon hükümetinde Başbakan Yardımcılığı ve ve Dışişleri Bakanlığı�nı yürüttü.53.Hükümet kurulunca Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı�ndan ayrıldı.23-24 Mayıs 1998�de olağan kurultayda bir defa daha genel başkan seçildi, ancak 18 Nisan�da partisinin barajı aşamaması üzerine görevinden ayrıldı.

Yerine seçilen Altan Öymen 1 Ekim 2000 tarihinde yapılan 11.Olağanüstü Kongre�de Baykal karşısında seçimi kaybetti.Muhaliflerini etkisiz hale getiren Deniz Baykal, eski sol politikalardan uzak bir çizgi izliyor.

Munky
22-07-07, 19:26
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1948.jpg
Dursun Karataş ( 1953)
1953 yılında Elazığ�da doğdu.Gençlik yıllarında Devrimci Yol hareketi ve Dev-Genç örgütü içinde yer aldı.Dursun Karataş 1978 yılında Devrimci Yol�dan ayrılarak İstanbul Teknik Üniversitesi Derneği�nde Devrimci Sol fraksiyonunu kurdu.Örgüt, o dönemde eski başbakan Nihat Erim ve MHP Genel Başkan Yardımcısı Gün Sazak�ı öldürdü.12 Eylül harekatından sonra 30 Eylül 1980 tarihinde yakalandı.3 Kasım 1980�de tutuklandı.9 yıl cezaevinde kaldı.Su süre içinde örgütü cezaevinden yönetti. 25 Ekim 1989�da Bayrampaşa Cezaevi�nden firar etti.Örgüt 1994 yılında siyasi temeli olan Mahir Çayan liderliğindeki THKP-C�den esinlenerek DHKP-C (Devrimci Halk Kurtuluş Partisi ve Cephesi) adını aldı.Dursun Kartaş 9 Eylül 1994 tarihinde Fransa�da yakalandı.4 ay cezaevinde kaldıktan sonra 26 Ocak 1995 tarihinde tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

Munky
22-07-07, 19:26
Erdal İnönü ( 1926)
1926 yılında Ankara�da doğdu.1947 yılında Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik Bölümü�nü bitirdikten sonra Amerika�da doktora yaptı.1956�da doçent, 1961�de profesör oldu.Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi ve Boğaziçi Üniversitesi�nde öğretim üyeliği, 12 mart 1971 öncesi teröreylemlerinin önemli bir odağı olan ODTÜ�de rektörlük yaptı. Sohtorik ailesinden Sevinç Hanım�la evli olan Erdal İnönü ingilizce ve fransızca biliyor.

1983 yılında SODEP Genel Başkanı olarak siyasete giren İnönü, 1985 yılında SHP Genel Başkanı seçildi.1991�de Süleyman Demirel başbakanlığında kurulan DYP-SHP hükümetinde Başbakan Yardımcılığı yapan Erdal İnönü, bilahare aktif siyasetten ayrılarak SHP ve sonra CHP�nin Onursal Başkanlık sıfatını taşıyordu.

Deniz Baykal�ın CHP�nin eski çizgisini tasfiye kararı üzerine bir kısım arkadaşıyla birlikte CHP�den istifa etti.


ESERLERİ

Anılar ve Düşünceler III.Cilt
Erdal İnönü
Doğar Kitapçılık

"....Bugün Türkiye'deki üniversitlerde bilimsel özerklik yoktur. Anayasa'nın kabul etmedeği idarî özerklikten söz etmiyoruz. Anayasa'nın istediği bilimsel özerklik yoktur. YÖK yetkilileri bu konuda sürekli yanlış bilgi vermektedirler. İnsanlığın yüzyıllar boyunca süren arayışı ile bilimsel çalışmanın ne olduğunu bilenler Türkiye'de vardır. YÖK yetkililerinin bütün oyun ve engellemelerine rağmen Türk üniversitelerinde özerkliğin gerçekleştirilmesi için çalışmaya devam edeceğiz..."
28 Aralık 1984'teki demecinden
"...SODEP, siyasal tarihimize, Türkiye'de 1980-1983 ara döneminden sonra demokrasinin yeniden kuruluşunda önderlik etmiş ve sosyal demokrasinin yolunu açmış bir parti olarak geçecektir. Hepimiz SODEP'te görev yapmış olmanın onurunu daima taşıyacağız..."
3 Kasım 1985'teki kurultay konuşmasından

Yayın Yılı: 2001; 501 sayfa; İTHAL; 14x23 cm; KARTON KAPAK; ISBN:9756612029; Dili:TÜRKÇE


HAKKINDA YAZILANLAR

2. İnönü Hikayeleri
Ümit Aslanbay
Bilgi Yayınevi / Yeni Mizah Dizisi


GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM

İnönü Başarı Şansını Ölçtü
Şamil TAYYAR
Sabah 15 Mayıs 2001

Solda yeni parti için hazırlık yaptığı konuşulan Erdal İnönü, bazı kamuoyu araştırma şirketi yöneticileriyle görüşerek siyasetteki olası başarı şansını ölçtü.
Yeni parti liderliği için yoğun baskı altında kaldığını belirten İnönü, son kamuoyu yoklamalarını gözden geçirdi. İnönü, kamuoyu araştırma şirketleriyle görüşerek iki soruya yanıt aradı: 1. Yeni parti kurarsam başarı şansı nedir? 2. Bensiz yeni partinin başarı şansı nedir?
Bu sorulara araştırma şirketlerinin, yanıtları işe şu temel noktalarda toplanıyor:
* Solda Kemal Derviş ve Erdal İnönü ismi öne çıkıyor. Şimdilik Derviş'in popülaritesi daha yüksek ancak zaman içinde yıpranabilir.
* İnönü olmadan etrafındaki arkadaşlarının kuracağı yeni partinin pek şansı olmaz.
* İnönü'nün Derviş'i yakalayabilmesi için merkez solda daha kavrayıcı bir yapı oluşturması gerekiyor.
* ABD, önümüzdeki dönemde de sol bir ismi Başbakan olarak görmek istiyor. Çünkü gelir grupları arasındaki uçurumun toplumda yarattığı tahribatı sol partiler giderebilir.

Munky
22-07-07, 19:26
Gerhard Schröder ( 07.04.1944)
Schröder, 7 Nisan 1944'de Mossendorf adlı bir köyde doğdu ve bir kaç gün sonra, yüzünü görmediği babası Fritz Schröder, Alman ordusunun Romanya'dan çekilişi sırasında yaşamını yitirdi. Schröder üzerinde önemli rolü olan annesi Erika, temizlikçilik yaparak, iki çocuğunun geçimini sağladı.

Erika, 1947'de 3 çocuklu bir işçiyle 2. evliliğini yapınca, Schröder'in 3 tane de üvey kardeşi oldu. Üvey babası tüberküloz tedavisi için sık sık sanatoryumda yattığı için, evde aile reisi oölünü Schröder üstlendi. Komşu kentlerdeki okullara gidip, zor şartlar altında öğrenimini sürdürürken, 14 yaşında çeşitli dükkanlarda satıcı olarak çalışmaya başladı. Bu arada genç yaşlarda amatör futbol liglerinde de, iyi bir orta saha oyuncusu olarak top koşturdu.

1966 ile 1971 arasında Göttingen Üniversitesi'nde Hukuk okuyan Schröder, 1978'de ilk avukatlık bürosunu açtı. Savunmasını yaptığı kişiler arasında terör örgütü Kızıl Ordu Fraksiyonu'ndan (RAF) Horst Mahler de var. Partisine danışıp bu davayı üstlenen Schröder, başarılı olamadı. Schröder'in geçmişindeki bu ilginç dava, genel seçimlerde rakipleri tarafından, hiç propoganda malzemesi yapılmadı.

Dileği gerçek oldu
Almanya Sosyal Demokrat Partisi'ne (SPD) 1963'te giren Gerhard Schröder, 1978 - 80 arasında SPD gençlik örgütü JUSO'da iki dönem Genel Başkanlık görevini yürüttü. 1986'da Parti Yönetim Kurulu üyesi olan Schröder, 1986 - 1990 yılları arasında Bonn'da federal parlamentoda bir dönem milletvekilliği yaptı. Bu yıllarda, Bonn'daki Başbakanlık binasının demirliklerine tutunup, "Bir gün buraya Başbakan olmak istiyorum" diye bağırdığı anlatılır.

Daha sonra Aşağı Saksonya Eyaleti'ne dönerek, 1990'daki eyalet seçimini kazanan Schröder, bu eyaletin başbakanı olarak Yeşiller'le koalisyon kurdu. SPD, 1994'te eyaletteki seçimde tek başına iktidar oldu.

1998 martında yapılan Aşağı Saksonya seçiminde, SPD yüzde 48 oranında oyla çok iyi bir sonuç alınca, parti Yönetim Kurulu Schröder'i hemen genel seçimler için Başbakan adayı ilan etti. 27 Eylül 1998'de genel seçimleri kazanan Schröder liderliğindeki SPD, Yeşiller ile koalisyon hükümeti kurdu.

Türkiye'yi destekledi
Schröder, iç ve dış politikadaki tutarlı politikalarının yanı sıra Türkiye'nin Avrupa Birliği adaylığının en ateşli savunucularından biri olarak dikkat çekti. 1999 Aralık'ında Finlandiya'nın başkenti Helsinki'de yapılan Avrupa Birliği Zirvesi'nde Türkiye'ye AB adayı statüsü, Schröder gibi düşünen bazı üye ülke devlet başkanlarının uzun süredir yürüttükleri olumlu kampanya sonucu verildi.
Xxxxxxxx

Munky
22-07-07, 19:26
Helmut Kohl
On altı yıl boyunca Almanya Başbakanlığı yapan politikacı olarak tarihe geçen Helmut Kohl, 1930'da Ludwigshafen kentinde doğdu. Frankfurt ve Heidelberg'de eğitim gören Kohl avukat oldu. Bir süre sonra Hıristiyan Demokrat Parti'ye katılan Helmut Kohl,1976'da Federal Parlamento'nun milletvekili bir üyesi olarak o yıllardaki başkent, Bonn'a gitti.

İyi bir çıkış yakalayan Kohl, kısa sürede partisinin genel başkanlık koltuğuna oturarak muhalafet lideri konumuna geldi. Schmidt koalisyonunun 1982'de çökmesiyle başbakan vekili olan Kohl, partisinin 1983 seçimlerini kazanması üzerine başbakanlık koltuğuna bu kez emaneten değil kalıcı olarak oturdu. Kohl, başbakanlıkta kaldığı süre içinde çok önemli başarılara imza attı.

Bu başarıların en dikkat çekeni iki Almanya'nın birleşmesini sağlamak oldu. Doğu Almanya'nın 1989'da Batı ile birleşmesinin ardından bir zamanların iki farklı ülkesi olan Birleşik Almanya'da 1990'da düzenlenen genel seçimleri Hıristiyan Demokratlar'ın kazanması üzerine bir kez daha başbakan oldu.

Kohl "Birleşik Avrupa" fikrinin ateşli savunucularından biri olmasına rağmen Türkiye'nin Avrupa Birliği adaylığına karşı tutumuyla dikkat çekti. 1998'de düzenlenen seçimlerden Sosyal Demokrat Parti'nin galip çıkması üzerine Kohl başbakanlığı Gerhard Schröder'e teslim etti.

Bir süre sonra partisinin genel başkanlığını da bırakan Kohl, Hıristiyan Demokratlar'a bir tür üstün hizmet nişanı anlamına gelen "Onursal Başkan" seçildi. Ancak, Kohl'ün iktidarı döneminde partisine yüklü miktarlarda yasadışı bağışlar yapıldığının ve Kohl'ün ülkede aranan bir silah tücarıyla ilişkisi olduğunun ortaya çıkması büyük bir politik skandala yol açtı.

Kohl onursal başkanlıktan istifa etmek zorunda kaldı. Kohl'ün yasadışı bağış yapanların isimlerini açıklamamakta direnmesi, Hıristiyan Demokrat Parti'de bir dizi artçı şoka neden oldu.
Xxxxxx

Munky
22-07-07, 19:27
İbrahim Rugova
Kosova'nın ilk cumhurbaşkanı

1944 yılında Kosova'da doğdu. Paris Sorbonne Üniversitesi'nde linguistik öğrenimi gördü. Kossova'ya dönüşünün ardından Arnavut edebiyatı profesörü oldu. Aynı zamanda yazar olan Rugova 1989 yılında Kosova Yazarlar Sendikası'na başkanlık yaptı.
Aynı yıl içinde Yugoslavya cumhurbaşkanı Slobodan Miloşeviç, Kosova'nın özerkliğine son verdi, bu ise Kosova Demokratik Ligi'nin (LDK) kurulmasına yol açtı. LDK Kosova'da komünist olmayan ilk siyasi partiydi.

Rugova, Miloşeviç rejimine karşı şiddetsiz bir direniş politikası izleyerek 1990'lar boyunca LDK'nin başında oldu, LDK Sırbistan ve federasyon seçimlerini boykot etti ve Kosova'daki Arnavut nüfusu için hastaneleri, okulları ve vergi sistemini kapsayan alternatif bir yönetim oluşturulması için çalıştı. 1992'de ve 1998'de kendine özgü ve Belgrad'ın tanımadığı "Kosova Cumhuriyeti"nin cumhurbaşkanı seçildi.

Rugova'nın pasifist politikası Kosova'nın Dayton Barış Görüşmelerinin dışında bırakıldığı 1990'ların ortalarında - bu birçok Arnavut asıllıya göre, Kosova'nın bağımsızlığı için Batı'nın destek verme şansının ortadan kalkması anlamına geliyordu - eleştirilmeye başlandı.

Rugova, Kosova Arnavut delegasyonunun bir üyesi olarak 1999 yılının Şubat ayında Rambouillet Barış Görüşmelerine katıldı.

2000 yılının Ekim ayında Rugova'nın partisi yerel seçimlerde oyların %58'ini alarak yeniden halkın desteğini kazandığını göstermiş oldu. 2001 yılının Kasım ayında yapılan genel seçimlerde ise bu kez %4 6 oy alan Rugova ve partisi seçimleri - çoğunluğu alamasa da - kazanmış oldu. Üç ay süren pazarlıklar sonucunda diğer Arnavut asıllıların partileri ile güç paylaşımı konusunda anlaşmaya varıldı ve Rugova 2002 yılının Mart ayında Kosova cumhurbaşkanı ilan edildi.

HAKKINDA YAZILANLAR

Kosova Başkanı İbrahim Rugova öldü
Hürriyet 21 Ocak 2006

Başkana yakın Kosovalı yetkililer, akciğer kanseri olan 62 yaşındaki Rugova'nın bugün öldüğünü belirttiler.

Kosova'nın başkenti Priştine'deki bir Batılı yetkili de Rugova'nın öldüğünü doğruladı. Kosovalı Arnavutların Sırbistan'dan bağımsızlık mücadelesinin temsilcisi olan Rugova'ya geçen eylülde akciğer kanseri teşhisi konulmuştu.

x

1990 yılında Kosova Demokratik Ligi (LDK)'ni kuran İbrahim Rugova bugün hala ülkenin cumhurbaşkanıdır. Rugova aslen edebiyatçıdır ve uzun yıllar batı yanlısı bir siyaset izlemektedir. Siyasi hayatı boyunca askeri hareketlenmelere ve dolayısıyla Kosova Kurtuluş Ordusu'na (KKO) karşı olmuştur. 2000 yıl yerel seçimlerinde 25 parti arasından %58'lik oy oranıyla birinci olan Rugova'yı %27'lik oy oranıyla eski KKO başkanı Haşim Taçi'nin liderliğini yaptığı PDK takip etmiştir.
2001 yıl 17 Kasım parlamento seçimlerinde yine %45.6'lı oy oranı ve 47 milletvekili ile Rugova birinci olmuştur. Haşim Taçi'nin PDK'sı %25.7'lik oy oranıyla 26 sandalye alabilmiştir. Boşnakların VATAN İttifakı dört, Türkler üç, Sırpların Dönüş İttifakı ise %11'lik oy oranıyla 22 milletvekili kazanmıştır. Sonuçta Rugova cumhurbaşkanı olurken PDK'dan Bayram Recebi başbakan olmuştur.

Kosova�da seçim zaferi Rugova�nın

Başbakan İbrahim Rugova�nın liderliğindeki Kosova Demokratik Birliği (LDK) oyların yüzde 47�sini alarak zaferini ilan etti.AA

24 Ekim 2004 Seçimlere katılan tek Türk partisi olan Kosova Demokratik Türk Partisi�nin, 120 sandalyelik Kosova parlamentosunda toplam 3 milletvekiliyle yer alması bekleniyor.


İnsan Hak ve Özgürlükleri Konseyi�nin açıkladığı sonuçlara göre, Kosova Başkanı İbrahim Rugova�nın liderliğindeki Kosova Demokratik Birliği, oyların yüzde 47�sini, Haşim Taçi�nin lideri olduğu Kosova Demokrasi Partisi yüzde 27�sini, Kosova Refah İttifakı yüzde 8�ini, seçimlere büyük umutla giren yurttaş girişimi Ora (Saat) yüzde 6�sını aldı.

Seçimlere katılan tek Türk partisi olan Kosova Demokratik Türk Partisi, aldığı oylarla seçime katılan 33 siyasi oluşum arasında 6�ıncı olmayı başardı. Parti, oyların en büyük bölümünü, Prizren belediyesinde kazandı.

Geçen yıla oranla seçime katılımın daha düşük olmasına karşın oy potansiyelinde yüzde 10�luk artış görülen KDTP�nin, 120 sandalyelik Kosova parlamentosunda toplam 3 milletvekiliyle yer alması bekleniyor.

Kosova Başkanı Rugova, seçimlerle ilgili değerlendirmesinde, Kosovalıların kendi kendilerini yönetebileceklerini ve yüksek siyasi kültürlerini ortaya koyduklarını belirterek, Kosova�nın bağımsızlığını doğrudan tanıma zamanın geldiğini söyledi.

Rugova, Kosova�nın nihai statüsüyle ilgili seçenek olarak uluslararası toplantı yapılmasını önerdi.

Munky
22-07-07, 19:27
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/747.jpg
İsmail Alptekin ( 1943)
Bolu Milletvekili-
GEREDE - 1943, İbrahim, Sare - Konya Öğretmen Okulu, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi - Avukat - Öğretmen, Serbest Avukat, T.Zirai Donatım Kurumu Avukatlığı, TÜBİTAK Murakıbı, Vakıflar Bankası Yönetim Kurulu Üyesi, Ankara Büyükşehir Belediye Meclis Üyesi - Fazilet Partisi Kurucu Genel Başkanlığı - Evli, 2 Çocuk.

Munky
22-07-07, 19:27
İsmet Sezgin
HAKKINDA YAZILANLAR

Demirel yüzünden kaybettim Yener SÜSOY
Hürriyet 07.10.2002


52 yıllık siyasetçi İsmet Sezgin, 1993 kongresinde Tansu Çiller'e karşı mağlup çıkmasının sorumlusu olarak Süleyman Demirel'i gösterdi.
Türk siyasi yaşamının 52 yıllık ünlü ve sempatik ustası İsmet Sezgin, namı diğer ��İsmet Ağabey�� bugüne kadar hiç böyle görülmedi, hiç böyle konuşmadı. Nice ihtilaller, muhtıralar, nice kıskançlıklar, nice vefasızlıklar, nice hançerlemelere tanık olduğu siyasi yaşamına nokta koydu. Ve İsmet Ağabey geçmişte içinde yaşadığı olayları örten sır perdesini ilk kez bizim için fırlatıp attı. Vay vay, meğer kapalı kapılar ardında neler olmuş, neler yaşanmış. Bu arada kendi özel yaşamını da ilk kez öğrendik, çapkınlıktan silah koleksiyonuna kadar.

Tunalı Hilmi üzerindeki yıllanmış dört katlı bir evin en üst katındaki kiralık dairesinde duyduklarınıza inanamayacaksınız. Biricik kızı, sevgili meslektaşım Seynan bile şaşırdı, gerisini siz düşünün. Siyasette dört mevsimi de yaşayan, tevekkül anıtı, herkesin

yardımına koşan, hayır demesini beceremeyen gerçek bir ağabeydir. Aydın Belediye Reisi'yken 27 Mayıs'ı, Gençlik ve Spor Bakanı'yken 12 Mart'ı, Maliye Bakanı'yken 12 Eylül'ü yaşamış, siyasi geçmişimizin kilometre taşı bu ağabeye konuk olmaya var mısınız? Ne ben, ne de siz hiç sesimizi çıkarmayalım, sözünü de kesmeyelim. Siz bu arada masasının üstüne hazırlattığı Aydın inciri ve taze cevizlerden tatmayı unutmayın, bunlar sayın bakana özeldir.

Derviş olmasaydı CHP barajı yine aşamazdı

- Bir ağız dalaşı sonucunda yapılması kararlaştırılan zamansız erken seçim, AKP dışında hiçbir partiye fayda sağlamayacak. Şimdi onların durumu da zor, çünkü liderleri anayasa gereği kesinlikle seçime katılamayacak. Bir tarafta Irak, öte tarafta Kıbrıs, AB meseleleri var; ayrıca ekonomimiz diken üstünde. Türkiye'deki ekonomik dengeler bir daha bozulacak olursa ayakta kalamayız. Çünkü bundan sonra bir 11 Eylül daha olmaz. O meşum olaydan sonra Türkiye'nin gücünün, itibarının arttığı bir gerçek, ülkemizin rolü değişti, değeri anlaşıldı. Bu arada Kemal Derviş'in de çok yararlı hizmetleri oldu ama, bulunmaz Bursa kumaşı da değil. Milli iradeyi temsil etmeyen bir seçim sistemiyle yapılacak bu erken seçimden kaos çıkmaması için dua ediyorum. Seçimin ertesi günü meşruiyet kavgaları başlayacak, tıpkı 1957 seçimlerinde yüzde 48 oy alan DP'nin başına geldiği gibi. Bugünkü hale göre benim tahminim AKP birinci parti olur, iktidara öfkeli vatandaşın oylarını alacak gibi. İkinci parti Derviş'li CHP olur, seçime kadar Baykal hata yapmaz inşallah. Derviş olmasaydı bence CHP yine barajı aşamazdı. DYP üçüncü sırada yer alır, MHP'nin ise barajı geçmesi şüpheli.

Cindoruk ve Cevheri aleyhime çalıştılar

- DYP'nin 1993 kongresiyle ilgili olarak bugüne kadar birçok arkadaşım konuştu, ben 10 sene sonra konuşacağım deyip sustum. Hepsini ilk kez sana anlatacağım, benim aziz dostum sevgili Yener. Sayın Demirel Cumhurbaşkanı seçilince DYP'nin başına daha önce de genel başkanlığımızı yapan Hüsamettin Cindoruk'un gelmesi gerektiğini düşündüm. Bu arada birçok arkadaşım benim de aday olmamda çok ısrar ettiler. Bunun üzerine Cindoruk'a ��Sen aday olursan ben çekilirim�� dedim. Fakat Süleyman bey ��Ben cumhurbaşkanıyım, sen de meclis başkanısın, bu denge bozulmasın, yoksa işler yürümez�� diyerek Cindoruk'un adaylığına karşı çıktı. Bunun üzerine benim adaylığım gündeme geldi, ama önce Süleyman Bey'e danışmalıydım. Senelerce yardımcılığını yaptığım, Türkiye'nin en güç zamanlarında bana önemli görevler veren, bana inanan, güvenen insanın muvafakatini almak benim için bir siyasi zarafetti. Onun en azından hayır duasını almak istemiştim. Buluşmamız gecikince Tansu Hanım ve Köksal Toptan adaylıklarını koydu. Süleyman Bey'in benimle görüşmesini geciktirmesinde bir kasıt olduğunu düşünmüyorum, belki adaylığımı yakın çevresine kabul ettirmek istedi. Nihayet bir perşembe günü Süleyman Bey'le görüşüp durumu anlattım, hayırlar dileyip destekleyeceğini ifade etti. Demirel benim genel başkan olmamı istiyordu, ama 15 gün geç kalması işi bozdu. Bu gecikme olmasaydı Tansu Hanım kesinlikle aday olmazdı. Meclis başkanımız Cindoruk, teşkilattaki dostları, yanındaki milletvekilleri arkadaşlarımızla birlikte çok açık olarak Çiller'i destekledi. Bu yüzden ben ��Demirel'in adamı�� olarak seçime girmek durumunda kaldım. Seçilirsem sanki Demirel başbakan olacakmış gibi bir hava estirildi ama, beni tanıyanlar kimsenin kuklası olmayacağımı iyi bilir. Çok yakın arkadaşlarım, mesela Necmettin Cevheri aleyhime çalıştı, belki de eşit sıradan öne çıkmamı istemedi. Cavit Çağlar da kendini tatmin etmek için ��Kasıma kadar İsmet ağabey, sonra ben�� dedi. Sonradan tespit ettim ki, dönemimde beli kırılan PKK'nın başı Apo, bizim Doğu ve Güneydoğu milletvekillerine ��Bu adam bizim neslimizi kurutuyor, ona oy vermeyin�� diye haber salmış. Sözün kısası, Süleyman beyin güvenini kaybedenler, Cindoruk'un yardımıyla Çiller'i seçti. Oylama başlamadan yanımda oturan Çiller'e ��Kazanırsanız yanınızdayım�� dedim. Tansu hanım eşimin elleri tutup ��Saadet hanımefendi, bu seçimi nasıl olsa İsmet ağabey kazanır, beni unutmayın, ben kazanırsam da bu değişmeyecek�� dedi. Seçimini kaybedeceğimi asla beklemiyordum, çünkü kongrede özverinin, vefanın, dostluğun, kadirbilirliğin egemen olacağına inanmıştım. Kişisel menfaatlerin oyları böylesine yönlendireceğini tahmin edemezdim. Kaybettiğim için üzüldüm, ama yıkılmadım, çünkü ben her şeye sıfırdan başlayabilen bir insanım, geçmişim ortada. Sayın Çiller'i genel başkanımız, başbakanımız olarak kabul edip örnek bir milletvekili olmaya çalıştım. Tansu Hanım birkaç kere de bakanlık teklif etti, kabul etmedim.

Tansu Çiller, servetinin meşruiyetini kanıtlayamadı

- Çiller Başbakan olduktan sonra eşi devreye girdi, ülkeyi sevgili Özer'le birlikte idare etmeye başladılar. Her şeyin Özer Bey'e sorulur, danışılır ve ondan sorulur hale geldi. Bizim ne çileler, ne emeklerle kurduğumuz kitle partisi, oldu şahıs partisi. Sayın Çiller, bunların yanı sıra gayrımeşru olduğu iddia edilen servetinin meşruiyetini kanıtlayamadı. Örtülü ödenekle ilgili olaylar gün ışığına çıkamadı, verecek cevap bulamadı. Bütün bunlar yetmezmiş gibi, daha önce ��Apo'dan, afyon kaçakçısından daha tehlikeli, bana oy verirseniz sizi bu beladan kurtaracağım�� dediği Erbakan'la hükümet kurdu. Yüzde 20'lik oy alan bir zihniyet Tansu Hanım sayesinde devlete egemen oldu, ülkeyi 28 Şubat'lara sürükledi. Bu demokratik laik düzene, Atatürk devrimlerine ve cumhuriyetin temel ilkelerine açık bir saldırıydı. Siyasal ahlak eski önemini, anlamını yitirdi, demokrasi araç oldu. Kendimize olan saygımızı yitirmemek için DYP'den ayrıldık ve böylece DTP kuruldu.

Çillerler'in aile partisi

- Tansu Çiller'in genel başkan seçilmesinden sonra benim de kurucusu olduğum Doğru Yol Partisi, büyük bir hızla aile şirketi haline dönüşmeye başladı. Demokrat Parti'den bugüne kadarki yarım yüzyıllık siyasi geçmişimde görmediğim olaylara şahit oldum. İl, ilçe teşkilatları fesih edildi, lider sultası başladı ve parti içi demokrasi kalmadı. Demirel zamanında bundan bin misli iç demokrasi vardı. Türkiye'de hiçbir siyasi partide iç demokrasi olmadığı için kuvvetler ayrılığı ilkesi çalışmıyor. Lider ve genel merkez sultasıyla yürütmeyi ele geçiren güç, yargı erkini de etkiliyor. Çiller'in hükümet etme tarzıyla benim tarzım uyuşmadı.

Bayar, DYP ittifakına karşıydı

- Mehmet Ali Bayar'ın benim gibi DYP'yle işbirliği yapmaya karşı olduğunu çok kesin biliyorum. DTP Genel İdare Kurulu'nun en son toplantısında 28 arkadaşımız DYP ile ittifak yapmak lehinde oy kullanmış, bir arkadaşımız çekinser kalmış, ötekiler ise reddetmiş. Genel başkan ben olsaydım, DYP'den istifa etmemi gerektiren birtakım nedenler ortadan kalkmadan böyle bir ittifaka girmem asla mümkün değildi.

Munky
22-07-07, 19:27
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/724.jpg
Mehmet Ağar ( 1951)
Mehmet Ağar 1951 yılında Ankara'da doğdu. Babasının memuriyeti dolayısıyla 1957 yılında Urfa'da başladığı ilkokulu, Gümüşhane, Bolu, Adana, Ankara ve Erzincan'da; Erzincan'da başladığı ortaokulu, Kayseri, Diyarbakır ve Uşak'ta bitirdi.

Liseye Ankara'da başladı ve 1968 yılında Haydarpaşa Lisesi'nden mezun oldu. Aynı yıl girdiği Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde Emniyet Genel Müdürlüğü bursu ile okudu ve Maliye bölümünden mezun oldu.

İlk devlet memuriyeti Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Dairesinde ve ardından Cumhurbaşkanlığı Koruma Müdürlüğü'nde Komiserlik yaptı.

1976'da Ankara vilayeti kaymakam adayı olarak İçişleri Bakanlığı'nda göreve başladı. İznik ve Selçuk ilçelerinde kaymakam vekili olarak, Torul ve Delice ilçelerinde kaymakam olarak görev yaptı.

1980 Ocak ayında İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdür Muavini,
1981 mayıs ayında Asayiş şube müdürü oldu.

1984-88 arasında Terör ve Asayişten sorumlu İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı olarak çalıştı.
1988'de Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne
1990'da İstanbul Emniyet Müdürlüğü'ne,
1992'de Erzurum Valiliği'ne,
1993 Temmuzunda Emniyet Genel Müdürlüğüne, atandı.
1995'de Elazığ Milletvekili seçildi.

1996'da 53. Hükümette Adalet Bakanı,

54. Hükümette İçişleri Bakanı olarak görev yaptı.

Emniyet Genel Müdürü, Adalet Bakanı ve İçişleri Bakanı olarak görev yaptığı bu dönem, ülkenin var olma mücadelesini yaptığı zor bir dönemeçti.

1999 ve 2002 seçimlerinde Elazığ�dan bağımsız milletvekili adayı oldu. Elazığlıların teveccühü ile millete dayalı siyasetin örneğini tüm Türkiye�ye göstererek, iki dönem üst üste Elazığ�dan Bağımsız Milletvekili oldu.

14-15 Aralık 2002 tarihleri arasında yapılan DYP 7. Olağan Kongresi�nde ilk turda salt çoğunluğu sağlayarak Doğru Yol Partisi'nin yeni Genel Başkanı seçildi.

14-15 Mayıs 2005 Tarihlerinde yapılan 8. Olağan Büyük Kongre'de 1071 oyla tekrar Genel Başkanlığa seçilmiştir.

Munky
22-07-07, 19:28
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2465.jpg
Mehmet Emin Resulzade ( 1884)- (06.03.1955)
(1884 - 1955) Tarihteki ilk Türk Cumhuriyeti olan Azerbaycan Cumhuriyeti'nin kurucusu ve ilk Cumhurbaşkanı Mehmet Emin Resulzâde 1884'te Bakü'de dünyaya geldi. Çalışma hayatına 19 yaşında iken gazete yazarlığı ile başladı. Tiflis'te yayınlanan Şark-i Rus, Azerbaycan'da Hüseyinzâde Ali Bey Turan'ın Hayat ve Füyuzat ile Ahmet Ağaoğlu'nun Irşat ve Terakki gazetelerinde yazdı. Bakü'de haftalık Tekâmül, sonra Yoldaş dergilerini yayınladı.

1905'te siyâsete atıldı. Çarlık yönetimine karşı gizli bir dernek kurdu. Takibata uğrayınca Türkiye'ye kaçtı. 1913'te Çarlık yönetimi af çıkarınca Bakü'ye döndü.
1917'de Bağımsız Azerbaycan fikrini savunan Müsâvât Partisi'nin başkanı oldu. Türkistan'daki diğer Türk Cumhuriyetleri'nin de Rusya'dan ayrılması ve Türk Devletleri Federasyonu kurulması fikrini savunuyordu.
28 Mayıs 1917'de Azerbaycan Cumhuriyeti kuruldu ve ilk cumhurbaşkanı oldu. Cumhuriyet iki yıl yaşadı. Kızıl Ordu Azerbaycan'ı işgal edince Resulzâde önce Almanya'yla gitti. Ikinci Dünya Savaşı sonunda Almanya teslim olunca Türkiye'ye geldi, Ankara'ya yerleşti.
6 Mart 1955'te vefat etti.

Munky
22-07-07, 19:28
Muhammed Salih ( 1949)
Muhammed Salih, 1949�de Harezm eyaletinde dünyaya geldi. 1966�de liseyi bitirdi; 1968-1970�de Sovyet Ordusunda askerlik görevine çağrıldı. Askerliğini Çekoslovakya�da yapan Muhammed Salih, burada meşhur ��Prag baharı��nın şahidi oldu. Prag olayları henüz 18 yaşında olan Muhammed Salih�in zihninde derin iz bıraktı ve o ilk defa Sovyet sisteminin mutlak adaletli bir sistem olduğu hakkındaki propagandalara şüpheyle bakmaya başladı. 1970�de askerlikten terhis oldu. Ayni yıl Taşkent Devlet üniversitesine kabul edildi, 1975�de mezun oldu.

Öğrencilik yıllarında şiir ve tercüme denemeleri yapıyor, o donemin genç kuşaklarını etkileyen eksiztansiyalizmi inceliyor, J. P. Sartre, A. Camus, F. Kafka gibi ünlü yazarların eserleriyle yoğun olarak ilgileniyordu. Mezuniyet tezini de ��Çağdaş Fransız şiiri�� olarak seçmiş, hocaları tezini çok basarili bulmuşlardı. O yıllarda F. Kafka eserlerini ve XX. yüzyıl Fransız şiirini Özbek Türkçe�sine tercüme etti. 1975-85 yıllarında 7 şiir kitabı yayınlandı. 1982�de �Dede Korkut Kitabı�nı, 86�da Ziya Gokalp�in �Türkçülük�ün Esasları�nı, daha sonra Türkçe�den �Yunus Emre Divanı�nı Özbek Turkçesi�ne çevirdi ve yayınlattı.

Özbek şiirinde �Metoforistik Akım�� denilen yeni bir ekolun mimari olan Muhammed Salih kısa sürede Sovyet aydınlarının tanıdığı bir isim oldu. 1985 Ocak ayında kaleme aldığı, Özbek Milliyetçilerin baş eseri olan ��Politburoya Mektup�� yazdı ve eser bütün SSCB�de büyük etki yarattı. Bu sosyal depresyon onu politikaya iten bir etken oldu.

Özbek gençleri üzerindeki etkisi ona bazı tavizler verilmesini sağladı. 1985�den başlayarak o kendi makalelerinde her cepheden Özbek halkının dertlerini gündeme getirmeye başladı. Mayıs 1988�de Özbekistan Yazarlar Birliği Genel Sekreterliğine seçildi. Aynı yılın Haziranı�nda o Moskova�da SSCB Yazarlar Birliği Kurultayında, yüksek minberden ilk olarak Sovyetler Birliğini sert eleştiriler getirdi. Arkasından Moskova�nın arzusuyla Komunist Partisi üyeliğine davet edildi. Bu daveti reddetti.

1988 yılın Kasım ayında kendisinin üç arkadaşıyla birlikte o donemin ilk muhalefet teşkilatı olan �Birlik Halk Hareketi�ni, 1990 yılın Nisanın�da ise ��ERK�� demokratik Partisini kurdu ve başına geçti. Aynı Özbekistan Parlamentosuna girdi. Partisi tarafından hazırlanan �Özbekistan�ın Mustakillik Deklarasyonunu�� Parlamentoya sundu ve orada aynen kabul edildi. Bu büyük başarıydı. 1991 yılının Aralık ayında yapılan Cumhurbaşkanlık Seçimlerinde karşı adaydı. Resmi açıklamalara göre seçimden %12.7 oyla çıktı. Seçimlerden hemen sonra Partisine baskılar başladı, Parti gazeteleri yasaklandı. Bir süre gözaltında kaldıktan sonra, Muhammed Salih serbest bırakıldı. 1993 yılın ilkbaharında Cumhurbaşkanı Turgut özel davetiyle Türkiye�ye geldi.
Belli bir süre Türkiye�de kaldıktan sonra, Norveç�e gitmek zorunda kaldı. 2002 yılın başlarında Çek Cumhuriyeti�ne yaptığı ziyaret sırasında tutuklandı ve daha sonra serbest bırakıldı.

Munky
22-07-07, 19:28
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1120.jpg
Necmettin Erbakan ( 1926)
1926 yılında Sinop'ta doğdu.1948 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi'ni bitirerek mühendis oldu.Aynı kurumda öğretim üyesi oldu, 1962 yılında profesörlüğe yükseldi.TOBB Başkanı seçildi.1969'da bağımsız olarak milletvekili seçildi.1970'de Milli Nizam Partisi'ni kurdu.Parti 1971 yılında kapatıldı.1973'te Milli Selamet Partisi adıyla kurulan yeni partiye girdi ve bilahare genel başkan seçildi.1973'te MSP Bülent Ecevit'in genel başkanı olduğu CHP ile koalisyon yaptı.Kurulun bu hükümette Erbakan Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı oldu.1974-1977 yılları arasında Milliyetçi Cephe hükümetlerinde aynı sıfatla yer aldı.12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra siyaset yapması yasaklandı.Siyasi yasağının kalkması üzerine 1987 yılında Refah partisi'nin genel başkanı seçildi.RP-DYP Koalisyon hükümetinde başbakanlık yaptı.28 Şubat 1997 süreciyle yıkılan hükümetten sonra Refah Partisi kapatıldı ve Necmettin Erbakan'ın siyasi yasağı başladı.Erbakan hakkında ayrıca Bingöl'de yaptığı bir konuşmadan dolayı 1 yıl ağır hapis cezasına çarptırıldı.Af kanunuyla hapis cezasından kurtuldu.

HAKKINDA YAZILANLAR

Şevket Kazan 'Refah Gerçeği'ni yazdı. Sırada, MSP ve MNP'nin tarihi ile Erbakan'ın hayatı var
Adalet eski Bakanı ve kapatılan Refah Partisi'nin Genel Başkan Yardımcısı Şevket Kazan, kendi bakış açısıyla 12 Eylül'den 1998 yılına kadar olan siyasi tarihi yansıttığı ''Refah Gerçeği'' başlıklı kitabının ilk cildini tamamladı. 2. ciltte RP'nin kapatılmasını, 3. ciltte "RP'nin kapatılmasına ilişkin komploları" anlatacağını açıklayan Kazan'ın daha sonraki hedefi ise Milli Selamet Partisi, Milli Nizam Partisi ve Erbakan'ın hayatını yazmak.
Şevket Kazan, ASKİ Sosyal Tesisleri'nde düzenlediği basın toplantısında, ilk cildi Keşif Yayıncılık tarafından piyasa çıkartılan ''Refah Gerçeği'' kitabını tanıttı.
Bugüne kadar Refah Partisi hakkında 100'e yakın kitap yazıldığını ancak yazarların gerçekleri yansıtmadıklarını, kurguları dile getirdiklerini anlatan Kazan, ''1983'te limandan açılmışız ama 1998'e kadar seyir defterimizi kimse yazmamış. Biz yazmayınca sağdan soldan bazı insanlar günün siyasi konjektürüne göre yazmışlar'' diye konuştu.
Kitabının ilk cildinde, 1983 yılından 24 Aralık 1995 seçimlerine kadar olan bölümü ela aldığını ifade eden Şevket Kazan, 2. ciltte RP'nin kapatılmasını, 3. ciltte ise RP'nin kapatılmasına ilişkin komplolara yer vereceğini anlattı.
Kazan, bundan sonra Milli Selamet Partisi'ni, daha sonra Milli Nizam Partisi ve Erbakan'ın hayatını kaleme alacağını bildirdi.
'AMAÇ PARA DEĞİL...'
Kitabı maddi beklentisi olmadan yazdığını belirten Kazan, ''Bulutlar dağılsın, bulutların ardındaki RP aydınlansın, birçok yanlış ve kötü düşünceler aydınlansın diye yazdım'' dedi.
Kazan, kitabına ''Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla yazmaya başlıyor ve...'' şeklindeki ithaf sözlerinin sorulması üzerine, ''Ben inancım gereği böyle yazdım. Bizim geleneğimiz açısından tabii bir üslup. Bunun hafife alınmasının bir gereği yoktur'' karşılığını verdi.
Hürriyet 07/04/2001


Hangi Erbakan
Soner Yalçın
Öteki Yayınevi / Araştırma -İnceleme Dizisi

Ataları, babası, üvey ağabeyleri, okul günleri ve tavuklu pilavı...
''41 yaşındaki aşkı ve 33'üncü dereceden Mason nikah şahidi...''
Gümüş Motor'dan, Odalar Birliği'nden ve AP'den kovuldu...
''Milli Nizam Partisi'nin perde arkasındaki "Genel Başkanı"; Şeyh Mehmet Zahid Kotku...''
Milli Nizam Partisi kapatılıyor, Erbakan İsviçre'ye "hicret" ediyor...
''MSP illegal olarak kuruldu. İsim babası Aziz Nesin...''
MSP'nin generalleri. Erbakan'ın "İstihbarat Örgütü"...
''MSP'den Masonlara kıyak. Akgün Erbakan'ın komisyonları...''
MSP'de nakşi-nurcu kavgası...
''Yağmur bombaları pazarlayan MSP'li Senatör...''
"Eroinleri Erbakan'dan aldım" diyen MSP'li milletvekili...
''Akıncı gençlerin silahlı 32 kampı...''
Erbakan'dan Kral Faysal'a mektup; "Beni güçlendirin!"
''MSP'yi aklayan üç askeri hakim. İkisi RP'de biri Suudi Arabistan'da...''
Suudiler'in Nurculara hediyesi Faisal Finansman, Nakşibendilerin hediyesi Al
Barak Türk...
''Erbakan'ın 50 milyarlık villası...''
"Erbakan Hareketi"nin Ortadoğu'daki müttefiki; Rabıta, İhvan...
''Erbakan, ABD'ye niçin gizli gidiyor? Kimlerle görüşüyor?''
Suudiler'den bir yılda gelen para 300 milyar...
''Masonların seçtiği Şeyhülislam...''
Erbakan'ın Mercedes'leri, banka hesapları, tefecileri ve gizli kasaları...
"Erbakan hareketine ilişkin yapılan ilk gazetecilik araştırması..."

Erbakan ödülünü aldı
Bayram Öz
Milli Gazete 3 Eylül 2001

Kuzey Amerika İslam Topluluğu�nun (İSNA) 38. yıllık toplantısına katılmak üzere ABD�nin Chicago kentinde bulunan Millî Görüş Lideri Necmettin Erbakan, cumartesi gecesi düzenlenen bir törenle �İnsanlığa Hizmet Ödülü� aldı.
ABD�nin ceşitli kentlerinden gelen Müslümanların katıldığı törende Türkçe olarak bir konuşma yapan Erbakan�ı, ödülünü alması için sahneye kendi gibi yasaklı eski milletvekili Merve Kavakçı davet etti. Erbakan sahneye �Mücahit Erbakan, Milli Kahraman ve Erbakan Başbakan� sloganları arasında çıktı. Törende ABD�nin tanınmış Müslüman liderlerinden İmam Siraj Wahaj ve Hamza Yusuf da birer konuşma yaptı. Her iki konuşmacı da Türkiye�deki siyasi yasakların çağdaş dünya normlarına uymadığını dile getirdi.
Erbakan Chicago�da iki gün daha kalarak temaslarına devam edecek. Daha sonra Başkent Washington�a geçecek olan Erbakan, Georgetown Üniversitesi�nde salı günü bir konferans verecek. Yasaklı lider aynı gün Amerikan Müslümanlar Konseyi�ni ziyaret ettikten sonra Türkiye�ye dönecek.

Erbakan�a yoğun ilgi
Millî Görüş lideri Prof. Dr. Necmettin Erbakan�ı Amerika Müslümanları bağrına bastı. Amerikalı Müslümanlar, bu yıl 38.�si yapılan fuara her yıl davet edilen ama gelmesi bu yıla nasip olan Erbakanı sevgiyle kucakladılar.

Erbakan�ın gelmesiyle fuara katılımda artış olduğunu gözlemleyen değişik İslam ülkelerinden gelen medya grupları Erbakan�la görüşmek için adeta kuyruk oluşturdu. Necmettin Erbakan kısa kısa da olsa her medya organına zaman ayırdı. İslam ülkeleri medya grupları bundan çok memnun kaldılar.

Erbakan dünkü öğlen yemeğinde ISNA�nın kuruluşundan bugüne emeği geçen Ahmed Elkadi�ye ödül verdi. Erbakan�ın gelişi Amerika�ya güzellikler getirdi. Amerika tarihinde ilk defa İslam alfabesiyle bayramınız mübarek olsun yazılı pul kullanıma sunuldu. Erbakan bu hayra vesile olanları tebrik etti. ISNA yetkilileri de Erbakan�ın toplantılarına şeref verdiğini �Belki de sizin gelişiniz bizim başarımızı sağladı� dediler.
x

Bir Erbakan kitaplığı sizce ne kadar yer tutar?
M. Mustafa UZUN
Tahmininizden çok daha fazla yer kaplayacağından emin olabilirsiniz. Çünkü Erbakan, meydanlarda, salonlarda veya mahkeme salonlarında verdiği mücadelenin onca yoğunluğuna rağmen, yazılı kültürü de asla ihmal etmemiş ve onlarca kitaba imzasını atmıştır.
Türkçe veya yabancı dilde yazdığı kitaplar kadar, yaptığı çeviri kitaplar da oldukça fazla bir yekun tutmaktadır. O yüzden eğer bir �Erbakan Kitaplığı�ndan bahsediyorsak, bunu; Türkçe yazdığı kitaplar, yabancı dilde yazdığı kitaplar ve Türkçe�ye çevirdiği kitaplar olmak üzere üç bölüme ayırabiliriz. Tabi buna bir de birbirinden değerli konferanslarının metinlerinden oluşturulan kitapları da eklediğimiz zaman, tahminimizin çok ötesinde bir kitaplıkla karşı karşıya kalırız.
Erbakan Hoca özellikle ilk dönemlerde hem kendi alanı ile alakalı yeni kitaplar yazarken, hem de çeşitli alanlarda birçok kitabı Türkçe�ye kazandırmıştır. �Mukaddesatçı Türk'e Beyanname� gibi gerçekten ilgi çekici kitaplarının yanı sıra, teknik alanda da birçok eseri bulunan Erbakan Hoca toplamda altmış kadar esere kendi imzasını atmıştır.
Genç bir delikanlı iken, yani 1957 yılında yazdığı, tez konusu olan ve Teknik Üniversite Matbaası�nda bastırdığı; �Diesel motorlarında tutuşma gecikmesi hakkında yeni araştırmalar� kitabı Erbakan Hoca�nın bastırdığı ilk kitaptır. Yine, bu yıl içerisinde birçok çeviri kitaba da imzasını atmıştır, fakat bunları daha sonra ele alacağız.
1959 yılında bu defa daha genel bir başlıkla �Motorlarda Tutuşma� ismi ile yeni bir kitap daha yayınlayan Erbakan�ın bu kitabını da Yenilik Basımevi basmıştır. 1962, Şehir Matbaasına bastırdığı; �Motor maksatlarına göre yakıtların tutuşma özelliklerinin tayini hakkında alıv metodu� kitabı Erbakan Hoca�nın bu alanda yazdığı ilk kitaplardandır.
Tabi �Aehnlichkeitstheorie und dimensionlose Kenngrössen bei der: Aerothermochemie� ismi ile 1964 yılında Almanca olarak Matbaa Teknisyenleri Basımevi tarafından yayımlanan kitabını da zikrederek, bu dönemlerin Erbakan Hoca için hayli verimli geçtiğini belirtelim. Çünkü yine 1964 yılında bu defa �Isı yayılımı� adı ile Hulki Erem ile ortak yeni bir kitap daha çıkartmıştır ve bu kitabı da Berksoy Matbaası basmıştır.
İlk yıllarda genelde teknik alanda eserler veren Erbakan, 1969 yılında sosyal meselere eğilmiş ve Tan Matbaasından �Mukaddesatçı Türk'e Beyanname� ismi ile yeni bir kitap daha çıkartmıştır
Bu arada tüm yurdu konferanslar vererek gezmeye de başlayan Erbakan, 1970 yılında Konya Denizkuşları Matbaasından �Müsbet İlim ve İslâm� adı ile kapsamlı bir kitap çıkartır. Bu kitap ilerleyen yıllarda farklı yayınevleri tarafından onlarca defa basılmıştır.
Tabi aynı yıl içerisinde İzmir İstiklal Matbaasında basılan ve İzmir Gençlik Teşkilatı�nın yayınladığı �İslâm ve İlim� ismi ile yayınlanan kitabı da mutlaka belirtmek gerekmektedir.
1971 yılında farklı konferansları derlenmiş ve ayrı ayrı kitaplar halinde yayınlanmıştır. Bunlar; �Mecliste Ortak Pazar�, �Türkiye ve Ortak Pazar� ve �Erbakan 1. Kongre�de� kitaplarıdır. Bu kitaplar İstanbul Fatih ve İzmir İstiklal Matbaalarında basılmıştır.
1973 yılında Hüsamettin Akmumcu ile birlikte hazırladığı; �Milli Görüş ve anayasa değişikliği� kitabı ile �Mecliste Milli Görüş açısından üçüncü beş yıllık planın tenkidi� kitapları Sler ofset ve Furkan yayınları tarafından bastırılmıştır. Erbakan Hoca yine 1973 yılı içerisinde Maxime Rodinson�un �Muhammed'in İzinde� adlı kitabını Türkçe�ye çevirip Özdemir Basımevi�ne bastırmıştır.
1974 yılında Erbakan Hoca�nın vermiş olduğu çok önemli konferanslar derlenmiş ve kitaplaştırılmıştır. �Doğu�da batıda ve İslâm'da kadın�, �Sanayi davamız� ve �İslâm ve ilim� isimleri ile yayınlanan bu konferanslar Fetih Yayınevi tarafından bastırılmıştır.
1975 yılında Abdullah Lelik ile beraber hazırladığı ve Dağarcık Neşriyat ve Dağıtım�ın bastığı �Milli Görüş Temel Görüş� kitabının hemen akabinde bu defa Dergah Yayınlarından �Milli Görüş� adı ile de bir kitap çıkartmıştır. 1976 yılında Başbakan yardımcısı olan Erbakan Hoca, mecliste yaptığı konuşmalarla inanan yürekleri rahatlatmaktadır ve birçok konuya eğilmektedir. Bu dönemde özellikle mecliste yapmış olduğu birbirinden değerli konuşmaları kitaplaştırılmış ve yayınlanmıştır. Bunlar; �Materyalizm ve Maneviyatçılık�, �Türkiye'nin sanayileşmesi�, �Erbakan diyor ki�, �Ağır sanayi� ve �Başbakanlık bütçesi üzerindeki tenkitlere cevaplar� kitaplarıdır. 1979 yılında 4. Beş Yıllık Plan hakkında millet meclisinde yaptığı konuşması da kitaplaştırılan Erbakan Hoca, darbe ve cezaevi yılları nedeni ile uzun bir süre yeni eser yazamamıştır. Bu süreçte Refah Partisi�nin de kurulmuş olması, bu süreyi daha da uzatmıştır. Fakat 1991 yılında güncel ve çok önemli bir mesele ile alakalı kitabı ile Erbakan Hoca yine önemli analizlerde bulunmuştur. 1991 yılında Rehber Yayınlarından; �Körfez krizi emperyalizm ve petrol� adı ile yeni bir kitap yayınlatan Erbakan, 1991 yılında bu defa Semih Ofset�ten �Türkiye'nin meseleleri ve çözümleri� adlı yeni bir kitabı daha çıkmıştır. Tabi �Körfez krizi emperyalizm ve petrol� ve �Türkiye'nin meseleleri ve çözümleri� kitaplarının birçok yayınevi tarafından farklı baskıları yapılmıştır. Yine Semih Ofset tarafından Erbakan Hoca�nın basın toplantıları da bu yıl içerisinde birçok defa basılmıştır.
Erbakan Hoca tüm diğer çalışmalarından ayırabildiği vakitler içerisinde bu defa Kenan Evren�e cevaben; �Kenan Evren'in anılarındaki yanılgılar� adı ile Rehber Yayınlarından bir kitap daha çıkartmıştır.
Erbakan Hoca vakitlerini hesaplı ve dolu dolu yaşamaktadır. Bu yüzden tüm teşkilat çalışmalarının yanı sıra Türkçe ve Yabancı dillerde birçok yeni kitap daha yazmaktadır. �The just economic system�, �Heovy industry in Turkey (Türkiye�de Ağır Sanayi)� adları ile yabancı dilde yayınladığı kitaplarının yanı sıra �Ekonomik durumumuz� gibi kapsamlı kitaplar ve onlarca konferanstan derlenmiş kitaplarda yayınlamaktadır. Sadece 1993 yılında Refah Partisi 4. Büyük Kongresi�nde yapmış olduğu açılış konuşması bile Gümüş Matbaası tarafından basılmış ve büyük ilgi görmüştür.
1996 yılında da Başbakan olan Erbakan Hoca�nın hemen bütün basın toplantıları ve konuşmaları kitaplaştırılmış. 28 Şubat�ın hemen akabinde, yine Erbakan Hoca�nın yazdığı �Refah Partisi savunması� da Fast yayıncılık tarafından yayınlanmıştır.
Erbakan Hoca, 2002 yılında bu defa Milsan�dan �Türkiye ve ekonomi� isimle yeni bir kitap daha çıkartmıştır.
Bu arada Bilkent Sakarya salonunda veya ATV�de yapmış olduğu �Türkiye�nin kurtuluş yolu� gibi birçok konuşması da 2002 ve 2005 yılları arasında çeşitli yayınevleri tarafından yayınlanmıştır. Tabi �Milli çözüm ve 40 proje� gibi kitapları da atlamamak gerekiyor. Aslında Erbakan Hoca�nın bu süreçte bir o kadar da çeviri eser yayımladığını görmekteyiz.
1957 yılında Yenilik Basımevi�nde bastırdığı �Büyük gemi diesel motorlarında yeni gelişmeler�, P. Schuler�den çevirdiği; �Demiryolu arabalarında kullanılan diesel motorları'nın inkişaf istikametleri� kitabı ve Josef Bradik�ten çevirdiği; �Segmanların teknolojisi� kitapları Erbakan Hoca�nın bastırdığı ilk çeviri kitaplarıdır.
1958 yılında E. Flatz�tan çevirdiği; �Teknik konstruksiyonun küçük felsefesi� ve yine E. Flatz�tan çevirdiği; �Motorun doğduğu yer� adlı kitapları İstanbul Alparslan Matbaası tarafından bastırılmıştır.
1959 yılında �Havayla soğutmalı diesel motorları konstrüksiyonunun özel problemleri� adı ile Otto Cordier�den bir eseri Türkçe�ye çeviren Erbakan bu defa 1959 yılında Otto Kraemer�den; �Motorlar yapı ve hesabı� isimli eseri de Türkçe�ye çevirmiştir.
Erbakan için 1965 yılı oldukça verimli geçmiştir. Çünkü bu yılda A. Beckers�ten; �Bir sıkıştırma apartında yakıtların kendi kendine tutuşma özelliklerinin araştırılması�, H. Stemann�dan; �Benzin motorunda detonasyon esnasındaki kendi kendine tutuşma olayı hakkında araştırmalar�, yine H. Stemann�dan; �Hava ile soğutmalı iki zamanlı Diesel motorunun inkişaf çalışmaları� adlı eserleri Türkçe�ye çevirmiş ve Yıldız Teknik Üniversitesi Matbaasında bastırmıştır.
Bu kitapların tamamını kimsenin bildiğini sanmıyorum. Benim için de gerçekten hayret verici bir çalışma oldu.
Yazının başına dönerek şu soruyu tekrar soralım o halde; �Sizce bir Erbakan kitaplığı ne kadar yer tutar şimdi?�

Munky
22-07-07, 19:29
Nikos Anastasiades
GÜNDEM

Rum muhalefet lideri Türkiye�ye geliyor

03 Şubat 2005 Perşembe
ANKARA (İHA) - Kıbrıs meselesinin çözümü sürecinde sürpriz gelişme. Güney Kıbrıs Rum ana muhalefet partisi DİSİ lideri Nikos Anastasiades, Başbakan Erdoğan�dan görüşme talebinde bulundu. Türkiye�ye 6-9 Şubat tarihleri arasında gelmeyi planlayan Rum lider, Erdoğan�ın Güney Asya programı nedeniyle gezisini 9-12 Şubat tarihlerine erteledi. Erdoğan-Anastasiades buluşmasının Güney Asya ziyareti sonrasında gerçekleşmesi bekleniyor. AK Parti, Anastasiades�i 3 gün süreyle Türkiye�de ağırlayacak. AK Parti�nin Dış İlişkilerden Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Şaban Dişli başta olmak üzere, partinin Merkez Yürütme Kurulu (MYK) üyeleriyle biraraya gelecek olan Rum heyeti, Kıbrıs sorununu ele alacak.

Munky
22-07-07, 19:29
Olimzhon Boboyev
HABER

Tacikistan'da Rahmanov yeniden devlet başkanı
www.ntv.com.tr 7 Kasım 2006

Tacikistan'da yapılan cumhurbaşkanlığı seçimini kazanan İmamali Rahmanov'un yeniden devlet başkanı seçildiği bildirildi.

Merkezi Seçim Komisyonu Başkanı Mirzoali Bultuyev, basına yaptığı açıklamada, oyların 76,4'ünü kazanan Rahmanov'un Tacikistan devlet başkanlığına yeniden seçildiğini duyurdu. Seçime katılım oranının yüzde 91 olarak gerçekleştiğini belirten Bultuyev,Rahmanov'un en yakın rakibi, Ekonomik Reform Partisi lideri Olimzhon Boboyev'in oyların yüzde 7,2'sini aldığını kaydetti.

Munky
22-07-07, 19:30
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/902.jpg
Recai Kutan ( 1930)
Malatya Milletvekili-SP

Mehmet Recai Kutan MALATYA - 1930, İsmail, Hatice - İTÜ İnşaat Fakültesi - İngilizce, Orta Fransızca - İnşaat Yüksek Mühendisi - Diyarbakır DSİ 10 uncu Bölge Müdürü ve Genel Müdür Muavini, Tümaş Türk Mühendislik ve Müşavirlik A.Ş. Genel Müdürü - V, XX nci Dönem Malatya Milletvekili - İmar ve İskan, Enerji ve Tabii Kaynaklar Eski Bakanı - Fazilet Partisi Genel Başkanlığı yapan Recai Kutan, bu partinin kapatılmasından sonra kurulan Saadet Partisi'nin de Genel Başkanı oldu.- Evli, 3 Çocuk.

Munky
22-07-07, 19:30
Sadık Ahmet ( 07.01.1947)- (24.07.1995)
Ölümsüz Bir Mücadele Adamı
Sadık Ahmet
Yeni Avrasya Ağustos 2001

07 Ocak 1947 Gümülcine Sirkeli Köyü bu dünyaya teşrif; 24 Temmuz 1995, Lozan Antlaşması�nın 78. yıl dönümünde, İskeçe yolunda meş�um bir kaza sonucu Hakk�a yürüyüş. 48 yıllık fiziki hayata sığdırılmış yüzlerce yıllık mücadele azmi. İşte Sadık Ahmet... Mücadele, sadece Atina ve Lozan antlaşmaları ile doğan insani hakların sağlanması için...

Bu mücadele ne için veriliyordu? Antlaşmalara rağmen, sadece dini kimliği ile anılan Batı Trakya Türk toplumunun milli kimliği ile de anılması. Eğitim haklarının Türkiye�de yaşayan Rumlarınki gibi olması. Türk toplumu üzerindeki asimilasyon ve göç ettirme çalışmalarının kaldırılması. Antlaşmalarla elde edilen Türk toplumunun kendi dini liderini seçme hakkının yeniden uygulanması. Çünkü, Türk toplumu, 1967 yılından beri Yunan hükümetinin müdahalesi ile dini liderlerini seçememektedirler. Mal varlıkları devamlı tasallut altında olan Türk toplumunun, bu baskından kurtarılması ve bunlar gibi onlarca insani hakkın Batı Trakya Türk toplumuna kazandırılması.

Gurbet ellerde kalındığı günlerden beri Evlad-ı Fatihan torunlarının çektiği sıkıntıları bir nebze dindirebilmek için mücadele veren Türk toplumu liderlerinin yaktığı IŞIK, haklar elde edilinceye kadar sönmeyecektir. Ruhun şadolsun şehit Sadık Ahmet...

Baba
Funda AHMET*

Uyan baba uyan
Aldır başını, aç gözlerini
At üzerindeki kara toprağı
Gör ki yine tüm sevdiklerin başucunda
Yine bir 24 Temmuz işte;
Gittin gideli altı yıl oldu babam!
Bizi bırakıp yok olalı
Baba kucağına
Baba şefkatine
Çatık kaşlarının altındaki tatlı tebessüme
Hasret bırakalı tam altı yıl oldu
Bize elveda demeden
Merak etmeyin mutlaka döneceğim
Akşam yemekte beraberiz demeden
İlk gidişin bu babam!
Bir 24 Temmuz gecesi
İlk gidip de dönmeyişin!
Ne olur sanki şimdi kalkıp sarılsan bana
Kucaklaşsan tüm sevdiklerinle
Şaka yaptım size, yalan söyledim;
Bakın buradayım, geldim desen
Sen yalan söyleyemezsin bilirim
Ama ne olur bir kereye mahsus yap bunu
Bu tür bir yalan çoktan kabulümüz baba!
Gittiğin yerde rahat mısın baba!
Nasıl oralar, sıcak mı?
Üşümüyorsun ya baba?
Peki benim gibi çocuklar var mı orada?
Gelsem yine hasret bırakırlar mı sana?
Güneş bir damla olsun
Değiyor mu gözlerine baba?
Hadi kalk artık, uyan, gel bana
Yeter bu kadar şaka baba
Yeter bu kadar şaka...
Biliyorum duyuyorsun beni
Hissediyorsun kalbinin en derininde;
Belki de 6 yıllık uykuda
İlk kez ağlıyorsun bu yalvarışımda!
İki gece arası gündüzdür diyen
Sen değil miydin?
Ben 6 yıldır güneşimi göremiyorum
Ne oldu gündüzüme baba!
Efendim baba?
Annem mi?
İyi, senin bıraktığın yerden sarıldı davaya
Ama her gece sensiz odasında
Hıçkırıklara boğuluyor
6 yıldır be baba!
Ağabeyim de iyi
Okuluna dört elle sarıldı
Ben babamın oğluyum diyor her fırsatta
Haa bi de nişanlandı...
Gelinin mi?
Çok iyi biri ve yarı yarıya meslektaşın baba
Beni sorma be babam sorma...
Gördüğün gibiyim işte
Her kapı çalındığında kalbim çarpıyor
Her telefonda sıçrıyorum
Hep postacılarla kavga ediyorum
Mektubunu yine getirmediler diye
Okulum da çok iyi merak etme
Küçükken mahkeme koridorlarına alıştırdın beni...
Daha da vazgeçmedim işte...
Halkın mı?
Bunu sorma bana baba!
6 yıldır suskun, bıraktığın yerde sayıyor
senden sonra bir Sadık Ahmet çıkmadı baba
düşman yine düşman
haklarımızı vermiyor baba!
Biliyorum bu haberler üzdü seni
Ama belki bizim için değil
Halkın için, Türklük için dönersin diye
Anlatıyorum bunları sana baba!
Kalk hadi gel baba hadi gel...
Bir soru da ban soracam sana
Ne zaman geleceksin baba?
Baba...
Duyuyor musun beni baba?
Küstün değil mi bize?
Kırıldın halkına, dava arkadaşlarına
Biliyorum
Şaka yapmaya devam edeceksin
Ama hep bir umut
Hep hasretle ben bekleyeceğim seni baba...
Gelsen ne güzel olur biliyor musun baba?
Gelsen ne güzel olur...
* Şehit Sadık AHMETin Türkiyede eğitim gören kızı

Munky
22-07-07, 19:30
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1949.jpg
Şerafettin Elçi ( 1938)
1938 yılında Cizre�de doğdu.Tarım ve mahalli işlerle uğraşan bir ailenin çocuğuyduCumhuriyet dönemindin önce geniş arazileri olan aile, arazileri Suriye sınırları içinde kalınca ekonomik sıkıntıya girdi.Babası Türkçe�yi askerde öğrendi.Şerafettin Elçi ilk ve ortaokulu Cizre�de, liseyi Mardin�de Hukuk Fakültesi�ni ise 1955�te Ankara�da okudu.1959 açılan 49�lar Davası�nda Elçi Ailasi de yargılandı.Diyarbakır�da avukatlık stajını yaptıktan sonra Cizre�de avukatlık yaptı.12 Mart 1971 sonrasında Diyarbakır Cezaevi�nde 8 ay kaldı.1977 genel seçimlerinde Adalet Partisi�nden Mardin Milletvekili seçildi.1978 yılında 11�ler diye anılan grupla birlikte AP�den ayrılıp Bülent Ecevit liderliğindeki hükümete Bayındırlık Bakanı olarak katıldı.12 Eylül 1980�den sonra beyanatları sebebiyle 30 ay cezaevinde kaldı.Kürt Kültür ve Araştırma Vakfı�nı ardından da 3 Ocak 1997 tarihinde Demokratik Kitle Partisi�ni kurdu.Parti, Anayasa Mahkemesi tarafından programında yer alan bazı görüşler sebebiyle devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı bulunarak 26 Şubat 1999 tarihinde kapatıldı.Elçi, uzun yıllardır sürdürdüğü yeni bir siyasi parti kurma arayışlarını 19 Aralık 2006 tarihinde KADEP'i kurarak tamamladı.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM

Şerafettin Elçi Barzani ile görüştü
Sabah 17 Mayıs 2001

PKK, IKDP Başkanı Mesut Barzani'nin, PKK karşıtı eski milletvekili Şerafettin Elçi ile Ankara'da bir araya gelmesinden rahatsız oldu. PKK, çeşitli partilere mensup Kürt milletvekillerinin de katıldığı yemekte 'Türkiye'de PKK karşıtı yeni bir Kürt partisi kurulması" fikrinin gündeme gelebileceği ihtimalinin peşine düştü. Sözde Başkanlık Konseyi üyelerinden Osman Öcalan, PKK Avrupa sorumlusu Rıza Altun'a verdiği talimatta Ankara'da konuşulanların öğrenilmesini istedi.

xxx

HABER

KADEP, FEDERATİF SİSTEM YANLISI
www.haber10.com
19.12.2006

Katılımcı Demokrasi Partisi (KADEP) Kurucu Genel Başkanı Şerafettin Elçi, kuruluş dilekçesinin verilmesinin ardından yaptığı açıklamada, KADEP'in �insan hak ve özgürlüklerine, hukukun üstünlüğüne bağlı, özgürlükçü, çoğulcu, katılımcı, laik ve demokratik bir siyasi parti� olduğunu söyledi.

�Toplumsal yapıya ve çağdaş demokratik anlayışa ters olan devlet düzeni değişmelidir� diyen Elçi, en makul ve adil devlet modelinin, federatif sistem olduğunu iddia etti. Elçi, şunları kaydetti:
�Türkiye'nin temel ve öncelikli sorunu olan Kürt sorununa, adil, makul ve kalıcı bir çözüm federatif sistemle sağlanır.

KADEP, Türkiye'nin mevcut sınırlarına saygılı, Kürt sorununu bu sınırlar içinde federatif sistemle çözmeyi hedeflemiştir. KADEP her türlü şiddeti reddeder, barışçıl, demokratik, siyasi mücadeleyi benimser.�

DAHA ÖNCE KURDUĞU PARTİ KAPATILMIŞTI

1977 genel seçimlerinde Adalet Partisi'nden (AP) Mardin Milletvekili seçilen Şerafettin Elçi, 1978 yılında 11'ler diye anılan grupla birlikte AP'den ayrılarak, Bülent Ecevit liderliğindeki hükümete Bayındırlık Bakanı olarak katıldı. 12 Eylül 1980'den sonra 30 ay cezaevinde kalan Elçi, 3 Ocak 1997 tarihinde Demokratik Kitle Partisi'ni kurdu. Parti, Anayasa Mahkemesi tarafından programında yer alan bazı görüşler sebebiyle �devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne aykırı� bulunarak 26 Şubat 1999 tarihinde kapatıldı.

Munky
22-07-07, 19:30
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2983.jpg
Turhan Feyzioğlu ( 1922)- (26.03.1988)
1922�de Kayseri�de doğan Turhan Feyzioğlu, Galatasaray Lisesi�ni ve İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi�ni bitirdi. 1946�da Siyasal BilgilerFakültesi�nde asistan oldu ve anayasa hukuku doktorası yaptıktan sonra 1955�te profesörlüğe yükseldi. Ankara Hukuk Fakültesi dekanı seçilen Feyzioğlu, fakültenin yayını Forum dergisindeki yazıları nedeniyle Demokrat Parti iktidarı ile çatıştı ve hakkında kovuşturma açılarak Bakanlık emrine alınınca Üniversite�den istifa etti .1957�de CHP�den Kayseri milletvekili seçilerek parlamentoya girdi. 27 Mayıs askeri darbesinden sonra Orta Doğu Teknik Üniversitesi Rektörlüğü�ne seçilen Turhan Feyzioğlu, Kurucu Meclis�te Anayasa Komisyonu başkanlığına getirildi. 1961�de II. Gürsel kabinesinde milli eğitim bakanlığı ve ilk koalisyon hükümetinde devlet bakanlığı ile başbakan yardımcılığı yaptı. 1967�de CHP�de giderek güçlenmeye başlayan �ortanın solu� görüşüne katılmayarak, 47 milletvekili ve senatörle birlikte partiden istifa etti. Hemen ardından genel başkanı olduğu Güven Partisi�ni kuran Feyzioğlu bir süre sonra Cumhuriyetçi Parti ile Güven Partisi�ni birleştirerek Cumhuriyetçi Güven Partisi�nin başına geçti.

1975�te Demirel�in başkanlığında kurulan I. Milliyetçi Cephe Hükümeti, 1978�de kurulan Ecevit Hükümeti�nde devlet bakanlığı ve başbakan yardımcılığı görevlerini birlikte üstlendi. Süleyman Demirel�in 1979�da kurduğu azınlık hükümetine dışarıdan destekleyen Feyzioğlu 12 Eylül askeri darbesinden sonra siyasetten çekildi.

Turhan Feyzioğlu 26 Mart 1988'de Ankara�da kalp krizinden öldü. Feyzioğlu kısa bir süre baypas ameliyatı geçirmişti.

Kanunların Anayasaya Uygunluğunun Kazai Murakabesi (1951), Demokrasiye ve Diktatörlüğe Dair (1957), Devlet Adamı Atatürk (1963) başlıca yapıtlarından birkaçıdır

Munky
22-07-07, 19:31
Yusuf Bozkurt Özal ( 1940)- (09.01.2001)
1940 yılında doğdu. Ilk ve orta eğitimini Malatya'da tamamladıktan sonra, elektronik ve telekominikasyon dallarında mühendislik tahsilini ve doktorasını Ingiltere'de yaptı. Washıngton'daki Iktisa'di Kalkınma Enstitüsü'nden sertifika aldı. Askerlik görevinden sonra Istanbul'da özel sektörde altı yıl süreyle üst kademede yöneticilik yapan Yusuf Bozkurt Özal, 1979 yılında ABD'ye giderek, beş yıl süreyle Dünya Bankası'nda kıdemli ekonomist ve bölüm yöneticisi olarak çalıştı. 1984 yılında Türkiye'ye dönerek, DPT Müsteşarlığına atandı. 1987 yılı sonbaharına kadar bu görevi sürdürdü. Aynı zamanda Ekonomik Işler Yüksek Koordinasyon Kurulu, Yüksek Planlama Kurulu, Para Kredi Kurulu üyelikleri yaptı. Yaklaşık üç yıl süreyle de Islam Kalkınma Bankası'nda Türkiye'yi temsilen Icra Direktörlüğü vzaifesinde bulundu. Siyasete girerek Kasım 1987'de ANAP'tan Malatya milletvekili olarak meclisi girdi. . Bu dönem içinde Dışticaret ve Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı olarak 2. Özal Hükümeti'nde görev aldı. 1989-1991 yılları arasında TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu üyeliği ve Başkanlığı görevlerinde bulundu. 1991'de yeniden ANAP'tan adaylığını koydu ve ikinci defa Malatya Milletvekili seçildi.

Mesut Yılmaz'ın Genel Başkan olmasından bir süre sonra, ANAP'tan koptu. 8. Cumhurbaşkanı Turgut Özal'ın ölümünden yaklaşık 6 ay sonra 7 Ekim 1993 tarihinde kurulan Yeni Parti'nin Genel Başkanlığına getirildi.Bu partinin genel başkanlığını yürütürken beyninde meydene gelen rahatsızlık sonucu ABD�de bir süre tedavi gördü.Daha sonra YP ile ağabeyi Korkut Özal�ın partısı DP�nin birleşmesinin ardından siyaseti bıraktı.

Yusuf Bozkurt Özal beyninde başlayan ve bütün vücuduna yayılan kanser sebebiyle 9 Ocak 2001 tarihinde Ankara�da vefat etti.Cenazesi Süleymaniye Camii�nde kılınan cenaze namazından sonra Süleymaniye Camii haziresinde gömülen annesi Hafize Özal�ın yanına defnedildi.

Dr. Yusuf Bozkurt Özal evli ve üç cocuk babasıdır.

Munky
22-07-07, 19:33
Ahmet Güneş
Ahmet Güneş
Irak Demokratik Türkmen Partisi Genel Başkanı

Munky
22-07-07, 19:33
Ahmet Yasin
Ahmed Yasin 1937 yılında Filistin�in Askalan şehrinin el-Cevra köyünde dünyaya geldi. Üç yaşında iken babası vefat etti. Bundan sonra annesinin ve kardeşlerinin himayesinde büyüdü. 1948 yılında yahudilerin Filistin�in büyük bir bölümünü işgal etmelerinin üzerine ailesi Gazze�ye göç etti.

Ahmed Yasin, 1952 yılında Gazze�de İmam Şafii Okulu�nda ilköğrenimini tamamladı. Yine 1952 yazında bir yüzme faaliyeti esnasında kafasının üstüne düştü ve boyun kemiği kırıldı. Bu yüzden bütün vücudu felç oldu. Sonra er-Rihal Ortaokulu�nda ortaöğrenimini tamamladı. Lise öğrenimini de 1958 yılında Filistin Lisesi�nde tamamladı. Liseyi bitirdikten sonra bazı ilim adamlarından özel dersler aldı. Bunun yanı sıra kendi özel çalışmalarıyla da kendini çok iyi yetiştirdi. Çevresinde zeki ve kültürlü biri olarak tanınırdı. Özel öğrenimini tamamladıktan sonra öğretmen olarak görev aldı.

Munky
22-07-07, 19:33
Ali Talip Özdemir
1984 yılında yapılan yerel seçimlerde Konya-Ereğli'den Belediye Başkanı seçilen Ali Talip Özdemir, iki dönem bu görevini sürdürdü. 1987 genel seçimlerinde Konya Milletvekili olarak parlamentoya girdi.1991 yılında Mesut Yılmaz'ın Başbakanlığı'nda kurulan kabinede Çevreden Sorumlu Devlet Bakanı olarak görev yapan Ali Talip Özdemir, Çevre Bakanlığı'nın kurulmasıyla da ilk Çevre Bakanı unvanına sahip oldu.1992 yılında yapılan ara yerel seçimlerde İstanbul - Bakırköy Belediye Başkanlığı'na seçildi ve bu görevi iki yıl sürdürdü. 1995 erken genel seçimlerinde İstanbul'dan milletvekili oldu. ANAP ve DYP'den oluşan 53. Hükümet'te Basın ve Enformasyondan sorumlu Devlet Bakanı olarak görev yaptı.Ali Talip Özdemir, 18 Nisan'da yapılacak yerel seçimlerde ANAP tarafından İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na aday gösterildi fakat seçilemedi.


HAKKINDA YAZILANLAR

ÖZDEMİR DÖNEMİ
Milliyet 12 Ocak 2003

Mesut Yılmaz�ın siyaseti bırakmasının ardından yapılan üçüncü olağanüstü kongrede ipi göğüsleyen Ali Talip Özdemir, Anavatan Partisi�nin dördüncü Genel Başkanı oldu

3 Kasım seçimlerinde barajı aşamaması üzerine Mesut Yılmaz�ın genel başkanlığını bıraktığı ANAP�ın 3. Olağanüstü Kongresi�nin galibi Ali Talip Özdemir oldu. Özdemir, ANAP�ın 4. genel başkanı seçildi.
ANAP kongresi alışılmadık görüntülere sahne oldu. Yılmaz, katılmadığı kongrenin yapıldığı salona posterini astırmadı. Yılmaz ailesinden sadece kardeş Turgut Yılmaz�ın katıldığı kongrede, Ali Talip Özdemir, Lütfullah Kayalar�a karşı ittifak oluşturdu. Genel Başkan Vekili Ekrem Pakdemirli, Işın Çelebi, Perihan Genç ve Yaşar Barut, Özdemir lehine, Adil Aşırım da oy verme işlemi sürerken Kayalar lehine yarıştan çekildi.

AŞIRIM�IN OYU AÇIKLANMADI
Kongrede 1155 delegeden 1082�si oy kullandı, 4 oy geçersiz sayıldı. 640 delegenin desteğini alan Özdemir ilk turda seçilirken, Kayalar�a verilen oylar 428�de kaldı. Oy verme işlemi sürerken çekildiği gerekçesiyle oyları açıklanmayan Aşırım�a destek veren delege sayısı 10�u aşmadı.
Varılan uzlaşmayla Divan Başkanlığı�na eski bakanlardan Şükrü Yürür seçildi. Kayalar ve Özdemir, protokol yerine delegenin arasında oturmayı tercih etti. Yürür�ün, "dört eğilimi birleştirdiğini" vurguladığı Özal�ın sinevizyon gösterisindeki "Kaybedip yeniden kazanmak lazım" başlıklı açıklaması büyük alkış aldı. İlk sözü alan Barut, ardından konuşan tek kadın aday Genç ve Çelebi, Özdemir lehine yarıştan çekildiklerini açıkladı. Pakdemirli de, Özdemir lehine adaylıktan çekildiğini açıklayınca salonda tartışma çıktı. Özdemir taraftarlarının alkışları, Kayalar cephesindeki protestolara karıştı.

�ABİLİK YAPTIM, ÇEKİLDİM�
Pakdemirli çekilme gerekçesini, "Anlaşma yapmıştık. Kamuoyu yoklamasında kim önde olursa ondan yana geri çekilecektik. Onun yanında telefonuma çok sayıda �Abiliğini yap, geri çekil� diye mesaj geldi. Ben de abilik yaptım geri çekildim" sözleriyle açıkladı. Çelebi de, konuşmasından sonra Özdemir�le elele tutuşarak, salonu selamladı. Protokolün olduğu bölüme pet şişe atan Kayalar taraftarlarının, Ali Talip Özdemir�in konuşması sırasında attıkları sloganlar da salondaki havayı gerginleştirdi.
Adaylığını kongrede açıklayan merhum Adnan Kahveci�nin amcasının oğlu Niyazi Kahveci, sürpriz çıkışı için, "Ben Kahveci�yim. Bizde her şey Kahveci usulü ile yapılır" dedi.

�12 EYLÜL�ÜN BAŞKANI�
Kayalar, hiç kimseden icazet almadan kendi aklına güvenerek genel başkan adayı olduğunu belirtirken, Özdemir�i "12 Eylül�ün atanmış belediye başkanı" diye eleştirdi. Özdemir de, "ANAP bir ailedir. Sakın ola ki, kimse kimseyi kırmasın. Sizi adaylardan birine oy vermeye çağırmıyorum. Sizi yepyeni bir ANAP�a davet ediyorum" dedi.
Genel Başkan�ın hakkında yolsuzluk iddiası bulunmaması gerektiğini vurgularken Yılmaz�a teşekkür eden Pakdemirli de, "ANAP bir daha yolsuzluklarla anılmamalı" dedi.

AŞIRIM İKNA OLDU
Seçim devam ederken Genel Başkan Yardımcısı Fevzi İşbaşaran, Aşırım�ı Kayalar lehine adaylıktan çekilmeye ikna etti. Kayalar ve Aşırım, kürsüye çıkıp birlik mesajı verdi. Lütfullah Kayalar�ı destekleyen grubun tezahüratı üzerine Seçim Kurulu Başkanı, Divan Başkanı Yürür�ün olaya müdahale etmesini istedi. Yasalara aykırı davranıldığı anonsunu yapan Yürür, güvenlik güçlerinin olaya müdahale etmesini istedi, ancak uzun süre "Kayalar - Aşırım omuz omuza" sloganı atıldı.

YILMAZ: KARIŞIRDIM AMA...
Kayalar adına lobi yaptığı ileri sürülen Turgut Yılmaz "Benim adıma birileri konuşuyor, karar veriyor, ama bunların dışındayım. Kongreye müdahale etseydim çok şey değişirdi. Çok iyi karışırdım, ancak müdahalem olmadı" dedi.

Kürsüden birlik çağrısı
Özdemir, sonucun açıklanmasının ardından teşekkür konuşması yapmak üzere kürsüye çıktı. Tüm adayları yanına çağırıp birlik görüntüsü veren Özdemir, şunları söyledi:
"Kayalar ve Aşırım�ı gösterdikleri centilmence yarıştan dolayı kutluyorum. Yarış bitti, bütün ANAP�lılar bir aile şimdi. Hepimiz bütünüz. Ayağa kalkalım. Hepinizin birbiriyle kucaklaşmasını istiyorum."
Kayalar, kongrede namuslu, onurlu, şerefli mücadele verdiğini vurgularken sadece kendisini destekleyenlere teşekkür etti. Aşırım da, "Özdemir�in başarılı olması için elimizden geleni yapacağız" dedi.
Pakdemirli ise, "Bu güzel bir yarış, ancak araba ufak. Özdemir mazbatasını alana kadar anahtar bende" diye espri yaptı.

12 çocuklu ailenin oğlu
Ali Talip Özdemir, 1953 yılında Konya�nın Ereğli ilçesinde dünyaya geldi. 12 çocuklu bir Sümerbank işçisinin oğlu olan Özdemir, çocukluğunda terzi ve berber çıraklığı yaptı. Aynı zamanda da okudu. Ankara Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi Makine Mühendisliği bölümünden mezun oldu ve yüksek lisans yaptı.
Eğitimi döneminde siyasete ilgi duyan Özdemir, ANAP�ın Anadolu�daki kurucusu oldu. 1984�te Konya Ereğli Belediye Başkanı seçildi. 1987�de görevinden ayrılarak Konya milletvekili seçildi. Turgut Özal�ın genel başkan olduğu dönemde ANAP Genel Başkan Yardımcılığı görevinde bulundu. 1991�de Mesut Yılmaz�ın başkanlığında kurulan kabinede Çevreden Sorumlu Devlet Bakanı olarak görev yapan Özdemir, ilk Çevre Bakanı ünvanını aldı.
1992�de Bakırköy Belediye Başkanı seçildi. Ardından yeniden milletvekili seçilen Özdemir, ANAP - DYP�den oluşan 53. Hükümet�te devlet bakanı olarak görev yaptı. 18 Nisan seçimlerinde ANAP�tan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı�na aday gösterildi, ancak seçilemedi. 14 yıllık evli olan Özdemir, evli ve üç çocuk babası.

Munky
22-07-07, 19:33
Aydın Güven Gürkan ( 1941)
1941 yılında Elazığ'da doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden mezun olan Aydın Güven Gürkan, Gazi Üniversitesi'nde ekonomi profesörü olarak görev yaptı. Gürkan, bir süre de AITA Gazetecilik ve Halkla Ilişkiler Yüksekokulu Müdürlüğü görevinde bulundu. 17. Dönem'de Antalya, 18. Dönem Elazığ, 19. dönemde de Içel milletvekili seçilen Gürkan, feshedilen Halkçı Parti ve Sosyal Demokrat Halkçı Parti Genel Başkanlığı görevlerinde bulundu. Ingilizce ve Almanca bilen Gürkan bir çocuk babası. (byasar)

10 mayıs 1941 yılında Elazığ'ın merkez köyünde dünyaya geldi. Babasının memur olması nedeniyle ilk ve orta öğrenimini Anadolu'nun çeşitli illerinde tamamladı ve 1963 yılında Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'nin, Maliye ve Iktisat bölümünü bitirdi. Ardından Almanya'da Köln Üniversitesi'nde doktorasını tamamladı. 70 yılında Gazi Üniversitesi'nde doktor asistan olarak akademik kariyerini sürdürdü. 1973 yılında, doçent olan Gürkan, 37 yaşında profesör ünvanını aldı. Gazi Üniversitesi'ne bağlı Gazetecilik ve Halkla ilişkiler Yüksek Okulu'nda müdürlük yapan Aydın Güven Gürkan, uzun yıllar Ekonomik Doktrinler kürsü başkanlığında bulundu ve bir süre rektör vekilliği görevini de sürdürdü. 1981 yılında, YÖK sistemini ve baskıları protesto ederek üniversiteden ayrıldı. Prof. Gürkan, 1983 yılında politikaya girerek

17. Dönem Halkçı Parti'den Antalya Milletvekili oldu. 1984 tarihinde HP'nin Genel Sekreterliği'ne, 1 Temmuz 1985 tarihinde ise partinin genel başkanlığına seçildi. SODEP ile birleşme konusunda SODEP Genel Başkanı Erdal Inönü ile temaslar yürüten Gürkan, kısa sürede anlaşmayı sağlayarak 3 Kasım 1985'te gerçekleşen birleşmenin mimarlarından oldu. Birleşmenin ardından aynı gün oy birliği ile SHP adını alan birleşik partinin ilk kurucu genel başkanı olan Gürkan, 1 Haziran 1986'da bu görevini Inönü'ye bıraktı. Eylül 1986 yılında SHP Genel Başkan Yardımcılığı'na seçilen Gürkan, 29 Kasım 1987 yılında SHP Genel Başkan Yardımcılığı'na seçilen Gürkan, 29 Kasım 1987 tarihinde yapılan genel seçimlerde parlamento dışında kalarak, aktif politikaya bir süre ara verdi. Daha sonra aktif politikaya yeniden dönen Gürkan, 30 Temmuz 1991 tarihinde yapılan kurultayda SHP Parti Meclisi Üyeliğine seçilerek, parti tarafından yeniden aktif olarak görevlendirilmiş oldu.

20 Ekim 1991 tarihinde yapılan Genel Seçimler sonucu Içel ilinden milletvekili seçilerek parlamentoya girdi. 2. kez girdiği TBMM'de 7 Kasım 1991 günü Grup Genel Kurulu'da Grup Başkanvekilliği'ne seçilen Gürkan, aynı göreve 22 Eylül 1992'de yeniden seçildi. Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı yaptı.Bilahare CHP içinde muhalif ve edilgen bir üye kimliğiyle sol kanatla hareket etti.Denez bayakal�ın yeniden genel başkanlığa seçilmesinden sonra ayrı bir sol parti kurma gerektiğini söyledi.Gürkan, Almanca ve yayın izleyebilecek düzeyde de Ingilizce biliyor. Gürkan'ın çeşitli ders notlarının yanısıra yayınlanmış çok sayıda makalesi ve "Kalkınmanın, sosyo-ekonomik sorunları" adlı bir kitabı bulunmaktadır. Prof. Gürkan bir çocuk babası.

Munky
22-07-07, 19:34
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3187.jpg
Bedrettin Dalan ( 1941)
İstanbul Büyükşehir Eski Belediye Başkanı ve İstek Vakfı kurucusu...

1941 Eskişehir doğumlu. İTÜ Maçka Fakültesi mezunu. Elektrik Müh. Muhtelif kuruluşlarda yöneticilik ve yönetim kurulu üyeliği ile Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi'nde öğretim görevlisi. Evli iki çocuklu, Almanca ve İngilizce bilir.Demokrat Merkez Partisi Eski genel Başkanı�

Munky
22-07-07, 19:34
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/607.jpg
Besim Tibuk ( 1946)
1945 yılında Rize'nin Fındıklı kazası Araklı köyünde doğdu. İlkokulu Murgul'da bitiren Tibuk, ortaöğrenimini Kars, Artvin ve Rize'de tamamladı.1962-1963 AFS bursu ile ABD'ne gitti. Orada liseden mezun oldu.Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi Diplomasi bölümünü 1968'de bitirdi. 1964-67 arası Devlet İstatistik Enstitüsü'nde çalıştı. 1971-71 İşletme İktisadi Enstitüsü'nde yüksek işletmecilik ihtisasını bitirdi.

14 yaşında çalışmaya başladı. 1964 yılında Tercüman-Rehber olarak turizm sektörüne girdi. Sonra seyahat acentaları müdürlüklerinde bulundu. 1974'de Tercüman Rehberleri örgütleyerek Net Holding'in nüvesi olan Net Turizm'i kurdu. Net Grubunu büyüterek kısa zamanda turizm sektörünün en büyük kuruluşlarından biri haline getirdi. Tibuk 1980 sonrasında girdiği mali krizden elindeki Netbank'ı satarak kurtuldu. Ticari hayatına Merit International oteller zinciriyle ve Net Holding'le devam ediyor.

Politik hayata, Demokrat Parti'nin tekrar kuruluşunda görev alarak atıldı. DP'nin bir süre İstanbul İl Başkanlığını yaptı. Bu görevinden ayrılan Besim Tibuk 26 Temmuz 1994 tarihinde Liberal Parti�yi kurdu. Parti Bir süre sonra Liberal Demokrat Parti adını aldı. Halen aynı partinin liderliğini yapıyor. Abdi İpekçi Barış ve Dostluk ödülü sahibi olan Besim Tibuk evli ve dört çocuk babası. Emekli olduğunda, bahçıvanlık yapacağını söylüyor.

Tibuk'un siyasetle ilgilenmesinin ana sebebebi ise 27 Mayıs ihtilali ve Menderes'in idamı. Bu olay onun dünyasında derin izler bırakıyor. Tibuk'un, haksızlıklara karşı "Tepki" dolu bir kişiliği var. Liberal Parti'nin Genel Başkanı Tibuk, siyasette vizyonlarının insan olduğunu vurguluyor.


Tibuk'un sahibi ve hissedarı olduğu şirketler

Net Holding, Net Turizm, Net Mağaza A. Ş. , Turistik Tesis İşletmeciliği, Kosmos Turizm, Net Konaklama, Net Yapı, Netpark, Net Turizm Yayıncılık, Inter Turizm, Merit A. Ş, Netel, Halikarnas A. Ş. , Loytaş, Akarnet, Side Turizm, Netsel, Sunyat Marina Işletmeciliği, Bazaar 54, Keskin Color, Rom Reklam, Aris, Net Corp, Galeri Istanbul halı, Istanbul Turizm Mağazıcılık, Teras Tur, Nega Turizm, Egenet, Megavizyon.

İlginç görüşler

"Menderes ve arkadaşlarının asıldığı gün yas ilan edilsin" diyen, Adnan Menderes'i kahraman olarak gören Tibuk'un tartışma yaratan bazı sözleri şöyle:

* DGM'yi kapatıp ihtisas mahkemeleri kuracağız.
* Kahvehaneler ekonominin emniyet sübabıdır.
* Paranın akı karası olmaz.
* Cezaevine giren rahat ediyor. Suçlular hücreye atılsın, ciğerleri sökülsün.
* Kabotaj Bayramı değil, sabotaj bayramı.
* İş hayatında kilit konu, yatırımın sektörünü seçmektir. Yani hangi işe gireceğinize karar vermektir. Mesela, piyasada talep olmayan bir işi yaparsanız başarılı olamazsınız. Az olan, pahalı olan ve daha fazla kâr getiren iş yapacaksınız.
* Liberal Demokrat Parti, birden bire ortaya çıkmış bir parti değil. Demokrat Parti'de beni destekleyen 200 civarında arkadışım ile, partideki gelişmelerin istenilen yönde olamamasına tepki olarak ayrıldık. ayrı bir parti kuduk.
* Net bir şekilde fikirlerini ortaya atan tek parti biziz. Hiç bir partide böyle bir fikir göremezsiniz. hepsi saçma sapan şeyler söylüyor. Biz halkımıza her konouda doğru olanı, ülkeyi nasıl yöneteceğimizi bir proje gibi ortaya koyuyoruz. Ve herkese de meydan okuyoruz.
* Benim fikirlerimi uçuk olarak nitelendirenler, bence sadece salakça laflar sarfediyor. Çünkü, biz diğer partiler gibi konuşup da birşey söylemeyen değiliz. Gayet basit ve anlaşılır şeyler söylüyoruz.
* Büyük TV kanallarımız, basın toplantılarında benim söylediğimi vermek yerine, toplantı esnasında sadece sinirli konuşmalarımın olduğu bölümleri alarak yayınlıyor. Buna tahammül gösteriyoruz. Politikaya atıldığımız için herşeyimiz meydanda.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 7 NİSAN 2001

Tibuk, LDP liderliğinden istifa etti
Hürriyet 26.11.2002

Besim Tibuk, Liberal Demokrat Parti (LDP) Genel Başkanlığı'ndan istifa etti. Tibuk'un, ''LDP'nin 3 Kasım seçimlerinde aldığı sonucun kabul edilemez olduğunu ve bu nedenle LDP'nin yeniden kendisinin başkanlığında bir seçime girerek halktan oy isteyemeyeceğini'' ifade ettiği belirtildi. LDP'den yapılan yazılı açıklamada, Tibuk'un, dün akşam LDP İstanbul İl Merkezi'nde gerçekleştirilen toplantıda genel başkanlık görevinden istifa ettiğini duyurduğu belirtildi.

Açıklamada, Tibuk'un, ''LDP'nin 3 Kasım seçimlerinde aldığı sonucun kabul edilemez olduğunu ve bu nedenle LDP'nin yeniden kendisinin başkanlığında bir seçime girerek halktan oy isteyemeyeceğini'' ifade ederek, ''Partiler sadece programlarıyla değil, liderleriyle de halka umut olmalıdırlar. Biz de bunu başaramadık'' dediği kaydedildi.

LDP açıklamasında, Besim Tibuk'un, ''Bundan sonra parti içinde sadece gençlere yönelik çalışmalar yapacağını ve kongre tarihine kadargenel başkanlıkla ilgili tüm görev ve yetkilerini LDP genel başkan yardımcılarından Nizam Kağıtçıbaşı'na devrettiğini'' belirttiği bildirildi. (aa)
x

6 milyon dolar harcadım, halk oy vermeyerek alay etti
Zaman 19.02.2005
Emre Soncan

Liberal Demokrat Parti (LDP) eski Genel Başkanı Besim Tibuk, Türk siyasetinin �aykırı� simalarındandı.

�Çok gol olsun diye ofsaytı kaldıracağım, kaleleri büyüteceğim.�, �Sahilleri yabancılara peşkeş çekeceğim.� gibi demeçleriyle dikkat çekti. �Vergi almadan ülkeyi yönetecekmiş!� diye suçlandı. Medyanın reyting yarışında aranılan isimlerin başında geldi. Büyük umutlarla girdiği 3 Kasım seçimlerinde hayal kırıklığı yaşayınca siyaseti bıraktı, kendini ticarî işlerine verdi. 3 yıllık suskunluğunu bozan eski lider, politik tecrübelerini Zaman�a anlattı. Sekiz sene süren siyasi mücadelesinde, cebinden 6 milyon dolar harcadığını belirterek söze başlayan Tibuk, �Yüzde 3 olsaydı genel başkanlığa devam ederdim. Ama binde 3 oy aldık. Halk bizimle alay etti.� diyor. Politikaya dönmeyi kesinlikle düşünmeyen küskün politikacının, halka da bir mesajı var: �Artık sizin için politika yapmaya, kendimi feda etmeye zamanım yok.�

3 Kasım seçimleri öncesinde Türkiye�nin sorunlarını çözebilecek projelere sahip tek partinin Liberal Demokrat Parti olduğunu savunan Tibuk, sonuçların açıklanmasının ardından hayal kırıklığı yaşadığını ifade ediyor. Tibuk, �Bizim dışımızdakilerin hepsi boş laf partileriydi, yuvarlak konuşuyorlardı. Ben Türk halkını sefaletten kurtarmak istedim. TV�lere çıkıp selam vermeyeceğim adamlarla muhatap oldum. İnsanlara çok şey verdim. Karşılığında ise onlar bize bir şey vermeyecekti.� diyor. Maddi ve manevi çok ağır bedeller ödediğini dile getiren Besim Tibuk, şöyle devam ediyor: �Bir süre sonra para bitti; ama kimse bize destek olmadı. Sizin partinizi çok beğeniyoruz diyen işadamları, bizi kiraladıkları işyerlerinden atmaya çalıştı. Birgün Ankara�da işadamının biri parti binasını hacze gelmiş. Beni de tehdit ediyor, medyayı getirdim diye. Ben de ona �Daha çok gazeteci getir.� dedim. Belki insanlar Besim Bey�in paraya ihtiyacı var deyip yardım ederdi. Ama işadamlarının hepsi bizi kazıkladı. O kadar para harcamamıza rağmen kimse 5 kuruş vermedi.�

Besim Tibuk, Türkiye�de seçmenin sürü psikolojisiyle hareket ettiğini düşünüyor. Kendilerini destekleyenlerin bile, seçim barajını aşacak diye AK Parti veya CHP�ye oy attığını kaydeden Tibuk, seçmeni, �Medeni cesaretleri yok. Türk milleti kaç kere kafasını duvara vursa da akıllanmıyor.� sözleriyle eleştiriyor. Halka bir de mesajı var: �Artık sizin için politika yapmaya, kendimi feda etmeye zamanım yok.�

Liberal demokratların eski lideri, partiye tek oy bile vermediklerini ileri sürdüğü esnafa ise kızgın olduğunu ifade ediyor. Tibuk, enafa sitemini şu sözlerle dile getiriyor: �Onlar için ne projeler üretmiştik. Şimdi ise halleri perişan, yok oluyorlar.� Medyanın eski Marksist, şimdiki sosyal demokratlarının seçimden önce LDP�ye savaş açtığını ileri süren Tibuk, bunun gerekçesini �Özgürlük istemiyorlardı.� sözleriyle özetliyor. �Sokaktaki vatandaşa Besim Tibuk sorulsa, �ülkeyi vergi almadan idare edecek gibi saçma düşüncelere sahip bir adam� diye tanımlar. Bunun baş sorumlusu ise medyadır.� diyen küskün politikacı, vergi meselesiyle ilgili eleştirilere 2 yıl aradan sonra tekrar cevap veriyor: �Hayatımda hiçbir zaman �vergi almayacağız� diye bir söz sarfetmedim. �Bazı sektörlerden almayacağız, bazılarından da az alacağız. Böylece daha çok vergi toplayacağız.� dedim.�

Türkiye�de son dönemlerde yaşanan özgürleşmeyi �çok olumlu bir gelişme� olarak değerlendiren Besim Tibuk, bunu AB sürecine bağlıyor. Aksi takdirde hükümetin bu reformları başaramayacağını dile getiriyor. Son zamanlarda tekrar gündeme gelen başörtüsü ve kamusal alan tartışmalarına da kendine has üslubuyla cevap veriyor: �Bana ne ya, kim ne giyerse giysin? Kamusal alan diye bir şeyi de hiç düşünmüyorum. Güzel aklımı niye ziyan edeyim ki?�

Munky
22-07-07, 19:35
Cem Boyner ( 23.09.2001)
23 Eylül 1955 tarihinde İstanbul�da doğdu.Orta öğrenimini Robert Kolej�de, yüksek öğrenimini Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü�nde tamamladı.Altınyıldız Holding Yönetim Kurulu Başkanı olan Boyner, TÜSİAD başkan yardımcılığı ve başkanlığı yaptı. İngilizce ve almanca biliyor.İlk evliliğinden 3, ikinci evliliğinden bir çocuğu var.1995 yılında Genel Seçimlere katılan liberal eğilimli Yeni Demokrasi Hareketi Genel Başkanlığı yaptı.Bilahare aktif politikadan ayrıldı.

ESERİ
1975 yılında Demokrasinin İçyüzü adlı kitabını yayınladı.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 7 HAZİRAN 2001

Dünya bastırıyor Türkiye değişiyor
Hürriyet 7 Haziran 2001
Sadi ÖZDEMİR

Boyner Holding Murahhas Üyesi Cem Boyner, ��Büyük değişimler ya halk hareketiyle, ya askeri darbe ile olur. Ya da yurt dışındaki ortaklarınızdan gelen çok ağır baskılarla. Türkiye'de değişimi dünya zorluyor. Bizim iyi olmamız halinde iyi olacak ülkeler bastırıyor, Türkiye değişiyor�� dedi.

Boyner Holding Murahhas Üyesi Cem Boyner, Türkiye�de müthiş bir değişim yaşandığını ve birileri istese de istemese de Türkiye'nin adeta yeniden kurulduğunu düşünüyor. Boyner'e göre yeni IMF programı, Türkiye'yi hem Maastriht hem de Kopenhag kriterlerine uyduracak. Böylece Türkiye 1. lige çıkacak ve küreselleşme sisteminde yerini alacak. New York Times'ın ünlü dış politika yazarı Thomas Friedman'ın Lexus ve Zeytin Ağacı adlı eserini ��Küreselleşmenin Geleceği�� adıyla Türkçeye de kazandıran Cem Boyner�le Türkiye ve küreselleşmeyi konuştuk.

Sizin gözünüzden nasıl bir Türkiye görünüyor?

- Bugün aslında hálá krizin ertesi günü. Bu yüzden arada gelen şokları daha hafif atlatmamız lazım. Türkiye bu ekonomik krizi atlatacak. Herkes yaralarını saracak. Program senenin ikinci yarısından sonra beklediğimiz gibi iyi sonuçlar verirse 2002'den itibaren yepyeni ve geri dönüşü olmayan bir sürece girmiş oluruz. Maastriht, Kopenhag ve IMF programını yanyana koyduğunuz zaman ortaya çıkıyor ki yeni bir Türkiye kuruluyor. O kadar müthiş birşey oluyor ki bunu iyimserlik ve heyecanla karşılamalıyız. O kadar müthiş bir Türkiye kuruluyor ki 2 sene sonra inanamayacağız. Çünkü Türkiye hep gelip sıkışmıştı. Çıkamıyordu o delikten. Çıkarken kafası gözü yarıldı. Bu krizin tekrarı olmayacak.

Türkiye'nin bu değişimi küreselleşmeye çok bağlanıyor. Küreselleşmenin etkisini siz nasıl tarif edersiniz?

- Thomas Friedman (ekonomiler büyürken siyaset küçülüyor) diyor. Çok önemli tesbit. Paranın, malın teknolojinin serbest hareketi bütün duvarları yıktı. Duvarlar varmış gibi mücadele ettiğimiz zaman, Türkiye'ye para girecekse girmez. Teknoloji girecekse girmez. Şimdi dünyanın birinci liginin standartları kendi ülkenizde gerçekleştirmek zorundasınız. Dünyada hangi ülke var ki demokrasi iyi ekonomik durumu kötü olsun.

HALK DESTEKLİYOR

Türkiye'deki değişimi hangi güç gerçekleştiriyor?

- Büyük değişimler ya halk hareketiyle, ya askeri darbe ile olur. Ya da yurt dışındaki ortaklarınızdan gelen çok ağır baskılarla.. Bu yüzden Friedman da ��Globalisation ile Revolution��u birleştirdi ve ��Globalotion�� dedi. Dış dünyadan size yatırım yapmış şirketler, sizinle ilgili yatırımlar yapmış, sizinle barışık olan, sizin iyi olmanız halinde iyi olacak, hasta olmanız halinde kendisine zarar gelecek ülkeler var. Çüzüm listesinden problem listesine geçtiğiniz zaman başlarına dert olacağınız ülkeler sizi değişime zorluyor. Türkiye'de yaşanan da bu.. İşin ilginç tarafı bu değişim, buna karşı direnen siyasetçinin eliyle yapılıyor. Kısacası Türkiye'de dış dünya kaynaklı bir değişim hareketi var ve halkın da buna çok hızla sahip çıktığını düşünüyorum.

Direnişler oluyor, bunlar desteğin zayıf olduğunu göstermiyor mu?

- Toplumun tüm kesimleri bedel ödeme sırası kendilerine geldiği zaman reaksiyon gösterecek. Bu Ankara'yı da siyaseti de etkileyecek. Bankacılık reformu, kamu bankalarının kapatılması-özelleştirilmesi.. Bunun Türkiye üzerindeki olumlu etkisi bir devrim kadar etkili olacak. Halk bunu isteseydi, bunu yapacak siyasetçiyi iş başına getirseydi.. Çok tatlı, keyifli yapılırdı. Bunu yapamadık.. O yüzden dünyanın başına dert olmamız ölçüsünde dünyanın ciddi bir zorlaması ile biz bu değişimi şu anda gerçekleştirmek durumundayız.

ÖLMEDEN CENNET İSTİYORLAR

Suçlu ve sorumlu sadece siyasetçiler mi?


- Kamu bankalarında bir tarafta vatandaş var, bir tarafta da siyasetçi. Ve tabii ki herkes ölmeden cennete gitmek istiyor. Türkiye'de bir sosyal kontrat vardı. 35 milyon seçmen 6 milyon vergi mükellefi olan bir kontrat. Ben siyasetçiyi seçerim, ama hesap sormam. Kamu bankalarından beslenirim onlar beni idare eder. Bu arada kamu bankaları biraz soyulur ben de onu idare ederim. Şimdi bu sosyal kontrat dünyada karşımıza çıkan çok daha kabadayı global bir sosyal kontrat ile kafa kafaya tokuştu. Herkes tek kulağı tek gözü kapalı dolaşıyor. Niye? İyi gidiyor çünkü.. Ee gitmedi. Bir yere kadar geldi taşımıyor artık. Fakir kaldık. Dünya bizi başına bela görmekten sıkıldı. Türkiye'yi çözüm listesinin bir parçası olarak görmek istiyor. Dünyayı etkilemeye başladık. Bir bakanın ağzından çıkan sözlerin piyasaları allak bullak etmesi çok normal mi? Demek ki fitil çok kısaldı.


Bundan sonra Türkiye'de iktidar nasıl oluşacak?


- Artık hükümet etmenin şekli de değişti. Şimdi para basmak, vergi salmak IMF ile programa, Maastriht kriterlerine kilitlenmiş durumda. Hak hukuk ve yasalar için Kopenhag Kriterleri çerçeveyi çizmiş. O zaman Türkiye'de hükümet olmak; programı ve acil durumları kazasız belasız yönetmekten başka birşey değil. 3-4 ay bu değişimin kavgaları sürecek. Sinirlerimize hakim olmalıyız. Artık bulunduğumuz yerden ya dünyanın birinci ligine gideriz ya da gerçek bir üçüncü dünya ülkesi oluruz.. Yenisini istemiyorum derse Ankara, eskisi gibi olayım diye bir şansı yok artık. Eskisinden bin beter olmayı kabul etmek zorunda. Bu yüzden bu geri dönüşü zorlayacak bir siyasi cesaret olacağını da düşünmüyorum. Diyelim ki siyaset konuştu, konuştu olmadı. Bu defa MGK, Kopenhag kriterlerini baştan yaptıracak.

Derviş neden solcu bilmem

Kemal Derviş'in IMF ve Dünya Bankası referansı merkez sol fikirleriyle ya da siyaset planları ile çelişmiyor mu?


- Aslında Kemal Derviş sol müktesabatıyla ilgili hatırlatmaları neden yapıyor onu açıkçası ben anlayamadım. Çünkü ne sol, ne de sağ satar artık. Vatandaş, (ben Almanya, İngiltere kadar müreffeh olmak istiyorum. Çocuklarımın oralardaki okullar kalitesinde okullarda okumasını istiyorum) diye düşünüyor. Referans budur. Yoksa sol ya da sağ değil. Türkiye sadece iyi yönetici arıyor. Önemli olan bugünkü önümüze konan, bizim istediğimiz, bizim alıp benimsediğimiz ekler yaptığımız, bizim yol haritamız dediğimiz haritanın gösterdiği şekilde arabayı sürecek idareciler.


Yabancılar asrın soygununu yapacak

Türk şirketleri değişimin, küreselleşmenin neresinde, ne yapabilir?

- Herkes sadece kendi iyi bildiği işi yapacak. Her alanda herkesle işbirliğine girecek. Duvarlar arkasında yönetilen, korunan bir bahçenin küçük küçük parseller halinde kullanılması dönemi artık bitti. Türkiye pazarı bizden sorulurmuş gibi yaşamımızı sürdürmek mümkün değil. Bu kriz olmasaydı, bu çok güzel gidiyordu. Bu krizle birlikte toparlanamazsak asrın soygununa tanık olacağız. Türkiye'nin birikimlerinin 3 kuruşa yabancılar tarafından satın alındığı bir dönem yaşarız. Krizin Türkiye önüne koyduğu en ciddi tehdit budur. Çok önemli tercihler konuluyor iş aleminin önüne, hangi noktada olmak gerektiğine dair.

Ciddi kan kaybettik

Kriz sonrası özel söktörün durumunu nasıl analiz ediyorsunuz?

- Hiç hesap etmediği yaralar aldı. Çok ciddi kan kaybına uğradı. Ve herkes şu anda yarasını sarıyor. Aslında bu değişim programının toplumun değişik kesimlerinden bu kadar destek görmesinin altında yatan da Ankara'yı önemsiz hale getirme çabası. Ekonomik kayıplar ekonomik nedenlerden olmalı, siyasi nedenlerden değil. Bu kriz atlatılacak ama bu kriz atlatıldığında bir daha olmaması için de herşey yapılmış olacak.

Siyasette benim misyonum kalmadı

Siyasete dönecek misiniz?

- Siyaset yapmamak için her türlü gerekçem var. Yaptığım işi seviyorum. Ufku çok geniş. Siyasete girdiğimde Türkiye'nin nereye gitmesi gerektiğiyle ilgili bir misyonum vardı. Artık öyle bir misyona ihtiyaç yok. Çünkü Türkiye'nin nereye gideceği belirlendi. Türkiye şimdi o değişim sürecinin içinde. Geriye kala kala uygulama kaldı. Uygulama için de bana ihtiyaç olmadığını düşünüyorum. O açıdan siyasetle ilgili hiçbir talebim, planım yok.

Munky
22-07-07, 19:36
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/58.jpg
Devlet Bahçeli ( 1948)
1948 yılında Osmaniye'de doğdu. Yörede Fettahoğulları olarak bilinen geniş bir Türkmen ailesine mensuptur.

İlk öğrenimini Osmaniye'de, orta öğrenimini İstanbul'da tamamlayan Dr. BAHÇELİ, üniversite öğrenimini Ankara İktisadi ve Ticari Bilimler Akademisinde yapmıştır.

Dr. BAHÇELİ, başlangıcından itibaren Ülkücü Hareket'in her kademesinde görevler üstlenerek Büyük Ülkü Davası'na hizmet etti. Dr. BAHÇELİ, 1967 yılında Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisinde öğrenci iken Ülkü Ocağı Kurucusu ve yöneticisi olarak görev aldı. 1970-1971 yıllarında Türkiye Milli Talebe Federasyonu Genel Sekreterliği görevlerinde bulundu. Dr. Bahçeli, bir yandan aktif olarak Ülkücü Hareket'te yeralırken, diğer yandan da ilmi alandaki çalışmalarını devam ettirmiştir.

