PDA

View Full Version : Biyografiler



Sayfalar : 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10 11 12 13 14 [15] 16 17 18 19 20 21 22 23 24

Hairdesigner
01-04-08, 23:52
Ömer Öztürkmen </B>
Kerkük’lü şair Mehmet Rasih Bey’in oğludur. Annesi yine Kerküklü bir şair olan Şeyh Rıza’nın kızıdır. 1929 yılında İstanbul’da doğmuştur.

İlkokulu İstanbul ve Kerkük’te, orta ve yüksek öğrenimini ise İstanbul’da yapmıştır. İstanbul Edebiyat Fakültesinden mezun olmuştur.

Muhtelif gazete ve dergide yazıları çıkmakla beraber, Yeni İstanbul ve Tercüman gazetelerinde yazı işleri müdürlüğü yapmıştır. Orta Doğu gazetesinin de kurucularındandır.

Anadolu Ajansının Beyrut muhabirliğini yaptığı sıralarda, 1965 yılında seçimlere katılarak Adalet Partisi’nden Bursa milletvekili olarak Millet Meclisine girdi.

Daha lise öğrencisi iken şiir ve yazı yazmaya başlayan Öztürkmen, ilk şiirlerini 1950 yılında “KERKÜK” adlı kitabında neşretti. Şiirlerinde Kerkük sevgisi burcu burcu tütmekteydi.

Şairin en olgun şiirlerini 1975 yılında bastırdığı; “Taşkent’te Sabah Namazı” adlı kitabında yayınladığını görüyoruz. Bu şiirlerinden, “Malazgirt Marşı” adlı olanı cidden güzeldir.

Yazı hayatına Türkiye gazetesinde devam etmektedir.

* Yakuboğlu, Enver, Irak Türkleri, Boğaziçi Yayınları: 39, İstanbul 1976, s. 125-126

Hairdesigner
01-04-08, 23:53
Ömer Öztürkmen ( 1929) </B>
1929 yılında İstanbul’da doğdu.Ailesi Kerkük’lüdür.İÜ Edebiyat Fakültesini bitirdi.Gazeteciliğe 1949’da başladı.Yeni İstanbul, Tercüman, Son Havadis, Anadolu Ajansı, Ortadoğu, Türkiye gazetelerinde muhabirlik, yazarlık, genel yayın müdürlüğü yaptı.Şiirleri Diriliş’te çıktı.

ESERLERİ
Şiirleri:Kerkük, Taşkent’te Sabah Namazı
Denemeleri:Gözyaşı Medeniyeti,Zihniyet İnkılabı, Bilimden Damlalar.

ZİHNİYET İNKILABI
Bir yanda, yıllarca körükörüne taptıkları putlara başkaldıranlar... Dünyayı Marks'ın kitabından veya Dünya Bankası'nın, IMF'nin, OECD'nin gişelerinden görenler... Vahşi kapitalizmle vahşi komünizm arasında gidip gelenler...

BİLİMDEN DAMLALAR
Bilim ve teknoloji... Dilimizden hiç düşürmediğimiz bu kavramlara siyasîler ve üniversitelerimiz gereken önemi veriyorlar mı? "Bilgi Çağı"na adım atmaktan söz ediliyor; gereği için bilim adamlarımız, resmî ve özel kuruluşlarımız üzerlerine düşeni yapıyorlar mı? Bilimden Damlalar, bu konulardaki tespitleri, tavsiyeleri, problemleri işaret etmektedir.

GÖZYAŞI MEDENİYETİ
Bu kitapta, bir taraftan İslam'ın özünde var olan değerler incelenirken, diğer taraftan Batı düşüncesinin temelinde yatan çarpıklıklar mukayeseli bir şekilde anlatılmaya çalışılmıştır.

Hürriyete kul olmak
Ömer Öztürkmen
Türkiye 8 Haziran 2001

Şanı Yüce Allah (CC) ruhlarımıza sordu: “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?..” (1)
Ruhlarımız cevap verdi: “Evet..”
“Yüce Allah sonra göğe ve yere: “İsteyerek veya istemeyerek geliniz, dedi; onlar da isteyerek geldik” dediler. (2)
İnşaallah yanlış anlamamışızdır; Azimuşşan Yüce Varlık yarattığı insana, göğe ve yere bile bir irade hürriyeti tanıyor...
İşte İslam’ın özgürlük anlayışı ve işte uğruna canlar verdiğimiz özgürlüğün metafizik boyutu.. Özgürlük inancına denk, inanç özgürlüğü.. Lâhûtî âlemden müjdelendiği kesin.. İnsanoğlunun halifeliği burada yoğunlaşıyor..

Ve bir köleyi âzad etmek, onu özgürlüğüne kavuşturmak.. İslamın tebcil ettiği büyük bir sevap.. Yeryüzü bundan daha önemli bir devrim tanımadı.. Düşünün, insanlıktan çıkmış bir insanı yeniden insanlaştırıyorsunuz; bunun sevabına denk başka ne olabilir ki..
Yanlışlıkla bir insan öldürmenin cezasından kurtulmak için ancak iki köleyi azad etmek durumundasınız.. Bir insan ölüyor ama, iki insan diriliyor, özgürleşiyor.. Özgürlüğün insanlık için ne kadar büyük ve vazgeçilmez bir önem taşıdığı İslam’ın bu emrinden de anlaşılıyor.. Böylece Mâverâ’da başlayan özgürlüğümüz dünyada içimize yansıyor, insanlığımızı kucaklıyor.. Bunun içindir ki hürriyeti “insanın kendi kişiliğini gerçekleştirmesi” olarak tanımlıyoruz..

İslam’da zorlama da yok..
Zorluklarla, zorbalıklarla mücadele edişimiz de Yüce Yaratıcı’nın bize bahşettiği o özgürlük iştiyakından, ihtiyacından değil mi.. Özgürlük bizim ondört asırlık malımız..
Romalılar düğünlerini aydınlatmak için zenci köleleri yakıp dururken, İslam dini köleliğin insanı sefilleştiren, özgürlüğe meydan okuyan bir kurum olduğunu ilan ediyor...
Filozof Hayek, “Batı, bireysel özgürlüğü 17. yüzyılda keşfetti” diyor.. Doğrudur; ama biz, Locke ve Voltaire gibi kanun himayesinde bir özgürlük değil, adaletin ve hukukun/güvenlik şemsiyesi altındaki özgülük fikrini kendimize daha yakın buluyoruz.. Hatta kanunla özgürlük arasında bir ilişki dahi kuramıyoruz.. Çünkü düzeni koruma iddiasıyla çıkarılan kanunlar çoğu zaman özgürlükleri kısıtlamaya yarıyor.. Ancak hukukun kanunlarda aradığı kesinlik vasfı gerçekleşmişse, o başka.. Çünkü o takdirde kanun hukukun bir parçası (lazim-ı gayr-ı müfariki) haline gelmiş demektir... Hukuk felsefesinin ruhu ve kalbi de orada çarpar: Hakk’ın hukuku, Hakk’ın âdaleti ve özgürlük kaynağı..

Gerçek hürriyetin öteler ötesinden aldığı bir kutsallık var.. Hürriyet bizim mukaddeslerimizden.. Biz onu şuradan buradan değil, kendi kitabımızda bulduk.
İnsan hakları derken bu deyim metafizik haklarımızı da içermiyorsa eksiktir.. Rabb’ul Âlemîn ister bu dünyayı, ister öteki dünyayı veya her ikisini birden seçme hakkını vermiş bize; seçmede serbest bırakmış bizi..
Hakikat bu iken Fukara Marcuse, mistik temellere dayanan bir iç özgürlük kavramı geliştirebiliriz diyor; dilenir gibidir Marcuse..
Peki, biz ne kadar hür ve nereye kadar kuluz?
Bu dünyadaki kulluğuyla övünenler var.. Oysa bir büyüğümüzün dediği gibi bu dünyadaki kulluk gururunu unutacaksın ki, öteki dünyada Hak Tealâya gerçek manada kulluk edesin”
Kulluk... O da bir nasip meselesi..
Hürriyeti önce ruhumuzda arıyacağız, sonra kafamızda. Gerçekten hür ve bağımsız düşünebiliyor muyuz.. Ön yargılardan, klişe sloganlardan, kalıpçı şemalardan, pratik zekânın zorladığı konformist eğilimlerden âzâde miyiz?
Her insanın iyi ve kötü yanları var; kötülüklerden kurtulmak, iyiliklere yönelmek bir nefis muhasebesidir.. İyi yanı üstün gelen, yani Allah’ın buyruklarına uygun yaşayan, içindeki kötü huyları bastıran, kontrol altına alan, dizginleyen insan Özgür insandır..
(1) Araf - 172. âyet
(2) Fussilet - 11. Âyet

Hairdesigner
01-04-08, 23:53
Ömer Erim Baştımar </B>
1972 yılında KARS'ın Arpaçay ilçesinde doğdu.İlk ve orto tahsilini aynı ilçede yaptı. 1990 yılında Dokuz Eylül Üniversitesi Turizim ve Otelcilik
Okulu'nu kazandı. 1 Yıl okudukta sonra Anadolu Üniversitesi'nde 2 yıl işletme okudu. 1995 yılında girdiği İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü'nden de 1999 yılında mezun oldu.okulu bitirme tezi olarak yazdığı ''Abdullah Öcalan ve medyaya yansıması'' isimli tezi o yıllarda büyük ilgi gördü. İletişim Fakültesi'nden mezun olduğu yıl girdiği üniversite sınavlarında Kültür Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni burslu kazandı. bir yıl devam ettiği üniversiteyi gazetecilik mesleğinin yoğunluğu nedeniyle bırakmak zorunda kaldı.

Gazeteciliğe 1995 yılında okulla birlikte Gazeteciler Cemiyeti'nin çıkarttığı ''bizim'' gazetede başlayan Baştimar, İletişim Fakültesi Radyo Haber Ajansı'nın da kurucuları arasında yer aldı. Anadolu Ajansı'na 1996 yılında giren Baştimar halen Anadolu Ajansı İstanbul Bölge Müdürlüğü'nde görev yapmaktadır.

Üniversite yıllarında çok sayıda vakıf ve yardım kuruluşlarında gönüllü görev alan Ömer Erim Baştimar, Türkiye yardım Sevenler Derneği'nde gençlik kolları oluşturulması çalışmalarını yürüttü.Kars Ardahan Iğdır Vakfı'nda da
başkanlık yaptığı gençlik kollarında 2 yıl o bölgelerden gelen yüzlerce üniversiteli öğrenciyle birlikte çalıştı, bölge gençlerine sahip çıkarak, sorunlarını çözmeye çalıştı.

Öğrenciyken Siyasal Bilgiler Fakültesi'nde tanıştığı Elçim Uzun ile evlenen Ömer Erim Baştimar'ın bir kız çocuğu var.

Hairdesigner
01-04-08, 23:53
http://www.biyografi.net/images/kisi/1160.jpg
Ömer Lütfi Mete ( 1950) </B>
1950 yılında Rize’de doğdu.İlk ve orta öğrenimini burada tamamlarkan özel olarak dini eğitim gördü.Bir süre Kuran Kurslarında hocalık yaptı.Rize Ülkü Ocakları Başkanlığı yaptı.1970 yılında İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’ne girdi.Aynı dönemde Babıali’de Sabah gazetesinde basın hayatına atıldı.1972’de İktisat Fakültesi’nden ayrıldı.1973 yılında Atatürk Eğitim Enstitüsü’ne girdi 1976’da mezun oldu.Kısa süre edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra tekrar gazeteciliğe döndü.Ortadoğu,Tercüman, Türkiye, Yeni Binyıl, Ayyıldız gazetelerinde ve Türk Edebiyatı, Boğaziçi dergilerinde yazdı, Çağrışım dergisini çıkardı.Senaryo çalışmaları yaptı.Anap ve MHP’den milletvekili adayı oldu, seçilemedi.

ESERLERİ
Senaryoları:Bizim Ev,Çizme,Bizim Yunus,Köstekli Saat,Veysel Karani,Ahmet Bedevi,Evlere Şenlik,Avcı, Deli Yürek.
Şiirleri:Gülce (1989)
Romanları:Balonya Tüneli (1978),Çığlığın Ardı Çığlık (1989),Çizme (1991), Yerden Göğe Kadar (1993), Asker ile Cemre (1993).

Hairdesigner
01-04-08, 23:53
Ömür Olgundemir ( 1942) </B>
gazeteci ömür olgundemir : 1942 yılında İnönü' de doğdu.İlk ve orta öğrenimini Balıkesir ve Bursa illerinde sürdürdü ve İstanbul Nişantaşı Kız lisesinden mezun oldu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji bölümünde öğrenimine devam ederken çeşitli dergilerde şiir ve hikayeleri yayınlandı l966 yılında fakülte son sınıf öğrencisi iken Dünya gazetesinde muhabir olarak göreve başladı.1968 yılında ayni gazetenin Ankara bürosu foto muhabirlerinden Erol Olgundemir ile evlenerek Ankara'da gazeteciliğe devam etti ve Türk Haberler Ajansına transfer oldu .. Türk Haberler Ajansında on yılı aşkın süre ile dış politika muhabirliği , Başbakanlık , Cumhurbaşkanlığı (Köşk). Genelkurmay Başkanlığı muhabirlikleri ,l973 yılından sonra da THA parlamento büro şefliği görevini yürüttü. 20 temmuz l974 Kıbrıs Barış Harekatı sırasında genelkurkay başkanlığı tarafından çağrılı sekiz gazeteci arasında yer alarak harekatı izledi ve Türkiye'nin resmen görevlendirilen ilk madın harp muhabiri ünvanını kazandı. l976-l977 yıllarında Tha'nın Ankara teimsilci yardımcılığı görevini de yürüttü. Ömür Olgundemir eşinin sağlık şartları yüzünden TRT İzmir Bürosuna atanmasıyla burada yaşamaya ve Tariş'te basın müşaviri olarak çalışmaya başladı. Tariş basın müşavirliğinin yanı sıra .: Yeni Ulus,Ulusal Basın Ajansı ve Yeni Asır gazetelerinde de gazeteciliğini sürdürdü . 1994 yılında emekli olan Olgundemir bir kız çoçuğu annesi olup İngilizce bilmektedir.

Hairdesigner
01-04-08, 23:54
Özcan Ünlü ( 1968) </B>
1968 yılnda Ordu’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Ordu’da tamamladı. Anadolu Denizcilik Meslek Lisesi Elektronik ve Haberleşme Bölümü’nden mezun oldu. Zaman gazetesinde kültür-sanat muhabir ve yönetmeni olarak çalıştı. Halen Türkiye gazetesinde Kültür-Sanat yönetmenliği yapmaktadır. Çeşitli edebiyat dergilerinde çalışmaları yayımlandı.

ESERLERİ
Şairin Benden Önce, Aşk Olur ve Korkuya Türkü adlarında üç şiir kitabı bulunmaktadır.

Hairdesigner
01-04-08, 23:54
Özdemir İnce ( 1936) </B>
1936 yılnda Mersin'de doğdu. İlk ve orta öğrenimini Mersin'de tamamladı. Gazi Eğitim Enstitüsü Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi. Ortaokul ve liselerde öğretmenlik yaptı. TRT'de çevirmenlik, şube müdürlüğü, Tv metin yazarlığı ve müşavirlik yaptı. Şiir ve çevirilerinden dolayı ödüller aldı. Pek çok gazete ve dergide şiir ve yazıları yayımlandı.