1972 yılından itibaren Ankara İktisadi ve Ticari İlimler akademisi ve bağlı Yüksek Okullarda İktisat Bölümü asistanı olarak görev almıştır. Dr. BAHÇELİ, yine 1970'li yıllarda Ülkücü Maliyeciler ve İktisatçılar Derneği'nin (ÜMİD-BİR) kurucularından, Üniversite Akademi ve Yüksekokullar Asistanları Derneği'nin (ÜNAY) kurucularından ve Genel Başkanlarındandır. İyi derecede İngilizce bilen Dr. Devlet BAHÇELİ, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde İktisat Doktorası yapmış ve aynı üniversitenin İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi İktisat Politikasında Ana Bilim Dalı'nda 1987 yılına kadar öğretim üyeliği görevini sürdürmüştür.

Dr. BAHÇELİ yine bu süre içerisinde Türk-İslam alemi, Türkiye ve Dünya Ekonomisi, Türk Tarihi ve Dış Politika konularıyla ilgilenmiş ve bu alanlarda çalışmalar yapmıştır. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra cezaevlerine doldurulan MHP ve Ülkücü kuruluşların yöneticileri ile mensuplarının haklı davalarının her platformda savunulmasında takdirle karşılanan çalışmalarda bulunmuştur.

Ülkücü kadroların yetişmesinde önemli görevler de üstlenen Dr. BAHÇELİ, Başbuğ Alparslan TÜRKEŞ tarafından göreve çağırılması üzerine 17 Nisan 1987 tarihinde üniversitesindeki öğretim üyeliği görevinden istifa etmiş, 19 Nisan 1987 tarihinde yapılan MÇP Büyük Kurultay'ında parti yönetimine seçilmiş ve Genel Sekreterlik görevine getirilmiştir.

MÇP ve MHP'nin yönetim kadrolarındaki görevi, günümüze kadar kesintisiz olarak sürmüştür. Çeşitli zamanlarda Genel Sekreterlik, Genel Başkan Yardımcılığı, Merkez Yürütme Kurulu Üyeliği, Merkez Karar Kurulu Üyeliği, Genel Başkan Baş-Danışmanlığı görevlerinde bulunan Dr. Devlet BAHÇELİ, 6 Temmuz 1997 tarihli 5'nci Olağanüstü Kongre sonrasında MHP Genel Başkanı görevini üstlenmiştir.

05 Kasım 2000, 12 Ekim 2003 ve 19 Kasım 2006 tarihlerindeki MHP Olağan Kongreleri'nde tekrar Genel Başkan seçilmiştir.

Munky
22-07-07, 19:36
Ebulfez Elçibey ( 11.07.1037)
Azerbaycan eski Cumhurbaşkanı Ebulfez Elçibey, 1938 yılında Nahçıvan'ın Keleki kasabasında doğdu.

Asıl adı, Ebulfez Kadir Güloğlu Aliyev olan Elçibey, Azerbaycan Bakü Devlet Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu.

Elçibey, 1970'li yıllarda, eski SSCB topraklarına dahil olan Azerbaycan'ın bağımsızlığı için mücadele etmeye başladı. 1976 yılında Sovyetler'e karşı propaganda yaptığı gerekçesiyle tutuklandı ve 1978 yılında şartlı olarak serbest bırakıldı.


Ebulfez Elçibey, 1988-1989 yıllarında Azerbaycan halkına bağımsızlık mücadelesi yolunda öncülük ederek, halkından büyük destek gördü. Elçibey, aktif siyasi hayatına 1989 yılında, Azerbaycan Halk Cephesi Partisi'nin (AHCP) başına geçerek başladı.
Azerbaycan, SSCB'nin 1990'da dağılmasının ardından 18 Ekim 1991 yılında bağımsızlığını resmen ilan etti. Ayaz Muttalibov'un kısa süren cumhurbaşkanlığının ardından, Ebulfez Elçibey 7 Haziran 1992'de bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti'nin ikinci Cumhurbaşkanı oldu.

Elçibey, daha önce "Milli Kahramanlık Ödülü"nü verdiği Suret Hüseyinov'un Haziran 1993'de ayaklanmasından sonra cumhurbaşkanlığı görevini terkederek doğum yeri olan Keleki'ye döndü. Azerbaycan'ın eski Cumhurbaşkanı, 31 Ekim 1997'de Keleki'den Bakü'ye döndü ve AHCP'nin başında aktif siyasi hayatına devam etti. Elçibey, 1998 yılında yapılan cumhurbaşkanlığı seçimlerine, "demokratik ve adil olmadığı" gerekçesiyle boykot ederek katılmadı.
Elçibey, zaman zaman Haydar Aliyev iktidarına karşı verdiği sert demeçlerle kamuoyunun dikkatlerini üzerine çekti.

Azerbaycan'da 5 Kasım'da yapılacak 2. dönem parlamento seçimlerine katılma kararı alan Elçibey, bağımsız Azerbaycan Cumhuriyeti'nin parlamentosuna girebilmek için ilk defa milletvekilliğine adaylığını koydu.
Hayatı boyunca, Türk dünyasının birleşmesi ve kardeşliği için mücadele eden Elçibey, bu yönde "Bütün Azerbaycan Yolunda" isimli bir kitap çıkardı.
62 yaşında ölen Ebulfez Elçibey, iki çocuk babasıydı. GATA'da bir süredir tedavi gören Azerbaycan'ın eski Devlet Başkanı Ebulfez Elçibey vefat etti.

Elçibey, yaklaşık 2 aydır sağlık nedenleriyle Türkiye'de tedavi altında tutuluyordu.

Prostat tümörü nedeniyle önce Ankara Hastanesi'nde tedavi altına alınan Elçibey, hastalığının belirli bir evreye ulaşması ve kemik tutulumu nedeniyle radyoterapi gerektiği için 9 Ağustos Çarşamba günü GATA'ya radyoterapi görmek üzere kaldırılmıştı.
Eski Cumhurbaşkanı'nın Türkiye'ye "metabolik durumunun çok bozuk ve septik komada, şuuru kapalı olarak" geldiği, Türkiye'de kaldığı sürece durumunun iyiye gittiği, ancak nefes darlığı, akciğer enfeksiyonu, prostat kanseri hastalıklarını birarada taşıdığı belirtilmişti.

Munky
22-07-07, 19:37
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/369.jpg
Ferruh Bozbeyli ( 1927)
22.10.1965-1.11.1970 arası TBMM Başkanı
1927 yılında Pazarcık'ta doğdu. Antakya Erkek Lisesini 1947'de İstanbul Hukuk Fakültesini 1957 yılında bitirdi.1961 yılında İstanbul Milletvekili seçildi.1965-1970 yılları arasında Millet Meclisi Başkanlığını yaptı.1970 yılında partisinden (AP) ayrıldı ve yeni bir parti kurdu (Demokratik Parti) 1973 seçimlerinde tekrar İstanbul'dan milletvekili seçildi.1977'den sonra siyasi hayattan çekildi.

ESERLERİ
1.Alaca Siyaset
Siyasi Hikayeler
Ferruh Bozbeyli
Babıali Kültür Yayıncılığı

"Alaca Siyaset" yakın tarihimizin, bir siyaset ustasının gözünden panoraması 60'lı yılların "özel hatıra defterleri"nden biri diyebileceğimiz" Alaca Siyaset", siyasetimizin aksayan yönlerini cesur ve sempatik bir dille anlatıyor. Birebir yaşadığı ibretlik olayları çoğu zaman bir hikaye tadıyla veren yazar, bizi Anadolu insanının yüreğine, tarihin sıcak saatlerine, Türkiye ve dünya coğrafyasına taşıyor. Siyasi hayatın zirvesine tırmanmış bir devlet adamından onlarca yılın tecrübesini saklayan, okuma zevkiyle dolu bir kitap.

Munky
22-07-07, 19:37
Glafkos Klerides
GÜNDEM

Kıbrıs Rum Kesimi Seçimleri

Financial Times: ''Klerides yengilgisi umutları gölgeledi

Güney Kıbrıs'ta dün yapılan başkanlık seçimlerinde muhalefet adayı Tassos Papadopoulos'un beklenmeyen kolay zaferinin Kıbrıs müzakerelerinde anlaşma yapılmasını güçleştirebileceği öne sürüldü.

Financial Times gazetesi, Rum Kesimi'nde yapılan seçimlerin sonucunu değerlendirirken "Klerides'in yenilgisi anlaşma umutlarını gölgeledi" yorumunu yaptı.

Papadopoulos'un Kıbrıslı Türklerle anlaşma yapılmasına karşı çıkmakla tanındığına dikkat çeken Financial Times, bu durumun 28 Şubat'a kadar bir anlaşma sağlanmasını güçleştirebileceğini kaydetti. Gazete, seçim sonuçlarının Nisan'da AB'ye katılım antlaşmasının sadece Kıbrıslı Rumlar tarafından imzalanması olasılığını da arttırdığını belirtti.

İngiliz gazetesi, adanın en büyük siyasi partisi olan Kıbrıs Komünist Partisince desteklenen Papadopoulos'un sonuçların alınmasının ardından "retçi" imajını silmek için uğraştığını belirterek "Müzakarelere başlamaya hazırım, çözüme bağlıyım ve Mayıs 2004'de AB'ye birleşik bir Kıbrıs'ın girebilmesi için her türlü çaba göstereceğim" sözlerine dikkat çekti.

Papadopoulos'un 1950 yıllarında İngiltere'den bağımsızlık için savaşan EOKA adlı milliyetçi Rum silahlı örgütü üyesi olduğunu anımsatan Financial Times, Papadopoulos'un Klerides'i barış görüşmelerinde izlediği tutumu eleştirdiğini de kaydetti. Buna karşın Papadopoulos'un Klerides'den müzakereler konusunda Başkan'a danışmanlık yapan Rum Ulusal Konseyi üyeliğini sürdürmesini istediğine işaret eden gazete, 16 Nisan'ta iki toplum liderinin AB'ye katılım antlaşmasını imzalayabilmesi için Kıbrıs'da varılabilecek anlaşmanın, 30 Mart'a kadar iki toplum tarafından ayrı ayrı düzenlenecek referendumlarda onaylanması gerektiğini belirtti.

Munky
22-07-07, 19:37
Hikmet Çetin ( 1937)
1937 yılında Diyarbakır'ın Lice ilçesinde doğdu.Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. ABD Williams College'de master yaptı.1973 yılında Ecevit Hükümeti döneminde Devlet Planlama Teşkilatı'nda Planlama Daire Başkanlığı yaptı. 1977 yılında CHP İstanbul Milletvekili olarak Parlamento'ya giren Çetin, CHP hükümeti döneminde Devlet Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı görevinde bulundu.18'inci dönem (1987) SHP Diyarbakır milletvekilliği yaptı. SHP Grup Başkanvekilliği ve Genel Sekreterlik görevlerinde bulundu.1991'de Gaziantep'den parlamentoya giren Çetin, DYP-SHP koalisyon hükümetlerinde 32 ay 7 gün Dışişleri Bakanlığı yaptı. 18 Şubat 1995 günü, birleşen SHP ve CHP ortak kurultayında Başkan seçildi. Bilahare genel başkan adayı olmadı.İngilizce biliyor. Evli ve 2 çocuk babası.

Munky
22-07-07, 19:38
İsa Kamber ( 1957)
1957 yılında Azerbaycan'ın Başkenti Bakü'de dünyaya geldi. Babası bölgede çok iyi tanınmış Kimyacı Yunis Heyder dır. 1964 ve 74 yılları arasında 62 numaralı Bakü Ortaokulunda okudu. 1974 yılında Azerbaycan Devlet Üniversitesi Tarih Bölümüne kaydoldu ve 1979'da bu okulu bitirip, 1979-82 yıllarında Azerbaycan EA Nahçıvan İlim Merkezinde, 1982-90 yıllarında Şarkiyyet Enstitüsü'nde çalıştı... Geniş kitleler tarafından 1985 yılı Ocak ayında, Zori Balayanın "Ocak" kitabına yazdığı cavapla bağlı olarak tanınsa da, faal siyasete 1988 yılında atıldı�

Akademide çalışırken İran, Türkiye ve Yakındoğuda ki siyasi gelişmeleri derinlemesine araştırdı ve Batı ülkelerinin siyasi hayatını da yakından izledi. "1978-79 Yıllarında İran inkilabı" adında bir tez hazırladı.... Azerbaycan Halk Cephesi kurucularından olup 1990-91 yıllarında AHC Teşkilat Şubesinin Müdürü ve sonrada AHC Başkan Yardımcısı oldu�

1990 yılında Milletvekili seçilerek 1991 yılında da Azerbaycan Yüksek Meclisi Milli Şurasında Dış İlişkiler Komisyonuna Başkanlık etti... 1992 yılının Mayıs ayında Azerbaycan Yüksek Meclis Başkanı oldu. Müsavat Partisinin 1992 yılının Ekim ayında yapılan III. Kurultayında Teşkilat Başkanı seçildi.

4 Haziran ayaklanmasından sonra Azerbaycan Devletçiliği ve Halkın güvenliği adına Meclis Başkanlığından istifa etti. Sonra ayaklanmacılar tarafından hapishaneye atıldı. Halkın ve Dünya Kamuoyunun yoğun baskısı neticesi, bir ay sonra Hapisden salıverildi... Halen Müsavat Partisinin Başkanı, Kafkasların en büyük gazetesi "Yeni Müsavat"ın sahibidir�

Munky
22-07-07, 19:38
İştirakçi Hilmi
İştirakçi Hilmi ya da Sosyalist Hilmi olarak da tanınan gazeteci ve siyaset adamı. Doğum tarihi bilinmemekle birlikte İzmir�de doğduğu ve bir süre bu kentte yaşadığı kesindir. 15 Kasım 1922�de İstanbul�da öldü. Osmanlı Sosyalist Fırkası ve Türkiye Sosyalist Fırkası�nın başkanlığını yaptı.

Munky
22-07-07, 19:38
Kemal Burkay
1937 yılında Tunceli�nin Mazgirt İlçesi�nin Kızılkale Köyü�nde doğdu. Babası köy eğitmeniydi. İlkokulu babasının eğitmenlik yaptığı çevre köylerde ve kendi köyünde okudu. 1949 yılında Akçadağ Köy Enstitüsü�ne girdi. Orada ve Diyarbakır-Ergani�de köy enstitüsünü tamamladı, 1955 yılında öğretmen oldu. 1956 yılında Elazığ Lisesi�nde sınavlara girerek lise diploması da aldı ve aynı yıl Ankara Hukuk Fakültesi�ne kaydoldu, 1960 yılında bitirdi. Erzurum�da askerlik, Elazığ�da kaymakamlık stajı ve Osmaniye�de kısa bir süre kaymakamlık yaptı. Ancak merkeze alındı ve ayrılarak 1964 yılında Elazığ�da serbest avukatlığa başladı. Daha sonra Tunceli�ye geçti. Köy öğretmenliği yıllarında şiirler ve hikayeler yazdı. 1964 yılında ilk romanı �Yaşamanın Ötesinde� Vatan gazetesinde tefrika edildi. İlk şiir kitabı �Prangalar� 1967 yılında basıldı. 1965 yılında Elazığ�da �Çıra� adlı edebiyat dergisini çıkarıp yönetti. Edebi ve siyasi çok sayıda kitabı var.

Kemal Burkay, 1965 yılında Türkiye İşçi Partisi�ne üye oldu ve partinin Elazığ, Tunceli, Bingöl ve Erzincan illerinde örgütlenmesinde rol aldı. 1965 seçimlerinde yaşını büyüterek TİP�in Bingöl adayı oldu. 1968 yılında TİP Genel Yönetim Kurulu�na, bir yıl sonra ise Merkez Yürütme Kurulu�na seçildi. 1969 yılında TİP�in Tunceli adayı oldu. 12 Mart döneminde 1972 yılında yurt dışına çıktı. 1974 yılında çıkan af yasasının ardından ülkeye döndü, Ankara�da yine serbest avukatlığa başladı. Aynı yılın sonunda bir grup arkadaşıyla birlikte illegal Türkiye Kürdistanı Sosyalist Partisi�ni (PSK) kurdu ve genel sekreterliğe seçildi. Burkay ve arkadaşları 1975 yılında Özgürlük Yolu dergisini, 1977 yılında ise, 15 günlük Roja Welat gazetesini çıkardılar. PSK, bağımsız aday göstererek 1977 yılında (Mehdi Zana) Diyarbakır, 1979 yılında ise Ağrı belediye başkanlıklarını kazandı. Mart 1980�de yurt dışına çıktı. İsveç�ten politik iltica alan Burkay, çalışmalarını yurt dışında sürdürüyor. Siyasi Kürtçülüğün önemli isimlerinden olan Kemal Burkay, silahlı mücadeleyi reddeden yanıyla PKK�dan ayrılıyor. İki defa evlenen Kemal Burkay, dördü kız, biri erkek beş çocuk babası. Kemal Burkay, halk müziği sanatçısı Seher Dilovan�ın da dayısı.

ESERLERİ

1- Yaşamanın Ötesinde; roman, Türkçe, 1964 yılında, Vatan gazetesinde tefrika edildi.
2- Prangalar; şiirler, Türkçe, 1967 yılında Ankara�da, Memleket Yayınları arasında basıldı.
3- Helbestên Kurdî (Kürtçe Şiirler); şiir, marş ve manzum fabller. 1974 yılında Almanya�da, �Ronahi Yayınları� arasında basıldı.
4- Dersim; şiirler, Türkçe, 1975 yılında Ankara�da Toplum Yayınları arasında basıldı.
5- Dehak�ın Sonu (Dawiya Dehak); manzum piyes, iki dilde (Kürtçe ve Türkçe). Önce Özgürlük Yolu dergisinde (1978, sayı: 37-38) yayınlandı. Daha sonra 1991 yılında İstanbul�da, Deng Yayınları arasında, Kürtçe ve Türkçesi birarada basıldı.
6- Alıko û Baz; Kürtçe, çocuk kitabı, öykü; 1988 yılında Stokholm�de, Roja Nu Yayınları arasında basıldı. Daha sonra Almanya�da Komkar Yayınları arasında �Aliko und Bussard� adıyla Almanca çevirisi yayınlandı.
7- Kürtçe Dil Dersleri (Dersên Zmanê Kurdî); �Baran� adıyla 1988 yılında Roja Nu Yayınları arasında basıldı. Daha sonra İstanbul�da Deng Yayınları arasında yeni baskıları yapıldı.
8- Özgürlük ve Yaşam (Azadî û Jîyan); Türkçe ve Kürtçe; Prangalar ve Dersim şiir kitaplarından yapılan bir seçme, Kürtçe çevirisiyle birlikte 1988 yılında Roja Nu Yayınları arasında basıldı. 1993 yılında İstanbul�da, Deng Yayınları arasında ikinci baskısı yapıldı.
9- Çarin (Rubailer); Kürtçe; 1992 yılında, Roja Nu Yayınları arasında basıldı. Daha sonra yenileri eklenerek ve Türkçeye de çevrilerek 1996 yılında İstanbul�da, Deng Yayınları arasında iki dilde ve birarada yayınlandı.
10- Geçmişten Bugüne Kürtler ve Kürdistan, Cilt-1; Kürdistan tarihi, coğrafyası ve Kürt edebiyatı ile ilgili araştırma, 544 sayfa, Türkçe, 1992 yılında İstanbul�da, Deng Yayınları arasında basıldı. Engellemelere rağmen şimdiye kadar dört baskı yaptı. Ayrıca Bulgarca ve Rumca�ya çevrilerek Bulgaristan�da ve Atina�da yayınlandı.
11- Yakılan Şiirin Türküsü; şiirler, Türkçe, 1993 yılında İstanbul�da Deng Yayınları arasında basıldı.
12- Berf Fedi Dıke (Kar Utanır); şiirler, Kürtçe, 1995 yılında İstanbul�da Deng Yayınları arasında basıldı.
13- Can Taşır Dicle; şiirler, Türkçe, 1998 yılında İstanbul�da, Deng Yayınları arasında basıldı.
Burkay�ın Türkçe ya da Kürtçeye çevirdiği bazı eserler:
1- Kürt Çoban (Şıvanê Kurd); yazarı Ereb Şemo, Kürtçe Roman. Burkay bu eseri Kürtçe orijinalinden Türkçeye çevirdi, 1977 yılında İstanbul�da Özgürlük Yolu Yayınları arasında basıldı.
2- Memê Alan Destanı; Kürtçe destan, Roger Loscot�nun derlemesi. Burkay�ın Kürtçe orijinalinden çevirdiği bu eser 1977 yılında İstanbul�da, Özgürlük Yolu Yayınları arasında basıldı.
3- Dağ Çiçekleri (Kulîlkên Çiya); Eskerê Boyik�in şiirleri. Burkay�ın Kürtçeden Türkçeye çevirdiği bu şiirler 1979 yılında İstanbul�da, Özgürlük Yolu Yayınları arasında basıldı.
4- William Tell; Katharina Scherman�ın eseri. Burkay�ın İngilizcesinden Kürtçeye çevirdiği bu çocuk kitabı 1993 yılında Roja Nu Yayınları arasında basıldı.
Burkay geçmişte Türk edebiyat dergilerinde ve gazetelerde (Varlık, Dost, Papirüs, Yarına Doğru, Sesimiz, Yeni Toplum vb.) yine Kürt sol ve yurtsever kesimlerince çıkarılan, bazısını da kendisinin yönettiği dergi ve gazetelerde ( Çıra, Yeni Akış, Ezilenler, Ronahi, Özgürlük Yolu (Riya Azadi), Roja Welat, Roja Nu, Dengê Komkar, Sol Birlik, Tevger, Özgür Gelecek, Deng, haftalık Azadi, Ronahi, Hêvi, Roja Teze, 15 günlük Dema Nu vb) -bir bölümü değişik isimlerle- edebi, siyasi ve teorik nitelikte yazılar yazdı. Bu yazıların bir bölümü yine değişik isimlerle kitap halinde de yayınlandı, ki Burkay bunların bazısını �sözkonusu isimleri hala kullandığı için- şu anda açıklamayı uygun bulmuyor.
Burkay�ın eserlerinin bazısı ise, ne yazık ki, kaç-göç arasında kayboldu. Bunlar arasında bir piyes, bir radyofonik oyun, antoloji olarak yayınlanmak üzere 20 kadar Türk şairinden Kürtçeye yapılmış çeviriler, yine La Fontaine�den Kürtçeye çevrilmiş 60 kadar şiir vardı.
Burkay�ın şiirlerinin bazıları İngilizce, Almanca, İtalyanca, İspanyolca, Bulgarca, Rumca, Arapça ve Farsça dillerine çevrilip dergilerde yayınlandı, ya da antolojilerde yer aldı. Prangalar ve Dersim�den yapılan bir seçme ise Almanca�ya çevrilerek �Helin� adıyla, 1993 yılında Almanya�da, Komkar Yayınları arasında basıldı.
Burkay�ın kimi teorik ve siyasal nitelikteki eserleri:
1- Türkiye Şartlarında Kürt Halkının Kurtuluş Mücadelesi; inceleme-araştırma, Türkçe, 1973 yılında Almanya�da, Ronahi yayınları arasında, �Hıdır Murat� adıyla yayınlandı. Burkay�ın Kürt sorununa ilişkin temel görüşlerinin derli-toplu biçimde ilk ifade edildiği eser.
2- Milli Demokratik Devrim; teorik çalışma, Türkçe, Ronahi Yayınları, 1973, Almanya.
3- Sosyal Emperyalizm Sorunu ve Türkiye�de Maocu Akım; teorik çalışma, Özgürlük Yolu Yayınları, 1976, Ankara.
4- Milli Mesele ve Doğu�da Feodalite-Aşiret; inceleme, Türkçe, 1976 yılında Ankara�da Özgürlük Yolu Yayınları arasında, yazar adı �C. Aladağ� olarak basıldı. Daha sonra yurt dışında Komkar yayınları arasında ve adında �Doğu� yerine Kürdistan kullanılarak ikinci kez basıldı.
5- Kürdistan�ın Sömürgeleşmesi ve Kürt Ulusal Hareketleri; inceleme, Türkçe, 1978�de Ankara�da, Özgürlük Yolu Yayınları arasında, yazar adı C. Aladağ olarak basıldı. Daha sonra yurt dışında Burkay�ın kendi adıyla yeni baskısı yapıldı.
6- Emperyalizm ve Kültür; teorik çalışma, 1978 yılında Ankara�da, TÖB-DER Yayınları arasında basıldı.
7- Devrimcilik mi Terörizm mi? PKK Üzerine bir inceleme, Türkçe, Özgürlük Yolu Yayınları, 1984, Avrupa.
8- Kürt Sorunu, Barış, Demokrasi; Deng dergisinde ve Azadi gazetesinde Ali Dicleli adıyla yayınlanan yazılar. Yine aynı isimle, 1995 yılında Deng Yayınları arasında basıldı.
9- Seçme Yazılar, Cilt-1; Deng Yayınları, 1995-İstanbul.
10- Seçme Yazılar, Cilt-2; Deng Yayınları, 1996-İstanbul.
Burkay�ın broşür halinde yayınlanan ürünlerinin bir bölümü ise şunlar:
1- Küçük Burjuva Sapmaları ve Tutarlı Sosyalist Politika; 1979, Roj Yayınları.
2- 14 Ekim Seçimlerinde Kitlelere Gerçek Kurtuluş Yolunu Gösterelim; 1979, Roj yayınları.
3- Sosyalist Ahlak Üzerine; 1988, TKSP Yayınları.
4- Devrimci Demokratlar Üzerine ve UDG Neden Hayata Geçmedi; 1981, Özgürlük Yolu Yayınları;
5- İran ve İran Kürdistanı devrimi, 1982, TKSP Yayınları;
6- Parti Üzerine; 1982, TKSP Yayınları;
7- Parti Militani İçin, 1988, TKSP Yayınları;
8- TKSP - İlkeleri, Mücadele Anlayışı; 1988, TKSP Yayınları.
9- TKSP Yurt Dışı Konferansı Tezleri; 1989, TKSP Yayınları.
10- Kadın Sorunu; 1996, Deng Yayınları, İstanbul.
11- Din ve Siyaset; 1996, Deng Yayınları, İstanbul.
12- 25 Yıl - İlkeli, Uzun Soluklu Bir Mücadele, 1999-Köln, PSK Yayınları
Bunlardan ayrı olarak Burkay anılarını da yazdı. Ekleriyle birlikte yaklaşık dört cilt tutan anıların birinci cildi �Anılar-Belgeler, Cilt-1� adıyla, Kasım 2001�de, Roja Nu yayınları arasında basıldı.

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:24
bende ekliyim

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:26
http://img408.imageshack.us/img408/8749/demetakalinsg0.jpg (http://img408.imageshack.us/img408/8749/demetakalinsg0.jpg)

Gölcük’te doğan Demet Akalın ilköğretim ve lise öğrenimini Gölcükte büyük başarıyla bitirdi. İlkokul yıllarında gazeteci yada öğretmen olma hayalleri kurardı, fakat o zamanki Üniversite sınavı şartları günümüze göre daha zor olduğu için hayalleri suya düştü. Ne yapıcam ne yapıcam diye düşünürken annesinin elinden tutmasıyla soluğu Yaşar Alptekin’in mankenlik kursunda aldı. 1990 yılında Mayo Güzeli seçildi .Ardından Neşe Erberk’te mankenlik yapmaya başladı. Büyük performansla mesleğini sürdürürken bir gün sesinin güzelliğinin farkına vardı ve mankenlikte zirvedeyken hadi birde şarkı söyleyeyim dedi ve en iyi gazinolarda dev isimlerin kadrosunda başladı yeni mesleğini icra etmeye...

Başardığını düşündüğü bir zamanda Hadi bir albümüm olsun dedi ve “ SEBEBİM ” adlı albümünü piyasaya çıkardı. İşler yolunda gitti yani başarıya bir başarı daha ekledi ve artık mankenliği bırakıp tamamen şarkı söylemeyi seçti. Daha sonra da “SENİN ANAN GÜZEL Mİ ?” dedi ve ilk single çalışmasını çıkardı. O ekstra senin bu ekstra benim derken artık sahnelerin bir parçası oldu. Sonra mı ? UNUTTUM dedi ve 3. albüm çalışmasını müzik severlerin beğenisine sundu. Uzun ve sıkı bir çalışma sonunda, nihayet beklediğimize değen radyolarda ve clublerde en çok istek alan albümü "BANANE" ile Türkiye'de hala konuşulmaya devam ediyor.

1,5 sene yeni albüm hazırlığı içinde olan Demet Akalın 2006 yılında ‘’Kusursuz 19 ‘’adlı albümüyle tekrar bizlerle birlikte. Albüm Seyhan Müzik etiketini taşıyor.19 şarkıyı bir cd’ye sığdıramadıkları için albüm 2 cd halinde çıktı

http://img408.imageshack.us/img408/8749/demetakalinsg0.jpg (http://img408.imageshack.us/img408/8749/demetakalinsg0.jpg)

Gölcük’te doğan Demet Akalın ilköğretim ve lise öğrenimini Gölcükte büyük başarıyla bitirdi. İlkokul yıllarında gazeteci yada öğretmen olma hayalleri kurardı, fakat o zamanki Üniversite sınavı şartları günümüze göre daha zor olduğu için hayalleri suya düştü. Ne yapıcam ne yapıcam diye düşünürken annesinin elinden tutmasıyla soluğu Yaşar Alptekin’in mankenlik kursunda aldı. 1990 yılında Mayo Güzeli seçildi .Ardından Neşe Erberk’te mankenlik yapmaya başladı. Büyük performansla mesleğini sürdürürken bir gün sesinin güzelliğinin farkına vardı ve mankenlikte zirvedeyken hadi birde şarkı söyleyeyim dedi ve en iyi gazinolarda dev isimlerin kadrosunda başladı yeni mesleğini icra etmeye...

Başardığını düşündüğü bir zamanda Hadi bir albümüm olsun dedi ve “ SEBEBİM ” adlı albümünü piyasaya çıkardı. İşler yolunda gitti yani başarıya bir başarı daha ekledi ve artık mankenliği bırakıp tamamen şarkı söylemeyi seçti. Daha sonra da “SENİN ANAN GÜZEL Mİ ?” dedi ve ilk single çalışmasını çıkardı. O ekstra senin bu ekstra benim derken artık sahnelerin bir parçası oldu. Sonra mı ? UNUTTUM dedi ve 3. albüm çalışmasını müzik severlerin beğenisine sundu. Uzun ve sıkı bir çalışma sonunda, nihayet beklediğimize değen radyolarda ve clublerde en çok istek alan albümü "BANANE" ile Türkiye'de hala konuşulmaya devam ediyor.

1,5 sene yeni albüm hazırlığı içinde olan Demet Akalın 2006 yılında ‘’Kusursuz 19 ‘’adlı albümüyle tekrar bizlerle birlikte. Albüm Seyhan Müzik etiketini taşıyor.19 şarkıyı bir cd’ye sığdıramadıkları için albüm 2 cd halinde çıktı

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:26
Behiye Aksoy
Eylül 1933 tarihinde İstanbul'da dünyaya geldi.Annesi ve halasının müziğe aşina olmaları,piano ve ud çalmalarından ve Müzeyyen Senar ve Münir Nurettin Selçuk'un o devirlerdeki siyah beyaz filmlerde söylediği film şarkılarından feyiz alıp müziğe olan sevdası kendisiyle birlikte büyüyerek ortaokulu bitirdikten sonra Ankara Radyosu imtihanına girdi.200 kişi arasından seçilip;1948 yılında stajyer olarak girdiği radyoda repetitör muavinligine kadar yükseldi.

Maksim Gazinosu tarihinde Zeki Müren'le yarışan tek bayan rakiptir.Platin rengi saçları,şık kostümleriyle kendisinden sonra yetişen şarkıcılara öncülük etti.Karekteristik hareketleri,sahnedeki büyük dehası daima ayakta alkışlandı.Plakları öyle çok ilgi gördü ki sanatçıya başarılarından ötürü altın plak değil platin taç armağan edilirdi.Müziği bıraktığı 80'li yıllara kadar daima sevilen ve gözde sanatçılardan olmayı başardı.Halil Aksoy ile olan evliliğinden Ahmet Kazım isminde bir oğlu vardır.Sanatçı ayrıca Berker İnanoğlu ve Fahrettin Aslan'la evlenip ayrılmıştır.1967 yılında "Kederli Günlerim",1973 yılında "Falcı" isimli Türk filmlerinde baş rolde oynamıştır.

Albümleri


Dumanlı Meyhaneler (Grafson Plak)
Kıskanırım (Atlas Plak)
1972 Yılının 12 Altın Şarkısı (Atlas Plak)
Unutulmayan Şarkılar Konseri (Atlas Plak)
Sizin İçin Seçtiklerimiz (Yavuz Plak)
Anılarla Sadettin Kaynak (Yavuz Plak)
Unutulmayanlar 1 (Coşkun Plak)
Çağrı (Lider Plak)
Kapın Her Çalındıkça (Coşkun Plak)
Nankör (Harika Plak)
Ölmeyen Nağmeler - Buket 1 (Harika Plak)
Bir Zamanlar 3 (karma) (Ossi Müzik)

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:26
Bülent Ecevit

Mustafa Bülent Ecevit, (d. 28 Mayıs 1925 (doğduğu sırada kullanılan Rumi takvimle 1341) İstanbul – ö. 5 Kasım 2006, Ankara). Türk şair, gazeteci, yazar, siyasi parti başkanı ve siyaset adamı.

Beş kez Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı oldu. TBMM'nin 21., Cumhuriyet'in 18. Başbakanıdır. 20. yüzyılın ikinci yarısında Türk siyasi hayatındaki en önemli isimlerden biridir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde 11. ve 12. Dönem Ankara, 13., 14., 15., 16. ve 19. Dönem Zonguldak, 20. ve 21. Dönem İstanbul milletvekili olarak görev yaptı.[1] Temsilciler Meclisi üyesi, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı, Demokratik Sol Parti Genel Başkanı oldu. Çalışma Bakanı, Devlet Bakanı, Başbakan Yardımcısı ve Başbakan olarak görev yaptı. Ancak üniversite mezunu olmaması nedeniyle Cumhurbaşkanlığına aday olamadı.
Bülent Ecevit 28 Mayıs 1925 tarihinde İstanbul'da doğdu. "Ecevit Seceresi (Devlet Arşivi - No 1265)" belgesine göre İnebolu'da doğdu. Babası Kastamonu doğumlu Ahmet Fahri Ecevit Ankara Hukuk Fakültesi'nde adli tıp profesörüydü. (5 Mayıs 1951 tarihli Bülent Ecevit'in AÜ DTCF öğrenci kimlik cüzdanındaki nüfus cüzdan suretine göre baba adı Mehmet Fahrettin, gene 15 Ocak 1945 tarihli AÜ DTCF talebe hüviyet cüzdanındaki nüfus cüzdan suretine göre baba adı Fahrettin, öte yandan babasının 31 Ekim 1951 tarihli Yeni Sabah gazetesindeki ölüm ilanında Dr. Prof. Fahri Ecevit, ayrıca kullandığı kartvizitte Pr. Dr. Fahri Ecevit) A. Fahri Ecevit daha sonra siyasete girerek 1943-1950 yılları arasında CHP'den Kastamonu milletvekilliği yaptı. İstanbul doğumlu olan annesi Fatma Nazlı ise ressamdı.

Bülent Ecevit 1944 yılında Robert Kolej'den mezun oldu ve aynı yıl içinde çalışma hayatına Basın Yayın Genel Müdürlüğü'nde çevirmenlik yaparak başladı. 1946 yılında sınıf arkadaşı Rahşan (Aral) Ecevit ile hayatını birleştirdi. Önce Ankara Hukuk Fakültesi ve sonra da Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'ne kayıt yaptırmasına rağmen yüksek öğrenimine devam etmedi. 1946-1950 yılları arasında Londra Elçiliğinin Basın Ateşeliği'nde kâtip olarak çalıştı. 1950 yılında Cumhuriyet Halk Partisi'nin yayın organı olan Ulus Gazetesi'nde çalışmaya başladı. Ulus Gazetesi Demokrat Parti tarafından kapatılınca Yeni Ulus ve Halkçı gazetelerinde yazar ve yazı işleri müdürü olarak görev yaptı. 1954 Ocak ayında CHP Çankaya Ocağı'na kaydoldu. 1955 yılında ABD'nin Kuzey Karolina eyaletinin Winston-Salem kentinde, The Journal and Sentinel'de konuk gazeteci olarak çalıştı. 1957'de Rockefeller Foundation Fellowship Bursu ile yeniden ABD'ye gitti, Harvard Üniversitesi'nde sekiz ay sosyal psikoloji ve Orta Doğu tarihi üzerine incelemeler yaptı. Bu sırada Ecevit'in sürekli "Hocam" diye bahsettiği Henry A. Kissinger Harvard rektörü idi. Harvard'da 1957 yılında, 1950-1960 arasından verilen antikomünizm seminerlerine sürekli Olaf Palme, Bertrand Russell gibi kişilerle katıldı. 27 Ekim 1957 seçimlerinde CHP'den milletvekili olarak siyasete girdi. Biri ABD'de Rumlar tarafından olmak üzere siyasi hayatında 6-7 kere suikaste uğradı.

Bitlis sigarası, Meclis sigarası içer, eniştesi İsmail Hakkı Okday'ın hediyesi Erika marka daktilosuyla yazardı. Bu 70 yıllık daktiloyu, ODTÜ Bilim ve Teknoloji Müzesi'ne armağan etmiştir.

1973 seçimlerinde CHP'nin seçim kampanyasında, yaşlı bir kadının "Karaoğlan nirede ha evlatlar, Karaoğlan'ı görmek istiyom" şeklindeki sorusundan sonra Karaoğlan adı CHP'liler tarafından benimsenmiş ve ilerleyen yıllarda da Türkiye'de Bülent Ecevit için kullanılmaya başlanmıştır. Seçim propagandalarında 'Umudumuz Karaoğlan' sloganı söylenmeye başlamıştır.


İlerleyen yaşıyla birlikte sağlığı bozulan Ecevit 19 Mayıs 2006 tarihinde beyin kanaması geçirdi ve uzun süre yoğun bakımda kaldı. Bu sırada kendisi için tutulan ziyaretçi yazıları Kaldırım Defteri adıyla anılıyor. Bülent Ecevit, bitkisel hayata girdikten 172 gün sonra 5 Kasım 2006 pazar günü Türkiye saatiyle saat 22:40'da (20:40 [UTC]) Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nde dolaşım ve solunum yetmezliği sonucu vefat etti.

Ecevit'in devlet mezarlığına gömülebilmesi için, ölümünün hemen ardından 9 Kasım'da yapılan bir kanun değişikliğiyle bu mezarlıklara başbakanların da gömülmesi sağlandı. Bülent Ecevit, 11 Kasım günü yapılan törenle devlet mezarlığına defnedildi. Cenaze törenine büyük bir kalabalık ve siyasiler katıldı.

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:27
Oktay Sinanoğlu, Türk Aynştaynı
Oktay Sinanoğlu, (d. 25 Şubat 1935, Bari, İtalya), Türk kimyager, akademisyen, bilim adamı.

Oktay Sinanoğlu, TED Yenişehir Lisesi'ne 1953 yılında burslu öğrenci olarak girdi ve okulu birincilikle bitirdi. Okulun bursuyla kimya mühendisliği okumak üzere ABD'ye gitti. 1956'da ABD Kaliforniya Üniversitesi Berkeley Kimya Mühendisliği'ni birincilikle bitirdi.

1957'de Massachusetts Teknoloji Enstitüsü'nü 8 ayda birincilikle bitirerek yüksek kimya mühendisi oldu. 1960'ta Yale Üniversitesi'nde yardımcı doçent olarak çalışmaya başladı.

26 yaşında iken atom ve moleküllerin çok elektronlu kuramı ile doçent oldu. 28 yaşında "tam profesör" unvanını aldı. Yale Üniversitesi tarihinin son 100 yılında bu unvanı kazanan en genç insanıdır. [1]

1964'te Orta Doğu Teknik Üniversitesi'nde danışman profesör oldu. Yale Üniversitesi'nde ikinci bir kürsüye daha profesör olarak atandı. Dünyada yeni kurulmaya başlayan moleküler biyoloji dalının ilk profesörlerinden biri oldu. DNA sarmalının çözelti içinde o halde nasıl durduğuna açıklama getirmiştir. Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi'ne (National Academy of Sciences) üye seçilen ilk ve tek Türk oldu. Dünyanın pek çok yerinde buluşları ve kuramları ile ilgili konferanslar verdi.

Oktay Sinanoğlu Nobel Fizik Ödülü için aday gösteren kurumun üyesidir.Bu alanda görev yapan ilk Türk profesörüdür.

26 yaşından beri devam ettiği Yale Üniversitesi'nde moleküler biyoloji ve kimya olmak üzere iki kürsüde profesör olarak görevini sürdürüyor. Yıldız Üniversitesi'den ise emekli oldu.

Detaylı bilgi için

http://www.quantum-chemistry-history.com/S...t/Public/CV.htm (http://www.quantum-chemistry-history.com/Sina_Dat/Public/CV.htm)

http://en.wikipedia.org/wiki/Oktay_Sinano%C4%9Flu

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:28
İngiltere'nin en değerli futbolcularından biri olan Steven Gerrard hakkında yazılan şarkılar ve şiirler O'nun ne kadar vazgeçilmez olduğunun bir kanıtı. Transfer olması durumunda rahatlıkla rekor kıracak olan Steven Gerrard, Liverpool'un kalbi..

Steven George Gerrard, 30 Mayıs 1980’de Whiston, Merseyside’da doğdu. Liverpool ve İngiltere Milli Takımı’nın en önemli isimlerinden biri olan Gerrard hakkında yazılmış onlarca beste ve şiir bulunuyor. 8 numaralı formasının sahibi olan Gerrard Liverpool’un kaptanlığının yanı sıra 4 numaralı formayı giydiği İngiltere Milli Takımı’nda 2. kaptanlığı yapıyor. Çoğunlukla orta sahanın ortasında görev alan futbolcu zaman zaman sağ kanatta da görev alabiliyor.

UEFA’dan En Değerli Oyuncu, İngiltere’den Yılın En İyi Genç Oyuncusu ve Yılın En İyi Oyuncusu ödülleri alan Steven Gerrard, Ada futbolunun en yetenekli isimleri arasından üst sıralarda bulunuyor.

KULÜP KARİYERİ

Erken Yıllar
Gerrard, Huyton Juniors ile futbola adım attı ancak henüz 9 yaşındayken Liverpool’un scoutları tarafından seçilerek öğrenciliği devam ederken 1989’da Liverpool’a katıldı. Gençlik dönemlerinde beklenenden çok daha az şans bulan Gerrard’ın en büyük problemi boyu ve büyüme sorunları sebebiyle sırtında oluşan ağrıları oldu.

14-16 yaşları arasında sadece 20 maça çıkabilen Gerrard profesyonel kariyerindeki başarının tam aksine hiçbir zaman İngiltere Öğrenciler Takımı’nda forma giyemedi.

14 yaşında Liverpool’a kontrat hazırlatma baskısı yapmak amacıyla birkaç takımda denemeye çıkan Gerrard, Manchester United için de antrenmanlara çıktı ve o dönemde yaşadığı bir sakarlıkla ayak başparmağını kaybetme tehlikesi atlattı.

Liverpool ile 5 Kasım 1997’de profesyonel sözleşme imzalayan Gerrard, 30 Kasım 1998’de de Liverpool A Takımı ile ilk maçına çıktı ve Vegard Heggem’in yerine oyuna girerek Blackburn karşısında forma terletti.

Liverpool A Takımı
UEFA Kupası’nda ilk kez Celta Vigo karşısında şans bulan Gerrard o gece Liverpool sahadan mağlup ayrılmış olsa da sergilediği performansla göz doldurdu ve Jamie Redknapp’ın yaşadığı sakatlık sayesinde de o sezon 13 kez Liverpool forması taşıdı.

1999–2000 sezonunda teknik direktör Gérard Houllier orta sahada Gerrard’ı Redknapp’ın yanına yerleştirdi. İlk 6 maçta ilk 11’de forma giyen Gerrard, Everton ile oynanan derbi maçında yedeğe çekildi. Karşılaşmanın 66. dakikasında Robbie Fowler’ın yerine oyuna giren Grerrard kariyerinin ilk kırmızı kartıyla da bu maçta tanıştı. Gerrard, Everton’dan Kevin Campbell’a yaptığı çirkin faulle 90. dakikada takımını 10 kişi bıraktı. O sezonun devamında Gerrard’ın ilk golü geldi ve genç futbolcu 1999 5 Aralık’ta Sheffield Wednesday ile oynadıkları maçta elde edilen 4-1’lik zafere golüyle katkı yaptı.

3’leme
2000–01 sezonu Gerrard’ın ilk kupasını kaldırdığı sezon oldu. Sakatlıklardan tamamen kurtulan futbolcu 50 maça çıkarken 10 gol kaydetti ve Liverpool’da Lig Kupası, FA Cup ile ikileme yaparken UEFA Kupası finalinde Gerrard’ın ilk büyük final golü geldi ve Alaves’i 5-4 ile geçtikleri finalde Gerrard’ın da çorbada tuzu oldu. Liverpool’da böylece uzun yıllar sonra büyük bir çıkış yaparak sezonu 3 önemli kupa ile tamamladı.

O sezonun sonunda Gerrard PFA tarafından Yılın En İyi Genç Oyuncusu ödülünü aldı.

Liverpool’un Kaptanı
2002 sezonunda teknik direktör Houllier takım kaptanlığını genç ama karakter sahibi genç futbolcusuna verdi. Houllier’in diğer takım arkadaşlarını ateşlemek için kullanacağını umduğu Gerrard’ın kaptanlığındaki bir diğer amaç ise genç futbolcuya sorumluluk yükleyerek disiplin sorunlarını azaltmaktı.

Oldukça başarılı olan bu taktik ile Gerrard o sezon sadece 2 kez kart gördü ve o dönem takım arkadaşı olan Owen da otobiyografisinde yazdığı gibi Gerrard kaptanlık görevi ile aldığı sorumluluğu takım arkadaşlarını ateşlemekte başarıyla kullandı.

Taraftarın Gücü
2004 yazında Chelsea, Gerrard’ı alabilmek için girişimlerde bulundu ancak O Liverpool’da kalmayı tercih etti. İngiltere’nin bulvar gazetelerinde manşetlerde yer alan haberlere göre bir takım kızgın taraftar Gerrard’a uzun süre takımda kalması için baskı yaptı ve hatta bazılarının iddiasını göre tehdit edildi, O da kalmayı tercih etti. Gerrard’ın yakınları tarafından da Liverpool’da kalması için baskıya maruz kaldığı iddia edildi. Ancak Gerrard bu konuyla ilgili yaptığı açıklamada sadece Liverpool sevgisinin ağır bastığını belirtti ve gazetelerin sevdiği detaylara girmedi.

Ancak bilinen bir gerçek var o da takımın yeni teknik direktörü Rafael Ben*tez’in Gerrard’ın kalmasında oynadığı önemli rol.

Bir Şampiyonlar Ligi Şampiyonu
20 Eylül 2004’te ezeli rakip Manchester United ile oynanan maçta Gerrard ciddi bir şekilde ayağından sakatlanırken yıldız futbolcu Kasım ayına kadar ilk 11’den uzak kaldı. O yılın son Şampiyonlar Ligi grup maçında Gerrard çok kritik bir şekilde Yunan takımı Olympiakos’a 23 metreden kaydettiği golle takımına hayat veren isim oldu. 16 takım arasına kalabilmeleri için 2 farklı galibiyete ihtiyacı olan Liverpool 1-0 yenik durumda devam ederken kaydedilen 2 gol ve Gerrard’ın da ceza sahasının dışında verdiği hayat öpücüğü ile yola devam eden Liverpool ve kaptanları için Şampiyonlar Ligi defteri orada kapanmadı.

Gerrard o günden beri kariyerin en önemli golü olarak Olympiakos’a maçın sonunda kaydettiği golü gösteriyor.

İstanbul’da oynanan finalde Serie A devi Milan’ın rakibi olan Liverpool final maçında soyunma odasına 3-0 mağlup döndü. O ana kadar tamamen Milan’ın kontrolünde olan dev finalde kimse bir takım kaptanının bu kadar büyük bir ilham verebileceğini düşünemezdi ama O adam neden hakkında şarkılar bestelendiğini ve şiirler yazıldığını tarihe geçen o finalde bir kez daha gösterdi.

Bentez’in söylediğine göre Gerrard’ın devre arasında takım arkadaşlarına yaptığı konuşma ve maç boyunca sürekli hepsiyle konuşması dev finalde gelen zaferin en önemli etkenlerinden biriydi. İkinci yarıda Gerrard’ın kaydettiği golle Liverpool’un inanılması güç geri dönüşü başladı. Gerrard’ın kısa süre ardından Vladim*r *micer bir gol daha atarak aradaki farkı 1’e indirdi ve Gennaro Gattuso’nun yaptığu faulle ceza sahasında yerde kalan Gerrard kazandığı penaltı ile bir anda bütün İstanbul’u sessizliğe boğdu. Penaltıyı kullanan Xabi Alonso olurken penaltı kurtarıldı ama Alonso ribaundu alarak maça beraberliği getirmeyi sağladı ve Liverpool bu dev maçta 3-0’dan 3-3’ü kaptanları Gerrard’ın da verdiği muhteşem ilhamla başardı.

Liverpool bu dev finali penaltılara taşırken penaltı atışları sonunda kupa Gerrard’ın ve Liverpool’dan takım arkadaşlarının ellerinde havaya kalktı. Yıldız futbolcu da Şampiyonlar Ligi tarihinde Didier Deschamps’ın ardından tarihteki en genç Şampiyonlar Ligi kazanan futbolcu oldu.

Maçın hemen ardından herkesin merak ettiği soru Gerrard’a en çok yönlendirilen soru oldu. “Setevie Liverpool’da kalacak mısın?” her seferinde gelen cevap kısa ve net oldu: “Böyle bir geceden sonra nasıl ayrılabilirim.”

Ancak Temmuz 2005’te Gerrard ile kulüp arasındaki kontrat görüşmeleri bozuldu. Haberler Gerrard’ın inanılmaz bir şekilde Liverpool’dan ayrılmak üzere olduğu ve yine hazır bekleyen Chelsea’nın yıldız futbolcunun yeni evi olabileceği yönündeydi.

Her ne kadar neredeyse her gün Liverpool’dan yapılan açıklamalarda kaptanlarının kulüpte kalacağı açıklansada 5 Temmuz’da Gerrard kendi ağzından ayrılabileceğini dile getirdi.

Chelsea, Gerrad için tam 32 milyon pound hazırladı ama devam eden günde Gerrard ve ailesinin Liverpool’a olan aşkıyla Liverpool’un bu genç adamı kalbine basışı daha ağır bastı.

Gerrard, Liverpool’a olan bağlılığını bir kez daha gösterirken düzenlenen basın toplantısında; takıma, Benitez’e ve her şeyden öte taraftara olan bağlılığını sorgulattığı için herkesten özür diledi.

Gerrard bu toplantıda bu davranışından ötürü kaptanlığını da bırakmaya hazır olduğunu dile getirdi ancak Benitez böyle bir uygulamanın imkansız olduğunu söyleyerek kaptanına her zamanki işini yapmasını söyledi.

8 Temmuz günü Gerrard yeni 4 yıllık kontratına imza atarken herkesin özellikle de Liverpoolluların yüreği oldukça rahatladı.

2004-05 sezonunda UEFA tarafından En Değrli Oyuncu ödülüne layık görülen Gerrard BBC Yılın Spor Adamı sıralamasında Ellen MacArthur (2.) ve Andrew "Freddie" Flintoff (1.)’nin ardından 3. sırada yer aldı.

2005–06 sezonu geride kalan yıllara göre Gerrard’ın istatistikler açısından en etkili olduğu yıllardan biriydi; kaptan tam 53 maça çıktı ve 23 gol kaydetti. Nisan ayında Gerrard belki de en önemli ödülünü kazandı ve PFA Yılın En Değerli Futbolcusu seçildi. Böylece Liverpool da 1988’de John Barnes’ın bu değerli ödülü kazanmasının ardından bir kez daha onurlandı.

O sezon Gerrard’ın en kötü anı ise verdiği bir geri pasın Thierry Henry tarafından kesilmesi ve kalelerinde gördükleri gol oldu.

FA Cup’ta gelen başarıda da büyük payı olan Gerrard final maçında West Ham’a 2 gol kaydetti. 2. golüyle maçı uzatmalara taşıyan Steve’nin 30 mesafesi metreyi aşan golü FA Cup finalleri tarihinin en güzel gollerinden biri olarak gösterildi.

2006 FA finalinde kaydettiği golle bir ilki başaran Gerrard, 4 büyük kupada gol kaydeden ilk İngiliz futbolcu oldu. FA Cup (2006 - West Ham), Lig Kupas (2003 - Manchester United), UEFA Kupası (2001 - Alaves), ve Avrupa Kupası (2005 - AC Milan).

2006 yazının hemen başında bir açıklama yapan Gerrard kendisi hakkında transfer söylentileri çıkartılmamasını isterken “Geride kalan 2 yaz çok kötü geçti ve bir daha böyle geçmesini istemiyorum. Hiç bir yere gitmiyorum ve gitmeyeceğim. Eğer biri bir gün gelip de seni burada istemiyoruz derse o zaman konuşalım” diyerek Liverpool’a olan bağlılığını bir kez daha gösterdi.

Gerrard milli formayı ilk kez Kevin Keegan döneminde 31 Mayıs 2000’de Ukrayna karşısında giydi. Liverpool A Takımı’nda forma giydikten 18 ay ve bir başka deyişle 44 maç sonra milli takıma çağırılan Stevie milli formayla ilk golünü Eylül 2001’de 5-1’lik ünlü deplasman zaferinde Almanya’ya karşı kaydetti.

Ağustos 2006’da İngiltere Milli Takımı’nın yeni menajeri Steve McClaren, Gerrard’ı 2. kaptan olarak aradığını açıkladı.

Çeşitli
2006, 1 Eylül’de Steven Gerrard ilk otobiyografisini Gerrard: Benim Otobiyografim adıyla yayımladı. Bu kitapta Gerrard yoğun bir şekilde Liverpool sevgisi ve İngiltere Milli Takımı kariyerinden bahsediyor.

Bir model olan Alex Curran ile birlikte olan Gerrard, Curan çiftinin 2 kızı var.

Bu arada Seteven Gerrard 2 yıldır “Gay Futbol Taraftarları Birliği” tarafından seçilen Şehvetliler Listesi’nde yer alıyor.

Kariyer Başarıları – Liverpool
2006-07 Community Shield
2005-06 Avrupa Süper Kupası
2005-06 FA Cup
2004-05 UEFA Şampiyonlar Ligi
2002-03 Lig Kupası
2001-02 Avrupa Süper Kupası
2000-01 UEFA Kupası
2000-01 FA Cup
2000-01 Lig Kupası

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:31
http://www.museum.unl.edu/research/entomology/workers/graphics/bates.jpg



İngiliz Entomolog Henry Walter Bates (1825-1892)

Tüm olumsuz neticelerine rağmen Amazon macerası onun için bir dönüm noktasıdır. 4 yıllık bu arazi çalışması Wallace'a, Tropiklerdeki farklı doğal habitatları tanımlayan ilk Batılı doğa bilimci olma unvanını kazandırmış; dahası Darwin'den bağımsız olarak, türlerin köken almasında doğal seçilimin önemini anlamasına ve bunu teorileştirmesine vesile olmuştur.

Wallace, 1854-1862 yılları arasında Malay takımadalarına düzenlenen bir arazi çalışmasına katılmış ve edindiği izlenimleri bir dosya halinde İngiltere'ye, Darwin'e göndermiştir. Beri yandan Malay takımadalarında yaptığı bu çalışmaların neticesini, 1869 yılında "Malay Takımadaları (Malay Archipelago)" adlı eserinde yayınlamıştır. Bu eser, birçok bilim tarihi araştırmacısı tarafından 19. yüzyılın en önemli bilimsel seyahat kitabı olarak kabul görmektedir.

Wallace'ın bir teorisi de Avustralya memelileriyle ilgilidir. İlk kez, evrimsel açıdan Avustralya'ya ait memeli türlerinin, Asya'dakilere nazaran daha ilkel olduklarına dikkat çekmiş; bunun sebebiniyse Avustralya kıtasının, Asya kıtasından erken ayrılmasına bağlamıştır. 1855'de, günümüzde de Wallace Çizgisi (Wallace's Line) adıyla bilinen hayali bir hat iddia ederek Avustralya ve Asya'nın zoooğrafik bölgelerini ayırmıştır.


13 Kasım 1913'de Old Orchard'da, 90 yaşındayken öldü. 23 Haziran 1923'de, Royal Society'nin başkanı Sir Charles S. Sherrington tarafından, South Kensington (Londra) Doğa Tarihi Müzesinin şeref salonuna portresi konuldu.

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:31
Andrea Luchesi (1741 - 1801), İtalyan besteci. Beethoven’ın öğretmenidir.

1741’de İtalya’da doğdu. İlk müzik eğitimini rahip ve orgcu olan ağabeyinden aldı. 15 yaşında Venedik’e gitti ve devrin önemli müzisyenlerinden dersler aldı. 1764’te San Salvador Kilisesi’nde orgculuk yapmaya başladı, sahne müzikleri, dini müzikler ve enstrümantal eserler besteledi. Ünlü bir orgcu olarak Venedik dışında da org çalmak için davet edildi. İtalya turnesinde iken Mozart ile tanıştı.1771’de Bonn’a gitti ve 1774’te sarayın müzik yöneticisinin (Ludwig van Beethoven’ın dedesi ) ölümü üzerine onun yerine bu göreve getirildi. 1775’te Anthonetta d'Anthoin ile evlendi, 1794’te şehrin Fransız işgaline uğraması ile görevinden alınsa da ömrünün geri kalanını Bonn’da geçirdi. Sarayda görev yaptığı yıllarda genç Beethoven onun öğrencisi oldu. Bestelediği eserlerin çoğu ya kayıptır ya da başka bestecilere (Haydn, Mozart, Beethoven mal edilmiştir.

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:31
Carl Philipp Emanuel Bach, (d. 8 Mart 1714, Weimar - 14 Aralık 1788, Hamburg), Alman besteci. Johann Sebastian Bach'ın ve Maria Barbara Bach'ın beş oğlundan ikincisi olan Carl Philipp Emanuel Bach, klasik öncesi dönemin (pre-classical era) en önde gelen figürlerinden olup klasik dönemin en önemli kurucularından sayılır. Eserleri Rokoko ve Klasik dönemler kapsamında da incelenebilmektedir.

On yaşındayken babasının 1723'de kantörü olduğu Leipzig'deki Aziz Thomas Okulu'na (St. Thomas School) girdi ve aynı zamanda Leipzig (1731) ve Frankfurt(1735) üniversitelerinde hukuk eğitimine devam etti. 1738'de 24 yaşında hukuk derecesini aldı ve aynı andan hukuk kariyerini bir kenara bırakarak kendini tamamiyle müziğe adamaya kesin olarak karar verdi.
Bir kaç ay sonra Prusya Kralı Frederick (Büyük Frederick) tarafından (Frederick'in prensliği zamanında), Sylvius Leopold Weiss'in referansıyla kraliyet hizmetine kabul edildi. Frederick'in 1740'ta krallığa yükselmesiyle Carl Philipp kraliyet orkestrasının üyesi oldu. O dönemde Avrupa'nın en önemli klavye ustalarındandı ve 1731'den beri yazdığı eserler arasında 30 kadar sonat, harpsikord ve klavikord için konser parçaları bulunmaktaydı.
Berlin'de solo klavye için, Berlin Portreleri de dahil olmak üzere (en ünlüsü La Caroline'dir) çeşitli müzikal parçalar besteledi.
Ününü Kral Frederick ve Büyük Württemberg Dükü için bestelediği iki sonatla sağlamlaştırdı ve 1746'da oda müzisyeni pozisyonuna yükseltildi.
Berlin'de kaldığı süre içinde, babasının etkilerinin diğer eserlerinde alışılmış olandan daha yoğun bir şekilde kendini hissettirdiği Magnificat (1749), Easter Kantatı (1756), bir kaç senfoni, en azından üç şarkı seti, bir kaç dini olmayan kantat ve diğer birkaç eser bestelemiştir. Ancak temel olarak klavye üzerine odaklanmış olup yaklaşık ikiyüz sonat ve Mit veränderten Reprisen (1760-68) dahil olmak üzere diğer solo eserleri bestelemiştir. Klavye Enstrümanlarını Çalmanın Gerçek Sanatı Üzerine Deneme (Versuch über die wahre Art das Clavier zu spielen) (1753-62) adlı teorik inceleme eseri, 18. yy ortası müzik uygulamaları konusunda son derece aydınlatıcıdır. 1780 yılında üçüncü baskısına ulaşmış olan eser, besteciyi dönem Avrupa'sının önde gelen müzik kritiklerinden biri yapmıştır.
1768'de Hamburg'da Georg Philipp Telemann'dan Kapellmeister görevini devralmış, bu görevin etkisiyle kilise müziğine daha çok yönelmiştir. Sonraki yıl büyük güzelliğinin yanısıra plan bakımından Felix Mendelssohn'un Elijah'ına benzerliğiyle de ilgiyi hak eden Die Israeliten in der Wüste oratoryosunu bestelemiştir. 1769 - 1788 arasında yirmiden fazla Passion, yetmişe yakın kantat, litani, motet ve diğer ayinsel eserler vermiştir. Aynı dönemde, enstrümental kompozisyondaki dehası, Franz Joseph Haydn'ın kariyenin etkisiyle daha da gelişmiştir. 14 Aralık 1788'de Hamburg'da 74 yaşında ölmüştür.

18. yüzyılın ikinci yarısı boyunca çok yüksek derecede ünlü bir şahsiyet olmuştur. Johann Christian Bach ile de yakınlığı bilinen Wolfgang Amadeus Mozart'ın Bach için "O baba, biz çocuklarıyız." dediği bilinmektedir. Ludwig van Beethoven onun dehasına büyük ve içten bir hayranlık beslemiştir. Bu konumunu büyük ölçüde, müzikal formun evriminde çok önemli bir dönemi işaret eden klavye sonatlarına borçludur. Stil berraklığı, anlatımdaki incelik ve dokunaklılık ve yapısal tasarımdaki özgürlük ve çeşitlilikle; İtalyan ve Viyana okullarından tümüyle kopmuş, bunun yerine, birkaç jenerasyon sonra yaygın olarak benimsenecek olan bir yaklaşımla döngüsel ve doğaçlamalı formlara yönelmiştir.
Soyut enstrümantal formların duygusal içeriğini derinleştirmiş ve modern anlamda piyano kullanım tarzının yaratılmasında nihai rol oynamıştır. Yapıtları içerik olarak buluşlarla, daha da önemlisi uç derecede bir öngörülemezlikle doludur ve tek bir yapıtının içinde bile geniş bir duygusal aralığa (gidiş-gelişlere) sahiptir. Lassus, Monteverdi ve Gesualdo'nun zamanından beri armonik rengi kendi için özgürce kullanan, belki de ilk önemli bestecidir. Böyle bakıldığında, Birinci Viyana Okulunun en önemli temsilcileriyle kıyaslanabilecek önemdedir. Kullandığı dramatik sonat stilinin Klasik dönem ustaları Haydn, Mozart ve Beethoven üzerinde çok güçlü etkisi vardır. Etkileri çağdaşlarıyla sınırlı kalmayıp, Felix Mendelssohn ve Carl Maria von Weber'e kadar uzanmaktadır.
Johannes Brahms C.P.E. Bach'a büyük saygı duymuş ve bazı yapıtlarını yeniden düzenlemiş olsa da, Robert Schumann'ın "Yaratıcı bir müzisyen olmasına rağmen babasının çok gerisinde kalmıştır." şeklindeki ünlü açıklamasının da gösterebileceği gibi, 19. yüzyıl boyunca adı önemsenmemiştir. Helmuth Koch'un 1960'larda senfonilerini yeniden keşfedip kayıtlarını yapmasıyla ve Hugo Ruf'un klavye sonatları kayıtlarını yapmasıyla, C.P.E. Bach'ın yeniden doğuşu başlamıştır.

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:32
Ludwig van Beethoven (16 Aralık 1770-26 Mart 1827) Alman klasik müzik bestecisi..


"Bu çocuğa iyi bakın, bir gün tüm Dünya onu tanıyacak." On yaşındaki Beethoven'ı tanıyabildiği kısa zaman içinde böyle demişti Mozart ve gerçekten yanılmadığını gösterdi zaman.

Beethoven, 1770 yılında Almanya'da (Bonn) doğdu. Alkole karşı olan zaafıyla bilinen Beethoven’in babası Johann da saray müzisyeniydi. İlk piyano derslerini henüz dört yaşındayken babasından aldı. Katı bir insan olan babası çocuğunu çok zorluyor, henüz dört-beş yaşında olan ve parmakları piyanoya yetişemeyen çocuk bazen bu çalışmalar sırasında gözyaşı döküyordu.kimse bilmese bile küçük çocuğun geleceği belliydi.

İlk müzik eğitimini babasından aldıktan sonra, 1779’da Christian Gottlob Neefe’yle çalışmaya başladı. 1783’te ilk bestesi olan Dressler’in Marşı Üzerine Çeşitlemeler Neefe’nin yardımıyla yayımlandı. 1786’da Viyana’ya yaptığı ziyaretin ardından, annesinin ölümü üzerine Bonn’a geri döndü ve Kont Walstein’ın hizmetine girdi. 4 yıl boyunca kontun orkestrasında viyola çaldı.

Annesinin ölümünden sonra Beethoven Viyana'ya geri döndü ve hayatının sonuna dek orada yaşadı. 1794'e dek Viyana aristokrasisi içindeki müzik aşıklarına saraylarda ve özel toplantılarda çaldı. 1795 yılına kadar halka açılmamıştı. Başlangıçta bir besteci olarak değil, bir piyanist ve öğretmen olarak adını duyurdu ve kısa zamanda üne kavuştu.

1798 yılında Beethoven işitme problemleri yaşamaya başladı. Bu tarihten itibaren 21 yıl boyunca hiç kimseyle iletişim kurmadı. Ancak 1819 yılına gelindiğinde yazarak insanlarla diyalog kurmaya başladı. 21 yıl boyunca çekilen yalnızlık çok derin acılar yaşamasına neden oldu. Beethoven bütün senfonilerini işitme problemi yaşamaya başladıktan sonra bestelemesi de dikkate değer bir olaydır.

Beethoven ömrü boyunca birkaç kadını sevmesine rağmen hiç evlenmemiştir. Bunlar içinde evlenmeye en çok yaklaştığı ve en çok sevdiği Ölümsüz Aşık’tır. Kim olduğu kesin olarak bilinmemekle birlikte bu kadının, Frankfurtlu bir tüccarın karısı olan Antonie Brentano olduğu sanılmaktadır. Sevdiği kişiye kendini bütünüyle veren Beethoven, Diabelli Varyasyonları’nı Ölümsüz Aşkı’na adamıştır.

1826’da kardeşi Karl ile Gneixendorf’ta yaptığı tatilin ardından Viyana’ya dönüşünde, siroz hastalığı iyice ilerlemiş, yataktan kalkamaz olmuştu. 26 Mart 1827’de hava iyice bozmuş, durmadan yağmur yağıyordu. O sırada akan büyük bir şimşekle Beethoven’in odası aydınlandı. Aynı anda, yumruğunu havaya kaldıran Beethoven’in gözleri birkaç saniyeliğine hayata meydan okurcasına açıldı ve ardından bir daha açılmamak üzere kapandı. Doktorlar bunun Beethoven’in anlamlı bir hareketi değil, sadece ışığa karşı bir tür refleks olduğunu söylemektedirler. Beethoven yaklaşık 30.000 kişinin katıldığı bir cenaze töreninin ardından Wahring mezarlığına defnedildi. 1888’de ise naaşı Viyana Merkez Mezarlığı’na Schubert’in mezarının yanına aktarıldı.

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:32
Wolfgang Amadeus Mozart (Johannes Chrysostomus Wolfgangus Theophilus Mozart) (d. 27 Ocak 1756 - ö. 5 Aralık 1791) klasik müziğin, en üretken ve en etkili bestekarıydı. Olağanüstü bir şekilde, 626 kayıtlı bestesi senfonilerin, konçertoların, oda orkestralarının, piyanonun, operanın ve korolu müziklerin kaderini değiştirmiştir. Mozart Avrupalı bestekarlar arasında belki de en popüler olanıdır, ve bir çok eseri standard konser repertuarlarında kullanılır. Günümüzde müzik tarihinin en büyük dehalarından biri olarak kabul edilmektedir.

Mozart, Leopold Mozart ve Anna Maria Pertl Mozart'ın oğlu olarak Salzburg'da Getreidegasse 9'un ön odasında doğmuştur. Burası Salzburg Başpiskoposunun başkentidir. Günümüzde Avusturya'da bulunup, o dönemde Roma İmparatorluğu'nun bir parçasıdır. Kardeşleri arasında doğumdan sonra yaşayan sadece kız kardeşi, lakabı Nannerl olan, Maria Anna Mozart idi. Mozart doğumundan bir gün sonra St. Rupert Katedrali'nde vaftiz oldu. Vaftiz olduktan sonra ismi; Latince Joannes Chrysostomus Wolfgangus Theophilus Mozart oldu. Bu isimlerden ilk ikisi John Chrysostom, kilisenin rahiplerinden biriydi, ve bu isimleri günlük hayatında kullanmıyordu. İsmindeki dördüncü kelime Theophilus "Tanrı'nın sevdiği" manasındaydı, Mozart'ın hayatı süresince de bir çok kez Amadeus (Latince), Gottlieb (Almanca), Amadé (Fransızca) tercüme edildi. Mozart'ın babası Leopold oğlunun doğumunu yayımcı Johann Jakob Lotter'e "..çocuğun ismi Joannes Chrysostomus, Wolfgang, Gottlieb'dir" diye haber verir. Mozart en çok üçüncü ismini tercih etti, ve süslü "Amadeus" ismini takip eden yıllarda kullandı.

Mozart'ın babası Leopold Mozart (d. 1719 - ö. 1787) Avrupa'nın başlıca müzik hocalarından biriydi. İlgi çeken Versuch einer gründlichen Violinschule ders kitabı 1756'da; Mozart'ın doğduğu yıl yayımlandı. (Türkçesi, Keman Çalmanın Temel Prensiplerinin Bilimsel İncelenmesi) Kendisi Salzburg Başpiskoposunun orkestrasının şefiydi, ve oldukça başarılı bir enstrüman müziği bestekarıydı. Leopold bestekarlığı oğlunun olağanüstü müzik becerilerini gördükten sonra bıraktı. Bu ilk olarak Wolfgang 3 yaşındayken oldu, ve Leopold, Wolfgang'in başarılarından gurur duyararak, oğluna çok ağır bir şekilde müzik eğitimi verdi. Bu eğitiminde, klavye, keman ve organ gibi enstrümanları öğretti. Leopold sadece ilk yıllarında bu eğitimi verdi. Lopold'un Nannerl'in müzik kitabında, Wolfgang'in bir çok besteyi 4 yaşında öğrendiğini ve ilk bestesini, küçük bir Adante (K. 1a) ve Allegro (K. 1b)'yi 1761'de henüz beş yaşındayken yazdığını söylemektedir.

İlk yıllarında, Mozart bir çok Avrupa gezisine çıktı. Bunlardan ilki 1762 yılında, Münih'in Bavarya'sında Elector meydanında, aynı yıl da Prag ve Viyana'da imparatorluk meydanında gösteri yapmıştır. Uzun bir konser turu, 3 buçuk yıl sürer, ve Wolfgang'i babası ile beraber Münih, Mannheim, Paris, Londra (burada ünlü İtalyan çellocu Giovanni Battista Cirri ile çalmıştır), Lahey, tekrar Paris, Zürih, Donaueschingen ve Münih'de konserler vermiştir. Bu gezisi sırasında, Mozart bir çok ünlü müzisyenle tanışır ve kendisi de bu müzisyenlerin eserlerine aşina olur. En önemli esin kaynaklarından biri Johann Christian Bach'dır, O'nunla da 1764-1765 yıllarında Londra'da arkadaş olmuşlardır. Bach'ın eserleri bir çok kez Mozart'ın esinlendiği eserler olarak gösterilmiştir. Tekrar Viyana'ya 1767'de giderler ve burada 1768 yılının Kasım ayına kadar kalırlar. Bu gezi sırasında Mozart çiçek hastası olur, ve iyileşmesi babası Leopold tarafından Tanrı'nın oğlu için sevgisini temsil etmektedir.

Salzburg'da geçen bir yıl sonunda; üç kez İtalya'ya yolculuğa çıkmıştır. 1769 Kasım'ından, 1771 Mart'ına kadar, 1771'in Ağustos'undan Kasım ayına kadar, ve 1772 Ekim'inden 1773 Mart'ına kadar. Mozart bu dönemde üç opera besteler: "Mitridate Rè di Ponto" (1770), "Ascanio in Alba" (1771), ve "Lucio Silla" (1772). Üç opera da Milan'da oynanmıştır. Bu gezilerin ilkinde, Mozart Venedikte Andrea Luchesi ile ve G.B. Martini ile Bologna'da buluşur, ve Accademia Filarmonica'nın bir üyesi olarak kabul edilir. İtalya'daki yolculuğunun şu an efsanevi olan bir hikayesi de, Gregorio Allegri'nin Miserere'sini Sistine Chapel'de duyar ve tamamını hafızasından yazar, yalnız bunu yaparken parçadaki küçük hataları düzeltir, ve böylece Vatikan malının ilk illegal kopyasını üretir.

23 Eylül 1777'de annesi ile beraber Mozart; Münih, Mannheim ve Paris'i kapsayan bir Avrupa turuna gider. Mannheim'da, o dönemin en iyisi Mannheim orkestrası ile çalar. Aloysia Weber'e aşık olur, ancak O da daha sonra Wolfgang'den ayrılır. 4 yıl sonra da; Aloysia'nın kız kardeşi Constanze ile evlenir. Paris'e başarısız ziyareti sırasında da; annesi 1778 yılında ölür.

1780 yılında, Mozart'ın ilk büyük operası Idomeneo Münih'de oynanır. Ertesi yıl, Viyana'yı patronu, Prens Başpiskopos Colloredo ile ziyaret eder. Salzburg'a geri döndüklerinde, opera şefi olan Mozart, isyanını arttırır ve başpiskopos'un müzik işleriyle ilgilenmek istemez. Bu düşüncelerini söylemesiyle de başpiskopos desteğini çeker. Mozart'ın açıklamasına göre, atılması; -resmen- "kıçına bir tekme yiyerek" olmuştur. Mozart bundan sonra, aristokrasinin ilgisiyle özgür olarak Viyana'da müziğini geliştirmek için yerleşir.

Bu bir nebzede Türk tarihi için önem taşır. Türklerin Avrupa'da moda olduğu o yıllarda, Mehter marşı'ndaki ritimden esinlenen Mozart, 11 numaralı la majör piyano sanatı'nın (K. 311) 3'üncü bölümünde "Ronda alla Turca" (Türk Marşı)'nı besteler. Bu beste halen, Türkiye Cumhuriyeti'nin tüm özel davetlerinin yanı sıra, ülke tanıtımında kullanılmaktadır ve belki de Türklere yazılmış Dünya'da en fazla tanınmış bestedir.

4 Ağustos 1782'de, babasının isteğiyle Constanze Weber (d. 1763 - ö. 1842) (ismi ayrıca Costanze diye de yazılır) ile evlenir. Constanze'nin babası Fridolin Weber, Carl Maris von Weber'in Franz Anton Weber'den üvey kardeşidir. 6 çocukları olmasına rağmen, sadece 2 tanesi çocukluktan sonra yaşar: Carl Thomas Mozart (d. 1784 - ö. 1858) ve Franz Xaver Wolfgang Mozart (d. 1791 - ö. 1844) (daha sonra küçük bir bestekar olmuştur). İki çocuğu da evlenmemiş ve ya da yetişkin olabilmiş çocuğu olmamıştır. Carl'ın Constanza isminde bir kızı olur, o da 1833'de çocukken ölür.

1782 yılı Mozart'ın kariyeri için hayırlı bir yıldır: operası "Die Entführung aus dem Serail" (Saraydan Kız Kaçırma) müthiş bir başarıya ulaşır. Bu operasında bahsedilen saray, Topkapı Sarayı'dır ve opera Türkiye'de geçmektedir. Selim Paşa'nın ve harem ağası Osman'ın tutsağı olan Konstanze ve hizmetçisini, Constanze'nin nişanlısı Belmonto kaçırmaya çalışır. En sonunda da Selim Paşa razı olur. Ardından konserlere çıkan Mozart, kendi piyano konçertolarının yönetmenliğinin yanı sıra, solo olarak da enstrümanlar çalar.

1782 ve 1783 yılları arasında, Mozart J.S. Bach ve G.F. Handel'in eserlerine sahip olan Baron Gottfried van Swieten sayesinde aşina olur. Mozart'ın bu eserleri çalışması üzerine, Barok tarzında yeni bir müzik tarzı ve dili yaratmasını sağlar. Die Zauberflöte (Sihirli Flüt) bu örneklerden biridir ve finali de 41. Senfoni'dir.

1783 yılında, Wolfgang ve Constanze; babası Leopold'u Salzburg'da ziyaret ederler ancak babası Constanze'yi iyi karşılamaz. Ancak bu ilham, Mozart'ın duasal eserlerinden biri, Große Messe (Do Minör yığını) henüz bitmemiş olsa da Salzburg'da gösterime girer ve hala en tanınmış eserlerindendir. Wolfgang eşi Constanze'nin Leopold'ün sevgisini almak için başrolde solo şarkı söylemesini sağlar.


1780'lerin ortalarında MozartViyana'daki ilk yıllarında, Mozart Beethoven'ın da hocası olan 100'ün üzerinde senfoni bestelemiş Franz Joseph Haydn ile tanışır ve arkadaş olurlar. Haydn ne zaman Viyana'yı ziyaret etse beraber yaylı kuartet çalarlar. Mozart'ın Haydn'a çaldığı 6 kuartet (K. 387, K. 421, K. 428, K. 458, K. 464, and K. 465) 1782 ile 1785 yılları arasında yazılmıştır. Bunlar Haydn'ın Opus 33 setine karşı bir yanıttır. Haydn'a yazdığı bir mektupta Mozart şu sözleri yazar:

"Çocuklarını büyük bir dünyaya göndermeye karar veren bir baba, düşünmüştü ki onlara o dönemde meşhur bir insanın koruması ve öncülük etmesi gerektiğini, ve ortaya çıkan şuydu ki en iyi dostu olmuştu. Ben de aynı yolla, size 6 çocuğumu gönderiyorum... Lütfen onları nezaketle bir baba, bir yol gösterici ve bir arkadaş olarak alınız!... Ancak, size yalvarıyorum; lütfen babalarının gözlerinden kaçan hatalar için anlayış gösteriniz, ve bunlara rağmen, cömert dostluğunuzu buna oldukça saygı duyan kişiye."
Haydn bunun üzerine Mozart'a büyük bir hayranlık duydu, ve Mozart'ın son 3 serisini dinledikten sonra babası Leopold'a "Tanrı üzerine ve dürüst insanlığım üzerine size derim ki, çocuğunuz yüzyüze veyahutta ismiyle tanıdığım en büyük bestekardır: Zevki var, ve, daha önemlisi, bestekarlığın en derin bilgisine sahip."

1782 ila 1785 yılları arasında, Mozart piyano konçertolarında solo olarak çıktı bir seri konserler verir, ve en güzel çalışmaları olarak kabul edilir. Bu konserler finansal olarak da başarılı olmuştur. 1785'den sonra ise, Mozart daha az sahneye çıkar ve sadece bir kaç konçerto yazar. Maynard Solomon bunu Mozart'ın elindeki yaralardan dolayı olduğunu söylemektedir, başka bir bakış açısı da halkın artık aynı ilgiyi göstermemesidir.

Mozart 18'inci yüzyıldaki Avrupa'daki Aydınlanma Dönemi'nden de esinlenir, ve 1784 yılında Mason olur. Locası spesifik olarak deist yerine katoliktir, ve babası 1787'de ölmeden önce de babasını kendi inanışına çekmeye çalışır. Die Zauberflöte (Sihirli flüt), sondan ikinci operası, da masonik alegoriler içermektedir. Mozart ayrıca Haydn ile aynı mason locasındadır.

Mozart'ın hayatı nadiren finansal zorluklarla dolu geçmiştir. Ancak, bu yaşadığı zorluklar bir çok kez abartılmış ve romantikleştirilmiştir. Ancak, arkadaşlarından bir çok kez borç almıştır, ve bir çok borcu ödenmemiş şekilde ölmüştür. 1784 ile 1787 arasında bugün de ziyaret edilen Domgasse 5'de St. Stephen Katedrali arkasında, yedi odalı bir apartmanda yaşamıştır. Burada 1786'da "La nozze di Figaro" (Figaro'nun Düğünü")'nü bestelemiştir.

Mozart'ın son hastalığı ve ölümü incelenmesi oldukça zor bir konudur. Romantik efsaneler ve birbiriyle uyuşmayan teoriler mevcuttur. Bir çok araştırmacı, Mozart'ın hastalığının yükselme durumunda anlaşamaz - özellikle hangi noktada Mozart hastalığı hakkında haberdardı ve bu eserlerini etkiledi. Romantik bakış açısı, hastalığının giderek kötüye gittiğine ve bunun da eserlerine paralel bir şekilde yansıdığını savunur. Bunun karşısında ise, günümüzdeki bazı araştırmacılar da; durumunun iyi olduğunu ve ölümünün ailesi ve arkadaşlarına ani bir şok etkisi yarattığıydı. Mozart'ın son sözleri: "Ölümün tadı dudaklarımda... Bu dünyadan olmayan bir şey hissediyorum" dur. Hastalığının asıl sebebi de bir varsayımdır. Ölüm kayıtları "hitziges Frieselfieber" (mühim darı tanesi ateşi) der, ve bu sebebi modern tıpta açıklayıcı bir tanım değildir. Bir çok teori önerilmiştir, bunların arasında, trişinoz, cıva zehirlenmesi, ve ateşli romatizma da vardır. Hastaların kanatılması o dönemde genelde uygulanan bir anlayıştı, bu da sebepler arasında gösterilir.

Mozart; 5 Aralık 1791 tarihinde gece 1 sularında Viyana'da ölür. Hastalığının yükselmesi ile, son çalışması olan Requiem'e bir kaç gün önce başlamıştır. Popüler efsaneye göre, Mozart kendi ölümünü düşünerek bu besteyi yapmıştır, ve bu dünyadan sonrasından bir haberci bunu madii olarak desteklemiştir. Belgeselerdeki bulgular, bu anonim desteğin Schloss Stuppach Kontu Franz Walsegg tarafından geldiğini ispatlamıştır. Eserin büyük bir çoğunluğu da, Mozart'ın sağlığı yerindeyken yazılmıştır. Genç bir bestekar, ve Mozart'ın öğrencisi Franz Xaver Süssmayr; Constanze tarafından Requiem'i bitirmesi için görevlendirir. İlk görevlendirilen Süssmayr değildir, Constanze öncelikle Joseph Eybler'e başvurur, ancak Eybler beceremez ve görevi reddeder.


Ölmeden 1 yıl önce Mozartİsmi yazılmayan bir mezar taşıyla öldüğü için, genelde Mozart'ın parasız ve unutulmuş olarak öldüğü söylenir. Ancak, Viyana'da eskisi kadar yüksek yaşam standartlarında yaşamasa da, komisyonlardan iyi bir gelir elde ediyordu. Yılda yaklaşık olarak 10,000 florin kazanıyordu, bu da 2006'ya göre 42,000 Dolar (ya da 63,000 YTL) etmektedir. Söz konusu miktar O'nu 18'inci yüzyılda Dünya'da en fazla para kazanan %5'in içerisine sokar. Ancak, servetini kontrol edemiyordu. Annesi hakkında "Wolfgang ne zaman yeni bir şeyler kazanırsa, kendisini ve malını etrafına veriyordu" demiştir. Oldukça masraflı yaşamı da, o'nu bir çok kez kredi almaya yöneltmiştir. Bir çok yalvarış mektupları hala günümüzde vardır, ama fakirliğine değin harcamalarına olduğu kadar fazla bir delil yoktur. Toplu bir mezarda değil, 1785 Avusturya kanunlarına göre halka ait bir mezara gömülmüştür.

St. Marx mezarlığındaki orjinal mezarı kaybolsa da; anıtsal mezartaşları buraya ve Zentralfriedhof'a yerleştirilmiştir. 2005'de Avusturya'nın Inssbruk Üniversitesi ve Rockville, Maryland'deki DNA labaratorlularında; Avusturya Müzesi'ndeki Mozart'ın kafatasının o'na ait olup olmadığı araştırılmış ve bu ananesinin ve yeğeninin DNA'leriyle karşılaştırılmıştır. Test sonuçları yetersiz kalmıştır, ve DNA örneklerinin birbiriyle bir alakasını bulamamışardır.

1809'da Constanze Danimarkalı diplomat Georg Nikolaus von Nissen (d. 1761 – ö. 1826) ile evlenir. Yeni eşi de Mozart'ın büyük bir hayranıdır ve Mozart üzerine bir biyografi yazar. Ömrü süresince bunu bitiremese de, öldükten sonra, Constanze bitirmiş ve yayınlamıştır.

Dünya tarihinin belki de gelmiş geçmiş en büyük müzik dehasının sadece 35 yıllık bir ömür yaşaması ve bu ömüre 626 ölümsüz eser bırakması, kendisi belki de müzik dünyasının en büyük kazançlarından biri olsa da; kısa ömrü de müzik dünyasının en büyük kayıbıdır.

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:33
Louis Pasteur, 1822 yılında Fransa'nın Dura bölgesindeki Dole kasabasında dünyaya geldi. Pasteur kimyager ve daha sonra bakteriyolog olarak yaşadığı çağda, tıbbın ilerlemesine çok büyük katkılarda bulundu. Fakat o tıp doktoru olmadığı için, 1800'lü yılların doktorları onun teorilerine burun kıvırıyorlardı. Pasteur buna hiç aldırmadan çalışmalarını sürdürdü, çünkü Pasteur'ün bakterilerin ya da mikropların gerçekten var olduklarına ve bunların hastalıklara yol açabileceğine olan inancı tamdı. O kendi bildiği yöntemle yaptığı işe ve kendine inancını sürdürerek araştırmalarına devam etti. Bundan sonra ise ipekböceği hastalığına ve kuduza çare buldu. Pasteur ayrıca içtiğimiz sütün bozulmasını önlemenin yöntemini de keşfetti. Burada sütü 140 (fahrenheit) derecede otuz dakika süreyle ısıtmak ve sonra hızlı bir biçimde soğuttuktan sonra sütü kapalı ve sterilize edilmiş şişelere koymak gerekiyordu. Bu yöntem sütü mikroplardan arındırmak için günümüzde de kullanılmaktadır. Bu yönteme, Louis Pasteur'ün adıyla 'Pastörize' etmek denilmektedir. Pasteur, Strasberg'li Marie Laurent ile evlendi. Birbirlerini çok seviyorlardı. Marie eşini, araştırmalarını her şeyin üstünde tutması için özendiriyordu. Bu yüzden Pasteur, laboratuar çalışmaları üzerinde yoğunlaşabiliyor ve işine gereken zamanı ve önemi verebiliyordu.

Küçük Joseph Meister kuduz bir köpek tarafından on dört yerinden ısırıldığında, anne ve babası yavrucağı Louis Pasteur'e getirdiler. Bu bilim insanı daha önce insan üzerinde hiç denenmemiş olan kuduz aşısını çocuğa uygulamakta tereddüt etti. Pasteur bunu ancak, kendisine gelen iki doktorun, çocuğun kuduzdan her durumda öleceğini ve başarılı olursa ilacın kuduza bir çare olabileceğini söylemesinden sonra denemeye karar verdi.

Pasteur kuduzun çaresini bulmuştu. Louis'nin aşısı küçük Joseph Meister'in hayatmı kurtardı. Meister büyüdüğünde Pasteur Enstitüsü'nün kapıcılarından biri olacaktı. Çünkü Louis Pasteur'e karşı duyduğu minnet duygusu, ömrünün sonuna kadar Enstitü'de çalışmak istemesine neden olmuştu.

Pasteur kendine inanan bir insandı. Başkalarının söyledikleriyle değil, kendi doğrularıyla yaşayan ve sezgilerine güvenen bir bilim insanıydı. 1895 yılında hayata gözlerini yumduğu güne kadar son derece alçak gönüllü, gösterişiz ve sade bir yaşam sürdürdü. Yaşlılık yıllarında insanların ona gösterdikleri büyük saygı karşısında şaşkınlığa düşer ve bunu pek komik bulurdu. Bir keresinde Londra'da bir uluslarası tıp kongresine davet edilmişti. Kongre salonuna girdikten kısa bir süre sonra Pasteur kürsüye davet edildi. Pasteur'ün yüzünde hayal kırıklığına uğramış gibi bir ifade belirdi. Pasteur, "İngiltere veliaht (kral adayı) Prens'i buraya geliyor olsa gerek" dedi. "Keşke dışarda dursaydık. Gelişini de izleyebilirdik böylece." Bu içten sözler herkesi çok duygulandırmıştı. Kongre başkanı Pasteur'e "Hayır Bay Pasteur" dedi. "Gelen sizsiniz. Herkesin takdir ettiği ayakta alkışladığı insan sizsiniz."

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:33
Kristof Kolomb (1451 Cenova, İtalya - 20 Mayıs 1506 Valladolid, İspanya)


Cenovalı denizci ve kaşiftir. 1492'de Atlantik Okyanusu'nu aşarak Kuzey Amerika'ya ulaşan ilk Avrupalıdır. Bu yolculuğunu İspanyol bayrağı altında yapmıştır.


Amerika'yı keşfetmeden önce, Osmanlı Devleti dahil, tüm güçlü devletlerden yardım istemiştir fakat kimse destek vermek istememiştir. Sonunda İspanya, Kolomb'a yardım etmeyi kabul etmiştir.


Kristof Kolomb, Amerika kıtasının bulunmasına ve Avrupa’ya açılmasına öncülük etti. Bununla birlikte yeni kıta adını Kolomb’la aynı dönemde yaşamış ve 1497 ya da 1499’da Güney Amerika’ya ulaşmış olan Amerigo Vespucci adında bir İtalyandan aldı.


Daha 11. yüzyılda Norveçli Leif Eriksson Kuzey Amerika kıyılarını dolaşmıştı, ama tarihte Amerika’nın keşfedilmesinin onuru Kolomb’a aittir. Ne var ki, Kolomb yepyeni bir kıta keşfetmiş olduğunun farkına varamamıştı. Onun amacı doğudaki baharat ve ipek gibi değerli malların batıya getirilebileceği güvenli bir ticaret yolu bulmaktı. 12 Ekim 1492’de Bahama adalarından birine çıktığında da bu düşüncesini gerçekleştirmiş olduğunu sandı. Amerika kıtasını bulan Kristof Kolomb,yepyeni bir kıta keşfettiğinin farkına varamamıştı.


Kristof Kolomb İtalya’nın Cenova limanında yaşayan yoksul bir dokumacının oğlu olarak dünyaya geldi. Avrupa’nın en işlek limanlarından biri olan Cenova’da tüccarlar çeşitli ülkelerle ticaret yapıyor, karayoluyla Hindistan’dan ve Uzakdoğu’dan gelen pamuk, kumaş ve baharattan başka İngiltere açıklarında avlanan balıkları da kurutulmuş ve tuzlanmış olarak satın alıyorlardı. Kristof Kolomb büyük bir olasılıkla Marko Polo’nun Çin gezisi anılarını okumuş, Leif Eriksson’un yüzyıllar önce yaptığı gizemli deniz yolculuğunun öyküsünü dinlemişti.


Gençliğinde Akdeniz’in doğusuna bir deniz yolculuğuna çıkan Kolomb,baharat ve ipek ticaretinin nasıl yapıldığını öğrenme olanağı bulmuştu. Daha sonra 1476’da kuzeyde İngiltere’ye ve İzlanda’ya kadar gittiği sanılmaktadır. Bu yolculuktan dönüşünde Portekiz’in başkenti Lizbon’a taşındı. O çağda bile hala Dünya’nın dümdüz olduğuna inanan birçok insan vardı.Kolomb ise Dünya’nın küre biçiminde olduğu düşüncesindeydi. Kolomb çeşitli Dünya haritalarının çizimine yardımcı oldu. Bu harita ve çizimlerde Dünya gerçekte olduğundan çok daha küçük, Asya ise çok daha büyük gösteriliyordu. Kolomb Asya’nın doğuya doğru çok fazla uzandığını, bu yüzden de İspanya’dan yola çıkıp batıya doğru yol alarak oldukça kısa bir zamanda Hindistan’a varabileceğini düşündü. Hindistan’ın uzaklığını da hesapladı; Hindistan’ın bulunduğunu sandığı yer aşağı yukarı Amerika’nın bulunduğu yere denk geliyordu.


Böyle bir yolculuğu tasarlayan ilk insan Kolomb değildi, ne var ki, o zamanki gemilerin küçüklüğü ve yeterli donanıma sahip olmayışı yüzünden böylesine uzun ve tehlikeli bir yolculuğa çıkmayı kimse göze alamıyordu. 1480’de artık deneyimli ve kendine güvenli bir denizci olan Kolomb ise Hindistan’a kısa sürede ulaşabileceğini kanıtlayacak bir keşif gezisine önderlik edebileceğine inanıyordu.


Bu yolculuk için gerekli gemileri ve parayı ancak İspanya ve Portekiz hükümdarları sağlayabilirdi. Kolomb ilk önce Portekiz Kralı 2 Joao’ya başvurduysa da önerisi reddedildi. İspanya’nın önemli bir bölümü Magripliler’in altındayken tahta çıkan Fernando ve Isabella ise Kolomb’u içtenlikle kabul ettilerse de, ülkenin içinde bulunduğu kargaşa yüzünden ona yardımcı olamadılar.


Kolomb haritacılık yapan kardeşi Bartolomeo’yla birlikte İngiltere ve Fransa krallarına başvurdu. Ama bu iki kraldan da yardım alamadı. Sonunda ilk başvurudan yedi yıl sonra İspanya kraliçesi Isabella, Kolomb’a yardım edeceğini bildirerek ona amiral ünvanı verdi.

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:34
Alman sanayici Bosch motorlu araçlar için elektrik donanımı üreten dünya çapında başta gelen firmayı küçük bir tesisatçı dükkanından başlayarak kurdu. 20. yüzyılın başında hemen hemen her otomobile takılan manyetoyu geliştirerek dünya çapında ünlendi.

Bosch Schwaebische Alb dağlarında bir köy olan Albeck'de bir çiftçi ailesinin oniki çocuğunun onbirincisi olarak dünyaya geldi. Ailesinin başlıca gelir kaynağını, arabacıların geceledikleri ve atlarını değiştirdikleri bir han oluşturuyordu. Tren hattı döşendiğinde ailece Ulm'e taşındılar. Bosch ince tesviyecilik dalındaki çıraklığını tamamladıktan sonra ülkesinden ayrıldı. 1884'te ABD'ye giderek burada Thomas Alva Edison ile birlikte çalıştı ve ardından da İngiltere'ye gitti. Ondan iki yıl sonra da 10.000 marklık bir sermaye ile Stuttgart'ta bir tesisat, ince tesviyecilik ve elektroteknik şirketi kurdu. 1887'de bir arkadaşının kızkardeşi olan Anna Kayser ile evlenerek iki çocuk sahibi oldu.

Bosch, bir makinacı kalfa ve bir çırak çocukla birlikte her türlü elektrik tesisatı onarıyor ve telefon, ev telgrafı ve paratoner (yıldırımsavar) gibi aygıtları monte ediyordu. 1887'de gazlı motorlar için ürettiği manyetoyu izleyen yıllarda giderek geliştirdi. Elde ettiği başarılar yüzünden tesisatçı firmasının kapasitesini gözünde büyüttü. Yeni makine alımı için fazla yatırım yaptı ve 1890'da parasal sıkıntıya düştü. Ancak 1897'de ekonomik sıkıntısını atlatabildi.

Kendisi tarafından üretilen manyeto artık bir motorlu araca, bir Dioa-Bouton Üç Tekerleklisine takılabildi. Bosch bundan beş yıl sonra kesin başarıya ulaştı. Proje mühendisi Gotdob Honold bujilerle bir yüksek gerilim manyetosu geliştirdi. Bir aygıt ateşleme hızı ve dakiklik açısından tüm rakip firmaların ürünlerinden üstündü. Ayrıca hızlı çalışan benzinli motorların geliştirilmesi üzerinde etken oldu. Aradan çok geçmeden Bosch hemen hemen bütün büyük otomobil firmalarından sipariş almaya başladı.

Yeni yüzyıla girdikten birkaç ay sonra, bu arada 45 kişi çalıştıran Bosch, Stuttgart'a taşındı. Elektroteknik fabrikasını plânlarken ABD'de edindiği deneyimlerden yararlandı. Modera iş bölümünü göz önünde tutarak imalathanelerini donattı. Sık sık "Kızıl Bosch" olarak nitelendirilen sanayici, Almanya genelinde ancak 1918'de kabul edilen 8 saatlik iş gününü 1906'da uygulayarak sosyal tutumunu kanıtladı.

1910'da fabrikasında çalışanlara Cumartesileri öğleden sonra izin verdi. Diğer işletmelerin çoğunda o tarihte haftada altı tam gün çalışılıyordu. Şirketi 1913'te 7 haftalık bir işçi mücadelesine sahne olunca, Bosch işverenler birliğine katıldı. O tarihe kadar bu örgüte üye olmayı reddetmişti.

Birinci Dünya Savaşı patlak vermeden önce Bosch ürünlerinin % 90'ını dış ülkelere satıyordu. Şirketi, motorlu taşıtlar için buji, ışık makinesi, akü, starter, far vb. parçalardan oluşan ilk standart elektrikli donanımı sunuyordu. İngiltere, Fransa ve ABD'de kendi şirketleri ve temsilcilikleri bulunmaktaydı. Her ne kadar savaş başladığında dış ülkelerden sağladığı kazanç elden gittiyse de, savaş için yaptığı üretim bunu kat kat çıkartıyordu. Bosch bu kazancının büyük bir bölümünü Neckar kanalının inşası için kurulan bir vakfa devretti. 1916'da firmasını anonim şirkete çevirdi.

Her zaman teknikteki yenilikleri göz önünde bulunduran Bosch, Birinci Dünya Savaşı sona erdikten sonra araştırmaya büyük paralar ayırdı ve işletmesini giderek büyüttü. Özel hayatında 20'li yıllarda kaderin birkaç sillesine katlanmak zorunda kaldı. Oğlu mültipl skleroz hastalığından öldüğü gibi, çocuğunun ölümünü kabullenemeyen karısı da geçirdiği ağır depresyonlar yüzünden hastanelerde bakılmak zorunda kaldı. Bosch 1926'de boşandı ve bir yıl sonra Margarete Woerz ile evlenerek bir kız çocuk sahibi oldu.

Yine 1927'de çalışanlara şirkette uzun yıllar çalıştıktan sonra, emekliliklerinde parasal destek sağlayan Bosch Yardımı adı altında toplumsal bir kuruluşu hayata geçirdi. Ne var ki, 30'lı yılların başındaki dünya ekonomik buhranı 1937'den beri Robert Bosch GmbH adını taşıyan bu kuruluşu da etkiledi. Satışlar hissedilir derecede gerilerken çalışanların kimisine yol vermek gerekti.

Bosch' un fabrikaları İkinci Dünya Savaşı'nda geniş çapta yıkıldılarsa da kendisi buna tanık olmadı. Şirketin kurucusu 1942 yılinda 80 yaşında Stuttgart'ta hayata veda etti. Fabrikaları yeniden inşa edildikten sonra üretim yelpazesine buzdolapları ve diğer elektrikli ev aletleri eklendi.

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:35
Einstein, Galilei ve Newton ile birlikte üç büyük bilim dehasından biridir. Üçü için de efsane, gerçeği gölgede bırakmıştır. Özellikle Einstein'ın yaşamı efsanelerle doldurulmuş ve bunlar onun yalnız bilgin ve kamuya mal olmuş adam ünüyle beslenmiştir. Resimleri ünlü tablo La Gioconda'da olduğu gibi yerli yersiz basılmış; haksız olarak atom bombasının babası sayılmış ve ünlü E = mc2 formülü her hususta gerekli gereksiz kullanılmıştır. Gerçekte Einstein, asıl alanı olan kuramsal fizikte yaptığı çalışmalarıyla XX. yy fiziğine ışık tutmuştur.
Albert Einstein 14 mart 1879'da Almanya'nın güneyindeki Ulm kentinde dünyaya geldi. Ailesi Musevi'ydi, ama pek dindar değildi. Çocukluğu, babasının elektrik tesisatı yaptığı Münih'te geçti. Babası hiç bir zaman işinde başarılı olamamıştı, onun işiyle ve ailesinin geçimiyle ilgili yaşadığı sorunlar genç Einstein'ı çok etkilemiştir.

YETİŞME YILLARI
Einstein Münih'te Luitpold Lisesi'ne devam etti. Burada başarılı bir öğrenci sayılırdı ama aslında çok mutsuzdu; o dönem, her türlü askeri disipline ve dayanıksız otoriteye karşı olumsuz duygularının ortaya çıktığı yıllardı. On beş yaşında, lisedeki yönetime daha fazla dayanamayarak, kendi iradesiyle okulu terk etti ve lise öğreniminin sona ermesini beklemeyerek ailesinin bulunduğu Pavia'ya, İtalya'ya gitti. Babası burada yeniden bir servet edinmenin peşindeydi. Einstein, aylarca tek başına çalıştıktan sonra, ünlü Zürich Politeknik Enstitüsü'nün giriş sınavlarına katıldı. Bu sınavda başarılı olamadı ama öğretim yöntemlerinin son derece liberal olduğu bir İsviçre okulunda sınavlara hazırlanabilme olanağını elde etti. 1896'da Politeknik Yüksek Okulu'na kabul edildi ve burada 1900'e kadar dönemin en iyi profesörlerinin yanında çok iyi bir öğrenim gördü. Bu dönemde Alman biliminin tüm klasik yapıtlarını keşfetti. Bu arada Politekniğe kabul edilen ender kız öğrencilerden biri olan Sırp-Hırvat kökenli Mileva Maric ile tanıştı. Onun Musevi olmayan bir kızla evlenmesine karşı çıkan babasının ölümünden sonra 1903'te evlendiler.
Einstein, okulu bitirdikten sonra, sahip olduğu saygın diplomaya karşın, kendine uygun bir iş bulamadı. Çeşitli üniversitelerde araştırma görevlisi kadrosu elde etmek için yaptığı birçok başvuru sonuçsuz kaldı. Sonunda babasının araştırma görevlisi bir dostunun araya girmesiyle Bern'deki patent dairesinde bir teknik uzmanlık görevi bulmasaydı durumu hiç de iyi olmayacaktı. Einstein için fizik çalışmalarına olanak vermesi bakımından bundan daha uygun iş olamazdı. 1955'te ölümünden birkaç hafta önce kaleme aldığı Öz yaşam öyküsü Taslağı'nda "Patent belgelerinin yazılması işi benim için gerçek bir kazançtı; bu iş fizik üzerinde düşünmek için bol zaman bulmama olanak veriyordu" diye yazacaktı.

1905, OLAĞANÜSTÜ BİR YIL
Einstein'ın 1905'te yayımladığı ve fizik tarihinin seyrinde değişikliğe yol. açan beş makalesi 1900 ile 1905 arasında olgunlaştı. Isaac Newton'a başarısının sebebi sorulduğunda söylediği şu sözler kadar Einstein'a uygun olan bir başkası yoktur: Tüm zamanım uğraştığım sorunlar üzerinde düşünmekle geçer. Einstein on yıldan beri sürekli olarak fizikteki derin bir ayrılık üzerinde düşünmekteydi; bu ayrılık fiziği kuramsal düzeyde birbiriyle bağdaşamaz bir biçimde ikiye bölüyordu: bir yanda ışığın, denizin yüzeyindeki dalgalar gibi tüm uzaya ya yılmış ve süreklilik arz eden dalgalar dan oluştuğunu ileri süren dalga kuramı (James C. Maxwell'in ışığın elektromanyetik doğasını göstermiştir); öte yanda, ışığı parçacıklardan oluşan, tümüyle yerel ve süreksiz bir mekanik olgu olarak kabul eden Newtoncu kuram. Sürekli olan ile süreksiz olanın fizik kuramında birlikte yer almasına oldukça şaşıran ve fiziğin ancak tekli yapıda olabileceği fikrine sıkı sıkıya bağlanan Einstein, kararlı bir biçimde bu ayrılığı ortadan kaldırmanın yollarını aramaya girişti. Bu konu tüm yaşamının en önemli amacını ve bütün araştırmalarının arkasındaki gerçek itici gücü oluşturacaktı.
Einstein'ın en önemli üstünlüğü, ışık kuramının fizikteki en derin çelişkiyi içe ren alan olduğunu kavramasıydı. Deha sının diğer bir yönü, geçerli olan ışık kuramının temel kavramlarından biri olan esirin, fizikteki tekliğin önündeki engellerden biri olduğunu anlamasıydı. Ger çekte ışık bir dalga gibi düşünülmüştü; bu dalga kavramı, suyun yüzeyinde olu- şan dalgalanma olayına benzer biçimde geliştirilen kuramsal bir kavramdı. Eğer bu benzerlik sonuna kadar sürseydi, olay son derece açık olacaktı; oysa sudaki dalgalanmayı olanaklı kılan maddi ortam, ışık için çok kolayca belirlenebilir değildi. Birçok fizikçi kuşağının önünde duran engel buydu: ışık enerjisinin yayıl masını sağlayan ortam nedir? Bu ortam için düşünülen esirin birçok fiziki özelliğinin ele geçmez olmasına karşın (yoğunluğunun ve esnekliğinin hesaplan- ması ya da ölçülmesi olanaksız gözüküyordu), onun hareketsiz olduğunu var saymak, kuramının içsel nedenlerinden ötürü zorunlu gözüküyordu.
Bu tarihi hatırlatma Einstein'ın 1905'te, henüz yirmi altı yaşındayken ortaya koyduğu entelektüel cesaretin önemini değerlendirmeye olanak verir. Gerçekten de Einstein'a göre esirin fiziki özelliklerinin saptanmasının bu denli güç olmasının nedeni, onun hiçbir fiziki gerçekliğe sahip olmamasından, onun yalnızca bir uydurma olmasındandı; bu kavram, kolaylıkla bir kenara bırakılabilecek bir yakıştırmadan başka bir şey değildi. Einstein'ın, özel görelilik kuramını anlattığı ünlü makalesi bu temele dayanıyordu: Esir yoktur.
Bu makalesinde Einstein, zaman ve uzayla ilgili « doğal » fikirlerin çok derin bir eleştirisi pahasına, esiri kalan tek maddi özelliği olan hareketsizlikten de arındırmayı başardı. Böylece fizikte tek liği gerçekleştirdi. Aslında, o döneme değin ışığın dalga kuramında kabul edil diği gibi hareketsiz bir esirin varlığını öngörmek, tüm mekaniğin (Galilei'den beri), tüm parçacık hareketi kuramının üzerine kurulduğu görelilik düşüncesi ve ilkesine açıkça aykırıydı ve bu neden le hareketsizliğin olmadığı, bunun fiziki bir anlamının olmadığı öne sürülebilir di. Böylece ilkeler düzleminde ışık kuramı derhal mekanikle bağdaşık, homojen bir duruma gelecekti. Einstein, esirin sonunu ilan etmekle bu ayrılığı, heterojenliği ortadan kaldırdı, ışığın görelilik kuramını ortaya koydu ve onu mekanikle birleştirdi.
Einstein gene 1905'te, ışığın ısıl özelliklerini, yani ısıtılmış bir cismin yaydığı ışığın rengini inceleyerek, ışığı aynı zamanda parçacıklardan oluşan bir olgu olarak da kabul etmek gerektiğini kanıtladı. Bu sonuç da fiziğin tekliği yolunda ilerleme olanağı sağladı; daha önce inanıldığı gibi ışığın, mekaniğin incelediği parçacıklardan tümüyle farklı bir doğaya sahip olduğu yolundaki görüşün tümüyle doğru olmadığı, ışığın aynı zamanda maddi özelliklere, parçacık özelliğine de sahip olduğunu ortaya çıkardı. Dolayısıyla evrende bulunan tüm nesnelerin ortak bir doğası olduğu fikri ufukta beliriyordu.
Böylece Einstein daha sonraki elli yıl boyunca, araştırmalarını 1905'te açtığı iki yolda çeşitli başarılarla sürdürerek birleşik bir fizik kuramı kurmaya çalıştı. Bu yollardan biri fiziğin farklı dallarının dayandığı ilkelerin birleştirilmesiydi. (Einstein buna «bir ilkeler kuramının araştırılması » diyordu); İkinci yol ise, fiziğin ele aldığı ve evrendeki şeylerin yapıldığı nesnelerin birliğini kurmaktı (Einstein bu yolu «bir inşa kuramının araştırılması » olarak tanımlıyordu).

BİRLEŞTİRİCİ İLKE ARAYIŞI
Einstein 1905'ten sonra elektromanyetik kuvvetler ile çekim kuvvetlerini aynı biçimde ele almayı olanaklı kılacak temel ilkeleri bulmaya yöneldi. Bu sonuca kısmen, 1907 ile 1916 arasında uğraştığı Genel Görelilik Kuramı ile ulaştı. Genel Görelilik Kuramı bir çekim kuramıdır; yani iki cismin bir- birine uyguladığı çekimle ilgilidir. Newton'un açıklamadan öne sürdüğü bu etkileşim kuramının yerine Einstein bir başka kuram geçirdi. Einstein'ın çalışmalarıyla, bu etkileşimin, o bölgede bulunan cisimlerin yol açtığı bir uzay-zaman eğriliği olduğu ortaya çıkmıştı. Bugün yetmiş beş yaşını aşmış olan bu kuram henüz «olgular»ca yalanlanmış değildir. 1930'lar ile 1950'ler arasında son derece popüler olan (ki o dönemde bu kuramı gazete ve dergilerin «matematik» köşelerinde sıkça görmek mümkündü) Genel Görelilik Kuramı bugün astrofiziğin temel çerçevesini oluşturur. Bu kuram aynı zamanda kozmolojiyi tümden yenilemiştir.
Einstein, kuramının evrenin genel yapısını betimleme olanağını verdiğini fark etmiş ve büyük bir şaşkınlıkla evrenin hem sınırsız hem de sonlu olduğunu keşfetmiştir.
Bugün kozmoloji, Genel Görelilik Kuramı üzerinde yükselmektedir. Kara delikler, büyük patlama (big bang) ya da çekimsel dalgalarla ilgili araştırmalar, Einstein'ın 1907 ile 1916 arasında yaptığı çalışmalar sonucunda açtığı yolda ilerlemektedir. Einstein tüm yaşamı boyunca Genel Görelilik Kuramını «sevgili çocuğu» olarak nitelendirmiştir; bunun nedeni herhalde onun Özel Görelilik Kuramı gibi kolay doğmamış olmasıydı: Einstein 1911 ile 1916 arasında matematik öğrenmenin yanı sıra bu dönemde daha önce hiçbir bilgisinin olmadığı tansör çözümlemesini ve Eukleidesci olmayan geometriyi öğrenmişti. Ayrıca yalnız çalışmayı sevmesine karşın çalışma arkadaşlarından Marcel Grossmann'a başvurmak zorunda kalmıştır. Einstein bu büyük matematikçiden, geliştikçe daha çok karmaşıklaşan kuramının biçimselleştirilmesi labirentinde kendisine yardım etmesini istemiştir.
Aslında Genel Görelilik Kuramı hem yapısıyla, hem de evreni betimleme biçimiyle Einstein için ideal bir biçimi temsil ediyordu. Bu kuram esasen bir alan kuramı kavramına dayanıyordu; yani uzayın belirli bir noktasında bulunan bir cismin, çevresindeki uzay bölgesinde bir değişiklik meydana getirmesi fikrini temel alıyordu. Bu cisim bir «alan» yaratıyordu; bu alan ise onu yaratan cisim tarafından uzayın bir bölgesinde oluşturulan bir değişiklikten başka bir şey değildi. Bu muhakemenin temeli şu ilkedir: daha önceleri düşünüldüğünün tersine, uzay içindeki cisimlere karşı duyarsız değildir, yani bir cismin varlığında ya da yokluğunda uzay aynı değildir.
Görelilik anlayışına göre iki cisim arasındaki etkileşim, cisimlerden birinin diğeri üzerinde yarattığı alan etkisiyle betimlenir: birinci cisim ikincinin bulunduğu yerde onun duyarlı olacağı bir alan, yani uzayda bir değişim yaratır; ikinci de bu etkiye karşılık verir. Bu süreç karşılıklı olduğundan (birinci ve ikinci cismin yerleri değiştirilebilir), burada betimlenen bir karşılıklı etkidir, yani uzayın aracı olduğu bir tür etkileşimdir.
Böylelikle alan kavramı bir sürekli değişkenlik (kontinium) fikrine dayanır: uzay her noktasında değişikliğe uğramaktadır. Bu sürekli değişkenlik kavramı, alan kavramını hem güçlendirir, hem zayıflatır. Güçlendirir, çünkü uzayın sürekli yapıda olmasıyla, uzayda (uzay-zaman) olup biten tüm fiziki süreçlerin betimlenmesi, bir alan kuramıyla uyumlu görünür. Zayıflatır, çünkü bir sürekli değişkenlik kuramına tekabül eden «serbestlik dereceleri»nin sayısı (yani, değişkenliklerin olanaklılığı), dünyayı temsil etmek için çok fazladır; herhangi bir anda alanın, yerelleşmiş bir cisim olarak «kristalleşme- si» gerekir.
Einstein kırk yıl boyunca -ölümü- ne dek- bu sorun üzerinde, kendi ifadesiyle kafa patlatmaktan vazgeçmedi. Tüm fizik kuramlarını birleştirecek bir kuram tutkusunu terk etmedi ve sürekli olarak, 1905'te ortaya koyduğu görelilik il- kesine veya Genel Görelilik Kuramının temelindeki eşdeğerlik ilkesine benzer bir biçimde, tüm etkileşimler için geçerli olacak bir alan kuramı oluşturmaya çalıştı. İşte sık sık girişilip daha sonra vazgeçilen «birleşik kuram» geliştirme çabalarının temelinde bu yatar. Modern fizik bu tutkuyu biraz farklı bir yönden yeniden ele almıştır; çünkü Einstein'ın birleşik kuram üzerinde çalıştığı yıllarda bilinmeyen yeni etkileşimler bulunmuştur (atom çekirdeğindeki zayıf ve kuvvetli etkileşimler).

BİR YALNIZ ADAMIN KOŞUSU
İlkeler doğrultusunda izlenen yol arzulanan birleşmeye olanak vermese bile, Einstein en azından «inşa edilmiş» kuramı geliştirmeyi umuyordu, bu kuramla evreni oluşturan yapıtaşlarını ortaya koymak daha ulaşılır gözüküyordu. ışığın sürekli ortamda yayılma olanağını ortaya koyan 1905 makalesinin, aynı zamanda ışığın süreksizlik özelliğine sahip olduğunu içermesi, bu anlamdaki bir adımı oluşturuyordu. Aslında bu makale bugün fiziğin temel kuramı olan kuantum kuramının kurucu belgesi olarak da kabul edilebilir. Bu kuram, 1905 makalesinde ifade edilenlerle uyumlu olarak, evrenin temel yapıtaşlarının ya parçacıklardan ya da dalgalardan oluşabileceği düşüncesinin bir kenara bırakılmasını zorunlu kılar; ayrıca bir ölçümün sonuçlarının ancak istatistik olabileceğini öne sürer. Kuantum kuramı yalnızca olasılıkların hesaplanmasına olanak verir.
1905 ile 1927 arasında Niels Bohr, Erwin Schrödinger, Paul Dirac ve kuramın diğer « kurucu öncüleri» ta- rafından geliştirilen (bu kurucular arasında Einstein'ın adı genelde anılmaz) kuantum mekaniğinin ilkeleri özetle bunlardır. Ama Einstein'ın kuantum kuramına katkısının 1905'te yayımlanan ışığın kuantaları üzerine makalesiyle (veya 1901'de yayımlanan ve katılardaki fononlar kuramının kökeninde yer alan özgül ısı üzerine yazdığı makalesiyle) sona erdiğini düşünmek yanlış olur. Einstein, 1905'te «bulgusal» olarak öne sürdüğü ışık kuantaları varsayımını (yani Einstein bu varsayımı kesin kanıtlanmış olduğundan değil, ama kuramı iç tutarlılık nedenleriyle doğrulandığı için öne sürmüştü), daha sonraki yıllar- da tekrar ele alarak onu «bulgusal»
olmaktan kurtarıp «gerçek»liğini kanıtlamaya çalıştı. 1909'da, ışımadaki dalgalanma özelliğini inceledikten sonra ışığın doğasında bulunan bir «ikilikle», hem parçacık hem de dalga özellikleriyle nitelendirile- bileceği fikrini geliştirdi. 1916'da kuantaların yalnız enerjileriyle değil, aynı zamanda (proton ve nötron gibi tüm «gerçek» parçacıklarda olduğu gibi) hareketlerindeki nicelikle de nitelendirilebileceğini gösterdi ve böylece kuantaların gerçekliğinin kabulünde önemli bir adım attığını düşündü. Ama ışığın bu parçacık niteliğinin kanıtlanmasına yönelik deneylerde uğranan düş kınklıkları, Einstein'ı, ulaştığı sonuçları yeniden ,gözden geçirmek zorunda bırakacaktı. 1905 makalesinin temeli olan madde-ışıma benzeşimine geri dönerek, 1924'te ışık kuantalarının klasik «gerçek» parçacıklarla aynı istatistiğe boyun eğmediklerini gösterdi; ışık kuantaları çeşitli olanaklı durumlarda düzenli bir dağılım göstereceklerine, onları gruplaşmaya iten bir kuvvet varmış gibi, birbirleri üzerinde birikme eğilimine sahiptiler, bu da onların genelde bir dalga izlenimi vermesinin sebebiydi. Bu keşfin önemi göz ardı edilemezdi; lazerin ve aşın iletkenliğin bulunması, fotonlara ,özgü bu istatistiksel kuanta (Bose-Einstein istatistiği olarak bilinir) bilgisine dayanır. Bununla birlikte Einstein'ın bu alandaki çeşitli çalışmalarına rağmen, Bohr, Heisenberg, Dirac ve diğerleri tarafından temsil edilen, kuvantum kuramının geliştirilmesindeki ana akımın dışında kaldığı doğrudur. Aslında Einstein kuantum kuramının istatistiğe bağlı niteliğini kabul etmeyi her zaman yadsımıştır; bir ölçümün kuram tarafından yetkin bir biçimde öngörülemeyeceğini ya da şakayla karışık söylediği gibi «Tanrının zar atmasını» anlayamamıştır. Kuantum kuramının kurulma yılları olan 1913 ile 1927 arasında Einstein, onun onayını almaya çalışan genç araştırmacıların umutsuz çabalarına rağmen kuantum kuramına karşı eleştirel bir tavır takındı. Daha sonraları kuramın mantıksal tutarsızlığını tartışmayı bir kenara bırakacak ve karşı çıkmalarının konusu biraz farklı bir alana kayacaktır: Einstein'a göre kuantum kuramı henüz «eksiktir» (bu nedenle de «tamamlanması» için daha da derinleştirilmelidir) çünkü kesin deney koşullarında sistemin sonraki halini aynı kesinlikte verememektedir. 1927'de dönemin tüm seçkin kuantum fizikçilerini bir araya getiren Solvay Kongresi, Einstein ile Bohr arasındaki kuramsal tartışmayla fizik tarihindeki yerini alacaktır.
Einsetin'ın Nazizmden kaçarak 1935'te Amerika Birleşik Devletleri'ne iltica etmesiyle, bu tartışma yeniden alevlendi. Tartışma bu kez Kuantum kuramında «yerel olmama» (yerel olmayan etkileşim) denen bir sorun üzerindeydi. Yerel olmayan etkileşime göre, geçmişte karşılıklı etkide bulunan iki sistem üzerinde yapılan ölçümler, birbirlerinden bağımsız değildir; sistemlerden biri üzerinde yapılan ölçümler, bu iki sistem birbirinden ayrı da olsa, sanki birbirleriyle anında bağlantı kuruyorlarmış gibi ya da «haberleşiyorlarmış» gibi, bir diğeri üzerinde yapılan ölçümleri de belirlemektedir. Bu nokta kuantum kuramının kurucuları tarafından daha önce farkedilmemişti.
1935'te yayımlanan ünlü bir makaleyle (bu makalede geliştirilen düşünceler «EPR paradoksu» olarak bilinir; EPR makale yazarlarının baş harfleridir: Einstein, Podolsky ve Ro sen) fizikçiler topluluğunun dikkatini kuantum kuramındaki bu şaşırtıcı duruma yönelten Einstein'dır. O zamandan beri bu konu üzerindeki çalışmalar sürmektedir, özellikle Alain Aspect tarafından 1982'de gerçekleştirilen ünlü deneylerde belirlendiği gibi, birbirine etkide bulunmuş iki fotonun durumları gerçekten de bu etkileşimin izlerini taşımaktadır ve bunlar sonsuza dek birbirleriyle bağlantılı kalacaklardır.
Einstein tarafından kuantum kuramına yöneltilen eleştiriler genelde onu tercihinin alan kuramları yönünde olmasıyla ilişkilendirildi. Sorunun kökeninde süreksizin sürekliye olan baskınlığının söz konusu olmasına rağmen Einstein'ın kafasını kurcalayan sorun bu değildi. Einstein'a göre kuantum kuramındaki asıl kusur parçacıkların varlığını açıklayamamak ve kuantaların varlığını onları doğrulamadan ortaya koymaktır. Einstein'ın yaşamının yalnızlık içinde sona erdiğini ifade etmek pek de abartma olmayacaktır. Einstein kendisinin 1905'te ortaya koyduğu ışık kuantalarının varlığından kuşkulanan birkaç meslektaşıyla yalnızlığını paylaşmıştır. 12 Aralık 1951 tarihli bir mektubunda şöyle yazıyordu: «Elli yıldır bilinçli olarak kafa yorduğum şu soruna bir yanıt bulabilmiş değilim: Işık kuantaları nedir? Bugün çıkagelen ilk aklı evvel, onun ne olduğunu bildiğine inanıyor, ama kendini aldatıyor.»

YAŞADlĞI YÜZYILDAN KENDİNİ SORUMLU GÖREN BİR ADAM
19l9'da Kraliyet Astronomi Derneği'nin üyelerinden biri olan Arthur Eddington'un telgrafı Londra'ya ulaştığı gün Einstein döneminin en ünlü bilim adamı haline gelmişti. Arthur Eddington, o günlerdeki bir tam güneş tutulmasıyla ilgili bir araştırma kurulunun başı olarak güney yarıküreye gitmişti ve bu araştırmanın aynı zamanda Genel Görelilik Kuramının sonuçlarından biri olan ışık ışınlarının güneş çevresinde eğilmesi iddiasının doğrulanıp doğrulanmayacağının belirlenmesini de sağlayacağı umuluyordu. O dönemde, bir İngiliz araştırma kurulunun bir Almanın kuramı sayılabilecek (Einstein aslında İsviçrelidir, ama Berlin'de çalışmaktadır) bir kuramı doğrulaması, ülkeler arasında bir yumuşama umudu olarak görünüyordu. Böylece Einstein gün geçtikçe güncel bir konuma geliyordu.
Einstein bu apansız gelen ünü, yürekten desteklediği bazı konuların hizmetinde bilerek kullandı; bunlar, barış için mücadele etmek ve Avrupa'da giderek çoğalan Yahudi düşmanlığına karşı MuseviIerin yerleşebileceği bir toprak parçasının bulunması çabasıydı.
Einstein'ın siyasetle ilişkisi 1914'te Doksan Üçler denilen ve uygarlığın değerlerini (burada örtük olarak kastedilen Alman değerleridir) barbarlara karşı korumayı içeren bir bildiriyi imzalamayı reddetmesiyle başlar; bu bildiri Alman entelijansiyasının büyük bir kesimi tarafından onaylanmıştı. Genel Görelilik Kuramı 'nın tamamlanmasıyla çakışan Birinci Dünya Savaşı'nın sonu, Einstein için yoğun bir siyası etkinlik fırsatı oldu; özellikle barış ve ülkeler arası uzlaşma yönünde. Milletler Cemiyeti'nin yönetiminde bazı örgütlerin üyesi olarak, diğer ülkelerin Alman bilim adamlarına uyguladıkları boykota karşı mücadele verdi; bu ülkeler daha uygar olduklarını düşünüyorlardı. Tüm ülkelerdeki, inancı uğruna askerlik yapmayı reddedenlerin haklarını etkinlikle savundu ve Fransız-Alman uzlaşmasının ateşli bir militanı olarak mücadele verdi (1922'de Paris'e yaptığı yolculuğun başka bir nedeni yoktur). Einstein, Hitler'in 1933'te iktidara gelmesiyle tavrını tümden değiştirdi; elindeki tüm güçleri Nazizmle mücadele yolunda seferber etti. Einstein'a göre eldeki her araçla askeri olan da buna dahil-, Nazizmle mücadele etmek gerekmektedir. Amerika Birleşik Devletleri'ne yapmakta olduğu bir gezi sırasında Einstein'ın evi Naziler tarafından yağmalandı. Einstein, Almanya'ya dönmemeye ve Princeton Yüksek Araştırma Enstitüsü'nün kendisine önerdiği kürsüyü kabul etmeye karar verdi; 1933 yılının sonbaharında Princeton'a yerleşti.
1939'da Başkan Roosevelt'e yazdığı ünlü mektubuyla, ilk atom bombalarının gerçekleşmesine yol açacak araştırmalarda çalışmak istediğini bildirdi. Bunun, savaşın bitiminde Maccarthyciliğin ve soğuk savaşın gelişmesine yol açtığına üzüntüyle tanık olacak ve son yıllarını savaş çılgınlığıyla mücadele etmeye adayacaktı. Einstein'a göre barışın korunabilmesi için bir dünya devletinin kurulması gerekiyordu; bu devlet, Birleşmiş Milletler Örgütü'nden daha geniş bir güce sahip uluslarüstü bir federasyon ve silahlı kuvvetlerden sorumlu tek güç olacaktı.
Einstein, barış yanlısı etkinliklerinin yanı sıra, zamanının büyük bir kısmını Filistin'de bir Yahudi merkezi kurma fikrine ayırdı. 1921'den itibaren Hayyim Weizmann'la birlikte, Kudüs İbranı Üniversitesi'nin kurulmasına katkı sağlamak üzere Amerika Birleşik Devletleri'ndeki Musevi topluluklarından yardım sağlamak amacıyla bu ülkeye gitti. Einstein, bu üniversite tasarısının gerçekleşmesi için çok çaba harcadı, hatta yüksek düzeyli bir eğitimde verilecek farklı dersleri bizzat kendi saptadı. Ayrıca, Filistin konusundaki Siyonist hareketin iç tartışmalarında etkin bir rol üstlendi; bu konuda aldığı tavırlar, ne kadar gerçekçi olduğunu göstermektedir: Einstein her zaman, İsrail'in temellerinin atılmasının, o topraklar Araplara ait olduğu sürece sorunsuz olamayacağına işaret etmişt tir. İngilizlerin manda yönetiminin, çeşitli sorunları çözüme ulaştıracağına aşın bir güven duymuştur.
Einstein 18 Nisan 1955'te öldü; son yazısı Bertrand Russell ile birlikte kalerne aldıkları bir barış çağrısıydı.

KLASİK FİZİKÇİLERIN SONUNCUSU
Einstein bugün efsane haline gelmiş bir şahsiyettir; onun imgesi, ister reklam için olsun, isterse yaşama karşı bir tavrı belirtmek için olsun, çok kullanılmıştır. Bu efsanelerin dışında, yaptığı katkının ölçüsünü kendi etkinlik alanında aramak önemlidir: fizik alanı. Einstein ışık kuantaları üzerine 1905'te yayımladığı makalesiyle, kuantum kuramının kurucusudur. Kuşkusuz kısa süre içinde kuantum kuramına belli bir mesafeyle yaklaşır olmuştur, ama böyle bir eleştirel tavrın bilim topluluğu bünyesinde büyük kazançlar sağladığını da göz ardı etmemek gerekir; eğer Einstein bu sorunlarla uğraşmamış olsaydı, örneğin yerel olmayan etkileşim gibi sorunlar daha uzun süre fark edilmeyebilirdi. Einstein'ın, kuantum kuramını bu haliyle kabul etmeyi yadsıması, aynı zamanda fizik tarihinin onunla sona eren bir evresine de ait olduğu anlamına gelmektedir; bu- gün, fizik artık temelini oluşturan kuantum kuramı olmadan düşü-nülemiyor.
Einstein'ın bir diğer alanda da katkısı olmuştur ki, ondan sonra fizik, daha önce olduğundan farklıdır; bu alan, temel ilkelerin araştırılması alanıdır. Bugün fizik tümüyle belli sayıdaki ilkelerin kabulüne dayanmaktadır; bu ilkeler değişmezlik ya da simetri ilkeleridir. Bunlar fizik yasalarının dayandığı «üstün yasa»lardır. Bugünkü kuramsal fizikçilerin temel etkinlik alanını
oluşturan bu ilkeler Einstein'la ortaya çıkmıştır.
Gerçi Einstein'dan önceki fizik de bu ilkeleri uyguluyordu, ama deneyci yoldan yani şu ya da bu yasanın, şu değişmezlik ilkesine uyduğunun doğrulandığını öne sürerek uyguluyordu.
Einstein'dan itibaren buna karşıt bir yoldan gidilmektedir; önce değişmezlik ilkelerinin ne olacağı, daha sonra da onlardan çıkacak yasalar belirlenir. Bu anlamda bugünkü fizikçiler Einstein'ın bıraktığı mirası kullanmaktadırlar.

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:35
Geçmiste bu beceriyi bir sanat haline getirebilen bir avuç büyük yetenekli insanin arasinda bir tanesinin özel yeri vardir. Bundan dört yüzyil önce Güney Fransa'da yasamis, daha çok ismininin Latince'ye çevrilmis hali olan Nostradamus adiyla taninan Michel de Nostredame özellikle içinde bulundugumuz yüzyilda büyük bir ün kazanmistir.

Simya bilgini, kahin, tip doktoru, sifali bitkiler uzmani, kozmetiklerin ve meyveleri korumakta kullanilan maddelerin mucidi, bu 16. yüzyil Rönesans adami yüzyilimiza kadar olagandisi ve esrarengiz bir kisi olarak kalmistir. Bin kehaneti içeren on ciltlik "yüzyillar" adli eseri günümüze dek defalarca basilmis; ve sakladigi sirlann açiklanacagi günü beklemistir. Bir insanin gelecegi nasil bu kadar kesin bir sekilde görebildigi bilinmiyor.

Nostradamus 14 Aralik 1503 tarihinde Renee ve Jacques de Nostredame'in oglu Michel de Nostredame olarak dünyaya geldi. St.Remy sehrinde noter olan babasi sayesinde Provence'in zengin mutfagi ve babasinin arkadas sofralarindaki is konusmalari arasinda oldukça varlikli bir çocukluk dönemi yasadi.

Michel'in gelecegi görme yetenegi ilkönce büyükbabalari Jean de St.Remy ve Pierre de Nostredame tarafindan desteklenmisti. Jean ve Pierre, Kral Rene ve oglunun fizikçileriydiler; ve bir bilginler ve sanatçilar grubu ile beraber tüm Bati Avrupa'yi dolasmis, bu arada da iyi iki arkadas olmuslardi. Büyükbabasi Jean'in yaninda oturdugu süre içinde Eski Yunanca'yi, Latince'yi ve Ibranice'yi ögrendi. Jean'in bu istekli ögrencisi özellikle Matematik ve Simya Bilimi konusuyla çok ilgiliydi. Jean torununa hemen her konuda ders veriyordu: Klasik edebiyat, tarih, tip, astroloji ve sifali otlarla tedavi. Nostradamus ilk defa Hiristiyan dünyasinda yasaklanan sanat ve bilimin tadini Yahudi Kabbalah'ini ve Simya'yi ögrenerek almis oluyordu. (Simya adi verilen bu bilim kolu "baz :-):-):-):-)lleri altina çevirme yöntemi" oldugu maskesi altinda gizlenmis ve yasaklanmisti). Jean ölünce Nostradamus eve döndü ve diger büyükbabasi egitimine devam etti. Michel Provence'da o siralarda bütün Avrupa'yi kasip kavuran savastan uzak bir çocukluk yasadi. 14 yasina geldiginde dedesi tarafindan egitimini sürdürmesi için bir önceki yüzyilda Papaligin baskenti olan Avignion'a gönderildi. Bos zamanlarini yenilenen Papalik kütüphanesinde büyü ve astroloji ile ilgili kitaplari okuyarak geçiriyordu. Bu ilahi bilimlere olan asiri ilgisi yüzünden arkadaslari arasinda "küçük astrolog" lakabi ile çagrilir oldu. Michel'in astrolojiyi ve Kopernik'in görüslerini açikça savundugu haberi Nostradamus'un ailesinde endiseye yol açti. Zira büyükbabalari eskiden Yahudiydi. Avrupa'da sofu Hiristiyanlarin Isa'nin katlinin sorumlulugunun Yahudilere ait oldugunu ileri sürmesi ile Ispanya'dan Yahudiler kovulmustu. Avrupa'nin geri kalanindakiler de Hiristiyan olmamalari halinde ayni akibete ugrayacaklari tehdidi altindaydi. Bu sebeplerden ötürü de bazi Yahudiler Hiristiyan olmayi tercih etmek zorunda kalmislardi. Nostradamus da bu nedenle hem Yahudi geleneklerine, hem de dis dünyadaki Hiristiyan yasayisina sahip bir çifte kültür içerisinde yetismisti. Babasi oglunun bu konulara olan ilgisinden endiselenince büyükbabasi simyanin yaninda fizigi de beraber götürürse fazla tepki görmeyecegini söyledi. 1522'de Montpellier üniversitesine tip okumaya gitti. Ondokuz yasindaki bu ögrenci dedelerinden aldigi egitimle öylesine doluydu ki kisa süre sonra ögretmenlerini yetersiz bulmaya basladi. Bu arada dedesinden agzini siki tutmayi da ögrenmisti. O zamanlar gözde tedavi yöntemleri olan kan akitmaya, müshil kullanmaya ve temizlige dikkat edilmemesine karsi olmasina ragmen karsilastigi dogma duvarini görünce sesini çikartmamayi tercih etti.

Tip diplomasini aldiktan sonra, meslegini yürütmek için tasraya, merakli gözlerden uzaga gitmeyi tercih etti. Kisa süre sonra köy köy dolasarak, tüm ülkeyi kasip kavuran sarbon illetiyle savasmaya basladi. Fransizlar karsilarinda görmeye alisik olmadiklari bir doktorla tanistilar. Kisa boylu, çevik ve kuvvetli, ciddi bakisli, pembe yanakli, genç, sakalli bir adam... Nostradamus alisilmisin disinda hastalarin arasinda uzun zaman harciyor, onlara temiz hava ve suyu tavsiye ediyor, bitki tedavileri uyguluyordu. Herkesin sasirdigi bir baska nokta ise, genç doktonin digerlerinin aksine hiç kimsenin damarlarini açip kan akitmamasiydi.

Salginin adeta izini sürerek bütün Güney Fransa'yi dolasti ve hiçbir sehri hastalik tamamen geçmeden terketmedi.

Nostradamus, bu çok basarili doktorluk kariyerinin yani sira bir astrolog olarak da ün salmisti. Soylular ona gelip burçlari hakkinda bilgi alirlardi. Soylu hanimlarin kendisini ziyaret nedeni ise, kozmetiklerdi. Ünlü klasik eserleri Fransizca'ya ilk çeviren de Nostradamus'tu. Sik sik doktorlar ve eczacilarin misafiri olur gündüzleri hastalari iyilestirir, geceleri ise büyü konusunda bildiklerini ögrenirdi. Bu insanlar da onun gibi eski Yahudilerdi. Simya ve tefsir gibi bilimlerle gizlice ugrasarak, Hiristiyanlarca mutlak kabul edilen soyut kavramlara açiklayici cevaplar ariyorlardi.

1529 yilinda Montpellier üniversitesine geri çagrilip, yaptigi tedaviler hakkinda açiklamalarda bulunmasi istenildi. Alisilmamis metotlarina karsi sert tepkiler almasina ragmen, tedavilerinin basarisi onu savunmaya yetti. Dekan tarafindan üniversitede bir kürsü ile ödüllendirilen Nostradamus üç yil kadar profesörlük yaptiktan sonra okutulmasi gereken metinlerin disina çiktigi için karsilastigi baskilar nedeniyle tekrar yola koyuldu.

1534'te Rönesans'in en büyük bilim adami ve düsünürlerinden Jules Cesar Scalinger tarafindan Agen'e davet edildi. Yeni memleketini çok seven Nostradamus burada da basarili doktorlugu ile dikkati çekti. Kisa süre içinde sehrin zengin aileleri kizlarini genç doktorla evlendirmek için yarisa girmislerdi. Adini bilmedigimiz genç, güzel ve alimli bir hanimla evlenen Nostradamus, üç yil boyunca mutlu bir evlilik hayati yasadi.

1537 yilinda sarbon bu sehre de ulastiginda Nostradamus basarili tecrübelerinin verdigi güvenle hastaliga karsi mücadeleye basladi. Bir gün zengin ve güçlü bir hastasini tedavi edip eve döndügünde esinin ve iki çocugunun yüksek atesleri oldugunu ve sarbona adini veren kömür rengi lekeleri gördü. Nedendir bilinmez, ne kadar çabaladiysa da kendi esini ve çocuklarini hastaligin pençesinden kurtaramadi. Doktorun bu trajik hikayesi sehirde hizla yayildi ve doktora karsi bir güvensizlik hatta kizginlik basladi. Bu kadar felaket yetmezmis gibi, mutlu günlerinde yaptigi bir saka basina bela olmustu. Bir gün bronz bir Meryem Ana heykelini döken isçiye söyledigi bir cümle, tam üç yil sonra yasadigi bu zor dönemde, dine bir hakaret olarak ortaya çikartilmisti. Nostradamus bu masum sakasini savunduysa da Engizisyon zihniyeti tasiyan kilise olaya büyük kusku ile bakti. Bunun üzerine Nostradamus sehri bir gece gizlice terk ederek kaçti. Kilisenin baskisindan kaçtigi sonraki alti yil boyunca önce Italya'ya dogru yöneldi, sonra Bati ve Güney Avrupa'yi gezdi. Bu arada kendini kesfedip tanimaya basladi. Kahinlik kabiliyetlerinin gelistigi zaman da bu dönemdir.

1544 yilinda yasanan büyük bir sel felaketi sonrasinda her yana dagilan insan ve hayvan lesleri yüzünden yeniden yayilan salgina karsi tedavilerine, meslektaslarinin tüm karsi çikmalarina ragmen, bu sefer Aix sehrinde devam etti. Bu sehirde büyük itibar gördü ve birçok hediye aldi. Aldigi armaganlari kurtaramadigi hastalarin geride kalanlarina verdi. Aix sehrinin kahramani bu defa Lyons'a davet edildi. Salon sehrine dönüp hayatinin geri kalanini burada geçirdi. Bu güzel yerde karisini ve çocuklarini kaybettikten on yil sonra zengin bir dulla ikinci evliligi yapti. Artik hayati daha güvenli ve stressizdi. Evin en üst katini özel çalisma odasi haline getirmisti. Yillarca süren Avrupa gezileri sirasinda topladigi çesitli malzemeyi burada bir araya getirmisti. Usturlaplar,sihirli aynalar, su bulan çatallar, pirinç kaseler, eski kahinlerin tasarladigi üç ayakli sehpa Branchus... Nostradamus sehirde dindar bir Hiristiyan olarak taniniyordu. Günes battiktan çok sonra doktor, karisina iyi geceler diler, yukari, merakli gözlerden uzaktaki odasina çikip kendisini kilitlerdi. Halk zaman içinde her dini bütün Hiristiyan uyurken niye doktorun üst kattaki isiginin yandigini ve neler yaptigini merak etmeye baslamisti.

O koca pencerenin ardinda, titrek mum isiginda Astronomik takvimlere danisir, burçlarin rotasini çikartirdi. Bu denizcinin kullandigi yildizlar ve günesler onu bambaska bir denize, zamanin sularina götürüyordu. Durumun uygun oldugunu görürse, bu sefer, agzina kadar doldurulmus pirinç kaseyi karsisina alip, pirinç üç ayakli sehpa üzerinde çalismaya baslardi. Kendisini bütün düsüncelerden arindirir ve ince bir aleve yogunlasirdi. Daha sonra bir transa girer ve kasede kaynayan suyun sihirli kabarciklari arasinda yüzler sekiller ve yerler görürdü. Bu gördükleri Fransa'nin yasayacagi dini bir savasin gölgeleriydi. Bu ugursuz isaret, kahinin hayatinda, kaderin sularina atilmis, gittikçe büyüyen dalgalar yaratan büyülü bir tas etkisi yapti.

Nostradamus'un içinde, gördüklerini baskalariyla paylasmak için dayanilmaz bir istek vardi. Bunu gerçeklestirmek için 1550'de ilk almanakini yazdi. Bu kitapta on iki tane manzum dörtlük bulunuyordu. Her bir dörtlük gelecek yilin bir ayi ile ilgili genel bir kehanet içeriyordu. Kitap yayimlanir yayimlanmaz büyük ilgi gördü ve hayatinin sonuna kadar her yil bir almanak yazdi. Kisa zaman içinde, tüm ulasim güçlüklerine ve tehlikelere ragmen, Fransa'nin her yerinden kendisine danismaya gelen insanlar kapisinda kuyruklar olusturmaya baslamislardi.

Jean-Aymes de Chavigny adinda bir delikanli parlak bir politika ve hukuk kariyerinden vazgeçip kahinin asistani olmak için yanina gelmisti. Nostradamus'un kehanetlerini basilmadan önce redakte eden ve daha sonra ustasinin biyografisini yazan odur.

Belli bir süre sonra Nostradamus almanaklari yetersiz bulmaya basladi ve kiyamete kadar insanoglunun karsilasacagi her olayi içine alan bir eser fikrini Chavigny'ye açti. "Yüzyillar" adini tasiyacak olan bu eser her biri bin dörtlük, dolayisiyla bin kehanetten olusacak ciltlerden meydana gelecekti. 1554 yilinda yazmaya basladigi bu eserinin ilk bölümleri 1555'te yayinlanmaya basladi. Çok büyük bir tepkiyle karsilasmislardi. Kibar ve soylular Nostradamus'u bir deha olarak görürken, sade halk ve köylüler kendisini cehennemin akil çelen karmasik dörtlükleriyle insanlari etkilemeye çalisan, seytanin bir usagi olarak görüyordu. Meslektaslari için ise, bir utanç kaynagiydi. Düsünürlerin bazilari onu övüyor bazilari da hakaret ediyordu. Sairler ise bu Provence Fransizcasi, Latince, Yunanca ve Italyanca karisimi ile yazilmis bu bilmece ve kelime oyunlari karsisinda sasirmislardi.

Kraliçe Catherine de Medici en sadik okuyucularindan biriydi. Italyanlara yakisir bir merak ve entrikaciliga sahip bir insan olan kraliçenin Katolik Kilisesi'ne olan bagliligi mevkisinin gerektirdigi bir formaliteden baska bir sey degildi. Kendine ait dairesinde farkli bir dinin büyü ayinlerini düzenlerdi. Beraberindeki genç rahibeler ve astrologlarla sihirli aynasinin ardindan tanrilarina danisir, yasaklanmis sanatlarin yardimiyla gelecege isik tutacak isaretleri görür, bu sekilde ihtiraslarina hizmet ederdi. Kendinden önceki Mediciler gibi o da çocuklarinin dogru kisilerle evlenmelerini saglayarak Avrupa'ya hakim olma sabit fikrine sahipti.

Bir gün isaretlerin eskisi gibi iyi olmadiginin farkina vardi. Kocasi kral Henry II'nin geleceginde kara bulutlar görülüyordu. Kocasinin basina gelecek bir felakeç dört oglu ve üç kizi için de tehlikeli olabilirdi. Kraliçe "yüzyil"'in 35. dörtlügünde bahsedilen yasli aslanin kocasi olduguna inaniyordu. Kral karisinin büyüye olan meraki ile pek ilgilenmese de bu sefer kehanetten ötürü içine bir süphe düsmüstü. Saray müneccimi krala hiçbir turnuvaya katilmamasini, kendini tehlikeye atmamasini söylemisti. Bunun üzerine Nostradamus saraya davet edildi. Normal sartlarda en az iki ay sürmesi gereken yolculuk, kraliçenin emri ile her durakta arabanin atlarinin yenileri ile degistirilmesi ile bir ayda bitmisti. Hiç durmadan yol alan Nostradamus 15 Agustos 1556'da Paris'e ulasti.

Kraliçe kendisini büyük bir heyecanla karsiladi. Kral ise kahine sadece kibarlik çerçevesi içerisinde, gereken ilgiden fazlasini göstermedi. Nostradamus'un kendisini rahatlatmak için yaptigi açiklama ile yetindi. Kraliçe ise kahinle özel olarak saatlar boyu, astrolojiden büyüye, kehanetlere kadar birçok konuda uzun uzun sohbet etti. Kraliçe bu konudan fazlasiyla etkilenmisti. Nostradamus'un laboratuvarini, Sens Baspiskoposu'nun Paris'teki muhtesem sarayina tasimak için faaliyete giristi. Burada kendisinden kraliçenin çocuklarinin yildiz haritalarini çizip geleceklerini anlatmasini istemisti, oysa onlarin gelecekleri hakkinda Nostradamus zaten her seyi biliyordu. Kraliçe'ye tam olarak ne söyledigini bilmiyoruz ama kraliçe bundan yeterince tatmin olrnus ve gerekli önlemleri almisti.

Nostradamus kendine tahsis edilen saraya döndügü bir sirada yanina gelen bir hanim, Paris adliyesinin çalismalariyla ilgilendigini ve dikkat etmesi gerektigini söyledi. Bu uyariyla engizisyonun nefesini yeniden ensesinde hissetti ve derhal Salon sehrine geri dönmeye karar verdi. 1558'de "yüzyillar" adli çalismasini tamamlamisti. Son üç "yüzyil"in sagliginda basilmamasina karar vermisti. Kralin ölümünü haber veren, birinci yüzyilin otuzbesinci dörtlügü 1559 yilinda gerçeklesiyor ve Nostradamus'un ününü tüm Avrupa'ya yayiyordu. Bir yil sonrasinda ise tutuculugun zulmü ile karsi karsiya kalacakti. Bazi kitaplar onu sarlatanlik ve asilikle suçladilar. Bu kadar olumlu ve mizah anlayisina sahip bir insanin bu kadar karanlik bir gelecek çizmesi herkesi sasirtiyordu. Nostradamus kendi yazdigi savunmasinda, gelecekte gördügü bu siddetin bugünü daha olumlu yasamayi gerektirdigini ileri sürmüstü. Bu sirada hiç bitiremedigi ekstra iki cilt olan onbirinci ve onikinci "yüzyil"i yazmakla mesguldu. Genç ve dindar katolikler tarafindan sik sik camlari taslaniyor, giderek daha fazla siddete hedef oluyordu. Bu öylesine asiri bir noktaya geldi ki, kendi istegi ile ailesiyle beraber hapishanede korunmaya basladi. 1559'da bu kizginlik Nostradamus'un ünü ile ayni anda baslamisti.

Henry II kizkardesi Margarite ile Savoy Dükü'nün ve kizi ile Ispanya Krali Philip'in çifte dügünleri onuruna düzenlenen eglenceler sirasinda, kehanetlere kulak asmayip, turnuvalara katildi. Kalabalik, büyük bir aslan resmiyle süslenmis altin renkli zirh içindeki krallarini seyretmek için toplanmisti. Üç yil öncesinin kehanetine önem veren tek kisi kraliçeydi. Kral her galibiyetinden sonra halki selamliyordu. Bu seferki rakibi kralin Iskoç muhafizlarindan aslan amblemi tasiyan, genç bir yüzbasiydi. Kehaneti bilen yüzbasi affini istediyse de kralin israri üzerine çarpistilar ve yüzbasinin mizragi kralin migferinin arasindan gözüne saplanip onu öldürdü. Haber hizla Paris'te yayildi, sinirli kalabalik Nostradamus'un tasvirlerini yakip, Engizisyonun da onu yakmasini istediler.

Genç aslan yasli olani yenecek
Savas meydanindaki bir tek dögüste
Altin bir kafesin arasindan gözünü oyacak
Iki yara bir olacak ve o acimasiz dögüste can verecek

("yüzyil 1" 35. Dörtlük)

Henry'nin ölümünden sonra saray mensuplari onuncu "yüzyil"'in 39. dörtlügünü gizlice birbirlerine aktarmaya basladilar. Birinci satirda bahsedilenin, Iskoç prensesi Mary Stuart ile mutsuz bir evliligi olan, çekingen ve zayif bünyeli Francis II oldugunu artik herkes biliyordu. Sözü geçen dul ise simdiki Ana Kraliçe Catharine de Mediciden baskasi degildi.

Francis'in sagligi kötülesince Tuscany elçisi Floransa Düküne bir mektup yazip Nostradamus'un onun ölecegini haber verdigini hatirlatir. Bu mektup yerine ulastiktan üç gün sonra, yani onsekizinci dogumgününden kisa süre sonra Francis öldü.



Büyük ogul, bir dul, talihsiz bir evlilik ki
çocuk sahibi olamadilar
Birbiriyle anlasamayan iki ada
Onsekizinden önce, henüz resit degilken, digeri daba da gençken nisan olur.

Dörtlük, ileriki yillarda kendi kendini açiklamaya devam edecekti. "Çocuksuz" Mary Stuart Iskoçya'ya dönüp kraliçe olur. Bu, iki ada kralligi arasinda sürtüsmeye neden olur. Yani Mary ile "çocuksuz" Kraliçe Elizabeth I arasinda. Charles IX, Fransa tahtinin bir sonraki varisi, dördüncü satirda bahsedilen "digeri"dir. Ölen kardesinden daha genç yasta, onbir yasindayken Avusturya hanedanindan Elizabeth ile nisanlanmisti.

Kesin olarak önceden bildirilen bu talihsizlikler kraliçenin Nostradamus'a olan saygisini bir kat daha arttirdi. Belki de onun kendisine, kocasinin ölümü ile baslayan bu felaketler zincirini önleyebilmek için bir çare bulmasini umuyordu. Nostradamus saraya çagrilarak burada saray bilgini ilan edilmis, bu sekilde kendisine maas baglandigi gibi kral tarafindan ikiyüz altin, ana kraliçe tarafindan da yüz altin ile ödüllendirilmisti.

Böylece Nostradamus kahinlik kariyerinin en üst noktasina erismis oluyordu. Haziran 1566'da, ilk kez saraya davet edildiginde yaptigi yorucu yolculuk sonrasi yakalandigi Gut hastaligi, bir kez daha ve daha ciddi olarak yakasina yapisiyordu. Yaklasan ölümünü hisseden Nostradamus 17 Haziran'da vasiyetini yazdirdi. Serveti üç bin dört yüz kirk dört altin olarak kayitlara geçti (o zaman için bu
oldukça büyük bir servetti). Mirasini esi, üç erkek ve üç kiz çocugu arasinda esit olarak paylastirdi. Bu arada her ihtimal vasiyette gözönüne alinmisti. Kizlardan birisinin evlenmeden önce beklenmedik ölümü halinde ne yapilacagi bile ayarlanmisti. Yatagini üst kata, çok sevdigi çalisma odasina tasimisti. Hasta ve yorgun vücudunu rahatça hareket ettirebilmesi için özel bir sira bile yaptirilmisti. Ayin yirmi besinde artik doktor Nostradamus, hastaliginin su toplama safhasina geçtiginin farkina vardi. Son duasini yapmak üzere Franciscan Manastiri'ndan çagirilan Rahip Vidal Nostradamus'un günah çikartmasini tek duyan insan oldu. Taniklarin anlattiklarindan ögrenilene göre, büyük bir istirap çekmesine ragmen sakin ve sessizdi. Geceyi yalniz geçirmek istedigini söyleyip ertesi sabaha kadar kimsenin odaya gelmemesini istedi. Yardimcisi Chavigny'nin "Niye yarin sabaha kadar?" sorusunu ise "Beni gün dogusunda canli bulamayacaksiniz" diye cevaplandirmisti.

Chavigny alt kata inerken ustasinin gri gözlerinde gördügü piriltinin bir haylazligin isareti olmasindan süphe ediyordu. Bu denli sakaci bir insan acaba ölüm döseginde de bir saka mi hazirliyordu.

Nostradamus son almanakindaki son kehanetinde söyle diyordu:

Elçilik görevinden dönüp kralin hediyesi yerine konunca,
Artik liiçbir sey yapamayacak, Tanri'ya gidecek
Yakin akrabalar, dostlar, kardesler
Onu yatagin ve siranin yaninda ölü bulacaklar.

Ertesi gün günes dogarken, Chavigny Nostradamus'un ailesi ve dostlari ile beraber üst kata çikti. Gelmis geçmis en büyük kahini yatagi ve yaptirdigi sirasi arasinda cansiz yatarken buldular.

Dul esi Anne, esinin son istegini yerine getirtti ve tabutunu dik biçimde Cordeliers de Salon kilisesinin duvarina gömdürttü. Böylece hiçbir saskin mezarinin üzerine basmayacakti. Ayrica su sözleri de Latince olarak, tabutunu örten 2.5 metre boyundaki mermer duvara yazdirtti:

"Burada bütün ölümlülerden farkli olarak, yildizlarin etkisiyle gelecegi gören kalemiyle olaylari kaydetmeye layik bulunmus meshur Michel Nostradamus yatiyor. Altmis iki yil, alti ay ve yedi gün yasadi. 1566'da Salon'da öldü. Gelecek nesiller onun istirahatini bozmasinlar. Anne Posart Gemelle esine gerçek mutluluk diler."


NOSTRADAMUS'UN KEHANETLERi -1


Tüm zamanlarin en taninmis kahini Michel de Nostradamus'un kehanetlerinin bazilari dünyanin

çesitli yörelerindeki uzmanlar tarafindan uyarlandi; bu ilginç arastirmanin bazi bölümlerini

sizlere iletiyorum. Yanliz dikkat edilmelidir ki, Nostradamus'un kehanetleri her uzmanin kendi

yorumlarina baglidir ve birkaç örnek disinda hiçbir zaman genellestirilememis ve tam anlamiyla

çözülememistir. Örnegin geçen yilin basinda Suriye Devlet Baskani Hafiz Esad'in 69 yasinda

ölecegi kehaneti basarili yorumlardan birisi olarak kabul edilmekte ama Saddam'in öldürülecegi

kehaneti basarisiz kabul edilmektedir. Yine de son karar sizlerin olacaktir.


--------------------------------------------------------------------------------

Sonia Gandhi veya Priyanka Gandhi Vadra Hindistan Basbakani olacak.


Yorum: Nostradamus'un 2/54 no'lu kehanetinde Avrupa'dan uzak bir ülkede "Romali" yani

Italyan kani tasiyan bir kiz lider olacak. Sonia Gandhi, öldürülen eski Basbakan Rajiv Gandhi'nin

Italyan esinden olma kizidir. Ama Sonia'nin kizi 27 yasindaki Priyanka Gandhi Vadra'da yari

Italyan'dir. Fakat görüldügü kadariyla genç kiz Nehru-Gandhi mirasina gönüllü degildir.

Fakat bir milyardan fazla Hintli'ye göre genç kizin olaganüstü karizmasi lider olmasi için

yeterlidir ve desteklenmektedir.


--------------------------------------------------------------------------------

Los Angeles, San Francisco veya Seattle'de büyük bir deprem ya da patlama olacak.


Yorum: Bir diger önemli kaynak olan "Uyuyan Kahin" Edgar Cayce'e göre, içinde

bulundugumuz dönem yani 1998-2004 arasi depremlerin, volkanik patlamalarin ve

kasirgalarin artis dönemidir. Nostradamus'da benzer kehanetlerde bulunmustur.

Fakat ilgili dörtlükte (1.87) "Arethusa" adli bir yerden de söz etmektedir. Bu isim

Yunan Mitolojisi'nin ünlü bir su perisinin (Nymph) adidir ve heykeli bugün Italya

Siracusa'da bulunmaktadir yani Etna Yanardagi'nin yakinindadir. Ve ABD'nin

bati kiyisinda da Etna isimli bir yer vardir. Ama bazi yorumculara göre kasdedilen

yer ABD degil, Italya'daki Etna'dir.


--------------------------------------------------------------------------------

400 yildan sonra ilk kez bir süpernova çiplak gözle görülecek ve Papa degisecek.



Yorum: Nostradamus'un öngördügü "7 gün boyunca günler ve gecelerde gökte parlayacak"

dedigi kozmik olay bu süpernova olabilir mi? Eger oysa Kahin, bu olayin hemen ardindan

Papa'nin (John Paul II)'i Vatican'i terkedecegini söylüyor yani Papa belki de yasamini yitirebilir.

Buna karsin bazi uzay bilimcilere göre Süpernovalarin ne zaman olusacagini bilmek asla mümkün

degildir, bunun yerine iki yildizin çarpismasi veya bir kuyruklu yildizin patlamasi türünden baska

bir kozmolojik olay gerçeklesecektir. Ama sonuçta önemli olan gökteki parilti olacaktir.


--------------------------------------------------------------------------------

Kuzey Italya, Londra ve Ingiltere'nin önemli bir bölümü dev depremlerle sarsilacak hatta

Britanya Adasi'nin bir bölümü denize batacak.


Yorum: Yoruma göre Italya'da depremin merkezi Mortara yani Milano'nun üç mil kuzeybatisi.

Ayni anda Güney Italya'da sarsilacak ve Floransa büyük zarar görecek. Sismik zincirleme reaksiyon

sonucunda Ingiltere'de etkilenecek, iki St George Adasi olan Cornwall ve Scilly Adalari batacaklar.

Nostradamus'un kehanetinde (9.31) Mortara ve St. George Adalari ismen geçiyorlar. Ama bir de

"Easter Day" yani Paskalya sözcügü var. O zaman 2003 veya 2004'ün Paskalyalari'ndan

söz ediliyor da olabilir.


--------------------------------------------------------------------------------

Çok ünlü bir rock sarkicisi bir uçak kazasinda yasamini yitirecek.
Yorum: Yorumculara göre Subat ayinda tüm grubu ile beraber uçarak bir konsere giden çok

ünlü bir rock sarkicisinin yasami tehlikede. Bu kaza 1999'da atlatilmis. Peki kim olabilir?

Rolling Stones, Red Zeppelin, eski Beatle'lar, Lou Bega mi? Ya da John Mellencamp,

John Fogerty, veya Elton John mu? Ama Elton John hakkinda baska bir kehanet var.

Bir yorumcu Ricky Martin adini veriyor. Ama bir baskasi hayir, o degil diyor. ...


--------------------------------------------------------------------------------

Hafiz Esad'in yerine geçen oglu Besir Esad, bir darbeye düsürülecek.


Yorum: Darbe Baas Partisi ve ordu tarafindan yapilacak.


--------------------------------------------------------------------------------

YIKosova'da ve Makedonya'da yeni çatismalar. Ama en önemlisi Sirp Lider Slobodan

Milosevic'in öldürülecegi.


Yorum: Yorumculara göre bu defaki çatisma merkezi Voyvodina olacak.

Sirplarla çatisacak olan Kosova Özgürlük Ordusu savasi baslatacak.

Ise Arnavutluk'ta karisacak ve tabii is NATO'ya kalacak. Bunun bir adi da I

II. Dünya Savasi olabilir diyor bazi yorumcular.Veya savasin çikis nedeni

Milosevic'in öldürülmesi olacak. Ama bazi uzmanlara göre Sirp Lider dogal nedenlerle

de ölebilir fakat ragmen çatismalar baslayacaktir.


--------------------------------------------------------------------------------

Saddam Hüseyin bir kaza geçirip, ölecek.

Yorum: Yoruma göre Saddam'in yerine oglu Uday geçecek. Haziran'da ise bir darbe

tesebüsü olacak ama Uday darbeyi bastiracak.


--------------------------------------------------------------------------------

Afrika'da savas


Yorum: Yorumcular Nostradamus'un Cezayir ve Fas önce büyük iç savaslarin ardindan da

Iran'in tahrikiyle kitaya yayilacak bir savastan söz ediyorlar. Iddiaya göre Misir, Sudan, Eretria

ve Somali savasa katilacaklar. Bu arada Italya, Fransa ve Ispanya'da terör olaylari yasanacak.

Savasi ABD ve Kanada'nin müdahalesi sonlandiracak.


--------------------------------------------------------------------------------

Prenses Diana yüzlerce tanigin önünde görünecek ve özel bir mesaj verecek.

Yorum: Yorumculara göre Diana bir alev seklinde görünecek. Nostradamus'un (4.24) no'lu

kehanetine göre yorum yapiliyor; "Kutsal yerden Lady'nin zayif sesi gelecek-Ilahi ses insani

ates gibi parildayacak-Bunun nedeni kani yerde kalmamasi için olacak-Kutsal tapinak kirletilip,

zarar görecek." Peki acaba bu olay kahramani Diana'mi? Yoksa bir simge mi? Bazi yorumcular

bunu cinayetin içyüzü aydinlanacak, seklinde yorumluyorlar. Kutsal tapinak ise kilise yani

komplonun içinde din adamlarinin da yer almalari.


--------------------------------------------------------------------------------

Bir Arap uçagi düsecek.


Yorum: Tahminler Irak veya Libya'ya yönelik. Kaza bir Orta Dogu hava limaninda olacak.

Bir baska yorumda Israil yine suçlaniyor, baska birine göre ise kaza Misir ya da Suudi Arabistan'da.


--------------------------------------------------------------------------------

Dogu Anadolu tehlikede

Yorum: Dogu Anadolu'da ve Japonya'da 7 Richter'in üzerinde iki deprem olacak.


--------------------------------------------------------------------------------

Mavi Türbanli Lider yani Mehdi geliyor

Yorum: Nostradamus'un kehanetlerinin birçok yerinde geçen "Mavi Türbanli Müslüman Lider"

bu kez ortaya çikacak. Uzmanlara göre adaylarin arasinda Besir Esad da var. Yeni bir Nasir

olacak denen bu lider, Arap Birligi'ni yeniden olusturacak. Iran, Afganistan Irak, Suudi Arabistan,

Yemen, Libya ve bazi Orta Asya ülkeleri birlesecekler. Arap Federasyonu kurulacak ve Bati'ya

karsi tavir alacak. Iran, Türkiye'ye saldirip, Trabzon'a kadar gelecek, Fas'ta büyük savaslar

olacak. Iran'da Hatemi devrilecek yerine bir ihtimal yine Iran disindan Humeyni gibi bir lider gelecek.

Bu kisi Usame bin Ladin veya Ahmed Sah Mesud da olabilir. Bu kehanet çok eski ve

Mavi Türbanli Lider çoktandir bekleniyor ama hala çikmadi. Ama gerçekten de

Nostradamus'un (5.27) no'lu kehanetinde Persler'in Trabzon'a gelecekleri, Misir'in ve

Midilli'nin korkuyla titreyecegi, Adriatik'in Arap kaniyla sulanacagi yaziyor.


--------------------------------------------------------------------------------

Iran, Suudi petrol boru hatlarini bombalayacak.


Yorum: Yorumculara göre Iran'in amaci Türkiye'ye yönelik petrol destegini kesmek.

Bir diger iddia ise Iranli,Afgan ve Azeri teröristlerin bu isi yapacaklari seklinde ve sonuçta

büyük bir petrol krizine girilecek.


--------------------------------------------------------------------------------

Petrol krizi sonucunda, küresel bir ekonomik kriz baslayacak.


Yorum: Suudiler ile Iran arasindaki çatisma çikinca petrol krizi olusacak, ayni süreçte

Israel ve Suriye arasinda da savas baslayinca önce ABD'de borsa çökecek daha sonra ise ekonomik

kriz küresel boyutlara ulasacak.


--------------------------------------------------------------------------------

BEYAZ ABD Baskan Yardimcisi yasamini yitirecek.


Yorum: ABD yeni Baskan'nini ve Yardimcisini yeni seçti ama yorumculara göre

Baskan Yardimcisi (Chaney oldugu belirlendi) dogal nedenlerle yasamini yitirecek.


--------------------------------------------------------------------------------

BIR DEPREM Tüm Kuzey Afrika ve Akdeniz kiyilari Cezayir merkezli depremle sarsilacak


Yorum: Kaddafi ile NATO arasindaki olasi bir anlasmazligin hemen ardindan, Cezayir'de

7.3 Richter'in üzerinde bir deprem olacak ve tüm Akdeniz'de hissedilecek.


--------------------------------------------------------------------------------

Israil Suriye'ye saldiracak.


Yorum: Önce sinir çatismalari olacak, Suriye ve Lübnan'daki önemli kentler bombalanacak.

Anlasmazlikta bir tarafta Türkiye, Misir, Ürdün, Küveyt, Bahreyn, Birlesik Arap Emirlikleri ve

Suudi Arabistan, öteki tarafta ise Suriye, Lübnan, Yemen, Libya, Filisin, Irak, Iran,

Afganistan ve Pakistan yer alacaklar. Israil BM Güvenlik Konseyi'nde kinanacak,

Rusya ve Çin ekonomik baski uygulayacaklar. Buna karsin ABD, Ingiltere ve

Fransa karsi çikacaklar. Filistinli gerillalar Kudüs'in bati kesiminde ve

Ürdün'de eylemler yapacaklar. Burada Suriye'nin durumu kritik; Eger

Nostradamus'un kasdettigi gizemli Arap Lideri Besir Esad ise, önceki kehanet daha

da güç kazanabilir. Kahin'in "Alus"diye sifreledigi ismin "El Essad" oldugunu düsünen

yorumculara göre, bu çatisma tüm Orta Dogu'ya yayilacak ve hatta Saddam Hüseyin

tarafindan Tel Aviv'e kimyasal silahlarla saldirilacaktir. Sam ve diger önemli Suriye kentleri

Israil tarafindan bombalanirken Ürdün ve Suudi Arabistan, Irak ve Iran'la çatisacaklar.

Senaryoya göre bu arada ABD, Ingiltere ve Türkiye deniz ve hava güçleri ile savasa

müdahale edecekler. Eger bu tarihte Besir Esad hala iktidarda olursa, yani

2003'in ilk üç ayindaki darbe tesebbüsünü atlatirsa büyük güç kazanabilir ama baska

yorumculara göre gizemli lider Esad'i deviren bilinmeyen kisi olacaktir. Bakalim, görecegiz..


--------------------------------------------------------------------------------

Elton John bir saldiriya ugrayacak.

Yorum: Yorumcular ünlü Ingiliz pop sarkicisi Elton John'un fanatik bir hayrani ve asigi tarafindan

saldiriya ugrayacagi görüsündeler. Hatta saldirinin ölümle sonuçlanacagi belirtilmekte.

Yorunculara göre Elton John, 1980'lerin basinda benzer bir tehlikeyi atlatmis ve kurtulmustu

ve simdi ayni etki yinelenecek. Bir diger yoruma göre ise, ayni suikast tehlikesi

Beatle George Harrison, Sean Lennon, John Mellencamp, John Fogerty, Olivia Newton-John ve

aktör Jack Lemmon için de geçerli. Ayrica Kurt Cobain, John Lennon ve aktör

George Reeves'in de ayni konumda yasamlarini yitirdikleri belirtiliyor ve buna "

Üçlü Ölüm Laneti" adi veriliyor.


--------------------------------------------------------------------------------

Rus askerleri Azerbaycan'a girecekler


Yorum: Iran'in Azeri Kürtler'le birlesme niyetine karsi Rus Ordusu bölgeye

gönderilecek. Bu arada Ruslar Çeçenistan, Dagistan, Gürcistan ve

Ermenistan'i kontrol altina almaya çalisacaklar. Baska bir Rus askeri birligi ise,

Türkmenistan'a girecek ve kanli savaslar olacak. Sonuçta çatismalar

Rus-Müslüman çatismasina dönüsecek. Yorumculara göre bunun bir diger anlami

Rusya'nin eski gücünü arama ve yeniden elde etme çabalari seklinde.


NOSTRADAMUS'UN KEHANETLERi -2

Nostradamus'un 2000 yilindan sonrasina ait oldugu anlasilan ruhsal konulardan söz ettigi düzinelerce dörtlük vardir. II.Henri'ye bir mektubunda sunlari yazmisti: "Sapkin bir tarikatin en üst ve en yüce sayginlik noktasina ulastigi baska bir kederin arefesindeb... uzun zamandir yasaklanmis bir daldan dogan, dünya haklarini yumusak ve gönüllü bir kölelige tasiyacak bir adam ilerleyecek... mezhebin alevi bütün dünyaya yayilacak." Nostradamus'un burada örgütlü tarikatlerin -'sapkin mezhep'- sonunda Hiristiyanligin çoktan beri unutulmus bir dalindan dogan yeni bir inancin yükselisine kehanet ettigine kusku yoktur. Nostradamus bunun bir Hiristiyanlik inanci oldugunu söylemesine karsin, onun dinsel arkaplani göz önüne alindiginda, baska bir din olamayacagi kesin gibidir. Bu yeni inanç tüm dünyayi sarip sarmalayacak ve barisçil bir uyum çagini baslatacaktir.
Nostradamus'un bunun yani sira yaklasmakta olan bin yilin basinda, Katolik Kilisesi içinde bu yeni uyanisi doguracak büyük karisikliklardan da söz etmis olmasi çarpicidir.

"Yeni Barque (yelkenli gemi)
yolculuklari sürdürecek,
Her yana Imparatorlugu tasiyacaklar
Beaucaire ve Arles rehineleri alikoyacak
Yakininda iki somaki sütun olan
yerin yakininda
(Yüzyil X Dörtlük 93)


Barque papaliktir. Nostradamus, gelecekteki bir papanin bin gün Vatikan'i terk etmek ve Katolik Kilisesi'nin merkezini baska yere tasimak zorunda kalacagini ileri sürüyor. Gerek Beaucaire, gerek Arles, bir zamanlar Papa VI. Pius'un rehin olarak tutuldugu Rhinea yakindir.
Nostradamus'dan yüzyillarca önceki baska kahinler, muhtemelen birkaç yil sonra olacak savas yüzünden Katolik Kilisesi'nin bir yilin sonunda Roma'dan ayrilacagini ileri sürdüler. 12. yüzyilda yasamis büyük Irlandali kahin St. Malachy'nin, su anki papa II. Jean Paul'den sonra yalnizca iki papa daha gelecegine kehanet ettigi söylenmektedir. 1140 civarinda Roma'ya yaptigi ziyaret sirasinda, transa girdigi ve o dönemdeki papadan sonra II. Celestinus'un gelecegini iddia ettigi belirtilir. Söyle yazmisti: "Kutsal Roma Kilisesi'nin ugrayacagi son iskencede, sürüsünü mesakkatle besleyen Romali Peter piskoposlugu isgal edecek. Bu mesakatler geçecek, yedi tepeli kent yikilacak ve korkunç Yargiç halki yargilayacak."


St Malachy gibi, Nostradamus da sik sik "yedi tepeli kent"in (roma) gelecekteki savasta yikilacagindan söz eder. Gerçi yakin gelecegimiz karanlik ve umutsuz görünüyorsa da, savastan ve yikimdan bikmis bir gezegen ve insanlik için umut da vardir. Aslina bakilirsa, her ne kadar üçüncü Deccal'in gelmesiyle varligimizi tehdid edecek bir üçüncü dünya savasi, kitlik ve salgin hastaliklar yüzünden hayal gücümüzün bile ötesine geçecek dehsetleri görecek olmasina karsin, önümüzdeki yaklasim 30 yil içinde dünyanin sonuna kehanet eden önceki bazi dörtlükleriyle çeliskiye düsmüs gibi görünür. Belki de bunun nedeni, yaklasmakta olan sona iliskin kahinin ciddi uyarilarini dikkate alan insanligin gözünü açmasini saglayacagi ve Armageddon'dan kaçinmayi basaracagina olan inancidir. Kesin olarak söylemek son derece güçtür, ama Yüzyil X, Dörtlük 84 açikça umut vermektedir.

"Duvarlar tugladan mermere
dönüstürülecek,
Yetmisbes baris yili.
Insanlik için sevinç, su kanali yeniden
açilacak.
Saglik, bol meyve, nese ve baldan tatli
zamanlar."


Bu dörtlükte, kehanetin tarihini belirlememiz için hiçbir ipucu olmamasina karsin, birçok kisi bunun III. Dünya Savasi felaketini izleyen 75 yillik bolluk ve baris dönemine kehanet ettigineinaniyor. Dahasi, Nostradamus II. Henri'ye yazdigi bir mektupta sunlari söylüyordu: "Deccal son defaligina dönecek... Bütün Hiristiyan ve kafir uluslar sarsilacak... Savaslar ve muharebeler o zamana dek oldugundan çok daha büyük ve siddetli olacak. Kasabalar, kentler, kaleler ve tüm öteki yapilar yikilacak. Iblis'in prensi öylesine büyük kötülükler yapacak ki, neredeyse tüm dünya bos ve issiz kalacak. Bu olaylardan önce birçok ender kus havada bagrisacak 'Simdi! Simdi! ve bir süre sonra ortadan kaybolacak."
Arastirmacilar bu 'kuslar'in, kurtulusumuzun sifreli bir anahtari olabilecegi inancindadir. Bunlar, tepemizde dolayan felaketlerin önlenmesinde katkisi olacak bir baris insanini temsil ediyor olabilirler. Belki bu esrarengiz kisi, insanligin "Simdi!"ye odaklanmasini saglayacak -bu da, yalnizca birkaç yil sonra bizi bekleyen dehsetleri önlemenin bizim kusagimiza kaldigi anlamina geliyor. Bu noktada, Dogu dinlerine mensup mistiklerin, aydinlanmayi 'simdi' olarak adlandirilmalari ilginç bir durum.

Bir Altin Çag
Son yaklasima göre, 'ender kuslar' bir insani degil, yeni bir düsünce tarzini, insanligin savaslarin ve kan dökülmelerin önünü alinmasinda yararli olacak uzun süre yasayacak olan yeni bir düsünce okulunu temsil etmektedir.
Ne ki, nükleer kiyamet ve üçüncü bir dünya savasinin getirecegi felaketlere iliskin öylesine çok sayida dörtlük vardir ki, bundan kurtulup da barisi getiren bir altin çagin yasanmasi çok güç görünüyor. Belki Nostradamus savas köpeklerinin havlamasini susturarak bütüncül yikimindan kurtulabilecegimizi ya da bunu yapamazsak nükleer kiyametten kurtulanlarin çok daha mükemmel bir dünya kurmak üzere birleseceklerini söylemek istiyor. Çesitli dörtlüklerde Nostradamus onun uyarilarini ciddiye alirsak hayatta kalacagimizi söylüyor bize. Biz ve bir sonraki kusagin, bildigimiz insani uygarligi neredeyse yok edecek olmasina karsin, binlerce yil baris içinde yasayacam bir dünyadan söz ediyor.

"Ayin hükümdarligindan sonra
yirmiyedi yil geçince,
Yedi bin yil bir baskasi onun kralligina
hükmedecek.
Günes son çevrimine girdiginde,
O zaman benim kehanetim
tamamlanip sona eriyor."
(Yüzyil I Dörtlük 48)


Hizla yaklasmasi muhtemel felaketlere karsin, bu dörtlükte bize insanligin kendi döneminden 7.000 yil sonra sona erecegini söylüyor gibi görünüyor.

"Mars ve Jüpiter kesisecekler,
Yengeç döneminde yikici bir savas.
Kisa süre sonra yeni bir kral
kutsanacak
Uzun bir süreligine dünyaya barisi
getirecek olan."
(Yüzyil VI Dörtlük 24)


Burada kahin, Yengecin korkunç savasindan-önceki dörtlükte üçüncü Deccal'in kötülüklerinin Temmuz 1999'da ortaya çikacagini kehanet etmisti- sonra, her iki yilda bir görülen bir astronomik olay olan Mars ve Jüpiter kesismesinde yeni bir 'kral'in ortaya çikacagini söylüyor. Bu yeni kral, -ister bir devlet adami, ister din adami ya da düssel biri olsun- önümüzdeki bin yilin baslarinda ortaya çikacak. Savasin sona ermesinden kisa bir süre sonra, bu büyük baris adami 'uzun süreligine' dünyaya huzur getirecek.

"Baris, birlik ve degisim olacak,
Alçak siniflar ve mevkiler yükselecek;
yüksekler alçalacak.
Bir yolculuga hazirlanmak birincinin
canini sikacak.
Savas ortadan kalkacak, sivil süreçler,
tartismalar."
Yüzyil IX Dörtlük 66


Bizim kusagin gelecegine iliskin bu dörtlük, Nostradamus hemen önümüzdeki büyük savasin çilginligini izleyen bir dönemden söz etmise benziyor.
Açikça artik savasinh olmadigi -silahli çatismanin yerini uygarca tartismanin alacagi ve Dünya halkalir arasinda birligin gerçeklestigi bir dönem öngörüyor. Dörtlügün ikinci dizesi, insanlarin bugün önemli bulduklari mevkilerin sonradan önemsizlesirken, simdi sikici diye görülen islerin günün birinde daha anlamli olarak görülecegini anlatiyor. Bu yeni altin çagda artik kisinin servetine ya da kaç eve sahip olduguna veya hangi toplumsal arka plandan geldigine önem veremeyecegimize mi kehanet ediyor acaba? Üçüncü dize de son derece ilginçtir.
Yapilan son arastirmalarda, 'birinci' sözcügünün, büyük bir yolculuga-bunun, daha önce ele aldigimiz üzere ruhsal bir yenilenme yolculugu mu, günes sisteminin kesfi gibi gerçek bir yolculuk mu, yoksa tümüyle baska birsey mi oldugu tartismali olmakla birlikte-çikacak olan bu yeni çagin gençligine gönderme yaptigi düsüncesi hakimdir. Baska dörtlüklerinde ve yazilarinda bütün bu yorumlari destekleyecek kanitlar yer almaktadir.

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:36
William Henry Gates III, ya da daha çok bilinen adı ile Bill Gates, 28 Ekim 1955 doğumlu Amerikalı işadamı. Gates, Microsoft şirketinin kurucularındandır ve şirketin başkanlığını ve baş yazılım mimarlığını yapmaktadır. Forbes dergisine göre 2004'te Gates dünyanın en zengin kişisiydi. Amerikalı girişimci Gates iki kişilik şirketini (Microsoft) başta gelen bir Bilgisayar Software (yazılım) şirketine dönüştürdü. Gates 20. yüzyılın son döneminde en başarılı şirket patronlarından biri oldu. Seattle/Washington'da avukat bir babayla öğretmen bir annenin oğlu olarak dünyaya gelen Gates, henüz oniki yaşındayken özel bir okulda ilk informatik (bilişim) kurslarına gitti. Okul arkadaşı Paul Allen ile birlikte boş zamanlarını çoğunlukla bilgisayar programları üzerinde çalışarak geçiriyordu. Yakınlarındaki bir şirketin büyük bilgisayarını para ödemeden kullanabilmek için, iki arkadaş kullanıcılar için yazılım hatalarını arayıp buluyorlardı. Bu şekilde bilgisayar konusunda uzmanlaşan öğrenciler, 1972'de ilk şirketlerini (Traf-O-Data) kurdular. Bu şirket bir trafik sayım ve kontrol sistemi için programlar üreterek hemen 20.000 dolarlık satış yaptı. Gates bundan bir yıl sonra TRW adlı silah işletmesinde staj gördü, ardından da babasının önerisi üzerine Harvard Üniversitesi'nde hukuk eğitimi almaya başladı. Kişisel bilgisayarlar 70'li yılların ortasında henüz gelişimlerinin ilk aşamasında bulunuyorlardı. MITS şirketinin Altair adını verdikleri en önemli modeli henüz standart bir kullanma programına sahip olmayıp ancak tamamlanmamış bir işletme sistemine sahipti. Gates ve Allen'ın, Altair için 1964'te geliştirdikleri program dili BASIC sayesinde bilgisayar kullanıcıları aletlerini kendileri programlayabiliyorlardı. MITS firması genç araştırmacılardan pazarlama lisansını satın alarak kendilerine sistemi daha da geliştirmeleri için sipariş verdi. Gates bunun üzerine tahsilini bırakarak Allen ile birlikte Albuquerque/New Mexico'da Microsoft adlı şirketi kurdu. Microsoft, kendini sebatla mikro bilgisayarlar için yazılımı geliştirmeye adayan ilk işletmelerden biridir. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra General Electric gibi şirketler, devamlı müşterileri arasında bulunmaktaydı. Gates 1977'de, aletlerini BASIC ile donatabilmek amacıyla, Apple, Tandy ve Commodore gibi PC (Personal Computer - Kişisel Bilgisayar) üreticileriyle lisans sözleşmeleri imzaladı. Ayrıca FORTRAN, COBOL ve Pascal gibi program dillerini geliştirmekle, Microsoft'a bir üstünlük ve uluslararası pazar yolunun kendilerine açılmasını (1978'den sonra ilkin Japonya olmak üzere) sağladı. Gates 1979'da yalnızca 13 çalışanıyla yaklaşık 3 milyon dolarlık bir satış gerçekleştirebildi. 1980'den sonra PC pazarına girip Gates'i bir PC işletme sistemi geliştirmekle görevlendirince, hızlı yükselişleri sürüp gidegeldi. Microsoft'un kısa zamanda tasarladığı MS-DOS (Microsoft Disc Operating System - Diskli İşletme Sistemi) 80'li yıllarda dünya çapında satış rekorları kırdı (120 milyon nüsha). Gates akıllıca bir öngörüyle haklarını mahfuz tutarak diğer donanım üreticilerine de satış yapabildi. Bunu izleyen zamanda giderek daha çok firma IBM ile bağdaşan aygıtları piyasaya sürünce, geliştirdikleri işletme sistemi bütün bilgisayarlar için standart hale geldi. Bu arada 1.000 çalışanı olan şirket, 80'li yılların ortasından sonra Avrupa'da şubeler kurdu. Şirketin başkanlığını yürüten Gates, tutarlı ekip çalışmasına ve katı bir performans ilkesine önem veriyordu. Bütün çalışanların performansları altı ayda bir değerlendirilmekteydi. Gates işletme sistemine paralel olarak uygulama programları alanında da son derece başarılı çalışmalar ortaya koyuyordu. Multiplan Çizelge Hesap Programından (1982) sonra, 1983'te ilk kez fareyi (mouse) kullanan WORD adlı metin işleme sistemini başlattı. Özellikle WORD Avrupa'da çok satılırken, ABD'de Lotus 1-2-3 ve WordPerfect adlı rakipleri karşısında, ancak yavaş yavaş başarıya ulaşabildi. Microsoft'un yazılım alanındaki kesin başarısı, Apple şirketinin kendilerine verdikleri siparişle gerçekleşti. Macintosh adını verdikleri örnek oluşturacak nitelikteki bilgisayar için çeşitli uygulama sistemleri (örneğin WORD ve Excel) geliştirildi. Gates şirketini 1986'da anonim şirkete çevirdi. Aradan çok geçmeden yalnız kendi payının (% 45) borsa değeri 1 milyar doların üzerindeydi. MS-DOS işletme sisteminin grafik bir iyileştirmesi olan WINDOWS'un geliştirilmesi çalışmalarına Gates 1985 yılında başlamıştı. WINDOWS'u piyasaya sürdükten (1987) üç yıl sonra bir pazarlama kampanyasıyla başarılı oldular. Microsoft bu sistemi sürekli olarak daha ileri program elemanlarıyla genişletiyordu. Gates özellikle WINDOWS'u daha basit ve daha kullanışlı bir biçime sokmaya önem veriyordu. Microsoft 1993'te tartışmasız piyasanın lideriydi (yıllık ciro: 3,75 milyar dolar; borsa değeri: 20 milyar doların üstünde). Gates'in kişisel serveti yaklaşık olarak 50 milyar dolar olarak tahmin edilmektedir.

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:36
18 Kasım 1810'da New York'ta Dünya'ya gelen Asa Gray, 19. yüzyıl Amerikasının önde gelen botanikçilerinden bir tanesidir. Kuzey Amerika florasını çağdaşı olan diğer tüm botanikçilerden çok daha ayrıntılı çalışmış ve derlediği bilgileri "Manual of the Botany of the Northern United States, from New England to Wisconsin and South to Ohio and Pennsylvania Inclusive" adlı kitabında toplamıştır.

1836-1838 yıllarında Amerikan tarihinin en önemli biyolojik keşif gezilerinden bir tanesi olan Wilkes ekspedisyonunda görev alan Gray, 1842'de Harvard üniversitesi doğa tarihi bölümüne atanmıştır. Burada binlerce bitki numunesi ve kitaptan oluşan bir koleksiyon kurmuş ve böylelikle Harvard üniversitesinde güçlü bir botanik bölümünün temellerini atmıştır. Ölümünden sonra kurduğu herbaryum, "Gray Herbarium" adını almış olup, günümüzde de hala aynı adla faaliyetini sürdürmektedir.

Gray'in önemli bir özelliği de, yaşadığı yıllarda İngiliz botanikçi Joseph Dalton Hooker (1817-1911) ve modern jeolojinin kurucusu, jeolog Charles Lyell (1797-1875) ile birlikte Amerika'nın en ateşli evrim savunucularından bir tanesi olmasıdır.
5 Eylül 1857'de Darwin Gray'e meşhur mektubunu yazmış ve bu mektup aralarında bir ömür boyu sürecek olan mesleki dayanışmayı başlatmıştır. Gray, Darwin'in "Türlerin Kökeni" adlı eserininin Amerika'da ilk kez basılmasına da ön ayak olmuştur.
1859-1861 yıllarında Jean Louis Rodolphe Agassiz'le, varyasyonlar ve coğrafik dağılım üzerine olan tartışmaları meşhurdur. Gray, Doğu Asya ile Kuzey Amerika floralarını karşılaştırmış ve aralarındaki benzerliğin evrimsel bir boyutu olduğunu öne sürmüştür.

Hocası ve Amerika'nın ilk botanikçisi olan John Torrey (1796-1873)'le "Flora of North America" adlı eseri yayınlamışlardır. 1860'da AAAS (Amerikan Bilimi Geliştirme Derneği) başkanı seçilen Asa Gray, 30 Ocak 1888'de Cambridge, Massachusetts'deki evinde Dünya'ya veda etmiştir. Ölümünden sonra, 1848'de evlendiği eşi Jane Loring Gray mektuplarını derlemiş ve biyografisini yazmıştır.

"Asa Gray Ödülü"; Amerikan Bitki Taksonomistleri Derneği'nin, her yıl mesleğinde başarı sağlamış olan yaşayan botanikçilere verdiği en büyük bilimsel ödüldür.

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:37
Charles Darwin 1809’da Birminhan’da hali vakti yerinde bir ailenin çocuğu olarak doğdu. 16 yaşında tıp eğitimi görmesi için Eidinburgh Üniversitesi’ne gönderildi. Ancak bu konu ilgisini çekmediği için babası ona rahip olmasını ve bu amaçla Cambridge Üniversitesi’de öğrenim görmesini önerdi. Bununla birlikte Charles’i en çok ilgilendiren konu doğa tarihiydi. Cambridge’de öğretim görevlisi olan Joseph S. Henslow’la tanıştı ve daha sonra da dost oldu. Darwin, Henslow’un sayesinde Güney Amerika kıyılarına yapılan resmi keşif gezisine katılma imkanı buldu. Yine bu dönemde Darwin’in doğa bilim görüşlerini etkileyen bir başka şey de Alexander von Humboldt’un kitaplarıdır. Humboldt’un kitapları ona kendi deyimiyle “doğabiliminin soylu yapısına bir katkıda bulunmak” isteğini uyandırdı. Darwin, bu bağlamda 27 Aralık’ta başlayacak ve 5 yıl sürecek bir deniz yolculuğuna çıktı.

Charles Darwin, yolculuk dönüşü zooloji ve jeoloji konusundaki incelemelerini ve yolculuk günlüğünü yayınladı. Bütün bunlar onun kamuoyunda ün kazanmasını sağladı.

TÜRLERİN KÖKENİ

Darwin nihayet bu geziler ve araştırmalardan sonra temel eseri olan Türlerin Kökeni’ni yayınladı. (1843). Bu eserin yazarken Darwin özellikle Thomas Malthus’un Toplumun Gelecekteki Gelişmesine Etkileri Açısından Nüfus Üzerine Bir Deneme eserinden etkilenmişti. Malthus’a göre, bir insan veya hayvan topluluğu, bütün bireyleri yetişkin yaşa gelir ve ürerse çok büyük bir hızla iki katına çıkabilir. Buradan hareketle de Darwin meşhur Doğal Ayıklama tezini geliştiri. Teze göre; “hayvan topluluklarının az çok kararlı bir nüfusu korumalarını, çok sayıda bireyin üreme yaşına gelmeden ölmesine bağlıdır. Ancak kendilerini yaşam koşullarına iyi uyarlayanlar üreyecek yaşa gelebilmektedir. Her şey sanki yaşam zorlukları üremeye yatkın bireyler arasında bir ayıklama yapıyormuş gibi gerçekleşmektedir.


Bu ve bunun gibi bir çok iddia içeren kitap o dönemde bir çok kişinin tepkisini çekmişti. Özellikle dini ve felsefi eleştiriler yapıldı. Tartışmanın en can alıcı bölümlerinden biri, İngiliz Bilimsel İlerleme Derneği’nin 30 Haziran 1860’ta Oxford’da toplanan yıllık oturumunda meydana geldi. Anglikan Piskoposu Samuel Wilberforce bu toplantıda Darwin’in tezine çok sert eleştiriler getirdi.

Bir çok bilim adamı türlerin evrimini kabul etmekle birlikte doğal ayıklama tezine karşı çıktılar. Felsefi karşı çıkışlar ise Darwin’in bu tezinin ırkçılığa varabilecek sonuçlar doğuracağı yönündeydi.

Charles Darwin’in mücadele dolu hayatı 1882’de sona erdi. Geliştirdiği kuramlar halen günümüzde tartışılmaktadır.

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:37
Napolyon Buanoparte, 1769 yılında Korsika'nın Ajaccio Şehri'nde doğdu. Carlo Buanoparte ile Marie Letizia Ramolino'nun ikinci oğullarıdır. Öğrenimini Brienne'de bir okulda yaptı; sonra Paris'teki Askeri Akademi'ye yazıldı. 1785'te Valence'daki topçu alayına katıldı. 1794'te İtalya'daki topçu birliklerinin komutanlığına getirildi. Paris'teyken Jakoben çevrelerle ilişki kurmuş olduğu anlaşıldığından, La Vendee'ye gönderilmek istendi; bunu kabul etmeyince, görevinden alındı. Paris'e döndükten sonra, Konvansiyon'a karşı hareketi bastırmak için, Paul François Barras ile Lazare Carnot'un kuvvetlerine katıldı. Olaylar kısa zamanda gelişerek yeni bir anayasanın ve Direktuvarlık'ın doğmasına yol açtı.

Napolyon, 1795 Ekim'inde Fransa'daki ordunun başına getirildi. 1796 Şubatında da İtalya'daki ordunun başkomutanı oldu. Bu arada General de Beauharnais'in dul karısı Josephine ile evlendi. 1796 Nisan'ında ilk İtalya seferini yaptı. Bu sefer, Napolyon'un ününü yaydı. Stratejik ustalığın bir şaheseri sayılan İtalya Seferi, büyük başarı ile sonuçlandı. İmzalanan Campo Formio Antlaşması ile Venedik Cumhuriyeti İtalya'ya bırakılıyor, karşılığında da Belçika ve İyon adaları alınıyordu. Bu önemli siyasi olayla Devrim Cumhuriyeti, Avrupa'nın en tutucu devleti olan Avusturya'ya gücünü göstermiş; Napolyon da İtalya'daki Fransız yönetimini kabul ettirmiş oluyordu.

Napolyon, Paris'e döndükten sonra, Direktuvarlık tarafından İngiltere'yi ele geçirmekle görevlendirildi. Direk İngiltere'ye saldıracağına, İngiliz etki alanının en can alacı noktasına saldırmayı uygun bulan Napolyon, Mısır seferine çıktı. Akdeniz'deki İngiliz Donanması'nı yenilgiye uğrattı, Malta'yı aldı. 1798 Temmuz'unda da İskenderiye'ye girdi. Piramitler Savaşı'nda Memlükleri yendi. Ancak Horatio Nelson yönetimindeki İngiliz Donanması, Fransız Donanması'na saldırarak gemilerini batırdı. Nelson'un başarısı üzerine İngiltere, Osmanlı Devleti, Avusturya ve Rusya, Fransa'ya karşı birleştiler. Birleşik Ordu, Rus Generali Alexander Suvorov'un komutasında, Napolyon'un ele geçirdiği toprakları geri aldı.

Napolyon, 1799 yılında Suriye'ye girdi. Akka'nın Cezzar Ahmed Paşa tarafından başarıyla savunulması ve ordusunda belirgin salgın hastalıklar yüzünden Mısır'a çekildi. Ordusunu burada bırakarak gemi ile Fransa'ya döndü. 9 Kasım 1799'daki hükümet darbesi, Fransa tarihinde yeni bir dönemin başlamasına sebep oldu. Birkaç hafta sonra, anayasada değişiklikler yapılarak yönetim üç konsülün eline bırakıldı. Napolyon "birinci konsül" olarak, Fransa'nın mutlak hakimi oldu. Bazı reformlar yapmaya çalıştı. Devletin dağıttığı kredileri belli bir düzene soktu; 1802 yılında Fransa Bankası'nı kurdu; idari alanda bazı reformlar gerçekleştirerek valilerin ve belediye başkanlarının siviller arasından seçilmelerini ve kendilerini seçen tek merkeze karşı sorumlu olmalarını sağladı; mahkemeleri ve emniyet örgütünü yeniden düzenledi. Avusturya ve İngiltere Orduları hala silahlarını bırakmamışlardı.

Napolyon Buanoparte, 1800 yılında tekrar İtalya'ya girdi ve Milano'yu aldı. Böylece Avusturya Ordusu'nu ikiye bölmüş oluyordu. Birini kuşatma altında tutarken diğerine saldırdı. Bu saldırıları başarı ile sonuçlandırdı. Jean Victor Moreau'nun Hohenlinden'deki zaferi üzerine, Avusturya İmparatoru, İngiltere ile ittifakını bozmak ve 1801 Şubatında Luneville Barış Antlaşması'nı imzalamak zorunda kaldı. Napolyon, kısa zamanda Fransa Halkı'nın sevgisini kazandı. Yabancı ülkelerdeki Fransızların, ülkelerine dönüp devletin modernleştirilmesinde kendisine yardımcı olmalarını sağladı. 1804'te yaptığı Code Napoleon (Napolyon Kanunları), halk tarafından da desteklendi.

Napolyon, aynı yıl, Paris'teki Notre Dame Katedrali'nde, Papa Pius VII'nin eliyle taç giyerek İmparator oldu. Napolyon, imparatorluğu boyunca sayısız zaferler kazandı. Ancak Fransa içinde beliren bazı hoşnutsuzluklara, İngiliz Donanması'nın gücü, İspanya ve İtalya'da tahta geçirdiği akrabalarına halk tarafından duyulan kin ve nefrete, kendine bağladığı devletlerde beliren milliyetçilik akımları da eklenmişti.

Napolyon, 1812 yılında Rusya'ya girdi. Ancak yiyecek sıkıntısı, asker kaçakları ve Rusya'nın dondurucu soğuğu gibi sebepler yüzünden, ordunun yönetimi Joachim Murat'a bırakarak Paris'e döndü. Kendisine karşı düzenlenen hükümet darbesini bastırdıktan sonra yeni bir ordu kurdu. 1813 Ekiminde Leipzig'de yenik düştü. Düşman kuvvetleri 1814'te Paris kapılarına dayanınca görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Elbe Adası'na sürgüne gönderildi. Napolyon'dan sonra Fransa tahtına XVIII. Louis geçirildi.

Viyana Kongresi'ne katılan bakanlar ve delegeler, 7 Mart 1815'te Napolyon'un kaçıp Paris'e dönmüş olduğunu, halk tarafından büyük sevgi ile karşılandığını öğrendiler. Hemen bir ordu toplayan Napolyon, Belçika'ya saldırdı. Kazandığı önemsiz birkaç zaferden sonra Wellington'un komutasındaki İngiliz ve Gebhard Von Blücher komutasındaki Prusya Kuvvetleri tarafından 18 Haziran 1815'te Waterloo'da büyük bir yenilgiye uğratıldı.

Napolyon, Paris'e dönünce ikinci kez tahttan indirildi. Amerika'ya kaçmak istedi, ancak bunu başaramayınca İngilizlere teslim oldu. İngilizler, onu Atlantik'teki St. Helena Adası'na götürdüler. Napolyon, son yıllarını bu küçük adada geçirdi ve anılarını yazdırdı. Napolyon, 5 Mayıs 1821'de öldü, ancak cenazesi 1840 yılında Paris'e getirilebildi ve İnvalides'e gömüldü. Napolyon'un uşağı tarafından zehirlendiğini ileri sürenler vardır.

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:38
Büyük Çin bilgesi, filozof, siyasal yönetici ve Çin tarihinde resmi din olarak kabul edilen öğretilerin kuramcısı Konfüçyüs, M.Ö 551 yılında, Lu kentinde -şimdiki Shantung eyaletinde- doğdu. Chou hanedanlığı döneminde (M.Ö. 1027-256), Hristiyanlığın doğuşundan yaklaşık beş yüz yıl önce yaşadı. Küçük yaşlardayken babası ölünce, annesi tarafından mütevazı koşullarda büyütüldü.


Ambar bekçiliği ve kamu arazisi yöneticiliği yaptı ama asıl isteği, Chou hanedanlığının ilk zamanlarına özgü ahlak değerlerini yaymak, bu hanedanlığın kuruluş döneminde hüküm süren iki kralın, Wen ile Wu'nun ülkülerini yeniden canlandırmaktı. Ama onun dönemi zorlu bir dönemdi. Chou hanedanlığının ilk yıllarının ayırıcı özelliği olan siyasal birlik, siyasal güç, hanedanlığı oluşturan kent devletleri arasındaki çatışmalarla, hanedanlıktan olmayan devletlerin yayılmacı saldırılarıyla, dağlarla vahşi bölgelerden gelen göçebe toplulukların akınlarıyla büyük ölçüde örselenmişti.


Konfüçyüs'ün kenti Lu işgalcilerin denetimi altına girmişti. Konfüçyüs, öğretisine yetke, nüfuz sağlayacak bir kamu görevine atanmayı başaramamıştı. Bundan ötürü, benzer beklentiler taşıyıp benzer güçlüklerle karşılaşan diğerleri gibi Konfüçyüs de, küçük bir öğrenci, izleyici topluluğunun eşliğinde gittiği saraylara, yöneticilere hizmet sunarak gezginci öğreticilik yapmaya başladı.


Konfüçyüs'ün yaşam öyküsüyle kişiliğinin de ona atfedilen öğretilerin ayrıntılarının da doğruluğundan emin olmak olanaklı değil. Kaynaklarda, onun ölümünden sonra geliştirilmiş, kuşkusuz pek çok yönüyle izleyicileri tarafından elden geçirilmiş, zenginleştirilmiş, yeniden düzenlenmiş karma açıklamalar vardır. Mevcut bilgilerdeki kimi iç tutarsızlığa, kimi vurgu farklılığına karşın, bilgi ile ahlaksal erdem arayışına tutkuyla inanan, tüm yaşamı boyunca dürüstlüğünü koruyan, kendini sadece öğretmeye adayan bir adama ait bütünlüklü çizgileri seçmek olanaklı. Benzer şekilde, Konfüçyüs'e atfedilen yazılı özdeyişlerin ona ait olup olmadığını saptamak da olanaklı değil. Konfüçyüs'e atfedilen deyişlerle düşüncelerin çoğu ”Konuşmalar” diye bilinen bir seçkide toplanmıştır.


Konfüçyüs düşüncesi, 1583'te Pekin'e yerleşen Cizvit misyonerleri, Çin bilgisi ile kültürünü özümseyip bu yeni bilgilerini Avrupa'ya aktarancıya kadar Batı dünyasında bilinmiyordu. K'ung Fu-tzu adını Latinceleştiren de bu Cizvitler olmuştu ve böylece bu büyük bilge, dünyanın pek çok yerinde Konfüçyüs adıyla tanındı.




Konfüçyüs'ün felsefesi, ahlak ile siyaset felsefesinin ağırlıkta olduğu bir felsefeydi. Bu felsefe, hep devinimli olmalarına karşın gök ile yerin birbirini dengeleyen güçler olduğu, ortak varoluşlarının uyumlu olduğu inanışına dayanıyordu. Konfüçyüs'e göre insan bu koşullara tabidir, evreni örnek alıp ona benzemeye çalışması gerekir. Orta Öğretisi'nde şunlar söylenir: "Bu denge, dünyadaki tüm insan edimlerinin çıktığı eşsiz köktür; bu uyum tüm edimlerin izlemesi gereken evrensel yoldur."

DENGE FELSEFESİ VE CHOU HANEDANLIĞI

Konfüçyüs'ün uyumlu yaşam öğüdü, hoş, sessiz sakin akıp giden bir yaşam sürmek adına tutkularla duygulan tümüyle bastırmak gerektiği anlamına gelmiyordu. Konfüçyüs denge ile uyum arasında önemli bir fark görür. Dengenin, "zevk kızgınlık, keder neşe, coşup taşma duygularına" kapılmamak olduğunu, uyumunsa "bu duyguların hep tam zamanında ortaya çıkması" olduğunu söyler. Konfüçyüs'ün dönemindeki çok eski bir inanışa göre, yeryüzündeki yönetici, tanrı vekilidir; eğer barışı, uyumu sürdürmeyi hedeflemezse bu vekalet elinden alınır. Konfüçyüs, hayranlık duyduğu Chou hanedanlığının, İlahi onayı almış, dolayısıyla selefi zorba Shang hanedanlığının yerini almaya hak kazanmış bir kişi tarafından kurulduğuna inanır.


Konfüçyüs, Chou hanedanlığının ilk yıllarını -beş yüzyıl önceyi- bir altın çağ olarak adlandırır. O dönemin ülkülerini canlandırmanın, bu çatışma, hizipleşme çağında Çin'in birliğini yeniden sağlamanın yolu olduğunu; kendisinin de o eski değerlerin aktarıcısı olduğunu, ortaya yeni değerler koymadığını düşünüyordu.

Uyum, bütünlük, denge, Çin düşüncesinin içgüdüsel kabulleri olagelmiştir hep. Bu olgu,


Konfüçyüsçülük kadar Taoculuk ile Budacılığın da Çin kültürünün bir parçası olmasına karşın, bu üç güçlü akım arasında rekabetin pek az olmasını açıklar. Bu üçünün karşılıklı ilişkileri, bir Çin özdeyişiyle "üç din tek dindir" sözüyle apaçık betimlenmiştir. Her biri diğer ikisinin tamamlayıcısı gibidir; her biri, mevcut duruma en uygunları olduğu düşünüldüğünde kullanılır. Taoculuk ile Budacılık Konfüçyüsçülüğün büyük ölçüde göz ardı ettiği gizemcilik, tinsellik boyutlarını sağlamıştı. Konfüçyüsçülük de kamu yaşamı ile devlet yönetiminde esin kaynağı olmuştur.

AHLÂK VE JEN
Konfüçyüs'e göre tüm toplumsal, siyasal erdemler, temelde, genişletilmiş kişi erdemleriydi. Eğitim ahlak bilgisi edinmekti. Ama bu bilgi, belirli eylemlerle tutumların iyi olduğunu söyleyen bir bilgi olmakla kalmazdı; aynı zamanda uygulamada, deneyim aracılığıyla -iyi olmakla, iyiyi yapmakla- edinilen bir bilgiydi. Kişi hocasını örnek alarak öğrenir; başkalarına da, onlara örnek olarak öğretir. Konfüçyüs, böylesi bir eğitimin erken yaşlarda başlayıp, yaşam boyu sürmesi gerektiğini savunurdu.


Ahlaksal iyilik kavramının merkezinde “jen”, yani iyilikseverlik ya da insan sevgisi düşüncesi vardır. Çince’deki bu sözcüğün tam karşılığını bulmak güçtür. İnsanlar arasında kurulması gereken en iyi ilişki biçimini karşılamak üzere, kimi zaman 'iyilikseverlik' kimi zaman da 'insancıllık' diye yorumlanır. Doğuştan gelme bir yeteneğin alıştırmalarla güçlendirilmesiyle değil, kişinin kendini eğitme çabasıyla geliştirilen özel bir yetidir “jen”. Konfüçyüs, Konuşmalar'da “jen” ya da iyilikseverlik hakkında şöyle der: "Eğer gerçekten dilersek olur." Konfüçyüs'e göre “jen”, 'efendi' ya da 'üst insan' dediği kimsenin en önemli, biricik sıfatıdır. Bu kişi öğrenmeye öylesine düşkündür ki, içtenlikli öğrenme uğraşı ona "yemek yemeyi unutturur", "yaşlandığının farkına varmaz."


İyilikseverlik, kişinin kendisine dönük ilgisinin, kendinden hoşnutluğunun üstesinden gelmesini gerektirir; iyilikseverliğin yolu; her yönüyle insan davranışlarını düzenleyen, örnek eylemlere ulaşmasında kişiye kılavuzluk etmek üzere tasarlanmış olan bir kurallar ya da ilkeler bütününe uymaktır. Bunların ayrıntıları hep aynıdır. Bunlar, işlem, eylem ve tüm törenlerin yanı sıra, jestlere, tavırlara, giysilere, devinimlere, yüz ifadelerine ilişkindir.

Konfüçyüs, gerçek iyilikseverlik ya da gerçek insancıllığın, gönül ile zihnin dışsal davranışlarla tutarlık gösterdiği bir kişi bütünlüğünü gerektirdiğini savunurdu.


Konfüçyüs, öngörülen ahlaksal bütünlüğün sonucu olan eylemi, yani hep yararın, öğretmenin amaçlandığı bir kişi ahlakını geliştirmekle oluşan bütünlüklü iyilikseverliğe ahlak bakımından uygunluk diye tanımlardı. Öğrenme sevdası, burada gereken kavrayış biçiminin edinilmesindeki temel öğedir. Konfüçyüs'e göre, "öğrenme sevdası olmaksızın iyilikseverlik sevdasına düşmek insanı aptal eder"; iyi niyetli olmak yetmez. Örneğin, cömert olduğunu göstermek için, varlığını ayırım yapmaksızın başkalarına dağıtmak yetmez.


Bilgi ile öğrenme, ahlaksal kavrayışı geliştirmeye yardımcı olur; kişi, böylece, cömertliğini nasıl gerçek bir iyiye göre yönlendireceğini görebilir. Bilgi, öğrenme, deneyim, kişinin yaşamda nelerin değiştirilemez olduğunu görmesine, bunları çabayla değiştirilebilir olanlardan ayırmasına yardım eder. Konuşmaların sonunda şunlar söylenir: Konfüçyüs dedi ki 'Yazgı anlaşılmadıkça iyiliksever olmak da olanaklı değildir' Konfüçyüsçü öğretide yazgı değişmezleri yönetir, yani yaşam süresi, ölümlülük gibi şeylere ilişkindir. Değişmez zorunluluklar hakkında düşünmek, kişinin bunları değiştirmeye çalışmanın boşuna olduğunu kabul etmesini, çabayı geliştirilebilir olanla, yani ahlak yetileriyle, ahlak anlayışıyla uğraşmaya yöneltmenin daha iyi olacağının ayrımına varmasını sağlar.

BİLGİ VE İNSAN
Konfüçyüs, en iyi insanın bilge insan olduğu kanısındadır, ama kendisini bir bilge olarak görmez; pek az insanın bilge olmayı başardığını düşünür. Seçmeler'de "bir bilgeye rast gelmekten umudu kestiği"ni söyler. Efendi kusursuzlukta bilgeden sonra gelir, günlük yaşamda etkisi en çok duyulan da efendidir. Konuşmalar'da örnek olma özelliği ayrıntılarıyla anlatılan efendi, "dünya işlerinde... ahlaksal olanın tarafını" tutandır. Efendi, başkalarının mutluluğu için gösterdiği içten ilgide açığa çıkan ahlaksal yetkinliğinden ötürü, buyruk verebilir, itaat görebilir.


Konfüçyüs, yöneticilere "eğer siz iyiyi isterseniz, insanlar da iyi olur" der. Ayrıca, insanın insan olarak kalacağını, "efendinin doğasının yel, sıradan insanın doğasının da ot gibi olduğunu; yel estiğinde otların hep eğildiğini"; bundan ötürü de yönetimin, daima, her üyesinin açıkça belirlenmiş bir role sahip olduğu bir toplumda yetkesini iyilikseverlikle kullanan bir yönetici topluluğunun elinde olduğunu savunurdu.


Konfüçyüs insanların doğuştan eşit olduğuna inanırdı; eğitime ilişkin tüm görüşlerinin altında yatan, sonraki yüzyıllarda Çin'in eğitim siyasetini etkileyen onun bu inancıydı


ADLARIN DÜZELTİLMESİ
Konuşmalar'da 'adların düzeltilmesi' diye anılan Konfüçyüs öğretisi ilginç felsefi sonuçlara varır. Konfüçyüs, kendi döneminde 'efendi' denilen kimseler eskiden öngörülmüş efendilik betimine göre davranmadığı için kaygılanırdı. "İnsancıllığı terk etmiş efendi, bu adı nasıl taşıyabilir?" diye sorar; yönetmenin doğru davranan kişiler için kolay bir iş olduğunu, böylece "prensin prens, bakanın bakan, babanın baba, oğulun da oğul" olacağını söylerdi.


Geçmişin, ataların yüceltilmesi, töremlere gösterilen büyük ilgi, evlatlık görevi ile baba oğul ilişkisinin öneminin ısrarla vurgulanması, Konfüçyüsçülüğün Batı geleneğine aykırı düşebilecek yönleridir. Gene de, Batı tüm bu yönelimlere -aile bağları ile büyüklere saygıya; adetlere, uylaşımlara, törenlere değer vermeye; ılımlılığın, sakinimin ölçülü bir alçakgönüllülüğün ahlaksal önemine- bir ölçüde aşinadır. Konfüçyüs'ün bakış açısını anlamamak, onun değerleri ile uygulamalarının birçoğunun evrensel olduğunu görmemek olanaksızdır.


KONFÜÇYÜS VE ESKİ YUNAN
Konfüçyüsçü düşünce ile eski Yunan'da, M.Ö. 6.-5. yüzyıllarda ortaya çıkan Sokrates öncesi filozoflarının kimi düşüncesi' arasında büyük benzerlikler vardır. Bu filozoflardan Anaximenes (M.Ö. 585-528) insan ruhu ile doğanın, bir bütün olarak, tek bir ortamı paylaştığını öğretmişti; Pythagoras (M.Ö. 571-496) tinsel saflığı korumak üzere töremleştirilmiş davranış biçimleri geliştirmişti; matematikle kavranan göksel uyum ile insan ruhu arasında bir ahenk olması gerektiğini düşünürdü; Herakleitos ise (M.Ö. doğumu yaklaşık 504-501) Logos düşüncesini, bir tür evrensel adaleti ya da denkliği korumaya yarayan, dengeli geliş gidiş ilkesini atmıştı ortaya.


Konfüçyüs'ün kişiliği, alçakgönüllü bilgeliği, kendini öğretmeye adayışı, Sokrates'in benzer özellikleriyle karşılaştırıla gelmiştir; Sokrates'in altın kuralı, "kendine yapılmasını istemediğin şeyi başkasına yapma" diyen kural, ahlakçıların genel geçer kurallarından biridir.


Konfüçyüs metafizik kurgulamalar geliştirmekle uğraşmamıştı; insan bilgisinin doğasına ya da olanağına ilişkin bir kuram da geliştirmemişti. Ama yine de, insan zekasının bilme iddiasında olduğu şeylerin sınırları konusunda duyarlıydı. Dolayısıyla deneysel bilgi sayılacak bilgilere dayanma güvencesine sahip olmayan savları ortaya atmaktan kaçınırdı. Bir keresinde, karşısında düşüncesizce konuşan birine "efendi olanın bilgisiz olduğu konuda hiçbir kanı bildirmemesi beklenir" demişti. Tzu-lu'ya da şunları söyler: "Sana bilmenin ne olduğunu söyleyeyim mi? Bildiğin zaman bildiğini, bilmediğinde de bilmediğini söylemek, işte bilgi budur."



KONFÜÇYÜSÇÜLÜĞÜN TARİHİ SERÜVENİ
Konfüçyüs'ün M.Ö. 479’da Çiyu-fu'da ölümünden sonra öğrencileri onun öğretisini sessiz sedasız sürdürdü. İki önemli izleyicisi Mensiyüs ile Hsun Tzu, Konfüçyüsçü düşünceye kendi fikirlerini, kendi vurgularını da katarak, seçkinlerin eğiticisi oldu. Onların çağı, yöneticilerin saraylarında ahlak ile siyasete ilişkin pek çok düşünsel tartışmanın geliştiği bir dönemdi. Tartışmalar düzenlenir, bilgili kişiler davet edilirdi. Bunlar, siyasal karmaşanın, Çin devletleri arasında süre giden çatışmaların yaşandığı -bundan ötürü de Savaşan Devletler Dönemi diye anılan- bir dönemde olup bitiyordu. Çekişmeler Ch'in hanedanlığının (M.Ö. 221-206) egemenliğiyle son buldu. Hükümdar Çh'in Shih Huang Ti Çin'i birleştirdi. İmparatorluğunu ilan etti ve Çin'i kuzeyden gelen İstilacılara karşı savunmak üzere Çin Seddi'ni yaptırdı. Han hanedanlığı döneminde (M.Ö. 206- MS 9) Konfüçyüsçü düşünce yeniden canlandı. Eski yazılardan parçalar derlenip elden geçirildi ve Hıristiyanlığın ilk yıllarında Budacılığın da Çin'e ulaşmasına karşın, Konfüçyüsçü düşünceler yeniden yaygın kabul gördü.


Bundan böyle Konfüçyüsçülük -daha doğrusu Yeni Konfüçyüsçülüğün çeşitli biçimleri- Çin kültüründeki ana akışın bir parçası olarak varlığını sürdürdü, eğitimin Konfüçyüsçü temel yapıtlara dayanmasından ötürü halka yayıldı. Böylece Konfüçyüsçülük geniş, değişken bir ülkede yaşayan milyonlarca insanı birleştirdi. Hem kişisel hem kamusal ülküler sunduğu, kişi ile kamu arasında net bir halka oluşturduğu için ayakta kaldı.


Konfüçyüs ile izleyicilerine atfedilen özdeyişlerle öğretiler, M.Ö. 6. yüzyıldan 1911'de Ch'ing hanedanlığının kaldırılışına kadar geçen 25 yüzyıl boyunca, Çin'in ahlaksal, toplumsal, siyasal yapısını biçimlendirdi. Çin İmparatorluğu'nun neredeyse tüm kurumları, gelenekleri, amaçları, özlemleri Konfüçyüs'ün erdemli birey, erdemli toplum anlayışına dayanıyordu. 20. yüzyılın ilk yıllarına kadar Çin'de eğitim, hemen hemen tümüyle, Konfüçyüs'ün ilkelerine göre biçimlendirilmişti. 1313'ten 1905'e kadar sürdürülen devlet görevliliği sınavları Konfüçyüs'ün “Dört Kitap” diye bilinen yapıtlarını okumayı gerektiriyordu.


20. yüzyıl ortalarında Çin'de Konfüçyüsçülük neredeyse tümden yadsınmıştır. Çin, Batı dünyası karşısında kendisini değerlendirmeye giriştiğinde, Konfüçyüsçülüğün katılığına, geçmişten devşirme ülkülerine, sıradüzen ile tören saplantısına yönelik eski eleştiriler yeniden gündeme geldi.


1960 Kültür Devrimi*'nin, Halk Cumhuriyeti'nin ilk yıllarında ortaya çıkan Konfüçyüs karşıtı eleştirileri pekiştirmesine karşın, Konfüçyüsçülüğü ortadan kaldırmayı hedefleyen yenilikler de Konfüçyüsçülük çizgisine, biçemine uydu. Komünizmin, işçi sınıfına yaraşır tutumlara göre kişiliği yeniden biçimlendirmeyi amaçlamasının, Konfüçyüsçü kendini yetiştirme öğüdüne pek benzediği; önder Mao'nun sözlerine gösterilen büyük saygının, eskiden Konfüçyüs'e gösterilen saygıyla türdeş olduğu sık sık dile getirildi.




SEÇMELER
" İyi yaşamayı sonraya bırakan; yolunda ırmağa raslayıpda akıp geçmesini bekleyen adama benzer. Irmak hiç durmadan akıp gidecektir."

"Halkı kanunlarla yönetip cezalarla düzeni sağlarsanız, onlarda cezalardan kaçınacaklardır; ama bu arada ar duyguları da kaybolacaktır. Fakat onları kendi güzel ahlakınızla yönetip düzeni de vazifelere bağlılığınızla sağlarsanız, ar duyguları onları terk etmeyecek ve bu ölçüye göre yaşayacaklardır."

"Onbeş yaşımda zihnimi vicdanıma bağladım. Otuzumda dimdik durdum. Kırkımda şüphelerimden kurtuldum. Elli yaşımda ilahi kanunları anladım. Altmışımda uysal bir kulağım oldu. Şimdi yetmişimde, doğruluğu elden bırakmadan kalbimin tutkularının peşinden gidebilirim."

"Erdemsiz bir insan mahrumiyete fazla tahammül edemez; nasıl ki mutluluk içindeyken bile rahat edemezse. Fakat erdemli insanın barındığı yer yine erdemin içindedir, akıl sahipleri hep bunu arar."

"Doğa eğitimin önüne geçerse, bir dağ adamı yetiştirmiş olursunuz. Eğer eğitim doğanın önüne geçerse, katip yetiştirmiş olursunuz. Doğa ve eğitim doğru oranla harmanlanabilirse ancak o zaman üstün özellikleri olan insanlar yetiştirebilirsiniz."

"Derin olan kuyu değil, kısa olan iptir."

" Düşünmeden öğrenmek faydasızdır. Öğrenmeden düşünmekse tehlikeli..."

"Karanlığa söveceğine kalk bir mum yak."

"Allah’ım, senden başka hiçbir şeyi olmayan ben senden başka her şeyi olanlara acırım."

"Bildiğini bilenin arkasından gidiniz. Bildiğini bilmeyeni uyandırınız. Bilmediğini bilene öğretiniz. Bilmediğini bilmeyenden kaçınız."

"Kamil insan; kişisel olarak ciddi, büyüklere hizmet ederken saygıyı elden bırakmayan, halka karşı çok nazik olan ve onları yönetirken de adaletli davranan kişidir."

"Erdemli kişi, ne kadar zor olursa olsun, hizmeti öne koyar, ondan ne fayda temin edileceği ise daha sonra düşünülecek bir meseledir."

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:38
Erich Fromm 1900’de Frankfurt-am-Mein’de doğdu. Heidelberg, Frankfurt ve Münih Üniversitelerin’de ruhbilim ve toplumbilim okudu; 1922’de Heidelberg Üniversitesi’nden doktorasını aldı. Münih’te ruh hekimliği ve ruhbilim konularında çalışmalarını sürdürdükten sonra Berlin Ruh çözümleme enstitüsü’nde eğitim görerek burayı 1931’de bitirdi.


Dr. Fromm 1933’te Chicago Ruh çözümleme Enstitüsü’nün çağrısı üzerine Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. 1934’te, Frankfurt Toplumsal Araştırma Enstitüsü’yle birlikte New York’a taşındı; 1938’e dek bu Enstitü’nün üyesi olarak kaldı. Sonra özel olarak çalışmaya başladı ve Columbia Üniversitesi’nde dersler verdi. 1946’da William Allonson White Ruh hekimliği, Ruh çözümleme ve Ruhbilim Enstitüsü’nün ilk kurucularından biri oldu. Yale, New York Üniversitesi, Bonnington College ve Michigan Devlet Üniversitesi’nde de dersler verdi.


1949’da Ulusal Özerk Meksika Üniversitesi’nde kendisine önerilen profesörlüğü kabul etti; Üniversite’deki Tıp Okulu’nun Lisans Üstü Bölümü’ne bağlı Ruh çözümleme Bölümünü kurdu; 1965’te emekliye ayrıldıktan sonra burada kendisine onursal profesörlük önerildi. Dr. Fromm 1980 yılında uzun süredir yaşamakta olduğu İsviçre’de öldü.

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:39
3 Temmuz 1883 yılında doğan Franz Kafka, Praglı bir yahudiydi. Yahudi olduğu için Almanlar tarafından sevilmiyor ve Almanca konuştuğu içinse Çek'ler tarafından hor görülüyordu. İriyarı ve sağlıklı babası Hermann Kafka içinse, Kafka ancak bir böcekti. Tüm çocukluğu boyunca kendisini "hiçbirşey'' gibi hisseden Kafka, bir yetişkin oldugu zamanda bu düşüncesinden vazgeçmedi. Babasıyla başlayan otorite fobisi onun hemen hemen tüm kitaplarına sızmıştır. Otorite karşısında, zaten zayıf olan bedeninin iyice küçülmeye, yok olmaya başladığına inanır. Bu düşünce Kafka’yı ömür boyu bırakmadı.


Albert Camus'nün taş olmak istemesi gibi Kafka da, kara saplanmış yararsız bir odun parçası olmak ister. Ona göre ne kadar küçük ve basit bir yaşamı olursa o kadar mutlu ve sorunsuz olacaktır. Çünkü bir insan olarak yaşamak ve doğru yolda ilerlemek hemen hemen imkansızdır. Şöyle gerekçelendirir bu durumu; "Doğru yol yerden bir karış yüksekte bulunan gergin bir ip gibidir. Fakat bu ip, üstünde yürümek için değil de insanın ayağının takılıp tökezlenmesi için vardır ancak..''


Kendi aşağılık kompleksleriyle yoğurduğu bir iç dünyası vardır Kafka'nın. Kendi bedeninden değil hoşnut olmak, tiksinmektedir nerdeyse. Bir başyapıt sayılan Değişim'in efsanevi ilk cümlesi şöyledir: "Gregor Samsa bir sabah korkulu bir düşten uyanınca, yatağının içinde kendini korkunç bir hamamböceği olarak buldu...''


Böcek Samsa bir süre utanç dolu ve anlamsız bir yaşam sürdükten sonra pis ve yalnız bir şekilde ölür. Kafka bu tür bir ölümün kendisi için de olası bir son olduğuna inanır. Hayvanların ağzından anlattığı birçok öyküde kendi komplekslerini ve korkularını yansıtır. İnsan olmanın korkutucu yönlerini anlatır. Bir Akademi İçin Rapor' adlı öykü bir maymunun ağzından anlatılır. Maymun nasıl insan olduğundan bahsederken bunun hiç de zor olmadığını söyler ve hayvanat bahçesindeki kafesinden insanları izlerken şöyle düşündüğünü anlatır; "Demek bu adam ya da adamlar serbestçe hareket etmekteydiler. Hiç kimse, eğer kendileri gibi olursam demir parmaklıkların açılacağına ilişkin söz vemıiyordu bana.. ama... insanları taklit etınek ne kadar kolaydı! Daha ilk günlerde tükürmesini öğrenmişti...''


Üstünde katlanılmaz bir ağırlığı olan babasından uzaklaşmak ve kendi başına varolabilmek adına evlenmek ve bir aile sahibi olmak istedi Kafka. Fakat onun gibi kompleksler içinde yüzen bir adamın altından kalkabileceği bir iş değildi bu. Kadınlarla mektuplaşmaktan başka birşey yapamadı. Bu yolla cinsel ilişki kurmak imkansız olduğu için hiçbir zaman çocuk sahibi olmadı.


İlk büyük aşkı Felice Bauer'di(1887-1960). Hayatı boyunca onunla iki kere nişanlandı. Ve beklendiği gibi mektuplaşmak öte pek bir ilişkileri olmadı. Mektuplaştığı dört kadın arasında en ciddi ve önemli olanın Milena Jesenska'ydı. Milena'yla mektuplaşmaları önce bir arkadaşlık gibi başladı, daha sonra tutkulu bir aşka dönüştü. Fakat Milena evli olduğundan bu mutsuz ve imkansız aşk Kafka'yı derin acılara sürükledi.