ESERLERİ
Şiirleri, Kargı, Tutanaklar, Kiraz Zamanı, Karşı Yazgı, Rüzgâra Yazılıdır, Elmanın Tarihi, Kentler, Yedi Deryalar Geçsin, Siyasetnâme, Eski Şiirler, Hayat Bilgisi, Zorba ve Ozan, Başak ile Terazi, Canyelekleri Tavandadır, Burçlar Kuşağı, Güneş Saati, Gürlevik, Gündönümsü, Yazın Sesi, Yağmur Taşı, Tohum Ölürse adlı kitaplarında toplandı.

HAKKINDA YAZILANLAR

Şiir antolojilerine kızgın şair
VAHAP MUNYAR
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi

Mersinli olmasının bir etkisi var mıdır bilmem, ama Özdemir İnce edebiyat dünyasında ‘Akdeniz şairi’ olarak da tanınır. AMAN Allahım...

Genel Yayın Yönetmenim Ertuğrul Özkök'ün çektiği tombaladan bana Özdemir İnce'yi yazmak düştü.

Önce bir küçük bilgi vereyim, neden bu kadar telaşlandığımı anlayın.

Baktığım kayıtlar beni yanıltmıyorsa Özdemir İnce'nin tam 21 şiir kitabı, dördü kuramsal olmak üzere 11 deneme kitabı yayımlandı. Yunan ve Fransız edebiyatından çok sayıda şiir çevirileri var. Şiir ve yazılarının çevrildiği dil sayısı 20'ye yakın...

Edebiyat eleştirmeni değilim. Yazıları, şiirleri, kitapları üzerine söz söylemek bana düşmez.

Öyleyse ne yapmalı?

Özdemir İnce gibi bir üstadı kırmadan bu işin üstesinden nasıl gelmeli?

En iyi yol biraz gazetecilik yapmak. Dostlarından tüyo almak, onun farklı yönlerini Hürriyet okurlarına yansıtmak.

Çünkü, şiirlerini, diğer kitaplarını zaten okurları biliyor.

Özdemir İnce, Mersinli. O, doğduğu büyüdüğü kenti unutmayanlardan.

Sel felaketinden bir süre önce Mersin'i hem ekonominin, hem de edebiyat dünyasının gündemine yeniden soktu.

Mersinli olmasının bir etkisi var mıdır bilmem, ama Özdemir İnce edebiyat dünyasında ‘‘Akdeniz şairi’’ olarak da tanınıyor.

Bunda hem Yunan şiirinden yaptığı çeviriler, hem de bölge şairlerini çatısı altında toplayan kuruluşlara üyeliği rol oynuyor.

İnce, birçok uluslararası şair ve yazar kuruluşlarına üye. Uluslararası platformda Türk şiir ve edebiyatının tanınmasına katkı yapıyor.

Biraz da Özdemir İnce'nin gazetecilik yönünden söz edelim...

Bir kere TRT'nin ‘‘çekirdek kadrosu’’ndan. TRT'de uzun yıllar dış haberlerden metin yazarlığına, daire başkanlığından genel müdür müşavirliğine uzanan görevlerde bulundu. 1982'de TRT'den emekliye ayrıldı.

Ertuğrul Özkök, Özdemir İnce'den Hürriyet'in yurtdışı okurlarına ‘‘Türkiye'den değişik bir pencere’’ açmak amacıyla yararlanmak istedi. Yararını da gördü.

Ardından haftasonu yazılarıyla Hürriyet'in tüm okurlarıyla buluştu.

Şimdi de Özdemir İnce'yle ilgili iki dedikodu verip, yazıyı bitireyim.

Birincisi, titizliği... Yaptığı işe o kadar titizlikle sarılıyor ki, O'nun bu titizliği Ertuğrul Özkök'ü bile zorluyormuş! Hatta Özkök, kendisinden talepte bulunurken iki kere düşünüyormuş!

İkincisi de O'nu üzen bir antoloji... Yeni yayımlanan bir antolojide Özdemir İnce'ye, ‘‘kendini iyi pazarlayan şair’’ benzeri bir tanımlama yapmaya kalkmışlar... Bu tanımlama Özdemir Bey'i çileden çıkarmış. Onlara ‘‘Beni bu antolojiden çıkarın’’ diye ultimatom çekmiş.

Ohh... Yazıyı bitirdim. Üzerimden büyük yük kalktı.

Umarım Özdemir İnce'yi incitecek bir pot kırmamışımdır.

İyi yıllar…

Hairdesigner
01-04-08, 23:54
Özer Berkem ( 1939) </B>
1939 yılında Kıbrıs/Lefkoşa'da doğan Dr. D. Özer Berkem, 1957'de liseyi bitirdikten sonra 1963 yılında Istanbul Teknik Üniversitesi Elektronik Bölümü'nden mezun oldu. 1962 yılında Kıbrıs Bayrak Radyo Televizyonu'nu (BRT) kurmakla görevlendirilen Dr. Berkem, bu kuruluşun çeşitli üst düzey kademelerinde görev aldı. 1983 yılında BRT Genel Müdürlüğü de yapan Dr. Berkem, ayrıca 1962 yılında C. M. C. Özel Araştırma Grup Başkanlığı, 1964'te Kıbrıs Türk Elektrik ve Makina Mühendisleri Birliği Kurucusu, 1967'te K. T. M. M. B. Genel Sekreterliği, 1972'den 78'e kadar Elektrik Mühendisleri Odası Başkanlığı, 1976'da Verimlilik Merkezi Yönetim Kurul Üyeliği, 1977'de Kıbrıs Türk Elektrik Mühendisleri Odası Yetkili Kurulu Üyeliği, 1989'da Kıbrıs Türk Islam Kültürü Derneği Danışma Kurulu Üyeliği, 1990'da Kıbrıs Türk Islâm Yazarları Derneği Başkanlığı, 1990'da K. K. Kurum ve kuruluşlar Konseyi Üyeliği görevlerinde bulundu. 1963 yılında Kıbrıs BRT'nın kendi vericilerini tasarlayarak, yayın hayatına başlamasında rol alan Dr. D. Özer Berkem, bugüne kadar konu ile ilgili milletlerarası 10'dan fazla sempozyum ve konversiyona katıldı. Ayrıca haber, haber teşkili ve yayın psikolojisi üzerinde de eğitim alan Dr. Berkem, çok iyi derecede Ingilizce, Rumca ve Almanca biliyor. Evli ve 2 çocuk sahibi olan Dr. Berkem, ayrıca RTS, AES, SMPTE, IEE ve FIDOF gibi milletlerarası yayın kuruluşlarına da üye, TGRT Genel Müdürlüğünde bulundu.

Hairdesigner
01-04-08, 23:55
Özgen Acar ( 1938) </B>
Emekli PTT Müdürü Mehmet Hilmi ile ev kadini Naciye Hanimin oglu. 1938’de Nigde’nin Bor ilçesinde dogdu. Izmir Tinaztepe Ilkokulu, Karatas Ortaokulu ve Izmir Atatürk Lisesinden mezun oldu. A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesinin Maliye-Iktisat Bölümünü (1962) bitirdi. Gazetecilige ögrenciyken (1960) Cumhuriyet’te basladi. Kurucu Mecliste parlamento muhabirliginden sonra
ekonomi ve maliye konularinda uzmanlasti. Türkiye’de Cumhuriyet Gazetesinde ilk kez haftalik ekonomisi sayfasini hazirladi. Daha sonra Dis Siyasa Muhabirligi yapti. Reuters Ajansini Türkiye Bürosunu Ankara’da (1972) açti. Gazetecilikten ayrilarak (1974) yerlestigi Bodrum’da AK-TUR Sitesinin Müdürü olarak turizmle alti yil ugrasti.

1980’de meslege döndügünde Milliyet Gazetesinin Atina Temsilciligi görevini dört yil, Ankara Bürosu Haber Müdürlügünü iki yil, New York Temsilciligini bir yil sürdürdü. Atina ve New York’ta TRT muhabirligi yapti. New York’taki üç yil serbest gazetecilik döneminde bir yil AA’nin muhabirligini de yaparken, çesitli Amerikan dergilerinde kapak konusu olan arastirmalari yayimlandi.

Çin Halk Cumhuriyeti’ne Kültür Ihtilalinden önce giden (1965) ilk Türk gazetecilerinden biri oldu. Warsova Pakti ülkelerinin (1968) Çekoslovakya’yi, Israil’in (1982) Lüban’i isgalini izledi.

Türkiye’de Cumhuriyet’e (1990) döndü. Cumhuriyet’in Genel Yayin Yönetmenligi görevini (1992-94) iki yilligina yüklendi. Haftalik “Kavsak” kösesinde Türkiye’nin dis siyasasi, dis ekonomik iliskileri ve ayrica tarihsel, kültürel ve dinsel mirasin korunmasi konularinda yazilar yaziyor, arastirmalar yapiyor. Bu arada “Antik & Dekor Dergisi”nde sanat, Amerikan Archaeology ve Italyan
Archeo dergilerinde arkeoloji, çesitli yabanci dergi ve gazetelerde degisik konularda makale ve röportajlari yayimlaniyor. Ödül getiren iki arastirmasindan TV belgeseli yapildi.

Türkiye’deki mesleki örgütlerinde çesitli görevlerde bulundu. Uluslararasi Gazeteciler Federasyonu’nda (FIJ), Türkiye’yi Yönetim Kurulunda bir, Avrupa’yi Baskanlik Divaninda alti yil temsil etti.

Iki yillik vatan hizmetini Bulgaristan Sinirinda Hacilar Karakolunda tamamladi. Buradaki üstün hizmetlerinden dolayi 5. Kolordu Komutanligi, basari sildi ile ödüllendirilen (1967) ilk yedek subay oldu.

Özellikle Bes Yillik Plan, Uyusturucu Kaçakçiligi konularindaki arastirmalari ile çesitli basin ödülleri aldi, ayrica degisik tarihlerde “Yilin Gazetecisi” seçildi. Sedat Simavi Basin Ödülü (1990) ile onurlandirildi. Abdi Ipekçi Baris Ödülünü Atina ve Istanbul’da alan tek kisi oldu. ABD’de yayimlanan bir arastirmasi “Ulusal Dergi Editörleri” ödülüne aday gösterildi. Ege Bölgesi Rotary Klüpleri ortaklasa olarak 1993-94 ve Ankara Or-An Rotary, 1998 Mesleki Hizmet Ödülünü, Türk Seyahat Acenteleri Birligi 1999 basari ödülünü verdiler.

Bogaziçi Üniversitesince Onursal Doktor Unvani (1996) ile ödüllendirildi.

Türkiye’nin tarihsel ve kültürel mirasinin korunmasi ve kaçirilan eserlerin geri getirilmesi konusunda yillarca süren arastirma ve çalismalar yapti. Bunlar arasinda “Karun Hazinesi” ile “Elmali Definesi” önde gelir. Tarihsel, kültürel ve dinsel mirasin korunmasi konusunda Roma’da yapilan uluslararasi UNIDROIT toplantilarina katilan Türk Heyetinde Disisleri Bakanligi Danismani
olarak bulundu. Kültür Bakanligi dört kez sükran plaketi verdi “Anadolu Antik Tiyatrolari” adiyla ilk kitabi su an yayima hazirlaniyor.

Evli ve bir erkek çocuk sahibidir.

Hairdesigner
01-04-08, 23:55
Pakize Suda </B>
HAKKINDA YAZILANLAR
(Benim) Harbi, şeker ve sarışın kadın(ım)!
ALİ ATIF BİR
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi

Pakize Suda aslında sizi kendinizle yüzleştiriyor ama gerçeği söyleyemiyor, kıvırıyorsunuz. Onun yüreğinin onda biri sizde olsa, yılbaşı dansözü diye televizyona çıkar üstüne de para verirsiniz.


Ne yazacam ben ya? Pakize Suda. Nasıl anlatılır Pakize Suda? Aslında onu anlatamamak galiba onu anlatmanın doğasında olan bir şey. (En azından belki de evli bir adam için böyle. Bakın, başlıkta parantez içinde yazdığım kısımları henüz yazıya koymaya karar vermedim. Eğer koyarsam ne olacağını haftaya hep birlikte öğreniriz).

Lütfen ısrar etmeyin size Pakize Suda'yı anlatabilecek durumda değilim. Olsa olsa onunla ilgili yaptığım bilimsel araştırmanın bazı verilerini paylaşabilirim. Aslında ‘‘Yukardan Pakize Suda'yı yazman istendi’’ dendiğinde bir kumpas kurulduğunu hissettiğimi söyleyeyim. Hesapta bu ele avuca sığmaz kadını bir profesöre yazdırıp, karşıya geçip gülecekler. Yemezler!

Bilimsel araştırmamı, ki kendisi fokus grup araştırmasıdır, ‘‘Güzel ve aptal kadınlarla, kadınlar değil daha çok erkekler ilgilenir. Güzel ve zeki kadınlarla ise daha çok kadınlar ilgilenir’’ tarihi varsayımından hareketle kadınlar üzerinde yaptım. İşte fokus grup toplantısından alıntılar:

- Valla çok harbi kadın. Hem harbi hem hanfendi..

- Ama yazıları onun yazması mümkün değil. Alt tarafı bir üvertür şarkıcı. Kesin yazıları ya Serdar Turgut ya Bekir Coşkun yazıyor ya da Ertuğrul Özkök yazıyor.

- Kadın kendisiyle dalga geçiyor ya...

- Ne kendisiyle, bütün kadınlarla dalgasını geçiyor. Gücü orada zaten. Samimi yazıyor. Dobra dobra yaşıyor, öyle de yazıyor.

- Ay o 17'sinde Ege güzeli seçilmemiş miydi şekerim. Kim yazdırdı onu Hürriyet'te anlayamadım. Hürriyet'te yazmak için biraz adamda kapasite lazım. Ben hiçbir yazısını kaçırmam, daha bir kapasitesini göremedim.

- Çok ayıp çok. Bence Oktay Ekşi'nin yerine baş yazar olsa var ya hergün iki Hürriyet alır her ikisinde de onu okurum.

- Yok deve! Bir de Fatih Altaylı'nın yerine Galatasaray'a ikinci başkan olsun da süper kupayı alalım. Ha?

- Kulaklarıma inanamıyorum. Sanki kadının sinemada, şarkıcılıkta öyle ahım şahım bir başarısı varmış gibi yere göğe konduramıyorsunuz.

- Şeker gibi kadın yaaa, niye öyle diyosunuz.

- Vallahi çekemiyorsunuz kadını. Ne yani yazar olduktan sonra sahneye çıksaydı daha mı makbul olacaktı?

- Hırslı değil bunu kabul edelim. Tek hatası uykuyu biraz fazla sevmesi.

- Atıyorsunuz, kadın uyumuyor ki, uyansın. Uyanık o uyanık!

- Sizin kuşak hatırlamaz acaip haysiyetli bir ‘‘ikinci kadın’’ olmuştur! Bunu da açık açık ifade etmiştir.

- Ha o mesele mi? Bırak Allahaşkına, o adamın tüm ceketlerinin renklerini toplasan Pakize'nin renkli kişiliğinin yanında soluk kalır.