Mektuplaştıkları üç yıl boyunca sadece iki üç kez görüşebildiler ve bu görüşmeler Kafka'yı üzmekten başka bir işe yaramadı, yine de onun yaratıcılığını olumlu yönde etkilediği rahatlıkla söylenebilir. Daha sonraları edebiyat tarihinin güzide eserlerinden biri sayılacak olan "Milena'ya Mektupları"da Kafka şöyle dile getirir durumunu; "En çok seni seviyorum diyorum ama gerçek sevgi bu değil sanırım, sen bir bıçaksın, ben de durmadan içimi deşiyorum o bıçakla dersem, gerçek sevgiyi anlatmış olurum belki..."


Milena bu mektupları 1939 yılında yayınlaması için yakın arkadaşı Willy Haas'a verdi ve kendisi 17 Mayıs 1944'te Almanya'da toplama kampında öldü.


Kafka Prag'da hukuk öğrenimi gördükten sonra işçi Kaza Sigortasında memur olarak çalışmaya başladı. Artık "Doktor Kafka''ydı ve hep istedigi gibi sıkıcı fakat güvenli bir hayata kavuşmuştu. Gündüzleri sıradan bir memur gibi işine gidiyor, geceleri ise ölümden bile derin bir uykuya benzettigi yazma işinde yoğunlaşıyordu. Avrupa'nın çalkantılı hali onun öykülerini gittikçe karanlıklaştırdı. İnsanın kurtuluşuna olan inancı azaldıkça daha çok yazmaya başladı. "Şato", "Dava", "Amerika" hep bir arayışın romanı oldular. Arayışın fakat bulamamanın desek daha doğru olur herhalde, zira bitmeyen romanlar konusunda Kafka külliyatı oldukça zengin.


Tüm karamsarlığına rağmen Kafka'nın romanlarında her zaman bir ümit ışığı görmek mümkündür. "Dava"nın yüzlerce sayfa boyunca suçunu öğrenmek için çırpınıp duran zavallı kahramanı K., sonunda idam edilir. Fakat infaz sırasında karşı binanın penceresinden ışıklar içerisinden bir adam çıkar ve K.'ya doğru kollarını uzatır. Elle tutulur bir yararı olmayan, zayıf bir umuttur ama, bir umuttur işte ve insanın sahip olduğu biricik şeyde budur aslında...


Kafka az olan arkadaşları arasında en çok .Max Brod'u severdi. Bir gün çömez yazar Gustav Jarmouch yanına gelip ''Bugün ışıl ışılsınız Herr Kafka" dediğinde verdiği cevap şöyle oldu; ''Dün Max ve karısıyla yemekteydim. Dostlarının gözlerindeki ışık üstüme sinmiş olmalı..."


Katka dostu Max'ten, ölümünden sonra yazdıgı her şeyi yakmasını istedi. Yazdıklarının gereğinden fazla kişisel ve değersiz olduğunu düşünüyordu. Tabii Max onunla aynı fikirde değildi ve Kafka'nın ölümünden sonra, karışık halde bulunan binlerce sayfa metni toplayıp düzenleyerek yayınladı. (Yani bir Kafka yazısı yazarken Max Brod'u da saygıyla anmak gerekir.) ,


1917 Ağustosu'nda başlayan kanlı öksürükler Franz Kafka'yı yedi yıl sonra Viyana yakınlarında bir sanatoryumda öldürdü. Ölürken tuhaf bir huzur içindeydi. Belki de yanında kendisinden oldukça küçük bir kadın olan Dora Diamant olduğu içindi bu, öyle ya ilk defa mektup yazmadan konuşabileceği bir kadına sahipti ama ne acı ki ölmek üzere olan bir adam için bunun fazla bir değeri yoktu.


Yemek yeme acı veriyordu ve o da taslaklarını yazdığı "Açlık Cambazı" öyküsünün kahramanı gibi aç kalmayı dolayısıyla ölmeyi seçti. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra çok ünlenen Kafka, yazın tarihi içinde karanlık, derin ve görkemli bir yer edindi

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:39
1821’de doğdu. Mutsuz bir çocukluk geçirir. Babasının ölümü, ikinci defa evlenen bir anne ve Baudelaire’i anlamayan bir üvey baba arasında geçen mutsuz bir çocukluk. Annesini içten içe sevmesine rağmen, ikinci evliliğinden dolayı ömür boyu affetmeyecektir.

O dönemin adeti olduğu üzre “hukuk öğrenimi görmeye” zorlanan Baudelaire, buna bir nevi başkaldırarak bohem bir hayatı seçer. Yahudi bir fahişe ile ilişkiye girmesi de ailesi ile olan bağların hepsini kopardı. 20 Yaşında doğuya gitmek üzere yola çıktı. Reuinion adasında birkaç hafta kalır ve ömür boyu oranın egzotik havasında yaşar. 1842’de Fransa’ya döner ve reşit olunca da babasının mirasını alır fakat belli bir süre sonra ailesinin Baudelaire’nin yaşamını sefih bulması üzerine bu mirası tekrar kaybeder; ailesi tarafından velayet altına alınır. Bu da onun ömür boyu reşit olmayan bir kişi haline getirir.

Bu dönemlerde koyu bir ümitsizlik hakimdir hayatında. 1845’te intihar girişiminde bulunur. Yine frengiye yakalanması bu dönemlere rastlar. Bunun yanında Kötülük Çiçekleri’nin yazmaya da bu dönemde başlar (1845-1848).

1848 yılında devrim yandaşlarının yanına katılır fakat Baudelaire için bu da hayal kırıklığı ile sonuçlanacak bir girişimdir. Devrimi izleyen günler sanatçıda tiksinti yaratır.

1851’de sağlığı bozulmaya başlar. Nedeni ise esrar ve şarabın bıraktığı tortulardır. Ve iyice içine kapanan bir ruha sahip olur sanatçı. Bütün bunlar sanatçıyı alışık olduğu yaşam tarzından uzaklaştırır.

1857’de “Kötülük Çiçekleri”ni yayımlar. Faka bu eser onun başının daha da çok ağrımasına neden olacaktır. Baudelaire ahlaksızlıkla suçlanacaktır. Aynı yıl üvey babasının ölmesi üzerine annesine tekrar yaklaşmaya çalışacaktır.

1860’da “Yapay” cennetleri yayınlar. Bu eser de diğeri gibi uçlarda gezinen bir kişilik sergiler.

Bir tür otobiyografi olan “Çırılçıplak Soyulan Yüreğim” üzerine çalıştığı ve 1862’de Paris Sıkıntısı adıyla düzyazı şiirlerini yayımladığı sırada frenginin yan etkileri giderek kendini daha fazla hissettirmeye başladı. İki yıl kaldığı Belçika’dan dönüşünde felç olan sanatçı 31 Ağustos 1867’de Paris’te 46 yaşındayken öldü.

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:40
James Augustine Aloysius Joyce 1882 yılında Dublin’de doğdu. Cizvit okullarında eğitim gördü; Dublin’deki University College’de felsefe ve modern diller okudu. 1900’de, henüz üniversite öğrencisiyken Ibsen’in oyunu üzerine kaleme aldığı uzunca yazı Fortnightly Review dergisinde yayımlandı.


O sıralar, daha sonra Chamber Music (Oda Müziği) adlı kitapta toplanacak olan lirik şiirlerini yazmaya başladı. 1902’de Dublin’den ayrılıp Paris’e gitti; ama ertesi yıl ölüm döşeğindeki annesini ziyaret için tekrar İrlanda’ya döndü. 1904’ten sonra Nora Barnacle’la yaşamaya başladı. 1905’ten 1915’e kadar Trieste’de yaşadılar. Joyce, Trieste’de Berlitz Scholl’da İngilizce öğretmenliği yaptı. Dublinliler, 1914 yılında İngiltere’de yayımlandı. Joyce, 1915’te tek oyunu olan Sürgünler’i yazdı. Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi 1916 yılında yayımlandı. Aynı yıl Joyce ve ailesi Zürih’e taşındı.


Büyük bir yoksulluk içinde yaşadıkları Zürih’te Ulysses üzerine çalıştı ve bu kitap Little Review adlı bir Amerikan dergisinde dizi halinde yayımlanmaya başladı. Dizileştirme 1918’de başladı, ancak kitap hakkında dava açılması nedeniyle 1920’de diziye ara verildi. Ulysses kitap olarak ilk kez 1922’de Paris’te basıldı; Joyce ailesi iki büyük savaş arasında Paris’te kaldı. 1939’da, Finnegan’s Wake (Finnegan’ın Uyanışı) basıldı. 1940’ın Ocak ayında James Joyce öldü. Portre’nin ilk taslağı Stephen Hero yazarın ölümünden sonra, 1944 yılında basıldı

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:41
1894 yılında dünyaya gelen ve Yahudi katliam emrinin veren SS subaylarından biri olan Hess, 1920'den itibaren en yakınında yer alanlardan biri oldu. Ne var ki, Hitler'in yardımcısı olmasına rağmen NSDAP iktidara gelip güce kavuştuğu zaman kendine devlet kademesinde önemli bir yer bulamadı.

Mayıs 1941'de kendi kullandığı Messerschmidt Bf-110 uçağıyla İngiltere'ye gitti. Amacı İskoçya'ya inip 1936 Berlin Olimpiyatları sırasında tanıştığı ve ileride Hamilton Dük'ü olacak Clydesdale Markisi'ni görmekti. Gerçi Marki daha sonra Berlin Olimpiyatlarında bulunmuş olduğunu kabul etmekle birlikte Hess'i tanımadığını açıklamıştır.

Marki'nin ona Churchill ile bir görüşme ayarlayabileceğini ve böylece İngiltere ile Almanya arasında süregelen savaşa bir son verebileceğini düşünüyordu. Bu görevi çok gizlice planlamıştı, birkaç yakınından başka kimsenin, Hitler'in bile, bu olaydan haberi yoktu. Zaten Hitler böyle bir girişimi asla onaylamazdı.

Churchill Hess'le görüşmeyi reddetti. Savaşın bitmesini İngiltere'de hapiste bekleyen Hess, Nüremberg Mahkemelerinde yargılandı ve suçlu bulundu. Batı Almanya'daki Spandau Hapishanesi'ne kondu. 1987 yılında hücresinde kendini asarak intihar etti.

Hess, Auschwitz toplama kampinin kumandanı idi. Hess İkinci Dünya Savaşının sonunda kurulan Nümberg mahkemelerinde bulunduğu "itiraflarinda", Auschwitz'in içinde "Wolzek" adi verilen özel bir imha kampi oldugunu, kendi komutasi altinda burada 2.5 milyon yahudinin öldürüldügünü söyledi. Ve Hess Bu ifadesinden sonra ömür boyu hapse mahkum edildi.

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:41
Igor Ivanovich Sikorsky, 25 Mayıs 1889’da Kiev’de doğdu. Leonarda da Vinci’nin resimlerinden ve Jules Verne’nin hikayelerinden büyülenerek, henüz 12 yaşındayken lastik bant ile çalışan bir helikopter yaratmayı başardı. Kız kardeşinin maddi desteğiyle aerodinamik üzerine eğitim görmek ve helikopterini oluşturacak aksamları satın almak için Paris’e gitti ve 1909’da üç silindirli 25 beygirlik bir Anzani motosiklet motoruyla Kiev’e geri dönerek ilk helikopterini inşa etti. Fakat, bu girişiminde başarılı olamadı. 1910 yılının Şubat ayında, aynı motorları S-1 adlı küçük bir uçak üzerinde kullandı, fakat S-1 de hiçbir zaman havalanmayı başaramadı. S-2 ve ondan daha büyük olan S-3, sadece kısa bir süre için havalanabilse de, 50 beygirlik motoruyla S-5 1911 yılının Mayıs ayında tam anlamıyla havalanmayı başardı. 100 beygirlik Argus motoruna sahip olan S-6 ise 1911 yılının Kasım ayında uçmaya başladı.


1912’de Igor Sikorsky Petrograd’daki Russia Baltic Railroad Otomobil Fabrikası’nın baş mühendisi oldu. Ürettiği S-6-B için Rusya ordusundan küçük bir sipariş aldı ve dört motorlu büyük bir uçak üzerinde çalışmaya başladı. S-21 13 Mayıs 1913’te havalandığında, Igor Sikorsky dünyanın ilk dört motorlu uçak pilotu statüsüne kavuştu. Daha büyük bir model olan S-22, 1913’ün Aralık ayında yolcu taşımaya başladı. Bombardıman uçağı versiyonu da 1914’te faaliyete geçti ve 1915’te Rusya İmparatorluğu Hava Kuvvetleri ile savaşa katıldı. 1918’deki Bolşevik Devrimi nedeniyle hem pozisyonundan hem de vatanından ayrılmak zorunda kalan Igor Sikorsky, 1919’da New York’a yerleşti.


Roosevelt Field, Long Island yakınlarındaki bir çiftlikte kurulan ve hurdalıklara atılmış ordu malzeme ve aksamlarını toplayan Sikorsky, Aero Engineering Corporation’ın Amerika için ürettiği S-29A ilk uçuşunu 1924’te gerçekleştirdi. 1925’te, şirket Sikorsky Manufacturing Corporation adını aldı ve aralarında ileride geliştirilecek amfibi uçak ve deniz uçakları için örnek teşkil eden S-34’ün de bulunduğu pek çok yeni dizaynı hayata geçirdi. Sikorsky’nin helikopter kontrolleri üzerindeki kararlı çalışması, sonunda dünyaya sağlam, kullanışlı, çok yönlü bir uçuş aracı kazandırdı. Igor Sikorsky, mücadeleler ve başarılarla geçen onurlu bir yaşamdan sonra, 1972’de 83 yaşındayken hayata gözlerini yumdu.

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:42
Zoran Zivkoviç, 18 Mart 2003 tarihinde, selefi Zoran Cinciç’in bir suikastla öldürülmesinden birkaç gün sonra, Sırbistan başbakanlığına atandı. Demokratik Parti Genel Başkan Yardımcısı ve Cinciç’in yakın bir müttefiki olan Zivkoviç, reformları sürdürme ve Cinciç öncülüğünde başlatılan örgütlü suçlarla mücadelenin sürdürüleceğini taahhüt etti.



Zivkoviç, 22 Aralık 1960’ta Niş’te dünyaya geldi. 1983’te Belgrad Ekonomi Koleji’nden mezun oldu ve beş yıl sonra kendi şirketini kurdu. Zivkoviç, Cinciç’in Demokratik Parti’sine 1992’de katıldı. Miloşeviç rejiminin yılmaz bir muhalifi olan Zivkoviç, Miloşeviç’in 2000 yılının Ekim ayında iktidardan düşmesini sağlayan gösterilerde başı çeken kişilerden biriydi. Zivkoviç, parti hiyerarşisindeki basamakları birer birer çıkarak partideki ikinci adam konumuna yükseldi.


1993 - 1997 yılları arasında Zivkoviç Sırbistan Meclisi üyesiydi. Bu arada, Zayedno (Birlikte) adlı muhalefet bloğunun 1996’da belediye seçimlerinde sağladığı başarının ardından, Sırbistan’ın üçüncü büyük kenti Niş’in belediye başkanı oldu.


Kosova’daki çatışmaların ardından, kış mevsiminde petrol gereksinimini karşılamak için Zivkoviç ve birçok başka belediye başkanı AB’nin desteğinde bir “Demokrasi İçin Enerji” programı geliştirdi. Zivkoviç bu program için “Eğer güçlü ve gururlu olmakla 10.000 çocuğun okullarına devam edebilmesini sağlamak için yalvarmak arasında bir seçim yapma yetkim olsa, insanların ne dediğine bakmaksızın yalvarmaya hazırım” ifadelerini kullandı. Hükümet bu programı engellemeye çalıştı; bunun üzerine Zivkoviç oturma eylemleri düzenledi.


2000 yılında Yugoslav Federal Meclisi’nde milletvekili olan Zivkoviç, iki kez Federal İçişleri Bakanlığı görevi yaptı. Söz konusu görevde 2003 yılının Şubat ayına, Yugoslavya yerine Sırbistan-Karadağ kuruluncaya değin devam etti. Ayrıca, 2000 yılında Savunma ve Güvenlik Konseyi üyeliğine, 2002 yılındaysa BM Savaş Suçları Mahkemesi’yle İşbirliği Ulusal Konseyi üyeliğine seçildi. 2002 yılında Zivkoviç aynı zamanda Terörle Mücadele Konseyi’ne de başkanlık yapıyordu.


Cinciç’in ölümünün ardından Demokratik Parti onu yeni Başbakan adayı olarak gösterdi. Sırbistan Meclisi’nce 18 Mart 2003’te bu göreve getirildi. Zivkoviç ülkedeki tüm partilerden siyasi istikrarın yeniden sağlanması ve reformlar için çaba harcamalarını istedi. Yaptığı konuşmada “Dışişleri konusundaki kısa erimli amaçlarımız Avrupa Konseyi ve Barış İçin Ortaklık Programı üyeliği ile birlikte AB’ye üyelik müzakerelerine başlamaktır” diyen Zivkoviç, ancak Birlik’le daha yakın ilişkiler içine girerek Sırbistan’ın eski gücüne kavuşabileceğinin altını çizdi.


Zivkoviç evli ve iki çocuk babasıdır.

http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2960.jpg

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:42
Almanya tarihinin ilk kadın başbakanı oldu. Geleneksel olarak Batı Alman erkeklerinin yönettiği Hıristiyan Demokratlar'ın da ilk doğu Almanya kökenli protestan lideri.


Din adamı bir babanın kızı olarak 17 Temmuz 1954'te (Hamburg) dünyaya geldi. Birkaç aylıkken ailesi Komünist Doğu Almanya'ya yerleşti. Almanya birleşene kadar burada kaldı. Fizik alanında doktorası bulunan ve daha sonra kimya alanında çalışan Merkel, komünist rejimde demokrasi hareketlerinde hep ön saflarda yer aldı. İki Almanya birleşmeden hemen önce CDU saflarına katıldı. Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra, Doğu alman Hükümeti’nin sözcülüğünü yaptı. Kendisini adeta kızı gibi seven eski Başbakan Helmut Kohl'ün kabinesinde Kadın ve Gençlikten Sorumlu Bakan olarak görev aldı. Kohl ve yakın çevresinin karıştığı rüşvet skandalı sonrası aranan taze kan ve değişim rüzgârı, Merkel'i parti liderliğine taşıdı.


Schröder'in aksine medyayla arası hiç iyi olmadı. Saç stili, soğuk görünüşü, kıyafet seçimi hep medyanın eleştiri konusu oldu.


Kürtaj ve eşcinsellik konularında daha merkezci görüşlere sahip.


Dış politikadaysa ABD ile soğuyan ilişkileri düzeltmek ve bu güne dek AB’de entegrasyonun temel motoru olarak görülen Fransa-Almanya ittifakına verilen önemi azaltmak istiyor. Fransa’nın ekonomideki korumacı tavrından şikayetçi olan Merkel,İngiltere’ye ve AB’nin küçük üyelerine yönelmek istiyor.


Berlinli Kimya Profesörü Joachim Sauer’le evli olan Merkel’in çocuğu yok.

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:43
Almanya tarihinin ilk kadın başbakanı oldu. Geleneksel olarak Batı Alman erkeklerinin yönettiği Hıristiyan Demokratlar'ın da ilk doğu Almanya kökenli protestan lideri.


Din adamı bir babanın kızı olarak 17 Temmuz 1954'te (Hamburg) dünyaya geldi. Birkaç aylıkken ailesi Komünist Doğu Almanya'ya yerleşti. Almanya birleşene kadar burada kaldı. Fizik alanında doktorası bulunan ve daha sonra kimya alanında çalışan Merkel, komünist rejimde demokrasi hareketlerinde hep ön saflarda yer aldı. İki Almanya birleşmeden hemen önce CDU saflarına katıldı. Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra, Doğu alman Hükümeti’nin sözcülüğünü yaptı. Kendisini adeta kızı gibi seven eski Başbakan Helmut Kohl'ün kabinesinde Kadın ve Gençlikten Sorumlu Bakan olarak görev aldı. Kohl ve yakın çevresinin karıştığı rüşvet skandalı sonrası aranan taze kan ve değişim rüzgârı, Merkel'i parti liderliğine taşıdı.


Schröder'in aksine medyayla arası hiç iyi olmadı. Saç stili, soğuk görünüşü, kıyafet seçimi hep medyanın eleştiri konusu oldu.


Kürtaj ve eşcinsellik konularında daha merkezci görüşlere sahip.


Dış politikadaysa ABD ile soğuyan ilişkileri düzeltmek ve bu güne dek AB’de entegrasyonun temel motoru olarak görülen Fransa-Almanya ittifakına verilen önemi azaltmak istiyor. Fransa’nın ekonomideki korumacı tavrından şikayetçi olan Merkel,İngiltere’ye ve AB’nin küçük üyelerine yönelmek istiyor.


Berlinli Kimya Profesörü Joachim Sauer’le evli olan Merkel’in çocuğu yok.

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:43
Vladimir İliç Ulyanov, 22 Nisan 1870'te Simbirsk kentinde doğdu. Orta halli bir öğretmen ailesinin altı çocuğundan ikincisidir.Ağabeyi Aleksandr'ın çara karşı suikast girişimine katıldığı için kurşuna dizildiği yıl, 1887'de, liseyi bitirerek Kazan Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne girdi ve üç ay sonra devrimci öğrenci hareketi içinde yeraldığı için üniversiteden atıldı.

1891'de St.Petersburg Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni dışarıdan bitirdi. 1895'te ülke dışına çıkıp marksizmin önemli temsilcileriyle tanıştıktan sonra St.Petersburg'a dönüp İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Mücadele Birliği adlı gizli bir örgüt kurdu.Aynı yıl sonunda tutuklandı, ondört ay hücrede kaldıktan sonra Sibirya'ya, Şuşenskoye köyüne sürgüne gönderildi; orada Krupskaya ile evlendi. Sosyal-demokrat gruplarla bağını sürdürdü ve bir parti program taslağı hazırladı. RSDİP(Rusya Sosyal Demokrat İşçi Partisi) 1898 Mart'ında Minsk'te toplanan bir kongreyle kuruldu.

1900'de serbest bırakıldıktan birkaç ay sonra yurtdışına kaçtı ve İsviçre'ye yerleşti. Aralık 1900'de yayımlanmaya başlayan İskra gazetesindeki bir makalesinde ilk kez 'Lenin' takma adını kullandı. RSDİP'nin 1903'te ikinci kongresinde, demokratik merkeziyetçilik ve devrimci-demokratik diktatörlük konularında ortaya çıkan görüş ayrılığı sonrasında, Merkez komite ve İskra yazıkurulunda çoğunluğu sağlayan Lenin ve yandaşları Bolşevik(çoğunluk), muhalifleri ise Menşevik(azınlık) adlarıyla anılmaya başladılar.

1905 devriminin yenilgiye uğramasından sonra Aralık 1907'de yeniden Avrupa'daki sürgün yaşamına döndü. Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasından sonra kendi hükümetlerine destek olma politikasının sosyal-şoven bir politika olduğunu ileri sürerek, emperyalist savaşı iç savaşa döndürme çağrısında bulundu. 1917 Şubat Devrimi'nden sonra Petrograd'a döndü. Nisan Tezleri'yle bolşeviklerin sosyalist iktidar perspektifiyle hareket etmeleri gerektiğini vurguladı. Baskı ve yasaklama girişimlerinden dolayı Finlandiya'ya kaçmak zorunda kaldı. Burada yazdığı Devlet ve Devrim adlı eseriyle proletaryanın iktidarı burjuva devlet mekanizmasını parçalayarak alması gerektiğini belirtti.

1917 Ekim'inde gizlice Petrograd'a döndü. 7 Kasım 1917'de Lenin'in önderliğinde Bolşevikler iktidarı ele geçirdi. 8 Kasım 1917'de Halk Komiserleri Kurulu başkanlığına seçildi. 21 Ocak 1924'te Gorki kentinde öldü.

Sevda_Rapcisi
23-07-07, 17:43
Burgen Berthold Friedrich Brecht, 1898 Augsburg’da bir kağıt fabrikası müdürünün oğlu olarak dünyaya geldi. Brecht, Koniglisches Realgymnasium'a gitti, ilk şiirleri 1914'te yayınlandı; edebiyata ve tiyatroya ilgi duymasına karşın, Münih'te Ludwig Maximilian Üniversitesi'nde tıp okumaya başladı. 1918'de askere alındı, gezici askeri hastanede çalıştı; 1918'de Bavyera'daki Baal'i yazdı. 1919 yılında itibaren siyasetle uğraşmaya başlayan Berthold Brecht, Münih'te Bağımsız Sosyal Demokrat Parti'ye girdi. Bu dönemde Augsburger Volkwille'ye tiyatro eleştirileri yazdı; tıp öğrenimini bırakarak, Müncher Kammerspiele'ye girdi; ikinci oyunu olan Trommeln in der Nacht (1918-20, Gecede Trampetler) burada sahnelendi ve Kleist Ödülü'nü kazandı. Münih sanat çevresine katıldı, Bavyera halk güldürüsünün temsilcisi olan Karl Valentin'le dostluk kurdu.

1924'te Berlin'e geçti, Deutsches Theatre'da Max Reinhardt'ın yanında yönetmenlik yaptı; 1924'te Marlowe'dan serbest bir uyarlama olan Leben Eduards des Zweiten vom England'ı (İngiliz Kralı II. Edward'ın Yaşamı) sahnelendi; Haşek'in Aslan Asker Şvayk'ını uyarlaması için Erwin Piscator'a yardım etti (1923); epik tiyatro üstüne görüşlerinin etkisi altında kaldığı Piscator'la işbirliği sonucunda Mann ist Mann'ı (1927, Adam Adamdır) yazdı. Eşi, oyuncu Maianne Üç Kuruşluk Opera'dan bir manzara; Tara Hugo ve Tom Hollander, Brecht'in Donmar Tiyatrosunda sahnelenen Üç Kuruşluk Opera'sındaki sahneleri Zoff'tan ayrıldıktan bir yıl sonra, ömür boyu birlikte çalışacakları Helena Weigel'la evlendi; yakın işbirliği yapacakları besteci Kurt Weill'la tanıştı; Die Dreigroschenoper (1928, Üç Kuruşluk Opera) adlı ilk epik operası, bu işbirliğinin verimli ürünü oldu.


NAZİ İKTİDARI VE VATANDAŞLIKTAN ÇIKARILIŞ


Naziler'in yönetime geçmesiyle birlikte, Brecht'in oyunlarını sahneleme imkanı da kalktı; 1933'te Reichstag yangınından bir gün sonra Prag Üzerinden Viyana'ya kaçtı; Die sieben Todsünden der Kleinbürger (1933, Küçük Burjuvanın Yedi Günahı) oyununun Paris'te oynanışından sonra, Kurt Weill'la işbirliği sona erdi. 1933 yılı sonunda Danimarka'ya geçti; 1933'te Üç Kuruşluk Opera'ya dayanan Der Dreigroschennovel (Üç Kuruşluk Roman) Hollanda'da yayınlandı; 1935'te Nazi Yönetimince Alman vatandaşlığından çıkarıldı; o yıl New York'ta sahnelenen, Gorki'nin aynı adlı romanına dayanarak yazdığı Die mutter (Ana) adlı oyununu izlemek üzere ABD'ye gitti.

Nazi yönetimine karşı etkinlikler arasında, Moskova'da yayınlanan Des Wort (Söz) adlı derginin yabancı ülke editörü oldu; bu yıllarda Nazi yönetimini hedef alan Furcht und Elend des Dritten Reiches (1935/38, Hitler Rejiminin Korku ve Sefaleti) gibi oyunlar ile 1938'de uranyum atomunun ilk kez parçalanması üzerine bilim adamının sorumluluğunu işleyen Leben des Galilei(1938/39, Galile'in Yaşamı) adlı oyunu yazdı. 1939'da Hitler'in Danimarka'ya girmesi üzerine İsveç'e, 1940'da da Finlandiya'ya geçti; 1941'de Helsinki Birleşik Devletler Konsolosluğu'ndan vize alarak Sovyetler Birliği üzerinden ABD'ye (Santa Monica) gitti.

Hollywood için senaryolar yazarak geçimini sağlamaya çalıştıysa da, ancak bir senaryosu filme alındı ( Hangman Also Dies, 1942, Cellat da Ölür); burada müzikçi H. Eisler ve Paul Dessau'la yönetmen Piscator ve yazar Heinrich Mann'la buluştu; Charles Kaughton'la ve Joseph Losey'le birlikte Galile'nin Yaşamı'nı yeniden düzenleyerek İngilizceye çevirdi ve sahneye koydu (1947), Charlie Chaplin'le ve kendi düşüncelerinin bir savunucusu olan yazar Eric Bentley'le dostluk kurdu; 1947'de Komünist Parti'siyle ilişkileri konusunda Amerikanca Olmayan Etkinlikler Kurulu karşısına çıktı, Hanns Eisler'in kendisinin 1930'da partiye girmiş olduğu yolundaki ifadesini yalanladı ve Kurul'un sorularını yanıtlamadı; ertesi hafta, Gelileo'nun New York temsilini beklemeden İsviçre'ye kaçtı. 2. Dünya Savaşı sırasında Brecht'in üç oyununu sahnelemiş olan Zürich Shauspielhaus kendisine yardımcı oldu ve burada kendi Antigone (1948) uyarlamasını sahneledi, Augsburg günlerinden dostu sahne

Bertolt Brecht'in Cronet Tiyatrosundaki, Galileo oyunundan bir manzara - Charles Laughton, Galileo rolünde, yardımcısı Eda Reisse Merin tarafından hizmet edilirken tasarımcısı Caspar Neher'le birlikte çalışmalar yaptı.

1948'de Doğu Almanya'dan gelen öneri üzerine Doğu Berlin'e geçti, orada karısı Helena Weigel'le birlikte Berliner Ensemble'ı kurdu (1949); topluluk, 12 Kasım'da Herr Puntila und sein Knecht Matti (Bay Puntila ile Uşağı Matti) oyunuyla sanat yaşamına girdi. Berliner Ensemble'ın dramaturg ve yönetmeni olarak görev alan Brecht, Berliner Ensemble'ı "epik tiyatro okulu" ve dünyanın en iyi tiyatrolarından biri yaptı; peş peşe sahnelediği oyunlarıyla, Berliner Ensemble, epik tiyatro pratiği ve estetiğinin merkezi oldu. 1950'de gezi özgürlüğüne kavuşabilmek için karısıyla birlikte Avusturya vatandaşlığına Geçen Brecht, 1953'te PEN Kulüp Başkanı oldu; Die Tage der Commune'den (1949, Komün Günleri) sonra oyun yazmayı bıraktı; 1939'da yazmış olduğu Paul Dessau'nun müziklerini yaptığı Das Verhör des Lukullus (Lukullus Duruşması) adlı operası Berlin Devlet Operası'nda bir temsil yaptıktan sonra kaldırıldı; 1951'de Doğu Alman Devlet Ödülü'nü aldı; 1953'teki komünizm karşıtı ayaklanma üzerine hükümete uyarıcı bir mektup yazdı; 1954'te, Berliner Ensemble, Schiffbauerdamm'daki kendi yerine yerleşti; açılış oyunu, Der Kaukasische Kreidekreis (1943/45, Kafkas Tebeşir Dairesi)

Juliet Stevenson, Kafkas Tebeşir Çemberi'nde çocuğu tutarken; Simon McBurney, Kafkas Tebeşir Çemberi oyunundaki repliğini konuşurken Juliet Stevenson, çocuğu tutuyor. Royal National Tiyatrosu

, basında yer almadı; 1955'te Moskova'ya giderek (Üç Kuruşluk Opera dışında hiçbir oyunu Sovyetler Birliği'nde sahnelenmemiş olduğu halde) Stalin Ödülü'nü ve Paris uluslar arası Tiyatro Şenliği'nde (Berliner Ensemble'la) !. Ödülü'nü aldı. Kendi tiyatrosunda (Farquhar, Hauptmann, Lenz ve Shakespeare'den) oyunlar koymayı sürdürdü; 1956'da kalp yetmezliğinden yaşamını yitirdi.

Munky
24-07-07, 08:27
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1143.jpg
Mehmet Ali Aybar ( 05.10.1908)
5 Ekim 1908'de İstanbul'da doğan M. Ali Aybar, Galatasaray Lisesi'nden sonra İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Aynı fakültede anayasa hukuku asistanı, hukuk doktoru ve devletler hukuku doçenti oldu. 1946'da yazıları nedeniyle doçentlik görevine son verildi. Aynı yıl Demokrat Parti' den (DP) milletvekili adayı oldu; ancak seçilemedi. Önce Hür, sonra Zincirli Hürriyet gazetelerini çıkardı ve buralardaki yazıları nedeniyle 1949'da 3 yıl 8 ay hapis cezasına çarptırıldı. 1950'deki genel afla serbest bırakılan Aybar iki yıl sonra avukatlığa başladı. 1962'de TİP'in genel başkanlığına getirildi. 1965 ve 1969 genel seçimlerinde bu partiden İstanbul miiet vekili seçildi. Aynı dönemlerde Sovyetler Birliği'nin Çekoslovakya'yı işgaline karşı çıktı ve "Türkiye�ye özgü sosyalizm� şeklinde ifade ettiği sosyalizm anlayışını savundu. Bu görüşlerine karşı çıkanlar arasındaki anlaşmazlığın büyümesi üzerine 1969' genel başkanlıktan, 1971' de de parti üyeliğinden istifa etti. 1975'te, kısa bir süre sonra Sosyalist Devrim Partisi adını alacak olan ve 12 Eylül 1980' de diğer partilerle birlikte kapatılan Sosyalist Parti' yi kurdu.

Bağımsızlık, Demokrasi, Sosyalizm (1968),12 Mart'tan Sonra Meclis Konuşmaları (1973) ve Örgüt Sorunu (1979) isimli kitapları bulunan Aybar ABD'nin Vietnam'daki vavaş suçlarını yargılamak üzere oluşturulan Uluslararası Russei Mahkemesi'ne yargıç olarak da seçilmişti. Gençlik yıllarında sporda gösterdiği başarılarıyla da tanınan Aybar 1928-35 arası Türk Milli atletizm takımında yer almış, bu dönemde 100 ve 200 metre bayrak yarışlarında Türkiye rekorları kırmıştı. Aybar, 1931'de Balkan şampiyonu olan 4 X 100 bayrak takımının da başarılı koşucuları arasındaydı.

Türk sosyalist hareketinin önde gelen isimlerinden, kapatılan Türkiye İşçi Partisi'nin (TİP) eski lideri ve Sosyalist Devrim Partisi'nin (SDP) kurucu gene1 başkanı Mehmet Ali Aybar 10 Temmuz'����.da İstanbul'da, tedavi edildiği Florance Nightingale Hastanesi'nde kalp yetmezliği sonucu öldü.

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Boğaz'daki Aşiret
Mahmut Çetin
Edille Yayınları

"Boğaz'daki Aşiret" başlığı ister istemez "Boğaz Neresi" ve "Aşiret Kim" sorularını akla getiriyor. Evet Boğaz, bildiğimiz Boğaziçi. Genelde kırsal kesimle alakalı bir kavram olan aşiret kelimesi ise Boğaziçi"nde bir kast oluşturan büyükçe bir ailenin tarihini anlatırken hassaten seçildi. Bir sülale tarihi diyebileceğimiz Boğaz'daki Aşiret yer yer Türk Solu tarihi, yer yer de
Batılılaşma Tarihi'nin belirli dönemlerini resmediyor. Aileler arasında evliliklerle kurulan bağların, sanata, ticarete, eğitime, bürokrasiye ve giderek bir yabancılaşma zihniyeti şeklinde hayata nasıl yansıdığı eserdeki ipuçları yardımıyla daha iyi görülecektir zannediyoruz.

Boğaz'daki Aşiret, dört büyük ailenin birbirleriyle irtibatından oluşur. Eser bu sebeple dört bölüm olmuştur. Aile büyüklerinin asıl isimleri seçilerek de Konstantin'in Çocukarı, Detrois'in Çocukları, Sotori'nin Çocukları, Topal Osman Paşa - Namık Kemal kanadı bölümleri ortaya çıktı.

Boğaz'daki Aşiret! şenlikli bir kitap. Ali Fuat Cebesoy'dan Nazım Hikmet'e, Oktay Rifat'tan Refik Erduran'a, Rasih Nuri İleri'den Ali Ekrem Bolayır'a, Zeki Baştımar'dan Sabahattin Ali'ye, Numan Menemencioğlu'ndan Abidin Dino'ya uzanan ilginç akrabalık zinciri.

Polonez, Hırvat, Alman, Macar ve Rum kökenli meşhurların, yerlilerle evliliklerinden oluşan "Boğaz'daki Aşiret"in, batılılaşma tarihinde oynadığı roller...

Kimlerin kimlikleri, Çıldırtan çizelgelerle soyağaçları. Ve dipnotlar! Onlar hiç bu kadar sevimli olmamışlardır.


Deniz Gezmiş'ten Yaşar Kemal'e
Portreler
Oral Çalışlar
Çağdaş Yayınları
Deniz Gezmiş, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Yılmaz Güney, Mehmet Ali Aybar, Sabahattin Ali, Fikret Otyam, Panayot Abacı, Lefter ve... Bu kitapta onların öykülerini okuyacaksınız. Bütün bu portrelerin, bir dönemin güzel bir resini vereceğine inanıyoruz. Bazılarını yakından tanıdınız, bazılarının adını ise hiç duymadınız. Onlar bizi bize anlatıyor. Bir dönemin tanıklığını da içeren bu portreleri beğeneceğinizi umuyoruz.

Munky
24-07-07, 08:27
Hikmet Çetin ( 1937)
1937 yılında Diyarbakır'ın Lice ilçesinde doğdu.Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi'ni bitirdi. ABD Williams College'de master yaptı.1973 yılında Ecevit Hükümeti döneminde Devlet Planlama Teşkilatı'nda Planlama Daire Başkanlığı yaptı. 1977 yılında CHP İstanbul Milletvekili olarak Parlamento'ya giren Çetin, CHP hükümeti döneminde Devlet Bakanlığı ve Başbakan Yardımcılığı görevinde bulundu.18'inci dönem (1987) SHP Diyarbakır milletvekilliği yaptı. SHP Grup Başkanvekilliği ve Genel Sekreterlik görevlerinde bulundu.1991'de Gaziantep'den parlamentoya giren Çetin, DYP-SHP koalisyon hükümetlerinde 32 ay 7 gün Dışişleri Bakanlığı yaptı. 18 Şubat 1995 günü, birleşen SHP ve CHP ortak kurultayında Başkan seçildi. Bilahare genel başkan adayı olmadı.İngilizce biliyor. Evli ve 2 çocuk babası.

Munky
24-07-07, 08:27
İsa Kamber ( 1957)
1957 yılında Azerbaycan'ın Başkenti Bakü'de dünyaya geldi. Babası bölgede çok iyi tanınmış Kimyacı Yunis Heyder dır. 1964 ve 74 yılları arasında 62 numaralı Bakü Ortaokulunda okudu. 1974 yılında Azerbaycan Devlet Üniversitesi Tarih Bölümüne kaydoldu ve 1979'da bu okulu bitirip, 1979-82 yıllarında Azerbaycan EA Nahçıvan İlim Merkezinde, 1982-90 yıllarında Şarkiyyet Enstitüsü'nde çalıştı... Geniş kitleler tarafından 1985 yılı Ocak ayında, Zori Balayanın "Ocak" kitabına yazdığı cavapla bağlı olarak tanınsa da, faal siyasete 1988 yılında atıldı�

Akademide çalışırken İran, Türkiye ve Yakındoğuda ki siyasi gelişmeleri derinlemesine araştırdı ve Batı ülkelerinin siyasi hayatını da yakından izledi. "1978-79 Yıllarında İran inkilabı" adında bir tez hazırladı.... Azerbaycan Halk Cephesi kurucularından olup 1990-91 yıllarında AHC Teşkilat Şubesinin Müdürü ve sonrada AHC Başkan Yardımcısı oldu�

1990 yılında Milletvekili seçilerek 1991 yılında da Azerbaycan Yüksek Meclisi Milli Şurasında Dış İlişkiler Komisyonuna Başkanlık etti... 1992 yılının Mayıs ayında Azerbaycan Yüksek Meclis Başkanı oldu. Müsavat Partisinin 1992 yılının Ekim ayında yapılan III. Kurultayında Teşkilat Başkanı seçildi.

4 Haziran ayaklanmasından sonra Azerbaycan Devletçiliği ve Halkın güvenliği adına Meclis Başkanlığından istifa etti. Sonra ayaklanmacılar tarafından hapishaneye atıldı. Halkın ve Dünya Kamuoyunun yoğun baskısı neticesi, bir ay sonra Hapisden salıverildi... Halen Müsavat Partisinin Başkanı, Kafkasların en büyük gazetesi "Yeni Müsavat"ın sahibidir�

Munky
24-07-07, 08:28
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2886.jpg
Mesut Barzani ( 1946)
Mesud Barzani, 1946'da İran'da doğdu. Barzani'nin dünyaya geldiği Mehabad bölgesinde bu sırada SSCB'nin desteğiyle Kürt Cumhuriyeti kurulmuştu. Bu kısa ömürlü devletin ordusunun başında KDP'nin kurucusu ve başkanı olan babası Mustafa Barzani vardı.

Kürtler arasında saygın bir lider olan Molla Mustafa Barzani, devlet girişiminin bir yıl sonra başarısız olması ardından Sovyetler Birliği'ne kaçtı. O zamanlar küçük yaşlardaki Mesud ise Irak'a gitti.

1958'de krallığın yıkılması ile Mustafa Barzani de Irak'a döndü. Bundan bir kaç yıl sonra da Kürtlere talep edilen hakları vermeyi reddeden Irak yönetimine karşı silahlı ayaklanma başlattı.

1970'te Baas iktidarı ile Kürtler arasında sağlanan ve Kürtlere özerklik hakları verilmesini öngören 11 Mart Anlaşması'nın müzakere heyetine Mesud Barzani babasıyla birlikte katıldı.

Molla Mustafa Barzani'nin 1979'da ölümü ardından Mesud Barzani KDP'nin yönetimini ele aldı.

1991'deki Körfez Savaşı sonrasında bölgenin uçuşa yasak bölge ilan edilmesi Barzani ve partisi açısından olumlu etki yaptı.
Barzani'nin bölgedeki diğer Kürt örgütlenmesi Kürdistan Yurtsever Birliği ile yaşadığı rekabet çoğu zaman silahlı çatışmalara dönüştü.

1987'de KDP, KYB ve altı parti birleşerek Irak Kürt Cephesi'ni kurduklarında bu sürtüşmeler bir süreliğine rafa kalktı.
Bölgenin liderliği için yapılan seçimler sırasında hem Barzani hem Talabani aday olunca yendien patlak veren gerginlik 1994'te KYB, KDP'yi ortak yönetim merkezi olan Erbil'den sürünce tam bir sıcak savaşa dönüştü.

Barzani, Talabani'yi yakalamak için Irak ordusundan yardım istedi. Talabani ise İran'dan destek almaya girişti.
Sonuç olarak bölge, partiler arasında ikiye bölündü. Taraflar 1998 yılı Ağustos ayında ABD arabuluculuğunda bir anlaşma imzaladı. O zamandan bu yana da çıkarları doğrultusunda paralel hareket etmeye gayret ediyorlar.
Mesud Barzani şu anda Irak Yönetim Konseyi üyelerinden biri Kürdistan bölgesi başbakanı...

HAKKINDA YAZILANLAR

Barzani, Kürt bölgesinin başkanı oldu
13.06.2005 Çetiner Çetin / Erbil /CHA

Irak�taki Kürt liderlerin 30 Ocak seçimleri öncesinde vardıkları anlaşma gereği Celal Talabani�nin Irak devlet başkanı olmasının ardından Mesud Barzani de kuzeydeki Kürt bölgesinin başkanlığına seçildi.

Kuzey Irak�taki �bölge parlamentosu�� dün oybirliğiyle Irak Kürdistan Demokrat Partisi (IKDP) lideri Mesud Barzani�yi Kürdistan Federasyonu başkanlığına seçti. Barzani, Erbil�de toplanan 111 sandalyeli meclisin yaptığı oylamada Irak Kürdistan Demokrat Partisi�nin 42, Irak Kürdistan Yurtseverler Birliği�nin 42 ve Kürt partilerin 27 oyunu topladı. Aynı anda kabul edilen Kürdistan anayasasına göre Barzani�nin görev süresi 4 yıl olacak. Yasaya göre bu dört yıllık sürenin ardından Barzani, bir sonraki dönem için de adaylığını koyabilecek. Bu kez parlamento tarafından seçilecek olan bölge başkanı, bir sonraki dönem için ise doğrudan halkın oyuna başvurularak belirlenecek. Parlamentodaki gruplar IKDP liderinin �bölge başkanı�� olmasını öngören yasa tasarısı üzerinde geçtiğimiz perşembe günü uzlaşmışlardı.

Oylamanın ardından meclise hitaben bir konuşma yapan meclis başkan yardımcısı ve IKDP Kerkük eski sorumlusu Kemal Kerküklü, Barzani�nin tüm Kürtlere hayırlı olmasını dileyerek, �Bugüne kolay gelmedik. Çok şehitler verdik. Ancak bugünleri görmekten tüm Kürt halkı gibi bizler de sevinçliyiz.� şeklinde konuştu. Kerküklü, dün yapılması öngörülen yemin töreninin, kum fırtınası nedeniyle Başbakan İbrahim Caferi ve Cumhurbaşkanı Celal Talabani�nin Erbil�e gelememesi sebebiyle bugüne ertelendiğini açıkladı. Barzani�nin seçilmesinin ardından Kürt liderin dev posterleriyle donatılan Erbil kentinde Kürtler sevinç gösterileri düzenledi. Ellerinde Kürdistan bayraklarıyla konvoy halinde sokaklara dökülen Kürtler, davul ve zurnalar eşliğinde Barzani�nin bölgesel yönetimin başına gelmesini kutladı.

Direnişçilere müzakere çağrısı

Bu arada, Irak hükümeti, bazı direnişçi grupların barışçı çözümler aradığını ifade ederken şiddetten vazgeçen ve kan dökmemiş gruplarla müzakere yapabileceklerini açıkladı. Irak hükümet sözcüsü Layş Kubba, pek çok grubun geçtiğimiz haftalarda hükümetle temasa geçmeye çalıştığını ve bunlardan bazılarının hiçbir Iraklıyı öldürmediğini, yalnızca işgale karşı çıkmak için silahlandıklarını ve artık siyasal sürece katılmak istediklerini söylediklerini kaydetti. Kubba, �Iraklı öldürmemiş ve şiddet eylemlerini bırakmayı kabul ederek siyasi sürece katılmak isteyenler için kapı açık.� dedi. İbrahim Caferi başkanlığındaki hükümet sık sık silahlı mücadeleyi bırakan direnişçi gruplarla müzakere etme isteğini yineliyor. Ancak Ebu Musab el-Zerkavi�nin liderliğini yaptığı Irak el Kaide örgütü gibi Irak�taki sivillere ve güvenlik görevlilerine kanlı saldırılar düzenleyen örgütler kesinlikle müzakere dışında tutulacak.

Diğer yandan, şiddet olaylarının devam ettiği ülkede dün başkent Bağdat�ın güneyinde 20 ceset bulunduğu bildirildi. Polis, Bağdat�a 50 kilometre mesafedeki Nahravan bölgesinde, önceki gün, sivil giyimli, kurşunlanmış ve bedenlerinde işkence izlerine rastlanan farklı yaşlardaki 20 kişinin cesetlerinin bulunduğunu açıkladı. Bağdat�ın batısında bulunan El Anbar bölgesinde de ABD güçleri tarafından yapılan hava saldırısında 40 direnişçinin öldürüldüğü açıklandı. Amerikan ordusu da dün yaptığı açıklamada son iki gün içinde yol kenarına yerleştirilen bombaların patlaması sonucu dört deniz piyadesinin öldüğünü duyurdu.

Sekiz çocuklu başkan

Mesud Barzani�nin Kürdistan bölgesinin başkanlığına seçilmesi Erbil�de sevinç gösterileriyle karşılandı. Seçimin ardından Erbil Dohuk ve Süleymaniye kentlerini kepsayan Kürt bölgesinin başkanı olan 59 yaşındaki Barzani, Farsça ve Arapçayı da çok iyi konuşuyor. 8 çocuğu olan IKDP liderinin �Barzani ve Kürt Kurtuluş Hareketi� adlı 4 ciltlik kitabı bulunuyor. Mesud Barzani, Kuzey Irak�ta 20 yıldır savaşta ve barışta en fazla öne çıkan şahsiyet olarak öne çıkıyor.

x

Barzani ailesi Yahudi çıktı
Hürriyet 18 Şubat 2003

Kendisi de bir Kürt Yahudisi olan UCLA öğretim üyesi Prof. Yona Sabar, yazdığı kitapta bu iddiaları doğruladı.
Hürriyet'ten Sefa Kaplan'ın haberine göre Tarihçi Ahmet Uçar da, Osmanlı arşivlerinde, Sallum Barzani adlı bir hahamın önce Selanik'e, arkasından da Kudüs'e sürgün edildiğine dair bir belge yayımladı. Bilindiği gibi, Molla Mustafa Barzani ile oğlu Mesut Barzani, İsrail'le kurduğu iyi ilişkilerle tanınıyor ve İsrail öteden beri Irak Kürtleri'nin bağımsızlığını destekliyor.

1982 yılında Yale Üniversitesi tarafından yayımlanan ��The Folk Literature of the Kurdistani Jews: An Anthology (Kürdistan Yahudilerinin Halk Edebiyatı: Antoloji) başlıklı kitap, başlangıçta sıradan bir antropolojik çalışma muamelesi gördü. Kendisi de bir Kürt Yahudisi olan ve Los Angeles'teki Californiya Üniversitesi'nde (UCLA) görev yapan Prof. Yona Sabar tarafından kaleme alınan kitap, büyük çoğunluğu Kuzey Irak'ta yaşayan Kürt Yahudileri'nin hayatına ışık tutuyordu.

Ancak, Prof. Yona Sabar'ın kitabında daha ilginç bilgiler de vardı. Bunlardan en önemlisi de Barzani ailesi ile ilgiliydi. Prof. Sabar'ın verdiği bilgiye göre, 16. ve 17. yüzyılda bölgede yaşayan ailelerin en ünlülerinden biri Barzani ailesiydi ve bu aileye mensup hahamların kurduğu Yahudi eğitim kurumları büyük bir itibara sahipti. Öyle ki, başta Mısır olmak üzere Ortadoğu'nun muhtelif ülkelerinden buraya öğrenci akını oluyordu. Hatta, Haham Nathanel Barzani, bölgede nadiren görülen zenginlikte bir kütüphaneye de sahipti ve kitapların büyük çoğunluğu da elyazmasıydı. Bu kitaplar, yine haham olan oğlu Samuel Barzani'ye miras kalacaktı. İşin daha da çarpıcı yanı, Amerikan reformcu Yahudileri tarafından tam bir yüzyıl sonra kabul edilecek olan ilk kadın haham da Samuel Barzani'nin kızıydı ve ismi de Asenath Barzani'ydi.

BİR TEK AİLE VAR

İnternet aracılığıyla konuya ilişkin görüşlerine başvurduğumuz Prof. Yona Sabar, Yahudi Barzani ailesinin kurucusunun 16. yüzyılda yaşayan Haham Samuel Barzani olduğunu belirterek, ailenin sonraki yüzyıllarda Musul, Kerkük ve Erbil yöresinde etkili olduğunu söyledi. Ancak, Barzani ismini taşıyan herkesi Kürt Yahudisi olarak görmenin doğru olmadığını savunan Prof. Yona Sabar, Barzan doğumluların bu isimle çağrıldığını söyledi.

Ancak, tarihçi Ahmet Uçar, Osmanlı arşivlerinde bölgede bir tek Barzani ailesi bulunduğuna dair kayıtların yer aldığını hatırlatarak, günümüz Barzanileri'nin atalarının Yahudi olduğundan şüphe duyulamayacağını ifade etti. Ahmet Uçar, Prof. Sabar'ın, Barzaniler'in ne zaman müslüman olduklarına ilişkin detaylara girmediğini de savundu.

Ahmet Uçar'ın yine Osmanlı arşivinde bulduğu bir başka belge ise 1856 yılında Sallum Barzani isimli bir hahamın, Musul'dan Selanik'e, oradan da Hahambaşılığın özel ricası ile Kudüs'e sürgün edildiğini gösteriyor. Uçar'ın ifadesine göre, ��Kudüs'e Yahudi iskánı ile tereddütler olduğu için; Hariciye Nezareti'nin de görüşü alınarak 29 Şubat 1856'da Hahambaşı'nca verilen dilekçe Osmanlı hükümetince 11 Nisan'da görüşülerek uygun bulunmuş ve Sallum Barzani 20 Nisan 1861'de bir irade ile Kudüs'e sürülmüştü.�� Uçar, Tarih ve Düşünce Dergisi'nde konu ile ilgili olarak yazdığı yazıda şöyle devam ediyor: ��Mustafa Barzani'nin yıllar sonra kurduğu ilişkiler, hahamlarla Sallum Barzani ailesi arasındaki ilişkilerin yıllarca sürdüğünü göstermektedir. Molla Mustafa Barzani, 1950'den beri sık sık ziyaret ettiği İsrail'de her zaman Kuzey Irak kökenli, Kürtçe konuşan bir Yahudi hahamın evinde kalmaktadır: Haham David Gabay.��

Ailede pek çok ünlü haham var

Siz Yahudi Kürtler konusu ile ne zaman ilgilenmeye başladınız?

- Batılı seyyahların Kürtçe konuşan Yahudiler'den söz edildiğini görüyorsunuz. Ben bunu okuyunca, Başbakanlık Arşivi'nde, bölgedeki yerleşime ilişkin araştırmalar yaptım ama uzunca bir süre bununla ilgili herhangi bir evrak bulamadım. A. Medyalı isimli birisinin yazdığı ��Kürt Yahudiler�� isimli bir kitaba rastladım. Faik Bulut'un ��Filistin Rüyası�� isimli kitabında da İsrail'de Kürtçe konuşan Yahudiler'in bir organizasyonundan bahsediliyordu. Araştırmalarım sonucunda, Kuzey Irak'tan İsrail'e göçler yaşandığını tesbit ettim. Bugün İsrail'de geniş bir Kürtçe konuşan Yahudiler topluluğu mevcut.

Peki ya Barzani ailesi?

- Barzani ailesi ile ilgili ilk iddiaları da Amerika'da yaşayan ve kendisi Kürtçe konuşan bir Yahudi olmakla kalmayıp bu konuda uzman olan Prof. Yona Sabar'ın bir kitabında rastladım. Prof. Sabar, Barzani ailesinden gelen hahamların bölgede dini çalışmalar yaptıklarını söylüyordu. Bunun üzerine ben Barzani ailesinin kökenlerini araştırmaya başladım.

Ne buldunuz?

- Bir defa bölgede Barzani adıyla bilinen tek bir aile var. Bu aile, Kuzey Irak''taki Barzan köyünde yaşıyor. Osmanlı Arşivi'nde çalışırken, bu aile ilgili bir belge buldum. Bu belgede, 1855-56 yılında bu köyün mensuplarından Sallum Barzani adlı bir hahamın önce İstanbul'a, arkasından Selanik'e sürgün edildiği belirtiliyor.

Başka bir belge veya delil var mı elinizde?

- Molla Mustafa Barzani, ilk kez 1967 yılında İsrail'e gidiyor. Kendisini kabul eden İsrail Savunma Bakanı Moşe Dayan'a, hediye olarak bir 'Kürt hançeri' ile birlikte, Kerkük petrol rafinelerinin planlarını da getiriyor. Mart 1969'da yapılan bir operasyonda da Barzani-Mossad işbirliğiyle Kerkük rafinerileri bombalanıyor ve çalışamaz hale getiriliyor.

Barzani aşiretinin Yahudi kökenli olduğunun anlaşılması, bölgeye ve tarihe bakışımızda değişikliklere sebep olabilir mi?

- Olmaz mı? Tevrat'ta ��Vaadedilmiş Ülke�� olarak Nil'le Fırat arasının işaret edildiğine dair yorumlar vardır. Ayrıca, Barzani ailesi sürekli Mehdi çıkartmaktadır. Yahudilik'te de Mehdilik çok önemlidir. Ama

Munky
24-07-07, 08:28
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/573.jpg
Muhsin Yazıcıoğlu ( 1954)
1954 yılında, Sivas�ın Şarkışla ilçesi Elmalı Köyü�nde bir çiftçi ailesinin oğlu olarak doğdu.İlk ve orta öğrenimini Şarkışla�da yaptı.Yüksek öğrenimini yapmak üzere 1972�de Ankara�ya geldi. Üniversite tahsilini, Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi�nde tamamladı.1968�de cemiyetçilik çalışmalarına başladı. Şarkışla�da Genç Ülkücüler Hareketi�ne katıldı. Ankara�ya geldikten sonra ise, Ülkü Ocakları Genel Merkezi�nde görev yapmaya başladı. Sırasıyla; Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcılığı ve Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı yaptı. (1977-78). 1978�de faaliyete geçen Ülkücü Gençlik Derneği�nin kurucu Genel Başkanı oldu.

1980 yılına kadar MHP�de Genel Başkan Müşavirliği görevinde bulundu. 12 Eylül 1980�de yapılan darbenin ardından, MHP Ve Ülkücü Kuruluşlar Davası sanığı olarak cezaevine konuldu. 5,5 yılı hücrede olmak üzere 7,5 yıl Mamak Cezaevi�nde kalan Muhsin YAZICIOĞLU 7,5 yıl cezaevinde kaldığı bu davadan herhangi bir ceza almadı.
Cezaevinden çıktıktan sonra, mağdur olmuş ülkücülere ve onların ailelerine yardım amacıyla kurulan Sosyal Güvenlik ve Eğitim Vakfı�nın başkanlığını yaptı.

1987�de arkadaşları ile birlikte MÇP�de siyasete girdi. MÇP�de Genel Sekreter Yardımcılığı görevinde bulundu. 1991 genel seçimlerinde üç partinin oluşturduğu ittifak bünyesinde, milletvekili adayı oldu. �O, inançlarınızı Meclis�e taşıyacak.� sloganıyla, Sivas�tan milletvekili seçildi. 1992 yılı Temmuz ayında, �içinde bulunduğu partinin siyasi anlayışıyla uyuşamadığı için� bir grup arkadaşı ile birlikte MÇP�den ayrıldı.

29 Ocak 1993 tarihinde Büyük Birlik Partisi kuruldu ve bu partinin Genel Başkanlığına seçildi. 24 Aralık 1995�te yapılan erken genel seçimlerinde ANAP-BBP ittifakından 20. Dönem Sivas milletvekili olarak, yeniden parlementoya girdi. 28.02.1996 tarihinde ANAP�tan istifa ederek, BBP�ye döndü. 26 Nisan 1998�de yapılan, 3. Büyük Kurultay�da tekrar BBP Genel Başkanlığına seçildi. Halen bu görevi devam ettirmekte olan Muhsin YAZICIOĞLU, evli ve iki çocuk babasıdır.

Munky
24-07-07, 08:28
Mustafa Kemal Yayçılı ( 1955)- (14.05.2004)
IMTP (Irak Milli Türkmen Partisi) Onursal Başkanı, Kerkük Meclisi Üyesi ve ITC (Irak Türkmen Cepheci) Siyasal Sorumlusu.

� 1955 yılında, Kerkük'ün Yayçı Köyü�nde doğdu.
� İlk, orta ve fen lisesi tahsilini Kerkük'te tamamladıktan sonra, 1975'te yüksek tahsil için Türkiye�ye geldi.
� Karadeniz Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi daha sonra İstanbul İktisadi Ticari İlimler Akademisi İşletme Fakültesi lisansüstü eğitimi aldı.
� Libya, Suudi Arabistan ve son olarak da Türkiye'de iş hayatına atıldı.
� Evli ve iki çocuk babası.
� Arapça ve İngilizce biliyor.
� 1987-1991 arası Irak Türkleri Kültür ve Yardımlaşma Derneği'nde çeşitli görev ve faaliyetlerde bulundu.
� 1991-1996 arası Irak Milli Türkmen Partisi'nde çeşitli görevler alarak partinin ilk Şaklava Bürosu ve Doğuş gazetesinin faaliyete geçmesine katkıları oldu.
� 1995'te ilk defa kurulan ITC Yönetim Kurulu üyeliğine getirildi, ama kısa bir süre sonra istifa etti.
� 18-20 Ağustos 1996'da Irak Milli Türkmen Partisi�nin Erbil'de yaptığı ikinci genel kurulunda, partinin genel başkanı oldu. 1997 Ekimi'nde düzenlenen ilk Türkmen Kurultayı'nda vekaleten başkanlığını yürüttü, ITC Yönetim Kurulu üyesi oldu.
� 1995'te Türkiye'de kurulan Türkmeneli Aydınlar Derneği'nin kurucu üyesi ve ilk dönem başkanlığını yaptı.
� Aralık 2002'de Londra'da düzenlenen Irak muhalefet toplantısında, Türkmen delegeleri arasında yer aldı.
� Ocak 2002 tarihinde Kuzey Irak'ta yapılan IMTP Üçüncü Genel Kurulu�nda ise, partinin Onursal Başkanlığına getirildi

HAKKINDA YAZILANLAR

Türkmen Lideri Yayçılı, şüpheli kazada öldü
Salih Boztaş
Zaman 15.05.2004

Irak Türkmen Cephesi Kerkük Sorumlusu ve Kerkük İl Meclis Üyesi Mustafa Kemal Yayçılı, �trafik kazası� sonucu hayatını kaybetti. Yayçılı'nın, ABD askerlerinin ateşi sonucu öldürüldüğü yolundaki haberler heyecana yol açtı.

Edinilen bilgiye göre Kerkük Valiliği tarafından Yayçılı�ya tahsis edilen araç, Kerkük-Tuzhurmatu yolunda aşırı hız nedeniyle Amerikan ordusuna ait Hummer jeep�e çarptı. Çarpma öncesi Amerikan askerlerinin aracı taramış olabileceği de iddia ediliyor. Olayda Yayçılı ile koruması Fazıl Namık hayatını kaybetti. Ağır yaralanan Irak Milli Türkmen Partisi (IMTP) Yönetim Kurulu Üyesi Necmettin Kasap ise Kerkük Hastanesi�ne kaldırıldı. Yayçılı, seçimlerde Kürtlere karşı Araplarla Türkmenler arasında ittifak için önemli çalışmalarda bulunuyordu.

Naaşlar Kerkük�e götürülürken, ölen Yayçılı�nın üzerinde mermi izi bulunmadığı öğrenildi. Dışişleri Bakanı Gül, Yayçılı�nın eşi Neval Yayçılı�yı telefonla arayarak başsağlığı diledi. Gül, Neval Yayçılı�ya, eşinin ölümünden duyduğu üzüntüyü dile getirdi ve her türlü yardımı yapmaya hazır olduklarını kaydetti. Bu arada Irak Türkmen Cephesi�nin (ITC) ilk açıklamasında ise �IMTP Genel Başkanı ve Kerkük Meclisi üyesi Mustafa Kemal Yayçılı, Kerkük-Tuzhurmatu karayolu üzerinde ABD askerleri tarafından açılan yaylım ateşi sonucu şehit edilmiştir. Kendisiyle birlikte koruması Fazıl Namık da şehit edilmiş, IMTP Yürütme Kurulu Üyesi Necmettin Kasap ağır yaralı olarak hastaneye kaldırılmıştır� denildi.

Türkmen davasının en ileri gelen isimleri arasında yer alan 1955 Kerkük doğumlu Mustafa Kemal Yayçılı, Türkiye�nin Irak Türkmenleri ile ilgilenmesi için büyük çaba sarf etmişti. Irak�a yönelik Amerikan operasyonu sonrası Kerkük�e giren ilk Türkmen lider olan Yayçılı, bu şehirdeki Türkmen nüfusu ITC çatısı altında toplamaya çabaladı. Türkmen adayı olarak Kerkük valiliği seçimlerine giren; ancak il meclisine seçilen Yayçılı, meclisteki Arap üyelerle Türkmenler arasındaki ilişkileri derinleştirmişti. Yayçılı, yapılacak genel seçimlerde Arap-Türkmen ittifakı için çaba sarf ediyordu. Evli ve iki çocuk babası olan Yayçılı, Arapça ve İngilizce biliyordu. Yayçılı, 29 yıl önce üniversite eğitimi için Türkiye�ye gelmişti. Yayçılı, Karadeniz Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi�ni bitirmiş, ardından İstanbul İktisadi Ticari İlimler Akademisi İşletme Fakültesi�nde master yapmıştı. 1997 Ekimi'ndeki ilk Türkmen Kurultayı'nda vekaleten başkanlığı yürüten Yayçılı, Aralık 2002'de Londra'da düzenlenen Iraklı muhaliflerin toplantısında, Türkmen delegeleri arasında yer aldı. Yayçılı, Ocak 2002'de kuzey Irak'ta yapılan ITC'nin üçüncü genel kurulunda partinin onursal başkanlığına getirilmişti.

xxx
Türkmen Cephesi lideri Kemal Yayçılı öldürüldü

Irak Türkmen Cephesi Kerkük sorumlusu Mustafa Kemal Yayçılı, Kerkük'te konvoyuna açılan ateş sonucu hayatını yitirdi. Irak Türkmen Cephesi Türkiye Temsilciliği'nden edinilen bilgiye göre, Yayçılı'nın içinde bulunduğu arabaya, dün saat 11.00 sularında Kerkük'ün Tuzhurmatu mevkiinde ateş açıldı. Saldırı sonucu Yayçılı'nın yanı sıra aynı araçta bulunan şöför Fazıl Namık da hayatını kaybetti. Arabada bulunan Necmettin Kasap isimli şahsın da ağır yaralandığı öğrenildi. Konvoya Amerikalı askerler tarafından ateş açıldığı belirtildi.

Yayçılı, 1955 yılında Kerkük'ün Yayçı Köyü'nde doğdu. 1975'te üniversite eğitimi için Türkiye'ye gelen Yayçılı, Karadeniz Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi'ni bitirdikten sonra İstanbul İktisadi Ticari İlimler Akademisi İşletme Fakültesi'nde lisansüstü eğitim aldı. Yayçılı, 18-20 Ağustos 1996'da Irak Milli Türkmen Cephesi'nin Erbil'de yaptığı ikinci genel kurulunda, partinin genel başkanı oldu. Yayçılı, Ocak 2002'de kuzey Irak'ta yapılan ITC'nin üçüncü genel kurulunda ise partinin onursal başkanlığına getirilmişti. Yayçılı, evli ve iki çocuk babasıydı.

Öte yandan Kerküklü kaynaklar ise Yayçılı'yı taşıyan aracın Kerkük'e doğru gittiği sırada meydana gelen kazada öldüğünü ileri sürdü. ABD Dışişleri Bakanlığı da Yayçılı'nın trafik kazasında öldüğünü, ABD askerlerinin ateş etmediğini iddia etti.

Munky
24-07-07, 08:28
Nihat Akseymen ( 04.11.1945)- (11.12.2001)
Nihat Akseymen 4.11.1945 tarihinde Ankara�da doğdu. Orta gelirli bir memur ailesinin tek çocuğuydu. Olabilen en iyi eğitimi alabilmesi için ailesi, büyük özveriyle onu Ankara Koleji�nde okuttu. 1966 yılında Koleji bitiren Nihat Akseymen, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi�ne girdi. Bu arada FKF içinde çalıştı ve TİP�e üye oldu. TİP Çankaya ilçesinde aktif görevler aldı. Öğrenci eylemlerine de aktif katılıyordu. Arkadaşlarıyla birlikte Sosyalist Gençlik Örgütü SGÖ�yü kurdu.

TİP üyesi olmakla birlikte, Nihat Akseymen komünist partisine ihtiyaç olduğunu düşünüyor, TKP�yi arıyordu. İngiltere�den Selma Ashworth�ün çıkardığı ve TKP�yle bağlı olan Kardaş dergisi geliyordu. Nihat, 1970 Şubatı�nda evlendiği ilk eşi Merih Kutsal ile birlikte 1970 yazında İngiltere�ye gitti ve Kardaş dergisi aracılığıyla TKP�yi buldu. 1970 yazında Yakup Demir�le görüştü ve TKP üyesi oldu. Türkiye�ye döndü ve yakın arkadaşlarıyla birlikte TKP örgütlenmesinin bir kolunu başlattı.

Gerek gençlik örgütlenmesinde savunduğu kömünist fikirler, gerekse TKP örgütlenmesini başlatmış olması şimşekleri Nihat�ın üzerine çekti.

Nihat Akseymen eşiyle birlikte 7 Ocak 1971�de İngiltere�ye gitti. Uzunca bir süre kendisi Wimpy denen lokantalarda günde 12 saat garsonluk yaparken eşi de temizlikçi, bulaşıkçı, kasiyer ve terzi olarak çalıştı.

Siyasal Bilgiler Fakültesi 4. sınıfından Londra�daki City Üniversitesi Sosyoloji Bölümü�nün ikinci sınıfına aktarma yapan Nihat Akseymen, 1973 yılında bu üniversiteden mezun oldu. Londra�da okula devam ederken geceleri de garsonluk yapıyordu. Bu arada İngiltere�de İngiltere Türkiyeli İlericiler Birliği�ni kurdu. İngiltere tarihinde ilk kez lokanta işkolunda grev oldu. Nihat�ın iş arkadaşı da olan Wimpy işçileri 60 işyerinde greve çıktılar. Ardından konfeksiyon işçilerinin grevi başladı. Bu eylemlerin içinden Londra İşçi Birliği ve yerel bir işçi gazetesi olarak İşçinin Sesi doğdu.

Türkiye�de TKP örgütlenmesi sürüyordu. Bu arada yönetim değişikliği sonucunda İsmail Bilen genel sekreter oldu. Türkiye örgütlenmesine verilen önemin artmasıyla bağlı olarak, Nihat Akseymen arkadaşlarıyla görüşmek üzere 1974�te Türkiye�ye geldi. Çıkarken Kapıkule�de gözaltına alındı ve kullandığı Land Rover marka arabayla sınır demirlerini kırarak Bulgaristan�a kaçtı. Buradan yeniden İngiltere�ye geçti. Bu sıralarda kendisine MK�de görevlendirildiği söylendi. Ve ardından da eşiyle birlikte iki yıllık eğitim görmek üzere Moskova�ya, SBKP MK Marksizm Leninizm Enstitüsü�ne gönderildi.

1968 sonrasının en önemli tarihsel dönemeçlerini Nihat Akseymen Moskova�da yaşadı. Portekiz devrimi, Vietnam zaferi, İtalya�da İKP�nin neredeyse iktidara gelmek üzere olduğu günler ve Türkiye�de 1 Mayıs�ın ilk yığınsal ve açık kutlanışı... Akseymen, okulun başarılı öğrencilerindendir.

Akseymen, Rusça öğrendi.

1976 sonrasında TKP içinde de devrimci-reformist ayrışması önem kazandı.
İşçinin Sesi�nin parti yayını olduğu kararı alındı. Ardından, yazılarını R.Yürükoğlu yazar adıyla yazan, parti adı Veli Dursun olan Nihat Akseymen, Bilen tarafından, Emperyalizmin Zayıf Halkası Türkiye adlı bir broşür yazmakla görevlendirildi. Nihat Akseymen bu görevi yerine getirdi. 1978�de parti yayınlarının editörü olarak çalışmak üzere Leipzig�e çağırıldı. Leipzig�e gitmek için Berlin�de altı ay eşiyle birlikte beklerken, aynı broşürün genişletilmiş basımını kitap olarak hazırladı. Bu arada Leipzig görevi ev bulunamadığı gerekçesiyle geri alındı. Kitaba tepki gösterilmeye başlandı.


İşçinin Sesi ya da Londra kanadı

İşçinin Sesi 1978�de kapatılmıştı, gönderilen yazılar Atılım�da basılmayınca, yeniden açıldı. Ve 1979�da TKP tarihinde ilk kez açık tartışma, Nihat Akseymen�in �Kuştan korkan darı ekmesin� başlıklı yazısıyla, İşçinin Sesi�nin 100.sayısında başladı. Aynı sıralarda Nihat Akseymen, MK�dan çıkarıldı. İşçinin Sesi yandaşları dışlandı. Önce İşçinin Sesi ya da Londra kanadı diye bilinen örgütlenme ortaya çıktı. Daha sonra, 5. Kongre de tüzüğe aykırı olarak habersiz yapılınca, TKP İşçinin Sesi adı altında parti örgütlenmesi doğdu. TBKP girişimi sonucunda TKP adı bırakılınca ise TKP adı alındı. Bütün bu süreç Nihat Akseymen�in liderliği altında yaşandı. 1999�da kendi isteğiyle genel sekreterlikten ayrıldı, MK üyesi olarak kaldı ve araştırmaya daha çok zaman ayırmaya başladı. Sosyalizm Nedir kitabı bu süreçte hazırlandı.

TKP�de yaşanan büyük bir haksızlıktı ama Nihat Akseymen, bunun dünya tarihsel bir sürecin parçası olduğunu en iyi bilen biri olarak, hiçbir zaman bu haksızlığın sorumluluğunu kişilere ve guruplara indirgemedi, TKP�nin diğer parçalarını görmezlikten gelmedi.

Heybeliada�dan denize...

Bu nedenle küllerinin de tüm parçaların katılımıyla, gençliğinin geçtiği ve büyük özlemini çektiği Heybeliada�dan denize atılmasını istedi.

Nihat Akseymen, büyük özlem çekiyordu da neden gelmedi?

Özellikle 1990�ların başlarından beri İngiltere�de Nihat Akseymen�in adı çevresinde büyük provokasyonlar yaşandı ve yaşanmaktaydı. Bunlarda devletlerin parmağı vardı. Son yıllarda Türkiye�de hukuken de tamamen uydurma TKP davaları açıldı. Bunların ana amaçlarından biri Nihat Akseymen�in firari sanık olarak ilanıydı. 1970-1980 arası İşçinin Sesi yandaşlarının taraf olduğu birkaç tekil olay gerekçe gösterilerek, benzeri olaylara karışmış kişiler mecliste otururken, TKP İşçinin Sesi, terör örgütü diye kayıtlarda yazılıydı. Fikirlerine katılınabilir ya da katılınmayabilir ama İşçinin Sesi Türkiye�de fikir örgütünün en önde gelen örneğidir. Demek ki kendisi terörist olan bu sistem, karşıt fikri terör olarak görmektedir.

Bu çerçevede, Nihat Akseymen genç yaşında, ardında çok sayıda terör aracı bırakarak aramızdan ayrılmıştır: Emperyalizmin Zayıf Halkası Türkiye, Açık Mektup, Proletarya Enternasyonalizmi, Üçüncü Program ve Görevlerimiz, İyi Öncü Değil Kötü Artçı Bile Değil, Örgüt ve Örgütçü, Faşizmin Çözülüşü, Sosyalizm Üstün Gelecektir, Durum ve Görevlerimiz, Yaşayan Sosyalizm, Sınıf Savaşının Vardığı Aşama ve Komünist Partisinin Taktikleri, Bu Kavga Gelecek Kavgasıdır, Sosyalizm ve Demokrasi, Kankun Konferansı ve Düşündürdükleri, Durum ve Görevlerimiz, Okunacak En Büyük Kitap İnsandır, Sosyalizmin Çözülüşü Üzerine Üç Makale, Sosyalizm Nedir ve yaklaşık 475 sayı çıkmış olan İşçinin Sesi gazetesindeki makalelerinin Kırkın Yarısı başlığıyla iki cilt olarak derlemesi. Sosyalizm Nedir kitabının ön hazırlığı yapılmış olan duran iki cildi, kendi vasiyeti uyarınca, eski eşi Emine Engin�in de içinde bulunduğu beşli bir gurup tarafından yayına hazırlanacaktır. Ayrıca 1960�lı yıllarda çıkmış Durgunda bir Kurşun başlıklı bir şiir kitabı vardır.

Nihat Akseymen, Fidel Kastro�yla tanışmıştı. Bir sanatçıydı, iyi bir denizciydi, müzisyendi ve iyi bir ahşap ustasıydı.

Nihat Akseymen, 1982 yılında ilk eşinden ayrıldı. 1988 yılında ikinci eşinden bir kızı oldu.

Ayrıldığı eşiyle olan ilişkisi bir örnektir. Mücadelenin harareti içinde eriyen bir evlilikten sonra, Partide eski eşiyle arasında fikir ayrılığı çıktığında, bir bardak suda fırtına koparmaya gerek yok diye el sıkışarak ayrılırlar.

Nihat Akseymen rahatsızlandı. Boğazından şikayeti vardı. Gittiği mahalle doktoru gırtlak kanseri kuşkusuyla hastaneye yolladı. Temiz çıktı. Ardından bir daha gitti, doktor bu kez mide kuşkusuyla yolladı, yine temiz çıktı. Karaciğer bölgesinde sancı başladığında, dostlarının özel gayretiyle ortaya çıktı ki, karaciğerin neden olduğu portal hipertansiyon ve gırtlakta bunun yarattığı varis, gırtlak rahatsızlığı gibi görünürmüş. Bunun üzerine apar topar yapılan karaciğer testinde ve biyopside, bağırsak kanserinin karaciğerde metastas yaptığı, tüm karaciğeri sardığı, tam bir yıl gecikmeyle anlaşıldı. Kendisi kemoterapiyi reddederek kanser tedavisine ilişkin güçlü kanıt ve bulguları olan doğal ağırlıklı Gerson tedavisi görmeye karar aldı. Tedavi yönünde belli bir yol da alındı ama geç kalınmıştı. 11 Aralık 2001�de, 56 yaşında, solunum yetersizliğinden yaşama gözlerini yumdu. Kendi isteği doğrultusunda, bedeni yakıldı.

Munky
24-07-07, 08:29
Nuri Demirağ ( 1886)
1886�da Divriği�de doğan Demirağ Maliye Mektebi�nde öğrenimini yarım bırakarak bir süre memleketinde öğretmenlik yaptı, ardından Ziraat Bankası�na girdi. Maliye Nezareti�nin açtığı sınavı kazanınca, maliye memuru olarak İstanbul�a atandı, 1918�de maliye müfettişi oldu. Mütareke yıllarında bu görevinden sitifa ederek ticaret hayatına atıldı; ürettiği �Türk Zaferi� adlı sigara kağıdıyla kısa sürede oldukça büyük servet edindi. Sigara kağıdı üretimi İnhisarlar İdaresi�ne verilince (1925), bir ithalat ve ihracat bürosu kurdu. Bir süre sonra bu büroyu kapatıp yüksek mühendis olan kardeşi Abdurrahman Nuri Demirağ ile birlikte müteahhitliğe başladı.

Karabük Demir Çelik Tesisleri (1930), İzmit Kağıt Fabrikası, Bursa Merinos Fabrikası, Sivas-Erzurum demiryolu hattı (1938-1939) projelerini gerçekleştirdi. Kişisel çabalarıyla İstanbul Yeşilköy�de ilk büyük havaalanını yaptı; aynı yerde bir uçak fabrikası ve pilot okulu kurdu. Fabrikada Türk Tayyare Cemiyeti�nin siparişlerini üretmeye başladıysa da devletten destek görmediği için bir süres sonra üretimi durdurmak zorunda kaldı.

1945�te Milli Kalkınma Partisi�ni kurdu. Parti seçimlerde başarılı olamadı ve giderek etkinliğini yitirdi. 1954�te Demokrat Parti listesinden bağımsız Sivas milletvekili seçilen Demirağ bu görevi ölümüne değin sürdürdü.

Cumhuriyet döneminin ilk Türk demiryolu müteahhitlerinden Nuri Demirağ 13 Kasım �����.�da İstanbul�da öldü.

Munky
24-07-07, 08:29
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1232.jpg
Osman Bölükbaşı ( 1911)
Millet Partisi Eski Genel Başkanı Osman Bölükbaşı 1911 yılında Hacıbektaş'ta doğdu.Türkiye'deki öğreniminden sonra, yüksek öğrenimini, Fransa'da tamamlayan Bölükbaşı, yurda astronomi ve matematik öğretmeni olarak dönmüştür. 1945 yılında siyasi hayata atılmış, Demokrat Partinin ileri gelenleri arasına girmiştir. Fakat bir yıl sonra Hikmet Bayur, Fevzi Çakmak ve D.P. muhalif grubundan olan öteki Milletvekilleri ile D.P. den istifa ederek 1946 yılında Millet Partisi'ni kurmuştur. Millet Partisi içinde güzel konuşmalarıyla ile ün yapmış. Hikmet Bayur'un genel başkanlığında görev almış 1950 seçimlerinde Kırşehir'den milletvekili seçilmiştir. Heyecanlı ve doğru konuşmasıyla halkın teveccühünü kazanan inen Bölükbaşı, zaman zaman yaptığı konuşmaları ile D.P. iktidarını acı acı tenkid etmiş, bu yüzden hapse bile atılmıştır. 1957 seçimleri sırasında da hapse atılan Bölükbaşı, seçimler sonunda Millet Partisi'den tekrar tek milletvekili olarak Meclis'e girmiştir. Siyasi hayatı boyunca kurulan kabinelerde görev almamıştır. İhtilalden sonra partisinin ayakta kalmasını sağlamış 1961 genel seçimlerine 57 milletvekili ile Meclise girmiştir. Daha sonra partinin gidişini beğenmeyerek adı Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi olan partiden ayrılarak, yeniden Millet Partisi'ni kurmuştur.1973'de parti Genel Başkanlığından partiden ve Milletvekilliğinden istifa etmiştir.

Munky
24-07-07, 08:30
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/827.jpg
Sezai Karakoç ( 1933)
1933�de Diyarbakır/Ergani�de doğdu. İlkokulu Ergani�de, ortaokulu Diyarbakır ve Maraş�ta, liseyi Gaziantep�te okudu. Lise sonda Necip Fazıl Kısakürek�le tanıştı.

Burslu öğrenci olarak girdiği Siyasal Bilgiler Fakültesi�ni 1955�de bitirdi. 1959-1965 yılları arasında Maliye Müfettiş Yardımcılığı ve Gelirler Kontrolörlüğü görevlerinde bulundu.

1967 yılında İslamın Dirilişi ve Yazılar adlı kitaplarından dolayı yargılandı. Büyük Doğu, Hisar, Akpınar, Dernek, Düşünen Adam, A dergilerinde deneme ve şiirler, Yeni İstanbul, Sabah ve Milli Gazete�de fıkra yazıları yayımlayan Sezai Karakoç, mart-nisan 1960�ta iki, mart 1966 - mart 1967�de oniki, ekim 1969 - ocak 1971�de onaltı sayı olmak üzere Diriliş dergisini yayımladı.

1974�ten itibaren düzenli olarak 18 sayı yayınlanan, 1976�dan itibaren gazete biçiminde çıkan Diriliş dergisi yerli düşünce ve edebiyatın en önemli dergilerinden biri oldu.

1977-78, 1980 ve 1983 yıllarında da yayımlanan Diriliş, son olarak 1987-1993 arası altı yıl haftalık olarak yayımlanmıştır. Diriliş Dergisi, gerek edebiyatımız gerekse fikir ve kültür hayatımız için bir okul olmuş, çok sayıda aydın ve sanatçı yetiştirmiştir.

1990 Diriliş Partisi�ni kuran Sezai Karakoç, 1997 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılışına kadar da bu partinin genel başkanlığını yürüttü.

ESERLERİ
Şiir Kitapları: Körfez,Şahdamar,Hızırla Kırk Saat,Sesler,Taha�nın Kitabı,Gül Muştusu,Zamana Adanmış Sözler,Leyla ile Mecnun, Mona Rosa.

Araştırma ve Fikir Kitapları: Yunus Emre, Mevlana, Mehmet Akif, İslam�ın dirilişi, İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü, Ölümden Sonra Kalkış, Mağara ve Işık.

Hikaye Kitapları:Hikayeler I - Meydan Ortaya Çıktığında (1978), Hikayeler II - Portreler (1982)

Munky
24-07-07, 08:30
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1455.jpg
Tahsin Banguoğlu ( 1904)- (1989)
1904 yılında Drama�da doğdu. MEB (1948-1950) , Milletvekili (1943-1950), Senatör (1961-1968) YTP Genel Başkanı (1966), TDK Başkanı, dil profesörü, yazar.1989 yılında İstanbul�da öldü.

Tahsin Banguoğlu; Drama eşrafından merhum Ahmet Cevdet Efendi ile merhume Rukiye Hanım'ın sevgili oğulları Fazıl Salih, Tahsin Banguoğulları Züleyha Serdaroğlu, Nezihe Onbaşıoğlu Bedra Üçok'un kardeş

Munky
24-07-07, 08:30
Velid Canbolat
HAKKINDA YAZILANLAR

Şam cephesi, Lübnan muhalefetini �sürgün general� ile vurdu
Vesim Bekraki, Beyrut, Cihan Haber Ajansı
Zaman 14.06.2005

Lübnan�daki genel seçimlerin 3. turunda büyük sürpriz yapan eski Genelkurmay Başkanı ve Başbakan Michel Aun�un zaferi, Suriye karşıtı muhalefete darbe olarak yorumlanıyor.

128 üyeli mecliste toplam 58 sandalyenin ayrıldığı Dağlık Lübnan ve Bekaa bölgelerinde Aun ve müttefikleri 21 sandalye kazandı. Genellikle Marunilerin yaşadığı bölgelerde üstün görünen Aun, Suriye karşıtı olmak iddiasıyla ortaya çıkan muhalefetin �hiçbir programı�nın bulunmadığını söyledi. İlk iki turda Suriye yanlısı ve karşıtı cephe başa baş sonuç elde etmişti. Şam yanlısı Hizbullah ve müttefikleri de dün kazandıkları 10 milletvekilliği ile sandalye sayısını 33�e yükseltmiş durumda. Eski Başbakan Refik Hariri�nin oğlu Saadettin Hariri�nin listesini de içinde bulunduran Dürzi lider Velid Canbolat�ın liderliğindeki ittifak da önceki günkü seçimlerde kazandığı 27 vekillikle sandalye sayısını 46�ya yükseltti. Son tur öncesi kilit önemdeki 3. tur sonuçlarının Suriye karşıtı cephe için büyük darbe olduğu ve muhalefetin parlamentoda çoğunluğa sahip olmasını önleyebileceği yorumları yapılıyor. General Aun, Suriye yanlısı Cumhurbaşkanı Lahud�un görevden alınmasına soğuk yaklaşıyor. 1980�lerin sonlarında başbakanlık da yapan Aun, Suriye�nin çekilmesine yönelik kampanya yürütenlerin başında geliyordu. 1988 Eylül�ünde geçici hükümetin başına geldiğinde Suriye�nin çekilmesini isteyen Aun, Ekim 1989�da azledilmesine rağmen görevi bırakmayı reddetti. Taraftarları Kasım 1990�da Suriye güçlerine yenilince Aun, Fransa Büyükelçiliği�ne sığındı. Fransa�daki 14 yıllık bir sürgün hayatının ardından, Suriye askerlerinin çekilmesi sonrası Mayıs 2005�te ülkesine geri döndü.

Munky
24-07-07, 08:31
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/87.jpg
Yaşar Okuyan ( 1949)
İSTANBUL - 1949, Sultan, Sabire - İstanbul Gazetecilik Yüksek Okulu - Orta İngilizce - Gazetecilik - Gazeteci, Yazar, İmbat Şirketler Topluluğu Yönetim Kurulu Başkanı, XX nci Dönem Yalova Milletvekili - Çalışma ve Sosyal Güvenlik Eski Bakanı - Evli, 3 çocuk babası.

GÜNDEM

Hürparti, CHP'ye iltihak etti
Milliyet 10 Haziran 2007

Hürparti Genel Başkanı Yaşar Okuyan, merkez sağda sonuçsuz kalan birleşme girişimleri için "Allah rahmet eylesin, üzücü bir durum" dedi. Okuyan, ANAP ve DP'dekilerin önemli bir kısmının CHP çatısı altında siyasi birliktelik için adım attıklarına şahit olunacağını da savundu. Hürparti'nin dün yapılan MKYK toplantısında oybirliğiyle CHP'ye iltihak kararı alındı.

GÜNDEM 06.05.2005

Yaşar Okuyan, DTP�yi Hür Parti yaptı
Zaman 6.05.2005

Genel başkanlığını eski bakanlardan Yaşar Okuyan�ın yaptığı Demokrat Türkiye Partisi (DTP), 3. olağan büyük kongresini gerçekleştirdi. 28 Şubat sürecinde eski DYP�li Hüsamettin Cindoruk öncülüğünde kurulan partide köklü değişikliklere gidildi. Patinin adı Hürriyet ve Değişim Partisi (Hür Parti) olarak değiştirilirken, amblemi de �yeşil zemin üzerinde güneş� oldu.

Parti genel merkezinde yapılan kongrede, genel başkanlığa tek başına aday olan Yaşar Okuyan yeniden seçildi. Kongrede, parti tüzük ve programında da değişikliğe gidilirken, Merkez Karar Yürütme Kurulu (MKYK) ve Merkez Disiplin Kurulu (MDK) seçimleri de gerçekleştirildi. Genel Başkan Okuyan, kongrenin kapanışında yaptığı konuşmada, Hür Parti�nin Türk siyasetine yeni bir soluk ve siyaset anlayışı getireceğini söyledi. Değiştirilen amblemin, partinin yeni ismiyle de uyum sağladığını belirten Okuyan, �Türkiye�nin yeni bir Kuva-yı Milliye mücadelesi çizgisinde yeniden silkinmeye, adeta yeniden ikinci bir Müdafaa-i Hukuk gibi bir aşamayı geçme ihtiyacı var. Hem ekonomik açıdan, hem dış politika, hem de dıştan gelen tehditler karşısında Türkiye Cumhuriyeti Devleti�ni savunma açısından.� diye konuştu. Parti adındaki �hürriyet� kelimesinin, �kişilerin hürriyeti, din ve inanç hürriyeti, fikir ve serbest teşebbüs hürriyetini� ifade ettiğini belirten Okuyan, �değişimin� ise �dünyaya ayak uyduramayan Türkiye�de gelinen noktada yapılması gerekenleri� simgelediğini kaydetti. Okuyan, �Bundan sonra iktidarın karşısına Hür Parti olarak çıkacağız, yakasına yapışacağız.� dedi.


GÜNDEM 22.11.2004

Yeni parti kuracaktı, sürpriz yapıp DTP�nin başına geçti
Zaman 22. Kasım 2004

Yeni parti kurma hazırlıkları yapan Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Yaşar Okuyan, sürpriz bir şekilde Demokrat Türkiye Partisi�nin (DTP) başına geçti. Okuyan, DTP�nin King Otel�deki 4. Olağanüstü Kongresi�nde genel başkanlığa aday oldu.

724 delegeden 92�sinin oy kullandığı kongrede Okuyan, 3. turda 82 oy aldı. Seçime tek aday olarak giren Okuyan, eski genel başkan Önder Günay�ın yerine seçildi. Kongrede, DTP�nin Türkiye�nin yedi bölgesini çağrıştıran �şemsiye� amblemi de değiştirildi. Yeni amblem �yeşil zemin üzerinde sarı renkte güneş� olarak kabul edildi. Amblemde, Türkiye�nin ve TBMM�nin kuruluş yılı 1923�ü temsilen 23 ışına yer verildi. 45 kişiden oluşan genel idare kurulunun ismi de merkez karar ve yürütme kurulu şeklinde değiştirilerek üye sayısı 50�ye çıkarıldı.

Yaşar Okuyan, sırası ile Hüsamettin Cindoruk, İsmet Sezgin, Mehmet Ali Bayar, Yılmaz Hastürk, Sema Küçüksöz ve Önder Günay�dan sonra DTP�nin 7�nci genel başkanı oldu. Seçildikten sonra teşekkür konuşması yapmak isteyen Okuyan, partinin yeni ambleminin yer aldığı kürsüye �Başbakan Okuyan� tezahüratlarıyla çıktı. Yeni bir yolun başlangıcında olduklarını kaydeden Okuyan �Bundan sonra birlik ve dayanışma içinde ilk seçimde iktidara yürüyeceğiz. İşin başında elbette zorluklar olacak; ama bunları aşmak bizim çalışmalarımıza bağlı.� dedi. İç ve dış politikadaki gelişmeleri de değerlendiren Okuyan, hükümet ile muhalefeti eleştirdi. Türkiye Cumhuriyeti�nin 81 yıllık tarihinde üniter yapının en fazla tehdit altında olduğu dönemin yaşandığını savunan Okuyan, eskiden mandacılık tartışılırken, şimdi de �AB mi, ABD mi� tartışmasına girildiğini ifade etti. Türkiye�nin bu duruma gelmesinde kendisinin de dahil, herkesin yanlış ve eksiklikleri bulunduğunu anlatan Okuyan, �İlk seçimde AKP iktidarını koltuğundan edeceğiz.� iddiasında bulundu. Okuyan, DTP�nin 2005 Mayıs�ında 3. olağan kongresini gerçekleştireceğini, bu tarihe kadar program ve projeleri üzerinde çalışacaklarını belirtti.


GÜNDEM

Okuyan 22 yıl sonra MHP�ye geri döndü
ANAP�tan istifa eden Çalışma ve Sosyal Güvenlik eski Bakanı Yaşar Okuyan dün törenle MHP�ye katıldı. Konuşmasında 22 yıl öncesine atıf yapan Okuyan, 1980 öncesinden kalan yürüyüşe yeniden katılmaktan memnuniyet duyuyorum.
Artık MHP�nin zaferi için çalışacağım. dedi. Okuyan�a rozetini takan MHP lideri Devlet Bahçeli, üyelik formunu ise Sağlık Bakanı Osman Durmuş ile birlikte imzaladı. MHP�nin Meclis�teki sandalye sayısı ise 125�e yükseldi.
Okuyan, �idamın kaldırılması, Kürtçe yayın ve eğitim� başta olmak üzere MHP�nin karşı çıktığı AB ile ilgili düzenlemelere �evet� oyu vermişti. Okuyan�ın katılımı, MHP lideri Devlet Bahçeli�nin, söz konusu düzenlemeleri destekleyenleri eleştirmek için kullandığı, �PKK'nın yanında 6 parti var.� sözünü hatırlattı.

Aktif siyasete 1970�li yılların başında MHP�de başlayan Okuyan, Mesut Yılmaz�ın ANAP liderliğine seçilmesinden sonra bu partiden Meclis'e girdi. Okuyan, ANAP'ta sürekli ülkücü geçmişiyle anıldı. Baba ocağını rencide etmemeye özen gösterdi. Ancak, geçmişi hatırlatıldığında �ANAP�lı kimliğine� vurgu yapmayı ihmal etmedi. Kendi adıyla kurduğu internet sitesinde MHP�li geçmişine yer vermedi. Sitesinde Yaşar Okuyan kimdir? başlığıyla sunduğu özgeçmişinde, MHP�li yıllarını gazeteci olarak tarif etti. Okuyan, Yılmaz�la ters düşünce bakanlık görevi ile ANAP�tan ayrıldı.

Zaman Zekai Özçınar, Ankara 30.08.2002


GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM

Okuyan'ın kardeşi TKP�li kardeşi ANAP'lı oldu
Hürriyet 14 Mayıs 2001

ÇALIŞMA ve Sosyal Güvenlik Bakanı Yaşar Okuyan'ın kardeşi, dün Yalova il kongresinde ANAP'a geçti. 1980 öncesi ağabeyi Yaşar Okuyan'dan farklı olarak TKP�li olmuş ve parti politikası gereği CHP'ye girmişti.O dönemde TKP yayın organlarından Ürün dergisinin sahipliğini yapan ve Rusya�daki Ekim devriminden dolayı soyadını değiştirip Ekim soyadını alan Arif Ekim, ağabeyinin partisi ANAP'a katıldı. Arif Ekim'in parti rozetini ağabeyi Yaşar Okuyan taktı.

Okuyan'ın Ekim devrimi
Şamil TAYYAR - Ayla ÖZCAN
Sabah 15 Mayıs 2001

Kardeşi Arif Ekim'e ANAP rozeti takan Bakan Yaşar Okuyan espriyi de patlattı: Bizim komünist Arif ANAP'a mı geliyor?
Kendi ifadeleriyle 'komünist kardeş' ve 'faşist ağabey' 27 yıl sonra merkez sağ parti ANAP'ta buluştu. 12 Eylül öncesi kendisinden 3 yaş büyük ağabeyi Yaşar Okuyan'a "Faşist bir ağabeyim olduğu için utanıyorum" diyerek yollarını ayıran Arif Okuyan önceki gün ANAP'a katılırken, parti rozetini takmak da ağabeyine nasip oldu. ANAP Yalova teşkilatı da düşman kardeşleri aynı siyasi çatı altında bir araya getirirken, bu sürprizi son güne kadar sakladı. Tören günü kardeşinin ANAP'a katılacağını öğrenen ağabeyi, önce şaşırdı sonra espriyi patlattı: "Bizim komünist Arif mi geliyor?"

BUZLAR ERİDİ...
12 Eylül öncesi MHP'de genel sekreter yardımcılığı görevini yürüten ağabeyi Okuyan'a "Faşist bir ağabeyim olduğu için utanıyorum" diye yollarını ayıran Arif Okuyan, kendi dünyasını kurdu. Kardeşinin bu tepkisine ağabeyinin yanıtı da sert oldu: "Benim de komünistlerle işim yok." Arif Okuyan, "Okuyan soyadını taşımak benim için zul" diyerek soyadını değiştirdi. Okuyan'a yeni soyad, 1917 Bolşevik October (Ekim) devriminden esinlenerek alınan 'Ekim' oldu. Ancak, aradan geçen yıllar iki kardeşin siyasi düşüncelerinde değişime yol açtı. Siyasi rotasını ilk değiştiren ağabey oldu, Mesut Yılmaz'ın liderliğindeki ANAP'a katıldı. Şimdi Çalışma Bakanı. Kardeşi ise yerel gazetelere makaleler yazdı, çevre ve insan hakları örgütlerinde aktif olarak görev aldı.
'Soyadımı değiştirmem'

Okuyan'ın 1980 öncesinde Türkiye Komünist Partisi'nde (TKP) ve DİSK'te yer alan kardeşi Arif Ekim, "Ağabeyimle barıştık ama soyadımı tekrar değiştiremem" dedi. Ekim, merkez sağa nasıl kaydığını ise şöyle anlattı: "Ağabeyimle zıt kutuplarda çarpıştık. 1974'ten 1982'ye kadar görüşmedik. 1982'de cezaevinden çıkınca herkesin, yaşanan olaylardan dersini aldığını anladık ve barıştık. Kendi kendimize Türkiye'nin ne oyunlara kurban gittiğini düşündük. 1987'ye kadar zaten Okuyan yasaklıydı. 1987'den sonra yasağı kalkınca ANAP'ta yer aldı. Ben 1983'te TKP ile tüm bağlarımı kopardım. SODEP'e girdim. Fakat bu partilerin isimlerinde demokrasi sözcüğü yer alsa da bireysel özgürlük ve haklar noktasında çok katı olduğunu deneyimlerimizle gördük. Okuyan'ın Yalova'daki çalışması, her mesafede olması, deprem öncesi ve sonrası hizmetleri karşısında 'Eğer bu ülke için çalışıyorsak neden birlikte olmayalım?' dedim. Ancak soyadımı değiştirmeyi düşünmüyorum. Üzerimde biraz baskı var. Sürerse bende ters teper."

xxxxx

Komünist kardeş ülkücülükten liberalliğe geçen ağabeyinin yoluna girdi
Gülden Aydın
Hürriyet 26 Mayıs 2001

Yaşar Okuyan:
Aileyi reddetti, soyadını October olarak değiştirdi

Arif Ekim:
Kurtulayım bu soyaddan dedim, mahkemeye başvurdum

ANAP'li sosyal Güvenlik ve Çalışma Bakanı Yaşar Okuyan, 12 Eylül öncesinde MHP'nin yetkili ve etkili şahsiyetlerindendi. O yıllarda kardeşi Arif Okuyan ise Türkiye Komünist Partiliydi. Hatta MHP'li ağabeyiyle aynı soyadını taşımaya dayanamamış ve mahkeme kararıyla ��Ekim�� soyadını almıştı. Aradan yıllar, köprülerin altından çok sular geçti. Arif Ekim 15 gün önce ANAP'a üye oldu. Okuyan ve Ekim kardeşlerle geçmişin bugüne seyrini konuştuk.

İdeolojinize DNA belleğiniz mi üstün geldi?
Arif Ekim: Geçmişi kurcalamak çok önemli değil. İleriye bakmak gerekiyor. Ağabeyimin 12 Eylül öncesi ve sonrasında farklı noktalarda olsak da kardeşliği içinde yanardağ gibi hissettiği olmuştur. Hiç unutamıyorum, 1977 1 Mayıs'ında ağabeyimin ��Ya ne oldu, başına bir iş mi geldi� deyip araması, arattırması kolay unutulacak şey değil. Ne yaparsanız yapın atamayacağınız, yok olmayacak bağı hissediyorsunuz. 12 Eylül sonrasında ağabeyimin tutuklandığı dönemde, rahmetli annemle birlikte çocuklarına ve ailesine sahip çıktık. Ben de tutuklanacaktım. Neyin ne olacağını kimse bilmiyordu. Karanlık günlerde yaşıyorduk.

Ağabeyinizi ziyaret ettiniz mi?
AE-Yok. Davanın seyrini izledim ama gitmedim.

Yaşar Okuyan: Günahtı.
AE-Günahtı. (Gülüyor)

Düşman iki uçta oğul sahibi olmak, anneniz için epey zor olmuştur?
AE- Ben daha küçükken üç kardeşimi kaybetmişiz. Annem şakayla karışık söylerdi. 'Allah'tan ikisi yaşadı. Ele avuca sığmıyorlar. Beşi yaşasaydı ne çekecektim bunlardan' derdi. Babamızı 1974 yılında kalp krizinden kaybettiğimiz için o görmedi.


MAYDANOZ!

Liberalleşmenizde ağabeyinizin konumu, siyaset adamlığının etkisi oldu mu?
- Ağabeyim 1995 Aralık seçimlerinde milletvekili seçildi. Bu tarihten sonra muhalefette ve iktidar döneminde ben, Yalova'da çevre derneğinin başkanıydım. Herşeye fazlaca müdahale ettiğimiz ...


YO- Maydanoz!
AE- Maydanoz olduğumuz yıllardı. 1996 Şubatı'nda istifa ettiğim CHP'nin yöneticilerine anlatamadığım sorunları, Sayın Okuyan çok rahat dinliyordu ve hak verdiğinde de destek oluyordu. 1998 Mayısı'nda ANAP Yalova kongresini düzenledi. Köylerden halk temsilcileri geldi, sivil toplum örgütleri geldi, sandıklar kuruldu. Hani biz solcuların yıllardır isteyip de yapamadığımız türden. Bir tür yerel Habitat'tı. Depremden bir yıl önce, bir günü depreme ayırıp tartıştık. Bu çalışma, ağabeyimle daha sıkı birlikteliğimizi getirdi. Bir yerlerde buluşmamızın sürecini ve güveni hızlandırdı. Deprem sonrası bu birliktelik uçtu ve fren tutmaz hale geldi.


Okuyan'ın otoriter ve ilk anda insanda çekingenlik uyandıran bir duruşu var...
YO- Faşist! (Gülüyor)

AE- İstanbul Üniversitesi'ne girdiğimde 12 Mart henüz olmuştu. Kafamda bir deprem yaratmıştı. Bizim ailede, politika konuşulurdu. Dedem, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'ndendi. Babam CHP üyesiydi.

YO- Babam '60 öncesi CHP üyesiydi hem de Fatih'te Şehresmi Mahallesi Ocak başkanıydı. Ben CHP bayrağını ocağın gönderine çook çektim.

83�DE BARIŞTIK

Ağabeyinizi tanımlayacaktınız?
AE- Arayışlar insanları farklı noktalara getirdi.

YO- 1967-68'lerde aynı çizgideydik, milliyetçiydik. Hadiseler başlayınca, kardeşimin durumundan tedirgin oldum. Onu okuma yazmaya teşvik ettim. Meraklıydı da. Çünkü ortada doğru dürüst üç dört kitap bile yoktu. 18 sayfalık Dokuz Işık'tan başka bir şey yoktu. 1970'de Kurt Karaca'nın bir kitabı yayınlanınca çok heyecanlandık. Çünkü referans kitabımız yoktu. Solun cazibesi, yüzlerce, binlerce tercüme kitaptı. Arif, biraz araştırayım derken, önce Cemil Meriç'in Hareket Grubuna kaydı. Oradan rotayı sola kırdı. Komünist olmasına, hadiselere girmesin endişem yolaçtı biraz da. Sağda solda kavgalar başlamıştı. Bizim Arif'i böyle kaybettik.

AE- Emredersiniz efendim diyen bir tip değilim. Bunu ağabeyim de iyi bilir. Hareket Grubu'na katıldıktan sonra eleştirdik ve birkaç arkadaş ayrıldık.

Siz kaç yıl sonra ağabeyinizin evine gittiniz, size nasıl davrandı?
AE-Hapisten çıktıktan sonra. Herşey değişmişti zaten. Çok yanlışlıklar yapılmıştı. Barışma sağlandı. 1983 yılıydı.

YO- Arif aileyi, akrabaları reddetmişti. 12 Eylül'den sonra boşandı. Çınarcık'tan bir hanımla evlenecekti. Kız istemeye gidiyoruz. Arabalarla hareket ettik. Bir yerde durduk ki beraber gidelim. Araba saydığını farkettim. 'Ya, 13 araba olmuş' dedi. Onun için aile kavramı içinde bir değer olma önemli olmuştu artık. Anneme, araba saydı, yola gelecek dedim. Öyle ya da böyle herkes bir yerlere gitti. Geçmişi inkar etmem, tartışmam. 12 Eylül öncesi sol ya da solda olsun, o insanların tamamının samimi ve dürüst olduğunu düşünüyorum. Hayatını ortaya koyan o insanların hepsi onurlu ve şereflidir.

Soyadınızı ne zaman değiştirdiniz?
AE-1978'de. Baskılar bunaltmıştı, okula gidemiyordum. Mezun olamadım tek dersten. Öyle bunaldım ki kurtulayım bu soyaddan dedim, mahkemeye başvurdum. O da ayrı komedi. Sordular, 'Neden Ekim?' diye. Gerçeği anlattım. 'Biz de mi değiştirelim?' dediler. Benim yerimde olsanız, siz de değiştirirsiniz dedim.

Kardeşiniz soyadını değiştirdiğinde neler hissetmiştiniz?
YO-Üzüldüm. Farklı fikirde olsanız da anne, baba önemli değerler. 1977 1 Mayıs olaylarından sonra sabaha kadar bütün hastaneleri, Emniyet müdürlüklerini arattım. Cesetlerin kimliklerini öğrendim. Onların içinde olmayınca hiç olmazsa ölmediğini anladım. Cezaevindeyken beni ziyaret etmesini bekledim. Ama ne olursa olsun, kardeşiniz. '80 öncesi hadiselerde kimsenin kimseyi suçlayacak hali yok. O dönem, tam bir toplumsal cinnet. Rahmetli annem çok üzüldü soyadını değiştirmesine. Babam vefat etmeseydi, soyadı değiştirmeye cesaret edemezdi.

Kardeşiniz, sizin baskın karakterinize tepki olarak mı böyle yaptı?
YO- Böyle bir faktör var. 15-16 yaşlarındayken nereye gitsek, ��Yaşar Okuyan'ın kardeşi�� derlerdi. Bu laf, ikinci planda değerlendirilme ister istemez duygusal tepki yarattı.

KULLANMADILAR

TKP'li kardeşiniz, sizin için teşkilatta sıkıntı oldu mu?
YO- O kadar fazla değil. ��Allah Allah senin kardeşin komünist' deseler de fazla bir şey olmadı. Çünkü partide etkin bir konumdaydım. Kardeşimin pozisyonunu negatif bir şekilde kullanmadılar.

YAŞAR OKUYAN
Dur, ben örnek vereyim: İlişkisini bizlerle tamamen kesti. Soyadını October (Ekim) olarak değiştirdi. Kendi gibi devrimci kızla 1977'de evlendi. CHP'li teyzem, aile içindeki bu durumdan rahatsızdı. Bir gün beni zorladı, 'Bak ağabeysin, evlendi madem, evine birlikte gideceğiz' dedi. Giderim ama o şimdi ters davranır, dedim. Gittik. Kapıyı bu açtı. Vork diye ters davrandı. Haberi yokmuş geleceğimden. O zamanki eşi geldi. Teyzem hoşgeldin, demesini isteyince bana, 'Benim faşistlere hoşgeldin diye uzatacak elim yok' dedi. 10 dakika ancak oturduk. Kovulduk yani. Öfkelendim. Allah korusun, elimizden kaza da çıkabilirdi. Çay bile ikram etmediler. Herhalde saldıracaklar. Öyle bir psikolojik hava. Ciddi söylüyorum, o an aklımdan geçti. Karısının da kendisinin de tam militan havası vardı. Bir telefon etselerdi İGD'ye, 15 saniye sonra paketlerlerdi.

ARİF EKİM
Ne hikmetse aforoz ediliyorum örgütten. Desteklediğim CHP'li belediye başkanı beni çöpçülüğe sürüyor. Sivil polis de arkamdan eksik olmuyor. Böyle bir ortam, insanın sağlıklı düşünmesini engelliyor. Kapıyı açıyorum, karşımda ağabeyim. Allah Allah, ne oluyor dedim.

Munky
24-07-07, 08:31
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2963.jpg
Zeki Sezer ( 1957)
Zeki Sezer, 1957 yılında Eskişehir'de doğdu.

M. Rüştü Uzel Kimya Teknik Lisesi ve Gazi Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Kimya Bölümü'nden mezun olan Sezer, askerliğini 4 aylık kısa dönem olarak 1983 yılında Antalya'da yaptı.

Zeki Sezer, lise ve üniversite yıllarında çeşitli kulüplerde voleybol oynadı.

Başta resim olmak üzere güzel sanatlara özel ilgisi olan Sezer, iş hayatına 1975'te kamuda kimya teknisyeni olarak başladı ve kimya mühendisi olarak sürdürdü. Daha sonra aynı konuda özel sektörde görev yapan Sezer, 1988'den itibaren DSP'de görev aldı. Çankaya ilçe yöneticisi, Ankara İl Başkan Vekilliği yapan Sezer, 1991'de Parti Meclisi üyesi oldu. Parti Meclisi üyeliğini aralıksız bugüne kadar sürdüren Sezer, iki dönem Genel Sekreterlik yaptı.

Sezer, 2001 yılından itibaren DSP Genel Başkan Yardımcılığı görevini sürdürüyordu. 1999 genel seçimlerinde Ankara Milletvekili seçilen Sezer, 57. Hükümet'te Parlamento ile İlişkiler, Diyanet İşleri Başkanlığı, Türkiye Taş Kömürü Genel Müdürlüğü ve ETİ Holding A.Ş Genel Müdürlüğü'nden sorumlu Devlet Bakanlığı görevinde bulundu.

Munky
25-07-07, 08:21
Altan Erbulak ( 01.11.1929)- (1988)
(1929-1988) Karikatürist Oyuncu - Gazeteci - Şovmen

Altan Erbulak 11 Kasım 1929'da Erzurum'da doğdu.Annesi,dini bütün bir ev kadını,sevecen ve hoş görülü. Babası Binbaşı .Altan'nın çocukluğu,babasının atanması ile ilgili olarak,Anadolu'nun muhtelif şehirlerinde geçti. İlk okulu hemen her yılını farklı okullarda okudu.Alıştığı arkadaşlarından kopmak onu çok üzüyordu. Orta okulu Bakırköy orta okulunda bitirip,Işık Lisesi'ne yazdırıldı.(Anılarında Işık Lisesi'nden ve çoçuklu- ğundan detaylı olarak bahis ediyor.Lütfen bakınız.)Işık Lisesi'nde başarısız olup,Akademinin resim bölümü- Ne kayıt oldu.Akademiyi bitirmeden onbaşı olarak askere gitti.Altan'nın babası da resim yapardı. Babası emekli olduktan sonra Bakırköy'de,Kartal Tepe Mahallesi Muhtarı oldu.Zengin değillerdi ama iki çocuklarını örselenmeden büyütmeyi başardılar.Altan'nın Bilgi adında bir kız kardeşi var. Bakırköy'de oturlarken Münir Özkul,Sadri Alışık ve Altan Karındaş ile,trende gidip gelirken skeçler oynar Komiklikler yaparmış.Aile arasında da tuhaflıklarını zevkle izlerlermiş.Sahneye ilk defa 1955 yılında cep Tiyatrosunda amatör olarak çıktı.aynı. yıl Altan Aşkın'la evleniyor.Kızı (altan) Ayşe Erbulak doğuyor (Ayşe bir Norveç'li evli orada yaşıyor.)1957 yılında Haldun Dormen'le tanışıyor.Bir kereliğine Küçük Sahne'de Dormen Tiyatrosu'nda Erol Günaydın ile Teyzesi adlı oyunda,kel bir uşak oynuyor ve bir daha tiyatrodan Kopamıyor.

1962 yılında Dormen Tiyatrosunda "Ayı Masalı"adlı oyunda tanışarak Füsun Şahin'le 21 Şubat 1964 te ikinci evlliğini yaptı. Bu evliliğinden 20 Ekim 1975 te Seviç Erbulak doğdu. (Şehir Tiyatrosu sanatçısı ,oda babasının yolunda dizilerde oynuyor,ödüller alıyor.) 1970 yılına kadar Dormen Tiyatrosunda profesyonel olarak çeşitli roller oynadı ve bu arada birçok oyun yönetti. Misafir olarak Münir Özkul tiyatrosun'da,1969'da İstanbul Devlet Opera Balesi'nde konuk oyuncu olarak Güngör Dilmen'in baş yapıtlarından Midas'ın Kulakları'nda 'Berber Başını' oynadı.Bir iki ay sonra Kültür Sarayı yandığında,Taksim meydanında bir saat yangını ağlayarak izledi.Onu birde yıllar sonra babasının ölümüyle oğullarının doğar doğmaz ölmeleri ağlattı.Bunun dışında limonu limonata yapan,son derece neşeli,anlayışla bir kimlik sergiledi.Pembe gözlüklüydü ama her şeyi içine attı.

1971-1979 yılları arasında Metin Serezli ile birlikte Koca Mustafa paşa Çevre Tiyatrosu'nu kurdu.Buradaki bütün oyunlarda rol alıp,bir kaçını da yönetti.Ünlü bir ikilinin o yıllarda Beyoğlu-Şişli dışında tiyatro açması ilk defa gerçekleşiyordu.İkinci bir ilk ise "Yüzsüz Zühtü" Kandemir Konduk'un oynanan ilk oyunu olması idi. 1982'deEgemen Bostancı'nın teklifi üzerine "Yedi Kocalı Hürmüz"de Kekeme berberi oynadı.Uzunca bir süre yalnız gazetecilik,karikatüristlik yaptıktan sonra Haldun Dormen'in Pangaltı'daki tiyatrosunda Necati Cumalı'nın "Her Evde Hır var"adlı oyununda görev aldı.Belli aralıklarla Maksim Gazinosunda şov yaptı. İki kez daha tiyatro kurma girişiminde bulundu.Venüs Tiyatrosu'nda Erol Günaydın ile birlikte Bit Yeniği- ni adapte edip "Bit Yeniğimi?"adı altında oynadı.Bir de Aksaray Köşe Başı Tiyatrosu'nda "Fehim Paşa konağı"nı sahneye koydu,Yedi Bela Rasim adlı kabadayı rölünüde üstlendi.Fehim paşa rölünü Mete İnselel oynadı.Salon Çevre Tiyatrosu sahibi Hasan Zengin'e aitti.1986 yılında Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu'nda çalışmaya başladı."Yanımdaki Yatak "adlı oyun bir dram sayılırdı ve orada ilk kez ciddi,dramatik bir rol oynadığı için çok mutluydu.Seyirci ilk kez kendisine gülmüyordu.1 Mayıs1988 yılında Dünyalar adlı oyunu oynadıktan sonra ertesi gün çıkacağı Almanya turnesinin hazırlıklarını yaparken aramızdan ayrıldı.Sahnede öldü diyebiliriz.

Hadi Çaman Tiyatrosu'nda "Aziz Name"oyunu yönetti ve Dekorunu yaptı. Dormen Tiyatrosu'nda "Puntila ağa İle Uşağı Matti"dekorunu gerçekleştirmiştir. Çevre Tiyatrosu'nda Teknik ekiple çalışır,baş tekniksiyen Selahattin Ustayla dekorları bir fiil sabahlara kadar boyar çakardı.Tam bir teknoloji hastası idi en son çıkan çıhazları kendisine ve tiyatroya hemen alırdı. Eskilerin alaylı dedikleri bir oyuncu idi.Ama İsmail Dümbüllü, Muammer Karaca ve benzeri ustalarla,usta çırak ilişkisini,ölünceye kadar sürdü.

Film TV Çalışmaları

Uzunca bir süre,yani 1962 yılına kadar Yeşil çam'da çok sayıda filmde rol aldı.Muhterem Nur en sevdiği film Oyuncusudur. Çitlenbik adlı birkaç bölümlük filmde yoksul,iyi yürekli köylü tiplemesiyle dikkati çekti. Feryat Filminde sonra 1960larda Filiz Akın'la film çekti.Bir filminde Gönül yazarla yatağa gireceği için sık sık yıkanır Olmuştu. TV Çalışmalarını sıralamak mümkün değil.Çok sayıda program sundu. Tatlı Yiyelim Tatlı Konuşalım bunlardan biri yanlızca.Ahmet Üstel'in yazdığı parodilerde,özellikle Atılgan Ailesinde oynadı. Egemen Bostancı'nın müzikalleri televizyonda gösterildi. Bunlardan en renklisi Sezen Aksu Aile Gazinosu İdi.Yılbaşlarında skeçler yaptı.Televizyona tutkundu. Bilen Şöför Kazanıyor Halit Kıvanç ile birlikte,uzun yıllar sundu.Bu programda moral hocası oluyordu .Soruları Halit Kıvanç soruyordu.

Gazetecilik-Karikatüristlik

1947de Her Gün gazetesinde Karikatürist olarak çalışma hayatına atıldı.Sonra sırası ile Vatan ,Yeni Sabah, Milliyet ve çeşitli dergilerde karikatür çizdi. Karikatüristlik-Gazetecilik hangisi esas mesleğim bilemiyorum Derdi.Tiyatroculuk ve gazetecilik kızları gibiydi.Dizi halinde yıllarca süren çizimlerinden bazıları: Cafer'le Hürmüz (Münir Özkul-Heyacan Başaran'dan esinlenerek.) Taş Arabası,Yuki (Orhan Boran'nın radyodayarattığı Tipi dergi olarak çizdi.)
1958 yılında ,Yeni Sabahta Gazetesinde çalışırken ,bir hafta boyunca Medrano Sirkinde palyaçoluk yaptı. Teoman Orberk bu macerayı resimlerle ölüsüzleştirdi. Bir Başka Dünya adı altında Sirkteki günlerini Kaleme alıp, karikatürledi.
Anıları Nalıncı Keseri yada Ben Bir yalancıyım adlı bir kitapta topladı. Ölümünden sonra Delikır ile Kırmızı başlıklı seyirci adı altında Füsun Erbulak tarafından kendi anıları ıle birlikte bastırıldı. Bir de bilgi yayın evinin bir çocuk kitabında bu anılardan Füsun Erbulak tarafından alıntılar yapıldı. Uçuç Böceği ile Delikır Kiracı ve Taş Arabası adı altında karikatürlü yazılarını içeren iki kitabı Parantez yayınlarından çıktı. Şu ara Yalvaç Ural kapsamlı bir albümünü hazırlamakta. Ödülleri:
Altan Erbulak 'ın gazetecilik ve karikatürlerinden ötürü çok sayıda ödülü var.Oyunculuktan İlhan İskender ödülünü Küçük Sahnede oynadığı İkinci Baskı'daki Canavar Cafer rolü ile.(Buradaki kabadayıyı Kahvedekilerle sohbet ederek çalışmıştı. Sustalının nasıl açılıp kapanacağını öğrenmek istediğinde,kendisine Dersi veren kabadayı, Olmadı,demiş.Bunu açınca kapatmayacaksın.)
Ekspres Altın Heykel 1969
Ekspres Altın Heykel 1970
Ekspres Altın Heykel-Yılın en iyi erkek tiyatro sanatçısı 1971
İsmail Dümbüllü 1982-1983 yılının en başarılı sanatçısı
Gazeteciler Cemiyeti- Türk Spor yazarları Derneği
Spor Yazılarında 25.Yıl 1971

Kaynak:Füsun Erbulak

Hazılayan: Ayhan Güldağları

İki kitapta Altan Erbulak
Sensin İnsan Altan Erbulak
Yerli Leylek Altan Erbulak
Genel Yönetmenliğini Yalvaç Uralın yaptığı Aksoy Yayıncılık Tarafından Birinci baskısı 2000 Yılında basılan iki kitapta Altan Erbulak'ın yazı ve karikatürlerinin büyük bir kısmı var.

Munky
25-07-07, 08:23
Cengiz Dönmez
HAKKINDA YAZILANLAR

Hoca aramızda!
Nükte, ibret, hiciv ve en önemlisi de düşündürmenin bir arada olduğu yerde kim vardır? Elbette ki Nasrettin Hoca!
Artık ülkemiz sınırlarını aşarak evrensel bir konuma gelen Nasrettin Hoca, bugünlerde yeni komedi kaseti ve içinde 40 adet fıkranın yer aldığı kitapla tekrar karşımıza çıkıyor. Cengiz Dönmez�in yazıp yönettiği ve Ulvi Alacakaptan�ın ekibiyle birlikte seslendirdiği albümde hocanın değerlendirmeleri, eleştiri ve yorumları yeni bir tarz ve üslupla çocuklara ve çocukluklarını hatırlamak isteyen bütün büyüklere sunuluyor. Olur olmaz herşeyin Nasrettin Hoca�ya yüklendiği sözler, espri ve fıkralar sebebiyle sağlıklı bir imaj yükletilmeyen Hoca�nın doğru anlaşılması, nüktelerinin yanındaki görülmesi gereken ibretlik vesikaları yeniden derleyip yorumlayan kasette hocanın yaptıklarıyla anlatılmak istenenlerin aslen bu olmadığının altı çizilmeye çalışılıyor.

Farklı bir çalışma
Kavuk, kaftan, Karakaçan, gökdelen, teknoloji, trafik ve meclise yolculuğunun gerçekleştirildiği �Nasrettin Hoca, 21. Yüzyılda Tekrar Aramızda� kaseti tüm müzik marketlerde piyasaya sunulurken, kasette yer alan fıkralar kitabı da Özyürek Yayınevi tarafından okuyuculara merhaba diyor.

Karikatürist ve mizahçı Cengiz Dönmez, tam bir Nasrettin Hoca hayranı. Uzun yıllar onun hayatını, fıkralarını incelemiş, ancak işin içinden çıkılamaz tezatları ve Hoca�ya atfedilen fıkralarda onu günümüz insanına farklı yönde tanıtıldığını fark edince hem bu tezatları gün yüzüne çıkarmak, hem de 712 yıl sonra Nasrettin Hoca�yı bugünlere taşıyıp bir de değişen dünyada onun marifetlerini sınamayı düşünmüş. Alışılagelmiş fıkralarının dışında Karakaçan�ı, kaftanı ve kavuğu ile 21. Yüzyılın Türkiyesi�ne salıvermiş Nasrettin Hoca�yı. Tabi ortaya, Haliç�e yoğurt mayalayan, Taksim meydanında eşeği Karakaçan�la, kaftanı ve kavuğu ile dolaşan, hatta Reha Muhtar�ın canlı yayın konuğu bile olan Nasrettin Hoca çıkıvermiş.

�Nasrettin� ismi yok
�Kimse çocuğuna Nasrettin ismini vermediğine göre sağlıklı, makul ve muteber bir imaj yükleyememişiz� diyen Dönmez, �Bugün üç yüzün üstünde Nasrettin Hoca fıkrası anlatılıyor, yazılıyor, çiziliyor. Bu fıkraları incelediğimizde yine karşımıza farklı Nasrettin Hocalar çıkıyor. Biri zeki, nüktedan, hicivci, protestocu, kültürlü bir Nasrettin Hoca, diğeri ise saf, meczup, mantıklı düşünmeyen, kültürsüz bir Nasrettin Hoca... Şüphesiz bu iki tezat karakter ve şahsiyet yapısının bir kişide bulunması mümkün değil. Nasrettin Hoca fıkraları adı altında yıllardır sayısız kitaplar yayınlanmaktadır fakat bu ikilemi kimse önemseyip dikkate almamaktadır ne hikmetse... Sonuç olarak tam manası ile birer çelişki yumağı çıkmaktadır. Biz biliyoruz ki, Hoca�nın eşeğine ters binmesi saflığından değil, değişiklik arayışından ve protestoculuğundandır. Göle maya çalması, büyük düşünmenin ve umut etmenin güzelliklerini anlamak içindir. Belki de Nasrettin isminin kullanılmayışının sebebi Nasrettin Hoca�ya atfedilen ikinci karakterin ağırlıkta olmasıdır.� diye konuşuyor.

Haliç�e maya
Nasrettin Hoca, Haliç kıyısında bir elinde kase, diğer elinde kaşık, suya bir şeyler karıştırmakla meşguldür. Çevredekiler durumu merak ederler. Hoca�ya yaklaşırlar. Biraz seyrettikten sonra sorarlar:
�Hocam hayrola! Haliç kenarında elindeki kase ve kaşıkla ne yapmaya çalışıyorsun?�
Hoca ilgisiz bir şekilde cevap verir:
�Suya maya çalıyorum!.�
Çevresindekiler şaşkın bir vaziyette, hafif istihza ile devam ederler:
�Hocam hiç su maya tutar mı?�
Hoca çevresindekilere acıyan gözlerle bakar ve sonra gözlerini Haliç�in pis sularına diker:
�Biliyorum, - ya tutarsa - dememi bekliyorsunuz. Ben de çok isterdim böyle bir nostaljiyi tekrar yaşamak. Ancak böyle bir suya asla!... Nerede o eski göller... Eski denizler... Balıkların uğramadığı, hiçbir canlının yaşamadığı, pislik ve kokudan kimsenin yanına yanaşamadığı bu suya tabi ki maya çalınmaz. Eskiden ya tutarsa diyerek büyük düşünmenin ve ümit etmenin güzelliklerini anlatmaya çalıştık. Ama şimdi gördüğünüz gibi latifesi bile mümkün değil!..�

Munky
25-07-07, 08:23
Necdet Konak ( 23.12.1957)- (19.07.2004)
23 Aralık 1957�de Amasya�nın Taşova ilçesinde doğan Konak, küçük yaşlarda
karikatür çizmeye başlamıştı. İlk ve ortaöğreniminin ardından Ankara Ticaret
ve Turizm Yüksekokulu�ndan mezun olan Konak, sırasıyla Başbakanlık Özel
Kalem Müdürlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu�nda
görev almıştı. Son 6 aydır da Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlık
Müşaviri olarak görev yapıyordu.

Konak, son 10 yıl Bosna Hersek ile ilgili yaptığı faaliyetlerle de dikkat çekti. Yardım çalışmaları, kültürel etkinlikler, karikatür çalışmalarıyla Bosnalı Müslümanların haklı davalarına uluslararası düzeyde destek verdi. Bosna konusunda gerçekleştirilen konferans, panel ve seminerlerde hem katılımcı hem de organizatör olarak yer aldı.

Bosna Hersek�in efsane lideri Aliya İzzetbegoviç�in hayatını anlatan ve yayınlandığında tüm dünyanın dikkatlerini çeken Aliya belgeselinin metin yazarlığını yaptı. Aliya İzzetbegoviç ve Cahar Dudayev çizgi romanlarını çizdi.

Kasım 2003�te Aliya İzzetbegoviç�in cenazesine katıldıktan bir hafta sonra
rahatsızlanarak hastaneye kaldırılarak tedaviye başlandı.

Konak, meslek hayatı boyunca pek çok kurum ve kuruluştan da çeşitli ödüller
aldı.

1990 yılında Türkiye Yazarlar Birliği yılın karikatüristi ödülü.
Milliyet Gazetesi Yılın karikatürü ödülü
17 Haziran 1989�da Polatlı Onur belgesi.
Bazı dergilerin kuruluşunu gerçekleştiren Konak, pek çok dergi ve gazete de karikatür çizdi. Dinazor, Anadolu Gençlik Dergisi, Yörünge, Genç İstikbal, Mavikuş ve Filit bu yayınlardan bazıları.

Zaman Gazetesi�nin kuruluş yıllarında karikatürleri yayınlanan Necdet
Konak, uzun zamandan beri de Milli Gazete�nin birinci sayfasında ülke ve dünya
gündemini kendi penceresinden değerlendiren karikatürleri çiziyordu.

Uzun süredir İbn-i Sina Hastanesi�nde kanser tedavisi gören karikatürist Necdet Konak 19 Temmuz 2004 günü sabah saatlerinde Hakk�ın rahmetine kavuştu.

Yaklaşık bir yıl önce yakalandığı ağır hastalık nedeni ile çizimlerine ara veren Konak, bu süre içerisinde hastalığını atlatabilmek için yoğun bir tedavi gördü. İbn-i Sina Hastanesi�nde süren tedavi boyunca kanser hastalığını yenmeye çalışan Konak, bu süre içerisinde tedaviye olumlu cevap vermişti. Ancak aniden rahatsızlanan Konak, sabah saatlerinde gözlerini dünyaya kapattı. Konak�ın vefatı üzerine bir yıllık rahatsızlığı süresince hastanede kalarak eşine sürekli destek olan Birtanem Konak ve çocukları Burak ile Berk zor anlar yaşadı.

Munky
25-07-07, 08:24
Oğuz Aral

Ölürken bile güldürdü

Büyük mizah ustası Oğuz Aral, fenalaşınca, kendisini sedyeyle taşıyan doktor ve sağlık görevlileriyle "Çocuklar, ihale size kaldı galiba" diyerek şakalaştı...

YAŞAR ANTER Bodrum DHA

Kalbine yenilen Türk mizahının büyük ustası Oğuz Aral (68), yaşamının son saatlerinde bile espri yapmayı bırakmadı, doktoruyla, sağlık görevlileriyle şakalaştı.
Hürriyet gazetesinde 9 yıldır karikatür çizen ve yazı yazan Aral, bir haftalık tatil için gittiği Torba Kervansaray Otel'de 25 Temmuz'da saat 17.30 sıralarında fenalaştı ve kafeterya görevlilerinden yardım istedi. Otelin doktorunun müdahale ettiği Aral'ın tansiyonu düştü. Zaman zaman bilincini yitiren Aral, kendine gelmesi için "Nerelisiniz, iyi misiniz?" diye soran doktora, "İstanbulluyum ama içinden" yanıtı verdi. Bu sırada Özel Bodrum Hastanesi'nin ambulansı da otele geldi.

'Şapkam sende kalsın'
Başına toplananlara "Rahatsız olmayın, tatilinizi yapın" diyen Aral, kendisini sedyeyle taşıyan doktor ve sağlık görevlilerine de "Çocuklar kusura bakmayın, ihale size kaldı galiba. Aman ne olur çevreye hissettirmeyin. Doktorum, şapkam da sende hatıra olarak kalabilir" dedi.
Çevresine sürekli "Rahatsız ettiğim için özür dilerim" diyen Aral, Özel Bodrum Hastanesi'nde yoğun bakıma alındı. Kardiyolog Dr. Zeki Yurtseven'in müdahale ettiği Aral, önceki akşam 20.35 sıralarında yaşamını yitirdi. Karaciğer, böbrek ve tansiyon şikâyeti bulunan Aral'ın, "çoklu organ yetmezliği" nedeniyle öldüğü tespit edildi.
Otel doktoru Serkan Kocakuşak, "İlk müdahalede durumu çok ağırdı. Buna rağmen sorularımıza esprilerle yanıt veriyordu" diye konuştu.

Aral'ı yarın uğurlayacağız

Utanmaz Adam ile Avanak Avni tiplerinin yaratıcısı ve Gırgır'ın kurucusu Oğuz Aral'ın cenazesi, teyzesinin oğlu Teoman Ermete tarafından Özel Bodrum Hastanesi'nden alındı. Cenaze, ambulansla THY'nin 16.25 uçağıyla İstanbul'a götürüldü. Ermete, "Acımız sonsuz. Oğuz Aral'ın cenazesini İstanbul'da perşembe günü (yarın) toprağa vereceğiz" dedi.

Türk halkına mizahı sevdirdi

GÜLAY FIRAT İstanbul
Bodrum'da önceki gün 68 yaşında yaşama veda eden Türk karikatürünün duayeni Oğuz Aral'ı yetiştirdiği öğrencileri anlattı:
Latif Demirci: Yanında işe başladığımda yaşım 15'ti. 15 yıl birlikte çalıştık. Bugünün başarılı birçok karikatüristi onun elinden geçti. Gırgır'ı çıkarttı, Türk halkına mizahı sevdirdi. Duygularını belli etmez ama yetiştirdiği kişilerin başarısından hayli keyif alırdı.
Hasan Kaçan: Aral benim babamdı. Çünkü ortaokulda rahmetli babam beni ona emanet etti. Bize hem babalık hem ustalık yaptı. En büyük özelliği, babalığı ve ustalığıdır. Türkiye gündemindeki birçok insanı o yetiştirdi. Kendisi de tiyatrocu ve pandomimciydi. Türkiye'nin en iyi saz çalan insanlarından biriydi. Orta halli insanların çocuklarıydık, bizleri yetiştirip sanat dünyasına kazandırdı.

Hep yaşayacak
Ergun Gündüz: Gençlik yllarım ailemden çok Aral ile geçti. Babamız oldu. Çok iyi bir eğitmendi. Birçok başarılı öğrencisi oldu. Onun yetiştirdiği insanlar hâlâ üretmeye devam ettiği için sonsuza dek yaşayacak.

HAKKINDA YAZILANLAR

Huysuz olmasa tatsız tuzsuz olurdu
TUFAN TÜRENÇ
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi

O, pırıl pırıl, kırılgan, sevecen yürekli biridir. İnsan sevgisiyle dopdoludur ama insanlardan kaçar. Yalnızlığın derinliklerinde mizah yaratıcılığını doruklara çıkaran biridir o.


Uzun bir boy, boğazına düşkünlüğünün tersine inceye yakın bir yapı, saçsız geniş bir alnın hemen altında kalın çerçeveli ve kalın camlı bir gözlüğün gerisine saklanmış gibi uzun ama hafif gerdanlı bir yüz...

O yüzü anlamlaştıran, çevresini radar gibi sürekli süzerek tarayan ve yakaladığı inanılmaz ayrıntıları saptayarak belleğine bir fotoğraf gibi işleyen bir çift göz.

Biraz alaycı ince dudaklar, hemen onları örten gelişigüzel bırakılmış savruk, alabildiğine özgür bıyıklar.

İnsanı tedirgin edecek kadar haşin, affetmesiz havası veren bir eda ve ona tam uyum sağlayan bir ses tonu.

Dış görünüme bakarsanız kolayca yanaşıp ahbap olabileceğiniz bir tip değildir Oğuz Aral.

Ama ya onun gerisindeki kişi? O usta... Kimdir o?

O, pırıl pırıl, kırılgan, sevecen yürekli biridir. İnsan sevgisiyle dopdoludur ama insanlardan kaçar. Yalnızlığın derinliklerinde mizah yaratıcılığını doruklara çıkaran biridir o.

O anlaşılması güç bir sanatçıdır. O Oğuz Aral'dır. Onu benim diyen babayiğit bulup çıkaramaz daldığı derinliklerden. Ona sokulamaz, onunla bütünleşemez. Onun büyüsü bir başkadır. Onu kimse kolay kolay çözemez.

Çözmeyi başaran da onun dünyasındaki mutluluğu tattığı zaman gerçek yaşamın sırlarını öğrenir.

Oğuz Aral bizim yokuşun su katılmamış emekçilerinden biridir. Yıllar boyunca bıkmadan uzanmadan çizerek ekmeğini kazanmıştır.

Bir sürü genç karikatürcüyü yetiştirmiş, dünyanın en büyük mizah dergilerinden biri haline getirdiği Gırgır'ı kurmuş ve yaşatmıştır.

Oğuz usta salt bir çizer değildir. O kalemini hem çizgide, hem de yazımda aynı ustalıkla kullanabilen olağanüstü yeteneklerden biridir.

O sokağı çizer, sokağı konuşturur, oranın yaşamını, orada yaşayan insanların esprilerini, duygularını, coşkularını, üzüntülerini dile getiren güldürü felsefesini yaratır.

Hem güldürür, hem düşündürür, hem de halkın eğilimini yansıtır. Oğuz Aral gerçek tanımıyla bir halk filozufudur.

Mizah zor iştir. Hele hem çizmek, hem yazmak... Daha büyük bir birikim, güçlü bir gözlem ve sınırsız bir yaratıcılık gerektirir.

Her sanatçı gibi Oğuz Aral da alıngandır. Kendisiyle ilgilenilmesini ister. Bu yapılmazsa kırılır, hatta küser.

Bunlar birer zaaf değil, iyi bir sanatçıda olması gereken önemli ayrıcalıklardır. Vurdumduymaz bir kişilik hiçbir zaman sanatçı olamaz.

Çünkü o yapıda bir insan duygu adamı değildir. Oysa sanatçılık baştan sona duygu yumağı olmayı gerektirir.

Yazılarına başlık olarak koyduğu ��Huysuz İhtiyar�� başlığını kendi koymuştur. Doğrudur.

Ama Oğuz Aral'ın huysuzluğu tatlıdır ve ona yakışır. Huysuzluk yapmayan bir Oğuz Aral sanırım tatsız tuzsuz bir insan olurdu.

X
Gırgır mizah dergisinin kurucusu ve yönetmeniydi. Sonra Avni dergisini çıkardı.Yazar İnci Aral ve karikatürist Tekin Aral'ın ağabeyidir.Gırgır dergisinin abone paralarını zimmetine geçirdiği iddiasıyla yargılandı.

Munky
25-07-07, 08:24
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2982.jpg
Sedat Simavi ( 1898)- (11.11.1953)
Türkiye�de yüksek tirajlı gazeteciliğin temellerini atan gazeteci, yazar ve karikatürist.

1898�de İstanbul�da doğan Simavi 1912�de Galatasaray Lisesi�ni bitirdi. 1916�da haftalık olarak yayımlamaya başladığı Hande dergisiyle basın hayatına başladı. 1917�de Pencere ve Casus isimli ilk konulu Türk filmlerini yönetti. 1920�de Dersaadet adıyla günlük bir gazete çıkardı; Kurtuluş Savaşı yıllarında yayınladığı Güleryüz isimli mizah dergisiyle Kuva-yı Milliyecileri destekledi. 1921-1930 yılları arasında Hanım, Hacıyatmaz, Yıldız, Meraklı Gazeteci, Yeni Kitap, Arkadaş gibi çok sayıda dergi yayımladı. 1933�te çıkardığı haftalık Yedigün ve 1935�te devraldığı Karagöz isimli dergilerin yayımını uzun yıllar sürdürdü. 1946�da Gazeteciler Cemiyeti�nin kurucuları arasında yer aldı ve 1949�a kadar başkanlığını yürüttü.

1 Mayıs 1948�de Hürriyet gazetesini kurdu ve baş yazarlığını yaptığı bu gazeteyi Türkiye�nin en çok okunan gazetesi durumuna getirdi. Mizah alanında da eserler veren Simavi�nin Yeni Zenginler (1918) ve Kadınlar Saltanatı (1920) isimli karikatür albümleri vardır.

Sedat Semavi 11 Aralık 1953�te İstanbul�da öldü.

Munky
25-07-07, 08:24
Şahap Ayhan
Gerçek adı Ali Şahabettin Ayhan olan sanatçı, yazıp çizdiği çizgiromanlarında kullandığı imzasıyla "Şahap Ayhan" olarak tanındı.

1926 yılında İstanbul Üsküdar'da doğdu. İlkokulu Üsküdar Ravza-i Terakki Mektebi�nde okudu. Öğrenimini Üsküdar Paşakapısı Ortaokulu ve Haydarpaşa Lisesi'nde devam ettirdi. Yüksek öğrenimini İstanbul Edebiyat Fakültesi'nde 2 yıl Tarih bölümü, Felsefe, Coğrafya, Sanat Tarihi bölümlerinde birer yıllık öğrenciliğin ardından tamamladı.

İlk çizgiromanı Mahmut Şevket Beşinci�nin yazdığı "Pire Nuri Cumhuriyet Bayramında", 1944'de Mehmet Faruk Gürtunca�nın yayınladığı Afacan Çocuk Sesi dergisinde yayınlandı. Ardından aynı dergiye "Pire Nuri Karaborsacılar Peşinde" ve "Pire Nuri'nin Yaramazlıkları" adlı çizgiroman serilerini çizdi. 1946 yılında "Yarın" gazetesinde ressam olarak çalışmaya başladı .

1947 yılında Çocuk Sesi dergisine "Kralın Hilesi", Çocuk Haftası dergisine Ayhan Erer'le birlikte "Atilla Geliyor", ardından "Atilla'nın Ölümü", "Arslan Yüreği" gibi eserler hazırladı.

Bir Şahap Ayhan karesiKırklı yılların sonunda üniversiteyi bitirip yedek subay olarak askere giden Şahap Ayhan, 1950 yılında askerlik görevini tamamlayıp Babıali'ye çizer olarak döndü. Memleket, 101 Roman, Vatan, Yeni Sabah, Ceylan, Hür Anadolu, Sabah, Tercüman, Son Havadis, Tercüman Çocuk, Türkiye, Türkiye Çocuk, Çocuk Haftası gibi dergi ve gazetelere çizgiromanlar, yazı resimlemeleri, tarihi tablolar hazırladı.

1950 yılında Mustafa Kızıltan'ın "101 Roman" adlı haflalık çocuk dergisine "ZIU'nun Maceralari", ve "Kara Kamçının Serüvenleri" adlı ilk Türk bilimkurgu çizgiromanlarını yazıp çizdi.

1953 yılında ilk tek kahramanlı Türk çizgiroman dergisi Köroğlu'nu Galip Bülkat�la birlikte çizdi, Köroğlu'nun yayını 40 sayı sürdü.

1952 yılından başlayarak Yeni Sabah Gazetesi'nin çizgiroman ilavesine "Resimle İstiklal Savaşı", "Baltacı ve Katerina", "Safiye Sultan", "Kleopatra", "Çiçi", gibi çok sayıda çalışmalar yaptı.

1955 yılında Ceylan dergisinde "Karabulut Kargalar Ülkesi", "Karabulut Gökleri Yenen Adam" gibi çizgiromanları derginin arka sayfasında renkli olarak basıldı.

Çok üretken bir çizerimiz olan Şahap Ayhan, Kazanova, Don Juan, Denizaltı Korsanları, Arzın Merkezine Seyahat, Dede Korkut, Alpaslan, Şeyh Şamil, Rasputin, Kara Orkun, Kara Pelerin, Akbulut, Tengiz, Hacı Bektaş-ı Veli, Gazavatlı Hayreddin Paşa gibi çeşitli konularda çizgiromanlar yaptı. Bilimkurgu tarzı çizgiromanlar hazırlamasında, ünlü çizer Alex Raymond'un Türkiye'de "Baytekin" adıyla yayınlanan Flash Gordon�un okunup sevilmesinde büyük rolü oldu. Çizgiromanlarda ışık ve gölgeyi en iyi kullanan çizerimizdir.

Kaynak: Bu yazı Hakan Alpin'in Genel Yönetmenliğinde yayınlanan Darkwood Sakinleri Çizgiroman Kültürü Dergisinin Ağustos 1996 tarihli 5. sayısındaki Yener Çakmak'ın makalesinden alınmıştır.

Munky
25-07-07, 08:25
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2524.jpg
Vehip Sinan ( 1929)
HAKKINDA YAZILANLAR

�Karikatür abartma sanatıdır�
1929 yılında yayına başlayan Çocuk Sesi Dergisiyle, yaşıtım. Çizerliğe 3.5 yaşında elime geçen her kâğıda karalayıp çizim yaparak başladım diyebilirim. Çocukken Çocuk sesi ve Afacan�daki Mandrake, Kızıl Maske�yi ve kara bir kaplanları olan iki küçük çocuğun Afrika�daki maceralarının çizildiği iki izciyi sever ve takip ederdim. Velhasıl ne çıkarsa çok seviyordum. Bilhassa Batı kaynaklı gayet ciddi çalışılmış eserleri çok severdim. Abim ve ablamdan yürüttüğüm defter sayfalarını birbiri ardına çizimlerle doldururdum. Fakat bir süre sonra bu çizim merakım kesildi.

Babıali�ye giriş
Doğan Kardeş�te 1944�te yayına başlamıştı. Ben de 1944-45 filandı. Lise birinci sınıftaydım. Liseden sonra Yüksek Mimari�de bir sene okudum. Askere gittim geldim. Felsefe bölümünde bir sene okudum. O yıllarda babam vefat etti. Abim askere gitti. Ailemin geçimini sağlamak bana kaldı. Bu yüzden biraz da zoraki olarak Bab-ı ali�ye girdim. Ve düzenli olarak ilk kez Erdoğan Ege�liyle birlikte Ceylan yayınlarında çalışmaya başladım. İllüstratif resimler yapıyordum. Sonrasında Topuz�a başladım. Topuz ilk kez Ceylan dergisinde başladı.

Yeni İstanbul�da Cin Ali stripleri çizdim. Her biri başlı başına bir konuydu. Devamlı değildi yani. Tek tel amcayı örnek almıştım kendime. Cin Ali o kadar tutuldu ki çok hoşa gitmişti. Ondan sonra Yeni İstanbul�un son zamanlarına doğru bir iki karikatür denemesi yaptım. Hami Tezkan�la Gökhan Evliyaoğlu orada yöneticiydiler. Sonra gazete kapandı. Daha sonra yeniden Babıali�de Sabah gazetesini çıkarttılar.

Çizgi Roman ressamı değildim
Ceylan dergisinde başlayan Topuz Serüveni Babıali�de Sabah�ta devam edip Can Kardeş�e kadar gelmişti. İki veya üç bant halinde çiziyordum. Nereye gittiysem onu da peşimden sürükledim. Yeni Asya�dan Türkiye Gazetesi�ne geçtim. Orada uzun zaman hem karikatür hem de Topuz çizdim. Ama tuhaftır hiçbir zaman kendimi çizgi roman ressamı olarak görmedim diyebilirim.

Benim bürom hiç olmadı
Ben hiçbir zaman bir gazetenin eline kalem tutuşturulmuş robotu değildim. Kendi düşüncelerim ve görüşlerim vardı. Onun için zaman zaman yöneticilerle tartışmalarımız olurdu. Nitekim birkaç gazetede bu sebeple çalışmalarıma ara vererek ayrılmak durumunda kaldım.

Ben bütün meslek hayatım boyunca her işi evde yaptım. Yapacağım işleri eve getirip götürürlerdi. Katiyyen bir masa başına gidip çalışmadım. Şu ana kadar hep böyle oldu. Hemen hemen çalıştığım bütün gazetelerde de bu durum eleştirildi. �Gel burada yaz çiz� dediler. Yapamıyorum. Tabiatıma aykırı. Her çizerin böyle tuhaf bir tarafı vardır belki. Benimki de böyle işte.

En nefret ettiğim şey
Belki yaşadığımız hayat içinde olan hadiselerin bir tortusu olarak hayatımda en nefret ettiğim şey adaletsizliktir. Bugün dahi lehime olsun aleyhime olsun mutlaka doğruyu söylerim. Kabul edelim Türkiye�de Türk aydınları arasında, �Afedersiniz ben yanılmışım� sözünü hemen hemen hiç işitmemiş olmaktan da mustaribim.

Tevazu sebebiyle...
Bir gazetede bir kardeşimizi yazıişleri müdürü yapmışlardı. Artık çalışmalarımı alıp vermede onunla temasa geçiyorduk. Birgün yine götürdüm üçbeş tane karikatür verdim. Ama şimdi bende öyle birşey var ki nasıl anlatsam. Amatörlük denen o ruh var ya o ruh insanın içinden çıkmıyor. Ben hâlâ bu kadar sevilip sayılmama, çizgim kabul edilmesine rağmen bir çekingenlik bir amatörlük tutkusunu içimden atamadım. O benim içimden çıkmaz. O da şu, �Ben birisine karikatürü teslim ederken beğenecek mi beğenmeyecek mi?� diye gözüm üzerindedir. Şöyle bir gülümserse bir oh çekerim ama o zamana kadar da heyecan duyarım.
Şimdi bu duygularla çizgilerimizi o kardeşimize getirdik. Bizim evladımız yerinde olmasına rağmen karikatürü eline veremedim. Heyecanımdan masanın üzerine bıraktım. Bu, benim bu hareketimden alınmış. Niye masaya bırakmışım. Yüzüme karşı söylemedi ama benim anladığım buydu. Nitekim ertesi gün benim karikatürler yok. İçlerinde bir tanesi çok kalite bir karikatürdü. Bu durum üzerine gazetenin sahibine gittim. Dedim ki �İnanın ben burada ters bir muamele görüyorum. Karikatürlerim yayınlanmıyor.� Patron, şöyle yapalım böyle yapalım dedi ve o konuşmadan sonra sonuç ne oldu bilmiyorum ama o görüşmemizde demişti ki:
-Yahu bir mecmuada bir karikatürün çıkmıştı. O ne kadar mükemmel bir karikatürdü.

Diyemedim ki, �Yahu ben o karikatürü aslında size getirmiştim. Öylesine saçma sapan muhataplar karşısındayım ki işte onu yayınlamadılar� diyemedim. O diyemediğime yandım. Sonra bunu başkalarına anlatamadığım zaman da yandım. Üzüldüm. Velhasıl öyle oldu.

Tommiks�in balonları
Size ilginç bir anımı anlatayım. Münir Hayli Egeli çok kültürlü bir insandı. Fransızca Almanca İtalyanca ve İngilizce bilirdi. Tommiks�i kendisi tercüme ederdi. İkinci veya üçüncü sayısıydı. Bana getirdi:
-Evladım bunu Türkçe�ye çevirmeye ben vakit bulamadım. Sen önceki sayfaları ve sayıları biliyorsun. Bir inceleyip, balonlarını sen tercümesiz yazıver. Benim gitmem gerekiyor.
Ben �aman nasıl olur� filan diyemeden bırakıp gitti. Gel de çık işin içinden. Yapılır mı böyle birşey? Oturdu Vehip sinan onların başına ve sonuna baktı. Olayları takip etti. Sonra da uydurdu uydurdu yazdı. Aynı şey bir sonraki sayıda yine oldu. Velhasıl Teksas ve Tommiks�in iki sayısını olduğu gibi ben yazdım.

Munky
25-07-07, 08:31
Bülent Düzgit
HAKKINDA YAZILANLAR
Hem terbiyeli, hem masum hem de karikatürcü!
OĞUZ ARAL
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi

Sedat Nuri, Cemal Nadir, Sururi gibi eski ustaların günümüzdeki izdüşümü. Hem yeni bir çizgi diline, hem de eski bir İstanbul çelebisinin birikimine sahip olmak zordur. Bülent'in karikatür sanatındaki başarısı işte burada!


Haberi Yalçın Pekşen'in yazısından öğrendim; Allah'ım, Bülent Düzgit açık kalp ameliyatı olmuş. Açık kalp ameliyatı ne demek? İnsanın göğsünü kesip-yarıp kalbini ellerine alıyorlar. Sonra da (ellerine sağlık) yontup-biçip yerine takıyorlar.

Halkı haberlendirme iddiasında olan biz gazeteciler, artık aynı gazetede çalışan arkadaşlarımızın hastalık haberlerini bile yine gazetelerden öğrenmeye başladık.

Eskiden birimiz nezle olsa, nezlesi gazetenin yarısına geçerdi. Çünkü burun buruna çalışırdık. Ama şimdi Bülent, bu yeni moda lüks otel azmanı Medya Towers dedikleri Hürriyet Gazetesi'nin üçüncü katında çalışıyor, bense beşinci katında... Yani birimiz Madagaskar'da oturuyor, diğerimiz Sicilya'da.

Karikatür denen bu yeni dünya sanatında karikatürcü dediğin adam biraz mel'un olmalı. Isırdı mı koparmasa bile, can yakmalı diye bilinir. Hatta punduna getirirse belden aşağı vurmalı ve yan hakeme çaktırmamalı...

Ama Bülent Düzgit, sımsıcak çizgisi ve keyifli espri dünyasıyla ��Latifenin latif olduğu�� bir dünyanın belki de son örneği. Usta deseninden gelen rahat ve sevimli çizgisiyle en sivri eleştiriyi yaparken bile insana olan sevgisini kaybetmeyen son bir örnek! Eleştirdiği kişiyi bile seviyor sanki...

Yani Sedat Nuri, Cemal Nadir, Sururi gibi eski ustalarımızın günümüzdeki izdüşümü. Hem yeni bir çizgi diline, hem de eski bir İstanbul çelebisinin birikimine sahip olmak ah ne zordur bir bilseniz. Bülent'in karikatür sanatındaki başarısı işte burada!

*

Bülent Düzgit'in Türk karikatüründeki değeri yeterince vurgulanmadı. İlk nedeni, Bülent'in sessiz sedasız, alçakgönüllü, reklamsız, propagandasız, mahçup kişiliğidir. Ortalıkta asla görünmez.

İkincisi de Hürriyet'te çiziyor olmasıdır. Hürriyet, her konuda yenilikçi ve atılımcıdır. Ama karikatür konusunda tutucudur. Bir kedi fotoğrafına çeyrek sayfa ya da koca harflerle dizilmiş bir başlığa yarım sayfa yer ayırabilir. Ama bir karikatürün ölçüsü bir ya da iki kibrit kutusu boyutlarını geçemez. İşte Bülent gibi bir usta yıllardır o boyutlar içinde hapistir.

*

Yukarıdaki satırları tam beş yıl önce yazmışım. Üstelik Hürriyet'te de yayımlanmış. Yazdıklarıma bugün yeniden bir göz attım. Gazetede Bülent için değişen hiçbir şey yok. Ama Bülent'te de değişen hiçbir şey yok. O muhteşem deseniyle niçin yarım sayfa panorama karikatürler çizmediğini, güzelim esprilerini halktan niye sakladığını, bunun için gazete içinde savaşım vermesi gerektiğini her zamanki saldırgan gevezeliğimle hababam anlatıp duruyorum. O, duru mavi gözlerini önündeki kaleme dikiyor ve mahcubiyetten yanakları daha da pembeleşiyor. Lafa başladığımdan yarım saat sonra nihayet ağzından bir cümle çıkıyor. ��Haklısınız ama, ben böylesini de seviyorum ağabey.��

Düşünebiliyor musunuz, en az yirmi yıllık dostluğumuz var ve bana hálá ��Siz�� diyor.

*

Bülent'in uykusunun en tatlı yerinde açık bıraktığı yatak odasının penceresinden tam tekerlek ve pırıl pırıl bir mehtap yükseldi. Mavi-beyaz ışıltısı, Bülent'in çocuksu ve masum ifadeli yüzüne vurdu. Sonra da Bülent'in köpek dişleri uzadı. Yüzünde ve vücudunda kara kıllar çıkmaya başladı. Mavi gözleri sarıya dönüştü ve aya doğru bir kurt uluması koparıp açık duran pencereden sokağa atladı.

Siz bir insanın hem iyi kalpli, hem terbiyeli, hem masum ve hem de KARİKATÜRCÜ olabileceğine inanıyor musunuz yoksa?

Munky
25-07-07, 08:31
Latif Demirci
HAKKINDA YAZILANLAR
Karakutudur, Ne kadar anlatırsa o kadarını tanırsınız
KANAT ATKAYA
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi

O'nu tanımak için yanında 10 dakika oturmanız yeterli. Emin olun, ondan sonraki 10 dakikada da aynı olacaktır, sonrakinde de, sonrakinde de... Hayatı minimum düzeyde kelime kullanarak idare edebilmek gibi bir yeteneği var adamın.


LATİF Demirci'yi tanımış olan herkes bilir ki; Latif pek konuşmaz. Hayatı minimum düzeyde kelime kullanarak idare edebilmek gibi inanılmaz bir yeteneği var adamın.

Mesela bir yerde oturmuş biralanıyoruz. Ben konulardan konu beğeniyorum ve yarım saat kadar doğaçlama şeklinde anlatıyorum. Latif o kendine özgü gülümsemesiyle dinliyor, dinliyor, dinliyor ve sonunda ��Öyle mi?�� diyor.

Yaz sonu filan. Şifo Mehmet'in jübile maçı var. Beşiktaş, Milan'la oynayacak. Ben Galatasaraylıyım, Latif Beşiktaşlı. Bu, jübileden iki ay kadar önce ��Şifo'nun jübilesine gidelim�� dedi. Ben de olur dedim. Latif inanılmaz bir şey yaparak ikinci cümleyi de kurdu: ��Biletleri ben ayarlarım.��

Maç gününe kadar Latif'ten ses yok. Maç günü aradı ve ��Benim evde buluşalım�� dedi. Bana yakın oturuyor. Kalktım gittim. Latif'in bir arkadaşı ve bir de ortak arkadaşımız Riko da gelecek maça.

Televizyonlar bangır bangır ��Maçın biletleri bitti�� anonsu yaparken ve maçın başlamasına iki saat kadar kalmışken Latif büyük bir soğukkanlılıkla, ��Bilet buluruz nasıl olsa�� dedi.

Haliyle inanamadık. ��Usta sen hakikaten bilet almadın mı?�� dedik. ��Rahat gireriz�� cevabını verdi. Çıldırmamak işten değil.

Haydaaa, kalktık İnönü'ye gittik. Maçın başlamasına yarım saat kadar kalmış. Biletix gişesinin önünde, ciğerci kedisi gibi dolanıp duruyoruz. Bu esnada yanımıza bir gözü Şam'a, bir gözü Fizan'a bakan bir bıçkın geldi.

Kapalı tribün modeli giyinmiş bu arkadaş (Yaz sıcağında deri mont, kot pantolon, atkı burnun üstünden dolanmış vs), her haliyle karaborsacıyım diye bağırıyor. Ve belli ki haplanmış. Çünkü insanın iki gözünün ayrı taraflara bakması pek mümkün değil.

*

Her neyse, karaborsacı arkadaş, ��Sen sakallı, gel iki dakika�� dedi. Ekipte sakalsız olan tek kişi, Latif'in arkadaşı olan hanımefendi. Bıçkının odaklanma problemi de olduğundan nereye baktığı da anlaşılmıyor. Üçümüz birden ��Ben mi�� dedik.

Bıçkın, ��Hayır sen�� dedi ama nereye baktığı yine anlaşılamıyor. Biz yine ��Ben mi?�� diye atıldık. Meğer bizim Riko nereden bulduysa bu bıçkınla daha önce kapışmış. Böyle bir bela paratoneri durumu vardır zaten. Onu çağırıyormuş. Baktık durum sakat, ortam gergin. Bıçkının elemanları da etrafta toplandı.

Ortamı yumuşatacak laf Latif'ten çıktı. Malum, maçın geliri Eğitim Gönüllüleri Vakfı'na aktarılacaktı. Latif ortamın keman teli gibi gerildiği anda bıçkına dönüp son derece kendinden emin bir tavırla ��Biz aslında eğitim gönüllüsüyüz�� dedi. Bıçkın da ��Tabii canım, tabii�� dedi ve biz koptuk. Hayatımda bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum. Herif de bizimle gülmeye başladı. Sonra turşu gibi 4 milyon liralık bileti 40 milyon liraya alıp maça girdik.

Latif'in ��Biz aslında eğitim gönüllüsüyüz�� esprisi, (bana düşmez ama) espri anlayışını özetliyor. Ortamı bu kadar iyi tahlil eden ve sayfalarca yazıyla anlatılamayacak bir konuyu tek karede özetleyebilen Latif, en umulmadık yerden çakıyor hep.

Çizgisinin muhteşemliğinden, tip yaratmaktaki ustalığından (Muhlis Bey'den Press Bey'e kadar sayın işte) bahsetmenin lüzumu yok. Latif'in Türk karikatüründeki etkisi, ünikliği vesaire de biliniyor.

Fakat Latif'i insan olarak tanımak için (dikkat edin çözmek için demiyorum) yanında 10 dakika kadar oturmanız yeterli olacaktır. Emin olun, ondan sonraki 10 dakikada da aynı olacaktır, sonrakinde de, sonrakinde de, sonrakinde de...

Ortak bir arkadaşımız Latif için ��Kara kutu�� benzetmesi yapmıştı. Doğru. Latif'i izin verdiği kadarıyla tanıyabilirsiniz. Onu tanıdığım için kendimi çok ama çok şanslı hissediyorum.






Siz de biyografi.net'te yer alabilirsiniz (http://www.biyografi.net/DetaySon.asp?HABERID=39)" İyi ki, biyografi.net var! "

http://www.biyografi.net/biyografi/resim/genel/printer.JPG (http://www.biyografi.net/kisiyazdir.asp?kisiid=2659)

kitapyurdu.com'da
İlgili kitapları Bul (http://www.biyografi.net/kisiayrinti.asp?kisiid=2659#)

Munky
25-07-07, 08:31
Necdet Konak ( 23.12.1957)- (19.07.2004)
HAKKINDA YAZILANLAR

Karikatüristimiz Necdet Konak, Hakk�ın rahmetine kavuştu...

Uzun süredir İbn-i Sina Hastanesi�nde kanser tedavisi gören karikatürist Necdet Konak 19 Temmuz 2004 günü sabah saatlerinde Hakk�ın rahmetine kavuştu.

Yaklaşık bir yıl önce yakalandığı ağır hastalık nedeni ile çizimlerine ara veren Konak, bu süre içerisinde hastalığını atlatabilmek için yoğun bir tedavi gördü. İbn-i Sina Hastanesi�nde süren tedavi boyunca kanser hastalığını yenmeye çalışan Konak, bu süre içerisinde tedaviye olumlu cevap vermişti. Ancak aniden rahatsızlanan Konak, sabah saatlerinde gözlerini dünyaya kapattı. Konak�ın vefatı üzerine bir yıllık rahatsızlığı süresince hastanede kalarak eşine sürekli destek olan Birtanem Konak ve çocukları Burak ile Berk zor anlar yaşadı.

23 Aralık 1957�de Amasya�nın Taşova ilçesinde doğan Konak, küçük yaşlarda karikatür çizmeye başlamıştı. İlk ve ortaöğreniminin ardından Ankara Ticaret ve Turizm Yüksekokulu�ndan mezun olan Konak, sırasıyla Başbakanlık Özel
Kalem Müdürlüğü, Milli Eğitim Bakanlığı, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu�nda görev almıştı. Son 6 aydır da Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) Başkanlık Müşaviri olarak görev yapıyordu.

Konak, son 10 yıl Bosna Hersek ile ilgili yaptığı faaliyetlerle de dikkat çekti. Yardım çalışmaları, kültürel etkinlikler, karikatür çalışmalarıyla Bosnalı Müslümanların haklı davalarına uluslararası düzeyde destek verdi. Bosna konusunda gerçekleştirilen konferans, panel ve seminerlerde hem katılımcı hem de organizatör olarak yer aldı.

Bosna Hersek�in efsane lideri Aliya İzzetbegoviç�in hayatını anlatan ve yayınlandığında tüm dünyanın dikkatlerini çeken Aliya belgeselinin metin yazarlığını yaptı. Aliya İzzetbegoviç ve Cahar Dudayev çizgi romanlarını çizdi.

Kasım 2003�te Aliya İzzetbegoviç�in cenazesine katıldıktan bir hafta sonra rahatsızlanarak hastaneye kaldırılarak tedaviye başlandı.

Konak, meslek hayatı boyunca pek çok kurum ve kuruluştan da çeşitli ödüller aldı.

1990 yılında Türkiye Yazarlar Birliği yılın karikatüristi ödülü.
Milliyet Gazetesi Yılın karikatürü ödülü
17 Haziran 1989�da Polatlı Onur belgesi.
Bazı dergilerin kuruluşunu gerçekleştiren Konak, pek çok dergi ve gazete de karikatür çizdi. Dinazor, Anadolu Gençlik Dergisi, Yörünge, Genç İstikbal, Mavikuş ve Filit bu yayınlardan bazıları.

Zaman Gazetesi�nin kuruluş yıllarında karikatürleri yayınlanan Necdet Konak, uzun zamandan beri de Milli Gazete�nin birinci sayfasında ülke ve dünya gündemini kendi penceresinden değerlendiren karikatürleri çiziyordu.

Munky
25-07-07, 08:31
Samim Utkun
HAKKINDA YAZILANLAR

Samim Utkun, gözyaşları arasında toprağa verildi
Türkiye 16 Temmuz 2001

İSTANBUL - Tedavi gördüğü hastanede önceki gün hayatını kaybeden Samim Utkun�un cenazesi dün toprağa verildi. Kronik damar tıkanıklığı nedeniyle yaklaşık 4 yıldır tedavi gören senarist ve ressam Samim Utkun�un cenazesi dün Söğütlüçeşme Camii�ne getirildi. Utkun�un naaşı, burada öğle namazını mütakiben kılınan cenaze namazının ardından sevenlerinin gözyaşları arasında Kocatepe Mezarlığı�na defnedildi. Cenazeye, Samim Utkun�un eşi Hacer Utkun ve kızı Candan Utkun�un yanı sıra gazetemiz Genel Yayın Müdürü Doç. Dr. Resul İzmirli ve vatandaşlar katıldı.

Munky
25-07-07, 08:32
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2842.jpg
Semih Balcıoğlu
Semih Balcıoğlu 1928 İstanbul doğumlu. Işık Lisesi ve Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Grafik Bölümü'nü (1952) bitirdi. İlk karikatürü, mizah dergisi Akbaba'nın "Genç Fırçalar" sayfasında çıktı (1943). Taş ve İlhan Selçuk'la birlikte Taş-Karikatür dergilerini yayımladı; Çarşaf ve Çivi dergilerini yönetti. Akşam, Vatan, Hürriyet, Dünya, Tercüman, Politika, Yeni Yüzyıl gazeteleri ile Akbaba, Taş, Karikatür, Taş-Karikatür, Özgür İnsan, Yankı, Çarşaf, Çivi gibi dergilerde çizdi. 1969'da iki arkadaşıyla birlikte Karikatürcüler Derneği'ni kurdu ve üç kez bu derneğin başkanlığını yürüttü (1970-72, 1975-76, 1978-79); 1996'da derneğin onursal başkanı oldu. 1973-79 yıllarında Türkiye Gazeteciler Sendikası'nın genel başkanlığını yürüttü.

Türkiye'de üç boyutlu karikatürü gerçekleştiren ilk sanatçıdır. Bugüne kadar yedisi yurtdışında olmak üzere (Skopje 1972, Paris 1975, New Castle 1978, Frankfurt 1981, Melbourne, Sidney, Canberra 1994) toplam 67 kişisel sergi açtı. Yapıtları Tolentino, Gabrovo, Basel ve Varşova'daki karikatür müzelerinde yer almış, Almanya'da Wilhelm-Busch Karikatür Müzesi'nde sergilenmiştir.

Meslek yaşamında yurtiçi ve yurtdışında 41 ödül kazandı. Gümüş Güvercin (Skopje), Altın Madalya (Pescara), Altın Palmiye, Gümüş Hurma (Bordighera), Türkiye İş Bankası Büyük Ödülü, Abdi İpekçi Barış ve Kardeşlik Ödülü, Tüyap Şükran Ödülü, Karikatür Vakfı Onur Ödülü bunlardan birkaçıdır. Gabrovo Mizah Evi'nin yaptığı oylama sonucu dünyanın 106 çizerinden biri olarak kabul edilen Balcıoğlu'nun Güle Güle İstanbul adlı kitabı, İtalya'nın Pescara kentinde yapılan uluslararası karikatür kitapları yarışmasında birinci oldu.

1952'den itibaren yayımladığı karikatür kitaplarının sayısı 19'dur. Başlıca kitapları şunlardır: Yazısız Çizgiler (1972), 50 Yılın Türk Mizah ve Karikatürü (1973; Ferit Öngören'le), I. MC (1978), Güle Güle İstanbul (1979), Cumhuriyet Dönemi Türk Karikatürü (1983), Gözüm Görmesin (1985), Karikaturgut (1990), Galeri Çiller (1993), Hacı-Bacı (1996).

Evli olan Semih Balcıoğlu'nun bir kız çocuğu vardır.

Balcıoğlu, 1999 yılında �Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü�nü aldı. 15 Ocak 2002 tarihinde Mimar Sinan Üniversitesince �Onursal Doktor� unvanı verilen Balcıoğlu, Basın Şeref Kartı sahibiydi. 27 Ekim 2006 Cuma günü vefat etti.

HAKKINDA YAZILANLAR

Karikatürist Semih Balcıoğlu�nu kaybettik
www.ntv.com.tr 27 Ekim 2006

Gazetecilik mesleğinin ustalarından Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) Onur Kurulu Başkanı ve Sabah gazetesi çizeri Semih Balcıoğlu yaşamını kaybetti.

Munky
25-07-07, 08:32
Şahap Ayhan
Gerçek adı Ali Şahabettin Ayhan olan sanatçı, yazıp çizdiği çizgiromanlarında kullandığı imzasıyla "Şahap Ayhan" olarak tanındı.
1926 yılında İstanbul Üsküdar'da doğdu. İlkokulu Üsküdar Ravza-i Terakki Mektebi�nde okudu. Öğrenimini Üsküdar Paşakapısı Ortaokulu ve Haydarpaşa Lisesi'nde devam ettirdi. Yüksek öğrenimini İstanbul Edebiyat Fakültesi'nde 2 yıl Tarih bölümü, Felsefe, Coğrafya, Sanat Tarihi bölümlerinde birer yıllık öğrenciliğin ardından tamamladı.

İlk çizgiromanı Mahmut Şevket Beşinci�nin yazdığı "Pire Nuri Cumhuriyet Bayramında", 1944'de Mehmet Faruk Gürtunca�nın yayınladığı Afacan Çocuk Sesi dergisinde yayınlandı. Ardından aynı dergiye "Pire Nuri Karaborsacılar Peşinde" ve "Pire Nuri'nin Yaramazlıkları" adlı çizgiroman serilerini çizdi. 1946 yılında "Yarın" gazetesinde ressam olarak çalışmaya başladı.

1947 yılında Çocuk Sesi dergisine "Kralın Hilesi", Çocuk Haftası dergisine Ayhan Erer'le birlikte "Atilla Geliyor", ardından "Atilla'nın Ölümü", "Arslan Yüreği" gibi eserler hazırladı.
Kırklı yılların sonunda üniversiteyi bitirip yedek subay olarak askere giden Şahap Ayhan, 1950 yılında askerlik görevini tamamlayıp Babıali'ye çizer olarak döndü. Memleket, 101 Roman, Vatan, Yeni Sabah, Ceylan, Hür Anadolu, Sabah, Tercüman, Son Havadis, Tercüman Çocuk, Türkiye, Türkiye Çocuk, Çocuk Haftası gibi dergi ve gazetelere çizgiromanlar, yazı resimlemeleri, tarihi tablolar hazırladı.

1950 yılında Mustafa Kızıltan'ın "101 Roman" adlı haftalık çocuk dergisine "ZIU'nun Maceraları", ve "Kara Kamçının Serüvenleri" adlı ilk Türk bilimkurgu çizgiromanlarını yazıp çizdi.
1953 yılında ilk tek kahramanlı Türk çizgiroman dergisi Köroğlu'nda Galip Bülkat�la birlikte çizdi, Köroğlu'nun yayını 40 sayı sürdü.
1952 yılından başlayarak Yeni Sabah Gazetesi'nin çizgiroman ilavesine "Resimle İstiklal Savaşı", "Baltacı ve Katerina", "Safiye Sultan", "Kleopatra", "Çiçi", gibi çok sayıda çalışmalar yaptı.

1955 yılında Ceylan dergisinde "Karabulut Kargalar Ülkesi", "Karabulut Gökleri Yenen Adam" gibi çizgiromanları derginin arka sayfasında renkli olarak basıldı.

Çok üretken bir çizer olan Şahap Ayhan, Kazanova, Don Juan, Denizaltı Korsanları, Arzın Merkezine Seyahat, Dede Korkut, Alpaslan, Şeyh Şamil, Rasputin, Kara Orkun, Kara Pelerin, Akbulut, Tengiz, Hacı Bektaş-ı Veli, Gazavatlı Hayreddin Paşa gibi çeşitli konularda çizgiromanlar yaptı. Bilimkurgu tarzı çizgiromanlar hazırlamasında, ünlü çizer Alex Raymond'un Türkiye'de "Baytekin" adıyla yayınlanan Flash Gordon�un okunup sevilmesinde büyük rolü oldu. Çizgiromanlarda ışık ve gölgeyi en iyi kullanan çizerimizdir.

Kaynak: Bu yazı Hakan Alpin'in Genel Yönetmenliğinde yayınlanan Darkwood Sakinleri Çizgiroman Kültürü Dergisinin Ağustos 1996 tarihli 5. sayısındaki Yener Çakmak'ın makalesinden alınmıştır.

Munky
25-07-07, 08:32
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2660.jpg
Cem Yılmaz ( 23.04.1973)
23 Nisan 1973'te İstanbul'da doğdu.Boğaziçi Üniversitesi Turizm ve Otelcilik bölümünde okurken Leman Dergisinde karikatür çalışmalarına başladı. İlk stand-up gösterisini Leman Kültür'de 1995'in Ağustos ayında gerçekleştirdi. 1995 Aralık tan itibaren de Beşiktaş Kültür Merkezi bünyesi altında gösterilerine devam etmektedir. 2001 yılı sonuna kadar toplam gösteri sayısı 1200'ün üzerinde olup, bunların hemen hepsi kapalı gişe oynayarak , kırılması güç bir rekorun da sahibi olmuştur.
Türkiye'nin birçok ilinde sahnelediği gösterisini aynı zamanda Avrupa'nın önde gelen şehirlerinde ve de Amerika Birleşik Devletlerinde yine aynı başarı ile sahneye koymuştur. Leman Dergisi'nde yayınlanan çalışmalarını "Karikatürler" isimli kitabında yayınladı. Şu anda kitabı 14. Baskısındadır. 1998 yılında Ömer Vargı'nın yönettiği "Herşey Çok Güzel Olacak" isimli sinema filminde Mazhar Alanson ile başrolü paylaştı. Bu filmi Türkiye ve Avrupa'da yaklaşık 1,800,000 kişi izledi.
Reklam dünyasında da adından söz ettiren sanatçı , "Panasonic" reklamlarının radyo spotlarıyla iki yıl üst üste Kristal Elma ödülüne layık görüldü. Bu firmanın TV filmlerinin yanı sıra "Mavi Jeans" reklamlarında da oynamıştır. 2000 yılının Ocak ayından sonra gösterileri Star TV tarafından yayınlanmakta olup bunları "Gösteri" adlı kasette de Bay Müzik ile piyasaya sürmüştür. Askerlik görevini Temmuz 2001 de tamamlayan Cem Yılmaz gösterilerine devam etmektedir.
Özel bir şirket için hazırladığı reklamlar serisi ilgi görmüştür. Reklam ve gösteri çalışmalarına devam etmektedir.

Munky
25-07-07, 08:32
Mehmet Sofuoğlu
MEHMED SOFUOĞLU (KENDİ İFADESİ İLE HAL TERCEMESİ)
Katip Çelebi'nin de ifâde ettiği gibi bir kuluna, Allah'ın kendisine vermiş olduğu nimetleri zikretmesi o nimetlerin şükrü cümlesinden olduğu için ben de Rabbimin bana ihsan etmiş olduğu nimetleri tah-dısen burada hal tercememi yazıyorum: Ben Mehmed Sofuoğlu Aydın vilâyeti'nin Nazilli kazasında 1923 yılında Ali Molla ile Esma'dan doğmuşum. Dört-beş yaşlarından itibaren Aydoğdu mahallesindeki dededen kalma evimizde babamdan Kur'an dersleri aldım. İlk ve orta okulu orada bitirdim. Orta okulda iken,1940'da babam vefat edince üçüncü annemden diğer beş kardeşimle yetim kaldık. Bizleri, annem birçok sıkıntılar içinde yetiştirmeye çalıştı. 1947 yılında Afyon Lisesi'nden me'zun olunca özel olarak Kur'an ve Arapça dersleri almaya devam ettim. Kur'an hocam Nazilli imamlarından Hafız Osman Efendi'dir. Yine Nazilli hocalarından Arif Efendi'den Emsile, vâiz Tavas'lı Tahir Efendi'den Avâmil ve izhar'ı okudum. 1948 Şubat'ında askere gittim.

Sivas'ın Zara ilçesinde bulunan 36.Piyade Alayı'nda yedek subaylık yaparken Ankara Üniversitesi'nde İlahiyat Fakültesi açılmasına karar alındı. Terhîsden sonra 1949'da bu fakülteye kaydoldum. 1953'de burayı pekiyi derece ile bitirerek, İstanbul İmam-Hatip okuluna meslek dersleri öğretmeni tayın edildim.

İstanbul'da Mehmed Akif'in yakın arkadaşı Hasan Basri Çantay'dan Arap Edebiyatı ve terceme dersleri aldım. 1956-1958 yıllarında 4489 Sayılı Kanun'un I.maddesinin (b) fıkrasına göre Irak'a gönderildim. Orada resmî olarak Külliyetu'1-Adâb ve'l-Ulûm'daki Arapça derslerine, aynı zamanda özel olarak el-Medresetü'l-Mercâniyye ile Seyyid Sultan Ali medreselerinde Muhammed Fuâd el'Alûsî' nin derslerine devam ederek SAHÎH-İ MÜSLİM'İ huzurunda okudum, bu arada diğer hadîs külliyâtını da inceledim. (1)Sullernu'l-Vusûl ilâ Tabakâti-Fuhûl (Şehid Ali Paşa Kütüb.rakk:l877 birinci kısmın sonunda) (2)Yüce Allah Kur'an-ı Kerîm'de: "Ey insanlar! Allah'ın üzerinizdeki bunca nî-metini hatırlayın,anın" (Fatır:3); "Rabbinin nî'metini söyle.anlat." (ed-Duhâ:11) buyurmuştur. Aynı gerekçe ile birçok âlimler yazdıkları kitaplarında kendi hal tercemelerine de yer vermişlerdir: es-Suyûtî (911/1505),Husnu'l-Muhâdara 1.155'de şöyle demiştir: "Bu kitâbda gelmiş geçmiş muhaddislere tabi olarak kendi hayatımı da yazdım. Onlar içinde tarih kitabı te'lif edib de kendi hal tercemesine yer vermeyenler azdır: Abdulgafûr el-Fârisî (529/1135) Nisâbûr Târihi'nde, Yakut el-Hamavî (626/1229) Mu'ce-mu'l-Udebâ'da, Lisânuddîn İbn.y '1-Hatîb (776/1374) Tarîhu Gırnata'da, el-Hâfiz Takıy-yuddîn el-Fasî (832/1429) Târihu Mekke'de, el-Hâfiz ibn Hacer el-Askalânî (852/1449) Kutâdu Mısır'da ve Ebû Şama (665/1267) ez-Zeyl ale'r-Ravtateyn... de bu işi yapanlardandır. Bu sonuncusu (yâni Ebû Şams) onlar içinde ibâdete en düşkün olanı ve takvada en üstün derecede bulunanıdır..."

Kâtib Çelebi de (1068/1657) Sullemu'l-Vusûl ilâ Tabakâti'1-Fuhûl ve Mizânu'1-Hakk... adlı eserlerinde kendi hal tercemesini yazmıştır. Şair Mehmed Akif Ersoy da (1355/1936) ölümünden beş ay kadar evvel 10 Ağustos 1936'-da Beyoğlu'nda Mısır apartmanındaki hasta döşeğinde bizzat kendi hal tercemesini yazmıştır. Bunu Eşref Edib Millet, 6 Aralık 1962,Sayı 1'de neşretmiştir. Büyük Türk müfessiri Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır (1358/1942) da Hakk Dini Kur'an Dili adlı tefsirinin başında (1,7-8) künyesini ve şeceresini, s.17-18'de de öğrenim hayatını yazmıştır. Bunların hepsini rahmetle anar, işbu hal tercememi da rahmetle anılmaya vesile kılmasını Yüce Allah'dan niyaz eylerim. (Mehmed Sofuoğlu)

Munky
25-07-07, 08:33
Nejat Uygur ( 1927)
1927'de Kilis'te doğdu. 1938 yılında daha ilkokul öğrencisiyken tiyatroya başladı. 1949 yılında Nejat Uygur tiyatrosunu kurdu. Amatör ve profesyonel olarak 60 yıldan uzun süredir tiyatro yapın Nejat Uygur'un 50'den fazla ödülü var. 2 kez ABD, 4 kez Avrupa ve 35 yıla yakın da Anadolu turnesi yaptı.

HAKKINDA YAZILANLAR

Nejat Uygur 78 yaşına bastı
www.internethaber.com 10 Ağustos 2005

Kadıköy Belediyesi�nin düzenlediği 3. Kadıköy Tiyatro Festivali�nde sevilen oyunu Cibali Karakolu�nu sahneye koyan Uygur�a Kadıköy Belediyesi sürpriz yaparak doğum günü pastası hazırladı.78.yaşını seyircileriyle birlikte kutlayan Uygur�a Kadıköy Belediye Başkan Vekili Gürsel Tekin, çiçek, sahne arkadaşları ise �kavuk� hediye etti. 62 Yıldır sahnede olduğunu ve yaşıyla övündüğünü kaydeden Uygur, �Yaşımı ispat edercesine çalışıyorum. Ölümden değil ama Azrail�den korkuyorum� dedi. Uygur şunları söyledi:

�Ben kahkaha ile doyuyor, alkışla yaşıyorum. Yüce Allahım onları benden esirgediği anda şoka girerim. Halk çok mühim. Sevdi mi tam seviyor, kolay kolay bırakmıyor. Onların sevgisi bana yetiyor. Büyüğü, küçüğü herkes beni Nejat Abi, Nejat baba diye çağırıyor. Bazı arkadaşlarım çok seviliyorum diye beni kıskanıyor. Turnelerle yaşımı hesaplıyorum. Şimdi Nasrettin Hoca Avrupa Birliği�nde adlı bir oyun yazıyorum. Bu oyunu da sahneye koyacağım. Bundan sonra ne olur ne olmaz bilemiyorum. İzmir de bir mezartaşı yaptırmıştım, çalındı. Üzerinde Hastayım, hastayım dedim kimse inanmadı yazıyordu. O çalındı.�

Arkadaşlarının kendisine kavuk hediye etmesi ile ilgili düşüncelerini de söyleyen Uygur, şunları söyledi:�Biraz da bizi atışa getirdiler. Aslında Ferhan Şensoy�u çok severim. Kavuğun sahibi Ferhan da olabilir başkası da. Ama bir keresinde İsmail Dümbüllü benim Ayar Hamza adlı oyunumu izlemeye gelmişti. Oyun sonunda Nejat, eğer seni Münir�den önce seyretseydim kavuğu sana verirdim dedi. Bu olayı Dümbüllü�nün kızları, torunları da bilir.�

Uygur, oyunlarını izleyen ve kendisini seven bazı ünlü kişilere isimler taktığını da söyleyerek �Başbakan�a sabırtaşı, Maliye Bakanı�na kerpeten diyorum. Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk de seçimi hep aldığı, onu kimse yıkamadığı için Beton Başkan adını taktım� dedi.

Munky
25-07-07, 08:33
Savaş Dinçel ( 1942)
Doğum Tarihi 1942
Boy 180
Kilo 77
Göz Rengi Kahverengi
Yabancı Dil İngilizce

Sinema Filmleri ve Yönetmenleri
Hababam Sınıfı (Ertem Eğilmez)
Aşık Oldum (Ertem Eğilmez)
Merdoğlu Ömer Bey (Yusuf Kurçenli)
Kızlar Sınıfı (Ümit Efekan)
Ağır Roman (Mustafa Altıoklar)
Ateş Böceği (Avni Kütükoğlu)
Çözülmeler (Yusuf Kurçenli)


TV Yapımları ve Yönetmenleri
Sinekli Bakkal (Ayberk Çölok)
Çemberler (Yusuf Kurçenli)
Azmi (Tunç Başaran)
Kurtuluş (Ziya Öztan)
Cumhuriyet (Ziya Öztan)
İttihat ve Terakki (Ziya Öztan)
Üç İstanbul (Feyzi Tuna)
Bizi Güldürenler (Tunç Başaran-Yavuzer Çetinkaya
Tunca Yönder)

Özgeçmiş
İstanbul''da doğdu. İstanbul Lisesi ve İstanbul Belediye Konservatuvarı Tiyatro Bölümünde okudu. 1962 yılından beri oyunculuk yapıyor. Münir Özkul Tiyatrosu, AST Ali Poyrazoğlu Tiyatrosunda çalıştı. Ama esas olarak Şehir Tiyatrolarında çalışmaktadır.
X


1942 yılında İstanbul'da Fatih'te doğdu. Koca Ragıp Paşa İlkokulu'nda, İstanbul Erkek Lisesi'nde ve İstanbul Belediyesi Konservatuarı Tiyatro bölümünde okudu. Tiyatro Bölümünde okurken tiyatrodan başka çizerliğe merak saldı. Amatör tiyatroculuğun yanısıra karikatürü de amatör olarak sürdürdü. İlk kez İstanbul Şehir Tiyatroları'nda profesyonel oldu. Sırasıyla Münir Özkul Tiyatrosu, Ankara Sanat Tiyatrosu, Gen-Ar Tiyatrosu, yeniden İstanbul Şehir Tiyatrosu, Miyatro Vatandaş Tiyatrosu'nda çalıştı, yine Şehir Tiyatrosu'nda çalışırken 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasasıyla Şehir Tiyatroları'ndan uzaklaştırıldı. Bir süre tiyatroya ara verip GÜM'de (Güldürü Üretim Merkezi) profesyonel karikatür çizeri olarak çalışmaya başladı. Tekrar tiyatroya dönünce karikatür ve afiş çalışmalarına tiyatroyla birlikte devam etti. Üç yıl Günaydın gazetesinde TONTON adlı bant karikatürü çizdi. Bu arada Şan Müzikholü'nde ve Ali Poyrazoğlu Tiyatrosunda çalıştıktan sonra, önce konuk olarak sonra da Danıştay kararıyla Şehir Tiyatroları'na geri döndü. Şimdi orada Oyuncu-Yönetmen olarak çalışıyor. Bunun yanısıra afişçilik (amatör) ve çizerliğini sürdürüyor. Daha önce iki karikatür sergisi açtı. "Çizgilerle Nazım Hikmet" adlı çizgi roman türünde el yapımı bir kitabı var, ama bu kitap müsadere edilip Seka fabrikasında hamur haline getirildiği için ortalıkta yok.

ESERLERİ
Çok Sesli
Savaş Dinçel
Pan Y

Basından
Gazete ve dergi sayfalarında pek sık olmasa da müzik karikatürlerine rastlarız. Saçı başı dağılmış, elinde bastonuyla bir orkestra şefi simgesi olmuştur bu karikatürlerin.
Karikatür kitapları son dönemde oldukça ilgi gören bir tür halini aldı. Toplumsal ironiyi en iyi anlatan karikatürün müziğe bakışını görüyoruz. Tan Oral'ın Sus ve Dinle'si ile Savaş Dinçel'in Çoksesli'sinde. Tan Oral, toplumun müzikle ilgisini karikatürleştirmiş kitabında. Müziğin gelişimi ve değişik sınıflarda algılanışı çıkış noktası olmuş. Tabii bir de müzik tutkusu. "Müzik ve müzikçilerin dışında, yaşamımda başka bir şeye pek de imrendiğim söylenemez. Hiçbir şey de, sıkıntılı zamanlarımda müzik kadar beni avutmamıştır, belki çizmek. Yaşamımı dolduran diğer bir uğraştır çizmek. İkisinin çakışması bu durumda kaçınılmazdı." Savaş Dinçel karikatürist ve tiyatro sanatçısı. Onun da yaşamının diğer bir tutkusu müzik. Dinçel daha çok müzikçilerini anlatmış Çoksesli kitabında
(Osman Giritli, Hürriyet, 10 Şubat 1991)

Munky
25-07-07, 08:33
Suat Yalaz
Doğum Tarihi - 1932 / Kırşehir, Çiçekdağ

Suat YALAZ, 1932 yılında Çiçekdağ'da doğdu. Memur çocuğu olduğundan, çocukluk ve ilk gençlik yılları Denizli, Adana, Kayseri illerinde geçti. ilk karikatürleri Kayseri'de, günlük Erciyes Postası'nda yayınlanıp iki buçuk liraları aldığı zaman henüz 16 yaşında bir ortaokul öğrencisiydi. Yüksek tahsilini İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Resim Bölümü'nü bitirerek tamamladı. Öğrencilik yıllarında günlük gazete ve haftalık mizah dergilerinde yeni akımın genç karikatüristlerinden biri olarak dikkat çekti.

Yıl 1954. Dönemin önemli gazetesi Vatan'ın genç çizerler için buluşma noktası olan odanın kapısına genç bir delikanlı gelir. Odada Bedri Koraman, Altan Erbulak ve Çetin Özkırım gibi usta çizerler oturur. Delikanlının elinde 'İkizler Çiftliği' adını verdiği bir çizgi roman çalışması vardır. Üstatlar çizimlere bakar. Kareler kopyaya benzemektedir. Çünkü çok net çizgiler, bembeyaz kağıdın üzerinde durmaktadır. Güzel ama nereden kopya ettin diye sorarlar. Genç kendinden emin; ��kopya değil, ben çizdim�� der. İyi ama kurşun kalem izi bile yok, der Erbulak. Yanıt ustaları şaşkınlığa düşürür: ��Ne kurşun kalemi��. Genç Suat Yalaz'dır. Dönemin usta kalemlerini şaşırtan çizgilere ulaşmasında hiçbir yönlendirme ve eğitim yoktur, çünkü Suat Yalaz'da doğal bir yetenek vardır. Yıllar sonra Erbulak, o gün, Onu denemek için bir at çizmesini istediklerini Yalaz'ın atı çizmeye ön ayaktan başladığını sık sık arkadaş toplantılarında anlatmıştır.

Aslında bu olay Yalaz'ı ilk defa başına gelmiyordur. Adana'da henüz 14 yaşındayken bir büyüğü resim yeteneğini görüp onu yerel bir gazete olan 'Türk Sesi'ne götürür. Çalışmalarını gören yetkili bir çizimlere bir de Yalaz'a bakar ve ��Nereden kopyaladın' diye sorar. Yalaz yanıt vermeden karikatürlerini aldığı gibi gazeten çıkar. Babasının tayini Kayseri'ye çıkar. İki yıl sonra karikatürleri Erciyes Postası'nda yayınlanmaya başlar.

Çeşitli gazetelerin köşelerinde Suat YALAZ imzalı çizgi roman kahramanları görülmeye başlandı. Bunlardan biri de Karaoğlan'dı. Karaoğlan 1960 yılında yayına başladı. Ancak Yalaz'ın 'Karaoğlan'ın öncülü olan 'Kaan' adlı kahramanı 1959'da doğdu. 1959 yılında Akşam gazetesi Aptullah Ziya Kozanoğlu yazdığı yeni öykü ��Kızıl Tuğ�� için bir çizer aranır ve Yalaz bulunur. Kızıl Tuğ birkaç ay sürer ve Yalaz'ın yeri sağlamlaşır. Kızıl Tuğ'un sonunda Kaan'ın doğumu müjdelenir. Ancak Yalaz ile Kozanoğlu Kaan konusunda çok anlaşamaz. Yalaz, Kozanoğlu ustanın metinlerini değiştirmeye başlar. Tartışma uzar, en sonunda Kozanoğlu sinopsis vermeye başlar, Yalaz'ı serbest bırakır. Kaan beş serüven devam eder. Kozanoğlunun 1960'da Akşam'dan ayrılmasıyla sona erer. Ancak Kaan, Yalaz sinopsis üzerinden çalışmaya başladığı dönemden sonra 'Karaoğlanlaşmaya' başlamıştır.

1960'ta AKŞAM Gazetesinde yazıp çizmeye başladığı KARAOĞLAN çizgi romanının büyük ilgi görmesi ona, hem basında yayıncılık (KARAOĞLAN, SALINCAK, KORKU Dergileri) hem de en büyük tutkusu olan sinema alanında yapımcılık ve yönetmenlik kapılarını açtı.

Karaoğlan 1965 yılında filme alındı ve yönettiği Karaoğlan filmiyle Suat YALAZ da sinemaya adım attı. Gerçekten de Suat Yalaz'ın unutulmaz kahramanı Karaoğlan Türk çizgi romanının sinemada atağa geçişinin miladını oluşturur. Yalaz çizgileri ve öyküleriyle, bu miladın gerçek kahramanıdır. Karaoğlan 60'ların ilk yarısında çizgi roman kitapları piyasasını kasıp kavuran Esse Gesse'nin Teksas (Il Grande Blek) ve Tommiks (Capitan Miki) çizgi romanlarıyla yarışacak düzeyde ilgi gördü. Karaoğlan piyasadaki İtalya egemenliğini bir anlamda sarsıp, yerli üretim çizgi romanların müstakil dergilerle başarılı olabileceğini göstermişti.

Suat Yalaz'ın resme doğal yeteneği bir yana, onun asıl merakı çocukluğundan beri sinemadır. Yalaz çizgi romandan kazandığı parayı sinemaya yatırmaya karar verir ve sinema macerası başlar. İlk film ��Altay'dan Gelen Yiğit' 1965 yılında tamamlanır. Yalaz dönemin tüm jönlerinin peşinde olduğu Karaoğlan rolünü tanımamış bir isme Kartal Tibet'e verir. Kendi firması adına 8 film yaptıktan ve Yeşilçam'da 10 yıldan fazla süren bir tarihi macera filmleri dönemini başlattıktan sonra Kartal TİBET ile yolları ayrılır.

Yalaz'ın Kartal Tibet ile yollarını ayırıp sinemayı bırakması genelde yanlış bilinir. Tibet'in Yalaz'ın ona önerip reddettiği film yedinci Karaoğlan filmi değil, ��Yüzbaşı Kartal�� adlı Almanya, Fransa ve Türkiye ortak yapımı bir casusluk filmidir. Tibet bu filme hayır der, ama Yalaz yapımcılar ve dağıtımcılar ile anlaşma yapmış, parasını bu filme yatırmıştır. Tasını tarağını toplar ve 1970'de Fransa'ya gider.

Paris'te KARAOĞLAN çizgi romanlarını 7 yıl süreyle Fransızca olarak yayınlatır. Ve, Paris'i �mekan tutar�. Türkiye'yle bağlantısını hiç kesmez. Hem Avrupa'nın ünlü yayınevleriyle, hem de ülkemizin en büyük gazeteleriyle çalışmalarını sürdürür...

Yarım yüzyıldan sonra �YOKUŞ�a emek veren Suat YALAZ 2001 yılında Basın�la ilgili çalışmalarına son verdi. 2002 yılı Yılın Karikatürcüsü Ödülünü aldı. Artık ektiklerini biçmek, bütün eserlerini toparlamak ve yeniden düzenli olarak yayınlamak istiyor. Kendi yayınevinde Karaoğlan sonrası günlük gazetelere yaptığı Son Osmanlı, İslam Tarihi gibi çalışmaları daha yeni yayımlamaya hazırlanıyor. Çok sevdiği sinemayla ilgili olarak da KARAOĞLAN ve YANDIM ALİ�ye TV için dizi film senaryoları yazıyor. Bunun yanında KARAOĞLAN�a bir yabancı firma ortaklığında sinema filmi yapılması için girişimleri var. YALAZ, kendisi gibi Akademi'li olan bir hanımla evli, Olcayto ve Kaan adlı iki oğul babasıdır.


Kaynak
Türk Karikatür Vakfı Web Sitesi / http://www.nd-karikaturvakfi.org.tr

Munky
25-07-07, 08:33
Tan Oral ( 1937)
1937 yılında Merzifon'da doğdu. Öğrenimini kent kent dolaşarak tamamladı. Güzel Sanatlar Akademisi'ni Mimar olarak bitirdi. Aynı okulda üç yıl Yapı ve Meslek kürsüsü asistanı olarak çalıştı. Daha sonra mimarlık ve eğitimi ile ilişkisini keserek tümü ile karikatür, film, çizgi film uğraşlarına yöneldi. Kısa film dalında "Cumartesi Pazar" adlı çalışma ile 1969'da ve "Sansür" adlı film ile de 1970'de çizgi film dalında Büyük Ödül kazandı. 1978 ve 1984'de Üsküp'te, 1983'te Tokyo'da ödül aldı. 1980-85 yılları arasında Çağdaş Gazeticiler Derneği tarafından beş kez "Yılın Gazetecisi" seçildi. Türkiye Sanatçılar Birliği'nde ve yedi yıl da Karikatürcüler Derneği'nde yazman ve başkan olarak yöneticilik görevinde bulundu. Mimar Sinan Üniversitesi UESYO'da 1980-84 yılları arasında çizgi film dersleri verdi.Yurt içinde açtığı çok sayıdaki karikatür sergisinin yanısıra, Almanya Darmstad ile Münih'te, Yunanistan'da Rodos ile Atina'da ve Kıbrıs'ta eserlerini sergiledi. Karikatürleri çeşitli dergilerde ve günlük olarak da Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanmaktadır.

ESERLERİ
"Böyük Türkiye", "Sansür", "İki Minik Kentli", "Gözağrısı", "Sus ve Dinle" adlı kitapları vardır.

Munky
25-07-07, 08:34
A.Vahap Akbaş ( 1954)
1954 Batman doğumlu. Batman Lisesi ve İ.Ü. Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu. Öğretmen ve yöneticilik yaptı. Halen Çorlu'da öğretmenlik görevini sürdürmektedir. Şiir ve yazıları çeşitli gazete ve dergilerde yayımlandı. Bir süre Yeni Devir gazetesinde kültür-sanat sayfasını yönetti. Şiir ve roman dallarında çeşitli ödüller aldı.

ESERLERİ
Efgân, Gül Kıyamı, Kuş Olsun Yüreğim, Dünyayı Kaplayan Ağaç, Mavi Sesli Şiirler, Hüzün Coğrafyası, Bir Şehre Vardım, şairin yayınlanmış şiir kitaplarıdır.

Munky
25-07-07, 08:34
Adnan Binyazar ( 07.03.1934)
7 Mart 1934 yılında Diyarbakır'da doğdu. Dicle Köy Enstitüsü'nü, Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü'nü bitirdi. Çorum ve Maraş İlköğretmen okullarında, Ankara Hacettepe Üniversitesi Temel Bilimler Yüksekokulu'nda, Gazi Eğitim Enstitüsü'nde, Şentepe Lisesi'nde, Devlet Konservatuarı'nda, İktisadi ve Ticari İlimler Fakültesi Basın Yayın Yüksekokulu'nda öğretmenlik yaptı. Türk Tarih Kurumu'nda görev aldı. 1978 yılında Kültür Bakanlığı Tanıtma ve Yayınlar Dairesi başkanlığına getirildi ve bu görevi sırasında Ulusal Kültür ve Çeviri dergilerinin sorumlu yönetmenliğini yaptı. Türk Dil Kurumu Yayın kolu başkanlığına seçildi. 1981 yılında gittiği Berlin'de Eğitim Senatosu'nda çalışırken, İncila Özhan'la birlikte 6 ciltlik Türkçe/Dil ve Okuma Kitabı'nı ve bu çalışmalara yönelik bir Öğretmen Kılavuzu'nu hazırladı. Gymnasiumlar için Türkçe Müfredat Programı hazırlama kurullarına başkanlık yaptı. İsveç ve İsviçre'de öğretmen yetiştirme projelerinde görev aldı.

Binyazar, toplumcu düşünce ilkesiyle yazdığı deneme ve öznel eleştirilerini Toplum ve Edebiyat, Kültür ve Eğitim Sorunları, Ağıt Toplumu, Ozanlar Yazarlar Kitaplar adlı kitaplarında topladı.

Binyazar'ın öteki kitapları ise Yazmak Sanatı (Emin Özdemir'le birlikte), Dede Korkut, Cumhuriyet'in 50 Yılında Atatürk Yolunda 40 Yıl, Aşık Veysel, Yazın ve Bilim Dilimiz, (Metin Öztekin'le birlikte), Yazılı Anlatım Bilgileri (Emin Özdemir'le birlikte), Kan Turalı, Türk Dilinde 25 Ünlü Eser, Dedem Korkut/Vier attürkische Nomadensagan (Türkçe-Almanca), Yaralı Mahmut, 15 Türk Masalı, Öğretmen Kılavuzu, Halk Anlatıları. Eleştirilerinde kalıpların, kuralların içine sıkışıp kalmayan Adnan Binyazar, Türk dili ve yazınının tutkunlarından. Binyazar'ın eleştiriye bakış açısı, "Bir gün bir adam bana Marksist dedi. Ben de döndüm adama dedim ki siz bana Marksist diyerek aslında iltifat ediyorsunuz. Çünkü bir adamın Marksist olabilmesi için bütün klasik felsefeyi bilmesi lazım. Dünya ekonomisine hâkim olması, çağdaş düşünceyi temsil edecek düzeyde olması lazım. Benim için bunlar hayal; böyle olmaya çaba gösteriyorum, keşke olsam," sözleriyle anlam kazanıyor. Binyazar, yalın, içten, duyarlı ve gösterişsiz yazımıyla deneme türüne de yeni bir boyut kazandırmıştır.

Adnan Binyazar, Masalını Yitiren Dev adlı anı-romanında yoksulluk içinde geçen çocukluk dönemini anlatıyor. Ancak 14 yaşında ilkokula gidebilen Binyazar, yaşamla verdiği dişe diş mücadeleyi, abartıya, duygusallığa yer vermeden paylaşıyor okurla. Kendisi küçükken ayrılan annesiyle babası arasında kalan paramparça çocukluğu, İstanbul'da kimsesiz sokaklarda kalışı, pazarlarda hamallık, fabrikalarda işçilik dönemi, öldüresiye döven ustasının yaşattığı acılar, Binyazar'ın köy enstitüsüne adım atmasıyla son bulur. Binyazar, Ağın-Diyarbakır-Elazığ-İstanbul ekseninde geçen çocukluk yıllarını kaleme alırken o yılların Türkiyesi'ne ve yaşam biçimlerine de ayna tutar aynı zamanda. Diyarbakır'da bir genelevin bitişiğindeki bir avluda birlikte yaşadığı Haco Bibi, Möho, Zeko Bibi, Valentino, Leylo... birer roman kahramanı gibi canlanır.

Adnan Binyazar, özyaşamöyküsü için Masalını Yitiren Dev adını seçmesini, "Çocukluk bir dev masalıdır. Masalı bozulmuş çocukluk neyse masalını yitiren dev de odur. Birbirlerini yitirdiklerinde çocukluk devin, dev çocukluğun büyüsünü bozar. Büyüsü bozulan çocuk ise yaşamı boyunca masalını arayan bir dev gibi savrulup durur," diye açıklıyor. Binyazar, Masalını Yitiren Dev'de 'kendi açtığı kuyusunun içine dalarak' yaşadıklarına yazınsal anlamda sahip çıkıyor.

Munky
25-07-07, 08:35
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3924.jpg
Ahmet Şahin
Eğitimci yazar.

Ahmet Şahin, 20 Aralık 1956 tarihinde Ordu İli�nin Gölköy/(Gürgentepe) İlçesi�ne bağlı Okçabel Köyü�nde/(Mahallesi�nde) doğdu. İlk tahsîlini aynı yerde(1969), Ortaokulu Gürgentepe�de(1972), Lise�yi Perşembe (1972-1973) ve Ankara İlköğretmen Okulu ve Lisesi�nde tamamladı(1976). Aynı yıl Gümüşhane İli�nin Bayburt İlçesi Harmanözü Köyü�ne Öğretmen olarak atandı. Ankara Eğitim Enstitüsü�ne kayıt yaptırdığı için bu vazîfesinden istifaen ayrıldı(1976). Eğitim Enstitüsü�nü Ankara (1976-1977) ve Kırşehir Eğitim Enstitüsü�nde tamamladı(1980).

Türk Standardları Enstitüsü(TSE), Bağ-Kur Genel Müdürlüğü, Başbakanlık Devlet Meteoroloji İşleri Genel Müdürlüğü�nde çeşitli vazîfelerde bulundu. 1985 Senesinde yeniden öğretmenlik mesleğine döndü. Samsun İli Terme İlçesi�nde 3 yıl öğretmenlik yaptıktan sonra, Gürgentepe İlçesi Halk Eğitimi Merkezi Müdürlüğü vazîfesine atandı(1989). Buradaki vazîfesi esnasında Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi�nde Lisans Tamamlama Programı�nı başarı ile bitirerek Türkçe Bölümü�nden mezun oldu (1999).

Husûsî anma ve yıl dönümleri münasebetiyle; târih, kültür ve edebiyat ile ilgili çeşitli konferanslar düzenledi. Zaman zaman bu konferanslarda hem idareci ve hem de konuşmacı olarak hizmetlerde bulundu. 1989-2001 târihleri arasında 12 sene hizmette bulunduğu idarecilikten kendi isteği ile ayrılan ve halen Ünye�de öğretmenlik vazîfesine devam etmekte olan Ahmet Şahin, evli ve 4 çocuk babasıdır.

Ahmet Şahin�in, 1983 senesinden itibaren bazı gazeteler ile edebiyat, kültür, sanat mecmualarında aralıklı olarak çeşitli mevzû�lara ilişkin araştırma-inceleme yazıları ve makaleleri yayınlanmaktadır. Bu yayınlar: Dâvet, Erciyes, İnanç, Boğaziçi, Yeni Düşünce, Yeni Türkiye, Olaylara Bakış, Türkeli, Sükût, Tarih ve Medeniyet�tir. Ayrıca �Tarihi-Kültürü-Coğrafi Özellikleri ve Tabiat Güzellikleri ile GÜRGENTEPE� isimli yayınlanmış bulunan tanıtım kitabının hazırlayıcılarından olan Ahmet Şahin�in, henüz yayınlanmamış şiir çalışmaları da vardır.

Munky
25-07-07, 08:35
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/193.gif
Ahmet Hamdi Tanpınar ( 23.06.1901)- (24.01.1962)
Ahmet Hamdi Tanpınar, 23 Haziran 1901 tarihinde İstanbul'da doğdu.İstanbul'da Ravaz-i Maarif İbtidaisi'nde, Sinop ve Siirt rüşdiyelerinde, Vefa, Kerkük ve Antalya sultanilerinde öğrenim gördü. Baytar mektebini bırakarak girdiği İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden 1923 yılında mezun oldu. Erzurum, Konya ve Ankara liseleriyle, Gazi Eğitim Enstitüsü ve Güzel Sanatlar Akademisi'nde edebiyat öğretmenliği yaptı, aynı akademide estetik ve sanat tarihi dersleri verdi (1932 - 1939). 1939 yılında İstanbul Üniversitesi'ne Yeni Türk Edebiyatı Profesörü olarak atandı. Maraş Milletvekili olarak 1942-1946 yıllarında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bulundu. Bir süre Milli Eğitim Müfettişliği yaptıktan ve Güzel Sanatlar Akademisinde eski görevinde çalıştıktan sonra 1949 yılında İstanbul Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'ne yeniden döndü ve bu görevde iken 24 Ocak 1962 tarihinde İstanbul'da öldü.

Öykü Kitapları

Abdullah Efendi'nin Rüyaları (1943), Yaz Yağmuru (1955), Hik(yeler (Kitaplaşmayan iki hikâyesiyle birlikte tüm öyküleri, 1983).

HAKKINDA YAZILANLAR

Hazır Reçete Yok !
Her şey bizden bir yeni terkip bekliyor
Mahmut Çetin

Türk aydını, Osmanlı devletinin Batı karşısında çözülmesiyle yeni bir kültür dünyasına açılır.Bu çaba Osmanlı devletinin yıkılması ve onun değer yargılarının tasfiyesiyle hızlanır.Aydınlarımız bu maksatla önce yerli olanla islami olanı ayırıp, yerli olana bağlanmayı dener.Ardından yerli olan kültür kaynağını iyice daraltıp folklordan hareketle teorik bütüne ulaşmayı düşünürler.Folklordan hareketle bir çok fikri üretim yapılmasına rağmen, bu arayış asıl amaç olan �yeni bir teorik zemin�i oluşturamaz.I.Tarih Kongresiyle ortaya yeni bir tez atılır.Tez şudur: �Bütün dünyaya şamil medeniyetin mebde ve menşei Orta Asya�dır.�(1)

Erol Güngör esaslı bir eleştiriye tabi tuttuğu bu tezi şöyle özetler.Yeni teze göre Orta Asya medeniyetin beşiğidir.Türkler Orta Asya�da yaşarken bir kuraklıkla yurtlarından ayrılmışlar, dünyanın değişik yerlerine göç etmişler ve medeniyeti dünyaya yaymışlardır.Bu arada Anadolu, Mısır ve Mezopotamya�da yeni yeni medeniyetler kurmuşlardır.Etiler, Hititler ve Sümerler gibi.Türkler müslüman olunca yeni bir göç dalgasıyla yeniden Anadolu�ya ulaşmışlar, buradaki Eti , Hitit kültürleriyle yeniden kaynaşmışlardır.Anadolu 4 bin yıllık Türk yurdudur.Cumhuriyetle bu en eski Türk kültürlerine sahip çıkılmıştır.(2)

Karahanlı-Selçuklu-Osmanlı zinciri Türk tarihinden bir sapma mı ?

Teorinin buraya kadar olan kısmı, Anadolu üzerinde gözü olan Batı ülkelerine karşı sevimli bir çıkış olarak görülebilir.Ancak teoriyi üretenler hızını alamayıp asıl Türk tarihinin kaynağını Anadolu Medeniyetleri adı altında Eti-Hitit-Sümer zincirine bağlar ve Türk tarihinin Karahanlı-Selçuklu-Osmanlı zincirini asıl özden bir sapma olarak niteler.Bu nedenle Türklerin müslümanlaşmasından sonraki dönemler, gözden geçirilmesi gereken dönemlerdir.Aydınlar başlangıçta -genellikle- kabul etmekle birlikte zaman bu tezi geçersiz kılar.

İki ara bir dere: Batı

Karahanlı-Selçuklu-Osmanlı dönemini es geçerek oluşturulmak istenen tarih anlayışlarının geçersizliği, arayış içindeki odakları, Batı medeniyetini evrensel tek bir medeniyet olarak görmeye ve ona entegre olmaya itmiştir.

Batı medeniyetine entegre olma düşüncesi Nurullah Ataç tarafından teorik birliğe ulaştırılmaya çalışılır.Belki de yabancılaşma dönemi boyunca sınırlı da olsa başarıya ulaşmış tek düşünce budur.1938 yılından sonra fikir hayatımıza bu düşünce hakim olmuştur.Bu görüşe göre Batı medeniyetinin gelişme çizgisi, bütün insanlık için ortaktır.Batı medeniyeti dışında ortaya çıkan medeniyetler ayrıktır ve onların ancak folklorik bir değeri vardır.Yerli medeniyetlerin tasfiye edilip, Batı medeniyetine adapte olmaları tarihi bir zarurettir.Bundan dolayı Yunan, Latin ve Fransız kaynaklarından Batı kültürü aktarılarak, pozitivizmde karar kılınmıştır.Resmi görüşe paralel olarak, Batı�dan aktarılan yeni fikir akımları sınıf ya da üretim temelinden yoksun olmasına rağmen siyasi yönelişlerde ve kadrolaşmada kaynak olmuştur.Batı alıntılarıyla, aktarmacılığıyla devlete �kapılanma� mümkün olduğundan resmi siyaset ve kültürü kendilerine göre yorumlayan siyasi gruplar, üretimden kaynaklanmayan gelirlerle �sübvanse� edilerek ithal bir kültür ortaya konmuştur.(3)Bu aktarma kültürün etkisi günümüzde azalarak sürmektedir.

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren ileri sürülen tarih görüşleri 1950 sonrası serbestlik ortamıyla, devlet görüşü olmaktan çıkmıştır.Bu görüşlerin ileri sürüldüğü dönemlerde ise daima karşı tezler var olmuştur.

Kültüre dayalı çözüm: �değişerek devam etmek�

Bu karşı tezlerden biri de Anadoluculuktur.Özellikle Yahya Kemal�in tarih görüşü bu isimle ifade edilmiştir.Bu görüşe göre Türk Tarihi, Malazgirt Zaferiyle başlar.Dilin ve milletin önceki macerası, bu tarihin bir çeşit mukaddimesinden ibarettir.Malazgirt Zaferi, İstanbul�un Fethi ve Milli Mücadele, Fransız İnkılabı çapında �doğu rönesansı�na kaynaklık etmişlerdir.

Yahya Kemal�in fikri halefi durumundaki büyük yazarımız Ahmet Hamdi Tanpınar, Huzur adlı şaheserinde roman örgüsü içinde üç önemli tezi de yoğurmaktadır.Tarihinin sürekliliği, kültür devrimlerinin başarısızlığı ve milli çözüm: halkın gücü.

Bizim üç ana başlıkta topladığımız Huzur tezleri, bütüncül bir tarih tezi ortaya koymuştur.�Yalnız bir şeyi biliyoruz.O da bir takım köklere dayanmak zarureti, tarihimize bütünlüğünü iade etmek zarureti.bunu yapmazsak ikiliğin önüne geçemeyiz.Muvazalar daima tehlikelidir.�(4)

Tarihi bütünlüğün sağlanması, yani tarihin bir takım zoraki tezlerle değil, sadece vakıa-olgu olarak değerlendirilmesini gerektirir.Tarihin belirli devirlerini tasviye edip yerine mantıki tezler teklif edememe durumu, toplumda mutlak bir yabancılaşmayı başaramasa da değer yargılarını yozlaştırmaktadır.
Bu tahribat nedeniyle fertler, toplumlarına has hüviyetlerini temsil edemez hale gelmektedir.Hüviyetini bulamayan fertlerin oluşturduğu toplum bunalımlara gebe bir toplumdur. �Evvela insanı birleştirmek.Varsın aralarında hayat standardı yine ayrı olsun; fakat aynı hayatın ihtiyaçlarını duysunlar.�(5)Köklerine bağlı fertler, farklı içtimai sınıflara mensup olsalar bile �biz şuuru�nu muhafaza edeceklerdir. �Maziyi ihmal edersek hayatımızda ecnebi bir cisim gibi bizi rahatsız eder.�(6) Tarihi birikimden kaçmak boşuna bir çabadır.İnsan için hafıza neyse, millet için de tarih odur.Nasıl insan fikir değiştirebildiği halde hafızasını silip atamamaktaysa, milletler de günlük zaruretler nedeniyle tarihi birikimlerini silip atamazlar.Silip atmaya kalktıkları durumda bile hayatın tabii akışı �günlük dayatma�ları geçersiz kılacaktır.Yabancılaştırmanın başarıldığı iddia edilen sömürge topraklarda bile toplumsal doku hepten silinememekte ve tarihi birikim �ecnebi bir cisim gibi� insanları rahatsız etmektedir.

Halkın içinde ve önünde aydın

Toplum için değişik bakış açılarıyla değişik tasnifler yapılabilir.Bunlardan biri de halk ve aydın ayırımıdır.Halk ve aydın ikiliği yabancılaşma döneminin başından itibaren cemiyetimizde etkisini gösterir.Türk toplumu için bu iki kesim de yeni dönemin rengini vermeğe tek başına yeterli değildir.Huzur romanındaki karakterlerden Mümtaz, Türkiye�nin kültür birliği sağlanamadığından gelecekten ümitsizdir.Ancak romanın diğer kahramanı İhsan yani romandaki Yahya Kemal, �Güçlük var.Fakat imkansız değil.Biz şimdi bir aksülamel devrinde yaşıyoruz.Kendimizi sevmiyoruz.Kafamız bir yığın mukayeselerle dolu; Dede�yi Wagner olmadığı için, Yunus�u Varlaine, Baki�yi Goethe ve Gide yapamadığımız için beğenmiyoruz...Coğrafya, kültür, her şey bizden bir yeni terkip bekliyor; biz misyonlarımızın farkında değiliz.Başka milletlerin tecrübesini yaşamaya çalışıyoruz�(7) der.

Başkasının hayatını yaşayamazsınız

Medeniyetlerin farklı gelişme çizgileri vardır.Ancak batıcı ortodoks görüşe göre Batı medeniyeti evrensel ideal gelişim sürecinden geçmiştir.Bu medeniyetin dışındaki medeniyetlerin yaşaması, Batı medeniyetine adapte olmasına bağlıdır.Bu görüş kültür hayatımıza hakim olmuş ve aydınımızı kültür ikiliğine yani kimlik bunalımına düşürmüştür.Bu hususta Tanpınar�ın işareti şudur: �başka milletlerin tecrübesi�nden faydalanılabilir, ama onun tecrübesini yaşamak mümkün değildir.

Kaynaklar
1.İnanç ve Kültür Sadettin Elibol s.133
2.Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik Erol Güngör s.66
3.Niçin Arabesk Değil Sibel Özbudun s.40
4-7.Huzur Ahmet Hamdi Tanpınar s.302-304

Munky
25-07-07, 08:35
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2272.jpg
Ahmet Nuri ( 1888)
Ahmet Nuri Tsağo, eğitimci ve yazar. Büyük Çerkes sürgününde önce Balkanlar'a, sonra da Suriye'ye sürülerek Golan yöresinde yerleşmiş olan bir ailenin çocuğudur. 1888 yılında Kuneytra kasabasında doğdu. Babasının adı Aytek'dir. İlk öğrenimini Kuneytra'da, orta öğrenimini ise Şam mülki idadisinde (Lise) yaparak Arapça ve Türkçe öğrendi. Daha sonra İstanbul'a giderek Hukuk Fakültesi'nden birincilikle mezun oldu(1912). Ziraat Bankası'nda memurluk yaparken aynı zamanda üyesi bulunduğu ve sekreterliğini yaptığı "Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti"nde de aktif olarak çalışıyordu. 1912 yılı sonlarında, Derneğin organı olan "Qhuaze" (Rehber) adlı Adigece-Türkçe gazetenin sorumlu müdürlüğünü almıştı. Derneğin oluşturduğu çeşitli komisyonlarda da görevler üstlendi ve göçmen Çerkes köylerinin okullarında okutulmak üzere alfabeler, ders kitapları ve didaktik eserler hazırlanmasında emeği geçti. Bu yıllarda hazırladığı "Coğrafya", "Hesap", "Tarih-i Umumi", "Tecvit" gibi adigece ders kitaplarının daha sonraları yeni baskıları da yapılmıştır.

"Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti" 1913 yılında, dernek üyesi olan bazı eğitimciler ve aydınlar gibi Nuri'yi de atayurdu Kafkasya�ya gönderdi. Kabardey yöresinde Dıgulıbğoy köyünde yerleşen Nuri, çalışmalarını burada da sürdürdü. Yurtsever kişilerle ilişkiler kuruyor, İstanbul'dan gönderilen gazete ve kitapları yörede dağıtıyor. Kafkasya�dan Istanbul'a haberler, yazılar gönderiyordu. İstanbul'da yayınlanan ve sürmekte olan Çerkes göçünü eleştiren "Biz Çerkesler Nasıl Yokoluyoruz?" (Qhuaze, Sayı: 55, 1913) başlıklı makalesi bu dönemdeki yazılarının ilginç bir örneğidir.

Nuri, bir süre sonra Baksan'da açılmış bulunan dini okulda öğretmen olarak çalışmaya başlamıştır. Burada adige çocuklarına anadillerinde Dilbilgisi, Adige Tarihi, Coğrafya ve Tabiat Bilgisi dersleri veriyordu. Ders kitapları Kuban'daki adige köylerinde açılan okullar gibi ona da İstanbul'dan "Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti"nden gönderiliyordu. Öğrencileri tarafından çok sevilmesine karşın, bir süre sonra yönetimle bütünleşmiş olan bazı çevrelerin etkisiyle Nuri�nin görevine son verildi. Bunun üzerine Dıgulıbğoy köyündeki evini özel bir okul haline getirerek çalışmalarını inatla sürdürdü. Bu derslerinin bazılarınca "Tsağo'nun Üniversitesi" diye alaya alınmasına karşılık çalışmaları son derece yararlı oldu. Örneğin Çerkes şiirinin klasiklerinden olan ünlü Ali Şocentsuk, birçok konu yanında Türk ve Arap dilleriyle ilgili bilgilerini de sadık bir öğrencisi olduğu Nuri�den almıştı. "Tsağo�nun Üniversitesi " faaliyetini 1916 yılı sonlarına kadar sürdürdü.

Ahmet Nuri Tsağo, bu yıllarda hazırladığı "Txibze" (Yazı Dili) ve �Muslimen Txide" (İslam Tarihi) adlı adigece kitaplarını 1917 yılında Kazan'da bastırmıştır. Bu kitapların daha sonraki baskıları, ilk baskıya da yardımcı olan Dım Kardeşler tarafından Baksan'da oluşturulan basımevinde yapıldı. Nuri, 1917 yılında patlayan burjuva demokratik devriminden sonra Baksan'da yine Abdulgafar Dım'ın yardımı ve parasal desteğiyle "Adighe Maq" (Çerkes Sesi) adlı haftalık gazeteyi yayınlamaya başladı. Yöredeki ilk adigece gazete olan "Adighe Maq" sekiz ay boyunca sürekli olarak çıktıktan sonra iç savaş koşulları ve Kadet'lerin basımevini Nalçik'e taşımaları sonucu yayınını durdurmak zorunda kaldı.

Kafkasya'da Sovyet iktidarının yerleştiği ilk yıllarda bir köşeye çekilerek zorunlu bir suskunluk dönemine giren Nuri, 1924 yılından sonra Nalçik'e yerleşerek yeni rejimin koşulları içinde de halkına yararlı olmak için çalışmayı sürdürdü. Bu yıllarda "Pedteknikum" (Teknik Öğretmen Okulu) ve "Sovpartşkol"(Sovyet Parti Okulu)nda haftada sekizer saat Adigece dersi verdiğini biliyoruz (1925-26). Ayrıca 1926 yılında oluşturulan Kabardey-Balkar Bilimler Enstitüsü'nün ilk emekçilerinden biri oldu. adige ve Balkar dillerinin Latin kökenli alfabelerini oluşturmak üzere kurulan komitede görev aldı. Ülke okulları için gerekli birçok metni adige diline çevirdi. Çok sayıda folklor derlemeleri yaptı. Nalçik'de Adigece yayınlanmaya başlayan "Karahalk" gazetesinde çok çeşitli konularda yazılar yazdı ve muhabirlik yaptı. Aynı zamanda Bakü'de Azeri dilinde yayınlanan "Yeni El" gazetesinin de muhabiriydi.

Bu arada mevcut tüm olumsuzluklara karşın, sürgündeki soydaş ve ülküdaşları ile olan bağlarını da koparmamaya çalışıyordu. Örneğin "Karahalk" gazetesinin bir sayısında İstanbul "Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti'ndeki çalışma arkadaşlarından Blenavko Bateko Harun'un kendisine Suriye'den gönderdiği bir mektubu yayınlamıştır. (Karahalk, 29 Ağustos 1924). "Adıghe Txide" (Adige Tarihi) adlı eserinin ilk bölümü de önce bu gazetede yayınlanmış fakat maalesef tamamlanamamıştır.

Daha sonraki yıllarda, rejimin sertleşmesi ve ülkenin bir hapishaneye dönmesine bağlı olarak Ahmet Nuri Tsağo'nun da dışarıdaki tüm soydaşlarıyla ilişkileri koptu ve sürekli gözaltında tutulup izlendi. 1930 yılı başlarında Nalçik'ten de ayrılmak zorunda kaldı. Kızburun Köyü İlkokulunda yönetici olarak bir süre çalıştı. 1935 yılında bir kaza(?) sonucu öldü.

ESERLERİ

İstanbul'da basılmış bulunan adigece kitapları: adige , Alfabest" (Yusuf Suad Neğuç'la birlikte, 1909)", "Coğrafya" "Hesap", "Tarih-i Umumi", Tecvit" vs. (Çerkes İttihad ve Teavun Cemiyeti tarafından Çerkes okulları için bastırılmış ders kitapları niteliğindedir.1910-12).

Kafkasya�ya döndükten sonra yayınlanmış adigece bazı kitapları: "Txibze" (Yazı Dili-Alfabe, Kazan 1917), "Muslimen Txide" (İslam Tarihi, Kazan 1917), Adighe Txide" (adige Tarihi, Baksan 1918), "Cvale Qhuaze" (Çocuk Rehberi, Nalçik 1925), "Duineyir Zerizexetlim Yi Xhibarir�, (Dünyanın Oluşumu, Nalçik 1925), �Sabiy Literature� (Çocuk Edebiyatı, Nalçik 1926).

Glasnost sonrasında hakkında yapılan araştırmalardan, Tsağo'nun bunlar dışında da basılamamış ve kaybolmuş bazı kitapları, çocuklar için yazdığı hikayeler vs. bulunduğu anlaşılmaktadır. Araştırmacılar bunları derlemek için çalışmaktadırlar.