- (Ben) Kesinlikle kadıncağızı çekemediğiniz ortada. Ne adamı, ne ceketi. Kırk yıllık olayları karıştırıp, çamur atıyorsunuz. Sizin gibi kıskanç ikiyüzlülerle fokus grup yapanda kabahat. Pakize Suda aslında sizi kendinizle yüzleştiriyor ama gerçeği söyleyemiyor, kıvırıyorsunuz. Onun yüreğinin onda biri sizde olsa, yılbaşı dansözü diye televizyona çıkar üstüne de para verirsiniz.

Ne diyordum? Pakize Suda'yı anlatamamak. Galiba gerçekten onu anlatmanın doğasında var.

Hairdesigner
01-04-08, 23:55
Peride Celal ( 1916) </B>
1916'da İstanbul'da doğdu. İstanbul'da Saint Pulchérie Fransız okulunda okudu. Kimi işlerde çalıştıktan sonra, İsviçre'ye gitti (1944), Bern'de Basın Ateşeliği'nde sekreterlik yaptı, dönüşte Basın-Yayın Kurumu ve Yeni İstanbul gazetesinde görev aldı. Sanat hayatına, Yedigün dergisinin 142. sayısında (27 Kasım 1935) yayınlanan "Ak Kızın Hikâyesi" adlı öyküsüyle başladı.

ESERLERİ
Birinci dönem romanları:Sönen Alev, Yaz Yağmuru, Ana-Kız, Kızıl Vazo, Ben Vurmadım, Atmaca, Aşkın Doğuşu, Yıldıztepe, Dar Yol.
İkinci dönem romanları:Kırkıncı Oda, Gecenin Ucundaki Işık, Güz Şarkısı, Evli Bir Kadının Günlüğünden, Üç Yirmidört Saat,Jaguar, Bir Hanımefendinin Ölümü, Pay Kavgası, Mektup, Melahat Hanımın Düzenli Yaşamı

Hairdesigner
01-04-08, 23:56
Perihan Mağden ( 1960) </B>
1960 İstanbul doğumlu. "Haberci Çocuk Cinayetleri", "Mutfak Kazaları", "Pazartesi Yazıları ya da Hiç Bunları Kendine Dert Etmeye Değer mi?", "Refakatçı", "Kapı Açık Arkanı Dön ve Çık!/Habaset Yazıları" yayınladığı kitapları. Radikal gazetesinde köşe yazıları yazıyor.

Hairdesigner
01-04-08, 23:57
http://www.biyografi.net/images/kisi/259.jpg
Peyami Safa ( 1899)- (15.06.1961) </B>
(1899- 15 Haziran 1961): Yazar. İstanbul'da doğdu. Meşhur şair İsmail Safa'nın oğludur. Düzenli bir öğrenim göremedi. Kendi kendisini yetiştirdi. 13 yaşında hayata atıldı. Posta Telgraf Nezaretinde çalıştı. Öğretmenlik (1914-1918), gazetecilik (1918-1961) yaptı. Hayatını yazıları ile kazandı. İstanbul'da öldü.

Kardeşi İlhami ile Yirminci Asır adlı bir akşam gazetesi çıkardı. Bu gazetede "Asrın hikâyeleri" ilk hikâyelerini imzasız yayınladı (1919), Kültür Haftası (21 sayı, 15 Ocak-3 Haziran 1936) ve Türk Düşüncesi (63 sayı, 1953-1960) adlarında iki de dergi çıkardı. Tasvîr-i Efkâr, Cumhuriyet, Milliyet, Tercüman, Son Havadis gazetelerinde yazdı. Çok sevdiği oğlu Merve'yi askerliğini yaptığı sıra kaybetmesi Peyami Safa'yı çok sarstı. Bu olaydan birkaç ay sonra İstanbul'da öldü. Edirnekapı Şehitliği'nde gömülüdür.

Peyami Safa kendi kendisini yetiştirmiş ender şahsiyetlerden biridir. Fransızcayı Fransızca gramer kitabı yazabilecek kadar öğrenmiştir. 43 yıl hiç durmadan yazdı. Güçlü bir fikir adamı, romancı ve polemikçidir. Nâzım Hikmet Ran, Nurullah Ataç, Zekeriya Sertel, Muhsin Ertuğrul, Aziz Nesin'le polemiğe giriştir.

Öldüğü zaman Son Havadis gazetesi baş yazarı idi.

Peyami Safa halk için yazdığı edebî değeri olmayan romanlarını "Server Bedi" imzası ile yayınladı. Sayıları 80'i bulan bu eserler arasında; Cumbadan Rumbaya (1936) romanıyla, Cingöz Recai polis hikâyeleri dizisi en ünlüleridir. Ayrıca ders kitapları da yazdı. Peyami Safa'nın fıkra ve makalelerinde sağlam bir mantık dokusu ve inandırıcılık görülür. Romanlarında olaydan çok tahlile önem verdi. Toplumumuzdaki ahlâk çöküntüsünü, medeniyetin yarattığı bocalamayı, nesiller ve sosyal çevreler arasındaki çatışmayı dile getirdi. Zıt kavramları, duygu ve düşünce tezadını ustaca işledi.

Hairdesigner
02-04-08, 00:00
Pınar Çekirge ( 1960) </B>
yazar
1960 yılında İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'ni bitirdi. 1986 yılında Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Bilimleri Bölümü'nde "The MMPI Pprofiles of the Male Homosexuals" adlı araştırmasıyla yüksek lisansını tamaladı. Edebiyat dünyasına, "Yalnızlık Adasının Erkekleri" (Altın Kitaplar 1991, Arma Yayınları 1999) adlı çalışmasıyla girdi.

ESERLERİ:
•Yalnızlık Adası'nın Erkekleri (1991-Altın Kitaplar)
•Marjinal Kadınlar (1992- Altın Kitaplar)
•Marazi Aşklar (1992 - Cep Kitapları)
•Niçin İntihar ? (1996 - Altın Kitaplar)
•Öteki Kadın (1997 - Cep Kitapları)
•Ajda Pekkan - Profili Olmayan Kadın (Cep kitapları - 1998)
•Üvey Anne Efsanesi (Benseno Yayıncılık - 2002)
•Sahne Tozu (Benseno Yayıncılık - 2003)
•Adı Diğer Kadın (An Yayıncılık - 2003)
•Gizli Defter (Benseno Yayıncılık - 2004)
• Tuzla'da İktisadi Faaliyetler ve Arazi Kullanılışı (İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi - 1982)
•The MMPI Profiles of the Male Homosexuals (Boğaziçi Üniviversitesi - 1986)
•Cemal Türker'in Teşrin Fırtınası (2006) Ve Ne De Olsa Sonbahardı (2007) adlı kitaplarının editörlüğünü yaptı.
• Başrolde FİLİZ AKIN" (Epsilon Yay. ,2007)

Hairdesigner
02-04-08, 00:00
http://www.biyografi.net/images/kisi/593.jpg
Rahim Er ( 12.04.1950) </B>
RAHİM ER
1950’de Harput’ta dünyaya geldi. 1969’da Adana Erkek Lisesi’nden mezun oldu. 1970’de Türkiye gazetesine girdi. 1974’te İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. 1976’dan itibaren Türkiye gazetesinde, ‘Pırıltı’, ‘Yorum’, ‘Tahlil’ sütun başlıkları ile günlük yazılar yazdı.

15 Kasım 1979’da Türkiye Çocuk dergisi, 15 Şubat 1989’da TGRT, 24.11.1994’te şimdiki adı ihlas.net olan İhlas Databank, 13.11.1999’da, BKY - Babıali Kültür Yayıncılığı çalışmalarını başlattı.

İhlas Holding Genel Yayın Danışmanlığı’nda bulundu. 1996’dan itibaren TGRT ve TGRT FM’de programlar yaptı.
‘Sevgili Peygamberim’, ‘İmparatorluk Coğrafyasında Diplomasi Koşturmak’, ‘Örsteki Ülke Türkiye’ ve ‘Hayatın Rengi İnsan’ adlı kitapları bulunan Rahîm Er’in, Türkiye gazetesinde şimdiki köşesinin adı Entellektüel Boyut’tur.

Hairdesigner
02-04-08, 00:01
Rahmetullah Karakaya </B>
1950 yılında Muş'un Bulanık ilçesinde doğdu. İlkokulu Van-Çatak'ta, ortaokulu Urfa-Bozova'da, liseyi İstanbul'da bitirdi. Meslek hayatına 1971 yılında çocuk dergisi Mavi Kırlangıç'ta resim ve karikatür yaparak başladı. Milli Gazete, Yeni İstanbul, Milliyet, Güneş, Tercüman, Hürriyet, Akşam, Yeni Şafak ve Son Çağrı gazetelerinde çalıştı. Türkiye Gazeteciler Sendikası ve Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nde değişik dönemlerde görev yaptı. Kitaplarında gerçek hayat hikayeleri üzerinde çalışıyor.

ESERLERİ

İkitelli’de Biten Babıali
Rahmetillah Karakaya
Scala Yayıncılık

25 yillik meslek hayatimda 10'un üzerinde gazete ve dergide görev yaptim. Bu sürenin önemli bölümü de basin merkezi Babiali'de geçti.

1990'li yillarda, gazeteler tek tek Ikitelli'deki camli "plazalari"na tasindi. Bir yerde, Babiali, köklü degisime girerek kimlik degistirdi. Sendikanin olmadigi, sosyal haklarin hasiralti edildigi, 212 Sayili Basin Yasasi'nin uygulanmadigi, gazetecilerin artik modern köle gibi çalistirildigi bir dönem basladi.

Bu süreçte, gazete binalari seffaflasirken, habercilikte ise kirliligin doruga ulastigina tanik olduk.

Artik Babiali yokusunda, IETT otobüslerinde, Bogaz vapurlarinda, trenlerde her görüsten meslektasa rastlamak tarihe karisti.

Bunun yerine, otobanda delicesine kilometrelerce yol katedip ise yetisme telasi basladi.

Ben, biraz da bir gelenegin hoyratça yikilmasi anisina, bu mütevazi kitabima, "Ikitelli'de Biten Babiali" adini koydum.

Hairdesigner
02-04-08, 00:01
Raif Karadağ ( 28.04.1920)- (22.12.1973) </B>
Raif KARADAĞ, 28 Nisan 1920 tarihinde Yanya’da doğdu. Babası Yanya eşrafından bankacı Süleyman Bey’dir. Annesinin adı Selime’dir. Lozan anlaşması gereğince yapılan anlaşmayla 1924 yılında Türkiye’ye gelen Süleyman Bey ailesi, İstanbul’da Pendik’e yerleşti. Ozaman henüz 4 yaşında bulunan küçük Raif, daha sonra Pendik ilkokulunu bitirdi.Sonra Kadıköy ortaokulundan mezun oldu.

Rumca, Osmanlıca ve İngilizce bilen Raif Karadağ, çocukluk ve gençlik yıllarından beri okumayı çok seven bir insan olarak tanınırdı. Onunu bu okuma aşkı, daha sonraki yıllarda yazma aşkına dönüştü. Bu aşkla Raif Karadağ, gazeteciliği kendine meslek seçti.1952 yılında günlük Yeni Büyük Doğu gazetesinde yazmaya başladı. Daha sonra Son Havadis, Tercüman ve Bizim Anadolu gazetelerinde yazmış, diğer taraftan da bazı dergilerde de çeşitli yazılarını yayınlamıştır. Bu yazılarından pek çoğunu daha sonra kitap haline getiren Raif Karadağ, gazetecilik mesleği dolayısıyla yaptığı araştırma ve çalışmalarının meyvelerinin gazete sütunlarında kaybolup gitmesini hazırladığı kitaplarla engellemiştir. Bu sayede milli kütüphanemizi, gerek sade ve akıcı Türkçesi, gerekse de araştırma değeri yönünden birçok kıymetli eserle zenginleştirmeye hizmet etmiştir.

İşte bu araştırma ve çalışmalarının semeresi olan ve günümüz açısından da bir ışık olan ve elden düşmeyen , sahasında tek kaynak olma özelliğini halen sürdüren Petrol Fırtınası, Muhteşem İmparatorluğu Yıkanlar gibi eserleri halen bir ışık olarak elimizden düşmemektedir.

Selver hanımla evlenen Karadağ’ın bu evlilikten iki oğlu dünyaya gelmiştir. Murat ve Ferhat.

Raif Karadağ, hem çok iyi bir insan, hem de çok iyi bir aile reisi olarak yaşadı. 22 Aralık 1973 yılında, son derece sıhhatli bir şekilde gittiği Ankara’da kaldığı otel odasında, henüz genç sayılacak bir yaşta (53 yaşında) esrarengiz bir şekilde vefat etmiş, bu haber gerek ailesini ve gerekse dostları, hayatı boyunca mefkuresine bağlı olarak yaşadığı milliyetçi çevresi büyük bir üzüntüyle sarsılmıştır.

Raif Karadağ, kendisini tanıyan ve candan seven arkadaşları arasında eski Türk illerinden kopup gelen bir rüzgar gibi hür, temiz, mert ve dürüst kişiliği ile öyle güzel kokular getirmiştir ki,bunları, bıraktığı eserleriyle de burcu burcu tüter bulursunuz. Ve bu unutulmaz eserler, onun kişiliğini ebedileştirmek için yeterlidir.

Hairdesigner
02-04-08, 00:01
Rasim Ekşi ( 1954) </B>
1954 yılında Rize'de doğdu, ilk, orta ve lise öğrenimini Rize'de, yüksek tahsilini ATÎA Mali Bilimler ve Muhasebe Yüksek Okulu'nda tamamladı. 1976'da Türkiye'de ve Dünyada Sabah gazetesinde mesleğe atıldı. Hergün, Millet ve Ortadoğu gazetelerinde muhabirlik, Türkiye Gazetesi'nde redaktörlük, Orkun ve Olaylara Bakış dergilerinde Yazı işleri Müdürlüğü yaptı. Türkistan Türkleriyle Dayanışma Derneği ve Turan Kültür Vakfı'nın kurucuları arasında yer aldı. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Aydınlar Ocağı, Türk Edebiyatı Vakfı ve Avrasya Bir Vakfı üyesi, Turan Yayıncılık şirketinin yöneticisidir.

Halen Turan Kültür Vakfı Başkanı olan Rasim Ekşi, bir ara Ulaştırma Bakanlığı Müşavirliği görevini yürütmüştür.
Erol Cihangirle birlikte Dr. Baymirza Hayit Armağanı adlı kitabı yayınlanmış olan eserin yanısıra neşre hazır 4 eseri daha vardır.

Hairdesigner
02-04-08, 00:02
Rasim Özdenören ( 1940) </B>
1940’ta Maraş’ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Maraş, Malatya, Tunceli gibi Güney ve Doğu şehirlerinde tamamladı. İ.Ü. Hukuk Fakültesini ve İ.Ü. Gazetecilik Enstitüsü’nü bitirdi. Devlet Planlama Teşkilatı’nda uzman olarak çalıştı. Bir ara araştırma amacıyla ABD’nin çeşitli eyaletlerinde, 1970-1971’de iki yıl kadar kaldı. 1975 yılında Kültür Bakanlığı Bakanlık Müşavirliği görevine geldi. Aynı bakanlıkta bir yıl da müfettişlik yaptı. 1978’de istifa ederek ayrıldığı devlet memurluğuna bir süre sonra tekrar döndü. Çok Sesli Bir Ölüm ve Çözülme adlı hikayeleri ayrıca TV filmi yapılmış, bunlardan ilki, Uluslararası Prag TV Filmleri Yarışmasında jüri özel ödülünü almıştır.

ESERLERİ:Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler,Kafa Karıştıran Kelimeler,Müslümanca Yaşamak, Yaşadığımız Günler, Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı, Çarpılmışlar, Çözülme, Çok Seseli Bir Ölüm, Gül Yetiştiren Adam, Hastalar ve Işıklar, Yeni Dünya Düzeninin Sefaleti, Ruhun Malzemeleri, Ben ve Hayat ve Ölüm, Yeniden İnanmak, Denize Açılan Kapı, Red Yazıları, Acemi Yolcu,İpin Ucu, Çapraz İlişkiler, Kent İlişkileri, Kuyu, Yüzler, Köpekçe Düşünceler.

Hairdesigner
02-04-08, 00:02
http://www.biyografi.net/images/kisi/1560.jpg
Recaizade Mahmut Ekrem ( 1847)- (1914) </B>
1847 yılnda İstanbul'da doğdu. Özel öğrenim gördü. Mekteb-i İrfan'ı bitirdi. Çeşitli devlet memurluklarında bulundu. Öğretmenlik yaptı. Şûrâ-yı Devlet ve Meclis-i Âyân üyeliği, Evkaf ve Maarif Nazırlığı yaptı. Tasvir-i Efkâr gazetesinin yönetiminde bulundu. Hayattayken üç oğlunun ve özellikle de Nijad'ın ölümü, onu yıktı, hayata küstürdü. Sanat için sanat anlayışını savundu. Eski-yeni edebiyat tartışmalarının merkezinde yer aldı. 1914 yılnda öldü.

ESERLERİ
Nağme-i Seher, Yadigâr-ı Şebâb, Zemzeme, Pejmürde, Nijad Ekrem ve Nefrin adlı şiir kitapları bulunmaktadır.

Hairdesigner
02-04-08, 00:02
Recep Arslan </B>
1954 yılının Recep ayında Gaziantep’te doğdu. Gaziantep Yavuzlar ve Mersin Devrim ilkokullarında, Mersin Tevfik Sırrı Gür Lisesi Gaziantep Lisesi, Birecik Nuri Sesigüzel liselerinde okudu, sınava girdi. Tevfik Sırrı Gür Lisesi orta kısmındayken sınıfta duvar gazetesi çıkardı. Gaziantep’te lise öğrencisiyken İstanbul’da yayımlanan Yeni Asya gazetesi temsilcisi ve muhabiriydi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bilimi’ne girince gazetenin de gece sekreteri oldu. Babıâli’de Sabah gazetesinde sayfa sekreteri ve yazardı. Haftalık Sebil gazetesinin yazıişleri müdürlüğünü ve yazarlığını yaptı. Son Havadis, Türkiye, Takvim, Tercüman, Ayyıldız gazetelerinde çalıştı. Şu anda Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi Müdürü olarak edebiyatçıları ağırlıyor.

Hairdesigner
02-04-08, 00:03
http://www.biyografi.net/images/kisi/669.jpg
Refii Cevad Ulunay ( 1890)- (04.11.1968) </B>
Gazeteci yazar Refi Cevat Ulunay 1890’da Şam’da doğdu. Gazeteciliğe Galatasaray Lisesi’ni bitirdiği yıl başladı (1909); Tanin ve İkdam’da çalıştı. 1912’de İstanbul’da Alemdar gazetesini çıkardı. 1914-1918 arasında siyasi nedenlerle Sinop, Çorum ve Konya’da sürgün yaşadı. Dönüşünde yeniden çıkarmaya başladığı Alemdar’da Kurtuluş Savaşı’nın karşısında yer aldı.

1922’de “Yüzellilikler” listesine alınarak yurtdışına sürüldü; 1938’de af çıktığında dönebildi. Önce Yeni Sabah’ta, 1953’ten sonra da Milliyet’te fıkra yazarlığı yaptı. Gelenekçi bir yazar kimliği sergilediği sohbet tadındaki köşe yazılarında özellikle dili arılaştırma çabalarına karşı çıktı.

Refi Cevat Ulunay, 4 Kasım 1968’de İstanbul’da öldü; vasiyeti uyarınca Konya’da Mevlana Türbesi’nin karşısındaki Üçler Mezarlığı’na gömüldü.

Tiyatro eleştirileri de yazan Ulunay, ardında Köle (1945), Enkaz Arasında (1945), Sayılı Fırtınalar (1958), Dağlar Kıralı (1963) gibi romanlar ve İhtişam Diyarı Hindistan (1962) adlı bir gezi kitabı bıraktı.

Hairdesigner
02-04-08, 00:03
http://www.biyografi.net/images/kisi/560.jpg
Refik Durbaş ( 1944) </B>
1944 yılında doğdu. I.U. Edebiyat Fakültesi'nin Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi. İlk şiirleri Evrim dergisine yayınlanan Durbas, Alan adlı bir edebiyat dergisi de cikardı. Çırak Aranıyor ile 1979 Yeditepe Şiir Ödülü’nü, Nereye Uçar Gökyüzü ile 1983 Necatigil Şiir Ödülü’nü aldı.


ESERLERİ:Çırak Aranıyor,Nereye Uçar Gökyüzü, Çaylar Şirketten; Siyah Bir Acıda; Bir Umuttan Bir Sevinçten; Yeni Bir Defter; Adresi Uçurum.

Hairdesigner
02-04-08, 00:03
http://www.biyografi.net/images/kisi/2708.jpg
Refik Erduran </B>
İstanbul’da doğdu. Robert Kolej’den Lisans (B. A.) derecesini aldıktan sonra Master eğitimini Cornell Üniversitesi’nde, askerliğini Kore Savaşı sırasında Türk Tugayı’nda yedek subay olarak yaptı. Bir süre yayıncılık ve filmcilikle uğraştı. Milliyet gazetesinde başladığı köşe yazarlığını başka gazetelerde sürdürdü. Sırp faşistlerine karşı sembolik direniş göstermek amacıyla 1995 yılında Bosna’ya giderek Kara Kuğular adlı seçkin birliğe katıldı, gördükleri Milliyet’te dizi olarak yayımlandı. Ardından Bosnalı Samuraylar başlığıyla kitaplaştırıldı. Erduran kısa adı ITI (UNESCO) olan Uluslararası Tiyatro Enstitüsü Türkiye Merkezi’nin 1986 yılından beri başkanıdır. Aynı örgütün 1989’da Helsinki’de yapılan Dünya Kongresi’nde Uluslararası Yazarlar Komitesi Başkanlığı’na seçildi. Gençlik anılarını Gülerek adlı kitabında topladı. Yurtiçinde ve dışında sinema, televizyon senaryoları yazdı. Atatürk’ün toplumu yeniden yapılandırmada kırdığı sürat rekorunu anlatan Metamorfoz senaryosu da filme çekildi. Devlet Tiyatroları, ıstanbul şehir Tiyatroları, Sururi-Cezzar Tiyatrosu, Ulvi Uraz Tiyatrosu, Haldun Dormen Tiyatrosu, Ali Poyrazoğlu Tiyatrosu, Kenter Tiyatrosu, Yunus Emre Tiyatrosu, Tiyatro ıstanbul, Yeditepe Tiyatrosu, yerli ve yabancı başka topluluklar tarafından otuzdan fazla oyunu sahnelendi. Gazete, TV ve tiyatro oyunu yazarlığı alanlarında yerli ve yabancı ödüller aldı. Erduran’ın değişik evliliklerden dört çocuğu vardır.

Hairdesigner
02-04-08, 00:04
Refik Özdek ( 1928)- (28.08.1995) </B>
Gazeteci, yazar, Köstence'de (Romanya) doğdu. Galatasaray Lisesi'ni bitirdi. İ.Ü. Hukuk Fakültesi'ne bir süre devam etti. Gazeteciliğe 1959 yılında Yeni İstanbul gazetesinde başladı. Roman, hikâye ve Fransızca'dan yaptığı çevirileri yayınlandı.

ESERLERi:

GECE YARISI GÜNEŞi

Hayatın dörtyol ağzına gelip duran delikanlı, dünyayı kendisine dar görür. Sayısız erek alanları serilir gözlerinin önüne. Koşa koşa gider o alanlara: Laponlar ülkesi ve Kuzey kutup kuşağından Tac-Mahal'e, Ganj kıyılarına; güneyde Mısır piramitlerine, kuzeyde taygalara, Isık ve Hazar göllerine... Yeni ufuklara, yeni iklimlerde, değişik toplumlar arasında maceradan maceraya koşar. Bu özelliğiyle eser bir macera romanıdır. Belgeli, gerçek bir macera...

AFŞAROĞLU

Afşaroğlu Mustafa, bıçak ve tabancadan başka güç tanımayan, asil duyguları damarlarında saklı ve uyarı bekleyen acar bir köy delikanlısıdır. Bir gün, yaşadığı köyün kör-karanlık bir kuyu olduğunu anlar ve çok ışıklı bir yıldızın kuyruğuna yapışarak o karanlık kuyudan çıkar. O çok ışıklı yıldız köyün genç öğretmenidir. İkisi arasında önce kavga olur, sonra sarsılmaz bir dostluk kurulur. Ama Afşaroğlu, ışıklı, uygar kentlere, birçokları gibi Almanya'ya gitmeye kararlıdır. O ışıklı kentlerde aydınlanacak, uygarlığın nimetlerini tadacaktır.

KiZiROĞLU MUSTAFA

Kitap üç hikâyeden oluşuyor. "Şakirden Al Haberi" ve "Kiziroğlu Mustafa" adlı hikâyelerinde Refik Özdek, vur-kaç'lı, burgaçlı, kargışlı günlerin başlangıcını ve sonrasını çarpıcı örneklerle anlatıyor. Karışık bir dünya değil, barışık bir dünya özlemini dile getiriyor. "Kendi Mezarını Kazan Adam" adlı hikâyesinde ise, toprağına ve doğaya tutkun bir çiftçinin, canından usandıran baskılara rağmen bunları korumak için direnişini, bu uğurda ölüme gidişini...

YAZI YAZMAKTAN KARNI NASIRLAŞAN ADAM

Roman konusu daha çok eski Sovyet İmparatorluğunun sınırları içinde kalan Türk ellerinde geçer. Ama okur, o ellerin doğasında, o ellerde yaşayanların duygu ve düşüncelerinde, global ya da küresel diyebileceğimiz meselelerin özünü de buluyor bu eserde.

Hairdesigner
02-04-08, 00:04
http://www.biyografi.net/images/kisi/824.jpg
Refik Halid Karay ( 1888)- (18.06.1965) </B>
1888'de İstanbul'da doğan Refik Halit, Bank-i Osmani serveznedarlarından, "bâlâ" rütbesine sahip Mehmed Halid Bey'in oğludur. Vezneciler'de Şemsu'l-Maarif ve Göztepe'de Taş Mektep'te okuyan ve ayrıca özel dersler de alan Refik Halid, Mekteb-i Sultani'yi terkettiği gibi, Mekteb-i Hukuk'u da yarıda bırakıp Maliye Merkez Kalemi'ne katip olarak girdi.
1908'de katipliği bırakarak, Servet-i Fünun'da ve Tercüman-ı Hakikat'te çalışmaya başladı, bu arada kendisine ait Son Havadis adıyla bir gazete çıkardı ancak bunu on beş sayı sürdürebildi. Fecr-i Ati Topluluğu'na katıldı, Servet-i Fünun'a yazılar verdi. Kalem adındaki mizah dergisinde de "Kirpi" müstear ismiyle siyasi mizah yazıları yazdı. Sada-yı Millet'te, bilahare Cem'de Kirpi müstear ismiyle yazılar yazdı.

Gazeteci Ahmet Samim'in 9 Haziran 1910'da İttihatçılarca katledilmesi üzerine İştirak adlı gazetenin 13 Haziran 1910 tarihli nüshasının buna ilişkin yazılara ayrılmasını sağladı ve bu yüzden İttihat ve Terakkicilerce mimlendi. "Kirpi" müstear ismiyle yazdığı, İttihat ve Terakki Fırkası'nı yerden yere vuran yazılarını "Kirpinin Dedikleri" adıyla bir kitapta topladı ve bu arada Hürriyet ve İtilaf Fırkası'nın elindeki Beyoğlu Belediyesi'nde yedi ay süreyle Başkatip olarak çalıştı, Mahmud Şevket Paşa'nın katlinden hemen sonra da, yargılanmaksızın Sinop'a sürüldü (1913), bilahare Çorum, Ankara ve Bilecik'e gönderildi. Bilecik'teyken ongünlük bir izinle İstanbul'a geldiğinde Ziya Gökalp'in yardımlarıyla geri dönmedi yani sürgünlüğü son
buldu (1918).

Robert Kolej'de bir yıl kadar Türkçe öğretmenliği yaptı, bu arada Vakit, Tasvir-i Efkar ve Zaman gazetelerinde makaleler yayınlayan Refik Halid, Damat Ferit Paşa'nın dostluğu sayesinde, mütarekeden hemen sonra Hürriyet ve İtilaf Fırkası'na katıldı, Posta ve Telgraf Umum Müdürü olarak görevlendirildi (1919). İzmir'in işgalinden sonra Anadolu Hareketiyle İstanbul Hükumeti arasında yaşanan telgraf krizinde İstanbul Hükumetini tuttuğu için, İstanbul'un işgalcilerden kurtarılışının ardından 09.11.1922 tarihinde Beyrut'a kaçtı. Yüzellilikler listesine alınması ve ihracı konusunda baskı yapılması üzerine Suriye'nin vatandaşlığını kabul etmek zorunda kalan Refik Halid, Halep'te yayımlanan Doğruyol ve Vahdet gazetelerini yönetti, bir ara kendi adına çıkardığı gazeteyi de tepkiler yüzünden kapatmak zorunda kaldı.

Hairdesigner
02-04-08, 00:04
Resul İzmirli ( 1946) </B>
1946 yılında İzmir doğum

1952 1969 Babası Mehmet İzmirli’nin Alaşehir’deki Marangoz Dükkânında Çırak ve Kalfa

1968 Ziraat Yüksek Mühendisi - Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi

1969 1970 Piyade Okulu ve Ağrı Patnos’ta Yedek Subay

1974 1977 Aynı Fakültede Ekonomi ve İşletme Bölümünde Asistan. Federal Almanya’da Kooperatif Organizasyonları Konusunda Doktora
1981 Dokuz Eylül Üniversitesi İşletme Bölümünde Yardımcı Doçent

1984 1989 Arasında İzmir Enternasyonal Fuar Müdürü

1989 İhlas Holding ve Türkiye Gazetesi Genel Müdürü

1991 İşletme Bölümü Doçent

1992 TGRT Genel Müdürü

1994 İhlas Fuarcılık Grup Başkanı

1994 1997 TGRT’de İş Dünyamız Programı Genel Yönetmeni ve Sunucusu
1500’e Yakın Konukla 111 Televizyon Programı

1997 İDEM İş Dünyamız Danışmanlık ve Eğitim Merkezi’nin Kurucu Başkanı

1998 - 1999 İhlas Holding Yönetim Kurulu Başkan Yardımcısı
1999 Türkiye Gazetesi Köşe Yazarı, İş Dünyamız Sayfası Yönetmeni

İngilizce ve Almanca

Evli, 2 Çocuk

Dr. Resul İzmirli, akademik kariyeri ve değişik sektörlerdeki iş tecrübesi ve başarılı bir televizyon sunucusu olarak iletişimdeki becerisi yanında alçakgönüllü ve sempatik kişiliğiyle tanınıyor. Dinleyicilerine daima pozitif enerji yüklüyor ve seminer katılımcılarına eğlenceli ve rahat bir ortamda bilgi paylaşma imkânı sağlıyor.