Munky
25-07-07, 08:35
Alaeddin Özdenören ( 1940)
1940 yılında Maraş�ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Maraş, Tunceli, Malatya ve İstanbul�da tamamladı. İstanbul Üniversitesi Felsefe bölümünden mezun oldu. Çeşitli okullarda öğretmenlik görevinde bulundu. 1991 yılında Kültür Bakanlığı�ndan müşavir olarak emekli oldu. Halen Balıkesir�de yaşamını sürdürmektedir.

ESERLERİ: Güneş Donanması (şiir), Batılılaşma Üzerine (deneme), Yakın Çağ Batı Dünyası ve Türkiye�deki Yansımaları (deneme), Devlet ve İnsan (deneme), Gide Gide Yalnızlık (şiir), Şiirin Geçitleri (şiir tahlili),Unutulmuşluklar,Şiirler (1975-1999)

Munky
25-07-07, 08:36
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3929.jpg
Aydın Bilgin
1944 Siirt�te doğdu.

Okul öncesi ilk resim eğitimini amcası ressam Şefik Bilgin�den, okul yıllarında lise resim öğretmeni Kırşehir�li İbrahim Bayram�dan aldı.

1967 Siirt Lisesi Karma Resim Sergisi, Vali Mehmet Aldan�dan TAKDİRNAME

1968-73 D.G.S.Akademisi (M.S.Ü) D�grubu Resim Sanatçısı Prof.Z.F.İzer ve Prof.Ö. Altan�ın Atölyelerinde yetişti.

1971 D.G.S.A. Can İren Resim Yarışması II.ÖDÜL

1973 D.G.S.A. Ahmet Andiçen Resim Yarışması I.ÖDÜL

İstanbul Beyoğlu Şehir Galerisi
1.KİŞİSEL RESİM SERGİSİ
Akademik Kariyerini başarı ile tamamladı.
YÜKSEK LİSANS�la mezun oldu.

1974-99 Adapazarı Ozanlar Lisesi
(Şht. Üstğ.Selçuk Esedoğlu Lisesi) Resim ve S.Tarihi öğrtmenliği.

1977 Adapazarı Doğan Gıda Sanayi İsim ve Amblem
yarışması II.ÖDÜL

1979 Ankara İnsan Hakları Afiş Yarışması

SERGİLENMEYE DEĞER
1992 Konya Mevlana Resim Yarışması.

SERGİLENMEYE DEĞER
Adapazarı (AS) ARSELİ SANATEVİ kurucusu

Adapazarı 2.KİŞİSEL RESİM SERGİSİ

1995 İstanbul Tekel Geleneksel 8.Resim Yarışması

SERGİLENMEYE DEĞER
1996 Sakarya Güzel Sanatlar Galerisi

3.KİŞİSEL RESİM SERGİSİ

1997-98 Adapazarı Şht. Üstğ.Selçuk Esedoğlu Lisesi

BRANŞINDA BAŞARILI ÖĞRETMEN ÖDÜLÜ

Adapazarı B.Şehir Belediyesi.Kültür ve Sanata Katkıları nedeniyle TEŞEKKÜR PLAKETİ

1998 Sakarya Üniversitesi Kampüsünde

4.KİŞİSEL RESİM SERGİSİ
Adapazarı B. Şehir Belediyesi Kültür ve Sanata Katkılar nedeniyle TEŞEKKÜR PLAKETİ

1999 Adapazarı Abasıyanık Sanat Merkezi

5.KİŞİSEL RESİM �DESEN� SERGİSİ
Adapazarı B. Şehir Belediyesinden �Fahri Sanat Danışmanlığı�nedeniyle TEŞEKKÜR BELGESİ

1999-2000 Konya M.Akif Ersoy Lisesi Resim ve S.Tarihi Öğretmenliği

2000-2002 Konya Çimento And. Güzel Sanatlar Lisesi Resim Öğretmenliği TEŞEKKÜR BELGELERİ

2002 Konya (ASM) ANADOLU SANAT MERKEZİ kurucusu

Konya ANADOLU SANAT MERKEZİ.
6.KİŞİSEL DESEN & YAĞLIBOYA RESİM SERGİSİ

Konya Milli Eğitim Müdürlüğünden MESLEĞİNDE ÜSTÜN HİZMET PLAKETİ

2003 Konya B. Şehir Belediyesi Koski Md. �SU� Afiş Yarışması

SERGİLENMEYE DEĞER
Konya B. Şehir Belediyesi Koski Md. TEŞEKKÜR BELGESİ

Konya (ARA) AKADEMİK RESİM ATÖLYESİ kurucusu

Konya-Karatay Belediyesi Mevlana 730.Vuslat Yılı nedeniyle Karma Sanatlar Sergisine katkılarından. TEŞEKKÜR BELGESİ

2003-2004 Konya Karatay Belediyesi Karmek El Sanatları Merkezi Sergisine Katkıları nedeniyle TEŞEKKÜR BELGESİ

2005-2006 GESAM Üyesidir.

Munky
25-07-07, 08:36
Azmi
Azmi (Araştırmacı-Şair)
Yusufeli, 27 Nisan 1907 - Ankara, 11 Kasım 1987

Yusufeli�nin Erkinis (şimdiki adı Demirkent) köyünde doğdu. Asıl adı Mustafa Adil Özder�dir.

1. Dünya Savaşı (1914-1918) döneminde ailesiyle birlikte Sungurlu�ya göçtü. Öğrenimine orada devam etti. 1920 yılında ailesi yeniden Yusufeli�ne döndü. 2 yıl kadar babasından ders alan Azmi, daha sonra Ersis Merkez Numune Mektebi bünyesinde sınavlara katılarak ilkokulu bitirdi. 1923 yılında ise Erzurum Dar-ül Muallimin Mektebine girip 1928 yılında mezun oldu.

Halk şiirine küçük yaşlardan beri ilgisi olan Azmi, okul yıllarında şiir yazmaya ve aşıklık geleneğini öğrenmeye başladı.

60 yıla varan öğretmenliği ve Kültür Bakanlığında çalıştığı döneminde dolaştığı ve görev yaptığı her yerde halk kültürüne ilişkin araştırmalarını sürdürdü.

Yüzlerce makalesi ve yazısı değişik yerlerde yayımlanan Azmi, hemen her konuda şiir yazdı. Kendi çağdaşlarından Efkari, Müdami gibi birçok aşıkla karşılaştı ve bu karşılaşmaları belgeledi.

Ayrıca 16. yüzyılda yaşamış Bektaşi şairlerinden bir Azmi daha bulunmaktadır.

Azmi�nin »Yusufelili Muhibbi« (1940), »Türk Çoruh�ta Kurtuluş ve Anavatana Kavuşma Anlamı«, »Doğu İllerimizde Aşık Karşılaşmaları« (1965), »Yusufelili Aşık Muhibbi ve Mevlid-i Şerif« (1968), »Yazı ve Resimlerle Çevre İncelemesi, Artvin İli 1« (Abdullah Aydın ile birlikte, 1969), »Artvin Folkloru 1« (1970), »Artvin ve Çevresi, 1828-1921 Savaşları« (1971), »Tarihte Çıldır (Ahıska) Atabeyleri ve Torunları« (1971), »Resimli Artvin İli Bilgileri 1« (1971), »Muhibbi ile Esmahan Hikayesi« (1976) adlı kitapları yayımlanan Azmi�nin özellikle Artvin ve Kuzeydoğu Anadolu aşıklık geleneğinde önemli çalışmaları oldu.

Yaptığı araştırmaların çoğu yayımlanma olanağı bulamamasından ötürü ya kendi arşivinde ya da Milli Kütüphane ve HAGEM bünyesinde saklanmaktadır.

Azmi�nin şiirlerinin bir bölümü Hayrettin Tokdemir tarafından »Yusufelili Azmi« (1997) adıyla yayımlandı.

Munky
25-07-07, 08:36
Bekir Sıtkı Erdoğan ( 1926)
1926 yılında Karaman doğumlu. Kuleli Askerî Lisesi ve Kara Harp Okulu mezunu. Kıta subaylığı yaptı. Bu arada D.T.C. Fakültesi'ni bitirdi. Heybeliada Deniz Lisesi'nde edebiyat öğretmenliği yaptı. Aruz, hece ve serbest vezinle şiirler yazdı.

ESERLERİ
Şiir kitapları, Bir Yağmur Başladı ve Dostlar Başına adlarını taşımaktadır.

Munky
25-07-07, 08:36
Cahit Külebi ( 1917)- (1997)
1917 yılında Tokat-Zile'de doğdu. Sivas Lisesi'ni, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu'nu bitirdi. Antalya ve Ankara'da edebiyat öğretmenliği ve Milli Eğitim Müfettişliği görevlerinde bulundu. Kültür Ateşesi olarak İsviçre'de görev yaptı. Kültür Müsteşar Yardımcılığı'nda bulundu. Türk Dil Kurumu genel yazmanı olarak çalıştı. 1997 yılında öldü.

ESERLERİ
Başlıca şiir kitapları arasında; Biri, Rüzgâr, Yeşeren Otlar, Sıkıntı ve Umut, Bütün Şiirler sayılabilir.

Munky
25-07-07, 08:37
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/91.jpg
Cemal Reşit Rey ( 1904)- (07.10.1985)
Cemal Reşit Rey 25 Eylül 1904'te Kudüs�te doğdu. O sırada babasının görevi nedeniyle ailesi burada kalıyordu. İlk piyano derslerini annesinden aldı ve sekiz yaşında ilk valsini besteledi. İstanbul Galatasaray Lisesi�nde ilköğrenimine başlayan Cemal Reşit Rey burada iki yıl okudu. Daha sonra 1913�te babası ��Babıali Olayı�� nedeniyle ülkeden ayrılmak zorunda kalınca ailesi ile birlikte Fransa�ya yerleşti. Burada Marguerite Longu adlı piyano eğitbilimcisinin öğrencisi oldu. I. Dünya Savaşı�nın çıkması nedeniyle aile Fransa�dan ayrıldı ve İsviçre�de Cenevre�ye yerleşti. Cemal Reşit Rey burada St. Antoine Koleji ile Cenevre Konservatuarında eğitimini sürdürdü. Altı yıl burada kaldıktan sonra aile 1920 yılında Paris�e döndü. Eski öğretmeni Marguerite Longu ile piyano çalışmalarını sürdüren Cemal Reşit Rey burada ayrıca Raoul Lappara ile kompozisyon, Gabriel Fauré ile müzik estetiği ve Henri Defosse ile de orkestra şefliği çalıştı. Buradaki üçüncü yılında Türkiye�de Cumhuriyetin kurulması üzerine Cemal Reşit Rey ülkesine geri döndü ve o sıralar Darülelhan olarak bilinen İstanbul Konservatuarında öğretmen olarak çalışmaya başladı. Burada kompozisyon ve piyano dersleri verdi. Cemal Reşit Rey, Türkiye�ye geldikten üç yıl sonra önce bir koro ve daha sonra da 1934 yılında bugünkü İstanbul Kent Orkestrasının temeli olan yaylı sazlar bölümünü kurdu. Bu yaylı sazlar topluluğuna onbir yıl sonra üflemeli çalgıları da ekleyerek bunu bir orkestraya genişletti ve 1968 yılına kadar yönetti. Bu orkestranın dışında 1946-60 yılları arasında başka ülkelerde yabancı orkestralar yönetti. İstanbul Filarmoni Derneğinin kurulmasına da önayak olan Cemal Reşit Rey 1938-40 yılları arasında ayrıca Ankara Radyosunda ��Batı Müziği Yayınları�� programının şefi olmuştur. Bunun dışında İstanbul Radyosunda kendi hazırladığı ��Piyano Dünyasında Gezintiler�� adlı programında kendi parçaları ile birlikte Türk ve yabancı yapıtlar seslendirdi.

Çeşitli türlerde parçalar besteleyen Cemal Reşit Rey, melodik ve tonal olan bu yapıtlarının birkaç ayrı döneme ayrılarak incelenebileceğini belirtmiştir.

1. Bunların ilki 1919 ile 1926 yılları arasındaki öğrencilik dönemi diye bilinen dönemdir. Bu dönemde Fransız halk şarkıları bestelemiştir.

2. Daha sonra 1926�dan 1931�e kadar Türk halk şarkılarını armonize ettiği dönem gelir. Bu şarkılardan 12 Anadolu Türküsü adı altında toplanmış olanların ilk seslendirilişi Paris�te Pleyel salonunda gerçekleştirilmiştir.

3. 1931 ile 1950 yılları arasındaki dönemi ise kontrpuan uygulayımına yöneldiği dönemidir. Bu dönemdeki besteleri �gizemli� olarak tanımlanır.

4. 1950�den sonraki yılları kapsayan bu son dönemde ise büyük orkestralar için senfonik şiirler bestelemiş ve Türk makamlarından yararlanmıştır.

Türk müziğine dayanan birçok yapıt besteleyen Cemal Reşit Rey 7 Ekim 1985 yılında İstanbul�da öldü.

Hakkında yazılanlar
1.Bir Usta, Bir Dünya: Cemal Reşit Rey
Fatma Türe
Yapı Kredi Yayınları

�Yapı Kredi Sermet Çifter Kütüphanesi Bir Usta Bir Dünya Arşiv sergilerinin bahar ayı konuğu çok sesli Türk Müziği'nin kurucusu Cemal Reşit Rey. Paris'te başlayan müzik serüvenini Cenevre'de virtüöz sıfatı ile devam ettiren ve daha ondokuz yaşında iken Darü'l elhan'ın piyano ve kompozisyon öğretmenliğine atanan Rey, sadece solistliği ve kompozitörlüğü ile değil, orkestra şefliği ve öğretmenliği ile de büyük bir usta. Operaları, konçertoları, halk türküleri, operetleri ve marşları ile Türk müzik tarihinin köşetaşlarından biri olan Cemal Reşit Rey'i, fotoğrafları, elyazıları, notaları, kitapları ve kişisel eşyası ile selamlıyoruz.�

Munky
25-07-07, 08:37
Diyarbakırlı Tahsin ( 1874)- (1937)
1874 yılında Diyarbakır'da doğmuştur. Diyarbakır Rüştiyesi'nde kurşunkalem ve suluboya çalışmaları yapan Tahsin Bey, daha sonraları resim konusundaki ustalığını İstanbul'da sürdürmüştür. İstanbul'a geldikten sonra Harbiye'de "Diyarbakırlı Tahsin" diye tanınan ressam, burada Hoca Ali Rıza'nın öğrencisi oldu. Hoca Ali Rıza'dan aldığı dersler sırasında daha çok deniz resimlerine yönelmiştir.

1895 yılında Harbiye'den süvari mülazimi olarak çıkan Tahsin, 1902'de Osman Hamdi Bey'in sarayda açtığı resim atölyesine devam etti. Birinci Dünya Savaşı sırasında, binbaşı iken hastalandı ve tedavi için Budapeşte'ye gönderildi. Oradan evli olarak döndü ve emekliye ayrıldı. Bir süre Musevi mektebinde dersler verdi. Daha çok deniz ve savaş gemileri resmetmeyi seven Diyarbakırlı Tahsin 1937 yılında Kadıköy'de ölmüştür. Eserleri Deniz Müzesi'nde, İş Bankası koleksiyonunda ve özel koleksiyonlarda yer almaktadır.

Munky
25-07-07, 08:37
Enver Tekant
Birinci dönem İzmir Milletvekili olan Enver Tekant, İttihad ve Terakki mensuplarından olup, İzmir İttihad-ı Terakki Okulu Müdürü idi. Milletvekili seçilmeden önce, İl Daimi Encümeni'nde görev yapıyordu. Doğum yeri Rodos olup Mülkiye mezunuydu.

Munky
25-07-07, 08:38
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/728.jpg
Evliya Parlak ( 1946)
Hakkari Milletvekili-DSP
ÇUKURCA - 1946, Enver, Lütfiye - Diyarbakır Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü - Az Fransızca - Eğitimci - Lise Öğretmeni ve İdarecisi, Hakkari İl Milli Eğitim Müdürü, Milli Eğitim Bakanlığı Bakanlık Müşaviri ve Müfettişi - Danışma Meclisi Hakkari İli Üyesi - Evli, 3 Çocuk.

Munky
25-07-07, 08:38
Fikret Demirağ
Kıbrıs Türk Edebiyatı

1940 yılında Kıbrıs-Lefke'de doğdu. Ilk ve orta öğrenimini burada tamamladı. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü (şimdi Gazi Üniversitesi) Türkçe Bölümünü bitirdi. Kıbrıs'ta Türkçe öğretmeni olarak çalıştı. Şiirleri, Kıbrıs'ta ve Türkiye'de yayımlanan dergilerde yayımlandı.

Eserleri (Şiir kitapları):
�Tutku,
�Ikinin Yaþamı,
�Esperanza,
�Açar Yörüngeler Çiçeği,
�Aşkımızın Şarkıları,
�Kısa Şiirler Durağı,
�Ötme Keklik Ölürüm,
�Dayan Yüreğim,
�Umut ve Dehşet Çağından Şiirler,
�Dinle Şarkımı,
�Akdenizli Şiirler ve Aşk Sözleri,
�Adıyla Yaralı,
�Rüzgârda Ozan Türküleri,
�Hüzün Ana,
�Limnidi Ateşinden Bugüne,
�Seçme Şiirler,
�Sırı Dökülmüş Kökayna ve Yalnızlık,
�Gece Müziği...
�Eros'un Oku
�Alfa ve Omega

Munky
25-07-07, 08:38
Fikri Karaman
1966 tarihinde Doğanşar�da dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu Doğanşar�da okudu. 1984 tarihinde 4 Eylül Sivas Kongre Lisesi�nden, 1988 tarihinde Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Tarih Anabilim Dalı�ndan mezun oldu. Kırklareli Vize Endüstri Meslek Lisesi (1988 � 1990), Kırklareli Vize Sergen İlköğretim Okulu (1990 � 1991), Sivas Çatpınar Ahmet Ayık Ortaokulu ve İlköğretim Okulu (1990 � 1991 ve 1993 � 1994), Sivas Anadolu Teknik Lise ve Endüstri Meslek Lisesi (1992 � 1993 Yedeksubay asker öğretmen olarak), Sivas İmam Hatip Lisesi (1994 � 1996), İstanbul Avcılar Lisesi�nde (1996 � 1998) Tarih Öğretmenliği görevinde bulundu. Avcılar Lisesi tarih öğretmeni iken iki yıl kadar görevlendirme olarak Süleyman Nazif Lisesi�nde çalıştı. 1988 � 1989 Eğitim Öğretim Yılı�nda Süleyman Nazif Lisesi�nde bir öğretim yılı müdür yardımcılığı görevinde bulundu. Müdür yardımcılığından kendi isteğiyle ayrıldı. 15 Ekim 1999 tarihinde Süleyman Nazif Lisesi tarih öğretmenliği görevine atandı. Halen bu görevine devam etmektedir. Fikri KARAMAN, evli ve iki çocuk babasıdır.

Fikri KARAMAN, 2001 tarihinde Türk Folklor Kurumu tarafından, Türk Halk Kültürüne Hizmet Ödülü ile ödüllendirildi. Aynı yıl Türkiye genelinde ödüle layık görülen diğer isim ve kurumlar ise Türk Dil Kurumu, Kültür Bakanı M. İstemihan Talay, TRT Gezelim Görelim Programı, Prof. Dr. Örcün Barışta, Doç. Dr. Göktan Ay, Sabiha Tansuğ, Avni Özbenli, Mehmet Özel, Fethi Ülkü, Coşkun Ertepınar, Asım Yahyabeyoğlu, Ahmet Tufan Şentürk, Ömer Kayaoğlu, Mustafa Ertaş, Muharrem Bayar, Selâhattin Önerli, İlhan Yardımcı ve Turgay Aydın�dır.

ESERLERİ
1- İPSİLE TOZANLI DOĞANŞAR 1990
2- DOĞANŞAR FOLKLORU 1993
3- DOĞANŞAR İLÇESİ VE KÖYLERİ BELGESELİ 2000
4- OZAN ÖMER 2000
5- SÂLNÂME-İ VİLÂYET-İ SİVAS 1308 / 1890 2001
6- 1455�TEN 2003�E TOZANLI KAZASI 2003
7- TARİHÎ VE KÜLTÜREL DEĞERLERİYLE ORTAKÖY 2005

MAKALELERİ
-TÜRK DÜNYASI TARİH DERGİSİ � İstanbul
- TÜRK KÜLTÜRÜ � Ankara
-ERCİYES � Kayseri
-İÇEL KÜLTÜRÜ � Mersin
-REVAK � Sivas
-REŞADİYEM � İstanbul
-TOKAT � İstanbul
-DOĞANŞAR BÜLTENİ � İstanbul
-ALEVİLİK � DR. İSMAİL ENGİN ile HAVVA ENGİN tarafından 2004 tarihinde hazırlandı. 25 civarında ilim adamının makalesinden oluşan Alevilikle ilgili bir çalışma. Bu kitapta Fikri KARAMAN�ın HUBYAR SULTAN hakkında detaylı bir araştırması yer almaktadır.
-KÜLTÜR BAKANLIĞI HALK KÜLTÜRÜ ARAŞTIRMALARI � Ankara.
Yukarıda isimleri zikredilen dergileri Fikri KARAMAN�ın 50 civarında makalesi yayınlandı.

iletişim:
fikrikaraman@gmail.com

Munky
25-07-07, 08:38
Gül Ahmet Yiğit ( 1955)
Gül Ahmet Yiğit (Aşık Gül Ahmet)
1955 yılında Gaziantep İlimizin İslahiye İlçesi'ne bağlı Feyzi Paşa bucağında doğdu.İlk ve orta okulu Fevzi Paşa'da, tamamlayan Gül Ahmet İskenderun Ticaret Lisesi öğrencisi iken aşık olur. İlk şiirlerini Lise öğrencisiyken söyler. Daha sonra aldığı saz ile arkadaş olur. Soyu Kayseri Pınarbaşı Afşarlarından Kerimoğlu adıyla tanınan aşirettir. Derviş Paşa iskanında Gavurdağı'nı yurt tutmuşlar, burada aynı adla anılırlar. Bu arkadaşlık sürerken liseyi bitirir. Hatay Eğitim Enstitüsüne kayıt olur. Mezun olduktan sonra öğretmenlik mesleğine atılır.

Aşıklıkta ilk sesini 1975 yılında Konya'da yapılan Türkiye Aşıklar Bayramında duyuran Gül Ahmet, halk edebiyatının her dalında usta bir aşık olduğunu ispatlamıştır. Gül Ahmet Konya'da çeşitli dallarda birincilikler almış bir olarak 1981 yılında katıldığı Atatürk'ün 100. doğum yılı adına T.R.T nin yarışmada ikinci olmuştur. Yurdumuzu Almanya ve Hollanda'da temsil etmiş ayrıca Kıbrıs Harekatının 10. yıl kutlamalarında Nuri Şahinoğlu ile birlikte ülkemizi temsil etmiştir. Mizahi Türkü dalında da şöhret yapan Gül Ahmet cidden güzel sazı ve sesi ile beğenilen bir aşığımız olarak yurdun çeşitli yörelerinde yapılan festival ve törenlere katılmaktadır. Evli, bir oğul ve bir kız sahibi olan aşığımız halen İskenderun Karayılan kasabası Canova İlkokulu Müdürlüğü görevini sürdürmektedir.

Munky
25-07-07, 08:39
Halide Nusret Zorlutuna
Halide Nusret adını ilk defa Konya Lisesi'nin orta kısmına yatılı öğrenci yazıldığım yıllarda duydum (1937 -1940). Şiire meraklı olduğumu öğrenen, büyük sınıflardaki ağabeylerimiz, bana - ballandıra ballandıra-iki şair arasında çıkan bir kavgayı anlatmışlardı. Halide Nusret adında bir hanım şair, erkeklere çatan bir şiir yazmış, Faruk Nafiz de ona gereken cevabı vermiş. Hailde Nusret'e ve Faruk Nafiz'e ait olduğu söylenen manzumeler defterden deftere aktarılarak büyük bir hızla yayılıyordu. Bu manzumeleri ben de defterime not etmekte gecikmedim.

Karşı cinsi suçlayan, yerle bir eden her iki manzume de, ağır bir dille yazılmıştı. Yatılı bir erkek mektebinin öğrencileri olan arkadaşlarım ve ağabeylerim, Halide Nusret'e ait olduğu söylenen manzumeyi okurken öfkeden kuduruyor, Faruk Nafiz'in ona verdiği ileri sürülen cevaba gelince son derece keyifleniyorlardı.

İş bununla kalmadı: Fırsatı ganimet bilen bir sürü şiir heveslisi, Halide Nusret'e cevap yazıp, erkekleri yiğitçe savunmak ve bu yolla ucuz bir şöhrete ulaşmak hevesine kapıldılar. Şimdi, o yıllarda tuttuğum şiir defteri elim de olsa, bu kahramanların adlarını verebilirdim. Ama, yazdıklarını istesem de yaymlayamam. Çünkü, kadınlarla erkekler arasındaki manzum kavga düpedüz küfür ve hakarete dönüşmüştü.

Bize gelen şaheserlere (!) göre, hırsını alamayıp, kavgayı sürdürüp duran erkeklerdi. Acaba kız okullarına da kadınların cevabları mı gönderiliyordu ? Bilmiyorum.

İşin aslına gelince... Bunu Halide Nusret'in kendisinden dinleyelim. "Bir Devrin Romanı" adiyle Hürriyet Gazetesi'nde tefrika edilen hatıralarında Zorlutuna, Erenköy Kız Lisesi'nde öğrenci iken, Faruk Nafiz'in Musaffa ve Zübeyde adındaki iki hala kızı ile arkadaş olduklarını söyledikten sonra, şöyle diyor: "Musaffa ile Zübeyde dayılarının oğlu Faruk Nafiz'in şiirleriyle mağrurdular. Bir yandan da ona "Bizim sınıfta bir şaire yetişiyor" diye öğünmüşler.. O da "Kadınlar ellerinin hamuruyla bu işlere karışmasalar iyi ederler!" gibi sözler etmiş, onları kızdırmış, sonra da bu dediklerini Musaffa'nın sarı yapraklı müsvedde defterine yazarak bana göndermiş. Teneffüste üçümüz baş başa verip bu alaylı, küçümseyen yazıları tekrar tekrar okuduk. Sinirlendik. O zamanlar, kadın - erkek eşitliği davasının başlangıç seneleri; bu konuda tartışmak modası almış yürümüş.. Biz durur muyuz, hemen bir güzel cevap hazırladık; oturup Musaffa'nın defterine itina ile yazdım bu yazıyı; arkadaşlarım sevinçle alıp Faruk Nafiz'e götürdüler."

İşte kavganın esası bu. Erkekleri hicveden o şiiri kendisi yazmadığı gibi, kadınlara hakaret eden mısralarım da Faruk Nafiz'e ait olmasına ihtimal vermediğini, Zorlutuna bir çok defa, yazı ile sözle açıklamıştır. Ama, yukarıda sözü gecen hatıralarında anlattığı sarı defterli kavgadan dolayı Faruk Nafiz'le aralarına uzun süren bir soğukluk girdiğini aynı hatıralardan öğreniyoruz: "Daha sonraki seneler, Celâl Sahir, Halit Fahri, Orhan Seyfi... Nazım Hikmet gibi bir çok şairlerle tanışmış olduğum halde, Faruk Nafiz'le selâmlaşmazdık bile... Aramızda sanki bir düşmanlık vardı."

Halide Nusret'in erkeklere hitaben kendi ağzından uydurulduğunu söylediği manzume, o tarihlerde O'nun bütün şiirlerinden daha fazla bir yayıl ma ve okunma gücü kazanmıştır. Buna, şairin kendisi de, şaşıp kaldığını söyler.

Ben, Halide Nusret'e şöhretin kapılarını açan ve bütün şiir severlerin gönüllerinde yer eden, "Git Bahar" şiirini bile, senelerce sonra, ancak lise sıralarına geldiğim zaman görüp okumak fırsatını bulabildim. Çekil, bu gölgeli yolda gezinme, Bahar, bakışların yine pek sarhoş! Yanılıp gönlüme misafir inme, Kapısı kilitli, mihrabı bomboş, Mabeddir orası, meyhane değil.

Git bahar, git bahar., uzaklarda gü1, Denize renginden bırak hediye. Ufuklarda gezin, semaya süzül, Kalbime sokulma "peymane" diye, Gördüklerin kandil.. Peymane değil! "Git Bahar" şiiri 1919 yılında yazılmıştır. Birinci Cihan Savaşı'nın verdiği acılar, üzüntüler, yokluklar ve çaresizlikler üstüne bir de Mondros mütarekenamesinin utanç verici ağırlığının çöktüğü; İstanbul'un düşman işgaline uğradığı, zulmün, işkencenin sınırı olmadığı yıl...

"1919 yılının baharı işte böyle bir İstanbul'a bütün güzelliği, bütün haşmeti ve çılgın neşesiyle çıkıp gelmişti. Ona : "Safa geldin, sofalar getirdin!" demeye imkân var mıydı ? O harikulâde güzel renkler, gölgeler, kokular, ışıklar, deli bir neşeyle cıvıldaşan kuşlar beni boğuyorlardı sanki. Ben de elimde olsa baharı boğacaktım. Ama elimde değildi, onu sadece kovuyordum."

Böyle diyor, Halide Nusret. Fakat biz ilk gençlik yıllarımızda "Git Bahar" şiirini okurken, böyle şeyleri aklımıza bile getirmiyor, Şair'e bu şiiri olsa olsa bir aşk küskünlüğünün yazdırdığını sanıyorduk. Şiirin, üzerine basa basa tekrarladığımız kıt'ası da şu idi :

Ziyalar, kokular, sesler, çiçekler..
Ömrünün her günü bir başka düğün!
Bülbüller koynunda aşkı çiçekler..
Güller dökülürler göğsüne bütün,
Gerçekten güzelsin, efsane değil.

Biz, çok şükür, barış yıllarında doğmuş büyümüştük. Devletimizin katılmadığı İkinci Dünya Savaşı, zaman zaman yüreğimizi ağzımıza getirmiş, ekmeği az miktarda vesikayla yememize, şekere uzaktan bakmamıza sebep olmuşsa da, bize annelerimizin, babalarımızın çektiği cinsten dayanılmaz acılar getirmemişti.

O zamanlar esen havaya göre, en büyük üzüntünün erkek - kadın ilişkilerinden doğduğunu sanır, Çalıkuşu Feride'ye ihanet edip onu diyar diyar dolaştıran Kâmuran'a içerler, aşk yüzünden canına kıyan Graziella'ya gözyaşı döker, Verter'le ah ederdik.
"Git bahar" şiiriyle şöhrete erer Halide Nusret, git dediği baharın peşini de kolay kolay bırakmaz. Aynı mısra düzeni ve kafiyelerle 1939 yılında "Gel, Bahar!", 1949 yılında da "Bahar Geldi" şiirini yazar.

"Gel Bahar!" da şöyle diyor:

Ben mi çıldırmışım, sen mî delirdin?
Yalvaran sesimden bu kaçış neye ?
Git dediğim zaman koşar gelirdin,
Gel şimdi de inan bu efsaneye!
Şimdi günler birer peymanedir gel !

Şairimize, kovduğu baharı, yıllar sonra, yalvararak geri çağırtan, her halde, o sırada oturmakta olduğu Kars ilimizin uzun süren kışı ve şöhretli soğuğu değildir. Her ne kadar şiir :

Gel bahar, erit bu yolun karını

diye başlıyorsa da, ondan hemen sonra :

Geçen seneleri anmayalım hiç.

diyerek, bize sırrının kapısını aralıyor ve :

Şimdi günler birer peymanedir, gel!

mısraıyla asıl yazılış sebebini açığa vuruyor. Üstadımız artık üzüntülü yılları geride bırakmış, mutlu bir aile yuvasında, huzur içinde yaşamaktadır. Baharı çağırmaz da ne yapar ?


1949 yılında yazdığı üçüncü bahar şiiri, 1951 yılında Hisar dergisinde yayınlanmış. Bu şiirde bir yandan geçmiş güzel yılların geri gelmeyeceğine hayıflanış, öte yandan Tanrı'ya yöneliş var :

Yıllardır kaybettim o tatlı sesi,
Bir türlü içimde ötmez o bülbül,
Bir ömre bedeldi bir tek nağmesi,
Hem ötmez, hem içten gitmez o bülbül
Kalbim sükûtuna kâşane oldu.
............
Hasret dedikleri zorlu ateştir:
Bekledim, bağrımı dağladı gül gül.
Artık gelse de bir, gelmese de bir
Dermanı yanmada, bulan bu gönül"
Vahdet şarabına meyhane oldu.

"Bahar Geldi" şiiri 1951 yılında yayımlandığına göre, demek ki. Halide Nusret, Hisar'ın çıkışının daha ikinci yılında, derginin yazı ailesine katılmış.

O tarihte oturduğu ev de dergi idarehanesine pek yakındı. Hisar, benim oturduğum, Öncebeci, Bahadırlar Sokak'tan yönetilir, Zorlutuna'lar da Hukuk Fakültesi'nin yanından yukarı çıkan Erdem sokakta otururlar. İşime gidip gelmek için, her gün birinin önünden geçerdim. Böyle olduğu halde, bir kere bile ziyaretlerine gittiğimi hatırlamıyorum. Sanırım, benden yaşça da, şöhretçe de çok ilerde bulunan bir hanımla sert bir paşa olduğunu işittiğim eşini ziyaret edersem, çok resmi disiplinli bir hava içine girip sıkılacağımdan korkuyordum.

Üstad'la umumî yerler ve toplantılar dışında, ailece görüşmemiz ve O'nun iftihar ettiğim dostluğunu kazanabilmem, ancak bu çeşit korkuları attıktan sonra mümkün olabilmiştir. Yakından tanıyınca, Halide Nusret'in ne kadar samimî, nazik ve alçakgönüllü bir hanımefendi olduğunu anlamakta gecikmedim. Sanatçı heyecanını ve amatör ruhunu da -yılların geçmesine rağmen- aynen muhafaza ettiğine hayretle şahit oldum.

Halide Nusret, 70 yaşını geçtiği halde şiir yazmaya devam eden nadir şairlerimizden biridir. Hisar'a her şiir gönderişinde, beğenip beğenmediğimi merak eder ve heyecanla sorar. Yeni çıkan yazı ve şiirlerimizi, kendisi okuyamazsa, mutlaka birisine okutur, takdirlerini, tenkitlerini günü gününe bize ulaştırır. Bizden daha genç, daha yeni şairleri de oldukça yakından izlediğini biliyorum.

Bize son yolladığı ve Hisar'ın Nisan 1976 sayısında yayınladığımız "Yüzükoyun" başlıklı şiiri üzerinde özellikle durmuş, bu şiiri dikkatle okuyup, kanaatimi açıkça söylememi ısrarla istemişti. Şiiri, istediği gibi, dikkatle okudum, fakat neden bahsettiğini pek iyi anlayamadım.

Yalandı söylediklerin, Yüzde yüz yalandı, biliyorum.
diye başlayan şiirin :

Ya inansaydım, sevgilim,
Düşünsene bir, Ya inanıverseydim sana?
mısraları özellikle beni şaşırtıyordu. Acaba, bu sevgili kim olabilirdi? Bu bir erkekse, şiir, Üstad'ın yaşına ve başına uymazdı; "Sevgili" den kastedilen Tanrı ise "Yalandı söylediklerin" "Ya inanıverseydim sana" mısraları ne oluyordu? Şiiri, o sırada dergiye gelen Yavuz Bülent Bâkiler'e gösterdim. O da işin içinden çıkamadı. Sonunda Üstad'a azıcık takılmaya karar verdik. Telefonu açtım :

- Şiirinizi okudum Üstad'ım,
- Beğendin mi?
- Beğendim, fakat ne demek istediğinizi pek iyi anlayamadım. Düşündüm, taşındım, sizin yeni bir aşka tutulduğunuza ve bu şiiri o sebeple yazdığınıza karar verdim. Yavuz Bülent de bu kanaatıma iştirak etti.
- Hay aklınızla bin yaşayın. Demek bu yaşta ha?
- Aşkın yaşı olmaz.
- Ayol, ben gençliğimde bile, sizin anladığınız manada bir aşk şiiri yazmadım.

Bunları söylerken, azıcık da öfkelenmiş olduğunu hissettim. Telefonu kapattıktan biraz sonra, bu sefer kendisi açtı :

- Durumu sana açıklamaya karar verdim...

Sesi kederli ve heyecanlı idi. Şiirde anlatılan olaya çok önem verdiği belliydi. Öyle bir ruh hali içindeyken kendisine takılmak istemekle baltayı taşa vurduğumu anladım.

Bana üstü kapalı anlattığına göre, yakınlarından birisi, o günlerde, kendisine çok kötü bir itirafta bulunmuş. İtirafın ne olduğunu söylemedi. Fakat üzerinde korkunç bir tesir uyandırdığı açıkça anlaşılıyordu. Bu itirafa inanmıyor, inanırsa yaşayamayacağını söylüyordu :

Ya inanıverseydim sana?
Hepten yıkılıp çökerdim; yerle bir.
Yok, hayır "yerle bir" nedir?
Uçurumlar boyunca, yerin dibinde
Ve...
Yüzükoyun!

Şiirin, bizim yaptığımız gibi, yanlış tefsir edilmemesi (!) için,

Ya inansaydım, sevgilim, "
mısraını, Ya inansaydım, yavrucuğum,
olarak değiştirmeyi uygun buldu ve şiiri o şekilde yaymadık. Son mısralardaki trajik ifadeye rağmen, konunun bu kadar ciddi ve önemli olduğunu hiç düşünmemiştim.

Halide Nusret'in 50. sanat yılı dolayısıyla yayınlanan "Ellerim Bomboş" adlı kitabına bakıyorum. Üstad'ın 50 yıl boyunca yazdığı şiirlerden seçmeleri içine alan bu kitapta karşı cinse duyulan aşkla ilgili bir parçaya rastlamak hemen hemen imkansız gibi.

Kitabın, "Aşk imiş her ne var âlemde" başlığını taşıyan bölümünde de Şair'in Tanrı'ya, yurda, annesine, çocuklarına, torunlarına duyduğu sevgiyi dile getirilmiş. "Aziz Eşime" başlığını koyduğu şiirde bile bir erkek değil, bir ırmak var: Tuna. Belki, bu dediklerimden "Hayali Cihan Değer" ve "Hatıran" başlıklı şiirleri istisna edebilirim. Onlarda da, sadece, maddî olmaktan çok uzak bir sevginin anıları ve belirsiz izleri görünüyor.

Halide Nusret gibi duygulu bir Şair hanım, ilk gençlik yıllarından itibaren kendisine âşık olan erkeklerin hepsine ilgisiz kalmış, onların sevgisine hiç karşılık vermemiş olabilir mi? "Bir Devrin Romanı" nda bu sorunun cevabını arıyor, zaman zaman da buluyorum. 1924 yılının ilk günlerinde, Ankara'ya öğretmenlik için başvurduğunu anlatırken, o zaman. İstanbul hariç Türkiye'nin her hangi bir yerinde görev yapmayı kabul ettiğini söylüyor ve İstanbul'u istemeyişinin sebebini şu cümlelerle açıklıyor : "Güzel İstanbul'dan, evet, yangından kaçarcasına kaçmak istiyordum. Bundan bir kaç yıl önce geçirdiğim bir his tecrübesini o zaman epeyce mühimsemiş "Aşk dedikleri şey acaba bu mudur?" demiştim... Bugün yarım yüz yıl geriye bakarken de rahatça "Evet aşk o idi!" diyebiliyorum. Ama, ne garip, inandığım, yaşadığım o şeyin, o çok güzel ve çok kutsal şeyin bir tarifini yapamıyorum. Hiç bir zaman da yapamadım".

Bu satırlarda. İstanbul'dan kaçıp, Anadolu'da çalışarak sevdiğini unutmak isteyen bir hoca hanımı (yeni bir Çalıkuşu Feride'yi) buluyoruz. Bu satırlar, Halide Nusret'te niçin ateşli bir aşk şiiri bulamadığımızı da açıklıyor.

"Onunla dokuz ay nişanlı kaldık, Onun güzel adını taşıyan altın halkanın parmağıma ilk geçtiği günkü o kanatlı sevinci ve onu parmağımdan âdeta sökercesine çıkardığım dakikadaki korkunç ve sefil acıyı hiç bir zaman unutamadım. Benim tam tersime anacığım onu hiç sevmemiş, sevememiş; o aileye bir türlü ısınamamıştı... Annemin onları reddetmek için, kendince pek kuvvetli sebepleri vardı."

Bu son satırlar da samimi ve derin bir aşkın nasıl feda edildiğini anlatıyor. Görüyoruz ki, Halide Nusret'in sevdiği adam. Çalıkuşu Feride'nin Kâmuran'ı gibi hercailik etmemiş, fakat kendisinden zorla sökülüp alınmıştır. Annesinin kararına ve zevkine itaat etmekten başka bir şey düşünmeyen, kalbi parça parça olsada annesine karşı saadetini koruyamayan, iyi yetişmiş eski zaman kızlarının çok görüp işittiğimiz acıklı kaderleri de bu satırlarda yatmaktadır.

Karşı cinse duyulan aşkı, şiirlerine pek uğratmayan Halide Nusret, Tanrı'ya içini döktüğü; Yunus'a, Mevlâna'ya seslendiği zaman, son derece coşkundur :

Avcumuz boş, gönlümüz boş,bağrımız sadparedir,
Yolcudur, yollarda şaşkın, çırpınır, âvâredir;
Koyma gafletlerde Râbbim kulların biçâredir,
Ya İlâhi, rahmetinden kimseler dur olmasın.
---------------------------
Gecenin bir saatinde
Eşiğine varan bendim
Kuşlar yuvada, kurt inde,
Karanlığı yaran bendim!
.......
Seni buldum Şahım seni
Tut elinden Üftadeni!
Koma karanlıkta beni
Mevlâna! Aman efendim!
---------------------------
Yunus'um! Aşkınla dil oldu bülbül,
Cehennem ateşi kızı! kızıl gül.
Seni bu illerde bulalı gönül
Karaman diyarı apaydın bana!

Halide Nusret, her şeyden önce büyük bir vatanseverdir. 50. sanat yılı dolayısıyle yapılan törende şöyle demişti: "Kalemimi 50 yıldan beri karınca kaderince milletimin hizmetinde, memleketimin hayrına kullanmağa çalıştım. Bunda ne dereceye kadar başarılı olduğumu bilemiyorum.

Ama, memleket zararına tek satır yazmamış olmanın inanç ve sevinci içerisindeyim."
Q gün (17 Mayıs 1967) bu inancı hepimiz paylaşmıştık, bugün de paylaşıyoruz. Gerçekten, Halide Nusret memleket zararına tek satır yazmamış, her şeyi memleketin hayrına yapmaya çalışmıştır.

Şair'in ilk gençlik yıllarına ait hayal ve tasavvurlarında dahi, her genç kızın düşüncesinden ayrı, millî bir intikam duygusu ön plâna geçer. Yukarda sözünü ettiğim hatıralarında şöyle diyor: "Anamın ailesi asker oluyordu, miralaylar, paşalar, hatta müşirler ...Ve en önemlisi şehitler... Annemin babası gencecik bir yüzbaşı iken (93) de, bir Moskof kurşunu ile şehit düşmüştü. Zavallı anacığım, kundakta yetim kalmıştı. Subayla evlenmeyi kurduğum çocuk yaşlarımda-, parıl parıl apolet, şıkır şıkır kılıç kadar, şehit dedemin intikamını Moskof'tan alacak bir Türk zabitine eş olmak hevesi de yer alırdı." Kader, bu "Türk zabitini", Edirne'de öğretmenlik yaptığı yıllarda karşısına çıkarır. O zaman Kırklareli'ndeki süvari alayında binbaşı olan rahmetli Aziz Zorlutuna'yla evlenirler (9 Eylül 1926).

Halide Nusret, Aziz Paşa'nın vefatına kadar, tam 45 yıl, mutlu olduğunu sandığım, bir evlilik hayatı sürmüştür. Eşiyle birlikte Anadolu'nun bir çok yerlerini dolaşmış, çeşitli okullarda öğretmenlik yapmış, Türk çocuklarının kalplerine ve kafalarına ışık tutmuştur.
Öğretmenlikle ilgili hatıralarının toplandığı "Benim Küçük Dostlarım" kitabı için, rahmetli Arif Nihat Asya şöyle der : ...Onu yalnız bir hatıra değil, aynı zamanda bir meslek kitabı olarak ilgililere tavsiye ederim... Bunun, okul klâsikleri arasına girmesi gereken bir kitap olduğu kanaatindeyim."

Şairimizin, çocukluk hayatı sarsıcı olaylarla dopdoludur. Bir gazeteci ve hürriyet savaşçısı olan babası Avnullah Kâzımî önce istibdat idaresinin, daha sonra'-1908 yılında "Fedekaran-ı Millet Cemiyeti" adı altında bir siyasi parti kurup muhalefete geçtiği için- sözde hürriyet idaresinin (İttihat ve Terakki'nin) hışmına uğrayıp, ömrünün büyük bir kısmını sürgünde ve zindanda geçirir. Bir süre, siyasetten çekilmeyi kabul edip, Kerkük'e mutasarrıf tayin edilir. Orada çok değerli hizmetler görür. "Bir Devrin Romanı"nda, Halide Nusret'in Kerkük'e ve çocukluk yıllarına ait hatıraları canlı bir şekilde anlatılmaktadır.

Sevinci güller açmış, dertleri kor içimde,
Yurdumun dört bucağı sarmaşıyor içimde.

diyen Şair'in, gezip dolaştığı yurt köşelerinden pek çok renk ve kokuyu şiirlerinde bulabilirsiniz. Bu şiirlerde, Urfa, Suruç Ovası, Birecik, Antep, Bingöl Yaylası, Erzurum, Sarısu, Karaman, Erciyaş, Sarıkamış ve şimdi yurdumuzun dışında kalan Kerkük geçit resmi yapar.

Mehmetçiğe seslenirken, yüreğini koparıp, yiğit askerlerimize uzattığını hissedersiniz.

Köyde düşünceli, cenklerde şensin.
Yerlerde, göklerde, kalpde esensin,
Bir baştan bir başa tarihim sensin!
Ah arslan Mehmedim! Arslan
Mehmedim.

Şairimizin vatan toprağıyla nasıl kaynaşıp , sarmaştığını şu mısralar anlatmaya yeter sanırım :

Allah azîm lûtfudur insanlara toprak
Ak ekmeği berrak suyu doğuran kara toprak.
Mevsimleri besler ve bezer onları bir bir
Can verdiğimiz uğruna beyhude değildir.
İnsanlar onundur , ona bağlanmış ezelden
Ey sevgili toprak önümüz sen, sonumuz sen
Hayran sana, kurban sana canlar,
Sana toprak!
Hür bayrağımın sahibi toprak! Ana toprak!

Şairimiz, Ana Toprak için iki de fidan yetiştirmiştir :
Sendendir, sana döner damarlarımdaki kan
Senin için büyüttüm bağrımda bir çift fidan.

Bu iki fidan, şimdi benim yakınlarım olan, oğlu Ergun Zorlutuna kızı Emine Işınsu'dur. Ergun meslek olarak önce annesi gibi öğretmenliği seçmiş (Gazi Eğitim Enstitüsü'nü bitirmiş) sonra idarecilikte karar kılmıştır. Şimdi Devlet Hava Meydanları Genel Müdür Yardımcısıdır. Kendisini yazarlığa adayan Emine Işınsu da annesinin sanatçı ruhu ve kabiliyeti devam ediyor

Mehmet ÇINARLI / TÖRE / Mayıs 1976

Munky
25-07-07, 08:39
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/812.jpg
Halit Ziya Uşaklıgil ( 1886)- (23.05.1945)
Halid Ziya�nın ailesi, "Uşak�ta helvacılıkla uğraşırken, İzmir�e göçerek "Uşşakizadeler" diye anılmaya başlayan zengin bir ailedir. Bu aile, işleri çok gelişince İstanbul�a da bir şube açtı ve bu şubeyi sermayesiyle birlikte oğul Hacı Halil Efendi�ye verdi. Halid Ziya, Hacı Halil Efendi�nin üçüncü çocuğu olarak 1866�da İstanbul�da doğdu. İstanbul�da ilk mektep, askeri rüşdiye... (1873-1878) Babasının işleri kötü gitmeye başlayınca Halid Ziya annesiyle birlikte İzmir�e dedesinin yanına gönderildi. Öğrenimini İzmir Rüşdiyesi�nde sürdürdü. (1878) Bu arada babasının işlerini düzene koyup İzmir�e gelişi ve yeni bir ticaretevi açışıyla sığıntı olma düşüncesini de zihninden atan Halid Ziya, ikinci bir okula hazırlık için Frenk Mahallesi�nin Alioti bölümündeki Auguste de Jaba adlı avukatın emrine verildi.

Halid Ziya, babasının katibi olarak işe başladı, bu iş edebiyat merakıyla pek bağdaşmadığından yeni iş tavsiyelerini dikkate aldı, ancak İstanbul�da hariciyeci olmak için yaptığı başvuru sonuçsuz kaldı. İzmir�e dönüşünde Rüşdiye öğretmenliğine başladı ve akabinde Osmanlı Bankası�na girdi. İstanbul�da Reji Genel Müdürlüğü�nün başkatiplik teklifini kabul ederek İzmir�den ayrıldı (1893). Reji�deki çalışma günlerinde Servet-i Fünun�a da katılarak edebi faaliyetlerini yoğunlaştıran Halid Ziya, Meşrutiyet�ten sonra bir süre Darülfünun Edebiyat Fakültesi�nde Batı edebiyatı okuttu sonra Mabeyn Başkatibi oldu (1909). Buradan ayrıldıktan sonra memuriyete dönmeyen ve tüm zamanlarını edebiyata veren Halid Ziya 23 Mayıs 1945 tarihinde İstanbul�da öldü.

ESERLERİ
Romanları:Nemide,Bir Ölünün Defteri, Ferdi ve Şürekası, Mai ve Siyah, Aşk-ı Memnu, Kırık Hayatlar
Hikayeleri:Bir İzdivacın Tarih-i Muâşakası, Bir Muhtıranın Son Yaprakları, Nâkıl (4 Cilt yerli ve yabancı öyküler), Bu Muydu?, Heyhat, Küçük Fıkralar (3 Cilt), Bir Yazın Tarihi, Solgun Demet, Bir Şi�r-i Hayal, Sepette Bulunmuş, Bir Hikâye-i Sevda, Hepsinden Acı, Onu Beklerken, Aşka Dair, İhtiyar Dost, Kadın Pençesi, İzmir Hikâyesi.
Hatırıları:Kırk Yıl, Bir Acı Hikaye, Saray ve Ötesi.
Deneme:Sanata Dair

Munky
25-07-07, 08:39
Haşim Bayram
FÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM

Faisal Finans satıldı
Eylem Türk
Milliyet 11 Mayıs 2001

Kombassan bünyesinde bulunan ve Türkiye�nin ilk özel finans kurumu olan Faisal Finans, yerli ve yabancılardan oluşan bir konsorsiyuma satıldı.

Kombassan, sahibi olduğu Faisal Finans�ı elden çıkarıyor.Faizsiz bankacılık alanında faaliyet gösteren Faisal Finans Kurumu�nun, bugün yapılacak genel kurulunda yeni ortaklık yapısı belli olacak.

Yapılacak genel kurulda, kurumun büyük hissesinin yabancı bir şirkete devredileceği belirtilirken, Kombassan bu ortaklıkta bulunmayacak. Yurtiçinde biri merkez, toplam 12 şubesi bulunan şirketin diğer yerli ortaklarının da bugün belli olacağı belirtildi.Yurtdışında 33 ülkede, 72 uluslararasi banka ile muhabirlik anlaşması olan şirketin Kombassan�ın yaşadığı mali sıkıntı nedeniyle satıldığı öğrenildi.Kombassan Yönetim Kurulu Başkanı Haşim Bayram�ın, üç yıl önce 40 milyon dolara satın aldığı Faisal Finas�ı yeni sahibine hangi bedelle sattığı ise açıklanmadı.

16 yıldır faaliyette
Nisan 1985�te Türkiye�deki faaliyetine başlayan Faisal Finans, ülkemizde faizsiz bankacılığın öncülüğünü yaptı.Şirket, Suudi Arabistan Kralı Fahd�ın oğlu Prens Muhammed Al Faisal Al Suud�dan 1998 yılında Kombassan Grubu�na geçmişti.

Munky
25-07-07, 08:40
Hayrettin Tokdemir ( 1928)- (1999)
(Folklor araştırmacısı, Yazar ve Şair)
Şavşat, 1928 - Ankara, 1999

Şavşat�ın Kocabey köyündendir. Ankara Yenişehir Sağlık Koleji ile Gevher Nesibe Sağlık Eğitim Enstitüsü Y.Okulunu bitirdi. Sağlık Bakanlığının çeşitli kademelerinde çalıştı. Sağlık Kolejlerinde öğretmenlik yaptı.

Artvin folkloru konusunda derlemeler ve araştırmalar yaptı. Bu çalışmalarını kitaplar halinde yayınladı ve kendi şiir kitaplarını yayınladı. Araştırmalarından dolayı çeşitli ödüller aldı.

1999 yılında Ankara�da öldü.

Tokdemir�in yayınlanmış kitapları: 1- Kocabey (1968), 2- Hediyye-t-ül İhvan (1970), 3- Sahara (1972), 4- Edebî Goncalar (1975), 5- Rübailer (1975), 6- Gönül Bağı (1977), 7- Artvin Destanı (1978), 8- Âşık Yanğunî (1980), 9- Kaçkar Çiçekleri (1981), 10- Güldemedi (1982), 11- Âşık Deryamî-I (1984), 12- Âşık Deryamî (1987), 13- Artvin Yöresi Folkloru (1993), 14- Yusufelili Azmî (1997), 15- Artvin İli Hakkında Genel Bilgiler (Prof. Dr. Ertuğrul Tokdemir ile birlikte Muvahhid Zeki�nin Artvin Vilayeti Hakkında Malumat-ı Umumiye adlı eserini eski yazıdan yeni yazıya çevirip yayına hazır hale getirdiler. Fakat kitap Hayrettin Tokdemir�in ölümünden sonra 2000 yılında yayınlanabildi).Tokdemir�in ayrıca Arsiyan�dan Esintiler kitabı da yayına hazırdır

Munky
25-07-07, 08:40
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2172.jpg
Hoca Ali Rıza ( 1858)
1858 yılında Üsküdar'da doğduğu için sanat tarihimize Üsküdar'lı Hoca Ali Rıza adıyla geçmiştir. Süvari binbaşısı Mehmet Rüştü Bey'in oğludur. Rüştiyedeki öğrenciliği sırasında resim derslerindeki yeteneği ile dikkat çeken Hoca Ali Rıza, resim derslerini Osman Nuri Paşa, Süleyman Seyyid Bey ve Kez'den almıştır. 1884'te teğmen olarak Harbiye'yi bitiren genç ressam, bu yüksek okula resim öğretmeni olarak girmiştir.

Onun bu dönem resimlerinde ve daha sonraki yıllarda, doğup büyüdüğü Üsküdar ve Karacaahmet'in sessiz köşelerini, kıyı kahvelerini ve güneşli kayalıklarını tercih ettiği görülür. Tek başına bir "okul" etkinliğiyle çok sayıda öğrenci yetiştiren Hoca Ali Rıza, resim derslerinde kullanmak üzere desen albümleri hazırladı. İkinci Meşrutiyet'ten sonra kurulan Osmanlı Ressamlar Cemiyeti'nde başkanlık yaptı. Yurtdışına çıkmamış ressamlarımızdandır. Harbiye'de çalışırken bir ara İtalya'ya resim öğrenimi için gönderilmesine karar verildiği halde, Napoli'deki bir kolera salgını buna engel olmuştur.

Berlin üniversitelerinin kendisi ile ilişkiler kurmak için çabaladığı bu ünlü sanatçımız kurşunkalem çalışmalarında kurallar kurmuş bir üstattır. Bugün Hoca, Türk Resim Sanat Tarihi'nde eşine rastlanmayan bir değer olarak kabul ediliyor. Aşık olduğu tabiatın içine girip resimler yaparak ömrünü tamamlamıştır. Her sabah şafakla birlikte kalkar, Üsküdar'ın ve Boğaz'ın zenginliklerle dolu tepelerine tırmanır bir kaya parçasından, bir yelkenliden, bir fıstık ağacı siluetinden, bir İstanbul ahşap evinden bin bir renk manzumesi ile şaheserler yaratırdı. Hoca için realizmin en zengin temsilcisi diyebiliriz. Hoca yaşadığı çağın üstünde bir sanat anlayışına sahipti. 1930 yılında ölen Hoca Ali Rıza'nın mezarı Üsküdar Karacaahmet'tedir.

Munky
25-07-07, 08:40
Hüseyin Gülerce ( 1950)
1950 yılında Edirne�nin Keşan ilçesinde doğdu. İlkokulu Enez'de, ortaokulu Keşan'da bitirdi. Edirne Öğretmen Okulu'nda okudu. İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu'nu ve İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Fizik-Matematik bölümünü bitirdi. İstanbul'da 1969-1977 yılları arasında Yeniden Milli Mücadele dergisinde ve Bayrak gazetesinde muhabirlik ve köşe yazarlığı yaptı. Yalova Lisesi fizik öğretmenliği ve müdürlüğü ile Bursa Milli Eğitim Müdür Yardımcılığı görevlerinde bulundu. Gülerce, yazarlığın yanı sıra Zaman gazetesi Genel Yayın Yönetmenliğinde de bulundu.

ESERİ:Türkiye'nin Kimlik Arayışı Marifet Y.

Munky
25-07-07, 08:41
Hüseyin Yurttaş ( 1946)
1946 yılında Foça'da doğdu. Edirne İlköğretmen Okulu'nu bitirdi. Çeşitli yerlerde köy öğretmenliği yaptı. Şiir ve yazıları Dönemeç dergisinde yayımlandı. Çeşitli ödüller aldı.

ESERLERİ
İlk İşim Uyanmak, Gelincik Günleri, Uzun Yollar Yolcusu, Uzunçalar, Sanayi Çarşısı, Gecede Kanat Sesleri, Çürüme, Kod Adı: Mansur, Kirli Tarih, Sevgiden Ötesi Cehennem, Yirminci Yüzyıl Ağıtları adını taşımaktadır.

Munky
25-07-07, 08:41
Hüseyin Ragıp Baydur - (27.02.1955)
Türkiye'nin Londra Büyük Elçisi Hüseyin Ragıp Baydur, 27 Şubat 1955 tarihinde öldü.Hüseyin Ragıp Baydur, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunudur. Bir aralık gazetecilik ve öğretmenlik, Sakız adasında Maarif Müfettişliği etmiş, 1919'dan sonra da kendisini tamamiyle gazeteciliğe vermişti.Roma, Washington ve Londra Büyükelçiliklerinde bulunmuştur.

Kaynak:Bütün Dünya Yıllığı 1957

Munky
25-07-07, 08:41
İhsan Uzungüngör ( 1942)
1942 yılında Sakarya�nın Akyazı ilçesi Pazarköy�de doğdu. Akyazı Ortaokulu ve Kuleli Askeri Lisesi�ni bitirdi.1961 yılında Kara Harp Okulu�na girdi, 1963 yılında vukubulan 21 Mayıs olayalarından sonra okul ile ilişiği kesildi.İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi Bölümü�nü bitirdi.Bir müddet basında çalıştıktan sonra 1972�de öğretmenlik mesleğine geçti.Yozgat İmam-Hatip Lisesi, Akyazı Lisesi ve Akyazı İmam-Hatip Lisesi�nde öğretmenlik yaptı.Evli ve üç çocuk babasıdır.

ESERLERİ

Piyes:Veysel Karani, Şehitler, Çanakkale Geçilmez, Tabut.
Roman :Bir Yalnız Adam, Berbat Süleyman.

Zindan Hayatı
İhsan Uzungüngör
Berekat Y.
İstanbul 1988

Munky
25-07-07, 08:41
İlhan Darendelioğlu ( 1921)- (19.11.1979)
İlhan Egemen Darendelioğlu

İçel'in Tarsus İlçesi'nde 1921 yılında doğdu.Tarsus Çukurova Orta Okulunu ve Adana Erkek Lisesini bitirdiktensonra İstanbul Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü'nden mezun oldu. 1950�de yedek subay olarak askerlik göreviniden sonra bir süre Türkçe öğretmenliği yaptı. 1969�da Milletvekili seçildi.

Çin, Almanya, Libya�da toplantı ve konferanslara katıldı. Parlamenter, Gazeteci, Yazar, Tarih Araştırmacısı idi. Toprak isimli Türkçü bir derginin sahibiydi. Yayınlanmış birçok kitap ve makalesi vardı. MHP İstanbul İl Yönetim Kurulu Üyesi'ydi.
19 Kasım 1979 günü Toprak matbaasından çıkıp otomobiline binerken şehit edildi. Katilleri bulunamadı.
İhanet basını olayı ve adını unutturmak için bu güne kadar olaydan hiç bahsetmedi.

Munky
25-07-07, 08:42
İsmail Hakkı Tonguç
Köy Enstitülerinin kurucusu

İsmail Hakkı Tonguç, bugünkü Bulgaristan'ın Silistre iline bağlı Totrakan ilçesinin bugünkü adı Sokol olan Tatar Atmaca köyünde 1893 yılında dünyaya gelmiştir. Baba adı Hacı Veli Oğlu İdris, anne adı ise Vesile'dir. Kendinden küçük bir kız altı erkek kardeşi vardır. Kendi köyünde dört yıllık ilkokulu ve üç yıllık rüştiyeyi bitirmiştir. Oradaki öğrenimi sırasında aynı zamanda köyün değişik işlerinde çalışmış ve tarımla uğraşmıştır.
1914 yılında öğrenimine devam etmek üzere tek başına İstanbul'a gitmiş, sıkıntı çekmiş, ardından Maarif Nazırı (Eğitim Bakanı) Şükrü Bey tarafından parasız yatılı öğrenci olarak Kastamonu Muallim Mektebi'ne gönderilmiştir. 1916'da naklen İstanbul Muallim Mektebi'ne gelerek öğrenciliğine orada devam etmiştir. Muallim Mektebi'nde öğrenciliği, Birinci Dünya Savaşı'nın güç yaşam koşullarını dayattığı yıllara rastlamaktadır. Okulu bitirdikten sonra 1918'de Almanya'ya daha üst öğrenim için gönderilmiştir. 1918-1919 yıllarında Almanya'nın Karlsruhe kentindeki Ettlingen Öğretmen Okulu'nda sekiz aylık bir programa devam etmiştir. 1919'da Anadolu'ya dönerek, Eskişehir Muallim Mektebi'nde Resim ve Elişi ile Beden Eğitimi öğretmeni olarak göreve başlamıştır. 1921'de Yunan işgalinden hemen önce Ankara'ya atanmış, 1922'de yeniden öğrenim görmek üzere Almanya'ya gönderilmiştir.
1922 sonundan başlayarak 1924 Nisan'ına kadar Konya Muallim Mektebi'nde, aynı yılın güzüne değin ise Ankara Muallim Mektebi'nde öğretmenlik ve yöneticilik yapmıştır. Daha sonra kısa bir süre Adana Muallim Mektebi'nde öğretmenlik yaptıktan sonra, 1925'te beş aylığına mesleki eğitim kurumlarında incelemeler yapmak üzere yeniden Almanya'ya gitmiştir. 1925'te Ankara Muallim Mektebi'nde öğretmenlik yapmış, 11 Mart 1926'da Maarif Vekaleti Levazım ve Alatı Dersiye Müzesi Müdürlüğü'ne atanarak artık merkezdeki yöneticilerden biri olmuştur. 10 Temmuz 1926 ile 26 Ağustos 1926 tarihleri arasında, ilköğretim müfettişleri ve ilkokul öğretmenleri için Ankara'da açılan "İş İlkesine Dayalı Öğretim Kursu"nda, yabancı öğretim üyeleri ile birlikte çalışarak, daha sonra Köy Enstitülerinin temel ilkesi, sloganı durumuna gelecek "iş için iş içinde işle eğitim" anlayışını geliştirmiştir.

26 Ocak 1927'de ilkokul öğretmeni Nafia Kamil ile evlenmiştir. Aynı yıl, Sivas'ta ve Ankara'da ilköğretim müfettişleri için açılan kurslarda öğretmenlik yapmış ve Ankara'da uluslararası ders araç-gereçleri sergisini açmıştır.

1928'de ilk çocuğu olan Engin Tonguç, 1936'da ikinci çocuğu Yalım Tonguç dünyaya gelmiştir.
1929-1933 yıllarında, diğer görevlerinin yanısıra, Gazi Eğitim Enstitüsü'nde de etkin görevlerde bulunmuş, orada hem öğretmenlik yapmış, hem de Resim-İş Bölümü'nü kurmuştur. 1934'te Soyadı Kanunu'yla Tonguç soyadını almıştır. 1934-1935 yıllarında Gazi Eğitim Enstitüsü'nde vekil olarak müdürlük yapmıştır.

3 Ağustos 1935'te köy enstitülerini kurmasına yarayacak İlköğretim Genel Müdürlüğü görevine vekaleten getirildi. Dönemin Kültür Bakanı Saffet Arıkan'a, köy enstitülerinin temelini oluşturacak bir rapor sundu.

1936'da Kayseri, Çorum ve Yozgat illerini kapsayan bir geziyle, buralarda eğitmen kurslarının açılabilirliğini araştırdı. Temmuz 1936'da da Köy Enstitüleri'nin modeli sayılan ilk Eğitmen Kursu'nu Eskişehir iline bağlı Mahmudiye'de açtı.
Atatürk'ün desteği ile o dönem Türkiye'deki okuryazar oranı %10'dan az olduğundan, okuryazar sayısını artırmak için eğitmen kurslarında altı aylık bir eğitimle, askerliğini okuma yazma bilen çavuş olarak yapmış gençler eğitmen olarak yetiştirildi ve köylerine eğitmen olarak gönderildi.
1937'de Köy Eğitmenleri Yasası çıktıktan sonra, İzmir'de Kızılçullu'da (bugünkü Şirinyer), Eskişehir Çifteler'de ilk köy öğretmen okulları açıldı. 1938'de ilköğretim kurumlarını incelemek üzere Bulgaristan'da, Macaristan'da ve Almanya'da bulundu. 28 Aralık 1938'de Hasan Âli Yücel Milli Eğitim Bakanı olduktan sonra, vekaleten yürüttüğü İlköğretim Genel Müdürlüğü görevine asaleten atandı.
17 Nisan 1940'ta Köy Enstitüleri Kanunu çıktıktan sonra açılmaya başlayan enstitülerle çok yakından ilgilendi. 1946'da görevden alınışına kadar, enstitüler için canla başla çalıştı. İkinci oğlu Yalım Tonguç, 1944'te öldü. İkinci Cumhurbaşkanı İsmet İnönü çalışmalarından dolayı kendisini takdir etmiştir. Seçimleri kaybetmemek için, çok desteklediği Köy Enstitüleri sevdasından vazgeçen İnönü, onu, 25 Eylül 1946'da görevinden alarak, Talim Terbiye Kurulu üyeliğine getirdi. Ardından Türkiye'nin değişik yerlerinde sürgün olarak öğretmenlik yaptı. 1954'te kendi isteğiyle emekli oldu.

1956'da Avrupa'yı gezdi ve İsviçre'deki Pestalozzi Çocuklar Köyü'nü inceledi. 1958'de hastalanan İsmail Hakkı Tonguç, 11 Haziran 1960'ta çoktan kapatılan Hasanoğlan Köy Enstitüsü'ne yıllar sonra ilk kez gitti. 24 Haziran 1960 tarihinde öldü.
x

Hakkında yazılanlar

1.Umut Yolu
Engin Tonguç
Güldikeni Yayınları / Anı-Roman Dizisi ...

Uygarlık, eşitlik, hakçasına paylaşılacak bir bolluk ve mutluluk getirecek bir Cumhuriyet'e inanmış bir kuşaktık. Ne var ki, ülkenin çalışma yaşamına katıldığımız yıllarda kendimizi giderek hızlanan bir bozulma, bir yozlaşma sürecinde bulduk. Çalışma yaşamımız bunun içinde inançlarımız doğrultusunda çırpınıp durmakla geçti. Onun için bu anılarda sevinçlerden çok düş kırıklıkları, mutluluklardan çok acılar vardır. Ama yeniden yaşamak olanağı bulunsaydı, tüm olumsuz koşullara karşın, yaşam hakkımı ben yine böyle kullanırdım! Yaşam öykümün özeti budur...


2.Bir Eğitim Devrimcisi:İsmail Hakkı Tonguç
Yaşamı, Öğretisi, Eylemi/1. Kitap
Engin Tonguç
Güldikeni Yayınları

Otlar böcekler gibiydik bozkırda Acılarda gökyüzü kadardık Bizden geçerdi zamanın karanlığı Yorgun öküzler karasabanlarla Unutulmuş, unutulmuş unutulmuş köylerdik. -M. Başaran- (Önsöz'den) Engin Tonguç'un, İ. Hakkı Tonguç'un arşivindeki yüzlerce belge, mektup ve basılı yapıtlardan (237 belge, 425 mektup, 160 kitap, 188 makale) yararlanarak yazmış olduğu bu kitap, köy enstitülerinin kurucusunun yaşam öyküsünü anlatırken onun yaşadığı dönemin (1893-1960) eğitim tarihine de ışık tutmaktadır. Bir belgesel biyografi niteliğindeki yapıt iki cilt olarak yayımlanmaktadır. Bu özelliği ile ve bazıları ile ilk kez açıklanan belgelerle, kitap şimdi ve gelecekte önemli bir başvuru kaynağı olacaktır.

3.Bir Eğitim Devrimcisi:İsmail Hakkı Tonguç
Yaşamı, Öğretisi, Eylemi 2. Kitap
Engin Tonguç
GüldikeniYayınları / Araştırma � İnceleme Dizisi

Engin Tonguç'un, İ. Hakkı Tonguç'un arşivindeki yüzlerce belge, mektup ve basılı yapıtlardan (237 belge, 425 mektup, 160 kitap, 188 makale) yararlanarak yazmış olduğu bu kitap, köy enstitülerinin kurucusunun yaşam öyküsünü anlatırken onun yaşadığı dönemin (1893-1960) eğitim tarihine de ışık tutmaktadır. Bir belgesel biyografi niteliğindeki yapıt iki cilt olarak yayımlanmaktadır. Bu özelliği ile ve bazıları ile ilk kez açıklanan belgelerle, kitap şimdi ve gelecekte önemli bir başvuru kaynağı olacaktır.

4.Tonguç'un Kır Çiçekleri
Galip Akın
Güldikeni Yayınları / Anı � Roman Dizisi ...

Biz Köy enstitülerinde "İnsanı İnsan Eden Evrensel Nitelikleri Yakalamağa Çalıştık". öy Enstitüleriyle ilgili birçok yapıt (bu eğtiim kurumlarının amaçları, kuruluş yılları, uygulanan iş içinde eğitim uygulamaları ve alınan sonuçlarla ilgili yapıtlar) yayınlandı. Bunların hepsi Köy Enstitülü yazarlarla diğer aydınlar tarafından yazıldı. Hepsi alın teri göz nuru ürünü değerli yapıtlardı. Bunların çoğunu okumak mutluluğuna eriştim. Benim Köy Enstitüsü yıllarındaki öğrencilik yaşamımla ilgili ve öğretmenlik yıllarımı da içeren, başarı ve başarısızlıklarımı anlatan bu yazılarımı hoşgörü ile okuyacağınızı umuyorum. Bunlar bana göre, ilginç, abartısız gözlem, yaşanmışların öyküsüdür. Özellikle Köy Enstitüsü Müdürleri, öğretmenlerimizle ilgili değerlendirmeler için adı geçen öğretmen ve yöneticilerden bağışlanmamı diliyorum. Bu duygular içinde Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsünün çalışmalarını ve kapatılma evresinde oynanan oyunların öyküsünü yazıya döküp belgelenmesini sağlamayı amaçladım ve bu olaylara tanıklığımı göstermeye çalıştım. Okunması dileği ile saygılarımı sunuyorum... Mahmut Makal-

Munky
25-07-07, 08:42
Kemal Fedai Coşkuner ( 1927)- (03.12.1979)
1927 yılında Antalya�nın Akseki ilçesi Mahmutlu köyünde doğdu. 1945 yılında Antalya Aksu Öğretmen Okulu�ndan mezun oldu. Antalya, İzmir ve Muğla�da öğretmenlik yaptı. Emekli olduktan sonra bir süre İzmir Halk Eğitim Merkezi Müdürlüğü�nde bulundu. Coşkuner, hayatı boyunca pek çok dernek ve kuruluşlarda çalıştı ve yöneticilik yaptı. İlk olarak 1951-52� de Türkiye Milliyetçiler Derneği�nin Tire Şubesinde bulundu. 1961-65 arası İzmir Türk Ocağı Başkanlığı yaptı. 1978 de tekrar İzmir Türk Ocağında görev yaptı. Türkiye Siyonizmle Mücadele Derneği�nin kurucusu oldu ve 1969 yılında genel başkanlığına getirildi. Bu dernek daha sonra İzmir Ülkü Ocakları Derneği�ne katıldı. Kemal Fedai Coşkuner ayrıca İzmir Ülkü-Bir Derneği�nin kurucuları ve yöneticileri arasında yer aldı. 1965 seçimlerinde Adalet Partisi Manisa milletvekili adayı oldu. Daha sonra bu partiden istifa ederek Milliyetçi Hareket Partisi�ne katıldı. MHP�den 1973�de Aydın, 1977�de Antalya milletvekili adayı oldu. Gazeteci, yazar ve eğitimci olup, FEDAİ Dergisi�nin de sahibiydi. Yazılarını Fedai, Toprak, Serdengeçti, İleri, Anadolu, Türk Yolu, Bizim Anadolu, Hergün, Komünizmle Savaş, Orkun gazete ve dergilerinde yayınladı. Coşkuner, 3 Aralık 1979 günü alışveriş yaptığı pazar yerinden dönerken Agora semtinde komünist militanlar tarafından kurşunlanarak şehit edildi.

ESERİ:
Vatan'da Gurbet (1970).

Munky
25-07-07, 08:42
Limasollu Naci
LİMASOLLU NACİ
Kıbrıs-Limasol, 1920 - 1992, İstanbul
Dört yaşında göçmen olarak dedesi tarafından Antalya�ya getirildi. Antalya�da Fikri Göksay�ın fotoğraf atölyesınde çalıştı. 1939-40 yıllarında Afyon Lisesi�nde İngilizce öğretmenliği yaptı. 1940 yılında İstanbul�da ilk kez seyyar fotoğrafçılığı, halk arasındaki deyimle "şıpşakcılık" ı denedi. İlk sergisini 1947 de Edebiyat Fakültesi�nde, ikinci sergisini 1948 de Beyoğlu Halkevi�nde açtı. Paris ve Londra�da sergi açan Naci, 1948 yılında İtalya�nın Turin şehrinde düzenlenen Uluslararası fotoğraf yarışmasında birincilik ödülü aldı. Foto röportajlar gerçekleştirdi, gazete ve dergilerde yazı ve fotoğrafları yayınlandı. Türkiye�de Mektupla yabancı dil eğitimini başlatan kişidir.

x

Kuruluşumuzun Tarihçesi

Limasollu Naci Öğretim Yayınları, kurucumuz Sayın, Naci Limasollu tarafından 1953 yılında faaliyete başlatıldı.
O zamanlar Mektupla Öğretim adı verilen sistem, Türkiye için büyük bir yenilikti. Ders üniteleri, fasiküller halinde her hafta öğrencilere postalanıyordu. Amerika ve bazı Avrupa ülkelerinde yaygın olan bu sistemi, o günkü teknik zorluklar içinde gerçekleştirmek ve başarılı olmak büyük bir maceraydı ama, yöntem çok başarılı oldu ve 5-10 aboneyle başlayan mektupla öğretim, birkaç yıl içinde onbinlerce aboneye ulaştı. Yakınlarınıza sorarsanız, şu anda yaşı 40'ın üstünde olan herkes, öğrencilik yıllarında mutlaka kuruluşumuzun mektupla öğretim yayınları ile tanışmıştır.
1954 senesinde, Beyoğlu İstiklal Caddesinde, Türkiye'nin ilk yabancı dil dershanesi, kuruluşumuz tarafından açılmıştır. Bunu ileriki yıllarda, Cihangir ve Şişli'de açılan dershanelerimiz izlemiştir.
1956 yılında kuruluşumuz, yine o zamanki adı İngilizce Konuşma Kampı olan, yaz okulları faaliyetlerine başladı. Karadeniz Bölgesinin güzellikler içindeki sahil kasabası Abana'da başlayan faaliyetlere, daha sonra Bodrum-Karatoprak (şimdiki ismi ile Turgut Reis), Akbük ve Antalya'da da 1991 yılına kadar devam edildi. Bugün hemen hemen her il ve ilçede çok çeşitli kuruluşlar tarafından uygulanan bu modelin, Türkiye'deki ilk yaratıcısı ve uygulayıcısı kuruluşumuz olmuştur. Yine şu anda yaşı 40'ın üstünde binlerce kişi, gençlik yıllarında kuruluşumuzun yaz okullarında mutlu anılara sahiptirler.

1973-1991 yılları arasında yaz okulu organizasyonlarımıza İngiltere'deki Kessingland yaz okulu da eklendi.
1991 yılından sonra kuruluşumuz, tüm öğretim faaliyetlerini, yayıncılık alanına toplamıştır.
Bugün adı Uzaktan Öğretim olarak değişen mektupla öğretim sistemini, günümüz şartlarına göre devamlı geliştiren kuruluşumuz, bugün bu alandaki 53 yıllık tecrübesini, yurtdışında aynı alanda faaliyet gösteren öğretim kurumları ile olan bağlantıları ile güçlendirmekte ve tüm dünyadaki yenilikleri anında Türkiye'ye getirerek öğrencilerimizin hizmetine sunmaktadır.
Öyle gözüküyor ki, gelişen internet ağı ve teknolojik imkanlar, yakın gelecekte uzaktan öğretim alanında pek çok yeniliği görmemizi sağlayacaktır. Artık günümüzde uzaktan öğretim, en önde gelen öğretim sistemi olmaktadır ve tüm sistemlerin içinde en başarılısıdır, Kuruluşumuz da, her dönemde olduğu gibi, gelecekte de tüm yenilikleri, Türkiye'ye getirerek sizlerin hizmetinize sunmaya devam edecektir.
Nice başarılı yıllara.
Saygılarımızla.
X

PANGALTI, ERGENEKON CD. NO:42 ŞİŞLİ 34380 -İSTANBUL
TEL: (0212) 230 89 09 (0212) 233 43 00
FAKS: (0212) 230 18 49

1940 yıllarında ise, siyasal hareketleri topluma yansıtan basın fotoğrafçılığının oluştuğı sırada belgesel fotoğrafçılık da kendini kanıtlamıştır. Bu dönemdeki basın fotoğrafçıları ise, Namık Görgüç, Cemal Göral, Faik Şenol, Hilmi Şahenk�dir. Bu isimlerin basın fotoğrafçılığı alanındaki etkinlikleri önemlidir. Yine bu dönemde daha çok bireysel olarak fotoğraf çalışmalarına değer verenler ise, Limasollu Naci, Baha Gelenbevi, İhsan Erkılıç, Sabit Karamani, Haluk Konyalı, Fikret Minisker, Cafer Türkmen�dir.

X
Demokrasi gazisi
05 Ağustos 2005

O yıllarda turizm hizmeti vermeyi öğrenmiş koca ilçe, köy olunca oturup karaları bağlamadı. Abanalılar, Abana�yı Kalkındırma, Tanıtma ve Güzelleştirme Derneği kurdular. Türkiye�nin ilk yaz dil okulu olan �Limasollu Naci İngilizce Kampı� burada açıldı.
x

"Benim Sevgili Taşram"
Hasan Pulur
Milliyet 11 Ocak 2004

YIL 1953, Nedret Gürcan, Dinar'dan İstanbul'a gelir, Maya Sanat Galerisi sahibi Adalet Cimcoz'a uğrar, birlikte Limasollu Naci'nin fotoğraf stüdyosuna giderler; Adalet Hanım "Bir gün lazım olur!" diye Nedret Gürcan'ın fotoğrafını çektirmek istemektedir; tam fotoğraf çekilirken kapı açılır içeriye üç kişi girer: Sait Faik, Orhan Kemal ve Metin Eloğlu...
X

Maya Sanat Galerisi'nden Geriye Kalanlar �
Levent Çalıkoğlu
http://www.sanalmuze.org/paneller/Mtskm/11msg.htm
Bugün bile birçok galerinin cesaret edemeyeceği disiplinler arası ilişkiyi Cimcoz o tarihte İstanbul izleyicisine kabul ettirmiş. Örneğin 1953 yılında Nevzat Üstün'ün düzenlediği fotoğraflı şiir sergisinden sonra Yunan asıllı sanatçı Pindaros Platonidis'in mozaik işleri sergilenmiş, ardından "Paralel Plastik-Müzik" adlı konsept bir sergide Bedri Rahmi, Eren Eyüboğlu, Ferruh Başağa, Kuzgun Acar ve Aliye Berger, Ali Bütün, M.Cem, İvi ve Nurseli adlı sanatçılarla birlikte yer almışlar. Hemen bu serginin ardından ise Güngör Kabakçıoğlu'nun çocuk karikatürleri ve Limasollu Naci'nin fotoğraf çalışmalarına yer verilmiş.
X

CUMHURİYET DÖNEMİ FOTOGRAFÇILIĞIMIZIN GELİŞİMİ
1948 yılında gelişmiş bir teknikle yayın hayatına başlayan Yeni İstanbul gazetesi geniş bir fotomuhabir kadrosu oluşturmuştur. Zeki Bükey, Mehmet Biber, Limasollu Naci ve Ara Güler ilk fotomuhabirleri arasında bulunmaktadır.

Munky
25-07-07, 08:43
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/715.jpg
Mehmet Arslan ( 1956)
Ankara Milletvekili-MHP
KIZILCAHAMAM - 1956, Rifat, Hatice - Gazi Üniv. Endüstriyel Sanatlar Eğitim Fakültesi, Almanya Clausthal Üniv.Dil Eğitimi, Almanya Reiffaisen İşletmelerinde İdarecilik Eğitimi - Almanca - Teknik Öğretmen, Kooperatifçi - Almanya'da Meslek Okullarında Öğretmenlik, Tarım Kredi Koop.Sakarya Bölge Müdürü, Doy Yem A.Ş. ve Bafay A.Ş. Yön.Kur.Üyesi, Sakarya A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı, Türkiye Gübre Fabrikaları A.Ş.Yönetim Kurulu Üyesi - AB Eşbaşkanlığı Parlamentosu Karma Komisyon Üyesi - Evli, 3 Çocuk.

Munky
25-07-07, 08:43
Mehmet Uyar ( 1960)
1960 yılında Denizli�nin Çivril ilçesine bağlı Haydan (Yeşilyaka) köyünde doğdu. Liseyi Çivril�de bitirdi. 1980 yılında Ege Üniversitesi Sosyal
Bilimler Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünden mezun oldu. O yıldan itibaren beş yıl Kastamonu Çatalzeytin�de beş yıl edebiyat öğretmenliği
yaptı. Öğretmenlik görevini hala İstanbul�da sürdürmektedir.Öğretmenliğinin yanı sıra romanlar ve senaryolar da yazıyor.

ESERLERİ

ROMAN
Karmaşa..... (1984 Sedat Yenigün Roman Yarışması 3. lük ödülü- 1. Baskı-Beyakn Yayınları, 2.Baskı Şehir Yayınları)
Kayıp Ocak...... (MEB yayınları)
Efsane Sır..........(1992 Kültür Bakanlığı roman ödülü, 1.Baskı-Kültür Bakanlığı Yayınları, 2.Baskı- Şehir Yayınları)
Yeşil Mesnevi......( 1998-Timaş Yayınları)
Gönül Yolculuğu......(2000- Şehir Yayınları)

HİKAYE
Kuşların Dili ..........( Orman Genel Müdürlüğü Hikaye Yarışması 1.lik ödülü)
Sır Kapısı (Adım yayınları)

SENARYO (filme çekilenler)
Sürgün............( 1992- Salerno ve Taşkent Film festivalleri 2.lik ödülü,
Phildephia Film Festivali 1.lik ödülü )
Yarasa............(Necip Fazıl Kısakürek Senaryo Yarışması ödülü)
İnce Düş .........(TV filmi)
Rüyalara Gelin.......(TV filmi)
Büyük Mükafat.......(TV filmi)
Ateşin Teslim Olduğu Gün........(TV filmi)
Sevginin Sesi.............(TV filmi)
Mehmet Akif Belgeseli.......(Kültür bakanlığı TV filmi)
Buluşma................(TV dizisi)
Cafer-i Tayyar ........( Radyofonize oyun)


HAKKINDA YAZILANLAR

Kimlikli bir roman
Mehmet Nuri Yardım
Türkiye 22 Mart 2001

Mehmet Uyar, uzun yıllardan beri roman yazıyor. İlk ödüllü eseri �Karmaşa�dan bu yana senaryoyla birlikte romanı atbaşı götüren Uyar�ın farklı ve renkli bir dünyası var. TGRT�te uzun yıllar senaryo yazarlığı yapan Uyar�ın yine televizyon için senaryosunu yazdığı �Yarasa� filmi 13. İstanbul Festivali�nde gösterime girmişti. Çalışmaları bir çok ödüle değer bulunan Mehmet Uyar�ın senaryolarını yazdığı �İnce Düş�, �Büyük Mükâfat�, �Rüyalara Gelin�, �Ateşin Teslim Olduğu Gün� gibi diziler de sevilerek seyredildi.

Yeşil Mesnevi
Bugünlerde �Gönül Yolculuğu� isimli romanı yeniden yayınlanan Uyar�a �roman mı, senaryo mu?� diye sorduk. Uyar, �Aslında benim ilk gözağrım roman. Şimdi de ve her zaman da roman yazmak, romanla uğraşmak istiyorum. Ama ne yazık ki, elimizde olmayan bazı sebeplerden ötürü diğer alanlara da kaydığımız oluyor� diyor. Yazarın farklı tarzda kaleme aldığı bir romanı var �Yeşil Mesnevi�. Uyar, bu romanın tam anlaşılamadığını, okuyucusuna ulaşamadığını belirterek, �Yeşil Mesnevi romanı üzerinde sekiz yıl çalıştım. Beni en fazla meşgul eden romandı. Amacım, bize özgü, tahkiye geleneğini modern bir biçimde okuyucuya sunmak ve romanımıza yeni bir açılım sağlamak. Dede Korkut Hikâyeleri, Mesneviler�in anlatımından yola çıkarak kendimize özgü bir üslup oluşturma amacındaydı� diye konuşuyor.

Musahhihin yolculuğu
Mehmet Uyar, son romanı Gönül Yolculuğu'nda hiç işlenmemiş bir konuyu, bir musahhihin gönül serüvenini anlatıyor. Yazar, bu romanla aşkın derinliklerine dalmayı denediğini söylüyor. Uyar�ın romanı hakkındaki düşünceleri şöyle:
�Musahhih yayına hazırlanan eserlerin yanlışlarını düzelten, dikkati sürekli hatalar üzerinde yoğunlaşan bir insandır. Böylesi bir kişinin hayat karşısındaki durumunu ele aldım bu romanımda. Hayatı ve doğayı bir kitap olarak algılayan musahhih, bu sefer hayatın yanlışlıklarını farkediyor, bu yanlışlıklar yüzünden büyük bir bunalıma giriyor. Yanlışlıkları düzeltemeyeceğinin çaresizliğiydi bu. Hep tashihsiz bir hayat ve bir insan arıyor. Bunu otuz yıl sonra döndüğü çocukluğunun yaylasında keşfediyor. Doğanın düzeninde aşkın derinliğinde bir gönül yolculuğu yapıyor. Zaten roman, adını da bu yolculuktan alıyor.

Mehmet Uyar şimdi de tasarladığı fakat yazmaya ve bitirmeye fırsat bulamadığı bir roman üzerinde çalışıyor. İsmi ilginç: Tezhipli Aşk Hikâyesi. Yazar, bu romanda, geleneksel sanatlarımızdan tezhip, hat ve ebru merkezli ölümsüz bir aşk hikâyesini kaleme almayı deneyecek.

HAKKINDA YAZILANLAR

Romancı Mehmet Uyar'ın "Gönül Yolculuğu"
"Bir ışığın peşindeyim"
Mustafa Nadir Önay Özgür ve Bilge y.1 s.4 Mayıs 2002

Edebiyatımızın yeni ve güçlü kalemlerinden Mehmet Uyar ile ilham kaynaklarını, arayışlarını, edebiyat hakkındaki düşüncelerini konuştuk.

Biz sizi birkaç yönünüzle tanıyoruz: öğretmenliğiniz, romancılığınız, televizyon ve sinema eserlerinizle. Sizi hangisiyle tanımlamamız daha doğru olur?

Hayatımda romancılığımın ayrı bir yeri vardır. Kendimi daima bir roman yazarı olarak gördüm. Her ne kadar sinema ve televizyon filmi senaryolarında aynı ciddiyeti ve samimiyeti göstersem de romancılığım başka... Hattâ, senaristliğimde bile bu romancı tarafımın etkin olduğuna inanıyorum.

Galiba sizinki de dünyada ve Türkiye�deki birçok yazarın âkıbetine benziyor�yani sürekli olarak asıl sahanızda değil, başka iş sahalarında çalışma zorunluluğu.

Roman yazmak benim en büyük tutkum, amacım, heyecanım. Eşyaya ve olaylara bir romancı duyarlılığıyla bakmak. Romanı yaşamak ve bunu sözcüklere dökememenin sıkıntısını duymak... Yıllarca bunu yaşadım. Çoğu kez, başka kaygılarla televizyon metinleri, film senaryoları yazdım. Parça parça hayallerle bölündüm. Bölündükçe uzaklaştım romandan. Ama her uzaklığa rağmen, roman içimde kanayan bir yaraydı, gizli bir sevdaydı. Roman yazmaya oturduğumda toparlamam epey zamanımı alıyordu. Yani, bütün bu çalışma telâşı içinde roman yazmaya zaman arıyordum. Bazan fırsat da buldum. İşte bulduğum o fırsatlarda yayınlanan beş romanım ortaya çıktı.

Bu cevabınızdan sonra bizim de önceliği romana vermemiz çok tabiî hale geldi. Bu konuya şöyle bir soruyla başlayalım; Dostoyevski kendisi ve dönemi romancıları için �Hepimiz Gogol�ün Palto�sundan çıktık� gibi bir ifadeyle ilham kaynağını belirtmiş oluyor. Sizin de böyle bir ilham kaynağınız ve usta bellediğiniz bir romancı oldu mu?

Bu konuda tek bir isim söylemek zor. O kadar fazla ki esinlendiğim, etkilendiğim ve sevdiğim ustalar, şimdi sıralayacak olsam uzar gider isimleri. Ama benim romancılığımda en çok etkisi olan, bende roman yazma hevesini kamçılayan isimlerin başında Knut Hamsun gelir�bana Norveç�in fiyortlarını, dağlarını sevdiren şair ruhlu romancı. Daha sonra Dostoyevski, Marcel Proust, Kafka, Samuel Beckett� Bizim edebiyatımızda ise Peyami Safa ve Kemal Tahir...

Bu isimler gösteriyor ki, Kemal Tahir haricindekiler içe dönük yazarlar. Daha doğrusu, romanlarında hep bir iç yolculuğu anlatan yazarlar. Sizi de iç yolculuğu yapan bir yazar olarak görebilir miyiz?

Bence bu romanın asıl tanımıdır. Roman zaten bir iç yolculuğudur.

Bu yüzden mi son romanınızın adı Gönül Yolculuğu oldu?

Evet. Aslında bu romanımda romana bakışım, roman anlayışım özetlenmiş durumdadır. Roman nesneler ve görüntüler yığını değildir. Roman öznel bir bakışla canlanan yeni bir hayattır.
Evet, romanlarınızı okuyanlar bunu rahatlıkla fark edeceklerdir. Fakat benim dikkatimi çeken başka bir husus oldu. Birçok romancımızda bu iç yolculuk esnasında kullanılan atmosfer hep belirli mekânlara hapsedilmiş olarak yer alıyor. Fakat sizin romanlarınızda, özellikle belirteyim, Efsane Sır ve Gönül Yolculuğu�nda aydın çevreler, kalabalık şehir hayatı, oradan sade halk ve taşra derinlemesine gidilip gelinen mekânlar olarak gözümüze çarpıyor.

Her romancı, eserlerinde kendi hayatından ipuçları verir. Romanlarında yaşayan karakterler daha çok kendisidir ve kendi yaşadığı mekânlarda gezer. Bu iki romanımda ve diğer romanlarda da kendi hayatımdan izler bulunuyor. Evet, ben şehirde yaşıyorum, ama köyümden, çocukluğumun geçtiği yöreden kopmuş değilim. İçimde kopmaz bağlar var. Aslında şehir ve köye sürekli gelip giden, köy ve şehir atmosferini sürekli yaşayan biriyim. Bu yüzden bir yanım taşralı, bir yanım şehirli. Bir yanım aydın, bir yanım çocuk. Böylesi ruh halinde doğan gözlemlerim, izlenimlerim de ister istemez romanlarımın içeriğini oluşturuyor. Hep düşünen, arayan, kendisini bulmaya, kendisi olmaya çalışan biri olarak hayal ettiğim olaylar içinde geziyorum. Bu yönüyle kendimi gezgin gibi hissediyorum�bir düş gezgini. Sürekli keşifler yapan, yaptığı keşiflerin heyecanıyla mutlu olan bir gezgin�

İlk romanınız Karmaşa�da kitaplarla hayat, gerçekle hayal, müşahhasla mücerret arasında gidip gelen bir insanın hikâyesi var. İkinci romanınız Efsane Sır�da tarihle bugünün, dünle yarının muhasebesi ve bu muhasebeden çıkan bir işaretin sonuçlarını görüyoruz. Kayıp Ocak�ta ise tamamen sizin o bahsettiğiniz kaybedilen bir çocuk yanınız öne çıkıyor. Yeşil Mesnevî ve Gönül Yolculuğu ise kendini arayışın bir hikâyesi... Ben böyle değerlendiriyorum; bilmiyorum, yanılıyor muyum?

Tespitleriniz, romanlarımın birer cümleyle özeti diyebilirim. Söylediğiniz gibi, romanlarımda bir arayış her zaman var. Kimi romanlarımda bu arayış daha da belirgin. Yine romanlarımda şehir ve taşra dünyası, bu iki dünya arasında gelip gitme, bu iki yan sürekli var. Ama bütün bunların özünde, tabiat karşısında var olma mücadelesi veren bir insanın hikâyesi gizli. Ben insanım, bir hayat yaşıyorum. Bu hayat kimi zaman büyük bir karmaşa olabiliyor. Ben bu karmaşa ortasında ruh dünyama, tarihe, efsanelere, masallara pencereler açıyor; var olan karmaşayı onarmaya çalışıyorum. Karmaşayı sükûna erdirecek bir ışığın peşindeyim. Bu ışığı gönlümde duyuyor, görüyor, kimi zaman da yaşıyorum ve realiteye taşımak istiyorum. Roman yazarken kendime şöyle yukarıdan baktığımda böyle bir kıvranışı görüyorum.

Yani geleneksel dünyadan modern dünyaya fizik olarak geçmiş, ama ruh kökü olarak hep maziye bağlı kalmış birisinden mi bahsediyoruz, yoksa ikisi arasında gidip gelen, ama ne o olabilmiş, ne bu olabilmiş birisinden mi?

İçimde köyümden, yerli kültürümden kopmayan bir tarafım var. Yani köylü tarafım� Bir Anadolu insanı olarak kalmak istiyorum. Modern dünyanın büyülü baskısında ezilmemenin mücadelesini böylece vermek, içimde duyduğum yerli kültürümü ve ruhumu en yerli üslûpla, en coşkun ifadelerle göstermek istiyorum.

Evet, çağımızda Türk aydınının iki yüzyıldır bir türlü üzerinden atamadığı bir bunalım var. Kendimize güvenemiyoruz. Batılı değerler karşısında ezildikçe eziliyoruz. Onlara kendimizi kanıtlama, sunma telâşı içindeyiz. Bu da kendi kültürel dünyamızı bilmememizden kaynaklanıyor. Bizim iç güvenimizi sağlayan kültürel âbideleri ismen biliyoruz, ama anlam olarak uzağız. Bir Dede Korkut, bir Mevlânâ, bir Hüsn ü Aşk, bizim egemen Batı kültürü karşısında en büyük güven dayanaklarımız�

Romanlarımda aydınımızın bu kültürel bunalımını dile getirmeye çalıştım. Efsane Sır ve Gönül Yolculuğu, aslında Türk aydının trajik hikâyesi. Modern dünya karşısında bocalayan, var olmaya çalışan, arayış içindeki Türk aydınının hikâyesi.

Munky
25-07-07, 08:43
Mehmet Emin Aga
Eski İskeçe Müftüsü Mustafa Hilmi'nin oğlu olan Mehmet Emin Aga, 3 Eylül 1931'de İskeçe'ye bağlı Şahin köyünde doğdu. Aga, 1945 yılında tamamladığı ilköğreniminin ardından din eğitimi gördüğü Gümülcine Medresesi'nden 1954 yılında mezun oldu ve bir süre İskeçe Medresesi'nde eğitim görevlisi olarak bulundu. 1968 yılında medrese öğrencilerine ''Türklük bilinci aşıladığı'' suçlamasıyla askeri mahkemede yargılanan Aga, 1968-1990 yılları arasında İskeçe Müftülüğünde katiplik
görevi yaptı.

Babası Mustafa Hilmi'nin 1990 yılında vefatından sonra İskeçe Müftülüğü'nde naiplik görevi yapan Aga, aynı yıl Atina'nın İskeçe Müftülüğü'ne Mehmet Şinikoğlu'nu atamasının ardından, 18 Ağustos 1990 tarihinde İskeçe Türk halkı tarafından camilerde yapılan oylamayla müftü seçildi. Bunun üzerine ''resmi makamı gasp etme'' suçlamasıyla aleyhinde açılan çok sayıda davadan yargılanan ve defalarca fanatik grupların saldırısına uğrayan Aga, yüzlerce ay hapis cezasına
mahkum edildi.

Larisa cezaevinde 6 ay kaldıktan sonra, sağlık nedenleriyle salıverilen Aga, ömrünün sonuna kadar müftülük konusunda mücadele verdi. Müftü Aga, ayrıca Batı Trakya Türk Azınlığı'nın 29 Ocak eylemi gibi, önemli hak arama mücadelelerinde etkin rol oynadı. Aga'nın, Mustafa ve İrfan adında iki oğlu ile Vildan ve Emine adında iki kızı var.

HAKKINDA YAZILANLAR

İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Aga öldü
www.mynet.com 09.09.2006

Batı Trakya Türk Azınlığı tarafından seçilmiş İskeçe Müftüsü Mehmet Emin Aga vefat etti.

İskeçe'deki evinde vefat eden Aga, öğle namazının ardından İskeçe'deki Aşağımahalle mezarlığına defnedildi. Aga, yaklaşık bir yıldan beri karaciğer rahatsızlığından tedavi görüyordu.

Munky
25-07-07, 08:43
Mehmet Nadir
Hakkında yazılanlar

1.Mehmet Nadir Bir Eğitim ve Bilim Öncüsü
Erdal İnönü
Tubitak Yayınları

�Elinizdeki kitapta eğitim alanında önemli atılımlar yapmış öncü bir ismin, Mehmet Nadir'in yaşam öyküsü anlatılmakta. Bu ilginç öykü aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu'nda eğitim ve bilimde çağdaş hamleler gerçekleştirmek isteyen kişilerin karşılaştıkları güçlüklere ve bu güçlüklere karşı verdikleri uğraşa da ışık tutmakta. Değerli bilim adamı Erdal İnönü'nün kaleminden, bilim tarihimizin dikkat çekici bir sayfası...�

Munky
25-07-07, 08:44
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2303.jpg
Memduh Kumuk ( 1940)
Suriye'li Adige yazar. 1940 yılında Golan yöresindeki Hışnıye köyünde doğdu. Gazeteci olarak çalışırken Şam Üniversitesi'nde Felsefe ve Sosyal Bilimler eğitimi gördü (1966). Suriye, Suudi Arabistan ve Cezayir'de öğretmenlik, Suriye Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı'nda ve Şam'daki UNICEF şubesinde memurluk yaptı. Suriye'deki çeşitli gazete ve dergilerde Arapça hikayeleri yayımlandı. Şam'daki Çerkes Yardımlaşma Cemiyeti'nin organı olan "Elneşretüssakafiyye" dergisini yönetti ve burada imzalı, imzasız yazılar yazdı.

Aynı yıllarda Kafkasya'da Nalçik'de Adigece olarak yayınlanan "Vuachemaxue" (Elbruz) dergisinde hikayeleri basıldı. Şortan Askerbi, Çişoko Alim, Resul Hamzat gibi Kafkasyalı yazarların eserlerini Arapçaya çevirerek Suriye gazete ve dergilerinde yayınladı. Çişoko Alim'in "İmrenilecek Işık" adlı iki ciltlik romanını (Lübnan 1978), "Sosruko ve Setenay'la ilgili Nart Efsaneleri"ni (Şam 1988), Adigece'den Arapça'ya çevirerek yayınladı. 1992 yılı ortalarında ailesiyle birlikte atalarının yurdu Kafkasya'ya giderek Kabardey-Balkar Cumhuriyeti'nin merkezi Nalçik'de yerleşti. Kafkas-Çerkes kültürüyle ilgili çalışmalarını orada da sürdürmektedir.

Munky
25-07-07, 08:45
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3033.jpg
Metin Tekin ( 1956)
1956 yılında Amasya�nın merkez köylerinden Akya-zı�da doğdu.İlkokulu köyünde, ortaokulu Suluova�da okudu. Lise yıllarının her biri ayrı bir okulda geçti: Amasya Lisesi, Üsküdar Lisesi, Dinar Lisesi... 1977 yılında İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsünden mezun oldu.1993 yılında Lisansını tamamladı.Çeşitli okullarda öğretmen ve idareci olarak çalıştı.Halen Kadıköy Anadolu Lisesinde Fizik Öğretmeni olarak görevini sürdürmektedir. Yazarın, Asırlık Yazımız kitabından önce Gönüller Doyuran Sofralar adlı bir şiir kitabı yayınlanmıştır.


ASIRLIK YAZIMIZ KİTABI
SUNUŞ

Ne kadar geç kalındığını, ne kadar geç kaldığımı hazırlık çalışmaları sırasında daha iyi anladım. Hemen hemen herkes de aynı şeyi söyledi: "Keşke otuz sene önce böyle bir çalışma yapılsaydı." Keşke!...

Keşke dedelerimiz hatıralarını kaleme alsalardı. Bugün; 93 Harbini, Yemen Çatışmalarını, Balkan Savaşlarını, Sarıkamış Harekatını, Çanakkale Harbini, İstiklâl Harbini, Cumhuriyetin Kuruluşunu daha iyi anlardık. Tarihin en büyük değişim dönemlerini yaşamış ve aktif olarak içinde yer almış olan dedelerimizden bir satırlık kayıt yok. Tarihe ışık tutacak, ufukları genişletecek nice bilgileri beraberlerinde alıp götürmüşler.

93 Harbinin dehşetine şahit olmuşlar. Yürekler yakan bir göç yaşamışlar. Yemen'de, Balkan Harbinde bulunmuşlar. Sarıkamış Dağlarına tırmanmışlar, Ruslarla çatışmışlar. "Çanakkale geçilmez!" demişler. Yunan�ı İzmir'e kadar kovalamışlar. İzmir Kalesine İlk Türk Bayrağını dikmişler. Koca imparatorluğun çöküşüne, yeni bir devletin kuruluşuna şahit olmuşlar. Baskılar, acılar, kıtlıklar...yaşamışlar. Çoğu okumuş insanlar. Ama tarihi yapanlar, yazmasını sevmiyor. Yazmamışlar. Bize, anlatılanları derlemek düştü. İçim yana yana, gözlerim dolu dolu, ah vah ede ede kırık dökük hatıraları bir araya getirdim.

Dedelerimiz yaptıklarını, şahit olduklarını; çocukları, torunları da dinlediklerini yazmamışlar. Sohbete dayalı bir anlayış var bizim kültürümüzde. Yazarak dağarcığımızı zenginleştirmek anlayışı yerleşmemiş. Çok şey yapanlar, çok şey bilenler de çok konuşmamış. Buna belki vakitleri de olmamış. Çok konuşanlarda ise, bir şey yok.

"Zararın neresinden dönülse kârdır" anlayışı ile, hafızalardaki bilgilerin tamamını derlemeye çalıştım. Bunun için belki üçyüzü aşkın insanla görüştüm. 4 Temmuz 2003'de Cuma namazını kıldıktan sonra Besmele çekip işe koyuldum. Köyümüzün sevilen ve sayılan şahsiyetlerinden Mehmet Ak'ın kapısını çaldım ve semaver başında ilk bilgileri kaydetmeye başladım. Akyazı'da, Amasya'da, Suluova'da, Ankara'da ve İstanbul'da görüşmeler yaptım. İzmir'de ve diğer illerde oturan köylülerimizle, adı geçen yerlerde görüşme imkânlarım oldu. Kendisinde bir satırlık da olsa bilgi bulunduğu söylenen herkese ulaşmaya çalıştım. Kayda değer olan ve birbirleri ile örtüşen bilgileri kayda aldım. Yazarken, incitmekten değil de bilgilerin kaybolmasından çekindim. Failleri yaşayan insanların olaylarını, kayda alıp, geleceğe bıraktım. Bizde herkesin gurur duyacağı bir geçmiş var. Ufak tefek pürüzler , "gül-diken" misaline benzer. Üzülmek, kırılmak isteyene ise, bahane çok. Hatalarımızı, "tövbe" kapısından içeri girerek temizledik. Kul hakkını ise, son derce önemsediğimden, dileyene, bedel ödemeye hazır beklerim. Canımızı yakmak isteyene canımız feda.

Arşiv çalışmalarının çok önemli olduğu bir çalışma içinde olduğumu baştan biliyordum. Bunun için zamana ihtiyaç vardı. Nüfus İdaresinden başladım işe. Bu, kolay oldu. Köyün, 93'den beri tutulmuş olan bütün nüfus kayıtlarını aldım. Bilen insanlarımızla sürekli görüşerek, kayıtlardaki eksik bilgileri tamamladım. Yanlışları düzelttim. Göçten sonra günümüze kadar yaşa-yan insanların eksikiz birbirleri ile bağlarını tespit ettim ve soy ağacımızı hazırladım.

MSB arşivleri de bu çalışma için çok önemli idi. Dedelerimizin askerlik şubelerindeki kayıtlarını görmek için Ankara'ya, MSB arşivlerine gittim. Buradaki kayıtları inceledim. Bu bilgileri aktardım.

Ankara ve İstanbul'daki Devlet Arşivlerine de gittim. Osmanlı arşivlerinde, Sivas sancağı, Amasya, Varay, Merzifon ilçelerinin kayıtlarını inceledim. Bu kayıtların bu arşivlerde 1261 tarihine kadar yer aldığını gördüm. Bu yüzden köyümüzle ilgili bilgilere ulaşamadım. Sivas sancağı. Varay ilçesine bağlı köyümüzün arşiv çalışmalarının birçok yerde ve çok uzun süreli çalışma gerektirdiğini gördüğüm için, bu çalışmaları, ileriki tarihlere bırakarak, kitabın baskısına bu şekli ile karar verdim.

Bu kitap, tenkitler ışığında daha iyi bir noktaya gelecek. Eksikleri, yanlışları ifade edilecek. Birçok yeni görüş ve yeni bilgiler çıkacak ortaya. Belki arşiv araştırmaları daha iyi sonuçlar verecek. İleriki yıllarda yapılabilecek ikinci baskısı istenilen düzeye yakın olacaktır. Biz, bir peşrev çektik ve meydanı gerçek pehlivanlara açtık. Allah hayır eyleye.

Bu kitap dört bölümden oluştu:
1.Bölüme, "Göç, Kuruluş ve Sonrası" adını verdim. Bu bölümde, göç olayını ve kuruluş yıllarını özetledim.
2.Bölüme, "Dünden Bu Güne, Sabahtan Akşama Hayat" adını verdim. Bu bölümde, göçten sonra Akyazı'da yaşanan hayatı yansıtmaya çalıştım.
3.Bölüme, "Anlı Şanlı Yazımız" adını verdim. Gerçekten yazımız anlı şanlı. Akyazı'ya yerleşildiği günden günümüze kadar yaşanmış ve dillerde yer etmiş olayları hikâye ettim. Hi-kâye ederken, olayların ekseninde asla değişiklik yapmadım.
4.Bölüme, "Soy Ağacımız" dedim. Bu ağaç elbette dikenleri olmakla beraber, gerçek bir gül ağacı. Besmele ile hayat bulmuş, Kelime-i Tevhitle hayat sürmüş insanların yer aldığı ağaç, elbette ki gül ağacıdır. Bütün kalbimizle diler ve dua ederiz ki, bu güller cennet bahçelerinde yeniden açacak, Peygamberimizin gül halkasında bulunabilme şerefine ereceklerdir. Bu duanın böylece sonuçlanması için; herkesi, önce herkese haklarını helal etmeye, sonra da bu kitabı okudukça; "en az üç İhlas, bir Fatiha" okumaya davet ediyorum. Şuna da davet ediyorum.

Kalplerimizdeki kin ve nefret duygularını sadece Allah düşmanlarının üstünde tutalım. Allah'ı sevenleri ise kayıtsız şartsız sevelim. İki dünyada da huzur ve mutluluğun kaynağı, dışımızda değil, içimizdedir. İçimizi bütün kötülüklerden temizleyelim. Dua edelim; her konuda olduğu gibi, bu konuda da Allah yâr ve yardımcımız olsun.

Kitabın hazırlanmasında yüzlerce insandan faydalandığımı ifade ettim. Olayları naklederken bazılarının isimlerini verdim. Aslında isim verdiğim olayı, birçok insan anlatırken, konuya daha kapsamlı hakim olanların ağzından naklettim. Hiçbir olayı tek isme dayandırarak kayda almadım. Birçok insanın birleştiği konuları ve birleştikleri noktaları aktardım. Bazı yerlerde kırıcı olmamak için araya tül perde çektim ama anlatmaktan kaçınmadım.

Kitabın bütün bölümlerinde isimlerin yanında parantez içinde rakamların ve harflerin yazıldığı görülecektir. Rakamlar, ismi geçen şahsın soy ağacındaki aile numarasını, harfler ise, o ailedeki yerini gösterir.
Herkesi sevgi ve saygı ile selâmlıyor, dünyada cenneti hak etmeyi, cennette de birlikte olmayı diliyorum.

29 Mayıs 2004
Metin TEKİN
Ümraniye-İstanbul

HAKKINDA YAZILANLAR

ASIRLIK YAZIMIZ

Köy bir dünyadır. Özlenen bir dünya.
Kültürel özellikleri, sosyal yapısı ve tarihi geçmişiyle, havası, suyu, toprağıyla özlenen bir dünyadır köy.
İçimizde yer etmiş,
İçinde yaşamayı hayal ettiğimiz bir dünya.
İşte böylesi köylerden bir köy.
Akyazı.

Amasya�ya bağlı küçük bir köy. Şimdi sessiz , bir rüyaya dalmış gibi sakin. Çoğu insanları büyük kentlere göç etmiş. Kış aylarında sadece yaşlılar bulunur; geçmiş günlerin hayaliyle gezinirler sokaklarında.

Akyazı konuşmak istiyordu. Meramını, hayatını anlatacak bir kalem arıyordu bir asırdır.
Her köy gibi onun da bir söyleyeceği vardı.
Yazar Metin Tekin, köyünün bu sesini yüreğinde duydu ve kaleme sarıldı. Uzun araştırmalar, titiz çalışmalar sonucunda
Akyazı�nın her şeyini anlatan bir kitap yazdı:

Asırlık Yazımız

Böylelikle Akyazı, dünyada hiç bir köye nasip olmayan dev bir kitaba kavuştu.

Metin Tekin�in kaleminden asırlık tarihini, geleneklerini göreneklerini, meşhur şahsiyetlerini, ilginç yürek yakan hikayelerini, hasretini, derdini sevincini, hayallerini anlattı.
Ve Akyazı, asırlık portresiyle edebiyat dünyamıza girmiş oldu.