Hairdesigner
02-04-08, 00:05
Reşit Safvet Atabinen ( 1884)- (1965) </B>
Tarihçi, yazar, gazeteci, hariciyeci ve milletvekilidir.1884 yılında İstanbul'da doğdu. Besteci Miralay Safvet Atabinen'in oğludur. Özel öğrenim gördü. 1900 yılında Kadıköy Saint-Joseph Lisesinden, 1902 yılında Paris Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun oldu. Sadrazam Avlonyalı Ferid Paşa'ya Fransızca özel katip, 1908 yılında Bükreş, 1909 yılında Washington ve Madrid, 1911 yılında Tahran Büyükelçiliklerinde başkatip ve müsteşar, 1912 yılında Maliye Bakanlığı özel kalem müdürü, 1917 yılında Devlet Şurası üyesi oldu.1918-1920 yılları arasını İsviçre'de geçirdi.1922 yılında Lozan anlaşmasında genel katiplik, 1923 yılında Memaliki Şarkiye Fransız Bankası Müşavirliği, 1927-1934 yılları arasında Kocaeli Milletvekilliği yaptı.Türk Tarih Kurumu kurucu üyesi oldu.Milletvekiliyken Rakam İnkılabını 24 Mayıs 1828 tarihli önergesiyle mecliste kabul ettirmişti.Otomobil ve Turing Kulübünü 1923 yılında kurup başkanlığına getirildi.Uzun yıllar bu görevde bulundu.1932 yılında I.Tarih Kongresine katıldı.Türkçe eserleri dışında üç Fransızca eseri vardır."Ekonomiste D'Orient" adlı bir dergi çıkardı. 70 kez Avrupa'ya gidip geldi. 1965 yılında 81 yaşında iken İstanbul'da vefat etti.

Eserlerinden bazıları:Osmanlı Tarih’I Mali Dersleri, Harbi Umumi’de Türkiye, Türkiye ve Sosyalizm.

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982 sf.55

Hairdesigner
02-04-08, 00:05
Reyman Eray </B>
Besteci, söz yazarı ve gazeteci…

Eserleri 200’ü aşkın plakta, 50’yi aşkın kasette yer alan Eray’ın 50 şarkısı TRT hafif müzik repertuvarına alındı. Devlet ve Şehir tiyatrolarında sahnelenen oyunlar için bine yakın şarkı yazan Eray’ın, gazete ve dergilerde müzik, sanat ve tiyatro eleştirileri de yayınlandı. Reyman Eray, Ufuk Ötesi Gazetesi’nde tiyatro yazıları yazıyordu. Eray 64 yaşında vefat etti.

VEFAT-HABER
Gazeteci Eray vefat etti
28 Kasım 2006

Reyman Eray İstanbul’da vefat etti. Bir süredir İstanbul’da Balıklı Rum Hastanesi’nde akciğer kanseri nedeniyle tedavi görüyordu.

Hairdesigner
02-04-08, 00:06
Rıdvan Akar </B>
1961’de doğdu. G.Ü. İ.İ.B.F’de lisans, İ.Ü. İktisat Fakültesi Maliye Bölümü’nde yüksek lisans yaptı. Halen aynı fakültede “Bölgesel Kalkınma Politikaları, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Örneği” konulu doktora tezini hazırlıyor. Yazarın daha önce yayımlanmış Varlık Vergisi, Tek Parti Döneminde Azınlık Karşıtı Politika Örneği adlı kitabı bulunuyor. Yaşamını gazetecilik yaparak kazanıyor.

Hairdesigner
02-04-08, 00:06
Rıfat Ilgaz </B>
1911 yılında Kastamonu’nun Cide ilçesinde doğdu.7 Temmuz 1993 tarihinde öldü.Rıfat Ilgaz 1940’ların toplumcu-gerçekçi şairlerindendir. 1911 yılında Cide’de doğdu. Şiir yazmağa ortaokul öğrencilik yıllarında başladı. İlk şiiri 27.07.1927 ‘de,günlük Nazikter gazetesinde yayınlandı. Ayrıca; Açıkgöz(Kastamonu), Güzel İnebolu ve Güzel Tosya
gazetelerinde şiirleri ve yazıları yayınlanmaya başladı. Lise yıllarında babasının ölümü sebebiyle buradan ayrıldı. Yatılı olarak Kastamonu Muallim Mektebi’nde öğrenim gördü. 1930 yılında mezun oldu.

Altı yıl süreyle Gerede, Akçakoca, Hendek ile Düzce arasında Gümüşova’da ilkokul öğretmenliği yaptı. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsünü 1938 ‘de bitirdi ve Adapazarı Ortaokulu Türkçe
Öğretmenliğine atandı. 1939’da İstanbul Karagümrük Ortaokulu’nda Türkçe Öğretmenliğine başlayan Ilgaz’ın,yazı ve şiirleri dergilerde yayınlanmağa başladı. 1940 ‘da Çığır, Oluş, Ulus, Güneş, Yücel, Varlık, Hamle ve Yeni İnsanlık dergilerinde şiirleri çıktı ve aynı yıl Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’ne girdi. Ömer Faruk Toprak ile 9 Eylül 1042’de Yürüyüş Dergisi’ni çıkardılar. Bu dergide Orhan Kemal, Sait Faik, Cahit Irgat, ****adir, Nazım Hikmet (İbrahim Sabri) ile birlikte çalıştılar. 1943’te ilk kitabı "Yarenlik"i yayınladı. Şiirleri olağanüstü bir ilgi gördü. Ocak 1944’de "Sınıf" adlı şiir kitabı çıktı. Sıkıyönetim kararı ile toplatıldı. 1945’te Gün Dergisi çıktı. Bu dergide yazıları yayınlandı. Aziz Nesin’in Cumartesi Dergisine ortak oldu. Seçici kurulda çalıştı. 1946’da Esat Adil, Sabahattin Ali ve Aziz Nesin ile birlikte Gerçek Gazetesini çıkardılar. 1946 Ekim ayında Yığın Dergisi’ni Esat Adil ve Adil Yağcı
ile birlikte çıkardılar. Öğretmenliğe yeniden döndükten sonra Boğazlayan-Yozgat’a tayini çıktı. Hastalığı nedeniyle Validebağ Sanatoryumunda yattı. Şubat 1947’de Sabahattin Ali, Aziz Nesin ve Mim Uykusuz’un çıkardığı Marko Paşa kadrosuna girdi. Sık sık kapatılan bu derginin daha sonraları sorumlu müdürlüğünü üstlendi. Malum Paşa, Merhum Paşa, Hür Marko Paşa gibi dergilerin adı sık sık değişiyordu. 1950’li yıllarda Ilgaz, gazetecilik yapmaya başladı. Sakıncalı olduğundan gazeteler ve dergiler imzalarına pek yer vermediler.
1952-1960’da Tan Gazetesi’nde dizgici-musahhih ve röportaj yazarı olarak çalıştı. Turhan ve İlhan Selçuk’un çıkardığı Dolmuş Dergisi’ne "Stepne" takma adıyla yazılar yazdı. Hababam Sınıfı, Pijamalar(Bizim Koğuş), Don Kişot İstanbul’da bu dergide dizi olarak yayınlandı.Hababam Sınıfı’nı da isminin sakıncalı olması nedeniyle "Stepne" (Yedek Lastik) takma adıyla yazdı. Ocak 1953’te Devam adlı şiir kitabını çıkardı ve bu kitap da toplatıldı. Rıfat Ilgaz Demokrat İzmir, Akbaba, Vatan, Yeni Gün, Yeni Ulus gibi yayın organlarında ve
kimi edebiyat dergilerinde yazı yazdı. Sınıf Yayınları’nı kurdu ve kendi kitaplarını yayınlayabildi. 1970’te Basın Şeref Kartı’nı aldı. 1974’te emekli oldu. Doğum yeri olan Cide’ye yerleşti. 12 Eylül 1980 döneminde gözaltına alındı. 70 yaşında gerekçesiz sorguya çekildi ve gözaltında kaldı. Tutukluluğu sona erince İstanbul’da oğlu Aydın Ilgaz ile birlikte ölümüne kadar yaşamağa başladı. Bu olaylar "Kırk Yıl Önce Kırk Yıl Sonra" adlı kitabında anlatılır. Onu hepimiz Hababam Sınıfı’nın yazarı olarak bildik. Altmış kitabı olmasına rağmen onun şairliğini, romancılığını ve öykü yazarlığını unutmamamız gerekir. Rıfat Ilgaz 7 Temmuz 1993 günü öldü.

Hairdesigner
02-04-08, 00:06
http://www.biyografi.net/images/kisi/1559.jpg
Rıza Tevfik Bölükbaşı ( 1869)- (1949) </B>
1869 yılnda Edirne'de doğdu. İlköğrenimini İstanbul'da bir Musevî okulunda tamamladı. Galatasaray Lisesi ve Mülkiye Mektebi'nde okudu. Tıbbiye Mektebi'ni bitirdi. Hekimlik yaptı. ittihat ve Terakki Cemiyeti'ne katıldı. Edirne Mebusu seçildi. ittihatçılarla anlaşamadı, partiden ayrıldı. Bakanlık ve meclis başkanlığı yaptı. Sevr antlaşmasını imzalayan delegeler arasında yeraldığı için 'yüzellilikler'le birlikte yurtdışına sürgün edildi. Yirmi yıl kadar Hicaz, Amerika ve Ürdün'de yaşadı. 1939'da yurda döndü. Önce aruz, sonra heceyle yazdı. Âşık ve Tekke şiiri geleneğinden yararlandı. Felsefeye ilgisi, eğitim sistemimizde felsefenin yer alması çabaları, Darülfünûn'da felsefe hocalığı yapması nedeniyle "Feylesof Rıza Tevfik" olarak anılmıştır. 1949 yılnda öldü.

Hairdesigner
02-04-08, 00:07
Roni Alasor ( 1963) </B>
Gazeteci-Yazar. Kürd kökenli Norveç vatandaşı. 1963 yılında Hınıs`a bağlı (sonradan Karaçoban ilçesi adını alan) Gövendik köyünde dünyaya geldi. 1970`li yılların sonunda genç yaşlarda demokratik sol yelpazede yer aldı. 12 Eylül askeri darbesinden sonra yurtdışına çıkmak zorunda kaldı. Gazeteciliğe 1988`de Norveç'te başladı. Norveç`in sosyal demokrat gazetelerinde Hamar Arbeiderblad, liberal Hamar Dagblad, İsveç Stockholm`de çıkan Kürdistan Press, İstanbul ve Avrupa’da yayınlanan Özgür Gündem, Özgür Ülke, Demokrasi ve Özgür Politika gibi birçok gazetede serbest gazeteci olarak siyaset-diplomasi ve seyahat ağırlıklı yazılar yazdı. 1996`da ilk kurulan Kürdistan Gazeteciler Birliği (YRK) Uluslararası Sekreterliğini yaptı. 1974 Kıbrıs Harekatına katılan Türk subay ve erbaşlarının anılarını Şifreli Mesaj : Trene Bindir adlı kitapta toplayarak savaşın geride bıraktığı kayıp ve acıların dramına dikkat çekti. Norveç Gazeteciler Birliği ve Uluslararası Gazeteciler Federasyonu üyesi olan Alasor, 2000-2004 yılları arasında 7 kez seyahat ettiği Hind-i Çin cografyasindaki gözlem ve gezi notlarını Gizemli Güneydoğu Asya ve Efsanefi Gerilla Komutanı Giap’ın Karargahında Yeşil Çayli Sohbet adlı kitapta topladı..

Hairdesigner
02-04-08, 00:08
http://www.biyografi.net/images/kisi/2315.jpg
Ruşen Çakır ( 25.01.1962) </B>
25 Ocak 1962 Hopa doğumlu. Galatasaray Lisesi'ni bitirdi. 1985 yılında Nokta Dergisi'nde gazeteciliğe başladı. Sırasıyla Tempo, Cumhuriyet, Milliyet, CNN Türk ve NTV'de çalıştı. Aralık 2004 tarihinden itibaren Vatan Gazetesi Washington temsilcisi olarak görev yapan Çakır aynı zamanda, TESEV'de Demokrasi, Sivil Toplum ve İslam Dünyası Programı Direktörüdür.

Kitapları:

Ayet ve Slogan, Türkiye'de İslami Oluşumlar, 1990.
Vatan Millet Pragmatizm, Türk Sağında İdeoloji ve Politika (Hıdır Göktaş ile birlikte), 1991.
Resmi Tarih Sivil Arayış, Sosyal Demokratlarda İdeoloji ve Politika (Hıdır Göktaş ile birlikte), 1991.
Sol Kemalizme Bakıyor (Levent Cinemre ile birlikte), 1992.
Ne Şeriat Ne Demokrasi, RP'yi Anlamak, 1994
Hatemi'nin İranı (Sami Oğuz ile birlikte), 2000.
Direniş ve İtaat, İki İktidar Arasında İslamcı Kadın, 2000.
Derin Hizbullah, İslamcı Şiddetin Geleceği, 2001.
Recep Tayyip Erdoğan, Bir Dönüşüm D6yküsü, (Fehmi Çalmuk ile birlikte), 2001.
Nereye Gitti Bu Ülkücüler, 2003.
Türkiye'nin Kürt Sorunu, 2004.
İmam-Hatip Liseleri, Efsaneler ve Gerçekler
(İrfan Bozan ve Balkan Talu ile birlikte), 2004.

Hairdesigner
02-04-08, 00:08
http://www.biyografi.net/images/kisi/1840.jpg
Sabiha Sertel ( 1895)- (02.09.1968) </B>
1895’te Selanik’te doğan Sabiha Sertel ortaöğrenimini Selanik Terakki İnas İdaresi’nde ve bir Fransız okulunda tamamladı. Selanik’in Yunanlıların eline geçmesinden sonra ailesiyle birlikte İstanbul’a yerleşti (1912) ve 1915’te gazeteci Zekeriya Sertel’le evlendi.

Sabiha Sertel, yazı yaşamına eşiyle birlikte çıkardıkları haftalık Büyük Mecmua (1919) dergisiyle adım attı. Derginin ilk sayısından itibaren kadın sorununa değinen Sabiha Sertel, “Türk feminizmi”nin öncüleri arasında yer aldı. Aynı yıl eşiyle birlikte ABD’ye giden Sabiha Sertel burada sosyoloji okudu; kadın sorunu üzerinde daha ayrıntılı düşünmeye başladı. Yurda döndüğünde eşiyle birlikte Resimli Ay dergisini çıkardı (1924-1931). Dergide yazdığı makalelerde işçi sınıfını savundu; sosyal ve politik düzeni eleştiren yazılar yazdı. Bu arada eşi ve F.Sabri Duran’la Çocuk Ansiklopedisi’ni (1927-1928, 4 cilt) hazırladı ve Cumhuriyet gazetesinin çıkardığı Hayat Ansiklopedisi’nde çalıştı (1932).

Serteller’in ismiyle özdeşleyen Tan gazetesi (1936) özellikle İkinci Dünya Savaşı yıllarında geniş yankı uyandırdı. 1945’te Tan gazetesi bir kışkırtma sonucu basılıp yakıldı. Bu olaydan ve sonraki davalardan oldukça yıpranan çift, 1950’de yurtdışına çıktı. Sabiha Sertel Paris, Budapeşte, Moskova ve Bakü’de yaşadı. Türkiye Komünist Partisi’nin çalışmalarına katıldı. Budapeşte Radyosu’nun Türkçe yayınlar servisinde çalıştı. Son yıllarında Türkiye’ye dönme talebi reddedildi.

Gazeteciliği meslek olarak benimsemiş ilk kadın yazarlardan Sabiha Sertel 2 Eylül 1968’de Bakü’de öldü.

Gazeteciliğinin yanı sıra Tevfik Fikret-Mehmet Akif Kavgası (1940), Tevfik Fikret İdeolojisi ve Felsefesi (1946) isimli inceleme kitaplarıyla da dikkati çeken Sabiha Sertel’in anılarını topladığı Roman Gibi ölümünden sonra 1969’da yayımlandı.

Hairdesigner
02-04-08, 00:08
Sadık Albayrak ( 1942) </B>
Trabzon’a bağlı Of Kazası’nın Yenice Köyü’nde, 15 Şubat 1942 de ulema bir ailenin en büyük oğlu olarak dünyaya geldi. Dini bilgileri ve Kur’anı köyündeki cami imamından öğrendi. Hafızlığa köyünde babasından başlamış, daha sonra yarıda bırakıp babasının Trabzon’da açtığı manifatura dükkanı hasebiyle, ilkokulu naklen geldiği Cudibey İlkokulunda bitirdi:1954. Yeni açılan İmam – Hatip Okuluna kaydolup, yedi yılda bitirip, 1962’de imtihanla İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’ne girdi. Bu yüksek okulu, nehari (gündüzlü) bitirip, 1966’da mezun oldu.

Öğrenciliği sırasında, 1964’de İstanbul Sultanahmet Camii kürsü vaizliğine tayinle, askere gittiği 1967 ortalarına kadar, Beyazıt, Şehzadebaşı, Fatih gibi İstanbul’un “Selatin Camileri”nde irşad vazifelerinde bulundu.

Yine öğrenciliği sırasında, 1964-1967 arasında Yeşilay (IOGT)’ın gençlik başkanlığını yürüttü, okullar arasındaki “münazara” yarışmalarının düzenleyicisi ve yöneticisi oldu.

Yüksek İslam Enstitüsü öğrenci derneği üyeliği ile beraber Mezunlar derneği başkanlığını da bir müddet yürüttü. Bu arada İslam Medeniyeti Vakfı’nın kurucusu oldu. 1970’den itibaren, İstanbul Müftülüğü’ne bağlı “Şeriyye Sicilleri Arşivi”nde sekiz yıl uzman olarak çalıştı. Bu arşivdeki çalışmaları ile ortaya koyduğu eserlerin temel dinamiği “orijinal belgelere” dayanmış olmalarıdır.

70’li yıllarda “Bab-ı Ali”de Sabah, Yol, Ufuk, Yeni İstiklal, Sebil, vb. gazete ve dergilerinde yazıları çıktı, 1977 Martında çıkmaya başlayan “Yeni Devir” gazetesinde sürekli “Mizan” başlığı altında günlük yazmaya başladı. Günlük yazıları ve eserleri, memurin kanununa aykırı görülerek, memuriyetine 1978’de son verildi.

Haziran 1977’de Türkiye’de baş gösteren “erken seçim” üzerine, MSP’den Trabzon Milletvekili adayı olup, siyasete bulaştı.

İlk olarak, 1977’de İskilipli Atıf Efendi’nin bir eserinden ötürü, merhum Necip Fazıl’la beraber, İstanbul Toplu Basın Mahkemesi’nde yargılandı. 1981’de ise bir eserinden dolayı mahkum oldu ve dokuz ay kadar Silivri “kapalı cezaevi”nde yattı:1982-83.

1981’de Türkiye Yazarlar Birliği tarafından “Son Devir Osmanlı Uleması” eserinden dolayı birincilik ödülüne layık görüldü.

1979’dan itibaren Milli Gazete’de “Mizan” köşesindeki yazılarına devamla, bir – iki yıl istinası ile, bugüne kadar sürekli olarak yazarlık ve bir müddet de danışmanlık yaptı. Gazetedeki yazılarından ötürü, 12 Eylül sonrasında aralıksız Sıkıyönetim, DGM ve Ağır Ceza’larda hakim önüne çıktı.

1989 yılı Aralık ayına kadar, on iki yıl adliye kapılarında dolaşıp durdu, bunun dışında da sürekli konferans, sohbetler ile arşiv ve kütüphanelerimizi dolaşarak eserlerine malzeme aradı.

1991 ve 1995 seçimlerinde RP, 1999 seçimlerinde FP’den İstanbul milletvekili adayı oldu. Fakat 1999 seçimlerinde tabanın sesinin listelerde gerekli yansımayı bulmamasına bir tepki olarak adaylıktan çekildiğini açıkladı.

1996’da İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nde kültür danışmalığına başladı, bu arada da gazetedeki yazılarına devam etti.

Sadık Albayrak evli ve iki erkek çocuk babasıdır.


ESERLERİ: Sömürüye Karşı İslâm (1971), Türkiye'de Din Kavgası (1973), Budin Kanunnâmesi ve Osmanlı Toprak Meselesi (1974), Son Devrin İslâm Akademisi (1974) Şeriattan Laikliğe (1977), Devrimin Çakıl Taşları (1978), Son Devir Osmanlı Uleması (1980-81), Rahmet ve Savaş Peygamberi (1981), Cezaevi Notları (1984), Taşlaşma-Çağdaşlaşma (1987), 31 Mart Gerici Bir Hareket mi? (1987), Meşrutiyet İslâmcılığı ve Siyonizm (1989), Cumhuriyete Doğru-Hilafetin Sonu (1989), Türkiye'de İslâmcılığın Doğuşu (1989), Devrimler ve Gerici Tepkiler (1990), Tek Parti Dönemi ve Batıcılık (1990), Türk Siyasî Hayatında MSP Olayı
(1990), MSP Davası ve 12 Eylül (1990), Çağdaş Devrim Yobazları (1990), İslâm Dünyası Nereye Gidiyor? (1991), Meşihat-Şeriat-Tarikat Kavgası (1994).

Hairdesigner
02-04-08, 00:09
Sadık Söztutan ( 1961) </B>
1961 Kars doğumlu.
Çok sayıda şiir, fıkra ve hikâye yazdı.

- Ben Senin Yerinde Olsaydım Bunları Kitap Yapardım,
- Gol Olmasa da Hareket Güzeldi,
- Sıra Bana Geldiğinde Bilet Bitmişti,
- Spor Bir Hikayedir,
- Faili Meçhul Spor Öyküleri,
- Sana Gözyaşı Vâdediyorum,
- Seni Seviyorsam Bundan Sana Ne,

isimli 7 kitabı vardır. Birinci kitabına 1999 Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi Fair-Play Büyük Ödülü verildi. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti, Türkiye Spor Yazarları Derneği ve Türkiye Millî Olimpiyat Komitesi üyesi. Sürekli Basın Kartı sahibi. Halen spor müdürlüğünün yanı sıra spor edebiyatına dönük kalem ürünleri vermeye devam etmektedir.

Hairdesigner
02-04-08, 00:09
Sadık Yalsızuçanlar ( 1962) </B>
1962 yılında Malatya'da doğdu. İlkokulu burada, ortaokulu ve liseyi Dörtyol'da okudu. 1983 yılında Hacettepe Üniversitesi Türkoloji Bölümü'nden mezun oldu. Bir süre öğretmenlik ve yayıncılık yaptı. İlk öyküsü, Yeni Asya gazetesinin sanat ekinde yayımlandı. 1988 yılında girdiği TRT'de yapımcı olarak çalışıyor. Rüya Sineması kitabıyla, TYB deneme, Şehirleri Süsleyen Yolcu ile TYB öykü, Ozanın Kopuzu Aşığın Sazı ve Kırkambar yapımlarıyla TMKV ve TYB televizyon programları ödüllerini kazandı. İki öykü kitabı, Almanca’ya çevrildi. Çizgi film senaryoları yazdı, Şark masallarından bazılarını yayıma hazırladı.

ESERLERİ: Öykü: Şehirleri Süsleyen Yolcu, Gerçeği İnciten Papağan, Kuş Uykusu, Güzeran, Malvet Der Ercümen. Roman: Yakaza. Deneme: Rüya Sineması, Düş Gerçekleri ve Sinema, Korku ve Ümit ve Aşk, Düşkırığı, Geçen Gün Ömürdendir, Tarafsızlık Masalı, Televizyon ve Kutsal. Masal: Mavi Kanatlı Bir Kuş, Düş Bahçesi. Şeçki: Yeni Şiir Anteolojisi.

Hairdesigner
02-04-08, 00:09
Sadi Özdemir </B>
Sadi Özdemir 1967’de Tokat, Sulusaray, Ilıcak Köyü’nde doğdu. Özdemir Ailesi 1977’de İstanbul’da göç etti. Sadi Özdemir 10 yaşında geldiği İstanbul’da sırasıyla Sakarya İlkokulu, Yenisahra Ortaokulu ve Haydarpaşa Lisesi’ni bitirdi. 1993’te Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü’nden mezun olan Özdemir aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde Gazetecilik Anabilim Dalı’nda Yüksek Lisans yaptı. Özdemir’in Yüksek lisans tezi 1998’de ‘Medya Emperyalizmi ve Küreselleşme’ adıyla Timaş Yayınları tarafından yayınlandı. Daha sonra Atatürk ve 3’üncü Yol, VIP Türkiye’yi Konuşuyor, Cesur Girişimciler adlı kitapları yayınlanan Özdemir’in gazetecilik hayatı ise 1988’de Gazete Gazetesi’nde magazin servisinde başladı. Sadi Özdemir 1990’da Türkiye Gazetesi İstihbarat Servisi’nde çalışmaya başladı. 1994’ten 2001 yılına kadar da aynı gazetede ekonomi ekonomi muhabiri olarak çalışan Sadi Özdemir 2001’de Hürriyet Gazetesi Ekonomi Servisi’ne geçti. Özdemir halen Hürriyet’in Ekonomi Servisi’nde muhabir ve editör olarak mesleğini sürdürüyor.
Sadi Özdemir, 2006’da Anadolu Aslanları İşadamları Derneği’nce ‘Yılın En Başarılı KOBİ Habercisi’ ve İstanbul Serbest Muhasebeci Mali Müşavirler Odası’nın Yılın En İyi Ekonomi Muhabiri ödüllerine layık görüldü.
2005 yılında da Uğur Dündar ile birlikte Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Bülent Dikmener Haber Ödülü’nü kazanan Özdemir 2004’te de MÜSİAD tarafından ‘Yılın En İyi KOBİ Reel Sektör Habercisi’ dalında ödüllendirildi.
Sadi Özdemir evli ve iki kız babası..

Hairdesigner
02-04-08, 00:10
Sadullah Usumi </B>
Çanakkale'de 1927 yılında doğan Sadullah Usumi, mesleğe Biga'da yayınlanan Sabah gazetesinde başladı. Son Saat, Tan, Son Havadis, Tercüman ve Milliyet gazetelerinde çalışan Usumi, Cumhuriyet gazetesinde üreticinin sorunlarını yansıtan,üreticilere çözüm arayan yazılarını sürdürüyordu. Usumi'nin, bu alanda 30'u aşkın ödülü bulunuyor. CHP Milletvekili olarak 1973-1980 yılları arasında TBMM'de görev yapan Sadullah Usumi, Türkiye Gazeteciler Sendikası'nda genel başkanlık görevi de üstlenmişti. Evli ve 3 çocuk babası olan Sadullah Usumi, Basın Şeref Kartı sahibiydi.

HAKKINDA YAZILANLAR

Gazeteci Sadullah Usumi vefat etti
Radikal 01.10.2002

Eski Milletvekili ve gazeteci-yazar Sadullah Usumi, vefat etti. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nden verilen bilgiye göre, bir süredir Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi'nde tedavi gören Usumi, hayatını kaybetti.

Hairdesigner
02-04-08, 00:13
Sadun Tanju </B>
Gazeteci, yazar.
1924 yılında Samsun'un Çarşamba İlçesi’nde doğdu. Ortaöğrenimini Konya Lisesi’nde yaptı. Gazeteciliğe 1950’de Vatan gazetesinde başladı. Sekreter, muhabir, yazar olarak çalıştı. 1956’dan sonra Vatan ve Ulus gazetelerinde “Politika ve Ötesi” başlıklı günlük yazılarıyla sosyal ve siyasal eleştiriler yaptı. Kim dergisi ve demokrat İzmir gazetesinde siyasal yazıları yayınlandı. 1960-1963 yılları arasında basın ateşe muavini olarak Londra’da görev yaptı. İstanbul gazeteciler Cemiyeti’nin 1955’te Röportaj Dalı’nda İkincilik Ödülü, 1957’de Fıkra Dalı’nda Birincilik Ödülü’nü kazandı. 1977’de emekli oldu. Çalışmalarını serbest yazar olarak sürdürdü.

ESERLERİ

Asil Kan
Ümmet Olmaktan, Ulus Olmaya Giden Dokuz Altın Yıl
Sadun Tanju
Altın Kitaplar / Toplum ve İnsan Dizisi

Sadun Tanju bu kitabında Cumhuriyetin kuruluş döneminde ne gibi güçlüklerin aşılarak bugünkü çağdaş hayatın hazırlandığını gençlere anlatmaya çalışıyor... Yazar, Mustafa Kemal'in 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkışından başlayıp, Cumhuriyetin ilk beş yılında yaşanmış olayları da ele alarak, Atatürk'ün 1927 sonbaharında niçin özellikle gençlere seslenmek istediğini açıklıyor.
Gençlere... Yani damarlarında özgürlüğün, bağımsızlığın, çağdaşlığın, ulusal onur'un ve uygarlığın asil kanını taşıyanlara...

Hairdesigner
02-04-08, 00:13
Saffet Yılmaz </B>
Saffet Yılmaz MÜSİAD
Basınla İlişkiler Yöneticisi

Doğum Tarihi / Yeri 10.08.1967 İstanbul
Eğitim Üniversite
G. Başlangıç Yılı 1985
G. Başlangıç Kurumu Türkiye Gazetesi
Çalıştığı Kurumlar Birçok gazete, dergi ve İHA'da freelance görevlerde bulundu
Aldığı Ödüller -
Yayınlanmış Eserler Gazeteciliğin İlkeleri Elkitabı, ayrıca tasarım alanında çok sayıda eseri bulunuyor
Özgeçmiş Gazeteciliğe muhabirlik olarak başladı. Birçok gazete ve dergide araştırmacı ve habercilik görevlerinde bulunduktan sonra bir süre sayfa yönetmeni olarak çalıştı. 1998-2000 yılları arasında Türkiye Gazetesi'nde Ekonomi Editörü olarak görev yaptı. Sayfa Tasarımı alanında özgün çalışmaları bulunuyor. Tasarım konusunda ABD'de de kariyer çalışması yaptıktan sonra MÜSİAD'da Basınla İlişkiler Yöneticisi olarak göreve başladı. Halen bu görevini sürdürüyor.