Kitapta Akyazı bütün özellikleriyle anlatılıyor.
Köyün ilginç ve meşhur şahsiyetleri, adetleri gelenekleri, sosyal ve ekonomik durumu, hikayeleri ve tarihi geçmişi..
Kitabın en önemli ve farklı kılan özelliği , kitabın sonunda köyde yaşayan bütün ailelere ait bir soy ağacı bölümünün bulunmasıdır.
Köyde yaşayan bütün ailelerin soyağacı büyük bir titizlikle tek tek yazılmış, böylelikle Akyazı ruh kazanmıştır.

Bir köy için anlatılması gereken her şey yazar tarafından bütün detaylarıyla en ince hatlarına kadar yazılmış.
Yazarın titiz, hassas, ciddi araştırmaları ve çalışmaları sonucunda ortaya çıkan bu eser, edebiyat ve kültür tarihimizde önemli bir örnek teşkil edecektir.
İlk kez bir köy, böylesine detaylı, böylesine içten bir dille ve sonundaki soy ağacıyla böylesine titiz bir kitaba kavuşuyor.
Bu da Akyazı�nın şeref duyacağı asırlık yazısı olsa gerek.


Anadolu�nun tarihini, kültürel yapısını tanımak istiyorsanız bir köye bakın.
O köyde Anadolu�nun hikayesi gizlidir.
O köy Anadolu�nun özetidir.
Akyazı böyle bir köy.

Aslında asırlık yazımızı okurken Anadolu�nun asırlık yazısına şahit olacaksınız. Bir köyün hikayesinde Anadolu�yu daha yakından tanıyacaksınız.

Bu tür eserler genelde üniversitelerde tez olarak ele alınır ve donuk, statik akademik bir üslupla yazılır.

Asırlık yazımız, bu tür eserlerden çok farklı. Yazarın samimiyeti kitabın her sayfasında hissediliyor. Bu da kitaba sıcaklık ve akıcılık veriyor. Özgün ve samimi anlatımıyla okuyucuyu hemen yakalıyor, sayfalar boyunca bir köyün dünyasına sokuyor.

Kitapta ,
Sefer Efendiler, Cafer Dedeler, Ali Çavuşlar, Hüseyin Pehlivanlar� hepsiyle tanışıyoruz.
Ve köyün asırlık tarihinde yer eden, bütün Anadolu köylerinin yaşadığı Yemen, Sarıkamış , Çanakkale ve İstiklal Savaşı hatıraları kitabın en etkileyici bölümleri...

Asırlık yazımız, model bir eser.
Ülkemizde bulunan 40 bin köye örnek teşkil edecek bir kitap.
Bir köyü ruh olarak, kültür olarak yansıtan Anadolu portresi asırlık yazımız.
Asırlık Yazımız�ı okurken sadece bir köyü tanımış olmayacaksınız. Bir köyün dünyasında Anadolu�nun mert samimi insanlarıyla tanışacaksınız. Yemen�de yanacak, Sarıkamış�ta donacak, Çanakkale�de yaralanacak, istiklal savaşında haykıracaksınız.
Asırlık Yazımız�ı okurken kendinizi Akyazı Köyü�nde hayal edecek, Anadolu�nun sırlı yazısıyla tanışacaksınız.

Mehmet Uyar
Sır Kapısı Yazar ve Senaristi/ Kanal 7 Yayın Danışmanı

İLETİŞİM

Yazan Metin Tekin
İletişim 0535 8210284


GENEL DAĞITIM
MARİFET YAYINLARI
Yerebatan Caddesi Çatalçeşme Sokak No:27/3
Cağaloğlu/İSTANBUL
Telefon 0212 5262270-5139225

Biyografi Net
İletişim ve Yayıncılık Hizmetleri
Ticarethane Sokak 41/39 Sultanahmet/ İSTANBUL
Telefon 0212 5199691
www.biyografi.net
e-posta info@biyografi.net


xxxx

Köyüme Mektup

Yerinde mi köyüm
Bağları bahçeleri
Selvi kavaklı dereler
Yerinde mi
Ahşap iskeleti çıkmış evler
Yeşil kubbeler ve
Yeşil minareler

Güneşin sıcak bakışlarıyla
Eridi mi
Tepelerdeki karlar
Yeşerdi mi ekinler
Yeşerdi mi çimenler
Yeşile boyandı mı
Tarlalar
Kırlar

Ayva ağaçları çiçeklendi mi
Sardı mı dereleri
Nane kokuları
Şırıl şırıl akıyor mu
Vadilerdeki pınarlar
Yoksa kesildi mi
Billur suları

Sildi mi yağmurlar
Patika yollarda bıraktığım
Ayak izlerimi
Düzeldi mi yoksa
Yokuşlar
Tırmandıkça sızlatan
Çocukluk dizlerimi

Deli rüzgâra uyup da
Salınıyor mu
Evlerin üzerine doğru
Selvi kavaklar
Bereket fışkırıyor mu
Kar sularını emmiş
Kara topraklar

Çiçekli yaylalarda
Kuzular meleşiyor mu
Çobanların kaval sesleri
Dağlarla söyleşiyor mu

Culalı Kaya'dan yükseliyor mu
Bir bulut gibi kuşlar
Yayılıyor mu dağların ovaların üzerine
O kartal bakışlar

Çırçır deresinde kol geziyor mu
Korkular
Güneşi gözlerden saklıyor mu
Tepelerdeki korular

Kurbağa sesleri geliyor mu derelerden
Ninniler söylüyor mu söğüt dallarında
Serçeler
Kar gibi eriyor mu göz kapaklarında
Uykuya doyulmaz
Geceler

Karışıyor mu birbirine
Köpek ulumaları horoz sesleri kanı gıcırtıları
Ve bölünüyor mu uykular
Bölünüyor mu geceler
Uyanıyor mu güneşle birlikte
Uyuya kalmış duygular

Sararıyor mu başaklar
Sararıyor mu başaklarda taneler
Dişeniyor mu tırpanlar
Dişeniyor mu düvenler
Seviniyor mu
Bolluk bereket mevsimini sevenler

Karaçam tepesinden iniyor mu rüzgâr
Deli deli
Ayırıyor mu buğdayları samanından
Akşam üstleri esen
Harman yeli

Zümrüt taneli üzümler taşınıyor mu bağlardan
Pekmez için ateşe konuldu mu kazanlar
Geldi mi düğünler mevsimi
Kavuştu mu birbirlerine
Kalplerine ateşle
Bu kararı yazanlar

Yağdı mı yağmurlar
Tav oldu mu tarlalar
Uykuya daldı mı toprakta

Tohumlar
Başladı mı ahırlarda
Çifte çifte doğumlar
Geliyor mu serin serin
Kıştan duyumlar

Kış geliyor ben gelemiyorum
Dönüyor mevsimler
Ben dönemiyorum
Zihnimden hiçbir şeyini
Silemiyorum
Köyüm
Ben gelemem sen gel
Gönlümden esen rüzgârlara
Bin gel

Özledim özledim
Taştı sabrım hislerim
Yolunu gözlerim
Yoruldu gözlerim
Özledim özledim
Taştı sabrım hislerim
Görmek isterim
Görmek isterim

Metin TEKİN
İstanbul-1976

Munky
25-07-07, 08:45
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/4035.jpg
Muhsin Durucan
Günümüz şair ve yazarlarından. Doğum 23 Nisan 1948 Hacıbektaş(Aşağıbarak).
İzmir Buca Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünü, İstanbul Çapa Müfettişlik Kursunu,Türk Dili ve Edebiyatı Lisans Tamamlama Programını bitirdi.

Ağrı, Kırşehir, Isparta, Denizli, Bilecik, İçel, Tekirdağ, Edirne ve İstanbul illerimizde öğretmenlik, halk eğitimi merkezi müdürlüğü, milli eğitim müdür yardımcılığı, ilköğretim müfettişliği görevlerini yürüttü. İstanbul�da bir lisede Türk dili ve edebiyatı öğretmeni.

Yazmalarının kökeni ilkokul yıllarına uzanır. Türk Folklor Araştırmaları, Yelken, Karınca, Halk Eğitimi, Bahçe, Yeni Adam, Kemalist Ülkü, Gülpınar, Sümerbank, Varlık, Ana, Kızılay, Öğretmen Dünyası, Ajans Türk, Çağdaş Eğitim, İçel Kültürü, Tarla, Beşparmak, Eflatun, Ozan, İlkyaz, Çağrı, Çağdaş Türk Dili, Kiraz, Türk Dili, Güneyde Kültür, Oluşum, Anahtar, İdarecinin Sesi, Yeni Defne, Simav Anadolu, Ozan Ağacı, Fethiye gibi dergilerde; seçkilerde (antoloji-güldeste) Cumhuriyet ile kimi sanat eki veren gazetelerde ve yerel basında değişik konu ve türde yazıları yayımlandı. Yerel gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. TYS ve Besam üyesi...

ESERLERİ
Bir Tutam Şiir (1970) , Bir Heybenin İki Gözü (1975) , Umut Türküsü (1976) , Söz Kaynağı Anadolu (1979) , Eğitim ve Mutluluk (1991-1992-1998) , Canca Şiirler (1997) , Durucanca Duygular (2004) adlı şiir kitapları...

İlimiz Denizli (1985) , Anma ve Kutlama Günleri (2000) ve Düşüncemiz Sizinle (2004) adlı inceleme-araştırma kitapları yayımlandı.

Şiir ve yazılarından ödüller aldı.
x

GÜLÜŞÜ GÜZEL

Güle gönül verdim canca sevindim
Manidar bakışlı gülüşü güzel
Ben kendimde değil bendeki sendim
Manidar bakışlı gülüşü güzel

Suyuma serilen koskoca ağdın
Peri misin, Leyla mısın ey kadın
Aniden ay oldun, gecem apaydın
Manidar bakışlı gülüşü güzel

Sevgi, ışıl ışıl güzelliğinde
Yoğunlaştım kapkara gözlerinde
Ruhum yenilendi tazeliğinde
Manidar bakışlı gülüşü güzel

Yüreğimi parçaladı bakışın
Kırılgan gönlüme doğru akışın
Özlem katmerleşti her şeye karşın
Manidar bakışlı gülüşü güzel
X

DÖRT DÖRTLÜK BOĞAZİÇİ

Güneş ışınlarıyla içimi ısıtıyor
Altınca aydınlıkta şimdi boğaz suları
Çamlıca antenleri bilime uzanıyor
Doğa burda zarf olmuş direkler de pulları.

Üsküdar kavuşmada sabah aydınlığına
Hiç de acelesi yok tükenen eylüllerde
Suları sere serpe siperlemiş bağrına
Kimi hesaplar yapar kışa gebe günlerde.

Ağaçlar yeşilini koruma uğraşında
Yorgun şimdi besbelli yarım çırpan kanatlar
Koca çınar dipdiri çağa koşut yaşında
Yaşama isteğinde her gün artan umutlar.

Görkemli asma köprü özlem taşır sılaya
Uzun gurbet yolları durmaksızın alınır
Su üstü taşıtları acelesiz karaya
Her biri yeni gelin endamıyla salınır.
X

TOPRAĞIMIN İNSANI

İklim aynı, duygu benzer kardeşim
Bizim toprak özlem oldu, yâr oldu
Sıla ile gurbet şimdi özdeşim
Gönül neyi umdu, sonra ne buldu.

Eser m�ola serin yeli köyümün
Tarlamızda deste deste ürünüm
Şimdilere anı oldu o dünüm
Dün, bugüne uzanan bir yol oldu.

Leyla, Şükran, Gülsün, Aygül ve Mine
Güzellik tükendi ordan bugüne
Ocaklar kapandı hep söne söne
Geçmiş umut umut bitti, kayboldu.

Unutmak olmuyor her güzel anı
Nerde kaldı şimdi şöhreti, şanı
Sorma n�olur toprağımın insanı
Altın yere düştü şimdi pul m' oldu.
X

BEŞ DUYUM YAR

Her baharın gülü var, zambağı var
Eflatunda, yeşilde sen Aygülüm
Yağmur sonrasında gökkuşağı var
Görme duyum, duygu selim Aygülüm.

Kime baksam yine sensin sevgimde
Duvar durur, cam olursun evimde
Gülen yüzün ve şen sesin beynimde
Duyma duyum, kulak yolum Aygülüm.

Varlığınla çepeçevre saransın
Bir Ağrı�sın, Erciyes�sin, Süphan�sın
Elvan elvan benliğime dolansın
İç çekişim, soluğumsun Aygülüm.

Saatler an olur elim elinde
Boğuyorsun beni sevgi selinde
Tadın ayrı, tüm tatlılar içinde
Tatma duyum, ağzım, dilim Aygülüm.

Bu nasıl duygudur, nasıl sevgidir
Dokundukça yüreğimde yağ erir
Şiir gönlüm sevinse de yeridir
Dokun duyum, sığınağım Aygülüm.
X

Yaşam Çizgim

Acemi sancılarda eni konu
Geç ve genç doğdum anamdan
Bir karakışta yitirdim onu
Can yıldızım kaydı dünyamdan.

İp atlamadım, top oynamadım
Parklarda koşturduğum olmadı
Babamla arkadaş değildim
Çocuk gönlüm günlerine doymadı.

Tırmandıkça arttım, çoğaldım
Yoruldum, çok yoruldum
Şöyle sere serpe dinlenmeye
Adam gibi vakit bulamadım.

İstediğim yeller hiç esmedi
Yine de direndim de direndim
Fırtına, bora rahat vermedi
Kırıldım, kırıldım da eğilmedim.
x

HAKKINDA YAZILANLAR

DURUCANCA DUYGULAR
RADİKAL , 09.09.2005

Muhsin Durucan, kendi basımı, şiir, 96 sayfa
İstanbul'da bir lisede Türk dili ve edebiyatı öğretmeni olan Muhsin Durucan, şiir, deneme kitapları ile 1970'den bu yana edebiyat dünyasında. "Bugün aynı parktayız seninle/Bakışlarımız tam açıyla çakışır/Kara gözler fır fır fırlanır çevrede/Yüreğimiz şiirin sularında akışır/Gölge dinginliğinde mutluluk/Arkadaşınla masayı paylaşırsın/Umuda bir sıkı düğüm atar özlem/Gül yüzündeki günle yarışırsın/Bahçedeki bakışlar kükrer sevgi seli/Sevmek güzelliktir, başkaca ne demeli". Şairin kendi basımıyla şiirseverlere ulaşan yeni kitabının adı 'Durucanca Duygular'.
X

Munky
25-07-07, 08:45
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/3198.jpg
Mustafa İsen ( 1953)
KÜLTÜR ve TURİZM BAKANLIĞI MÜSTEŞARI Prof. Dr. MUSTAFA İSEN'İN ÖZGEÇMİŞİ

Doğum Tarihi:1953
Doğum Yeri:Adapazarı
Yabancı Dil:İngilizce
Medeni Hali: Evli, 3 çocuk babası

EĞİTİM DURUMU :
1975 Lisans Atatürk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
1979 - 1983 Doktora Atatürk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
1983 - 1988 Yardımcı Doçent Atatürk Üniversitesi, Fen - Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
1988 - 1994 Doçent Gazi Üniversitesi, Fen - Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü
1994 - Prof. Dr.Gazi Üniversitesi, Fen - Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü

YAPTIĞI GÖREVLER :
Fakülte'yi bitirdikten sonra İstanbul'da öğretmenlik, Atatürk Üniversitesinde asistanlık yaptı.

1981 yılında Milli Eğitim Bakanlığı aracılığı ile Belgrad Üniversitesi Filoloji Fakültesi Doğu Dilleri Bölümüne öğretim elemanı olarak gönderildi. 1983 yılına kadar burada görev yaptı. Aynı yıl yardımcı doçent tayin edildi ve yurda dönüşünden sonra Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde öğretim üyesi olarak çalıştı.

Bu yıllarda kuruluş aşamasında olan Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde de alanıyla ilgili dersler verdi. 1988 yılında Milli Eğitim Bakanlığı�nda müşavir olarak görevlendirildi. Aynı yıl, Eski Türk Edebiyatı alanında doçent oldu ve 1989 yılında Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü�ne doçent olarak atandı. Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Dekan yardımcılığı ve Gazi Üniversitesi Türkçe Öğrenim Uygulama ve Araştırma Merkezi Başkanlığı (G.Ü. TÖMER) yaptı.

1994 yılında Profesör oldu. Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü�nde müdürlük, Gazi Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Bölüm Başkanlığı yaptı. Ardından Gazi Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi dekanı oldu (1997). 2000 yılında Başkent Üniversitesi�ne geçti ve burada Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünü kurdu.

17 Aralık 2002 tarihinde Kültür Bakanlığı Müsteşarlığına atandı. Kültür ve Turizm Bakanlıklarının birleşmesi sonucu 17.6.2003 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarlığına tayin edildi. Prof. Dr. İsen�in Türk Edebiyatı ve Balkanlarda Türk kültürü ile ilgili yayınlanmış çok sayıda çalışması var.

Munky
25-07-07, 08:45
Mustafa Miyasoğlu ( 1946)
Mustafa Miyasoğlu; 1946 yılında Kayseri'de doğan şair, ilk ve orta öğrenimini burada tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde okudu. On yıl liselerde öğretmenlik, on iki yıl da üniversitede okutmanlık yaptı. Bu arada, 1988-92 yılları arasında Pakistan'ın İslamabad şehrindeki yabancı diller enstitüsünde yardımcı profesör ünvanıyla görevlendirildi. 1966 yılından beri şiir yanında deneme, hikâye, tiyatro ve roman türlerinde de eser veren sanatçı, pek çok dergi ve gazetede kültür ve sanat yazıları yayınladı, şiir ve romanlarıyla armağanlar kazandı. T. Millî Kültür Vakfı özel armağanını kazanan Hicret Destanı adlı şiiri Dr. Muhammed Harb tarafından arapçaya çevrildi. Ayrıca başka şiir ve hikâyelerinin de İngilizce, Arapça ve Urduca çevirileri yurtdışında yayınlandı. Samsun, Ankara ve Kahire üniversitelerinde eserleri üzerine tezler hazırlandı.İlk şiiri Filiz dergisinde çıktı (Kayseri, 1966). Şiir ve yazıları Hisar, Türk Edebiyatı, Edebiyat, Mavera, Millî Gençlik, Yeni Sanat, Sedir dergilerinde yayınladı. Suffe Yayınlarını kurarak Suffe Kültür Yıllığı'nı yayınlamaya başladı (1982). Şiir, hikâye ve romanlarında millî kimlik arayışına yöneldi, toplumda değer çatışmalarını işledi. Bazı araştırmalarında Semih Güngör imzasını kullanmıştır.Şiirleri: Rüya Çağrısı (1993), Devran (1978), Hicret Destanı (1981), Şiirler (Toplu şiirleri, 1983), Bir Gülü Andıkça (1997). Hikâyeleri: Geçmiş Zaman Aynası (1976). Romanları: Kaybolmuş Günler (1975), Dönemeç (1980), Güzel Ölüm (1982), Bir Aşk Serüveni (1995). Biyografileri: Necip Fazıl Kısakürek (1985), Asaf Halet Çelebi (1986), Ziya Osman Saba (1987), Haldun Taner (1988). Antoloji: Çağdaş İslâmî Şiirler Antolojisi (1988). Denemeleri: Edebiyat geleneği (1975), Devlet ve Zihniyet (1980), Muhacir (1981), Roman Düşüncesi ve Türk Romanı (1998).

ESERLERi:

PANCUR

Mustafa Miyasoğlu, romanları ve romana dair yazıları yanında, her biri bir roman çekirdeği taşıyan hikâyeleriyle de dikkati çekmiştir. Beş hikâyeden oluşan Pancur onun ilk hikâye kitabıdır.İlk baskısı Geçmiş Zaman Aynası (1975) adıyla yayınlanan ve romanları kadar ilgi gören bu hikâyelerde Mustafa Miyasoğlu, Anadolu'dan İstanbul'a gelen insanımızın aşklarını, aile içi çatışmalarını ve sosyal değişimin doğurduğu acıları anlatmaktadır. Pancur, içinde taşıdığı geleneksel motiflerle yüklü aşk duygusuyla edebiyat çevrelerinde büyük alaka uyandırmış, dergi ve gazetelerde yeniden yayınlanmış, 22 yıl sonra da yazarının Bir Aşk Serüveni adlı roman dizisine başlangıç olmuştur. Tesbih ve Kaybolan Ev ise, antolojilere girmiş ve yabancı dillere çevrilmiştir.Mustafa Miyasoğlu, hikâye ve romanlarının herbirinde kullandığı farklı dil ve anlatım tarzıyla edebiyatımızda kendine özgü bir yer edinmiştir. Hikâyelerinde de hayatımızın bugüne kadar anlatılmayan dönemlerinden çeşitli kesitleri ele almakta, okuyucularına yeni bakış açıları sunmaya çalışmaktadır.

KAYBOLMUŞ GÜNLER

Bu roman, dünya gömlek değiştirirken hesaplaşmanın sancısını yaşayan nesillerin hikâyesidir. Ferdî meselelerle sosyal ve tarihî olayların iç içe yaşandığı 1960 sonrasında ortaya çıkan iki-üç nesli anlatır. Kaybedilmiş dönemler ve yanlış esen rüzgârlar arasında yaşamaya ve tutunmaya çalışan gençler, romanın asıl konusudur.Kaybolmuş Günler, üniversiteli gençlerin hayatını, aşklarını ve acılarını, "Alternatif 68 Kuşağı"nın farklı bakış açısıyla ortaya koyar. Beşir Güner'in kararsız ve tedirgin kişiliğinde, baştan sona bir huzur arayışını anlatan roman, Cumhuriyet döneminde yaşayan insanımızın iç dünyasındaki parçalanmışlığı ve değerler karmaşasını da ele alır.Kaybolmuş Günler, konusu, kişileri, roman dili ve farklı anlatımıyla, orjinal ve yeniliğini her zaman koruyacak nitelikte, çağdaş edebiyatımızın klasiklerinden biridir.

BiR AŞK SERÜVENi

Aşkı bütün boyutlarıyla ve kültürel değerleriyle anlatan bu roman, edebiyatımızda yepyeni bir anlayışın öncüsü olan gençlerin dünyasını ortaya koyar. Geleneksel olanla çağdaş hayatın dinamikleri, değişenle değişmeyenin kesişme noktaları ve kültürle politika ilişkileri bu romanın odağında yer alan bir aşk hikâyesinin çevresinde ele alınır. Bu roman yalnızca çarpıcı bir aşk hikâyesi değildir. Toplumun son otuz yılda geçirdiği değişimleri ve kimlik arayışlarını da, ele aldığı gençler çevresinde ortaya koyar. Çünkü gençler aşk duygusunda olduğu kadar, kültür ve inanç konularında da pazarlıklara ve sahte çözümlere her zaman karşı çıkmayı bilmişlerdir. Kaybolmuş günler romanıyla Türk Millî Kültür Vakfı, Dönemeç romanıyla Türk Yazarlar Birliği armağanları kazanan Mustafa Miyasoğlu, Güzel Ölüm romanıyla ilk kez farklı bir aşk anlayışını ortaya koymuştu. Bu anlayışı daha da zenginleştirerek Doğu ve Batı kültüründeki ilâhî aşk görüşlerine de yer veren Bir Aşk Serüveni, Türk romanında benzersiz bir yeniliğin de öncüsü olacaktır.Şeyh Galib'in Hüsn ü Aşk'taki olaylar için söylediği bu roman için de tekrarlanabilir: Evet, özge bir maceradır bu. Yani bizim olan ve fakat bugüne kadar anlatılmamış bir serüvendir bu...

DÖNEMEÇ

Dönemeç, Anadolu insanının tarihî bir dönüm noktasındaki tavırlarını, değişen durumlar karşısındaki değişmeyen özelliklerini ortaya koyan bir romandır. Bir güz mevsimindeki aşk, ölüm ve düğün çevresindeki olaylar, bu insanların mizaçlarını en çarpıcı yanlarıyla anlatmaya imkân vermektedir. Bu bakımdan konusu ve anlatımıyla bize özgü bir romancı tavrını yansıtmaktadır.Cumhuriyet'in 50. yılındaki sosyal ve kültürel hareketliliği Anadolu şehirlerinden seçilmiş gençlerle geleneksel yapısı parçalanan aileler çevresinde ele alan bu roman, insanımızın toparlanma çabalarıyla ülke ve dünya şartlarına karşı tavır alışlarını anlatmaktadır. Bir yönüyle de bir şuurun alttan alta geliştiğini ortaya koymaktadır: Roman kahramanlarından Şakir bey de Yunus gibi "şehre varam feryâd ü figân koparam" demektedir...Dönemeç, romancıların ısrarla ihmal ettikleri Anadolu insanının umutlarını, sevinçlerini, korkularını ve geleneksel değerlere sığınışlarını ustalıkla dile getirir. Bugüne kadar çok az hikâye ve romana konu olan Orta Anadolu insanı için şimdiden klasikleşmiş edebî ve sosyolojik bir metindir.Kaybolmuş Günler (1975)'den Bir Aşk Serüveni (1975)'ne kadar yazdığı her romanda farklı bir roman dili kullanan ve konularını kendine has bir üslûpla ele alan Mustafa Miyasoğlu, her eseriyle alâka uyandırdığı gibi bu romanıyla da 1980 yılında Yazarlar Birliği'nin "yılın romancısı" armağanını kazanmıştır.

BİR GÜLÜ ANDIKÇA

Bir Gülü Andıkça, Mustafa Miyasoğlu'nun Şiirler (1983) adlı kitabından sonra ikinci toplu şiirleridir. Daha önce pek çok baskısı yayınlanan Rüya Çağrısı (1973), Devran (1978) ve Hicret Destanı (1981) adlı kitaplarındaki şiirlerin yeni bir düzenlemesiyle ilk defa bu kitapta yer alan Kalbimin Coğrafyası bölümündeki 25 yeni şiirden oluşmaktadır. 100 kadar şiirle çağdaş duyarlığımızın imkânları ve şiir diliyle keşfedilebilen gerçekler ortaya konmaya çalışılmaktadır. Edebiyatımızdaki en köklü gelenekten yola çıkarak yeniliğin imkânlarını araştıran ve kendine özgü bir şiir dünyası kuran Mustafa Miyasoğlu, Şiir Anlayışım adlı önsözde otuz yıllık şiir macerasını da anlatmaktadır. Şiiri ve genel olarak sanatı, anlatılamayanı kavramak ve insanî olguları keşfetmek şeklinde değerlendiren şair, aşk, ölüm, tabiat, şehir kültürü, hasret, gurbet ve kimlik arayışı gibi temalarda yoğunlaşan şiirleriyle dikkati çekmiş, eleştirmen ve edebiyat tarihçileri tarafından incelemelere konu edinilmiştir. Bazı şiirleri İngilizce, Arapça ve Urducaya çevrilmiş, üniversite tezlerinde de incelenmiştir.

ROMAN DÜŞÜNCESİ VE TÜRK ROMANI

Romanları kadar roman üzerine yazdığı denemelerle de dikkati çeken Mustafa Miyasoğlu, Roman Düşüncesi ve Türk Romanı adıl kitabıyla romana dair görüşlerini ve önemli romanlar üzerindeki değerlendirmelerini bir bütün halinde ortaya koymaktadır. Bu kitap, roman türünün imkânlarını, geçmişten geleceğe taşıdığı değerleri ve kültür mirasımızın romandaki yansımalarını sistematik bir tarzda ele almaktadır.Kültürümüz açısından yeni bir tür olan roman hakkında çok ve çelişkili görüşler ortaya konmuş, belli başlı romanlar hakkındaki farklı değerlendirmeler yapılmıştır. Kültür çevrelerinin değer yargılarına bağlı olarak bazıları için büyük ve önemli sayılan eserler, başkaları için yok sayılabilmekte, görmezden gelinebilmektedir. Çoğu zaman eleştiri ve değerlendirme yazıları da objektif kriterden mahrum görünmektedir.Roman Düşüncesi ve Türk Romanı ölçüleri ve değer yargıları ortaya konmuş bir bakış açısının eseridir. Bize özgü romanın imkânlarını, çok sesli ve çeşitliliği esas alan yaklaşımları ve kültür mirasımızı kendine dert edinen bir romancının değerlendirmeleridir. Romanımızın 120 yıllık geçmişiyle geleceğine ilişkin dikkate değer görüşleri bir araya getirdiği için de genç okuyucuların başvuru kitabı olacak niteliktedir. Bu kitapla Türk romanına farklı bir gözle bakacaksınız.

Munky
25-07-07, 08:46
Mustafa Ruhi Şirin ( 1955)
1955 yılında Trabzon�da doğdu. A.İ.T.İ.A. Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu�nun Radyo Televizyon Program Uzmanlığı Bölümü�nden 1978�de mezun oldu. 1977�de TRT�de görev aldı. Ankara Üniversitesi Eğitim Fakültesi�nin Sanat Tarihi Eğitimi Programı�na devam etti. TRT�nin açtığı prodüktörlük sınavını kazanarak İstanbul Radyosu�na atandı (1981). Radyolar için eğitim ve kültür programları hazırladı. 1984 yılında İstanbul Radyosu Çocuk Yayınları Şef Prodüktörlüğü�ne atanarak çocuk yayınlarını yönetti. Eğitim Kültür Yayınları�nda Müdür Yardımcılığı (1985-1993); Denetim ve Redaksiyon Müdürlüğü (1993-1997) görevlerinde bulundu.

1986-1990 yılları arasında TRT�nin televizyon programlarında çocuk programları danışmanlığı yaptı. 1986-1991 eğitim ve öğretim dönemlerinde İstanbul Üniversitesi Radyo Televizyon Meslek Yüksek Okulu�nda iletişim alanlarında Öğretim Görevlisi olarak dersler verdi. Çizgi film, çocuk ve aile dizilerinde danışmanlık; çocuk edebiyatı dizilerinin editörlüğünü üstlendi. Kültür Bakanlığı, Millî Eğitim Bakanlığı, Devlet Plânlama Teşkilatı, T.C. Hükümeti İnsan Hakları On Yılı Eğitim Programı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, Adalet Bakanlığı ve Üniversitelerde jüri üyeliği, danışma kurulu üyeliği ve müzakereci görevlerinde bulundu; görüş bildirdi; bildiri sundu; konferanslar verdi; kurultay ve sempozyumlara katıldı. Habitat II�nin Türkiye sürecinde sivil toplum kuruluşları sözcülüğü yaptı. Çocuğa yönelik kent ve ülke ölçekli hizmet, eğitim ve araştırma projeleri yönetti. Dünyada Unicef�in koordinatörlüğünde 2001 yılında gerçekleştirilen �Çocuklar İçin Evet Deyin� Kampanyası Türkiye Çalışma Grubu�na sözcülük etti. İstanbul Valiliği�nce 26-27 Haziran 2000 tarihlerinde gerçekleşen I. İstanbul Çocuk Kurultayı�nın projesini hazırladı; genel koordinatörlüğünü üstlenerek Türkiye�de ilk defa kent ölçekli sosyal politika metni olan İstanbul Çocuk Acil Eylem Plânı�nın yazımını gerçekleştirdi (Ağustos 2000). 2001 yılında Türkiye Çocuk Hakları Koalisyonu�nun kurucuları arasında yer aldı ve sözcülüğünü üstlendi. 1990�da kurduğu Çocuk Vakfı�nın Başkanlığı�nı sürdürüyor; sürekli basın kartı sahibi. RTÜK tarafından 22 Nisan 2003, 28 Ağustos ve 18 Aralık 2003 tarihlerinde yapılan TRT Genel Müdürlüğü adaylığı seçiminde üç defa üç aday arasında yer aldı. 23-25 Eylül 2004 tarihlerinde gerçekleşen I. Türkiye Üstün Yetenekli Çocuklar Kongresi�nin sözcülüğünü üstlendi. Halen Millî Eğitim Bakanlığı Çocuk Yayınları Danışma ve Yayın Kurulu Başkanlığı�nı sürdürüyor. Evli ve ikisi de yüksek lisansını sürdüren iki oğlu var.

1976 yılında başlayan yazarlık çalışmaları ile çocuk dünyasında tanındı. Çocuk kültürü, çocukların medeni, sosyal, kültürel ve ekonomik hakları, çocuk ihmalî ve istismarı, risk altındaki çocuklar, çocuk ve iletişim araçları, çocuk edebiyatı alanlarında dergi ve gazetelerde yazılar yazdı, kitaplar yayınladı. Türkiye�de ilki 1987�de yayımlanan üç Çocuk Edebiyatı Yıllığı�nı (1987-88-89) yayına hazırladı. Çocuk Vakfı Çocuk Edebiyatı Okulu�nun kuruluşunu gerçekleştirdi. Editörlüğünü yaptığı 99 Soruda Çocuk Edebiyatı kitabı Eğitim Fakültelerinde yardımcı ders kitabı; Televizyon Çocuk ve Aile, Gösteri Çağı Çocukları ve Kuşatılmış Çocukluğun Öyküsü kitapları ise İletişim Fakültelerinde kaynak kitap olarak okutuluyor.

Mustafa Ruhi Şirin, Türkiye�de çocuk yazarı olarak tanınıyor. Çocuk kitapları: Gökyüzü Çiçekleri, Masal Mektuplar, Çocuk Kalbimdeki Kuş, Kar Altında Bir Kelebek, Guguklu Saatin Kumrusu, Her Çocuğun Bir Yıldızı Var, Kuş Ağacı, Bülbül ile Leylek, Keloğlan�ın Oyunu, Aslankuş, Mavi Rüyalar Gören Çocuk, Aşk Olsun Çocuğum Aşk Olsun, Geceleri Mızıka Çalan Kedi, Dünyaya Gülen Adam. Yetişkinlere yönelik kitapları ile medeniyet merkezli çocuk okumasına yöneldi. Çocuk Yüzlü Yazılar (deneme), Çocukluğun Kozası (araştırma), Masal Atlası (araştırma), Televizyon Çocuk ve Aile (araştırma), Gösteri Çağı Çocukları (araştırma), Kuşatılmış Çocukluğun Öyküsü (araştırma), Çocuğa Adanmış Konuşmalar (konuşma), Rüya Saati (şiir), Hayat Gibi (günlük), Yıldız Sayan Ağaç (toplu şiirler) kitapları yayımlandı.

Radyo ve televizyon programları ve kitapları Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye Milli Kültür Vakfı ve Türkiye Yazarlar Birliği ödülleri ile ödüllendirildi. Kuş Ağacı çocuk kitabı ise (resimleyen Nazan Erkmen) UNESCO çocuk kitabı ödülü kazandı (1993). Guguklu Saatin Kumrusu masalı kitabı Rumenceye (1995), Masal Mektuplar kitabı ise Makedoncaya (1996) çevrildi. Şiir, hikaye ve masalları İngilizce, Almanca, Rumence, Özbekçe ve Makedoncaya çevrildi; kiril alfabesine aktarıldı. Yazarın çocuk edebiyatı yönü ile ilgili olarak Fırat Üniversitesi�nde 2002 yılında yüksek lisans tezi yapıldı.

Munky
25-07-07, 08:46
Naci Yengin ( 1964)
1964 Manisa-Salihli-Akören Köyünde Hüseyin Oğlu Mehmet ve Feyzullah Kızı Ayşe�nin üçüncü çocuğu olarak doğdu.
İlkokulu köyünde,ortaokulu Durasıllı Ortaokulu�nda, liseyi Manisa Teknik Lisesi�nde okudu.1985 İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesini bitirdi.1989 İstanbul Fazilet Erkek Lisesi,Diyarbakır Çayırlı İlköğretim Okulu, Malatya Battalgazi Yatılı İlköğretim Bölge Okulu,Hatunsuyu Dr. Sadettin Hacı Evliyagil Lisesi, İstanbul Modern Eğitim Dershanesi,Son Adım Dershanesi ve halen çalıştığı Final Dergisi Dershanelerinde öğretmenlik yaptı.

İlk yazıları Yeni Düşünce Gazetesinde yayımlandı Türk�ün Nizam-ı Alem Davası.Şamil İslam Ansiklopedisinin yayınlanmasında ve madde yazarlığında katkılar sağladı. Haftalık Yörünge Dergisinde yazar muhabir olarak görev yaptı. Aynı Dergide �500 .Yıl Vakfı� ile ilgili çalışmasıyla tanıdı. Yeni Şafak, Vakit, Üsküdar Bülten, Yeryüzü, Zaman, Objektif, Olay, Kitap Haber, Kitap Dergisi, Çizgi, Nehir, Editör ,Okumuş Adam... Malatya Ufuk TV, Sena TV,Radyo Nida, Gaziantep Olay TV, Mega TV,Kanal 27...gibi basın- yayın organlarında araştırma, makale, deneme yazıları yayımladı, programlar yaptı. Yazar Türkiye Yazarlar Birliği üyesidir.

ESERLERİ

1-Eylem Günlüğü- Fark Yay.1993
2-Satır Arası Aşk-Birey Yay.2003
3-ÖSS Tarih Soru Bankası-Analiz Yay.2003
4-Postal Ülkesinde Aşk-Bir Harfyay.2004
5-Türkiye�de Ulus Devletin Dinamikleri-Bir Harf Yay.2005
6-Sınav Kazanma Kılavuzu Bir Harf Yay.2005

HAKKINDA YAZILANLAR

-Serdar Albayram/Editör Dergisi/ Şubat-Mart 2004/Satır Arası Aşk Üzerine
-Mehmet Yılmaz, Gerçekliğin Dünyasından Aşk�a, Türk Edebiyatı Dergisi, Mart 2005
-Naile Aker/1Aralık 2004 Olay Gazetesi/Mehmet Naci�nin kitapları üzerine
-Gaziantep�te Ekspres/ Naile Aker,Gerçekliğin Dünyasından Aşk�a,Mehmet Naci
-Türkiye Kitap Dergisi, Dr. Mehmet Yılmaz, Aşkın Hayata Bakan Yüzü,Mart 2004
-Student Life Dergisi,Ocak 2004,Nisan 2004
-Milliyet Gazetesi 12 Aralık 2004 Pazar
-Zaman Gazetesi 12 Aralık 2004 Pazar
-Olay Gazetesi 13 Aralık 2004 Pazartesi
-Gaziantep�te Zafer, 9 Aralık 2004 Perşembe
-Yeni Gap Gazetesi,6 �11- 2003 Perşembe, Gaziantep
-Gaziantep Güneş Gazetesi,13 Aralık 2004 Pazartesi
-Gaziantep 27 Gazetesi,13 Aralık 2004
-Gaziantep Ekspres Gazetesi,13 Aralık 2004
-Olay Gazetesi/19 Kasım 2004
-Gaziantep�te Zafer Gazetesi, Batuhan Süzen, �Postallardan Büyülü Sözler Yazmak� 11 Aralık 2004

Munky
25-07-07, 08:47
Necati Özkan
Necati Mısırlızade olarak da tanınmış olan M. Necati Özkan, Kıbrıs Türk Halkının ilk önderlerinden biri ve Kıbrıs Türklerinin haklarını koruyan ilk liderlerdendir. Kıbrıs'ta 12.5.1899 yılında dünyaya geldi. Lefkoşa Türk Lisesi'nden mezun olduktan sonra Birinci Dünya Harbi nedeniyle dış ülkelerde tahsiline devam etme olanağından yoksun kaldı. Fakat, M. Necati Özkan yüksek tahsile gidemediğinden Lefkoşa'da Türk Edebiyatı ve Hukuk konularında özel ders aldı.

Ana Lisanı Türkçeye ilâveten İngilizce ve Rumca lisanlarını da konuşuyordu. Lefkoşa Türk Lisesi'nden yüksek iftiharla mezun olması ve yüksek tahsile gidememesi nedeniyle Lefkoşa Türk Lisesi' nde verilen bir senelik öğretmenlik görevini kabul etti ve bu görevdeki gelirini fakir öğrencilere bağışladı.

Bu devrede babası vefat ettiğinden küçük bir bakkaliyeyi yürütmekle meşgul oldu. Kısa bir zamanda bu ticari müesseseyi genişletti. Bundan sonra şahsi olarak. "Altı Ok" ticaret ünvanı ile Sigara Fabrikası, İnşaat Malzemeleri, Dülger Deposu, Hırdavat Mağazası, Mozaik Fabrikası, Ahşap bina işleri için Dülger Atölyesi, Marangoz İşleri fabrikası, Müteahhitlik Bürosu, Sinemahane (Türklerde ilk defa : Krystal), İthalat Bürosu, Turizm ve Seyahat Acentesi (THY-T.C Devlet Hava Yolları ve - T.C. Devlet Demir Yolları - ilk Kıbrıs Acentesi), Sigorta Acenteliği (güven sigorta Kıbrıs Genel Acentesi), Basım Evi, Günlük Gazete sahibi, Otel işletmeciliği ve Tarımsal İşletmelerle iştigal etti. Yerli Türkçe gazetelerde de devamlı olarak Türk halkının sorunları ile ilgili makaleler yazması, ticari işletmelerini devam ettirip genişletirken, iyi bir öğretmen ve iyi bir yazar olması ve halkın sorunlarını iyi bir şekilde müdafaa etmesi onu halk arasında lider konumuna getirdi. İlk olarak, küçücük bir bakkaliyeyi yönettiği günlerde Necati Özkan halk ile yakından tanışma imkânı buldu. Halkın problemlerine işaret ederek çözüm yollarını göstererek siyasi tutum ve iktisadi kalkınmayı vurgulayarak, İngiliz Sömürge İdaresine karşı çok sert bir tutum aldı.

Bu durum onun için, siyasete girmesine neden olan ilk adım ve Türk halkının haklarının müdafaası yönünden büyük bir aşamadır. Böylelikle, 1925 yılında Lefkoşa Belediye seçimlerini kazandı. Beş sene sonra ise 1930 ylında Kıbrıs'ın en büyük seçim bölgesi olan Lefkoşa/Girne kazalarından adaylığını koyarak, Sömürge idaresinin desteklediği adaya karşı büyük bir ekseriyetle seçimleri kazanarak Kavanın Meclisine üye oldu. Seçimleri bu şartlarda kazanması onun siyasi hayatında büyük bir aşama oldu. İngiliz Sömürge İdaresi'nin desteklediği bir adayı saf dışı ettiğinden ve Kıbrıs Türk Halkının haklarının savunulabileceğini kabul ettirdiğinden halkın umudu haline geldi.

Halkın haklarını savundu ve sorunlarını çözümlemek için uğraştı. O günün gazetelerinde yaptıklarını öven ve kendine tam destek veren yazılar yayınlandı. Kavanın Meclisi seçimlerinde Necati Özkan için yazılan ve söylenen şiir, ona karşı halkın sevgisini, saygısını, güvenini ve halkin önderi olduğunu kanıtlar. ve bu devrede, Kıbrıs Türk Milli Kongresi'ni gerçekleştirdi.

1931 yılında Rumların ayaklanması nedeniyle Kavanın Meclisi lâğvedildi. Ülkede tüm siyasi hareketler yasaklandı. Ancak Necati Özkan bunları yine çiğnedi. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşunu kutlamak için bir 29 Eklm günü, Türk Bayrağını çekerek, yüzlerce kişiyi yanına alarak, Atatürk Meydanından Türk konsolosluğuna yürüdü. Bu hareketinden dolayı tutuklandı. Ancak Sömürge İdaresine karşı şahsen kendini müdafaası sonucu, serbest bırakıldı.

Halkı için direnişi bırakmadı Necati Özkan... Kıbrıs Türk halkının haklarının savunucusu olmaya devam etti ve 1942 yılında Kıbrıs'ta Türk halkının ilk siyasi partisi olan KATAK'ın kuruluşunda önemli rol oynadı. Yine bu devrede, İkinci Dünya Harbi devam ederken Necati Özkan yeniden belediye seçimlerini kazandı ve Lefkoşa kazasından Lefkoşa Belediye Meclisine üye oldu. Daha sonraları bu partide ayrılıklar oldu. Ancak prensiplerıni değiştirmeyen ve görüşlerine tamamen sadık olan Necati Özkan KATAK'dan ayrıldı. Onun için Kıbrıs Türk Halkının çıkarları öncelik taşırdı. ATATÜRK ilkelerini ve inkîlaplarını tamamen benimseyen ve ayrılmayan Necati Özkan bunları Kıbrıs Türk halkına yayan bir kişiydi.

Necati Özkan Çankaya'da Atatürk tarafından kabul edilen ilk ve tek Kıbrıslı Türk lideridir ve kendisine Özkan soyadı ATATÜRK tarafından bu tarihi görüşmede verılmiştir.

1948 yılında Necati Özkan'ı Kıbrıs Türk Basın dünyasında görmekteyiz. İSTİKLAL ismiyle zamanın şartlarına göre geniş kapsamlı ve en modern gazetecilik tekniğiyle günlük bir gazete yayınlamaya başladı. Bir taraftan Türk halkının haklarını korumak ve diğer taraftan Rumların ENOSİS hayallerine darbe vurmak amacı güden bu olay, yeni bir safhaya dönüştü. Necati Özkan akabinde hemen bir siyasi parti kurdu. Parti ismi yine "İstiklal" di... Gerek yayınladığı gazete, gerekse kurmuş olduğu yeni partinin amblemleri de "ALTI OK"dan oluşuyordu. "Hakkıdır Hakka Tapan Milletimin. İstiklâl" ise en başta gelen sloganı idi.

Necati Özkan tüm söylevlerinde, konuşma, toplantı ve yazılarında Büyük Önder Atatürk'ün, bağımsızlık, iktisadi kalkınma ve diğer tüm ilkelerini anlatmış, bu ilkeleri korumuş ve yaymıştır. Atatürk ilkeleri dışındaki hiçbir ideolojiye inanmadı. Atatürk ilkelerinin Kıbrıs'ta yaygınlaşması ve uygulanmasında çok büyük gayret. ve emeği olmuştur.

D.P hükümeti ve iktidar partisi, Necati Özkan'dan gazete ve partisinin amblemi olan "Altı Oku" (CHP amblemi)'ni değiştirmesini istedi. Necati Özkan bunu reddetti. Gerekçesi ise, Türkiye'de hangi parti iktidar olursa olsun, Türkiye Hükümetlerinin her zaman Kıbrıs Türklerini desteklemesı gerektiğine inanması idi. Bu tutumun neticesi olarak 1953 yılında Türkiye'de girmesi yasaklandı. Bunun hemen akabinde diğer bazı nedenlerle gazeteyi yayınlamayı durdurdu ve partisini kapattı.

Geçmiş yıllarda yazı ve kıyafet inkîlaplarının Kıbrıs'ta tatbiki ile fes, perde, çarşaf ve eski Türkçe yerine yeni alfabenin kullanılması için söylev veren ilk Kıbrıs'lı Türklerdendir. Bu konulardaki ilk söylevi gününden itibaren Osmanlı ilkeleri ile itikailarına sadık annesi tarafından, Kemalizm ideallerinde israr etmesi nedeniyle evine girmesi yasaklandı ve mirasından da mahrum edildi.

Necati özkan hakkındaki Türkiye'de girme yasağı 1960 ihtilalinden sonra kaldırıldı. gibi gitti. İngiliz sömürge idaresi ile enosis girişimlerine karşı mücadeleleri ve Kıbrıs Türk halkının haklarının savunulmasındaki önderliği ile hatırlanmaktadır.

Özkan, Kıbrıs problemine üç çözüm olarak, Kıbrıs adasının yine Türkiye'de iadesi, Kıbrıs Rumlarının Yunanistan'daki Türklerle mübadelesi ve en nihai ileri görüş olarak da en önemlisi Kıbrıs'ın iki ayrı bölgeye ayrılmasının bir bölgeye Türklerin diğer bölgeye Rumların yerleştirilmesini önermiştir. O, bu çözümü yıllarca önce önerdi ve bu gün Kıbrıs'taki geçerli durumudur.

M. Necati Özkan 1970 yılında vefat eti ve rüyasının gerçekleşmesini göremedi. Ancak, yıllarca İngiliz Sömürge İdaresi ve Rumların ENOSİS planlarına karşı mücadelesi, Kıbrıs Türk hakının savunması, Atatürk ilkelerini Kıbrıs'a yayınladıgı, Kıbrıs Türk halkının bağımsızlığı ve hürriyeti için ilk tohumları eken yurtsever bir Türk Lideri olması nedeniyle daima anılacaktır.

Munky
25-07-07, 08:47
Necip Asım Yazıksız ( 1861)- (12.12.1935)
Türk tarihi ve milliyet ideali için çalışmış fikir adamlarımızdandır. 1861 yılında Kilis�te doğdu. Bal Hasan Oğulları denen bir Sipahi ailesindendir. Soyadı kanunu çıkınca kendine Yazıksız soyadını seçmişti.

1880�de Harbiye�den Piyade Mülazimi (Teğmen) çıkmış, Askerî Rüştiyelerde ve sonra Harbiye�de Türkçe, Fransızca ve tarih gibi dersler okutmuş ve askerlik hayatını öğretmenliklerde geçirerek Miralaylıktan (Albay) emekli olmuştu.

1908 inkılabından sonra İstanbul Darü�l-fünunu Türk Tarihi ve Türk Dili Tarihi Müderrisi oldu. Üçüncü seçim döneminde Türkiye Büyük Millet Meclisine Erzurum milletvekili seçildi.

12 Aralık 1935�te Kadıköy�deki evinde öldü. Erenköy�de Sahrayıcedit mezarlığına gömüldü.

Henüz Askerî Rüştiyesinde hoca iken bir çok gramer, okuma, coğrafya ve tarih kitapları yayınlamıştır. Bu küçük okul kitaplarından başka Medrese-i Edep, Medeniyete Hizmet, Sitler, gibi çeşitli eser ve tercümeleri, Fransızca, hatta fizik ve resim derslerine ait risaleleri basılmıştır. Türk idealine ve tarihine ait makalelerini ise İkdam gazetesi vasıtasıyla neşrediyordu.

Eserleri, çoğu küçük risalelerden ibaret olmak üzere, 40 civarındadır. Yazdığı makalelerin de 1000�e ulaşmıştır. II. Abdülhamit devrinde koyu Osmanlılık davası içinde Türk tarihi ve Türk idealiyle uğraşan nadir zümredendir. Gök Bayrak�ı da ilk defa o tercüme etmişti.

Necip Asım, Türk dili hakkındaki eserlerinden dolayı 1892 Şikago Sergisinden bir madalya ve bir şahadetname almış, Paris�teki Societe Asiatique, 1895�te onu azalığa seçmişti. 1908 inkılabından sonra Türk Yurdu, Bilgi, Edebiyat Fakültesi Mecmuası, Türk Tarih Cemiyeti Mecmuası gibi birçok mecmualarda makaleler yazdı. Aynı zamanda İstanbul Darülfünununda Türk Tarihi ve Türk Dili Tarihi dersleri verdi.

Necip Asım, rahmetli Arif Bey�le birlikte büyük bir Türk Tarihi hazırlamaya başlamış, bu eserin Osmanlılardan önceki Türklere ait olan I. cildi Tarih Encümeni tarafından neşredilmişti. Milattan sonraki ilk yıllarda, Orta Asya Türklerinin kullandıkları Orhun diline ait küçük bir broşürü ve Yeniçay kıyılarında VIII. yüzyılda dikilmiş olan Orhun Kitabeleri hakkındaki incelemelerini kapsayan eseri, dil ve edebiyatımız için faydalıdır.

Bunlardan başka XII. yüzyılda Yuknak şehrinde yetişmiş olan Mahmut oğlu Ahmet isimli Türk şairinin Hakaniye lehçesiyle yazdığı Aybetül-Hakayık isimli manzum eserin Uygur harfleriyle yazılmış olan nüshasını Ayasofya Kütüphanesi�nde keşfetmiş, okumaya muvaffak olmuş, gerek bu eserin fotoğrafını, gerek lehçemize tercümesini iki kısımlık bir kitap halinde neşrederek edebiyat tarihimize büyük bir hizmette bulunmuştu.

Necip Asım, Fransızca, Arapça, Uygurca ve Çağatayca öğrenmişti.

Munky
25-07-07, 08:48
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/254.jpg
Nihal Atsız ( 1905)- (11.12.1975)
Hüseyin Nihal Atsız 1905 yılında İstanbul'da doğdu.Yüksek Öğretmen Dkulu Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi (1930).Edebiyat öğretmenliği ve kütüphanecilik yaptı. Türk milliyetçiliğine gönül verdi, Atsız Mecmua, Orkun ve Ötüken dergilerini yayınladı. Şiirleri, romanları, araştırmaları ve Osmanlı Türçesinden sadeleştirmeleri yayınlanmıştır.11 Aralık 1975 tarihinde vefat etti, kabri Karacaahmet Mezarlığındadır.Nihal Atsız, yazar Necdet Sançar'ın da ağabeyi, Yağmur ve Buğra Atsız'ın babasıdır.

ESERLERİ (bazı):Bozkurtların Ölümü, Bozkurtlar Diriliyor, Deli Kurt, Ruh Adam(roman),Yolların Sonu (şiir), Edirneli Nazmi, Türk Tarihi Üzerine Toplamalar, Türkler ve Osmanlı Sultanları Tarihi, Türk Edebiyatı Tarihi, Türk Ülküsü,Osmanlı Tarihine Ait Takvimler, Türk Tarihinde Meseleler, Kemalpaşaoğlu, Birgili Mehmet Efendi, Ebussud ve Ali bibliyografyaları.

Atsız'ın eserleri İrfan Yayınları tarafından yayınlanmaktadır.
İrfan Yayınları 0212 5183866

HAKKINDA YAZILANLAR
1.Atsız Armağan'ı, Ötüken Y., İstanbul 1976
2.Nihal Atsız, Sakin Öner, Toker Y., İstanbul 1977

x
Nihal Atsız'dan Kalan
Yağmur Atsız
Radikal 14 Aralık 2006

11 Aralık, Atsız'ın 31. Ölüm Yıldönümü. Pazartesi günü, her yıl olduğu gibi, yine ona dâir yazılar yayımlanıp, anma törenleri düzenlendi. Onun ne kadar eşsiz bir insan olduğu anlatıldı. Tıpkı on yıllardır olduğu gibi... Ancak, yine on yıllardır olduğu gibi, bütün bu yazılar, şiirler, övgüler ve kutsamalar muhtemelen bu sefer de yoğun bir duygusallık ve şark-kârî bir hamâset edebiyâtı sınırlarını pek aşmadı, aşamaz. Oysa gönül isterdi ki bu doksandokuzluk tesbih misâli 30 yıldır tekrârından özellikle genç nesillere usanç gelen, fakat 'Aman cehâletimiz meydana cıkmasın!' endîşesiyle kimsenin açıkça söylemeye cesâret edemediği 'Atsız çok büyük Adamdı, çook, çokkk!' âyinleri tedrîcen yerlerini 'Peki, ama neden?' suâline bırakmış olsun. Yâni meselâ yine o belirli kesimlerin göklere çıkarmakdan yorulmadığı, lâkin tamâmına yakın bölümünün zahmet edip de iki satırını okumadığı Peyâmi Sefâ'nın ifâdesiyle 'şiir devrinden şuur devrine' nihâyet geçmiş bulunalım. En yakınlarından biri sıfatıyla şunu iddia edebilirim ki bugün Türkiye'de adı en fazla bilinip de kim olduğu en az bilinen şahısların bir listesi çıkarılsa Atsız bu listenin bir ihtimâl başında yer alır. Bilenlerin kısm-ı âzamı da aşağı yukarı sâdece 'Bozkurtların Ölümü' adlı romanını bilir. Toplam dört romanı vardır, 'Öbürlerini say!' deseniz onu dahî beceren az bulunur.
Garibdir ki Atsız hakkındaki en dişe dokunur incelemeler onun hayranları tarafından değil politik yelpâzenin sol kanadında duran araştırmacı ve bilim adamlarınca kaleme alınmışdır. Meselâ "Toplum ve Bilim" Dergisi'nde Cenk Saraçoğlu'nun uzun incelemesi gibi. Yâhut İletişim Yayınları 'Modern Türkiye'de Siyâsî Düşünce' dev dizisinin 4. Cildi "Milliyetçilik"deki gibi... Bunun bildiğim yegâne istisnâsı, kanaatimce yaşayan olumlu mânâdaki en büyük Türk Milliyetçisi olan Târihçi Ağabeyim Yılmaz Öztuna'dır. Zâten aralarındaki büyük yaş farkına rağmen Rahmetli Prof. Muharrem Ergin'le berâber Atsız'ın en yakın iki arkadaşı ve sırdaşıydılar.

Atsız neden önemli?

Benim bunca yıl sonra ansızın Atsız'ı tematize etmem bir heves sonucu değil. Hidâyete filan da ermiş değilim. Ne var ki zarûret görüyorum. Türkiye son zamanlarda gitgide kabarma ve azma istîdâdı gösteren haşîn, mütecâviz ve dış dünyâyla en câhilâne tarzda kanlı-bıçaklı bir milliyetçi ve (artık ne demekse!!!) 'ulusalcı' dalganın etki alanı içine girme tehlikesine mâruz. Sâdece dış dünyâ bakımından değil ülke içinde de mecâzî bağlamda bir boğazlaşma ortamı doğuyor. Bu arada Atsız da her eline geçirenin kötüye kullandığı bir tür "çok amaçlı silah"a dönüştürülüyor. 'Kafatasçılık' iddiası bu sû-i istîmâlin en bâriz örneklerinden biridir. Bakınız ölümünden on ay önce, 1970 Şubatı'nda yayınlanmış olan 'Türkçülük ve Siyâset' başlıklı yazısında ne diyor: "Kafatasçılığın ise Türkçülükle uzak yakın hiçbir ilgisi ve ilişiği yoktur."

Atsız'ın 'ırkçılık' anlayışı da Hitler Irkçılığı ile mukayese edilemez. Irkçılığın her türlüsüne karşı hayâtı boyunca var gücüyle mücâdele etmiş bir insan olarak bu farkı belirtmeyi de bir entelektüel hakkâniyet gereği telakkıy ederim. Yine aynı yazıdan: "Türkler ise, Türk soyundan gelmişler kadar Türkleşip kendini o soya bağlayan ve beyninde hiçbir yabancı ırk düşüncesi bulunmayan fertlerin topluluğudur."

Yukarıda sözünü etdiğim 'Milliyetçilik' adlı 1022 sayfalık cildde Araştırmacı Güven Bakırezer'den şu satırlar var: "Atsız kan bağını mutlak bir saflık olarak aramayıp (./.) anası Türk olmayan Osmanlı Pâdişahlarını, Babası Arnavut olan Mehmed Âkif'i Türklük kadrosundan çıkarmamıştır.

Ayrıca kan bağını tahlîlin olanaksız olduğunu reddetmez." Lütfen yanlış anlaşılmasın! Irkçı değildi demiyorum. Ancak i'lerin üzerindeki noktaları koyuyorum. Şahsen ırkçılığın her türlüsüne şiddetle karşı olduğumu da hayâtım boyunca saklamadım.
Ama yine de önemli bir adamdı Atsız!!!

Bunun sebeblerini Yılmaz Öztuna şöyle açıklıyor:
"Atsız Türk Milliyetçiliği'nin TÜRKÇÜLÜK denen Ziyâ Gökalp Ekolü'nü kudretle devâm ettirmiş büyük bir fikir adamı, târih edebiyat, dil bilginidir. Atatürk Gökalp'ın tekliflerinin çoğunu uygulamıştır.
Türkeş Atsız'ın yetiştirdiği bir liderdir. Atsız olmasaydı Türkeş'in ortaya çıkması kesinlikle mümkün değildi. Ancak Türkeş Türk Milliyetçiliği'nin ÜLKÜCÜLÜK denen aksiyona dönük ekolünün kurucusudur. Zamanla Atsız Milliyetçiliği'nde bulunmayan dînî motifleri de benimsedi." ("Türkiye", 4 Kasım 2005)

Şunu söylemek istiyorum ki Atsız değerlendirilirken ona kendisinde bulunmayan birtakım vasıflar izâfe ve mevcud birtakım husûsiyetlerini de hasıraltı etmek, eğer cehâletden ileri gelmiyorsa, dürüstçe bir davranış değildir.

Her devrin menkubu

İster haklı ister haksız en keskin karakter özelliklerinden biri dürüstlük olan bir fikir adamına karşı bu husûsu belirtmeyi bir borç bildim. Tekrâr ediyorum, târihen belki haklı olmasa bile bu dürüstlük Atsız'da öylesine sarsılmaz bir karakter özelliğiydi ki bu yüzden ömrü boyunca kendi devletiyle mütemâdiyen problemli yaşadı:
Osmanlı'nın son demlerinde çocuk denecek yaşda bir Tıbbiye-i Şâhâne talebesiyken hapse atıldı. Atatürk Devri'nde sürgün edildi. Millî Şef İnönü Devri'nde yine hapse atıldı. Menderes Devri'nde meslekden men cezâsı aldı ve nihâyet ikinci çok partili yıllarda 68'ine girerken tekrar hapse de girdi.

O yüzdendir ki kartvizitinde 'Her devrin menkûbu' ibâresi vardı. Menkûb, gözden düşmüş demekdir.

Ben Atsız'ın fikirlerinden pek çoğuna katılmam ve bâzılarına da muârızım ama entellektüel tavrına da her zaman derin saygı beslemişimdir. Peki, ben neyim?

Bu bağlamda benim ne olduğumu da yine Yılmaz Öztuna'nın kaleminden aktarmak istiyorum: "Yahyâ Kemâl, çok saydığı Gökalp'tan esaslı şekilde ayrılan, Gökalp gibi köye ve folklora değil, kente ve yüksek kültüre yönelen ve Osmanlı'dan kopmak şöyle dursun bilakis onu geliştiren bir milliyetçiliği telkin ve terennüm etti. Türkiye'nin geleceğini aydınlatabilecek milliyetçilik Yahyâ Kemâl'in anlattığı gibidir. Yağmur Atsız da, babasının emsâlsiz ve çok büyük târihî misyonunu belirtmekle berâber, Yahyâ Kemâl Milliyetçiliği'ni, savunuyor."

Bu satırları hassaten buraya aldım ki kerâmeti kendinden menkûl bâzı "psikanalistler"(!) yine ipe sapa gelmez hazin netîcelere varmasınlar...
Atsız bizi atının terkisine alarak Karakurum'a bir ok atımı mesâfedeki bir ulu otağın önünde indirdikten sonra 'Bundan sonra başınızın çâresine kendiniz bakın!' diyen ve biz orada biraz şaşkın ve biraz çâresiz kalakalırken altındaki küheylânı mahmuzlayıp dörtnala Tanrıdağı'na doğru gözden kaybolan adamdır.

Munky
25-07-07, 08:48
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/4070.jpg
Nizameddin İbrahimoğlu
Eğitimci Yazar Nizameddin İbrahimoğlu; Irak Türklerinden olup, 24 Nisan 1955 yılında Kerkük Korye (Sarı kâhya) Mahallesi�nde dünyaya geldi. Dindar bir ailede yetişti.

Nizameddin bey babasının adı Hacı Halil Efendi onun babası İbrahim dedesi Abdurrahman. Abdurrahman ın babası Cuma Bey Abdurrahman'ın dedesi İsmail Kalancıdır. Soyları Sultan Celalettin Havarzmşahlara (Harzamşahlara) kadar gider. Yüzyıllar önce Konya�dan gelip Musul�a, sonra Kerkük�e yerleşmişlerdir. Böylece Celali soyadını da almışlardır. Babası Hacı Halil Kuzey Irak�ta ilim sahibi, edepli ve dindar olarak tanınıyordu. Erbil, Kerkük ve ilçelerinde Mal Müdürü görevinde bulunmuştur. Son olarak 1961 yılında görev yeri Kerkük olmuş ve 1971 yılında vefat etmiştir.

Nizameddin�in Babası�nın evi veya konağı bölge âlimlerinin, imamların ve sofilerin ağırlandıkları konağı olmuş ve bundan dolayı Nizameddin önemli kişilerin meclislerinde oturmayı, onların sohbetlerini dinlemeyi ve onlarla görüşmeyi alışkanlık haline getirmiştir.

Nizameddin beyin annesinin adı Mediha onun babası Hacı İzzet Nakşibendî dedesi Veli, Velinin babası Recep. Recep bey Adana�dan Kerkük�e göç etmiş, Kerkük�ün büyük tüccarlarından olmuştur, onlarda Celali soyundan gelmişlerdir. Nizameddin�in Annesi Mediha Hanım dindarlığı ile ve Allah�a imanı ile tanınmakta ve o yedi çocuğuna Kuran-ı kerim�i ve İslam ahlakını onlara öğretmiştir.

Nizameddin ilkokulu, orta ve lise tahsilini Kerkük�te tamamladı. 1978 yılında yüksek öğrenimini Bağdat Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap Dili ve İslami İlimler Bölümü�nden mezun oldu. Gençliğinde devamlı gittiği Âlimlerin tekkelerden feyiz, bereket, ruhi terbiye ve bununla birlikte İslami ilimler almıştır. Bunlardan; Şeyh Hüsameddin Tekkesi, Oğlu Abdülkerim�in idaresinde bulunmaktaydı, Şeyh Ali Tekkesi Nakşî tekkelerinden, özellikle Süleymaniye�de bulunan Şeyh Osman Biyara Tekkesi. Birde tanınmış Âlimlerden de dersler görmüştür. Bunlardan: Bağdat� ta bulunan meşhur âlimlerden Mısırlı Şeyh Mahmut Garip ve Şeyh Velid el-Azamî.

Bağdat�ta İslam bilimleri Fakültesi�ni kazandı Prof. Dr. Abdülkerim Zedan, Prof. Dr. Muhsin Abdülhamit ve diğer hocalardan dersler gördü. Fakülte Eğitimi esnasında birçok hocayla tanıştı ve onlardan Kuranı Kerim, Fıkıh, Tefsir ve Akait dersleri aldı ve onların fikirlerinden yararlanıp ve yolunu izledi. Ayrıca Tabiat ve Fen bilimlerini okumayı ihmal etmedi. Ülkenin her bir köşesini öğrenci olarak âlimlere buluşmak için gezerken, bilgisi ve kültürü arttırdı.

Atalarının haksızlığa karşı Osmanlı yanlısı olup İngiliz ve Avrupalılara karşı mücadele ettikleri gibi, (Örneğin: Babası Halil ve dedesi İbrahim birde Annesinin babası Hacı İzzet Nakşibendî, dedesi Abdurrahman, dayısı Avukat Muhammet Hacı İzzet...). Kendiside de bu yolda uzun yıllar Irak Türkmenlerinin haklı davasını diktatörlere karşı savundu. Ve 1982 yılında Ağabey sini şehit verdikten sonra, Türkiye'ye gitmesini uygun gördü ve orada mücadelesini devam etmektedir.

1976- 1982 yıllarında Irak Milli Eğitim Bakanlığı�nda çalıştı. 1982 yılında Türkiye�ye geldikten sonra 1987 yılına kadar kardeşleri ile birlikte Ticaret ve Turizm şirketlerinde çalıştı.

1997 yılında yüksek lisans öğrenimini Uludağ Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Arap Dili ve Edebiyatı Bilim Dalı�nı kazandı ve 1999 yılında bitirdi.

1987�1992 yılları arasında Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi�nde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Sonra 1994 yılında G.Ü. Çorum İlahiyat Fakültesi Temel İslam Bilimleri Ana Bilim Dalı Arap Dili ve Belagatı Bilim Dalı�nda okutman olarak atandı. Halen aynı görevi yürütmekte olup, evli ve üç çocuk babasıdır. Türkçe, Arapça ve Eski Türkçeyi bilmesiyle birlikte İngilizce, Kürtçe ve Farsça'yı da bilmektedir.

Eserleri:
1- Arap Dili�nde cümleler ve kuruluş yolları (Türkçe yazılmıştır).
2- Arapça günlük konuşmalar ��Türklere Arapça öğretmek amacı ile yazılmıştır��.
3- Arapça isim, terim ve ıstılahlar ��Türklere Arapça öğretmek amacı ile yazılmıştır��.
4- Arapçada seçilmiş konular ��Türklere Arapça öğretmek amacı ile yazılmıştır��.
5- Irak�taki Türkmen âlimleri ansiklopedisi (Arapça yazılmıştır).
6- Irak dışındaki Türkmen âlimleri ansiklopedisi (Arapça yazılmıştır).
7-Türk ve Türkmenlerde isimlerin telaffuz ve anlamları.
8- Kerkük�te İslam biliminin gelişmesinde; Tekke, medrese ve âlimlerin katkısı
Bununla birlikte birçok İslami Bilimler, siyasi ve kültürel konuları ve kadınla ilgili birçok makale ve araştırmalar işlemiştir. Ayrıca önemli kişilerin Hayatlarını Türkçeye veya Arapçaya çevirmiştir.

Daha fazla bilgi edinmek için, www.nizamettin.net sitesinden öğrene bilirsiniz.

Munky
25-07-07, 08:48
Nurgaliyev Raşid Gumaroviç ( 1956)
Doğum Tarihi 1956
Milliyeti Tatar
Uyruğu Rus
Medeni Durumu Evli. 2 Çocuk
Eğitim Durumu Kuusinene Petrozavod Devlet Üniversitesi (1979)

Önceki Görevleri

1979-1981: Hadvoitsı Karelya şehrinde Fizik Öğretmenliği
1981-1995: Karelya Otonom Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Devlet Güvenlik Komitesi (KGB) çeşitli görevler
1995-1998: Federal Güvenlik Servisi (FSB) Karşı İstihbarat Dairesinde görevli ve FSB Özel Güvenlik Dairesi Başkanı
1999-2002: FSB Kaçakçılık ve Uyuşturucu ile Mücadele Dairesi Başkanı
2002-Mart 2004: İçişleri Bakan Yardımcısı
Halen Bulunduğu Görev İçişleri Bakanı (09.03.2004)

Munky
25-07-07, 08:49
Orhan Hakalmaz ( 10.11.1964)
Aslen Bayburt kökenli olan sanatçi 10.11.1964 yilinda Samsun�da dogdu. Müzige olan ilgisi çok küçük yaslarda baslamisti. Babasinin da müzige karsi olan ilgisi sanatçinin müzige olan tutkusunu daha da çok artirmisti. Sanatin o büyük deryasina babasinin da destegiyle alti yasinda baglama çalmayi ögrenerek basladi. Egitimine Samsun�da baslayip Istanbul�da
bitirdi. Ilkoklulu Samsun �Otuz Agustos Ilkokulunda okudu. 8 Yasinda Karadeniz Altinses Yarismasi�nda birinci oldu. 12 Yasinda Istanbul Radyosu amatör ses sanatçisi imtihanini kazandi ve bant yapma izni verildi.

Bir çok kez TRT Istanbul Radyosunda �Çocuk Saat� adli programa katilip türkü söyleyip saz çaldi. 1977 Yilinda I.T.Ü. Türk Müzikisi Devlet Konservatuari giris imtihanlarini kazanarak, ögremine basladi. Konservatuarda degerli hocalarimizdan rahmetli Nida
Tüfekçi�nin ögrencisiydi. Bu arada TRT Istanbul Radyosunda akitli saz sanatçisi olarak göreve basladi. Yaklasik iki sene çalisti.

1988 Yilinda 11 senelik bitirip mezun oldu. Ayni yil I.T.Ü. Devlet Konservatuarin�da ögretim görevlisi olarak göreve basladi. Halen bu görevi yürütmektedir. 1991 Yilinda I.T.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü T.H.M. Alanin�da mastirini yapip �Ege Bölgesi Agir
Zeybeklerin incelemesi� adli tezini savundu. 1994 Yilinda I.T.Ü. Türk Müzikisi Devlet Konservatuari korosunda sef yardimciligi daha sonra seflik yapti. TRT Radyosunun ve Devlet Konservatuari�nin T.H.M. konserlerinde solis, korist ve baglama sanatçisi
olarak yer aldi.

Munky
25-07-07, 08:49
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1232.jpg
Osman Bölükbaşı ( 1911)
Millet Partisi Eski Genel Başkanı Osman Bölükbaşı 1911 yılında Hacıbektaş'ta doğdu.Türkiye'deki öğreniminden sonra, yüksek öğrenimini, Fransa'da tamamlayan Bölükbaşı, yurda astronomi ve matematik öğretmeni olarak dönmüştür. 1945 yılında siyasi hayata atılmış, Demokrat Partinin ileri gelenleri arasına girmiştir. Fakat bir yıl sonra Hikmet Bayur, Fevzi Çakmak ve D.P. muhalif grubundan olan öteki Milletvekilleri ile D.P. den istifa ederek 1946 yılında Millet Partisi'ni kurmuştur. Millet Partisi içinde güzel konuşmalarıyla ile ün yapmış. Hikmet Bayur'un genel başkanlığında görev almış 1950 seçimlerinde Kırşehir'den milletvekili seçilmiştir. Heyecanlı ve doğru konuşmasıyla halkın teveccühünü kazanan inen Bölükbaşı, zaman zaman yaptığı konuşmaları ile D.P. iktidarını acı acı tenkid etmiş, bu yüzden hapse bile atılmıştır. 1957 seçimleri sırasında da hapse atılan Bölükbaşı, seçimler sonunda Millet Partisi'den tekrar tek milletvekili olarak Meclis'e girmiştir. Siyasi hayatı boyunca kurulan kabinelerde görev almamıştır. İhtilalden sonra partisinin ayakta kalmasını sağlamış 1961 genel seçimlerine 57 milletvekili ile Meclise girmiştir. Daha sonra partinin gidişini beğenmeyerek adı Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi olan partiden ayrılarak, yeniden Millet Partisi'ni kurmuştur.1973'de parti Genel Başkanlığından partiden ve Milletvekilliğinden istifa etmiştir.

Munky
25-07-07, 08:50
Ömer Hilmi ( 1898)- (1961)
Eğitimci, şair ve yazar. 1898 yılında Hatay'da, Reyhan'lı da doğdu. İlk ye orta öğrenimini Reyhanlı ve Halep'de yaptıktan sonra İstanbul Üniversitesi'nin Edebiyat bölümünü bitirdi. Halep, Antakya, Reyhanlı gibi çeşitli yerlerde öğretmenlik ve okul yöneticiliği görevlerinde bulundu. Antakya'da "Yenigün" gazetesinde yazıları yayımlandı. Bazı din adamları hakkında yazdığı yazılar nedeniyle, Antakya'yı terk etmek zorunda kaldı. Kırıkhan'da ilkokul öğretmenliği yaptı. Bağımsız Hatay Devleti döneminde Reyhanlı'da Ortaokul Müdürü ve Edebiyat Öğretmeni olarak görev yaptı. 1939 yılında bilinmeyen bir nedenle okulunun kapatılması üzerine açıkta kaldı ve uzun süre sıkıntılı bir yaşam sürdü. Sonunda Çanakkale'nin Biga ilçesine Fransızca öğretmeni olarak atandı. Emekliliğinden sonra yerleştiği İstanbul'da 1961 yılında öldü.

ESERLERİ
Ömer Hilmi, 1928-31 yıllarında Kuneytra'da Adigece - Fransızca - Arapça - Türkçe yayınlanmış olan "Marg" gazetesinin yazarlarındandı. Buradaki Adigece şiirleri ve yazılarında Tsey Agumko Tanbolet adını da kullanmıştır. Kafkas tarihi ve Adige dili ile ilgili çalışmalarından başka Türkçe küçük hikayeleri ve şiirleri de vardır. Kendisinin hazır olduğunu belirttiği fakat başaramadığı eserleri şunlardır: "Çerkeslerin Menşei, Asıl ve Nesli Hakkında Tetebbuat-ı Tarihiyye", "Çerkeslerin Menşei, Asıl ve Nesli Hakkında Tetebbuat-ı Lisaniyye" (Bir giriş ile Çerkes dilinin mukayeseli sarfı ve Türkçe'den Çerkesce'ye küçük sözlük olmak üzere iki kitaptan oluşmaktadır), "Çerkes Tarihinin Devirlere Taksimine Dair Bir Tecrübe", "Çerkeslerin Aslı Hakkında Tetkikat ve Tenkidat-ı Tarihiyye", "Çerkeslerin İstiklal Muharebesinde Niçin Mağlup Olduğu", "Çerkes Muhacereti Esbabı ve Netayici Hakkında Mülahazat". "Hattiler: Tarih Aleminde Yeni Bir Keşif', "Çerkesoloji için Kitabiyat (Bibliyografya)", "Uinafexer" (Adigece Milli Şiirler).

Kitap halinde basılmış eserleri: "Hak ve Kuvvet" (İstanbul 1923), "Adighe Txibze" (Adige Alfabesi, Halep 1926), "Çerkesce'nin Zaptı Etrafında Üç Müşkül" (Antakya 1935), "Yurda Dair Görüşler ve Duyuşlar" (Antakya 1938), "Dalgalar ve Parıltılar" (Antakya 1938), "Zamane Tipleri (Portreler)" (Antakya 1938)...

Munky
25-07-07, 08:50
Ramazan Ayvallı ( 1948)
1948 yılında Yalvaç Isparta'da doğan Ramazan Ayvallı ilk, orta ve lise tahsilini Yalvaç�ta tamamladı. 1965 yılında Yalvaç Lisesi'nden, 1969 yılında da, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinden mezun oldu. Fakülteden mezuniyetini müteakıp, 1969 yılından 1980 yılına kadar (11 sene müddetle), Diyânet İşleri Başkanlığında Din İşleri Yüksek Kurulu Raportör olarak çalıştı. 1972-1973 yıllarında 2 sene Balgat Ortaokulu ve Ömer Seyfettin Lisesi'nde Din Dersleri, 1977-1978 senelerinde ise yine 2 sene T.E.D. Ankara Koleji'nde Din Dersinin yanı sıra Ahlak Dersleri okuttu.

1975 yılı başından itibaren, Mısır'daki Kahire Üniversitesi Dâru'l-Ulûm Fakültesi�nde lisans üstü kısmında 2 sene ilmi çalışma ve araştırmalar yaptı. Bu çalışmalar sırasında, yine Kahire�de bulunan Ayn-ı Şems Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Şark Dilleri Bölümünde mukaveleli öğretim üyeliği görevinde bulundu.

1974 yılında Çalışma Bakanlığınca (45 gün müddetle) Almanya'ya, 1979 yılında da Devlet Bakanlığınca (1 ay müddetle) Norveç�e görevli olarak gönderildi. Yine Devlet Bakanlığınca 1977, 1978 ve 1979 yıllarında (1'er ay müddetle) üç defa Suudi Arabistan'da görevlendirildi. 1979 yılında, Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesinde, "İlâhiyat Doktoru" unvanını aldı. 17 Mart 1980 - 4 Ocak 1982 yılları arasında, Yozgat Yüksek İslâm Enstitüsünde Öğretim Üyeliği ve Müdür Muavinliği, 19 Ocak 1982 tarihinden itibaren de Samsun Yüksek İslâm Enstitüsünde öğretim üyeliği görevlerinde bulundu.

01.01.1983 - 18 Temmuz 1984 tarihleri arasında, Samsun (Ondokuz Mayıs Üniversitesi) İlâhiyat Fakültesinde öğretim görevlisi olarak vazife yaptı. 18 Temmuz 1984 tarihinde Samsun İlâhiyat Fakültesi�nden Konya Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi�ne intikal edip 24.05.1985 tarihinde bir Yardımcı doçentlik kadrosuna "Öğretim Üyesi" olarak tayini tamamlandı. 13 Kasım 1986 tarihinde "Doçent" unvanını alıp 30 Nisan 1993 tarihine kadar Selçuk Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Hadis Anabilim Dalında öğretim üyesi olarak vazife gördü ve bazı idari görevlerde bulundu. 9 sene devam eden Konya İlahiyat Fakültesindeki görevinin yanısıra, 4 sene de Selçuk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Doğu Dilleri Bölümünde "Arapça Mükâleme" dersleri okuttu. 01 Mayıs 1993 tarihinde, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesine öğretim üyesi olarak tayin olunan Ramazan Ayvallı 31 Ocak 1995 tarihinde profesör olmuştur.

1969'dan beri pek çok gazete ve dergide çok sayıda ilmi araştırma ve makale yayınlayan, 1970 yılından beri de milli ve beynelmilel çapta birçok ilmi konferans, kongre, panel, sempozyum ve seminere iştirak eden Ramazan Ayvallı 2 Yüksek İslam Enstitüsü ile 3 İlahiyat Fakültesinde Öğretim Üyeliği yapmıştır.

22 Nisan 1993 tarihinden itibaren, TGRT Huzura Doğru Programı'nda İslam büyüklerini anlatan Prof. Dr. Ramazan Ayvalı 22 Nisan 1996 tarihinden 1998 yılı sonuna kadar da "Hadis-i Şerif'lerden Seçmeler" başlığı altında Sahih-i Buhari'deki Hadis-i Şerif'lerin açıklamalarını yapmıştır. Ayrıca Ankara�da: Meteoroloji'nin Sesi, TRT-1, TRT-2 ve Ârifân radyolarında, İstanbul�da: TGRT-FM, Moral-FM, Marmara-FM gibi radyolarda, Konya�da: Çağrı TV, Sun-TV, Malatya�da: Ufuk-TV, Kayseri�de: Elif-TV, Erzurum�da: Kanal-25, Yozgat�ta: Bayrak-TV, Amasya�da: Taşova-TV, Beypazarı�nda: Seyelân-TV gibi mahalli televizyonlarda, TGRT, Show-TV, Star-TV, Mesaj-TV ve Meltem-TV gibi ulusal televizyonlarda ilmi, târihi, ahlâki, kültürel ve branşı ile ilgili konularda konuşmalar yapmıştır.

Halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi�nde Hadis Öğretim Üyesi olan Prof. Dr. Ramazan Ayvallı, Arapça, Farsça ve Fransızca dillerini bilmekte olup evli, 3 çocuk ve 2 torun sahibidir.

Munky
25-07-07, 08:50
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/265.jpg
Reşat Nuri Güntekin ( 26.11.1889)- (07.12.1956)
25 Kasım 1889 tarihinde İstanbul�da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi� ni bitirdi (1912). Bursa� da başladığı (1913) öğretmenlik hayatına çeşitli okullarda devam etti. Milli Eğitim müfettişi (1931), Çanakkale milletvekili (1933-43), Paris Kültür Ateşesi ve emekli (1954) oldu, kanser tedavisi için gittiği Londra� da öldü. İstanbul� da Karacaahmet Mezarlığı�nda gömülü.

Yazı hayatına Birinci Dünya Savaşı sonlarında (1917) başlayan, ilk eseri de Eski Ahbap (uzun hikaye) 1917� de basılan Reşat Nuri, 1918� de tiyatro eleştiri ve araştırmaları yayımlarken bir yandan da hikayeler (Şair Dergisi, 1918/19; Nedim Dergisi, 1919; Büyük Mecmua, 1919) yazıyordu. Çalıkuşu� nun Vakit gazetesinde tefrikasıyla (1922) geniş bir ün kazandı. Çok hareketli bir eser olan Çalışkuşu� nda Anadolu, ilk idealist ve aydın kızı Feride� ye kavuştu, geniş ölçüde romana girdi. Bu roman az okumuş ve aydın, iki sınıfı da, doğal ve canlı diliyle kendine bağladı. Reşat Nuri� nin hemen bütün romanlarında dekor olarak taşra kasaba ve şehirleri çevre, tip, çeşitli problem ve görüşleriyle Anadolu atmosferi görülür. Romanlarında sosyal ve hissi konuları işleyen yazar, küçük hikayelerinde bunların yanına mizahı da ekledi

Yazdığı, çevirdiği, kitap biçimine girmiş veya dergi, gazete sayfalarında, tiyatro repertuarlarında kalmış tüm eserlerinin toplamı yüzü bulur; bunlardan 19 tanesi telif romandır, 7 tanesi hikaye kitabı. Yazdığı, çevirdiği, uyarladığı, oynanmış, basılmadan kalmış oyunlarının sayısı roman ve hikaye kitaplarının sayısını da aşar. 7 Aralık 1956�da Londra�da öldü.

ESERLERİ

Hikaye kitapları: Tanrı Misafiri (1927), Sönmüş Yıldızlar (1927), Leyla ile Mecnun (1928), Olağan İşler (1930), vb.
Gezi yazıları: Anadolu Notları (ilk cildi 1936; ikinci cildi 1966).
Oyunları içinde en ünlüleri Balıkesir Muhasebecisi (1953) ve Tanrıdağı Ziyafeti (1955)� dir. Bütün eserleri ölümünden sonra, eşi tarafından, bir külliyat halinde yeniden bastırıldı.

Romanları: Gizli El (1922), Çalıkuşu (1922), Damga (1924), Dudaktan Kalbe (1925), Akşam Güneşi (1926), Bir Kadın Düşmanı (1927), Yeşil Gece (1928),Acımak (1928), Yaprak Dökümü (1930), Kızılcık Dalları (1932), Gökyüzü (1935), Eski Hastalık (1938), Ateş Gecesi (1942), Değirmen (1944), Miskinler Tekkesi (1946), Harabelerin Çiçeği (1953), Kavak Yelleri (1950), Son Sığınak (1961),Kan Davası (1955),
Hikaye Kitapları: Tanrı Misafiri (1927), Sönmüş Yıldızlar (1927), Leyla ile Mecnun (1928), Olağan İşler (1930)
Gezi Yazıları: Anadolu Notları (ilk cildi 1936; ikinci cildi 1966)
Oyunları:Balıkesir Muhasebecisi (1953), Tanrıdağı Ziyafeti (1955)

HAKKINDA YAZILANLAR
Reşat Nuri Güntekin Türkan Poyraz � Muazzez Albek (Ankara, 1957)
Reşat Nuri Güntekin Hayatı, sanatı ve eserleri Muzaffer Uyguner (Varlık Yay;1967).
Romanıyla Reşat Nuri Güntekin İbrahim Zeki Burdurlu (İzmir Eğitim Ens. Yay., 1971)
Reşat Nuri�nin Tiyatro ile İlgili Makaleleri Prof.Dr.Kemal Yavuz Kültür Bakanlığı Y.
Reşat Nuri Güntekin� in Romanlarında Şahıslar Dünyası Birol Emil (1984) adlı doçentlik tezi.


HAKKINDA YAZILANLAR

ÇALIKUŞU AİLESİ Cemal Kalyoncu
Aksiyon 20 Nisan 2002 s.385

Başta Çalıkuşu romanı olmak üzere eserleriyle Türk edebiyatının klasiklerine imza atanlardan biri olan Reşat Nuri Güntekin'in, hayatta olan eşi Hadiya Hanım ve kızı Ela Güntekin, Reşat Nuri'yi ve aileyi ilk defa Aksiyon'a anlattı
Çalıkuşu'yla beraber Anadolu'yu gezenlerimiz az değildir. Dudaktan Kalbe, Acımak, Akşam Güneşi, Kavak Yelleri ve Yaprak Dökümü'ndeki kahramanların sevinçleriyle sevinen, üzüntüleriyle hüzünlenen, hele Ateş Gecesi'yle bir insanın iç dünyasına yolculuğa çıkanlar oldukça fazladır. Reşat Nuri Güntekin sayısı 30'u aşan eseri ile çağdaş Türk edebiyatının öncülerinden biridir. Türkiye'de kitap okurlarından hemen herkes Reşat Nuri Güntekin'in eserlerinden birini okumuş, okumayanlar da filme alınmış eserlerinden birini mutlaka izlemiştir. Yani Reşat Nuri Güntekin, eserlerinde, beslendiği toplumdan kopmayarak halktan karakterlere yer verdiğinden okur nezdinde ilgiyle karşılanmış birisidir.

25 Kasım 1889 yılında İstanbul'da doğan Reşat Nuri Güntekin'in babası askeri doktor olan Nuri Bey'dir. Annesi ise Anadolu'da valiliklerde bulunmuş Çerkez Yaver Paşa'nın kızı Lütfiye Hanım. Nuri�Lütfiye çifti Reşat dışında Reşide adlı bir de kız çocuğu getirir dünyaya. Ancak Reşide çok genç yaşta vefat edecektir.

Reşat Nuri öğrencisi ile evleniyor
Askeri doktor Nuri Bey'in peşinde Reşat Nuri de Anadolu'nun bir çok yerini dolaşır. İlkokula Çanakkale İptidai Mektebi'nde başlar. Bir süre de sadece gayrimüslimlerin okuduğu İzmir Frere'ler Okulu'nda okur. Kızı Ela Güntekin anlatıyor: "Müslümanları almıyorlar oraya. Ancak babam bir gayrimüslim adıyla kayıt yaptırıyor. Bir süre sonra da hiç bir neden olmadan babası oradan alıyor ve 'Oğlum sen gez, dolaş. İnsanlara bak, doğayı tanı' diyor. Bunun üzerine babam köylere gidiyor, üzüm bağlarını dolaşıyor, insanlarla konuşuyor ve böylece başıboş bir yıl geçiriyor. Sonra babam bunu niye yaptı? diye aklına takılıyor. Farisice bilen, Arapça ve Fransızca büyük bir kütüphanesi olan babası, yani dedem de utana sıkıla 'Ben seni Rousseau'nun Emil'i gibi yetiştirmek istedim' cevabını veriyor ona." Reşat Nuri'nin yazar olmasında bu hadisenin önemli rolü olmuştur herhalde: "Bu olay babamı, birtakım olayları düşünmeye, izlemeye yöneltmiştir diye düşünüyorum." Reşat Nuri daha sonra İstanbul'a gelir ve Saint Joseph'ten mezun olur. 1912'de Darülfünun Edebiyat Fakültesi'ni bitirir. Bir yıl sonra da uzun yıllar sürecek öğretmenliğe ilk adımını Bursa Sultanisi'nde Fransızca öğretmenliği yaparak atar. İstanbul'a döner, Vefa ve Erenköy Lise'lerinde müdürlük, Kabataş, Galatasaray, İstanbul Erkek Lisesi ile Çamlıca ve Erenköy Kız Liselerinde de 1931 yılına kadar Türkçe, edebiyat ve felsefe dersleri başta olmak üzere çeşitli dersler verir. 1917'den itibaren eserleri gazetelerde tefrika edilen Reşat Nuri Güntekin 1927 yılında da, Erenköy Kız Lisesi'nden yeni mezun olan öğrencisi Hadiye Hanım ile evlenir: "Annemin sesi çok güzelmiş. Okul idaresi eğitim için yurt dışına göndermeyi düşünmüş ama annemin babası izin vermemiş. Annem parıltıları olan bir kadın. Okusaydı iyi bir yere gelebilir ya da iyi bir opera sanatçısı olabilirdi." Hadiye Güntekin, sıtma konusunda yapmış olduğu mücadeleleri ile bilinen İzmitli Dr. Feyzullah İzmidi'nin torunudur: "Hiç birikimi olmayan bir adamın gidip burjuva ailesinin kızıyla evlenmesi sıradan bir şey değil. Babam halk adamı ama kendisini yetiştirmişti."

Feyzi Paşa ailesinin diğer fertleri soyadı kanunundan sonra 'paşaoğlu' dememek için Generalfeyzioğlu soyadını alır. Aileden Erol ve Feyzi iş adamı olur. Reşat Nuri'nin kayınpederi, yani Hadiye Hanım'ın babası ise damadının Güntekin olan soyadını alacaktır. Bugün 94 yaşında olan Hadiye Güntekin ise, eşiyle beraber son yıllarını geçirdiği Levent'teki, duvarları kocasının resimleriyle dolu evinde yaşamaya devam etmektedir.

Yazar, büyükelçi ve milletvekili Ruşen Eşref Ünaydın'ın teyzesinin oğlu olan Reşat Nuri Güntekin, 1931'den 1939 senesine kadar Milli Eğitim müfettişliği yapar. 1939'da ise milletvekili seçilerek Çanakkale'yi temsilen bir dönem Meclis'te bulunur: "Parti (CHP) adına Çanakkale'ye gidip teşkilatın düzensizliğini rapor ederek Çanakkale'nin CHP için elden gitmekte olduğunu anlattığı bir belge geçmişti elime. Ama babamın aktif bir siyasi hayatı olduğunu düşünmüyorum." Piyes de yazan Reşat Nuri Güntekin milletvekilliğinden sonra 1947 yılına kadar Milli Eğitim Başmüfettişliği yapar. Bundan sonra 1954'e kadar da Paris Kültür Ataşeliği görevinde bulunur. UNESCO'da Türkiye Temsilciliği ve talebe müfettişliği onun son resmi görevidir.

Ela kızla yapılan yürüyüşler
Güntekin çifti evliliklerinin üzerinden uzun süre geçtikten sonra çocuk sahibi olur. 1941'de doğan tek çocukları için Reşat Nuri kızının hatıra defterine bakın neler yazmıştır: "11 Mart 1951, Ela kızım, ben çocukken, senin yaşında iken, gökyüzündeki aya bakardım, 'Ay dede ay dede, oğlun kızın çok dede, birini bana versene, Allah sana çok vere' diye dua ederdim. Ay dede beni işitti. Çocuklarının birini bana verdi 'adı Ela kız olsun' dedi. 'Benim kadar çok ömrü, benimkiler kadar güzel çocukları olsun' dedi. Ela kızın babası Reşat Nuri Güntekin."

Aile Paris'te olduğu yıllarda Ela da eğitimine burada başlar: "Hem Almanlar'ın müttefiki hem Müslüman olduğumuz için o zaman okulda çok aşağılandığımı biliyorum. Ama ben intikamımı iyi notlarla aldım." Aile Türkiye'ye dönüş yaptığında küçük Ela da ilkokul beşinci sınıfı Nişantaşı'ndaki Nilüfer Hatun İlkokulu'nda okur. Ela Güntekin, o yıllarda Reşat Nuri için çok iyi bir yürüyüş arkadaşıdır: "Çok nazik bir adam. O zaman babalar şimdikiler gibi değil. Ne bileyim, çocuklarını dizlerinde hoplatmazlar, beraber birtakım şeyler paylaşmazlardı. Çocuk daha ayrı bir kategoride idi. Bir de tabii yaş farkı vardı. 1951'de taşındık Levent'teki bu eve. Karşımız mısır tarlası, dutluktu ve deniz görünürdü. Önümüzdeki şu Nispetiye Caddesi daracık ve çamurlu bir patika idi. Uzun uzun yürüyüşler yapardık babamla burada."

� Ne konuşurdu yürüyüşlerde?
Bir kere didaktik bir konuşması yoktu. Fakat ne bileyim gökteki bir yıldıza takılırdı. Fuzuli'nin derinliğinden, Allah kavramından, etikten bahsederdi ama bütün bunlar öğretici bir şey değildi. Sanki kendi kendine konuşuyormuş gibiydi daha çok.

� Siz kaç yaşında idiniz?
12�13 ama bizim eve çok kitap girerdi. Çok okurdum. Ben bir de Dame de Sion'da okuyordum. Oranın da teşvik edici bir yanı vardı. Çok küçük yaşta düşünmeye başladım diyebilirim. Zannediyorum ben de arada sorular soruyordum. Hatta son yaz Büyükada'da yaptığımız uzun yürüyüşlerde şunu dediğim olmuştur. Ben bunların hepsini kavrayamıyorum. Babam bunları bana niye anlatıyor?

� Sizi dert ortağı gibi mi görüyordu?
Olabilir ama dert ortağı da doğru bir laf değil. Yani içinin dolu ve konuşmak ihtiyacında olduğunu hissediyordum. Mesela isim vermeden ne bileyim, uğradığı düş kırıklıklarından söz ediyordu. Bir arkadaşın dostluğundan kaynaklanabilecek düş kırıklıklarından, insanların buna hazır olmaları gerektiğine kadar... Fakat sevgi dolu bir insandı. Birine ne kadar kızsa, öfkeli öfkeli gelir, anlatır, sonra 'Hay Allah' derdi. Böyle kin tutmayan, herşeyi geniş gören, son derece de nazik. Kimseye kötü bir söz söylediğini, bir kalp kırdığını görmedim. Fakat yine de tabii evde bir otoritesi vardı.

� Peki nereden besleniyordu?
Bu gezintileri yapıyoruz dedim ya. Levent çarşısı yeni kurulmuş, Teksas'ta bir kasaba gibi bir yer burası. Çıkardık babamla, ayakkabıcı, bakkal, aktar, kasap kim varsa dolaşırız. 'O buyur Reşat Bey, bir çay, kahve iç' derlerdi. Ve sohbet ederdi o insanlarla.
'Evimiz manastır gibi idi'

� Ne konuşurdu halkla?
Kitap konuşulmazdı bir kere. Biraz memleket meselesi konuşulurdu. Konuştuğu kişinin oturduğu yere dair bilgiler alırdı. Ama hiç bir zaman evde, oturulsun da, rakı sofrası kurulsun da, başka yazarlar da gelsin hep beraber içelim böyle bir şey yoktu. Bizim evimiz bir manastır gibi idi. Keyifsiz bir manastır değil ama, böyle bir yazar çizer takımı gelmezdi. Sonra, iki gün evde otursa 'Benim canım biraz sefalet istiyor' derdi.

� Sefalet?
Yağmur çamur. Eskiden buradan (Levent'ten) Babıali'ye gitmek kolay değildi. 40 dakikada bir otobüs vardı, yollar çamur içindeydi, sonra kendisi çok genç değildi.
Yalnız aile dostu bir doktor Talat Bey vardı. Daha çocukluğumda da iki tane arkadaşı vardı, Tatar Abdurrahman Bey ve Giritli Fahri Bey. Galiba bir yerde memurdular. Giritli Fahri Bey keyifli bir adamdı, Ada'ya gelirken yanına gramofonunu getirir Rum plakları çalar, şarkılar söylerdi filan.

'Babam pratik biri değildi'

� Kitaplarından iyi para kazanabiliyor muydu?
Hayır, hayır, hayır. Çok az, belki biraz Çalıkuşu'ndan kazanmıştır. Babamın hiç pratik birşeysi olmadığı için kimse de ona bir telif hakkı ödemiyordu. Vefatından sonra annem gerçekten bir mücadele verdi ve eserlerin topluca İnkilap'ta basılmasını sağladı.
Annem daha pratikti. Ne bileyim annemle bir bankaya gidecek olursak müdürün yanına çıkar beş dakikada işimiz hallolurdu. Babamla bir yere gidecek olursak kuyruğa girerdik. Ya da bir kitabını basmışlar, yayınevinden alacağı var, para ödemiyorlar, Babıali'den aşağı inerken kaldırım değiştirir 'O kitapçının önünden geçmeyeyim, Reşat Nuri para istiyor demesinler' diye düşünürdü. Bunlar çok zamanı geçmiş şeyler. Şövalye gibi.

� Yalnızlık ne derece etkindi hayatında? Yürümeniz dışında başka neler yapardı?
Yalnızlık dediğimiz zaman mesela o UNESCO'da görevli olduğu zaman birtakım toplantılardan sonra eve gelir ve anneme mi anlatırdı, kendi kendine mi konuşurdu bilmiyorum ama evde uzun uzun böyle dolaşarak kızgınlıkla bir şeyler anlattığını hatırlıyorum. Mısır veya Araplar'ın Türkler'e karşı birtakım girişimlerinden söz eder, kendi yaptığı birtakım müdahalelerden bahsederdi. Yalnızlık derken odasında yalnızdı tabii. Ama bir meyhaneye gitsin, bir kahveye gitsin, böyle şeyleri yoktu. O şeyleri belki çoktan kapatmıştı.
� Sizin anlattıklarınızdan evcimen bir yazar tipi çıkıyor ortaya. Yazısını yazan, işine giden, onun dışında çok fazla bir şeye karışmayan...

'Kahvaltımı babam hazırlardı'
Evet ama ben ona evcimen demem. Evin idaresi, bilmem nesi annemin üstünde idi. Şöyle bir şey var, çocukken, benim odam onunkinin karşısında idi. Ben yatardım ama onun odasından ışık vurur ve daktilo sesi gelirdi. O daktilo sesi müthiş bir güven verirdi bana. O ses büyülemiştir beni. Orada yalnızdı.

� Yazılarını ne zaman yazardı?
Gündüz yazmıyordu. Akşam mesela 21:30 �22:00'de odasına çekilir sabaha kadar... Ama yazıyor mu, çalışıyor mu, okuyor mu? Fakat ben hep o daktilo sesini duyardım. Sabah da beni 7:00'de kaldırır, bana kahvaltı verir �çorba pişirir, ekseriyetle de irmik çorbası� beni uğurlar ve ondan sonra yatardı. Ama bu 7�7:30'u bulurdu.
� Mutfak işlerine yardım ediyordu yani..
Yardım etmiyordu. Gece yazısının arasında mesela 12'de mutfağa girer, çok güzel yemekler pişirirdi. Fakat sonra o mutfağa girilmezdi tabii.

� Daha çok ne tür yemekler yapardı?
Alaturka yemekler. Patlıcanlı pilav filan gibi mesela. Yemek yapmak zannediyorum onun için bir hobi idi.

� Annenizden daha fazla girdiği oluyor muydu mutfağa?
Annem girmezdi.

� Başka ne tür hobisi vardı?
Radyo dinlerdi. O zamanlar radyonun ne müthiş bir icad olduğundan söz ederdi. Alaturka musikiyi büyük ilgiyle dinlerdi. Bir de radyoya çok sokulurdu. Çünkü annem o tür musikiden hoşlanmazdı.
� Evde annenizin sözü geçiyordu o zaman.
Bazen birinin, bazen diğerinin ama annemin sözü geçer gibiydi.

� Dini yaşantısı nasıldı? Konuşur muydu sizinle bu konularda?
Yeşil Gece kitabını biliyorsunuz. Ondan başka söyleyecek bir şeyim yok.

� Yazmayı iş edinenler genelde çok sigara tüketir. Babanız da çok sigara içer miydi?
Günde dört paket. O zamanın sigaraları incecikti fakat ölümü de ondan oldu zaten."
Reşat Nuri, 1956 yılında Londra'da tedavi görürken hayatını kaybeder: "Hastanede anneme demiş ki 'İyi ki Ela burada değil. Ne kadar acı çektiğimi görmüyor. Ona şükrediyorum.' Tabii ölümüyle beni çok kötü bir zamanda ortada bıraktı. Gelişme çağında idim. Ondan sonra kararlarımı, sürüklenmelerimi hep kendim götürmek zorunda kaldım. Yani o konuşmalar, sohbetler olmasa belki ben daha düz, belki daha sağlam, ayağı yere basan insan olurdum. Ondan sonra çok bocaladım tabii.
İlk eşi büyükelçi Tanşuğ Bleda

� Siz ne olmak istiyordunuz?
"Bilir miyim o yaşta? Sadece edebiyata ve okumaya büyük merakım vardı. O dönemde Levent çarşısında bir kitapçı vardı. Aziz Nesin işletiyordu onu. Sabahları da gazete dağıtımı yapıyordu bütün Levent mahallesine. Oraya sık sık gidip Pekos Bil vs. okuyordum. O zaman gelen bir gazeteci sormuş 'Ne olmak istiyorsun?' diye, ben de Teksas'a gidip kovboy olmak istiyorum demişim. Ve bu da gazetelerde çıkmış."
Ela Güntekin annesinin etkisiyle girdiği Dame de Sion'dan babasının vefatından iki yıl sonra, 1958'de mezun olur: "Sonra yurt dışında siyaset bilim okumak istiyordum, annem bir şekilde onu engelledi." Sonra İstanbul Üniversitesi Sosyoloji ve Felsefe Bölümüne girer. Ardından Sorbonne'da edebiyat üzerine eğitimine devam eder. Ela Güntekin bu yıllarda evlidir. Dışişleri'nde çalışan teyzesi Gaye Güntekin vesilesi ile tanıştığı, diplomasi merdivenlerini henüz tırmanmaya başlayan Tanşuğ Bleda ile evlenir (1961). Bleda, Mithat Şükrü ile akraba olmayıp, Paris, Tiran, Roma, Bonn'da görev yapan, Tahran'da büyükelçi, Paris'teki OECD'de Daimi Temsilci olan ve Paris Büyükelçiliği sırasında meslekte 42 yılını doldurarak emekliye ayrılan bir hariciyecidir. Ela Güntekin, Bleda ile 1967�68'e kadar evli kalır. Bu dönem Tanşuğ Bleda'nın Paris'e üçüncü katip olarak atandığı dönemdir. (Bleda, Hariciye'deki anılarını Maskeli Balo adıyla Doğan Kitap'tan yayınlamış ama Ela Hanım ile yaptığı evliliğe değinmemiştir.) Güntekin, eşinden boşandığı bu yıllarda TRT'de Merkez Program Dairesi'nde program uzmanı olarak çalışmaya başlar. Ankara Sanat Tiyatrosu oyuncularından Mehmet Keskiner de TRT'dedir. Ela Güntekin ikinci evliliğini Keskiner'le yapar ve Üzüm adında bir kız ve Yağmur adında bir erkek çocuk getirir dünyaya: "Sevgi ve Mümtaz Soysal çok yakın dostlarımdı. Bir akşam arabamın içinde Sevgi Soysal ve Mehmet Keskinoğlu ile birlikte iken İsrail Büyükelçiliği'nin önüne geldiğimizde durduk ve bir tartışma yüzünden Mehmet'e 'Yeter' diye bağırdım. Arabanın çevresini birden polisler sardı. Mümtaz Soysal hapiste, ben de mimli bir yer olan TRT'de çalıştığım için, icra�i rezaletten kendimi önce karakolda, sonra Mamak Cezaevi'nde buldum. Bir aya yakın cezaevinde kaldıktan sonra TRT'ye gittik. Genel Müdür Musa Öğün Paşa idi. 10 dakika sonra çağrılarak işimize son verildiği söylendi. Orada bazıları 'Sen Reşat Nuri'nin kızısın, senin için Musa Paşa'ya bir şey yapabiliriz' dedi. Ben de o ekmekten yemem dedim ve Mehmet'le birlikte istifa ettik."

Bundan sonra Güntekin'e kolay iş vermezler. Türkiye'deki yabancılara sağlık sigortası hizmeti veren bir şirkette kısa bir süre çalıştıktan sonra oradan da atılır. Sonrasında bir yabancı dil okulunda çalışır fakat burada da fazla tutunamaz.
'İnsanlar Reşat Nuri'nin kızı ne yaptı diye soruyorlar'

1973 veya 74'te de Mehmet Keskinoğlu'ndan ayrılan Ela Hanım, 1991'de emekli olduktan sonra Boğaziçi Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışır. Yine bu sırada özel dersler verir. Bu dönemde başladığı çeviri yapma işi, hayatının daha sonraki bölümlerinde yapacağı tek iş olacaktır. Şeyh Bedrettin'in Hayatı, Hatice Sultan ve Melling Kalfa gibi eski çevirilerinin yanında Osmanlılar ve Ölüm gibi eserlerle çevirilerine devam eder.

� Babanızdan dolayı sıkıntılar veya kolaylıklar yaşadığınız oldu mu?
"Dame de Sion'da okurken babam oraya müfettiş olarak gelmişti. Sonra bir ders arasında beni de müdirenin odasına çağırdılar, çay içiyorlardı. Ertesi gün, bir şey yapmadığım halde sudan bir bahane ile bana ceza verdiler. Ben de geldim babama yakındım. 'Şımarmandan korkmuşlardır' dedi. Yıllar sonra o Sör'ü Fransa'da bulup aynı soruyu ona sorduğumda aynı cevabı verdi. Babamın bir sözü vardı 'Şöhretler bedelini ödemek zorundadır' diye. Belki ondan dolayı ben onun kızı olmakla övünmedim, onu öne çıkarmadım, televizyona çıkmak istemedim, röportajlar yapmak istemedim, yani bir çeşit tevazu, herkes gibi olma, sıradan olmak arzusu... Onun için ayrıcalıklı bir muamele de görmedim. Ama babamdan dolayı en sıradan insanlardan çok sevgi, saygı gördüm. Ona da minnet duydum. Ne mutlu size. Halbuki yani bunun da bir bedeli var. İnsanlar karşınıza dikilip 'Sen ne yaptın bakalım?' gibi sualler soruyorlar."

Munky
25-07-07, 08:51
Robert Anhegger - (27.03.2001)
Bedri Rahmi ve Sabahattin Eyüboğlu'nun kardeşi Mualla Eyüboğlu'nun eşi olan Dr.Robert Anhegger 27 Mart 2001 tarihinde öldü.


HAKKINDA YAZILANLAR

*İstanbul Goethe Enstitüsü�nün 40 yıllık bir geçmişi vardır. Türk-Alman kültür ilişkilerini tekrar canlandırmak ve yetişkinler için dil kursları vermek amacıyla 1955 yılında Türk-Alman Kültür İşleri İstişare Kurulu kuruldu (bugünkü ismi Türk-Alman Kültür İşleri Kurulu Derneği�dir). Kuruluşundan bir yıl sonra ilk enstitü müdürü olan Dr. Robert Anhegger�i Federal Almanya Cumhuriyeti Başkonsolosluğu Kültür Dairesi yöneticisi, İstanbul�da dil kursları organize etmekle görevlendirdi. Kurs yeri olarak Alman Lisesi tahsis edildi.


*ROBERT ANHEGGER - HALİL İNALCIK: Kanunname-i Sultani Ber Muceb-i Örf-i Osmani (II. Mehmet ve II. Bayezid Devirlerine Ait Yasakname ve Kanunnameler).

*Doğan Apartmanı

Figen Nalan Özkan
star.com.tr/ şehir rehberi

Galata Kulesi'ne çıkan sokakların birinde romantik, çekici, kollarını "U" şeklinde Boğaz'a açmış, 6 katlı, 49 daireli, avlulu, teraslı bir apartman var. Mimarı belli değil ama hayat hikayesinin inişli çıkışlı olduğu biliniyor ve tamı tamına 105 yaşında...


Kimler yok ki o apartmanda... Türkiye'nin ilk kadın mimarlarından Mualla Eyüboğlu ve Türkolog Robert Anhegger çifti, araştırmacı-yazar Rasih Nuri ve Bedia İleri , İstanbul Barosu Başkanı Yücel Sayman, ressamlar, edebiyatçılar....
Şehrin keşmekeşinden kaçmak, geçmişi kıyısından köşesinden yakalamak için şöyle bir Galata yapmanız yeterli. Bu semtin ara sokaklarını keşfetmek, değişik renkleri, ruhları, hikayeleri yakalamak, o üzerine sinmiş tarihi dokunun kokusunu içimize çekmek... Her bir sokak başka bir sürprize kaynaklık eder.

İşte Galata'da Doğan Apartmanı da insanın gönlüne bir ateş gibi düşer. Her Beyoğlu'na çıkışımda beni o gizemli avlusuna çekiverirdi. Doğan Apartmanı'na uğramadan geçemez oldum. Sevdiklerimi götürdüm, tanıştırdım onunla. Doğan Apartmanı'ndan dostlar edindim. Onlarla bir başka mekanda değil, o apartmanda ve kendi evlerinde görüşmek istedim hep. O büyülü dünyanın birer parçasıydılar çünkü. Avlusunda uzun uzun oturdum, rüyalara daldım...

Dışardan baktığımda, yeşil panjurlu, kocaman bir apartman görmüştüm, içeri girdiğimde ise bir rüya. Her bir penceresinde zaman takılıp kalmıştı. Bir o yana bir bu yana, ileri geri... Kocaman bir avlu, avluyu sarmalamış taş duvarlar, duvarlarda gene yeşil panjurlu pencereler, çiçekli eski zaman balkonları ve gökyüzü. Nasıl da merak etmiştim bu dev binanın hikayesini.

Kimler oturmuştu, kimler oturuyordu... Çaldığım ilk kapı, araştırmacı-yazar ve şair Suphi Nuri İleri'nin oturduğu dairenin kapısı. Zaten avluda karşılaştığım kızı Esin o güler yüzlü ifadesiyle "babam size her konuda yardımcı olur. Buradan 4 numaralı daireye çıkın" demişti.

Doğan Apartmanı'nı ilk kez araştırmacı yazar Rasih Nuri İleri, 21 yıl önce, burada oturan eski dostu Mualla Eyüboğlu'nu ziyarete geldiğinde keşfetmiş.
Birkaç gün sonra da oğlu Suphi'yi bu muhteşem binayı göstermek için götürmüş. Şans bu ya kaytan bıyıklı kapıcı yolunu kesip "ne aradığını" sorunca, o da binayı oğluna göstermek istediğini söyleyip, "Burada satılık daire var mı" deyivermiş; ve şimdiki oturdukları daireyi göstermiş kapıcı. O daireyi de satın almış zaten.

O bir aşk
Suphi Nuri İleri için Doğan Apartmanı bir aşk. "Aşkı, evet aşktı ve hala da aşığım bu apartmana" derken gözleri parıldıyor. O, bu apartmanda ölmek istiyor. "Burayı görüp de hayran kalmamak mümkün mü?" diyor bize Doğan Apartmanı'nı ve manzarayı göstererek. Ve hemen ekliyor: "Aradığım İstanbul'u buldum burada."