Hairdesigner
02-04-08, 00:14
Salim Şengil - (28.06.2005) </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Edebiyatımız ‘Amca’sız kaldı
Zaman 30.06.2005

Yayınladığı ‘Seçilmiş Hikayeler’ ve ‘Dost’ dergileriyle Türk edebiyatında derin iz bırakan yayıncı ve öykücü Salim Şengil önceki gün hayatını kaybetti.

Bir süre önce kalp yetmezliği sebebiyle hastaneye yatırılan Şengil, vefatından üç gün önce evine dönmüştü. Öykücü Nezihe Meriç’in eşi olan Salim Şengil, özellikle 1957-1967 yılları arasında Ankara’da çıkardığı ‘Seçilmiş Hikayeler’ dergisiyle Türk edebiyatının nabzını tutmuştu. Bu dergide, Vüs’at O. Bener, Orhan Duru, Erhan Bener gibi isimleri Türk öykücülüğümüze kazandırdı. Ardından, 102 sayı çıkaracağı Dost dergisini ve Dost Yayınları’nı kurup yönetti. Salim Şengil, 1950 kuşağı öykücülerinin ve İkinci Yeni şairlerinin öne çıkmasında etkili olmuştu. Edebiyat çevrelerinde ‘Salim Amca’ diye anılan Şengil’in öykü kitaplarından başka Anılarda Kalan Portreler adlı bir anı kitabı ve Bir Rüzgar Esti adlı bir oyunu bulunuyor. Salim Şengil’in cenazesi bugün öğleyin Bebek Camii’nde kılınacak cenaze namazının ardından Zincirlikuyu Mezarlığı’nda toprağa verilecek. Kültür-Sanat

Hairdesigner
02-04-08, 00:15
Sami Özey ( 1953) </B>
I953 yılında İstanbul-Fatih'te doğmuştur.. Fatih'in eski ve tanınmış ailelerine mensuptur.. İlk, orta ve lise tahsilinden sonra 20 yıla yakın ticaret yapmıştır.. Sami Özey, profesyonel gazete yazarlığına I994-96 yılları arası ZAMAN gazetesinde spor yazıları yazarak başlamıştır.. Gazete yazarlığına daha sonra YENİ ŞAFAK ve AKİT gazetesinde devam eden Sami Özey, şu an VAKİT gazetesi İLETİŞİM KOORDİNATÖRLÜĞÜ görevini yürütmektedir ve aynı gazetenin köşe yazarıdır..
Spor, siyaset ve aktüel konularda yazılar yazan Sami Özey, ulusal radyo kanallarından MARMARA FM, RADYO 7 ve MORAL FM’de “SPOR GÜNLÜĞÜ” başlığıyla toplumun her kesiminden ve her mevkiden insanların konuk olduğu programlara başarıyla imza atmıştır..
Sami Özey, pekçok ödülün de sahibidir.. Bu ödüllerin bazıları şunlardır;
Bahçelievler Belediyesi Meclisi, aldığı kararla, yazılarında dostluğu, centilmenliği ve kardeşliği ön plana çıkartan ve böylece Türk sporuna katkıda bulunan Sami Özey’in ismini Bahçelievler İlçesindeki bir parka vermiştir..
MÜSİAD Yönetim Kurulu’nun verdiği Özel Ödül..
İstanbul Gençlik ve Spor il Müdürlüğü tarafından verilen Türk Sporuna Üstün Hizmet Ödülü..
İstanbul Büyükşehir Belediyesi SPOR AŞ tarafından verilen Avrasya Maratonu Basın Teşvik Ödülleri.. (3 birincilik, 2 ikincilik ve 1 üçüncülük)
Sami Özey evli ve iki çocuk babasıdır..

Hairdesigner
02-04-08, 00:15
Samim Utkun </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Samim Utkun, gözyaşları arasında toprağa verildi
Türkiye 16 Temmuz 2001

İSTANBUL - Tedavi gördüğü hastanede önceki gün hayatını kaybeden Samim Utkun’un cenazesi dün toprağa verildi. Kronik damar tıkanıklığı nedeniyle yaklaşık 4 yıldır tedavi gören senarist ve ressam Samim Utkun’un cenazesi dün Söğütlüçeşme Camii’ne getirildi. Utkun’un naaşı, burada öğle namazını mütakiben kılınan cenaze namazının ardından sevenlerinin gözyaşları arasında Kocatepe Mezarlığı’na defnedildi. Cenazeye, Samim Utkun’un eşi Hacer Utkun ve kızı Candan Utkun’un yanı sıra gazetemiz Genel Yayın Müdürü Doç. Dr. Resul İzmirli ve vatandaşlar katıldı.

Hairdesigner
02-04-08, 00:16
Sarkis Adam </B>
Gazeteci, yazar. Almanya’da, Türkçe, Almanca ve Ermenice yayınlanan Karun Dergisi’nin başyazarı. Ermenistan'daki akıl hastanesinin başhekimi Artun Minasyan, 1999 yılının ilk günlerinde yaptığı açıklamada, Ermeni erkeklerin eşlerini aldattığını ileri sürerek, 'birden fazla evliliğe geçilmesi halinde kadınların haklarının sanıldığı gibi çiğnenmiş olmayacağını aksine korunmuş olacağını' savundu. Aynı zamanda Tıp doktoru olan Sarkis Adam, ‘meslektaşım’ diye hitap ettiği Artun Minasyan'ın bu teklifine sert tepki gösterdi. Birden çok kadınla evlenme teklifinin köklü bir geçmişe sahip olan Ermeni ailesini dağıtacağını, bu sözlerle Ermeni kadınının incindiğini belirterek, Minasyan'ı eleştiren bir yazı kaleme aldı.
Kaynak:Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları İstanbul 2000

Hairdesigner
02-04-08, 17:05
http://www.biyografi.net/images/kisi/1189.jpg
Savaş Ay ( 1954) </B>
1954 yılında İstanbul’da doğdu.Şükran ve Turan Ay’ın oğlu.İİTİA’da eğitim yaptı.Mesleğe 1974 yılında Dünya gazetesinde muhabir olarak başladı.Tercüman,Vatan,Milliyet gazetelerinde ve Akajans’ta çalıştı.ATV, TGRT ve Kanal 6’da A Takımı adlı tartışma programı yaptı.İngilizce biliyor.

Hairdesigner
02-04-08, 17:05
Sedat Ergin </B>
HAKKINDA YAZILANLAR
Kızlara OECD ile ilişkileri anlatan adam
BEKİR COŞKUN
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi

Tabii yıllar bizi yoğurup, yeniden yaptı. Geçen sevgililer gününde, Ertuğrul Özkök ile ikisinin bir restorana oturup, bir de kalkıp bunu yazmalarına çok gülmüştüm.

E rtuğrul Özkök telefon açıp ‘‘Sedat Ergin'i sen yaz’’ dediğinde, doğrusunu isterseniz çok da mutlu olmadım.

Çünkü hani karikatüre gelmeyen insanlar vardır.

Karikatüristler onları çizmekte zorlanırlar. Ağızları-burunları normal, komik yanları az insanlar.

İşte Sedat Ergin, kişilik olarak öyle biri.

Benim gazetecilikte en eski arkadaşım. Hemen hemen gazeteciliğe aynı zamanlarda başladık. Türk Haberler Ajansı'nın o diplomasi muhabiriydi, ben meclis muhabiri.

İkimiz de bekardık.

Ajans binasının altında Feyman Kulüp vardı. Bu yüzden bizim mesai saatlerimiz 48 saati bile aşardı. Bu; zamanı iki kez yaşamakla olur. Aynı anda aşağıdaki kulüpte kızlarla dans ederken, aynı anda yukardaki ajansta nöbet tutmak gibi bir şey.

Sedat'ı çok iyi tanıdığımı anlatmaya çalışıyorum.

O, o zamanlarda da diplomattı.

Kulübün loş köşesine oturup, kızlara ‘‘OECD ile ilişkileri’’ anlattığını çok duymuşumdur.

Tabii ki yıllar bizi yoğurup, yeniden yaptı.

Geçen sevgililer gününde, Ertuğrul Özkök ile ikisinin bir restorana oturup (Bir de yanlarına bizim Reha Erdoğan'ı almışlar), bir de bunu kalkıp yazmalarına çok gülmüştüm

Hairdesigner
02-04-08, 17:06
Sedat Sertoğlu </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

MOSSAD Ajanı gazeteci (mi acaba)
Cemal A. Kalyoncu
Aksiyon 26 Mayıs 2001 / Sayı: 338

Babası Murat, amcası Mithat Bey, dedesi Selami İzzet ve dayısı İzzet Sedes gibi kendisi de gazeteci olan, Tevfik Fikret'le akrabalığı bulunan Sedat Sertoğlu için bir de iddia var: MOSSAD ajanlığı

"Günaydın'da çalışmaya başladım, 2 ay mı ne olmuş. Bir sabah yazı işleri toplantısına geldi Haldun (Simavi) Bey. Elinde bir kağıt. 'Birisi' dedi 'böyle bir mesaj koymuş benim masama. Sedat Sertoğlu MOSSAD ajanıdır. Eğer' dedi 'Sedat Sertoğlu MOSSAD ajanı ise hepinizden daha akıllıdır."
Sözün sahibi Sedat Sertoğlu'dur. Sertoğlu, Türkiye'de gazeteci olarak tanıdığımız birisidir. Sertoğlu, vakti zamanında Milliyet gazetesinin Ankara Temsilciliği yapan dayısı İzzet Sedes'in kendisini Abdi İpekçi ile tanıştırması neticesinde gazeteciliğe adımını atmıştır: "Dayım, 'Abdi seni çok sever, bir dene belki seversin gazeteciliği' dedi." Yıl 1966'dır. Sertoğlu, Milliyet'e polis muhabiri olarak girer. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni 1965'te kazanan, üniversitede ikinci yılına başlamaya hazırlanan Sedat Sertoğlu, bir ara Abdi İpekçi tarafından çağrılır: "O zaman gazetelerin imkanları böyle değil. Ne yaparsan saat 14'e kadar yapman lazım. O zamanlar üniversite öğrencileri sabahçı ve öğlenci idi. Ben de sabahçı idim. İpekçi 'Gündüz çalışman lazım. Ya gazete ya üniversite' dedi. Ben gazeteyi tercih ettim." Sedat Sertoğlu aslında ünlü bir gazetecinin oğludur. Hatta ailede dayı İzzet Sedes'in dışında, Sertoğlu'nun anne tarafından büyükbabası Selami İzzet ile amcası Mithat Sertoğlu da gazetecidir.
Tevfik Fikret'le akraba
Baba tarafından ailesinin izini 1514'e kadar sürebilen Sedat Sertoğlu'nun, Konya Selçuklusu olan ve orada kadılık yapan ulaşabildiği büyükbabası padişah tarafından Saraybosna'ya tayin edilir. Eşraftan Boşnak bir hanımla evlilik yaparak orada kalan aile, tarım ve ticaretle uğraşır, askerlik yapar: "Bugün gidin Saraybosna'ya veya o civara mutlaka bir Tafro çıkar karşınıza. Tafro, Türkçe sert demek, soyadım oradan geliyor zaten." Balkanlar'da karışıklık çıkmaya başlayınca, Sedat Sertoğlu'nun da büyükbabası olan Selami Bey eşi Sıdıka Hanım'la beraber çocuklarını da alarak Osmanlı topraklarından Giresun'a yerleşir: "Büyükbabam çok kumarbazmış. Dönümlerce arazisi varmış. Arazi veya mahsulü satıyor ve İstanbul'a gelip kumar oynuyor. Rantiye bir hayat yani." Tafro ailesi göç ettiğinde ailenin en büyük çocuğu, Sedat Sertoğlu'nun da babası olan Murat Bey 8 yaşındadır. Babası erken vefat ettiği ve mülk bırakmadığı için Murat Sertoğlu, Mithat'ın (Sütlüce Sadi Dergahı son Şeyhi Meclis—i Meşayih Reisi Hasırizade Mehmet Ali Efendi'nin torunu Türkolog ve Filolog Beşire Hanım'la evlenir. Beşire Hanım, Gazeteciler Cemiyeti eski Genel Sekreteri, gazeteci Orhan Erinç'in de teyzesidir) yanında Nasfet (Öcal), Mihman (Türesay) ve Mesut (Okan) adındaki üç kız kardeşine de bakmak durumunda kalır: "Babam Türkiye'de gelmiş geçmiş tek gazetecidir. Bundan sonra da geleceği yoktur. Bir gazeteden diğer bir gazeteye geçtiğinde 100 bin okur, onunla beraber gazete değiştirirdi. Tercüman'dan ayrılıp Uzanlar'ın çıkardığı Yeni İstanbul'a geçtiğinde böyle oldu. Bu bir örnek." İstanbul Üniversitesi Matematik Bölümünü bitiren ve yedi dil bilen Murat Sertoğlu, Babıali'de yazdığı kahramanlık tefrikaları ile ün salmıştır: "Yedi tane birden ve günlük yazardı. Hepsini birden yazıp vermezdi. Ve kahvelerde çalışırdı. Kahvelere 'Benim üniversitelerim' derdi. O dönemde kahvelere öğretim üyesi de, iş adamı da gelirdi. Hacca gitti, ilk Kâbe ve hac röportajını yaptı, yer yerinden oynadı." Murat Sertoğlu'nun evi de, kalem erbabının toplandığı bir yer olur o zamanlar.
Murat Sertoğlu, 1944'e gelindiğinde evlenir. Hayatını Türk—Arnavut—Kafkas kökenli Selami İzzet—Nihal Sedes çiftinin kızı Nazan Hanım'la birleştirir. Nazan Hanım'ın babası Selami İzzet Bey, Galatasaray Lisesi'ni bitirmiş, Atos Portos, 80 Günde Devrialem gibi bir çok eseri ilk defa Türkçeye tercüme etmiş, birçok gazetede çalışmış birisidir. 1914—15'te Galasaray forması da giyen Selami İzzet Bey'in evliliğini yaptığı Nihal Hanım ise daha köklü bir aileden gelmektedir: "Mehmet Rauf annemin dayısı, Tevfik Fikret de benim dayımdı. Galiba edebiyat genleri buradan geliyor." Selami İzzet—Nihal Sedes çiftinin Nazan Hanım'dan başka Ayşegül ve Sedat Sertoğlu'nun gazeteci olmasına vesile olan, yukarıda da bahsettiğim İzzet Sedes adında bir de oğlu olur. (20 yıl Avrupa Konseyi Türk Protokol Genel Müdürlüğü yapan, Galatasaray'da bir dönem forma da giyen ve halen Akşam gazetesinde köşe yazıları yazan İzzet Sedes evliliğini ise, hilafetin kaldırılması için iki kez öneri veren TBMM'nin ilk üyelerinden Urfa Milletvekili Şeyh Saffet'in torunu, Fransızca öğretmeni Kadri Yetkin'in de kızı Şima Hanım'la yapar. Şeyhin diğer oğlu Suut Kemal Yetkin'in kızı Gülmen Hanım ise, Mustafa Faik Öztrak'ın oğlu, 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerinin devlet bakanlarından İlhan Öztrak'la evlenir. İlhan Öztrak, şimdilerde Hazine Müsteşarı olan Faik Öztrak ile Ali Tigrel'in de eşi olan Gülen Hanım'ın amcasıdır.)