Ahmet'i de Suphi Nuri İleri'nin evinde tanıdık. O, bütün ailesini savaş sırasında kaybetmiş, tek başına kalmış bir Somalili. Ama Galata'da, Doğan Apartmanı'nda hayat yeniden filizlenmiş onun için. Tıp eğitimi için geldiği İstanbul'da ekonomik koşullar nedeniyle marangozluk ve boyacılık yapmak zorunda kalmış, ama hayata karşı o kadar dirençli ki, aynen Doğan Apartmanı gibi her türlü olumsuzluğa karşı dimdik ayakta. İleri'lerin evinde onlara yardım ediyor. "Kendime bir baba, anne ve kız kardeş buldum" diyor. Galatayı da çok renkli buluyor: Çingeneler, Araplar, Etiyopyalılar, Nijeryalılar, Senegalliler...

Esin İleri, bu apartmanın pırıl pırıl gençlerinden biri. Tıpkı Doğan Apartmanı gibi gururlu, mağrur, cana yakın. Piyer Loti Lisesi'nde okuyor. O kendini bir İstiklal Caddesi çocuğu olarak tanımlıyor. Başka bir yerde yaşaması mümkün değil. Doğan Apartmanı ise onun için çok değerli. Anneannesi, büyükbabası ve ailesi orada. "Togay var. Reklamcı. Canım sıkılınca hemen ona kaçarım. Benim sığınağım. Doğan Apartmanı'nın çehresi değişti. Burası gibi kozmopolit bir yerde altın günleri yapmak ters geliyor" diyor.

xxxxxxxxxxxx

Türkleşmiş bir Alman: Robert Anhegger
Beşir Ayvazoğlu
Zaman 9 Mayıs 2001

Robert Anhegger'in ölüm haberini nasılsa kaçırmışım. Geçen ay ölen bu değerli "Alman Türk'ü" için, danışma kurulunda yer aldığı ve birçok yazısını yayımladığı Tarih ve Toplum dergisinin yeni sayısında bir dosya hazırlanmış. İlber Ortaylı, Rasih Nuri İleri ve Fahri Aral'ın yazılarından oluşan bu dosyada, Anhegger'in de "Evangelinos Misailidis ve Türkçe Konuşan Dindaşları" başlıklı eski ve önemli bir yazısı yer alıyor.

Yıldızı Nazilerle barışmadığı için 1935 yılında ülkesini terk etmek zorunda kalan ve ömrünün büyük bir kısmını haymatlos olarak Türkiye'de geçiren, bu arada bir Türk'le, Mualla Eyüboğlu'yla evlenen Anhegger, kendini "Türkleşmiş bilinçli bir Alman" olarak görüyordu. Viyana'da doğmuştu ve niyeti aslında madencilik okumaktı. Ancak şartlar onu Balkanistik tahsili yapmaya zorladı. Bununla beraber madencilik hevesi büsbütün sönmemişti. 1942'de tamamladığı ve Zürich Üniversitesi'ne sunduğu doktora tezinde bu hevesiyle uzmanlık alanı şaşırtıcı bir biçimde bir araya gelmişti: "Osmanlı İmparatorluğu'nda Maden İşletmelerinin Tarihi Üzerine."

Anhegger, Balkanlar'da Osmanlı gerçeğiyle yüz yüze gelmiştir. Balkanistik çalışırken, bu bölgeyi altı yüz yıl idare eden Osmanlı gerçeğiyle ve Türk kültürüyle karşılaşmamak imkânsızdır. İlber Ortaylı Tarih ve Toplum'un yeni sayısında ikinci defa yayımlanan "İçimizden Biri" başlıklı Robert Anhegger portresinde, Türkçe'ye ve Türk kültürüne Balkanistik yoluyla giren araştırmacıların, bu alana Arapça ve Farsça'dan sonra yönelenlere göre daha gerçekçi olduklarını, yani oryantalistik kalıplardan ve kavramlar yumağından uzak durmayı başardıklarını söylüyor. Robert Anhegger gibi.

Savaş şartları ve ilgi duyduğu konular, Anhegger'i 1940'larda Türkiye'ye sürüklemişti. Özel Almanca derslerinden musahhihliğe ve redaktörlüğe kadar bir yığın iş yaparak ayakta kalmaya çalıştı. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde görev yaptı. Dostlar edindi. Bir yandan da yakın dostu Prof. Andreas Tietze'yle Türk dili, tarihi ve folkloru üzerine çalışmaya devam ediyordu. Aynı yıllarda Halil İnalcık'la birlikte, İlber Ortaylı'ya göre "Osmanlı tetkiklerinin temel eserlerinden biri" olan Kanunnâme-i Sultanî, ber-muceb-i Örfî Osmanî'nin gün ışığına çıkmasını sağladı.

1949 yılında, diğer Alman hocalarla birlikte üniversitedeki aktif görevinden ayrılan Anhegger, artık "Türkleşmiş" bir Almandı, dostları ve eşi tarafından akrabaları vardı; bunun için Türkiye'yi terk etmedi. Çeşitli kurumlarda görev yaptı. 1961'den itibaren yedi yıl boyunca İstanbul Goethe Enstitüsü'nü yönetti. İstanbul'daki ilk önemli sanat galerilerinden biri olan Maya Sanat Galerisi'ni o kurmuş ve öncü Türk ressamlarına açmıştı. Geniş bir sanat kültürüne sahipti.

İlber Hoca'nın sözünü ettiğimiz Anhegger portresindeki şu tespitleri çok önemlidir:
"[...] kimsenin el atmadığı bazı alanlarda öncü araştırmaları olan bir Türkologdur. Osmanlı İmparatorluğu içindeki halkların ayrı hücrelerde değil, iç içe yaşadıklarını görüp aralarındaki kültür alışverişini, ürünlerini bu açıdan tedkike yönelmiştir. Özellikle Türkçe konuşan Ortodokslar, yani Karamanlılar üzerindeki bazı bilgileri ona borçluyuz [...] Missailidis'in Temâşâ-i Dünya adlı eserini Vedat Günyol'la birlikte Lâtin harfleriyle yayımlamış ve bu eser ile Karamanlı ağzı üzerinde etraflı tetkiklerini özetlemiştir. Anhegger, Balkanlar ve Rumeli'deki Osmanlı mimarîsi ve geniş alandaki Türk kültürünün evreleri ve etkileşimi üzerinde de ilginç makaleler yazmıştır."

Son yıllarını yaşadığı Hollanda'da da Türk kültürü üzerindeki çalışmalarına aynı heyecanla devam eden Anhegger'in gençliğinde sosyalist olduğu anlaşılıyor. Türkiye'de bu kimliğini hiç ön plana çıkarmamakla beraber yakın çevresinde solcu aydınların ağırlıkta olduğu bir gerçektir. Keşke bütün sosyalist aydınlar bu "Türkleşmiş Alman"ı örnek alıp Türk kültürüne onun kadar hizmet edebilselerdi; o zaman başımız üstünde yerleri olurdu.
Robert Anhegger'i saygıyla anıyorum. Toprağı bol olsun.

b.ayvazoglu@zaman.com.tr

Munky
25-07-07, 08:51
Türkiye'nin 10'uncu cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in öğretmen eşi Semra Sezer Ankara'ya 18 Eylül 1975 tarihinde naklen geldi. Çankaya İlköğretim Okulu'nda görev yapan Semra Sezer, Şubat 2000'nde emekliye ayrılmak üzere dilekçe verdi. Bayan Sezer dilekçesinde �eşinin sağlık durumunun, uzun soluklu bir bakım gerektirdiğini'' gerekçe göstererek emeklilik talebinde bulunduğu ileri sürüldü. Semra Sezer'in dilekçe verdiği dönemde, Ahmet Sezer, by-pass ameliyatı geçirmişti. Semra Sezer'e, görevinden ayrılırken, okuldaki başarısı nedeniyle okul yönetimince bir maaş ikramiye ödül verildi. Ankara Çankaya İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü'ne bağlı görev yapan Semra Sezer, 1/4 kadro derecesinden emekli oldu. Bayan Sezer, eşinin 24 Nisan 2000'de iktidar ve muhalefet partilerinin tarihi mutakabatıyla Cumhurbaşkanı adayı olarak gösterildiğini televizyondan öğrendiğini belirtirken, yorum yapmaktan kaçındı. Sadece �Hayırlı olsun� demekle yetindi.

Bayan Sezer, eşinin 24 Nisan 2000'de iktidar ve muhalefet partilerinin tarihi mutakabatıyla Cumhurbaşkanı adayı olarak gösterildiğini televizyondan öğrendiğini belirtirken, yorum yapmaktan kaçındı. Sadece �Hayırlı olsun� demekle yetindi.Mütevazi kişiliği ile tanınan Bayan Sezer saçlarını boyatmıyor, takı kullanmıyor. Her zaman sadeliği tercih eden Semra Hanım'ın marka düşkünlüğü hiç olmadı. Aile bütçesine katkıda bulunmak için özel dersler verdi, tutumlu bir insan olarak tanınıyor. Çok konuşmayı sevmiyor, içki ve sigara kullanmıyor. Tek düşkün olduğu şey ise eşi ve çocukları.

Xxxxxxxx

Munky
25-07-07, 08:51
Sırrı Atalay ( 1919)- (1986)
TÜRKİYE CUMHURİYETİ CUMHURİYET SENATOSU BAŞKANI
GÖREV SÜRESİ: 16.6.1977 - 6.11.1979
Sırrı Atalay 1919 yılında Pasinler'de doğdu. Ankara Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra çeşitli yerlerde savcılık ve yargıçlık yaptı. 9. 10 ve 11 nci dönemlerde Kars Milletvekili seçildi. Temsilciler Meclisi üyeliğinde bulundu. 1961'de Kars senatörü seçilerek 1980'e kadar parlamentoda kaldı. 1963'de Adalet Bakanlığı da yaptı. Deneyli bir parlamenter olarak pek çok parlamento kuruluşlarında çalıştı. Bir süre öğretmenlik de yapan Sırrı Atalay 1986 yılında vefat etti.

Munky
25-07-07, 08:52
Sultan Galiyev ( 13.07.1882)
1917 Bolşevik devriminin dört büyüklerinden biri olan Sultan Galiyev (diğerleri Lenin-Stalin-Troçki) Kazanlı bir Tatar Türk'ü ve Müslüman kökenli bir marksisttir.
Galiyev 13 Temmuz 1882 yılında bugünkü özerk Başkırdistan sınırları içinde Sterlitamak bölgesindeki Krımsakaly (bazı kaynaklarda kırımsakal ya da kırmıskalı olarak geçiyor) kasabasına bağlı Elimbetova köyünde dünyaya geldi. İlk eğitimini öğretmen olan babasından aldıktan sonra Kazan'daki Tatar Pedagoji Enstitüsü'ne girdi. Sultan Galiyev bu okulu bitirdikten sonra bir süre öğretmenlik yaptı ve daha sonra Ufa Belediye Kütüphanesi'nde çalışmaya başladı. Buradan ayrılan Galiyev çeşitli gazetelerde çalıştıktan sonra 1915'te öğretmenlik mesleğine geri döndü. Bu sırada Bakü'de bulunan Galiyev Azerbaycan Ulusal Hareketine katıldı.

1917 Şubat Devrimi esnasında Bakü'de bulunan Galiyev, Müslüman Kongresi Yürütme Komitesi Sekreterliği için çağrılmış olduğu Moskova'ya gitti ve kongrenin bitiminden sonra Kazan'a geçti. Böylece aktif olarak siyasi hayatı başlamış oldu. Sultan Galiyev Kazan'da Müslüman Sosyalist Komitesi'ne katıldı (Muskom). Bu komitenin lideri Molla Nur Vahitov'du ve ileriki günlerde Galiyev'e rehberlik edecekti.

Sultan Galiyev, 1917 yılında Rus Komünist Partisi'ne de girdi. Komünist Parti hiyerarşisi içinde en yüksek dereceli Müslüman haline geldi. 1918 yılında Molla Nur Vahitov'un Çek lejyonerleri tarafından öldürülmesi önünün açılmasına sebep olmuştu. Fakat Vahitov'un öldürülmesi S.Galiyev'in mücadelede yalnız kalmasına da sebep oldu. S.Galiyev Komünist Parti içerisinde daha ziyade Müslümanlarla ilgili görevleri üstlenmiştir. Bunlar Merkezi Müslüman Komiserliği üyesi, Müslüman Askeri Kollegiyumu başkanı, Narkomats'ın resmi yayın organı Jizn Natsionalnostey'in editörlüğü idi. Dolayısıyla Komünist Parti içinde sağlam bir yere sahipti ve devrimde en önlerde yer almıştı. 1923'te ilk defa tutuklandığında devrime yaptığı bu hizmetler nedeniyle serbest bırakıldı.

Rus Bolşeviklerin iç savaştan başarılı bir şekilde çıkmasından sonra Rus liderler arasında özellikle Lenin'in hastalanmasından sonra egemenlik mücadelesi başladı. Stalin bu mücadeleyi kazanan kişi oldu. Stalin bu mücadele sırasında Sultan Galiyev'i de kendisine rakip olarak görüyordu. İşte bu durum Galiyev'in karşı-devrimci, burjuva milliyetçisi suçlamalarına maruz kalmasına ve 1940'lı yıllarda kurşuna dizilerek öldürülmesine neden oldu. Ölüm tarihi net olarak bilinmemektedir.

HAKKINDA YAZILANLAR

Sultan Galiyev
Erol Cihangir
İRFAN YAYINEVİ

Çalışma sahası olarak seçtiğimiz "Sultan Galiyev ve Koloniler Enternasyonali" tezi, 1917 Bolşevik Devrimi ile, devrimi takibeden yıllarda eylem ve kuramlarıyla bir dönemin adı olmuştur. Bolşevik Devrimi içinde ilk muhalefet hareketi olmanın ötesinde, Türk halklarının geleceği, sömürge ülkelerin Batı karşısında konumları ve Bolşevik Tarihi içinde de Sultan Galiyev adı uzun zaman kendinden söz ettirdiği gibi halen de söz ettirmektedir.
256 sayfa; 3.HAMUR; 13,5x19,5 cm; KARTON KAPAK; ISBN:9753710240; Dili:Türkçe

Munky
25-07-07, 08:52
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/2972.jpg
Şemsettin Günaltay ( 1883)- (19.10.1961)
1883�te Erzincan Kemaliye�de doğan Günaltay, Lozan Üniversitesi Doğa Bilimleri Bölümü�nden mezun oldu. Yurda dönünce çeşitli liselerde müdürlük yaptı ve bu sırada tanıştığı Ziya Gökalp�in etkisiyle Türk tarihini araştırmaya başladı. 1914�te Darülfünun�daki ıslahat çalışmaları sırasında Edebiyat Fakültesi Türk tarihi ve İslam kavimleri tarihi profesörü, daha sonra da İlahiyat Fakültesi dekanı oldu. Şemsettin Günaltay 1915�te Ertuğrul Sancağı�ndan Bilecik mebusu seçilerek Meclis-i Mebusan�a girdi ve Meclis dağılana kadar bu görevde kaldı.

Bir süre İstanbul Belediye Meclisi�nde üyelik ve başkan vekilliği de yapaan Günaltay, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti�nde görev aldı. 1923-1950 yılları arasında Sivas, 1950-1954 yılları arsında Erzincan milletvekilliği yapan Şemsettin Günaltay, 1949�da Hasan Saka�nın istifası üzerine başbakanlığa getirilmiş ve Demokrat Parti iktidarına kadar bu görevini sürdürmüştü. CHP İstanbul il başkanlığı ve Kurucu Meclis üyeliği de yapan Günaltay, 1961�de İstanbul senatörü seçildi, ancak göreve başlayamadan öldü. 1941�den ölene dek Türk Tarih Kurumu�nun başkanlığını yapan Günaltay�ın eserleri arasında, Zulmetten Nura, Hurafattan Hakikata, İslam Dini Tarihi, Maziden Atiye sayılabilir.

Eski başbakan ve tarihçi Şemsettin Günaltay 19 Ekim 1961�de Ortaköy Şifa Yurdu�nda prostat kanserinden öldü. Cenazesi İstanbul Üniversitesi�nde yapılan bir törenden sonra vasiyeti üzerine Ankara Asli Mezarlığı�nda kızının yanında toprağa verildi.

Munky
25-07-07, 08:52
Tayyar Altıkulaç ( 1938)
1938 yılında Kastamonu'da doğdu. İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü'nü bitirdi. Bir müddet öğretmen olarak çalıştıktan sonra İstanbul ve Kayseri Yüksek İslam Enstitülerinde öğretim üyeliği görevinde bulundu.

Bağdat Üniversitesi'nde Arap Dili ve Edebiyatı alanında çalışmalar yaptı. Diyanet İşleri Başkanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığı'nda çeşitli görevlerde bulundu. 1978-86 yılları arasında Diyanet İşleri Başkanı oldu. Marmara Üniversitesi ile Bakü Devlet Üniversitesi'nde öğretim üyeliği yaptı. İlahiyat alanında basılmış çeşitli eserleri bulunmaktadır.

Munky
25-07-07, 08:53
Ümit Kaftancıoğlu
1935 yılında Kars'ta doğdu. Cılavuz Köy Enstitüsü'nü (1957), Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü'nü bitirdi, öğretmen olarak atandı. Bu görevdeyken 1974 yılında İstanbul Radyosu'na girdi. Dönemeç adlı hikayesiyle 1970 TRT Başarı Ödülü'nü, Çocuk ve Kent adlı hikayesiyle Başkent Ödülü'nü aldı. Eserlerinde folklorik malzemeler kullanmıştır. 1980 yılında vefat etti.

ESERLERİ:
Çarpana, Dönemeç, Hızır Paşa, Şülgür Deresi, Tüfekliler, Yelatan.

Munky
25-07-07, 08:53
Veli Ertan
Veli Ertan, 1910 yılında Akseki'de doğdu. İlk ve orta öğretimini Ankara Daru'l-Hilafe Medresesi, Öğretmen Okulu İlk Kısmı ve Antalya Ortaokulu'nda bitirdi. Gazi Terbiye Enstütüsü Pedagoji Bölümü mezunu. 1956 yılnda Milli Eğitim Bakanlığı tarafından gönderildiği Irak'da Arap Dili ve Edebiyatı öğrenimi gördü. 1933 den itibaren çeşitli şehirlerde öğretmen ve yönetici olarak çalıştı. Yüksek İslam Enstitüleri�nde müdürlük yaptı. Kendi İsteğiyle 1974 yılında emekli oldu. Yazıları İslam Medeniyeti, Yeşilay, Hilal, Tohum, Sur, Hakses gibi dergilerde yayımladı.

ESERLERİ:
Cevdet Paşa Hayatı ve Eserleri, Mehmet Akif Hayatı Eserleri ve Tesirleri, Ahmed Hamdi Akseki'nin Hayatı Eserleri ve Tesirleri, Son Peygamber Hz.Muhammed'in Hayatı, Cumhuriyet Devrinde Din Eğitimi, Din Müesseseleri ve Din Alimleri.

Munky
25-07-07, 08:53
Yılmaz Boyunağa ( 1935)- (1995)
Ahmet Yılmaz Boyunağa, 1935 yılında Kırklareli'nde doğdu. İlk, orta ve lise tahsilini Zonguldak'ta yaptı.
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünden mezun oldu.
Değişik illerde öğretmenlik yaptı, talebe yetiştirdi. Samsun Üniversitesi Eğitim Fakültesinde öğretim üyeliğinden emekliye ayrıldı.
2 çocuk babası olan Ahmet Yılmaz Boyunağa, 1995 yılında vefat etti.
Boyunağa arkasında, kendisini hayırla yad ettirecek, özellikle gençlerin zevkle okuduğu pek çok tarihi roman bıraktı.

ESERLERİ

HİLAL UĞRUNA
ZAFER RÜZGARLARI
HİND SULARINDA
KIRIK HANÇER

Munky
25-07-07, 08:54
Yusuf Ziya Ortaç ( 23.04.1895)- (11.03.1967)
23 Nisan 1895 tarihinde İstanbul'da doğdu, 11 Mart 1967 tarihinde İstanbul'da öldü. Vefa İdadisi'ni bitirdi. Sınavla öğretmen oldu. İzmit'te ve İstanbul'da öğretmenlik yaptı. Orhan Seyfi Orhon'la birlikte Akbaba adlı gülmece dergisini yayınladı. Büyük Mecmua, İnci, Serveti Fünun, Şair, Türk Yurdu gibi dergilerde yazdı. Beş Hececiler arasında yer alır.

Munky
25-07-07, 08:54
Ziyai Efendi ( 1850)
Müftü Ziyai Efendi, 1850 yılında Lefkoşa'da dünyaya geldi. Öğrenimini Kıbrıs, Istanbul ve Mısır'da sürdürdükten sonra 1880 yılında o zaman adanın en yüksek öğrenim kurumu olan "Rüştiye Mektebi Başmuallimliğine" tayin edildi. İsmail Hikmet Ertaylan döneminde yayınlanan Lise Dergisine göre bu görev 1896 yılına kadar, yani Rüştiye'nin yerine dadi okulunun kuruluşuna kadar 16 yı1 sürdü. Bu 16 yıl boyunca ada'da ihtiyaç duyulan ilk muallim ordusunu yetiştirdi.

Bu görevden aynlmasından sonra İdadi'nin fahri öğretmenliğini, orta okullar heyetinin uzun yıllar üyeliğini ve başkanlığını yaptı. Başöğretmenlikten ayrıldıktan sonra siyasi hayata atılan Müftü Ziyai, Lefkoşa-Girne Milletvekilliği görevinde bulunmuştur. Daha sonra memuriyete atılan Müftü Ziyai, Lefkoşa Kadılığı'nda bulunmuş ve 1926 yılına kadar da Kıbrıs Müftülüğünü yürütmüştür.

Türk Bankası'nın kuruluşunda da önemli rol oynayan Müftü Ziyai uzun yıllar bu bankanın yönetim kurulu başkanlığını yapmıştır. Sürekli olarak ada'daki yerleşim yerlerini dolaşan ve halkla temas kuran Müftü Ziyai 1918 yılında Meclis-i Milli Kongresi'nin toplanmasında önemli rol oynamış ve kongrenin başkanlığını yapmıştır.

Ölümü üzerine adanın her kasabasında ve Lefkoşa' nın bütün camilerinde salalar okundu ve cenaze merasimine Kıbrıs'ın her tarafından heyetler geldi. Törene büyük bir Türk kitlesi, hükümet erkanı, Rum ileri gelenleri, Lefkoşa Belediye Başkanı ve bir polis birliği katıldı.

Sevda_Rapcisi
25-07-07, 17:40
http://www.tkip.org/img/d7.jpg

Yusuf, 1947 yılında yozgat'ın bir köyünde doğdu. ortaöğrenimini dindar ve anti-komünist eğilimlerle, gelenekçi önyargıların güçlü olduğu bir çevrede tamamladı.

1966'da odtü'ye girdi. bir yıla kalmadan odtü sosyalist fikir kulübü'nün üyesi oldu, dev-genç içinde çalışmaya başladı. bu dönemden itibaren önce hazırlık okulunda, sonra da mühendislik fakültesinde patlak veren boykotların ve hemen ardından odtü işgalinin önde gelen örgütçülerinden oldu. ilk yargılandığı eylem, cia ajanı, amerikan büyükelçisi commer'in arabasının yakılmasıydı.

1969 yılında arkadaşlarıyla birlikte filistin'e gitti. burada helikopter ve uçak pilotluğunu öğrendi. traktörden helikoptere kadar her türlü aracı büyük bir ustalıkla kullanıyordu.

1970 yılında kurulan thko'nun kurucusu ve önderlerinden olan Yusuf Aslan, Deniz
Gezmiş'le birlikte nurhak'a dağdaki gerilla grubuna katılmaya giderken, sivas şarkışla'da yaralı olarak yakalandı. sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı. 6 mayıs 1972'de deniz gezmiş, hüseyin inan'la birlikte idam edildi.

babasina idam edilmeden onceki son mektubunda;

sevgili babacığım,

bu mektubu aldığın zaman ben ebediyen bu dünyadan göç etmiş olacağım. ne kadar sarsılacağını tahmin ediyorum. bir buçuk seneden beri, benim yüzümden nasıl üzüntü içinde olduğunuz malum. bu son olayı da metanetle karşılamanızı sadece dileyebiliyorum. babacığım, bu olayda da annemin ve yücel'in, senin tesellilerine ve desteklerine ihtiyaçları çok. bunun için ne kadar metin olursan hem senin sağlığın için hem de onlar için o kadar iyi olur. elbette ki yıllarca emek verip yetiştirdiğin bir oğlun bir günde öldürülmesi, kolay göğüslenecek bir olay değildir. fakat siz benim ne için, kimlere karşı mücadele verdiğimi biliyorsunuz. ben bu açıdan rahat ve vicdan huzuru içinde gidiyorum. sizlerin de bu bakımdan rahat ve huzur içinde olduğunuzu ve olacağınızı biliyorum. babacığım annemi ve yücel'in, senin desteklerine muhtaç olduklarını söylemiştim. onları rahat ettirmek için bütün gücünü kullanacağından zaten eminim. babacığım, burada şunu ilave edeyim ki yücel'in hastalığından kendimi sorumlu hissediyorum. yücel için her şeyinizi ortaya koyacağınız konusunda da kuşkum yok. ablamlar için söyleyeceğim fazla üzülmesinler, olayın sarsıntıları geçtikten sonra normal hayatlarını devam ettirsinler. mehtap'a ne diyeyim. benim için her zaman bol bol öpün. babacığım, cezaevinde kalan arkadaşları ara sıra yoklarsan, hallerini hatırlarını sorarsan çok memnun olurum. her birisi oğlun sayılır. dışarıda bizler için uğraşan dostlarım ve dostlarını hiçbir zaman unutmayacağını biliyorum.

mektubum burada biterken sizi, annemi, yücel'i, ablamı, aziz abiyi, hasretle kucaklarım babacığım. sağlıcakla kalın.

Yusuf Aslan
"Ben ülkemin bağımsızlığı ve halkımın mutluluğu için şerefimle bir defa ölüyorum.
Sizle bizi asanlar *********liğinizle her gün öleceksiniz. Biz halkımızın hizmetindeyiz. Sizler Amerika'nın hizmetindesiniz.
Yaşasın devrimciler! Kahrolsun faşizm!"

Sevda_Rapcisi
25-07-07, 17:41
Prof. Dr. Yıldız Kenter (1928 - .... )

İstanbul’da doğdu. Ankara Devlet Konservatuarı Yüksek Bölümünü sınıf atlayarak bitirdi. Onbir yıl Ankara Devlet Tiyatrosunda çalıştı. Rockefeller bursu kazanarak, American Theatre Winng, Neighbourhood Play House ve Actor’s Studio’da oyunculuk ve oyunculuk öğretiminde yeni teknikler üzerine çalışmalar yaptı. Ankara Devlet Konservatuarına hoca olarak atandı.

1959 da Devlet Tiyatrosu’ndan ayrıldı. Muhsin Ertuğrul ile bir yıl çalıştı. Kardeşi Müşfik Kenter ve eşi Şükran Güngör ile Kent Oyuncuları Topluluğunu kurdu. Daha sonraki yıllarda sürekli olarak Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’de “ Değişen Eğitim Metotları ” ve “ Oyunculuk Metotları ” üzerine çalışmalar yaptı.

1962’de Tiyatro hizmetlerinden ötürü “ Yılın Kadını ” seçildi. 1968’de İstanbul’da Kenter Tiyatrosunun binasının inşaatını tamamladı. Sinema oyuncusu olarak üç kez “ Altın Portakal ” ödülüne layık görüldü. Sovyetler Birliği, Amerika Birleşik Devletleri, İngiltere, Almanya, Hollanda, Danimarka, Kanada, Yugoslavya ve Kıbrıs’ta İngilizce ve Türkçe oyunlar sergiledi.

100’ün üstünde oyun oynadı. 100’e yakın oyun sergiledi. Shakespeare, Cehov, Brecht, Inoesco, Pinter, Albee, Tenessee Williams, Alan Ayckbourn, Arthur Miller, Brian Freil, Neil Simon, Athol Fugard, Sergey Kokovkin gibi pek çok yazarların yanısıra Melih Cevdet Anday, Necati Cumalı, Güner Sümer, Adalet Ağaoğlu, Zeki Özturanlı, Güngör Dilmen, Muzaffer İzgü gibi pek çok Türk yazarının oyunlarını da sahneye koydu, oynadı.

1981’de “ Devlet Sanatçısı ” olarak ödüllendirildi. 1984 de Roma’daki İtalyan Kültür Birliğince “ Adalaide Ristori ” ödülüne layık görüldü. Profesör Yıldız Kenter, 37 yıldır Sahne Hocalığı yapmaktadır.

1989 yılında, Korsika - Bastia Film Festivalinde “ Hanım ” filmindeki rolüyle “ En İyi Kadın Oyuncu ” ödülünü aldı.

1991 yılında Tiyatro Sanatına hizmetlerinden ötürü Uluslararası Lions Kulübünün “ The Melvin Jones ” yla ödüllendirildi. İki kez Ulvi Uraz “ En İyi Kadın Oyuncu ” üç kezde aynı dalda Avni Dilligil ödülüne laik görüldü.

1994’de “ Konken Partisi ” oyunundaki Fonsla rolü ile “ Olağanüstü Yorum ” ödülünü aldı. Finlandiya Dünya Kadın Kuruluşu tarafından yüz yılın en başarılı yüz kadınından biri olarak onurlandırıldı. 1995’de Kültür Bakanlığı, Tiyatro Sanatına katkılarından ötürü “ Onur ” ödülüne layık gördü. Profesör Kenter’e aynı yıl tiyatro sanatına katkılarından dolayı “ Mevlana Kardeşlik ve Barış ” ödülü verildi.

1996’da Magazin Gazetecileri Derneği tarafından Ramiz ile Jülide’deki Jülide rolü için “ En İyi Kadın Oyuncu ” ödülü verildi. 19 Mayıs 1997 de Uluslararası İstanbul Festivali tarafından ömür boyu Tiyatro Sanatına katkısından dolayı verilen onur ödülü Yıldız Kenter’e Dame Diana Rigg tarafından takdim edildi.

1998’de Ankara Sanat Kurumu “ Yılın Kadın Sanatçısı ” ödülü, 1998 Muhsin Ertuğrul yaşam boyu tiyatro sanatına katkılarından dolayı onur ödülü, 1998 Cumhurbaşkanlığı Büyük Kültür ve Sanat Ödülü, “ MARTI ” adlı oyunda Madam Arcadina rolüyle 1999 Afife Jale - En İyi Kadın Oyuncu ödülü .

Sevda_Rapcisi
25-07-07, 17:43
Türk Rock Müziği’nin en büyük isimlerinden olan Erkin Koray, 24 Haziran 1941’de İstanbul’da doğdu. Annesi Vecihe Koray’ın, İstanbul Belediye Konservatuarı'nda Klasik Batı Müziği piyano öğretmeni olmasından dolayı, sanatçı küçük yaşlarda müzikle tanıştı. 5 yaşında annesinden piyano dersleri almaya başladıktan sonra, Alman Lisesi'nde okurken rock müziği ile tanıştı. Aynı zamanda okulda okurken konservatuara da devam etti. Sanatçı, 29 Aralık 1957 yılında, 16 yaşındayken, Galatasaray Lisesi’nde piyanoyla ilk konserini verdi.


Bu konser, Erkin Koray'ın hayatında büyük bir dönüm noktasını teşkil etti. Çünkü bu konser aynı zamanda sanatçının müzik hayatının da başlangıcı idi. İlk konserinden bir ay sonra Koray, 25 Ocak 1958’de Eminönü Halkevi’nde, 20 gün sonra da Almanya ve Avusturya Liselerinde konserler verdi ve artık konserler birbirini takip etmeye başladı. Bu konserlerden sonra gazeteler artık kendisinden "Rock'n'Roll Kralı" diye bahsetmeye başladılar.


1960'ların ilk dönemlerine gelince Koray, “Erkin Koray ve Ritmcileri” isimli grubuyla, kendisinin gitar çalıp söylediği ve rock'n'roll çaldığı bar ve klüp programları yaptı. 1962 yılında ise ilk 45’liği “Bir Eylül Akşamı”/It's So Long'u yayınladı. Çıkarttığı 45’likten sonra askerliğini 1963 - 1965 yılları arasında Eskişehir Hava Kuvvetleri Caz Orkestrası'nda gitarist - solist olarak yaptı. Askerden döndükten sonra bir süre daha İngilizce çalışmalarına ve klüp programlarına devam eden sanatçı, bu programlarından birinde İstanbul Plak şirketinin yetkilileri ile tanıştı ve 1967 yılında ülkede büyük şöhret olmasını sağlayan “Kızları da Alın Askere” isimli 45'liğini yayınladı.


Saçlarının uzunluğundan dolayı tepkiler de alan sanatçı, 1970'e geldiğinde, “Yeraltı Dörtlüsü” grubunu kurdu. Daha sonra Batı müziğini yerinde tanımak ve incelemek amacıyla, O sırada Beatles'ın da oradan şöhret olduğu, müziğin kalbinin attığı yer sayılan Almanya’nın Hamburg kentindeki Star Club'a gitti. Koray, burada her gün çalan en az üç İngiliz grubunu izledi ve bir çoğuyla da tanıştı. Bu arada Hiccups adlı bir Alman Grubu'yla da sahneye çıktı ve daha sonra o grubun basçısı Bernhard Weber'i yanına alarak Türkiye’ye döndü ve bu olay Türkiye’de Hard Rock döneminin başlangıcı oldu.


Çıkarttığı hit parçalarla o dönem gündemde olan sanatçı, tekrar Avrupa’ya gitti ve Fransa’da Beatles'ın efsanevi ismi John Lennon'la tanıştı. Koray’ın “Yeraltı Dörtlüsü” ile müzik yaparken yararlandıkları en büyük avantaj, batıdaki Pink Floyd, Grateful Dead gibi aynı tarz gruplarından daha doğuda bir ülkede yaşamalarıydı. Dönemin Avrupalı çoğu rock müzisyeninin doğu mistisizmine ve de özellikle Hindistan'a merakı vardı ve bu merakı müziklerine de bol miktarda yansıtabiliyorlardı. Bunun en önemli örneklerinden birisi Beatles'ın önce “Norwegian Wood” adlı 45'liklerinde, daha sonra da “Sgt. Pepper's Lonely Hearts Club Band” albümlerinin “Within You Without You” parçasında ‘Sitar' kullanmasıydı. Sitar, kökeni doğudan gelen bir enstrümandı ve bu enstrümanı İngiltere'de Beatles; Türkiye'de ise o dönemlerde Rock Müziği ile oldukça ilgili bir müzisyen olan Orhan Gencebay kullanıyordu.


İstanbul’a tekrar döndükten sonra “Supergroup” ile "Yağmur" isimli 45'liğini çıkardı. Maddi sıkıntılardan dolayı dağılan “Supergroup”un ardından kısa bir süre sonra kurduğu 'Ter' adlı grupla “Hor Görme Garibi” isimli 45'liğe imzasını attı. Fakat “Ter” grubu da dağıldıktan sonra 'Stop!' isimli bir grup kuran Koray, bu grupla da uzun süre devam edemeden ayrıldı ve grup dağıldı.


Avrupa'da Alice Cooper ve David Bowie renkli yüz makyajlarıyla sahneye çıkmaya başladı ve Erkin Koray’da bu modaya uyarak sahneye renkli yüz makyajlarıyla çıkmaya başladı ve büyük ilgi gördü. Bu çalışmalarından sonra da uzun süreliğine yurtdışına gitti. Koray, yurt dışından döndükten sonra tekrar çalışmalarına devam etti ve bu çalışmalar, Türkiye'nin çok iyi bildiği “Şaşkın”, “Arap Saçı”, “Fesuphanallah” gibi çalışmalardı. Bu dönemde bu tarz çalışmalara ağırlık vermesinin yanında “Krallar”, “Hadi Hadi Oradan” gibi rock çalışmaları, hatta başlı başına rock parçalarından oluşan “Elektronik Türküler' adında bir tane de LP yaptı. 1977 yılında, son rock grubu olan “Erkin Koray Tutkusu” isimli grubunu kurup, bu grupla aynı adı taşıyan bir rock LP'si çıkarttıktan sonra uzun süreliğine tekrar yurt dışına çıktı. Koray’ın Türkiye'yi terk etmesinin en önemli sebebi, 70'lerin ikinci yarısında Türkiye'de cereyan eden politik gerginlikler ve bu gerginliklerin ülkeyi müzik yapılamayacak hale getirmesiydi.


12 Eylül Askeri Darbesi’nin haberini yurt dışında iken almasından bir yıl sonra,1982 sonbaharında, yurda dönmeye karar verdi. Yurtdışından döndükten sonra uzun bir süre tamamen solo çalışmalar yapan Erkin Koray'ın bu dönemdeki en ünlü çalışması şüphesiz 'Çöpçüler'dir.

Sevda_Rapcisi
25-07-07, 17:44
1946 yılında İstanbul’da dünyaya geldi. Öğrenim hayatına Galatasaray Lisesi’nin ilkokul kısmında başlar. Müzikle de ilk tanışması burada gerçekleşir. İlk enstrümanı kendisini yaş gününde armağan edilen kırmızı bir akordeondur. İlk müzik derslerini sınıf arkadaşlarından birinin klarnetçi olan babasından alır; ilk konserini de bir 23 Nisan’da Taksim Belediye Gazinosu’nda düzenlenen okul müsameresinde verir. Fikret Kızılok ve orkestrası adlı küçük grubun elemanları Kızılok’un sınıf arkadaşlarıdır ve çaldıkları halk türküleri ile alkış alırlar.

Ortaokul ve lise yıllarında bu konserler sürer. Lise yıllarında akordiyonu bırakan Kızılok, eline gitarı alır. Fikret’in o dönemdeki en büyük destekçileri ise alt sınıflarda okuyan Barış Manço ile Timur Selçuk’tur. İşte bu dönemde grubun ismi değişir ve Veliahtlar adını alır. Lise yıllarından sonra da bu grupla çalışmayı sürdürür.

Kadıköyde oturan Fikret Kızılok, aynı dönemde arkadaşı olan Cahit Oben ile birlikte yeni bir atılım içine girerler (1964). Yeni bir grup kurarak profesyonel hayata geçmeye karar verirler. Yanlarına bas gitarcı Koray Oktay ve davulcu Erol Ulaştır’ı alırlar; böylece Cahit Oben 4 doğar. Kendilerini “daha ziyade Beatles tipi müzik yapan bir grup” olarak tanımlayan Cahit Oben 4, İlham Gencer’in işlettiği Çatı gece kulübünde programlar yapmaya başlar, bir yandan da mahalle konserlerini sürdürür. Bu arada kendi paralarıyla iki 45’lik plak doldururlar. Bunlardan ilkinde iki yabancı şarkıyı yorumlarlar: “I Wanna Be Your Man” ve “36 24 36”. İkinci plaklarında daha “kendilerine” dönerler. Plağın ilk yüzünde “Silifke’nin Yoğurdu” vardır; diğer yüzü ise bir bestedir: “Hereke”, aynı zamanda Kızılok’un plak olarak yayınlanan ilk bestesidir.

Fikret Kızılok Cahit Oben 4’le çalışmalarını sürdürürken girdiği dişçilik yüksekokulundaki eğitimini sürdürür. Bir süre sadece okuluyla ilgilenir. Müzikten kopamayacağını anladığında ilk solo plağını doldurur. Dört şarkılık bir EP’dir bu: “Ay Osman - Colours / Sevgilim-Baby”. Bu plak o yıllarda fazla ses getirmez. Bunun üzerine Kızılok okulunu bitirmeye karar verir. Yine de zaman zaman arkadaşlarının kurduğu ‘Kaygısızlar’la birlikte çalışır, Barış Manço’ya eşlik eder.

Dişçilik Yüksekokulu’nun son sınıfında okurken mahalleden arkadaşı Arda Uskan ile bir yolculuğa çıkar; müzik hayatını tümüyle etkileyecek bir yolculuktur bu. Bu düşünceyle gitarını eline alan Kızılok stüdyoya girer ve Aşık Veysel’in “Uzun İnce Bir Yoldayım” türküsünü yeni bir düzenlemeyle kayda alır. Bunu bir 45’lik olarak yayınlar. İkinci solo 45’liğidir bu; Fikret Kızılok’un hayatında da önemli bir dönüm noktası... Arka yüzünde sözlerini kendi yazdığı bir halk şarkısı, “Benim Aşkım Beni Geçti” yer alır. O güne dek sürdürdüğü suskunluğu ve bunu bozmasının nedenini de plak kapağında şöyle açıklar: “Piyasa, öylesine Türk benliğinden uzak melodilere kucak açmıştı ki, beni dinlemeyeceklerdi bile. Bugün ise durum büyük bir hızla değişiyor. Bu öz benliğimize dönüşte ben de üzerime düşen görevi yapmaya karar verdim...”

“Yumma Gözün Kör Gibi ! Yağmur Olsam”, Kızılok’un asıl çıkışını yaptığı plak olur. Her iki beste de Fikret Kızılok’undur. Plakta, gitar, tumba ve sazın yanında değişiklik olsun diye enstrüman olarak tahta ve taş kullanır Kızılok. Şarkılar çok beğenilir, plak çok satar ve sanatçı ilk altın plağını alır.

Bu başarının ardından fazla ara vermeden bir 45’lik daha yapar Kızılok. Ancak bu kez kendisine ait bir şarkıyla ortaya çıkar: “Söyle Sazım”. Plak kapağında, “Türk geleneklerine uygun 17 perdeli ‘Hüseyni’ düzende üç değişik sazın batı anlayışında ve çoksesli olarak kullanıldığı” bir şarkı olarak tanımlanır bu.

Plağın arka yüzünde Kızılok’un Karacaoğlan’dan bestelediği “Güzel Ne Güzel Olmuşsun” vardır. Her iki şarkıda da kendisine Nedim Demirelli eşlik eder. Plak, listelerde de kendisini gösterir ve haftalarca 1 numarada kalmış olan Barış Manço’nun “Dağlar Dağlar”ını devirerek liste başı olur.

1970 yılını bu iki plakla kapatır Fikret Kızılok. Bu plaklar yıl sonunda Hey dergisi tarafından düzenlenen ‘Yılın Müzik Oskarları’ anketinde görülmemiş bir başarıya imza atar: “Söyle Sazım”, Yumma Gözün Kör Gibi” ve “Güzel Ne Güzel Olmuşsun”, Barış Manço’nun “Dağlar Dağlar”ının ardından sırasıyla ikinci, üçüncü ve dördüncü olur. Fikret Kızılok da aynı ankette ‘Yılın Erkek Şarkıcısı’ seçilir.

1970 yılının getirdiği başarıların ardından bir süre plak yapmayan sanatçı bu dönemde bir Anadolu turnesine çıkar. Turne sırasında Siverek yolunda donma tehlikesi geçirir; bir kamyon şoförü tarafından kurtarılır. Bu olayın ardından bir plak yapar ve “Emmo” adlı bestesini bu kamyon şoförüne ithaf eder. Plağın arka yüzünde Ahmed Arif in şiiri üzerine bestelediği “Vurulmuşum” adlı şarkı vardır. Kızılok, 1972’de bu şarkıyla Bulgaristan’da yapılan Altın Orfe festivaline katılır.

1973 yılında Grafson şirketiyle anlaşarak yeni bir dizi plak yayınlar. Bu plaklarda yer alan şarkılar, Kızılok’un yazdığı “Bir Ali Var” adlı oyunun bölümleridir: “Gün Ola Devran Döne”, “Anadolu’yum”, “Leylim Leylim (Kara Tren)”, “Köroğlu Dağları”, “Tutamadım Ellerini” ve “Gözlerinden Bellidir”. Yazılan, ancak bugüne dek sahnelenmeyen bu oyunun şarkıları başka sanatçılar tarafından da seslendirilir: “Kime Sormalı”yı Dönüşüm eşliğinde Tansu, “Duyar mısın”ı ise o dönemde ününün doruğunda olan Timur Selçuk yorumlar. Bu arada “Köroğlu Dağları” şarkısının başında kullandığı gitar, Kızılok müziğinde bir yeniliktir.

Aşık Veysel’in ölümü üzerine kendini tümüyle diş hekimliğine veren Kızılok 1975’te Tehlikeli Madde adını taşıyan yeni grubuyla uzunca bir Anadolu turnesine çıkana kadar ortalıkta gözükmez. Turnenin ardından İstanbul’da seri konserler verir. Tehlikeli Madde ile folk motiflerinin rock ile harmanlandığı şarkılar yapar. Giderek folk motiflerinin yerini daha alaturka sesler alır. “Haberin Var mı / Kör Pencere - Ay Battı”, bu dönemin en önemli plağı olarak dikkat çeker. “Kör Pencere”ye bağlı olarak plağa alınan “Ay Battı” ise, popüler müziğimizin enstrümantal şarkıları arasında özel bir yere sahiptir. Bu plaktan sonra yapılan “Anadolu’yum 75”, daha önce yayınlanan aynı adlı şarkıya bir göndermedir.

Son 45’liği ise Mart 1976’da yayınlanır. Mahzuni Şerif’ten “Biz Yanarız” ve vazgeçemediği Veysel’den “Sen Bir Ceylan Olsan” adlı türküleri yorumlar sanatçı bu plağında. Plak eleştirilir. “Fikret Kızılok’un kendini yenileyeceği günleri bekliyoruz” gibi ifadeler kullanılır bu eleştirilerde. Kızılok, bütün bunlar üzerine ortadan kaybolur. Bir yıl sonra, 1977 ortalarında, 1971-’72 yıllarında yaptığı ancak o güne dek yayınlamadığı kimi kayıtları bir albüm olarak piyasaya sürer. “Not Defterimden” adını taşıyan bu albümde Kızılok’un deneysel çalışmaları vardır: Atonal bir altyapı üzerine Nazım Hikmet şiirini koyar ve kendi deyimiyle “şarkıcılığı değil, müzisyenliği” dener.

Ancak dönemin ‘nazik’ siyasi ortamında bu çalışma fazla ortalarda gözükemez. Plak çıktıktan kısa bir süre sonra toplatılır. (Yeniden yayınlanması ise 1993’ü bulur.) Bu arada Varşova’da bu albümüyle iki ödül alır. Ancak, plağın toplatılması onu etkiler ve Fikret Kızılok, müziği bıraktığını açıklar. O güne dek 13 altın plak ve çeşitli ödüller alan sanatçı, bundan sonra derin bir sessizliğe gömülür. Buna gerekçe olarak da “hazırladığı yapıtların ticari olmadığı gerekçesiyle plakevleri tarafından geri çevrilmesini” gösterir ve bir daha profesyonel olarak müzik hayatına dönmeyeceğini bildirir.

1980'lerde farklı bir türle döner müziğe Fikret Kızılok. Bülent Ortaçgil, Erkan Oğur, Mutlu Torun gibi farklı yönelimlerde, arayışlardaki isimlerle deneyselliğin ön planda olduğu bir tür 'atölye çalışması' yürütülür Çekirdek'te. Kızılok-Ortaçgil ikilisinin 'Pencere Önü Çiçeği' bu dönemin ürünüdür. Kızılok'un yerli folk-lirik tarzından Batılı müzikal-vodvil tavrına geçişinin de göstergesi.

Sonra yine 10 yıllık kesinti. Kızılok'un geniş kitlelerle-piyasayla buluşması ise sözünü ettiğim vodvil tavrının da doruğu, 1995'te yayımlanan 'Demirbaş' albümü. Kültürel, entelektüel, siyasal yergi, dönemin aşınmış 'pop'una karşı alternatif gibidir.

Veda albümü 'Mustafa Kemal-Devrimcinin Güncesi'nde (1998) destansı, lirik bir müzik yaptı. Ama söyleyiş, resitatif-düzdü.

Kızılok 22 Eylül 2001 günü uzun süre çektiği rahatsızlığın neticesi olarak kaldırıldığı hastanede öldü.

Sevda_Rapcisi
25-07-07, 17:44
Barış Manço, 2 Ocak 1943 tarihinde, Rikkat ve Hakkı Manço çiftinin dördüncü çocukları olarak Moda’da dünyaya geldi. Annesi Rikkat Hanım, Türk Sanat Müziği sanatçısıydı. Aileden gelen yeteneğiyle özellikle ortaokul öğrenimini aldığı yaşlarda müzikle ilgilenmeye başladı. Lise yılları Galatasaray Lisesi’nde başladı.

Müzik hayatına Galatasaray Lisesi’nde adım atan Barış Manço’nun arkadaşlarıyla birlikte kurduğu ilk grubun adı “Kafadarlar”, ikincisi ise “Harmoniler”di. Daha sonra Şişli Terakki Lisesi’ne geçiş yaptı.

Lise yılları bittiğinde Belçika Kraliyet Güzel Sanatlar Akademisi’nde 1963- 1971 yılları arasında resim, grafik ve iç mimari eğitimi aldı. Belçika’da “Lemistgrees” adında, Amerikalı, Belçikalı, İtalyan, Kuzey Afrikalı, İngiliz müzisyenlerden oluşan bir grupta yer aldı. “Lemistgrees”le çalışmalarının sürdüğü iki yıl içerisinde Paris Olympia’da konser verdi. 1966 yılında Paris’te iki 45’lik plak çıkardı.

1970 yılında Türkiye’ye döndüğünde Fuat Güner ve Mazhar Alanson ile birlikte “Kaygısızlar” adlı grubu kurdu. Aranjman şarkılara tepki göstererek Anadolu’dan beslenen pop folk tarzında müzik yapmaya başladı. Onuncu plağı “Dağlar Dağlar” ile büyük bir çıkış yaptı, albüm beş ayda 700 bin adet satışa ulaştı. “Dağlar Dağlar” çalışması, sanatçıya Altın Plak Ödülü’nü de kazandırdı. 1971 yılında Moğollar ile çalıştı. Aynı yıl Kurtalan Ekspres’i kurdu. İlk klibini 1973’te, “Hey Koca Topçu”ya çekti. 1975’te ilk albümü “2023”ü yaptı. 1978'de Lale Manço ile evlendi, Doğukan ve Batıkan adında iki erkek çocuğu oldu.

1980 yılında Altın Orfe’de “Nick The Chopper” ve “Ben Bir Şarkıyım” adlı Bulgar şarkısı ile de altın madalyalar aldı. Yurtdışında birçok TV programına konuk olarak katıldı, birçok ülkede koserler verdi. 1983 yılında Eurovision Şarkı Yarışması’na “Kazma” adlı şarkısıyla katıldı, ancak elendi.

1988 yılının Ekim ayında TRT 1’de çocuk ve aileye yönelik bir eğitim kültür ve eğlence programı olarak başlayan “7’den 77’ye” , 1998 Haziran ayında 370. kez ekrana gelerek Türk televizyonculuğunda ulaşılması zor bir rekora imza attı. “Ekvatordan Kutuplar’a” isimli programında ekibiyle birlikte beş kıtada 100’den fazla değişik yöreye giderek 600.000 km.’ye yakın yol kat etti.

Bestelediği 200’ün üzerindeki şarkısı, kendisine 12 altın ve 1 platin albüm/ kaset ödülü kazandırırken, bu şarkıların bir bölümü daha sonra Yunanca, Bulgarca, Arapça, Farsça, Kürtçe, Japonca, İbranice, Fransızca, İngilizce ve lemenkçe olarak yorumlandı. Müzik ve televizyon hayatında sayısız ödüller alan Barış Manço’nun 1991 yılında devlet sanatçısı unvanı, yine aynı yıl Hacettepe Üniversitesi Onursal Doktora unvanı, Uluslararası Teknoloji Ödülü, Japonya Uluslararası Kültür ve Barış Ödülü, Belçika Krallığı Leopold II Şövalyesi Nişanı, Fransız Kültür Bakanlığı Edebiyat ve Sanat Şövalyesi Nişanı, Türkmenistan Cumhurbaşkanlığı tarafından verilen Türkmen Vatandaşlığı ödülleri vardır.

Barış Manço, 1 Şubat 1999 tarihinde Moda’da vefat etti.

Sevda_Rapcisi
25-07-07, 17:45
1928’de İstanbul’da doğdu. 1951 yılında Getronagan Lisesinden mezun oldu. Lisedeyken film stüdyolarında sinemacılığın her dalında çalıştı. Yine aynı yıllarda Muhsin Ertuğrul’un açtığı tiyatro kurslarına devam etti. Amacı rejisör veya oyun yazarı olmaktı.


Gazetecilik yaşamına 1950’de Yeni İstanbul gazetesinde başladı. Bu yıllarda Ermenice gazete ve edebiyat dergilerinde öyküleri yayınlandı. Aynı zamanda İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne devam ediyordu. 1961 yılına kadar Hayat dergisinde fotoğraf bölümü şefi olarak çalıştı. 1961’de İngiltere’de yayınlanan Photography Annual, onu dünyanın en iyi yedi fotoğrafçısından biri olarak tanımladı. Aynı yıl ASMP’ye (Amerika Dergi Fotoğrafçıları Derneği) kabul edildi ve bu kuruluşun Türkiye’den tek üyesi oldu. Fotoğraf dünyasının çok önemli yayınlarında fotoğrafları kullanıldı, kendisinden bahsedildi. ABD’de, Almanya’da, Paris’te çeşitli sergiler açtı. Bu arada, Bertrand Russel, Winston Churchill, Arnold Toynbee, Picasso, Salvador Dali gibi birçok ünlünün fotoğrafını çekti, röportajlar yaptı. 1979’da Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin foto muhabirliği dalındaki birincilik ödülünü aldı.


1980’de fotoğraflarının bir kısmı Karacan Yayıncılık tarafından kitap haline getirildi. 1986’da Hürriyet Vakfı’nca basılan, Prof. Abdullah Kuran’ın yazdığı Mimar Sinan kitabını fotoğrafladı. Bu kitap 1987’de Institute of Turkish Studies tarafından İngilizce olarak yayınlandı. 1989’da Hil Yayınları Ara Güler’in Sinemacıları kitabını yayınladı. Yıllarca üstünde çalıştığı Mimar Sinan yapıtlarının fotoğrafları, 1992’de Fransa’da Edition Arthaud, ABD ve İngiltere’de Thomas and Hudson, Singapur’da Archipelago Press tarafından Turkish Style başlığıyla, Fransa’da ise Albin Michel yayınevi tarafından Demeures Ottomanes de Turquie adıyla yayınlandı. Dünya Şirketler Grubu 1994’te Eski İstanbul Anıları, 1995’te Yitirilmiş Renkler kitabını yayınladı. Ana Yayıncılık ise 1994’te Bir Devir Bçyle Geçti, Kalanlara Selam Olsun ve 1995’te Yüzlerinde Yeryüüz adlı kitapları yayınladı.


Ara Güler’in fotoğraflarının büyük bir bölümü Fransa, ABD ve Almanya’da çeşitli müzelerde sergilenmektedir.

Sevda_Rapcisi
25-07-07, 17:45
1887'de Kerkük'te dünyaya gelen Kırdar, ilk ve orta öğrenimini Kerkük'te, lise öğrenimini de Bağdat'ta tamamladı. Daha sonra, 1908 yılında İstanbul Tıp Fakültesi'ne girdi fakat Balkan Savaşı çıkınca öğrenimini yarıda bırakıp savaşa katıldı. Savaş bittikten sonra tekrar Tıp Fakültesi'ne dönen Kırdar, buradan 1913 yılında mezun oldu. Mezuniyetinin ardından Necef ve Musul'da doktorluk yaptı. İstiklâl Savaşı sırasında Kızılay Sağlık ve Sıhhi İmdat Ekibi Başkanı olarak bulundu. Hayatının neredeyse on yılı sıcak savaşın yaşandığı bölgelerde geçen Kırdar, Kurtuluş Savaşı'nın başarıya ulaşmasından sonra İzmir Sağlık Müdürü oldu.

Yunanistan ve Türkiye arasında yaklaşık 1.5 milyon insanın yer değiştirdiği bu dönemde, İzmir önemli bir liman olarak yoksul, çaresiz ve hasta insanlara kalıcı ya da geçici olarak ev sahipliği yapmıştı. Savaşın bitmesine rağmen binlerce insan salgın hastalıklardan dolayı hayatını kaybediyordu. Kırdar, gecesini gündüzüne katarak bu salgın hastalıklara karşı büyük mücadeleler gösterdi ve daha fazla insan ölmeden salgın hastalıkların giderilmesinde başarılı oldu. Buradaki başarılarından ötürü Manisa Valiliği'ne atandı. Bu görevi sırasında sadece doktorlukta değil şehircilikte de oldukça yetenek sahibi olduğunu ispatlayan Kırdar, 8 Aralık 1938'de İstanbul Vali ve Belediye Başkanlığı'na atandı.

Dr. Kırdar, ilk olarak İstanbul'un su ve elektrik işlerine el attı ve çok kısa bir zaman içinde Terkos suyunu kişi başına 48 litreden 184 litreye yükseltti. Anadolu yakasındaki su tesislerini de genişleterek Elmalı Bendi’ne verilen 7300 metreküp suyu 10 bin 500 metreküpe çıkardı. Temizlik işlerinin ödeneğini 460 bin liradan 2.5 milyon liraya yükseltti. Bu arada imar işlerine de el atan Kırdar, yeni yollar yapmaya koyuldu. Taksim Meydanı'nın düzenlenmesi de Kırdar döneminde yapıldı. Meydanın Şişli tarafında bulunan Taksim Kışlası'nı yıktırarak Halaskargazi Bulvarı'nı Taksim'e bağladı. O dönemde stadyum olarak kullanılan ve İstanbul'un en zarif tarihi eserlerinden biri olan Taksim Kışlası'nın yıkılmasının hata olduğunu yıllar sonra kabul etti. Buradaki stadyumu kaldırdı, ardından da Dolmabahçe Stadyumu'nu yaptırdı. Eminönü'ndeki Yeni Cami ve Mısırçarşısı'nın çevresinin düzenlenmesini sağladı.

Daha sonra Kırdar, Yıldız Parkı'nı ve Emirgan Korusu’nu halka açtı ve içindeki köşkleri restore ettirdi. Bu arada eşsiz güzellikte bir kumsala sahip olan Florya'nın turistik bir belde olması için gereken yatırımı yaptı. Açtığı bu tesisler sayesinde belediyenin gelirleri kat kat arttı ve bu sayede belediye, şehrin en uzak beldelerinde yaşayan insanların kentle ulaşım bağlantısını sağladı. Açık Hava Tiyatrosu'nu İstanbullular'ın hizmetine de sunan Lütfi Kırdar, modern kent insanının tüm ihtiyaçlarını karşılayacak kalitede konut yapımına da önem verdi. Levent'teki iki katlı, bahçe nizamlı, geniş sokaklı ve sağlam altyapılı konutlar onun döneminde inşa edildi ve halka taksitle satıldı. Şişli'de Atatürk, Aşiyan'da Tevfik Fikret ile Fatih'te Belediye Müzesini kurdu. Şimdi isminin verildiği Spor Sergi Sarayı'nı ve Tepebaşı Tiyatrosu'na ilaveten yeni şehir tiyatroları yaptırdı. Lütfi Kırdar'ın en önemli özelliği zorunlu olmadığı halde şeffaf olmasıydı. Her ay, basın mensuplarını belediye binasında toplayarak aylık icraatlerini anlatır, hesaplarını açıklar, yaptığı işlerin niteliği ve estetik kalitesi konusunda gazetecilerin görüş ve önerilerini alırdı.

1949'da görevinden ayrılarak Stockholm Büyükelçiliği'ne atanan Kırdar, aynı yılın aralık ayında yapılan ara seçimlerde CHP'den Manisa Milletvekili olarak Meclis'e girdi (1949-1950). 1954 ve 1957 seçimlerinde DP listesinden İstanbul Milletvekili oldu. Son Menderes hükümetinde Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı (1957-1960) olarak görev yaparken, 27 Mayıs'ta tutuklandı. Yargılandığı Yassıada'da 17 Şubat 1961’de geçirdiği bir kalp krizi sonucu yaşama veda etti.

Sevda_Rapcisi
25-07-07, 17:53
Prof. Dr. Erdoğan Teziç
İstanbul'da 1936 yılında doğan Erdoğan Teziç, 1955 yılında Galatasaray Lisesi'nden, 1959 yılında da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu.

Paris Hukuk Fakültesi'nde doktorasını yapan Teziç, daha sonra mezun olduğu İÜ Hukuk Fakültesi'nde Dr. asistan, doçent ve Anayasa Hukuku profesörü olarak görev yaptı.

Galatasaray Lisesi Müdürlüğü, Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanlığı ve Rektör Yardımcılığı görevlerinde bulunan Prof. Dr. Teziç, 1993-2000 yılları arasında da TBMM Başkanlığı Hukuk Danışmanlığı'nı yürüttü.

2000 yılında Galatasaray Üniversitesi Rektörlüğü görevine atanan ve halen bu görevi sürdüren Prof. Dr. Teziç, Paris Üniversitesi ile Rennes I Üniversitesi'nde misafir öğretim üyesi. Teziç'in Fransız Hükümeti Liyakat Nişanı ödülü de bulunuyor.




--------------------------------------------------------------------------------

EĞİTİM GEÇMİŞİ





1980, Anayasa Hukuku Profesörü, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, İstanbul


1970, Anayasa Hukuku Doçenti, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, İstanbul


1965-1970, Anayasa Hukuku Dr. Asistanı, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, İstanbul


1962-1965, Doktora, Paris Hukuk Fakültesi, Paris


1955-1959, Lisans, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, İstanbul


1947-1955, Ortaöğretim, Galatasaray Lisesi, İstanbul




--------------------------------------------------------------------------------



MESLEKİ GEÇMİŞİ



2000-, Rektör, Galatasaray Üniversitesi, İstanbul


1999-2001, TBMM Başkanlık Hukuk Danışmanı, TBMM , Ankara


1993-2000, Lise Müdürü, Galatasaray Lisesi , İstanbul


1993-2000, Rektör Yardımcısı, Galatasaray Üniversitesi, İstanbul


1992-1999, Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Başkanı, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi, İstanbul


1992-1995, İstanbul Olimpiyat Oyuları ve Düzenleme Komitesi Üyesi, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi, İstanbul


1987-1996, Hukuk Komisyonu Üyesi, Voleybol Konfederasyonu, İstanbul




--------------------------------------------------------------------------------



AKADEMİK ÇALIŞMALARI:

Kitap (Yayımlanmış eser)


Teziç, E. Prof. Dr., 1998, Anayasa Hukuku (Genel Esaslar), Anayasa Hukuku (Genel Esaslar), Beta Yayınevi, İstanbul.

Teziç, E. Prof. Dr., 1980, Türk Parlamento Hukukunun Kaynakları ve İlgili Anayasa Mahkemesi Kararları, Türk Parlamento Hukukunun Kaynakları ve İlgili Anayasa Mahkemesi Kararları, İ.Ü.H.F Yayaın No:614, İstanbul .

Teziç, E. Prof. Dr., 1976, Siyasi Partiler, Siyasi Partiler, Gerçek Yayınevi, İstanbul .

Teziç, E. Prof. Dr., 1975, Kıbrıs Sorunu, Kıbrıs Sorunu, İ.Ü.H.F Milletlerarası Münasebetler Ensititüsü Yayını. İstanbul.

Teziç, E. Prof. Dr., 1972, Türkiye'de 1961 Anayasasına göre Kanun Kavramı, Türkiye'de 1961 Anayasasına göre Kanun Kavramı, İ.Ü.H.F Yayaın No:348 İstanbul .

Teziç, E. Prof. Dr., 1967, Seçim Sistemleri, Seçim Sistemleri, Filiz Kitabevi, İstanbul.

Makale (Yayımlanmış eser)

Teziç, E. Prof. Dr., 1998, Türkiye'de Parlementer Rejimin Bugünkü Anlamı ve İşleyişi, Türk Parlementerler Birliği'ne sunulan Tartışma Raporu, 26 Eylül.

Teziç, E. Prof. Dr., 1998, The Constitutional Regime of Turkey, Businness Guide to Turkey, Universal Yayıncılık, İstanbul, s:1-9.

Teziç, E. Prof. Dr., 1996, Dava Mahkemesinin Anayasaya Aykırılık İddiasını Ciddi Bulma Zorunluluğu, Coşkun KIRCA'ya Armağan, Galatasaray Üniversitesi Yayınları, İstanbul, Sayı 2, s:23-25.

Teziç, E. Prof. Dr., 1995, Sorun Siyasi Rejimin Yapılanması mı?, Yeni Türkiye, Ankara, Mayıs-Haziran, Sayı 4, s:7-12.

Teziç, E. Prof. Dr., 1991, Anayasa Yargılamasında Karar Sürecinde Koruyucu Tedbir Yolları, İstanbul Barosu Dergisi, İstanbul.

Teziç, E. Prof. Dr., 1991, Kanun'un Yürürlüğünün Durdurulması, İnan KIRAÇ'a Armağan, Galatasaray Üniversitesi Yayınları, İstanbul, Sayı 1, s:251-254.

Teziç, E. Prof. Dr., 1990, Türkiye'de Siyasal Düşünce ve Örgütlenme Özgürlüğü, Anayasa Yargısı, Ankara, s:29-46.

Teziç, E. Prof. Dr., 1990, Körfez Krizi Srasında TBBM'nin Toplanması, Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Özel Hukuk Bülteni, Özer ESKİYURT'un Anısına Özel Sayı, İstanbul, Yıl 10, s:191-196.

Teziç, E. Prof. Dr., 1989, Parlemento Kararı ve Kanun, Anayasa Yargısı, Ankara, s:121-130.

Teziç, E. Prof. Dr., 1988, Anayasa Mahkemesinin Seçin Sistemini Belirlemesi, Yiğit OKUR'a Armağan, Galatasaray Üniversitesi Yayınları, İstanbul, Sayı 3, s:375-379.

Teziç, E. Prof. Dr., 1988, Anayasaya Uygunluk Denetiminde Belçika Hakemlik Divanı, İdare Hukuku ve İlimleri Dergisi, Prof. Dr. Lütfi DURAN'a Armağan Özel Sayısı, Ankara, Yıl 9, Sayı 1-3.

Teziç, E. Prof. Dr., 1987, Cumhurbaşkanının Geri Gönderme Yetkisi, Anayasa Yargısı, Ankara, s:81-105.

Teziç, E. Prof. Dr., 1986, Kanunların Anayasaya Uygunluğunun Esas Açısından Denetimi, İ.Ü. Hukuk Fakültesi Mecmuası, İstanbul, Cilt 51, Sayı 1-3.

Teziç, E. Prof. Dr., 1982, Anayasa Hukuku İçinde Çalışma Hayatına İlişkin Temel Haklar, İ.Ü. Hukuk Fakültesi İş Hukuku ve Sosyal Güvenlik Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayını, İstanbul, Yıl 3, Sayı 1-3.

Teziç, E. Prof. Dr., 1982, 1982 Anayasasına Göre Anayasaya Uygunluğun Denetimi, İdare Hukuku ve İdari İlimler Dergisi, Ragıp SARICA'ya Armağan Özel Sayısı, Ankara, Yıl 3, Sayı 1-3.

Teziç, E. Prof. Dr., 1980, 1961 Anayasasına Göre Cumhurbaşkanı, Yargı Dergisi, Ankara, Sayı 49.

Teziç, E. Prof. Dr., 1980, Batı Demorkasilerinde , İdare Hukuku ve İlimler Dergisi, Ankara, Yıl 1, Sayı 2.

Teziç, E. Prof. Dr., 1977, 1923-1938 Döneminde Siyasal Parti Programlarında Sosyal ve Ekonomik Görüşler, İstanbul Yüksek ve Ticaret Mektebi Mezunlar Derneği Yayını, İstanbul.

Teziç, E. Prof. Dr., 1973, Révision de la Contitution de la Republique de Turquie relative * la modification de certains articles et á l'annexion des dispotitions transitoires, Annales de la Faculté de Droit d'İstanbul, İstanbul, Sayı 37-1971.

Teciç, E. Prof. Dr., 1973, Arrêts de la Cour Constitutionnelle, Annales de la Faculté de Droit d'İstanbul, İstanbul, Sayı 37-1971.

Teziç, E. Prof. Dr., 1972, Yasama Yetkisi ve Kanun Hükmünde Kararnameler, Amme İdaresi Dergisi, Türkiye ve Orta Doğu Amme İdaresi enstitüsü Yayını, Ankara, Cilt 5, Sayı 1, s:3-14.

Teziç, E. Prof. Dr., 1969, La Loi Relative aux Partis Politiques Turcs, Annales de la Faculté de Droit d'Istanbul, İstanbul.

Teziç, E. Prof. Dr., 1968, L'Evolution du Système Electoral Turc sous la Second République, Annales de la Faculté de Droit d'Istanbul, İstanbul.

Teziç, E. Prof. Dr., 1967, Mart 1967 Fransız Seçimleri, İstanbul Üniversitesi Mukayeseli Hukuk enstitüsü, Mukayeseli Hukuk Araştırmaları Dergisi, İstanbul Üniversitesi, Sayı 1.

Sevda_Rapcisi
25-07-07, 17:54
H. Tülay Tuğcu, 1942 yılında Ankara'da doğdu. Tuğcu, ilk ve orta öğrenimini TED Ankara Koleji'nde tamamladı. Ankara Hukuk Fakültesi'nden 1965 yılında mezun olan Tuğcu, bir süre serbest avukatlık yaptı. 1969 yılında Danıştay sınavlarını kazanarak Danıştay Yardımcısı olarak göreve başlayan Tuğcu, 1974 yılında Amme İdaresi Enstitüsü'nü bitirdi. 1982 yılında Danıştay Birinci Dairesi Kıdemli Tetkik Hakimliği'ne getirilen Tuğcu, 1992 yılına kadar bu görevi yürüttü.


1992 yılında Danıştay üyeliğine seçilerek Altıncı Daire'de göreve başlayan Tuğcu, 3 yıl burada çalıştıktan sonra Danıştay Onuncu Dairesi'ne geçerek Anayasa Mahkemesi Üyeliği'ne seçilinceye kadar bu Daire'de görev yaptı.


Tuğcu, Danıştay Genel Kurulu'nca belirlenen üç aday arasından Cumhurbaşkanı tarafından 22.12.1999 tarihinde Anayasa Mahkemesi Üyeliği'ne seçildi.


25 Temmuz 2005'te Anayasa Mahkemesi Başkanlığı'na seçilen Tülay Tuğcu, Yüce Mahkeme'nin ilk kadın başkanı oldu.


"Suçluların İadesi" ve "İdarenin Takdir Hakkının Yüksek Yöneticilerde Kullanılması" konulu tezleri ve "Verimlilik" konulu çevirisi bulunan Tuğcu, evli ve iki çocuk annesi.

Sevda_Rapcisi
25-07-07, 17:55
13 Eylül 1941 tarihinde Afyon'da doğdu. 1958 yılında Afyon Lisesinden, 1962'de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun oldu. Aynı yıl Ankara Hâkim adayı olarak göreve başladı. Askerliğini Kara Harp Okulunda Yedek Subay olarak yaptı. Sırasıyla; Dicle Yerköy Hâkimlikleri ve Yargıtay Tetkik Hâkimliği görevlerinde bulundu. Medeni Hukuk alanında 1977-1978'de Ankara Hukuk Fakültesinde yüksek lisans (master) öğrenimini yaptı. 07.03.1983 tarihinde Yargıtay üyeliğine seçildi. Yargıtay 2. Hukuk Dairesi üyesi iken Yargıtay Genel Kurulu'nca belirlenen üç aday arasından Cumhurbaşkanı tarafından 27.09.1988 tarihinde Anayasa Mahkemesi asıl üyeliğine atandı. 6 Ocak 1998'de Anayasa Mahkemesi Başkanı seçildi. Evli ve 3 çocuk babasıdır.

5 Mayıs 2000 tarihinde, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından Türkiye'nin 10. Cumhurbaşkanı olarak seçildi ve 16 Mayıs 2000 tarihinde görevine başladı.

Sevda_Rapcisi
25-07-07, 17:55
Orgeneral BÜYÜKANIT, 01 Eylül 1940 tarihinde İstanbul’da doğmuştur. 1961 yılında Kara Harp Okulu'ndan, 1963 yılında Piyade Okulu'ndan mezun olmuştur. 1970 yılına kadar Kara Kuvvetlerine bağlı çeşitli birliklerde Takım Komutanlığı ve Bölük Komutanlığı yapan Orgeneral Büyükanıt, 1972 yılında Kara Harp Akademisi'nden mezun olmuş, ardından Kurmay subay olarak, Mons/Belçika'da Shape İstihbarat Dairesi Temel İstihbarat Şubesi Kuvvet ve Sistem Kısım Amirliği, Kara Harp Akademisi (Öğretim Üyeliği, Genelkurmay Personel Dairesi General-Amiral Şubesinde Kısım Amirliği ve Şube Müdürlüğü, Kuleli Askeri Lisesi Komutanlığı, Cumhurbaşkanlığı Muhatız Alay Komutanlığı görevlerini yürütmüştür.

1988 yılında Tuğgeneralliğe terfi etmiştir. Bu rütbe ile 2'nci Zırhlı Tugay Komutanlığı ve Napoli/İtalya'da bulunan Güney Avrupa Müttefik Kuvvetler Komutanlığı Karargahında İstihbarat Daire Başkanlığı görevlerinde bulunmuş, 1992 yılında Tümgeneralliğe terli etmiştir Bu rütbe ile Genelkurmay Genel Sekreterliği ve Kara Harp Okulu Komutanlığı görevlerinde bulunmuştur. 1996 yılında Korgeneralliğe terfi ederek 7'nci Kolordu Komutanlığı ve Genelkurmay Harekat Başkanlığı görevlerinde bulunmuş, 30 Ağustos 2000 tarihinden geçerli olarak Orgeneralliğe terfi etmiş ve Genelkurmay 2'nci Başkanlığı görevine atanmıştır.

30 Ağustos 2004 tarihinde YAŞ kararıyla, Yaşar Büyükanıt Kara Kuvvetleri Komutanı olarak atandı.

Kara Kuvvetleri Komutanı Orgenaral Yaşar Büyükanıt, Genelkurmay Başkanlığı'na atandı. Böylece ilk kez bir Genelkurmay Başkanı, Yüksek Askeri Şura toplantıları sona ermeden atanmış oldu.


Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Genelkurmay Başkanlığı'na 30 Ağustos 2006 gününden geçerli olmak üzere Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ın atanmasına ilişkin Bakanlar Kurulu kararını 31 Temmuz 2006 tarihinde imzaladı.

Orgeneral Büyükanıt, TSK Üstün Hizmet Madalyası, Üstün Cesaret ve Feragat Madalyası, Şeref Madalyası, İtalya Silahlı Kuvvetler Şeref Nişanı, ABD Silahlı Kuvvetler Üstün Liyakat Nişanı ile Pakistan Silahlı Kuvvetler İmtiyaz Nişanı sahibi. Bilge Filiz BÜYÜKANIT ile evli olan Orgeneral Mehmet Yaşar Büyükanıt'ın bir çocuğu vardır. İngilizce bilmektedir.

Sevda_Rapcisi
25-07-07, 17:55
1929 senesinde İstanbul’da doğdu. İlköğrenimini gördükten sonra Galatasaray Lisesini bitirdi. Sonra bir müddet Hukuk Fakültesine devam etti. Yeni Sabah, Yeni İstanbul ve İstanbul Ekspres gibi çeşitli gazetelerde spor muhabiri, sayfa sekreteri ve yazı işleri müdürü olarak çalıştı. Ali Naci Karacan'ın çıkardığı Milliyet Gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı.


Bir müddet sonra da genel yayın müdürü oldu. 1961 senesinden 1 Şubat 1979 tarihine kadar aynı gazetenin başyazarlığını da yürüten Abdi İpekçi, Türkiye Gazeteciler Sendikesi, Türkiye Basın Enstitüsü Başkanlığı, İstanbul Gazeteciler Cemiyeti ve Uluslararası Basın Enstitüsünün ikinci başkanlığı, Basın Şeref Divanı genel sekreterliği gibi vazifelerde bulundu. 1 Şubat 1979 gecesi İstanbul’daki evinin yakınlarında kimliği meçhul kişi ya da kişiler tarafından öldürüldü.


ESERLERİ
Abdi İpekçi’nin Afrika, İhtilalin İçyüzü, Dünyanın Dört Bucağından gibi eserleri vardır.

Sevda_Rapcisi
25-07-07, 17:56
Uğur Mumcu (1942 - 1993)

Aslen, Ankaralı olan Uğur Mumcu, 22 Ağustos 1942 yılında, babasının memuriyeti dolayısıyla Kırşehir'de, dört kardeşin üçüncüsü olarak doğdu. Annesi Nadire Hanım, babası, Tapu Kadastro memuru Hakkı Şinasi Bey'di. İlk ve orta okulları Ankara’da okuyan Mumcu çok aktif bir öğrenciydi. Bu hızlı yaşam Hukuk fakültesinde de devam etti. 1961 yılında baş1adığı Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni 1965 yılında tamamladı. Bir süre avukatlık yaptı; yabancı dil öğrenmek için İngiltere'ye gitti. 1969-1972 yılları arasında Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde İdare Hukuku Profesörü Tahsin Bekir Balta'nın asistanı olarak çalıştı. Yazmaya, üniversite öğrenciliği yıllarında, Doğan Avcıoğlu'nun yönetimindeki Yön Dergisinde başlayan Uğur Mumcu, 12 Mart döneminde bir yazısında kullandığı "ordu uyanık olmalı" sözleriyle, "orduya hakaret etmek", "sosyal bir sınıfın öteki sosyal sınıflar üzerinde tahakkümünü kurmak" suçunu işlediği iddasıyla gözaltına alındı. Uğur Mumcu bu davadan dolayı 7 yıl hapse mahkum edildi. Fakat yargıtayca karar bozuldu ve serbest bırakıldı. Bu olaydan sonra, Mumcu askerliğini, 1972-74 yılları arasında Ağrı'nın Patnos ilçesinde, resmi tanımıyla "sakıncalı piyade eri" olarak tamamladı. Patnos'ta, ağır koşullar altında askerliğini yaparken, zaten uzun zamandan beri var olan ülseri yüzünden mide kanaması geçirdi. İlk yazıları 1962'den itibaren Yön, Türk Solu, Devrim, Ant, KIM v.b. dergilerde yer alan Mumcu'nun, 1968-69-70 yıllarında Akşam, Milliyet, Cumhuriyet gazetelerinde zaman zaman çeşitli konularda inceleme yazıları da yayımlandı. Köşe yazarlığına 1974 yılında haftalık Yeni Ortam dergisinde başladı. Daha sonra çalışmaya başladığı Anka Ajansında 1975 yılından itibaren Cumhuriyet'e de köşe yazıları yazdı. 1977 yılından sonra sadece Cumhuriyet için yazmaya başladı. gözlem başlıklı köşesinde 1991 yılının Kasım ayına kadar aralıksız olarak yazdı. 6 Kasım 1991'de İlhan Selçuk ve yaklaşık 80 Cumhuriyet çalışanı ile birlikte gazeteden ayrıldı. Bir süre işsiz kaldı. 1 Şubat - 3 Mayıs 1992 tarihleri arasında Milliyet Gazetesi'nde yazan Mumcu, Cumhuriyet Gazetesi'ndeki yönetim değişikliği üzerine 7 Mayıs 1992'de Cumhuriyet'e döndü. Gazetecilik hayatı başarılarla dolu olan Mumcu 24 Ocak 1993 yılında uğradığı bombalı saldırı sonucu öldü.

Munky
25-07-07, 19:51
verdiğim yazıların aynısıın vermişsin hep .. dikkat et

Munky
25-07-07, 19:52
Abduraman Bari Acımendili
Halq ocası :Abduraman Bari Acımendili
Zera BEKİROVA

Abduraman Bariyev 1897 senesi Kerç yarımadasındaki Acımendi koyunde dünyağa kelgen. 1906 � 1908 senelerinde qomşu Sıcıvut koyundeki başlanğıç mektepte tasıl alğan, 1909 - 1910 senelerinde Cavtobe medrese-sinde Türk ve Arap tillerini ogrengen, soñra Kol � Alğıç, Saraymen medrese-lerinde oquğan. 1912 � 1913 senelerin-de Bağçasaray�da ki Zıncırlı Medrese- de oqup, tuvğan koyu Acı Mendige qayta ve mında ocalıuq yapa. Aqmes-citte neşir olunğan �Tatar Ocapçe� ga- zetesinde atalar sozleri, aytımlar, şiir- ler, maneler ve çıñları derc etqendir. 1917 � 1921 senelerinde Abduraman Oca bir zamanlar ozü oqugan Cavtoba Medresesinde ders bergen cenk arfe-sinde kene tuvğan Acı Mendisinde ocalıq fondında Lenin rayonunda 1922- 1923 senelerde çalışqan ocalarnıñ cedveli berilip, mektep mudiri Abdura-man Bariyev kulak oğlu ve milliy fırkacı sıfatında sınfiy düşmanlar sırasında qayıd etile.

Sürgünliqte folklorcı oca dülger, suv agları saasında nevbetçi olıp çalışqan. Qırım Tatar halqı milli areketi başlanğan yıllarda Abduraman Oca milli kureşqe birinciler sırasında qoşu-la. Acı Mendi koyü sakinleriniñ adları � soyadları ile cedvelini tizip, milli areket- çilerimiz yapqan Qırım Tatar ehalisini cedvelge aluv, cenkte iştirakini, sür-günliqniñ ilk senelerinde ğayıp oluvınıñ sayısını belgilev işinde iştiraq ete. Ozüniñ baş maqsadını halq ağız yara-tıcılığı numünelerini, Harcibiye koyun-de ocalıq yapqan belli şairimiz Usein Şamil Toqtarğazi aqqında qıymetli malümatlarnı, 20. Asırnıñ ilk yıllarında medreselerdeki tasil, Qırım tarihi bo-yunca malümatlar toplavda korgen Abduraman Acımendili milli areketimiz-ge salmaklı issesini qoştı.

Abduraman Ocanıñ hızmetlerin-den belli yazıcımız Şamil Alâdin, Şamil Toqtarğazige bağışlanğan �İblisniñ ziyfetine davet� adlı eserinde, tilşina-sımız Basır Ğafarov, folklorcı Alimimiz Refig Muzaffarov �Qırımtatar edebiya- tınıñ tarihı� nıñ muellifleri Rıza Fazıl ve Safter (H) Nogayev ve diğerleri faydalandılar.

Abduraman oca �Çora Batır�, �Edige� kibi Qırımtatar destanlarınıñ variantlarını yazıp olğan, �Halq edebi-yatı� el yazmasında ikâye kaldırğan. Qırımda grajdan cenki, inqılâb, açlıq, kollektivleştirüv kibi vagiçlar aqqında ikaye ete.

A. Bariyev bizlerge salmaqlı Qırımtatar luğatınıñ zarurlığını añlağan ve lûğat teşebbüsünen bir paylaşqan. Öz mektübinde Basır Ağa: �Qıymetli ve unıtılmaz Abduraman Ocam! Qırımtatar lûğatını yapmaq fikiriñiz pek qoşulam.Bu şeyniñ bizlerge pek buyuk faydası olur. O, tilimiz başqa tiller arasında tutğan yeri, tariqi ve emiyetini aydınlatuvda pek buyuk rol oynar.� dep yazğan.

Aşağıda biz Abduraman Bari Acımendiliniñ �Hatirlerim� qol yazma- sından bir parçasını ( olğanı kibi) diqqatınızğa avale etemiz.

1911 � 1912. yılı Saraymen Medresesinde

1911 senesi salgın kuzde Abla Aqamnıñ toyunı toylağan soñ babam meni hasta yatsada Saraymen Medresesine yolladı. Maña onı hasta alda bıraqıp, medresege ketmek pek ağır qeldi. Biz uyle vaqıtlarında medreseniñ dershanesine tüştik. Dershaneniñ kuçük odasına barıp tüşer � tüşmez yahşıca qiyinğen 30 � 32 yaşlarında bir adam qeldi. O, bizneñ biraz laqırdı etti. Bundan soñ men, Şeyhrazi boyukniñ odasına kettim. Medresede 100 den ziyade talebe olıp, odağa yerleşqen ve şu boyukler idaresinde toplanğan ediler:

1-Nusredin Kemal Efendi.
2-Şeyhrazi Ebuleys Efendi
3-Ahmed Efendi.
4-Abdulla Efendi.
5-Usein İlyas
6-Seyt Celil Ğaniy
7-Mensait
8-Seyfedin boyukler.

Saraymen Medresesi oqutuv usulı ceetinden Qırımnıñ başka medre-selerinden ayırıla edi. Mında oquv, oqutuv usulları biraz yañı ve eski med-reselerge qore çıtqaç edi. O zamanda Qırımda meşhur olğan şu medreseler bar edi:

1-Bağçasarayda Zıncırlı Medrese ve Han Medresesi.
2-Ozenbaş Medresesi.
3-Tavdair Medresesi.
4-Kulümbi Medresesi.
5-Sarayman Medresesi ve İlahre.

Bu medreselerniñ episinde oquv Arapça ve eski Sholastik şekilde edi. 1906 � 1907. Yıllarda İstanbulda ketirilgen Alim Mustafa degen bir muderris olaraq onıñ yerine aslen Qırımlı bolğan Seytmurad Efendi qetirilgen edi.

Saraymen Medresesinde oquv ve yaşayış

Boyükler dep aytılğañ eski ve baş sohtalarnıñ odalarında 12 şer ve daa ziyade sohta bulunır edi. Odalar kiyiznen töşelip, divar etrafında minderler tizilgen adiy Tatar evleri kibi edi. Sohtalar aşayt içün cemiyetke ayda 5 (yahut ziyade) ruble para qoşıp umumi aşhanadan er qün ekişer funt otmek ve kunde bir kere uyle aşı (içinde 100 er gramm eti bolğan qapısta , makaron, pirniç şorba) alır ediler. Ya çay qaynata, yahut tükandan konserve, zeytun, penir, alva alır ve bunıñle keçinir ediler. Esas etibaren medreseniñ başı, direktorı Süleyman Acı idi. Medreseniñ yılda eki kere tatili olır edi: Kış ve uzın muddetli yaz darqavları. Bu darqavlarda talebelerni imtian yapa ediler. İmtianlar aftalarneñ devam eter, buña butün Kerç koylerindeñ din alimleri bolğan efendiler qelir edi.

Saraymen medresesiniñ eñ parlaq vaqti tamam bu senede edi. Bu yıl medresede em talebe çoq edi, em medreseğe bu sene Türkiye ruştiye mektebi programmasınca Türkiy dersler kirsetilgen edi. Suleyman Acı aqaylarnıñ ve baylarnıñ, efendi aqaylarnıñ ve muderrisniñ bundan maqsadları em molla, em oca yetiştirmek olsa qereq. Muderrisniñ butün talebeleri Ruşdiyeniñ 1 ve 11. Sınıflarına bolüngen edi.

Arapçadan şu ilimler okutula edi:
1-Usul � eñ buyuk felsefe, diñiy felsefe � bunı muderris Seytmurad Efendi oquta edi. Bunı eñ esli talebelerden Musredinen, Şeyhrazi oquv ediler.
2-Telhis � Arap edebiyati, maaniy ve aqaid � bunıda müderris oquttı. Bundan 10 � 12 adam olıp, çoqusı boyünler oquy ediler.
3-Cami dersi � bunı Musredin Efendi oquta edi.
4-İzar � bunı Şeyhrazi Efendi oquta edi.
5-Sarf � bunı Usein İlyas oquta edi.

Medresede derslerge çalışmaq içün aqşamları talebeler geceniñ yarısına qadar ve daa ziyade vaqıt oğraşa ediler. Kuçük talebeler camige toplana, oquv yerine oyunnen vaqıt qeçire ediler.

Men ozüm izarçı edim. Türkçe birinci sınıfta oquy ve şu sınıfnıñ ileri kelgen alâcısı edim.

Talebeler arasında gazeta, edebiy kitap oquv işleri

Talebeler arasında Türkçe gazetalar, jurnallar, edebiy kitaplar, roman, ikâye oquğanlar çoq edi. Lâkin bu işler teşkilâtsız kete edi. Edebiy tögerek degen şeyniñ o zaman ismi bile yoq edi. O zamandan talebeler ve Tatar halqı yalıñız siyasi ceetten Rusiyege tabi ediler. Mektepler Türkçe, Türk İslâmiyeti altında edi. Qırımdan İstanbul mektebinde oquğan yaşlar çoq edi. Bu sayede Tatar halqı ve sohtası Rusiyege duşman, çarimizge duşman, Türkçi ve İslâmcı olıp yetişe ediler.

1911 senesi İtalia Devleti öziniñ kolonial siyasetini omürge keçirmek içün Türklerniñ qolunda bolğan Trablusgarb ve Benğazığa ucüm yaptı. Bu sebepten İtalia � Türkiye cenki başladı. Cenk butün musulman halqlarnıñ İtalyanlarğa qarşı nefret ve duşmanlığını meydanğa qetirdi.

Trablusgarta ve Benğaziyde Türk askerleriynen birlikte vatanını qorçalav oğrunda qaramanca İtalyanlarğa qarşı cenkleşken Arap halqları ve Türk askerleriniñ yigitlik ve batırlıqlarını sohtalr alqışlay ve cenk haberlerini qunü � qunüne gazatalardan izley ediler. Men o zaman birinci şiirimni yazğañ edim:

İtalyanlarnı mağlup etti
Osmanlı qaramanları
Trablısnı suvlay
İtalia asker çıqanları

Saraymen medresesinde hususiy imtian (qışta) yazılı bolğan edi. Hocamed Efendi tahtağa er dersten sualler yazğan ve bu suallerge biz yazma olaraq cevaplar bergen edik. Bu bir taqım talebeler içün alverişli olıp çıktı. Çünki talebelerniñ birçokları bir � birlerinden koçürip oldılar. Baardeki imtian ise soravlarnen oldı. Arapçadan imtiannı bizden izar dersinden konçekli meşur Zinabadin Efendi olgan edi.

Müellifniñ notu:

Muellif Abduraman oca Barige bagışlangan mezkür saifelerimiz içün kıymetli malumatlarnı ve ocanın kolyazmalarını takdim etken Abduraman Barinin kızı Kaside Barievaga ve Moskvada yaşagan torını �Kırımskotatarskaya problema. 1944 � 1991� kitabınıñ muellifi, tarihçı Gulnara Bekirovaga teren minnetdarlıgını bildire. Gulnara hanım kartbabası akkında ve onın eserlerinden tertip etilgen kitap çıkartmaknı arzu ete. Alla onıñ bizler içün bu zarur işinde yardımcı olsun.

Yazarın Adı: Zera BEKİROVA - KIRIM

KALGAY Dergisi, Ocak � Şubat � Mart 2005, Sayı: 35, Sahife16 � 17 - 18

Munky
25-07-07, 19:52
Afet Ilgaz ( 02.01.1937)
Afet Muhteremoğlu Ilgaz, 2 Ocak 1937 tarihinde Çanakkale/Ezine'de doğdu. İlköğretmen Okulu'nu, Çapa Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü ile İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe ve Klasik Diller Bölümü'nü bitirdi. İzmit'te başladığı Türkçe öğretmenliğini kısa bir süre İstanbul'da sürdürdü. Sahibi olduğu bir ana okulunda öğretmenlik ve yöneticilik yaptı, ilk soyadını taşıyan bir kitabevi açtı. Sanat hayatına, İstanbul dergisinde yayımlanan (1956) öyküleriyle başlayan Âfet Ilgaz, Başörtülülerle'le 1965 TDK Hikâye Ödülü'nü kazandı.

Öykü Kitapları

Bedriye (1963), Başörtülüler (1965), Toprak (1968, Toprak İnsanları adıyla 1971), Halk Hikâyeleri (1972), Çeribaşı Apdullah'la İdamlık İsmail (1974), Ölü Bir Kadın Yazar (1983), Menekşelendi Sular (1999)

Munky
25-07-07, 19:52
Ahmet Yasin
Ahmed Yasin 1937 yılında Filistin�in Askalan şehrinin el-Cevra köyünde dünyaya geldi. Üç yaşında iken babası vefat etti. Bundan sonra annesinin ve kardeşlerinin himayesinde büyüdü. 1948 yılında yahudilerin Filistin�in büyük bir bölümünü işgal etmelerinin üzerine ailesi Gazze�ye göç etti.

Ahmed Yasin, 1952 yılında Gazze�de İmam Şafii Okulu�nda ilköğrenimini tamamladı. Yine 1952 yazında bir yüzme faaliyeti esnasında kafasının üstüne düştü ve boyun kemiği kırıldı. Bu yüzden bütün vücudu felç oldu. Sonra er-Rihal Ortaokulu�nda ortaöğrenimini tamamladı. Lise öğrenimini de 1958 yılında Filistin Lisesi�nde tamamladı. Liseyi bitirdikten sonra bazı ilim adamlarından özel dersler aldı. Bunun yanı sıra kendi özel çalışmalarıyla da kendini çok iyi yetiştirdi. Çevresinde zeki ve kültürlü biri olarak tanınırdı. Özel öğrenimini tamamladıktan sonra öğretmen olarak görev aldı.

Munky
25-07-07, 19:53
Ahmet Kemal İlkul
ESERLERİ

1.Çin - Türkistan Hatıraları
Ahmet Kemal İlkul
Kitabevi Yayınları

İdealler, aydınların artık ya bir gençlik heyecanı olarak belleklerini süslüyor ya da bir aksesuar gibi, iğreti biçimde yer alıyor hayatımızda. Oysa,
yakın zamanlara kadar, idealler, entelektüel hayatın başlıca belirleyicisiydi. Aydınlar idealleriyle vardı. İdealleri için yaşar, ideallerinin gereklerinin
belirlediği bir çizgi üstünde sürdürürlerdi yaşantılarını. İdealleri için savaşan, bütün varlığını, bütün hayatını idealleri uğruna harcayan aydınlar,
masal kahramanları kadar uzaklarda kaldı. Rodoslu Habibzade Ahmed Kemal, bu soyu tükenmiş idealist aydınlardan biri. Türkçü, Turancı düşünceleri
benimsemiş bir öğretmen, bir İttihatçı. Özel ayrıntılarını bilemediğimiz hayatını, idealleri uğrunda Doğu Türkis'tan'a yaptığı inanılmaz yolculuk ve
orada sürdürdüğü çalışmalar anlamlandırarak günümüze taşıyor.

Munky
25-07-07, 19:54
Ahmet Refik Altınay ( 1881)- (10.10.1937)
Tarihçi, yazar, şair, Darülfünun Tarih Müderrisi ve yüzbaşıdır.1881 yılında Beşiktaş'ta doğdu.Kethüda Ürgüplü Ahmed Ağa'nın oğludur.İlk öğrenimini Vişnezade İlkokulunda, orta öğrenimini Beşiktaş Askeri Ortaokulunda ve Kuleli Askeri Lisesinde gördü.1898 yılında Harp Okulundan piyade birincisi olarak mezun oldu.Küçük yaşta teğmen çıktığı için kıtaya gönderilmeyip öğretmen sınıfında bırakıldı.Toptaşı ve Soğukçeşme Askeri Ortaokullarında 4 yıl süre ile Coğrafya Öğretmenliği yaptı. 1902 yılında Harp Okuluna Fransızca, 1908 yılında tarih öğretmeni oldu. Tercüman-ı Hakikat ve Millet gazetelerinde başyazarlık yaptı. 1909 yılında Genelkurmay Başkanlığı Yayın Şubesinde çalışırken Askeri Mecmuayı yönetti.1909 yılında kurulan Tarihi Osmani Encümenine üye seçildi. Fransa'ya tarihi araştırmalar için bir kurulla birlikte gitti.1912 yılında Balkan Savaşında Askeri Sansür Müfettişi oldu.1913 yılında gözleri bozuk olduğu için yüzbaşı iken emekliye ayrıldı.1918 yılında İstanbul Darülfünun Osmanlı Tarihi Öğretmenliğine, 1919 yılında Türkiye Tarihi Müderrisliğine atandı.Türk Tarih Encümeninde görev aldı.1924-1927 yılları arasında bu encümenin başkanlığını yaptı.1932 yılında I.Tarih Kongresine katıldı.1933 yılında Üniversite Öğretmenliğinde kadro dışı bırakıldı. 10 Ekim 1937 tarihinde İstanbul'da 56 yaşında iken zatürreden vefat etti.Mezarı Büyükada'da Tepeköy Mezarlığındadır. 116 eseri vardır.

Kaynak :Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982

Munky
25-07-07, 19:54
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/200.jpg
Arif Nihat Asya ( 07.02.1904)- (05.01.1975)
(7 Şubat 1904- 5 Ocak 1975) Şair, Çatalca'nın İnceğiz köyünde doğdu. Balkan Savaşı'nın sonunda İstanbul'a geldi. Kocamustafapaşa ve Haseki mahalle mekteplerinde okudu. Gülşen-i Maarif Rüşdiyesi'nde iken Bolu Sultanîsi'ne, buradan Kastamonu Sultanîsi'ne geçti. Lise öğrenimini tamamladıktan sonra İstanbul Darulmuallimîn-i Âliyyesi'ne girdi. Buraya bağlı olarak Edebiyat Fakültesi'ni bitirdi (1928). 14 yıl edebiyat öğretmenliği ve idarecilik yaptıktan sonra 1950-1954 yılları arasında Adana milletvekili olarak Meclis'te bulundu. 1959-1961 yılları arasında Kıbrıs'ta öğretmenlik yaptı. 1962'de emekli oldu. Ankara'da öldü.

ESERLERi:

DUALAR ve AMiNLER

Çeşitli şiirlerden oluşmuştur.

KÖKLER ve DALLAR

Çeşitli şiirlerden oluşmuştur.

BiR BAYRAK RÜZGAR BEKLiYOR

Çeşitli şiirlerden oluşmuştur.

Munky
25-07-07, 19:54
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/726.jpg
Ayvaz Gökdemir ( 1942)
Erzurum Milletvekili-DYP
GAZİANTEP - 1942, Süleyman, Emine - Ankara Yüksek Öğretmen Okulu, DTCF Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü - Eğitim, Kültür - Öğretmen - Öğretmen Okulları Genel Müdürü, Özel Yükseliş Koleji Genel Koordinatörü - XIX uncu Dönem Gaziantep, XX nci Dönem Kayseri Milletvekili - Devlet Eski Bakanı - Evli, 3 Çocuk.

Munky
25-07-07, 19:54
Bahaeddin Özkişi ( 1928)- (15.11.1975)
(1928- 15 Kasım 1975) Yazar, İstanbul'da doğdu. Sultanahmet Sanat Enstitüsü'nü bitirdi (1946). İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Fakültesi Teknoloji Kürsüsü'nde kaynak öğretmeni idi (1956).

KÖSE KADI

Bu roman, kendilerini, varlığının her zerresi ile Devlet-i Ebed Müddet'e adamış Osmanlılar'ın serhadlerdeki hikâyesini anlatır. Bir bakıma Osmanlı'nın yükselişinin sonu, düşüşün başlangıcı devresinin hikâyesidir.

SOKAKTA

Tarihimizin son 150 yılını konu olarak almıştır.

GÖÇ ZAMANI

Kısa hikâyelerden bir demettir.

HAKKINDA YAZILANLAR

Bahaeddin Özkişi dosyası internette
Fatma Gül 03.06.2002

Türk hikayeciliğinde önemli bir isim olmasına rağmen, hakkında çok az bilgi bulunan Bahaeddin Özkişi (1928 �1975) hakkında, �dergibi� adlı internet sitesinde kapsamlı bir dosya hazırlandı.


www.dergibi.com/dosya/bahaeddin_ozkisi.asp

adresinden ulaşılabilen sitede, Özkişi�nin hayatı ve eserleriyle beraber roman ve hikayelerinden yola çıkılarak sanat ve dil anlayışı tahlil ediliyor.

Ahmet Hamdi Tanpınar�ın �Devam et evladım, sen on Sait Faik edersin� diye övdüğü yazar, �Bir Çınar Vardı� ve �Göç Zamanı� adlı hikayelerinin yanı sıra; �Köse Kadı�, �Uçtaki Adam� ve �Sokakta� isimli romanlarıyla birçok ödül almıştı. Eserlerinde açık ve net bir dil kullanan Özkişi, hikayelerinde insanın özüne ait bilgiyi olayın kendi keyfiyeti içinde veriyor. Günlük hayatta çoğu zaman ihmal ettiğimiz ya da önemsiz gördüğümüz her ayrıntıya derin anlamlar yüklüyor. Olayları ve kavramları yalın, olağan halleriyle değil, derin ve psikolojik yönleriyle ele alıyor.

Genç denecek bir yaşta hayatını kaybeden Bahaeddin Özkişi, yazar kimliğinin yanında farklı çalışmalara da imza atan bir sanatçı. Yazmayı ara vermeden sürdürürken bir yandan cam üzerine tezhip çalışmalarıyla uğraşırken bir yandan da eski İstanbul evlerinin maketlerini üç boyutlu ve dört cepheli olarak yapmaya çalışmış.

Bahaeddin Özkişi aynı zamanda �cami�pazar�medrese� merkezli şehir tasarımlarının ilk işaretlerini veren sanatçılar arasında yer alıyor.

X
ÖZKİŞİ�Yİ TANIMAYAN KİŞİLER
Cem Sökmen Ufuk Ötesi Eylül 2004

Milli Eğitim Bakanlığının açıkladığı yüz temel eser listesi basında çeşitli açılardan tartışıldı. Mevcut şartlarda belli bir dengeyi tutturduğunu düşündüğümüz bu listeyi kimisi 101 temel eser başlığıyla yazdı kimisi de isimler üzerinden polemikler üretmeye çalıştı. A. Turan Alkan�ın, şu anda ülkemizde yetişen neslin sınavlar arasında koşuştururken okuma alışkanlığını kazanmasının zorluğuna ve gerçek bir okuyucunun özelliklerine dikkat çeken yazısı son derece yerindeydi. Fakat �emekli anchorman� A.Hakan Çoşkun bu konuya dair en garip ifadelerin sahibi oldu. Çoşkun, adına ilk defa yüz temel eser listesinde rastladığı Bahaeddin Özkişi hakkında şunları söylüyordu: �Ancak listede adı söylendiğinde �O da kim yahu?� denilecek bir yazar da var. Aşina olmadığımız bu yazarın adı: Bahaeddin Özkişi. Tavsiye edilen eserinin adı: Sokakta. Merak ettiğim şu: Acaba gerçekten �hakkı teslim edilmemiş� bir yazarla mı karşı karşıyayız yoksa ülkemizin en güzide müessesesi �torpil� burada da mı devreye girdi.?� Burada hem entelektüel zaafiyeti hem de kendine aşırı güvenden kaynaklanan rahat ve saldırgan bir üslubu görüyoruz. Türkiye�de 400 bine yakın tiraja sahip gazetede yazan bir kişi, yüz eserlik listeye girmiş bir edebiyatçı için �O da kim?� sorusunu sormadan önce herhalde araştırma yapmalıdır. Biraz araştırma zahmetine katlanan 4 seviyeli kitapla karşılaşacaktı. Herhalde ölçü hassasiyetine sahip bir insan Bahaeddin Özkişi�nin 4 eseriyle karşılaştığında onları okumadan görüş belirtmeye kalkmazdı. Bu işler maalesef sağcılarla solcuların arasında bir yerde durup sürekli �hepiniz yanlışsınız� demeye benzemiyor. Eğer her yazar bilmediği konular hakkında söz söylemeyi, tanımadığı insanlar hakkında nezaket ve saygı sınırlarını aşan yorumlar yapmayı kendisinde �hak� görüyorsa vay halimize!... Sanatkarların ve yazarların bir kelime için yıllarca küs kalabildiği o yıllarda Ahmet Hamdi Tanpınar�ın Özkişi�yi �Devam et evladım, sen on Sait Faik edersin� diyerek teşvik edişi manidardır. Ünlü köşe yazarlarımız tarafından tanınmayan Bahaeddin Özkişi değerler bırakarak göçtü bu dünyadan. Acaba onun adını dahi duymamış olmayı kendisi için gayet normal görenler ne bırakacaklar merak ediyoruz doğrusu.

Bahaeddin Özkişi�yi biz �Köse Kadı� isimli romanıyla tanıdık. Köse Kadı ve onun devamı olan �Uçdaki Adam�da Osmanlı�nın küçük çaplı kuvvetlerle başta Macaristan olmak üzere Avrupa coğrafyasında nasıl hakimiyet kurmayı başardığını anladık. Birlikte düşünebilmenin, �aynı dili� konuşabilmenin ve organizasyon gücünün ne demek olduğunu ve şimdilerde bütün bunlara ne kadar çok ihtiyacımız olduğunu hissettik. Horasan�dan gelen Alp-Erenlerin, kolonizatör dervişlerin, 1200�lü yıllarda Anadolu�da verdikleri mücadeleyi, 1500�lü yıllarda aynı organizasyon kabiliyeti ve canlılıkla Avrupa�nın içlerine taşıyan gücü gördük. Bu ikisini besleyen ilayı kelimetullahı yayma isteği ve vazifesiydi.

Bir Sokaktan Bir Medeniyetin Serencamı

Bahaeddin Özkişi�nin yüz temel eser listesine giren �Sokakta� romanından aldığımız notlar onun kalitesini anlatmaya yetecektir sanırız: �Sokağımın insanları kayboluyorlardı. Gözleri, büyülenmiş gibi maddeye dikilmiş, geçip gidiyorlardı önümden. Bir kuş sesinin, bir asma yaprağının, dur, gitme bana bak haykırışını duymuyorlardı. Gönülleri ve gözleri güzelliklerden kopuyordu. Gerçek ihtiyaçlarının ötesindeki şeylere gidiyorlardı koşarak.�

�İnsan gözünü perdeleyen, her şeyi bir arada aynı anda görmekti. Görmeyi bilmemek bir eğitim eksikliğiydi.�
�Yeni insana mezarın koza, yaşadığı hayatın bir kurt hayatı, mezar sonrasının da kelebeklik olduğunu anlatmaya pek imkan yok.�
�Eldeki saf değerler görmüyor musun cam boncuklarla değiştiriliyor. Sizce güzelin değersizliği eski oluşundan. Yeni olsun da diyorsunuz isterse bir boncuk olsun. Değerler, ait oldukları toplumun titizlikle korumak zorunda olduğu şeylerdir. Çünkü gelecek onlar üzerine örülür.�

�Gerçek insanı ümit, iman, heyecan meydana getirir.� �Doğru, dergi, mecmua, gazete ve kitaptan öğrenilmez. Lazım olan gözlem ve deney sonuçlarıdır.�

�Sosyoloji kanunları henüz birer tahminden ibarettir.� �Her insan, her topluluk ömrünün bir noktasında hayvani ve insani hayat arasında bir tercih yapmak zorundadır.�

�Sevmeden bakan insanın gördüğü karanlıktır.� �Vicdansız ilim, imansız çaba ruhun ölümü anlamını taşır.� �Ölüm, isteğimize göre anlama sahiptir. İstersek bizim için Allah�ın ihtişamına garkolma olabilir.� �Geçmiş ölüyse sen de yoksun. Kökü olmayan toplum yaşayamaz��

Munky
25-07-07, 19:54
http://www.biyografi.net/biyografi/resim/kisi/1405.jpg
Benito Mussolini ( 1883)- (28.04.1945)
1883'te Forli'de doğdu.Bir süre öğretmenlikle meşgul olduktan sonra 1902'de askerlik yapmamak için İsviçre'ye gitti.1904'te geri dönen Mussolini 10 sene boyunca gazetecilik yaptı.Birinci Dünya Savaşı'nın başlaması üzerine orduya yazıldı ve savaşta aktif olarak görev yaptı.Savaşta yaralanan Mussolini Milano'ya döndü ve burada sağ görüşlü "Il Popolo d'Italia" gazetesinin editörü oldu.

1918'de savaş sona erdiğinde İtalya'da yıkım büyüktü.Ordudan geriye bir şey kalmamış, savaşta 460.000 kayıp verilmişti bununla beraber ekonomi de çökmüştü.Ayrıca savaş sonu antlaşmalarında toprak kazancı olacağını düşünen İtalya'yı İngiltere ve Fransa gözönüne dahi almadılar.Böylece İtalya Avrupa'da yalnızlığa itildi.İtalya'da siyasi krizde vardı, koalisyon hükümetleri başarılı olamıyordu. İşsizliğin giderek artması ve halkın gidişattan memnun olmaması komünistlerin büyük taraftar toplamalarına yol açtı.Bu sırada Mussolini ise çeşitli sağcı grupları kurduğu Faşist partisinin bünyesinde toplamıştı bile.Mussolini (halk arasındaki lakabıyla Il Duce "Duçe" ) ülkenin problemlerini çözeceğini vaat ediyor ve eski Roma İmparatorluğu'nu tekrar kuracağını söylüyordu.Nazi Almanya'sındaki SS ve SA gibi Mussolini'nde bir "Siyah Gömlekliler" grubu vardı.Bu grup parti karşıtlarıyla ve komünistlerle ilgileniyor, şiddete başvurmaktan kaçınmıyordu.Ülkede komünist düşmanlığı arttıkça ve siyasal istikrar sağlanamadıkça umutlar Duçe'ye bağlandı.Ekim 1922'de Mussolini Kral Viktor Emmanuel III'ü yönetimi kendisine devretmekle tehdit etti aksi takdirde 26.000 taraftarı ile Roma'ya yürüyecek ve bunu kendi yapacaktı.Komünist hareketinde önüne geçmek isteyen Kral bu teklifi kabul etti ve İtalya'da Duçe dönemi başladı.

Mussolini'nin başa geçmesiyle, kadınlar ev dışında çalışmaktansa ev kadını olmaya ve yapabildikleri kadar çocuk yapmaya teşvik edildi. Duçe tüm ülkeyi tren rayları ve otobanlarla adeta ördü.Çiftçiler sürekli teşvik edildi , tarım ve endüstride canlanma sağlandı, işsizlik azaldı.Tüm bunlar Mussolini'nin popülaritesini arttırdı.1930'ların başında o artık tüm ülkenin sevgilisiydi.

Fakat popülaritesini daha da arttırmak isteyen Mussolini 1935'te Habeşistan'ın işgaline başladı.Sonun başlangıcı böylece 1935 olarak saptanabilir, bu tarihten itibaren Mussolini'nin prestiji giderek zayıflayacaktır.Çünkü İtalyan halkı artık savaş istemiyordu, Birinci Dünya Savaşı'nın yaraları daha yeni sarılmıştı.Ama Duçe yoluna devam etti.1936'da Habeşistan'ın işgalini tamamladı ve aynı yıl Hitler'le Roma-Berlin mihverini kurdu.Bu tarihten sonra devamlı Hitler'in etkisinde kalan Duçe 10 Temmuz 1940'da Müttefiklere savaş ilan etti.Ama İtalyan Ordusu Kuzey Afrika ve Balkanlar seferlerinde rezil oldu, her seferinde imdada Almanlar yetişmese Yugoslavya ve Yunanistan'ın İtalya'nın işini bitirmesi içten bile değildi.
1943'te Müttefikler İtalya'ya çıkarma yaptılar.Kral Viktor Emmanuel III Mussolini'yi görevden aldı.Duçe tutuklandı ve hapsedildi.Ama en zor anında bile Führer imdadına yetişti.
Hitler, Mussolini'den sonra İtalya'nın teslim olmasından korkuyordu.Böyle bir durum Almanya'nın güneyini Müttefik saldırısına açık hale getirecekti.Eğer Mussolini kurtarılıp tekrar başa geçirilirse ona sadık kuvvetlerle İtalya'nın savunmasına devam edilebilirdi.

Mussolini'nin kurtarılması için SS Hauptsturmfuhrer Otto Skorzeny önderliğinde bir takım oluşturuldu.Takım üyeleri Hava Kavvetleri Luftwaffe'ye bağlı "Fallschirmjager" yani hava indirme birimine ait komandolardı.Bu arada Otto Skorzeny'den kısaca bahsetmek gerekirse o Almanya'nın en iyi yetiştirilmiş komandolarından biriydi ve Müttefik askeri çevrelerinde "Hitler's Commando" sıfatıyla gayet iyi tanınıyordu.

Duçe 12 Eylül 1943'de Gran Sasso'da tutuklu bulunduğu otelden kurtarıldı ve uçakla Viyana'ya kaçırıldı.İtalya'da kendine bağlı birliklerle mücadeleyi sürdüren Mussolini Nisan 1945'de yani savaşın son günlerinde kaçmaya çalışırken İtalyan Mukavemeti mensupları tarafından öldürüldü.(28 Nisan 1945)