Hairdesigner
02-04-08, 17:06
http://www.biyografi.net/images/kisi/2982.jpg
Sedat Simavi ( 1898)- (11.11.1953) </B>
Türkiye’de yüksek tirajlı gazeteciliğin temellerini atan gazeteci, yazar ve karikatürist.

1898’de İstanbul’da doğan Simavi 1912’de Galatasaray Lisesi’ni bitirdi. 1916’da haftalık olarak yayımlamaya başladığı Hande dergisiyle basın hayatına başladı. 1917’de Pencere ve Casus isimli ilk konulu Türk filmlerini yönetti. 1920’de Dersaadet adıyla günlük bir gazete çıkardı; Kurtuluş Savaşı yıllarında yayınladığı Güleryüz isimli mizah dergisiyle Kuva-yı Milliyecileri destekledi. 1921-1930 yılları arasında Hanım, Hacıyatmaz, Yıldız, Meraklı Gazeteci, Yeni Kitap, Arkadaş gibi çok sayıda dergi yayımladı. 1933’te çıkardığı haftalık Yedigün ve 1935’te devraldığı Karagöz isimli dergilerin yayımını uzun yıllar sürdürdü. 1946’da Gazeteciler Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer aldı ve 1949’a kadar başkanlığını yürüttü.

1 Mayıs 1948’de Hürriyet gazetesini kurdu ve baş yazarlığını yaptığı bu gazeteyi Türkiye’nin en çok okunan gazetesi durumuna getirdi. Mizah alanında da eserler veren Simavi’nin Yeni Zenginler (1918) ve Kadınlar Saltanatı (1920) isimli karikatür albümleri vardır.

Sedat Semavi 11 Aralık 1953’te İstanbul’da öldü.

Hairdesigner
02-04-08, 17:07
Sefa Kaplan </B>
Sefa Kaplan 1956'da Çorum'da doğdu. Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümü'nü bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü'nü son sınıfta bıraktı. 1984 yılında öğretmenlikten ayrılarak gazeteciliğe başladı. İlk şiirlerini 1978 yılında Türk Edebiyatı dergisinde yayımladı. Beş yıl Londra'da yaşadıktan sonra Türkiye'ye döndü.

ESERLERİ

Sürgün Sevdaları (şiir, 1984), İnsan Bir Yalnızlıktır (şiir, 1990 - Behçet Necatigil Şiir Ödülü), Seferberlik Şiirleri (şiir, 1994), Disconnectus Erectus - 2 + 1 (şiir, 1995), Yahya Kemal Seçkisi (seçki, 1995), Tarih Tereddütten İbarettir (gazeteci-yazar yazıları, 1990), Kemal Derviş - Bir "Kurtarıcı" Öyküsü (biyografi, 2001).

Londra Şiirleri

"Sefa Kaplan'ın Londra günlerinin yansımaları olarak bir tür "zorunlu gurbet"e tanıklık eden Londra Şiirleri, yaşadığı yeni iklim ve coğrafyayı olduğu kadar o yeni iklim ve coğrafyadan "yurdu"na bakışıyla da "gurbet"e farklı bir yaklaşım getiriyor; bir 'sürekli gurbet'e yargılı dervişin duyarlığı ve kendi sesinde derinleşmeyi yol tutmuş şairin ince işçiliğiyle."

Hairdesigner
02-04-08, 17:07
Selahattin Sevi ( 1971) </B>
1971 Bursa doğumlu. 1994 yılında Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik ve Halkla İlişkiler bölümünü bitirdi.

Gazeteciliğe 1991 yılında Türkiye Çocuk dergisinde başladı. Çeşitli gazete ve dergilerde çalıştı. Halen Milliyet Gazetesi'nde fotomuhabiri olarak görev yapmaktadır.

1999 yılında 'Kosovalı Mülteciler' konulu karma fotoğraf sergisine kadıldı, Birçok konuda dia gösterileri yaptı.

SERGİLER
KONU: "Çocuklar, Bizim Çocuklarımız..."
Onlar yeryüzünün iyilik ve güzellik çiçekleri. Biricik varlıklarımız, yaşama sevincimiz, umudumuz, yarınlarımız...

Mesleğe çocuk dergisinde başlamak her ne kadar tesadüf olsa da bunun bir şans olduğunu sonradan öğrendim. Onlarla birçok şeyi paylaşırken birçok da şey öğrendim. Hayata ve olaylara gülümseyerek ve umutla bakmak en önemli edinimim oldu.

Toplumsal olaylardan siyasetçi takiplerine, doğal afetlerden çevre etkinliklerine, kültürel faaliyetlere kadar bir çok olayı izlerken her zaman objektifime bir çift gözün takıldığını gördüm. Bir çift çocuk gözünün... Ne yazık ki hepsi gülümseyen gözler değildi. Bazen acılı, bazen kederli, bazen hüzünlü bazen muhtaç gözlerdi. Ama hepsi umutlu gözlerdi... Sergideki fotoğraflar çocuklarla paylaştığım anların küçük bir seçkisi.

Hairdesigner
02-04-08, 17:08
Selim Çoraklı ( 1960) </B>
SELİM ÇORAKLI
(Gazeteci-Yazar)

1960 Bayburt doğumlu
Evli (1993), dört çocuk babası
Cezaevi (1979-1981) (Siyasi sebeplerle 2 yıl)
Siyasi sebeplerle tahsilini tamamlayamadı.
Askerlik (1981-1983)
Müteahhit Firmada Mali İşler Sorumlusu (1984-1986)
Cezaevi (1986-1987) (Düşünce suçu, İzmir DGM, 163. Maddeye muhalefet)
Üniversite Yurt Sorumlusu (özel) (1987-1988)
Zaman Gazetesi Sorumluluğu-Muhabirlik (1988-1992) (Bornova)
Özel Vakıfta Öğrenci Temsilciliği (1988-1992)
Sızıntı Dergisi Yazı Heyeti (1989-1992)
Zaman Gazetesi Araştırma Sayfa Sorumlusu, Redaktörlük ve yazarlık (1992-1993)
Zaman Gazetesi Aile ekinde köşe yazarı “Çeşitleme” (1992-93, 58 sayı)
Zaman Gazetesi Makedonya Temsilciliği (1993-1995, 25 ay)
Zaman Gazetesi Makedonya baskısını çıkarma (1994)
Zaman Gazetesi Dış Haberde Köşe Yazıları - Muhabirlik (Diyar-ı Üsküpten, 1993-1995)
Araştırmacı-Yazar (1988-1999) (Fikri, İçtimaî, Siyasi ve Kültürel konular)
Zaman Gazetesi Araştırma sayfa sorumluluğu ve yazarlık (1996-1997)
Birleşik Yayıncılık Yayın Müdürü (1998)
Zaman Gazetesinde Köşe Yazarlığı (Kitâb-i Kritik / Oku-Yorum /Arz-ı Hal) (1997-1999)
Cuma Dergisi yayın yönetmenliği ve yazarlığı (1999 Temmuz- 2004 Temmuz)
Kız kulesi gazetesi köşe yazarlığı
www. bayburt.net köşe yazarlığı
www.karadenizbirlik.com yazarlığı
İBB Kültür AŞ seyyarkitap yazarlığı…

Hairdesigner
02-04-08, 17:08
Sennur Sezer ( 1943) </B>
1943 yılnda Eskişehir'de doğdu. İstanbul Kız Lisesi'nden mezun oldu. Taşkızak Tersanesi'nde çalıştı. Varlık Yayınevi'nde redaktörlük yaptı. Gazetecilik yaptı. Çocuk kitapları yazdı.

ESERLERİ
Şiir kitapları: Gecekondu, Yasak, Direnç, Sesimi Arıyorum, Kimlik Kartı, Bu Resimde Kimler Var, Afiş, Uçuk Seçik Şiirler...

Hairdesigner
02-04-08, 17:09
Serdar Turgut </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Şişko ve şaşı patates

KANAT ATKAYA
Hürportreler Hürriyet 2002 İlavesi


Serdar Turgut canlıları birleştirerek yeni canlılar elde eden Doktor Moro'nun Adası'na düşseydi; çılgın doktor Serdar'ı rahatlıkla şu isimlerle birleştirebilirdi: Marx Kardeşler ve Marcel Proust, Cevat Kurtuluş ve Martin Heidegger, Woody Allen ve Keith Richards...


AZ önce, bu yazıyı yazmaya başlamadan, Serdar'ı aradım ve ‘‘Ağbi, benden senin portreni yazmamı istediler. Yaptılar yani böyle bir fenalık. Beni nasıl olsa öldüreceksin. Lütfen acı çekmeden ölmemi sağla’’ dedim.

O'nun bana ne dediğinin önemi yok. Sanırım, Amsterdam'da gördüğüm ‘‘dominatrix’’ten (hani ful siyah deri giyinen ve erkeklere eziyet eden kadınlar var ya, işte öyle bir hayat kadınıydı) korktuğumu söylememden ve onun beni ‘‘cinsel açıdan ilkel’’ bulduğunu belirttiği günden beri bana biraz kırgın.

Kırgın denmez aslında. ‘‘Bir ara kadınla beraber olmayı düşündüm ama bir dominatrix'le ne yapılacağını bilmediğimden korktum’’ dedim. O da beni, cinsel yönden ‘‘onanizm’’den öteye gidememiş sefil bir insan olarak tanımlayıp aşağıladı ve bu durumu okurlarla paylaşacağını söyledi (Onanizm: mastürbasyon meselesi işte canım.)

*

Bu gazetede, herkesin portresini rahatlıkla çıkarabilirim. Fakat, bana en kazığını verdiler. Şimdi, elinizi vicdanınıza koyun ve söyleyin, bugüne kadar şişko olduğunu, şaşı olduğunu, karısının sürekli kendisine eziyet ettiğini söyleyen, penisiyle ilgili meseleleri okurlarıyla paylaşan bir adam hakkında sizin söyleyebileceğiniz bir şey kalmış olabilir mi?

Sadece onun yazdıklarını onaylayabilirim: Evet Serdar şişkodur, evet Serdar şaşıdır, evet penis üzerine en çok konuşulması gereken organdır ve evet Rana ona eziyet ediyor. Maaşını bilmiyorum ama aldığı parayı belirleyen kişi benim maaşımı da belirliyor. Bu sebepten, Serdar'ın az kazandığına da kalpten inanıyorum.

Hairdesigner
02-04-08, 17:09
Sermet Muhtar Alus ( 1887)- (21.05.1952) </B>
Tarihçi, gazeteci ve yazardır. 1887 yılında İstanbul'da doğdu. Askeri Müze Müdürü Ahmet Muhtar Paşa'nın oğludur. Özel öğrenim gördü. Son sınıf sınavına girdiği Galatasaray Lisesinden 1906 yılında, Hukuk Fakültesinden 1910 yılında mezun oldu. 1908 yılında öğrenci iken Elüfürük adlı mizah gazetesini yayınladı. 1908-1909 yılları arasında Davul, diğer yıllarda Akbaba ve Amcabey mizah dergilerinde yazı ve karikatürleri yayınlandı. Tarihi eserlerinden başka 21 adet tiyatro ve roman türünde eseri basıldı. 21 Mayıs 1952 tarihinde 65 yaşında iken İstanbul'da vefat etti. Fransızca ve Almanca biliyordu.

Hairdesigner
02-04-08, 17:10
Sevim Selahattin </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

MISIR'IN PAŞA TORUNU BEYAZ TÜRKLERİ
Aksiyon 10.10.2006

Dünyanın herhangi bir köşesinde ‘unutulmuş’ Türklerden söz etmiyoruz bu kez. Mısır’da refah içinde yaşayan padişah ve paşa torunları hem varlıklı hem eğitimliler. İstanbul kadar Paris’i de ziyaret ediyorlar ve Türkiye’den maddi-manevi bir beklenti içinde değiller
KAHİRE - Dünyanın herhangi bir köşesinde ‘unutulmuş’ Türklerden söz etmiyoruz bu kez. Mısır’da refah içinde yaşayan padişah ve paşa torunları hem varlıklı hem eğitimliler. İstanbul kadar Paris’i de ziyaret ediyorlar ve Türkiye’den maddi-manevi bir beklenti içinde değiller.

Kahire’nin kalabalık caddelerinde savrulurken âdet olduğu üzere ‘Enti min eyne - Nerelisin?’ diye soran taksi şoförü, aldığı cevaptan pek hoşnut görünüyor; “Türkiye’den…” Koltuğunda biraz toparlanıyor, sırtını hafif dikleştirip, dikiz aynasına gülümsüyor; “Benim de ninem Türk’tür.” Yolcu işkilleniyor. Şimdi nedir bu? Bir yabancıyla yakınlık kurma çabası mı? Bindiğiniz beş taksiden ikisinin şoförü nasıl oluyor da aslının Türk olduğunu iddia edebiliyor? Şaşkınlık kısa sürmeli, burası Mısır ve tarihe biraz aşina olanlar muhakkak ki, bir Avrupalı turistten daha farklı bakmalı ülkeye. Gizemli piramitlerden ve bereketli Nil’den daha ötesi; 869’da Tolunoğulları ile başlayan ve 1952’ye kadar süren bir Türk hâkimiyeti söz konusu olan. Aradaki Fatımi dönemi hariç, Memluklu ve Osmanlı ile devam eden ve Kral Faruk’un tahttan indirilmesine kadar zayıflayarak da olsa süren yakın ilişkilerden bugüne kalan; yerel Arapçaya bolca karışmış Türkçe kelimeler ve halkın gururla söz ettiği ‘Türk nineler ve dedeler’ den ibaret.
Evet, Türk olmak, Mısır’da hâlâ gurur vesilesi, soyluluk göstergesi, şimdi tek kelime Türkçe konuşmuyor olsalar ve ortalama Mısırlılar gibi yaşasalar dahi, aile tarihinde sanki bir efsane gibi söylenegelen Türk geçmişine sıkı sıkı sarılıyorlar. Başka hangi ülkede, bir müze görevlisi, bir cami bekçisi Türk ziyaretçisine ‘Ahsen-ul Nas - İnsanların daha güzeli’ der ki! Yalnız, Mısır halkının bir konuda kafası epey karışık görünüyor. Türklere ‘Müslüman mısınız?’ diye soruyorlar. Evet, aynen öyle, şaka yapmıyorlar, alay etmiyorlar, gayet masumane ve gerçekten anlamak isteyen bakışlarla ‘Müslüman mısınız?’ diyorlar. Sorunun muhatabı -ki bu soruyu Hüseyin Meydanı’ndaki kaldırıma oturmuş mango suyu içerken, Fustat Çarşısı’ndan yasemin esansı alırken ya da Mısr-u Kadim’deki camilerden birinin minaresinden şehri temaşa ederken sıklıkla duymuştur- aynaya bakma ihtiyacı hissediyor, “Rabbim kimlere benziyorum? Yoksa Müslüman gibi görünmüyor muyum?”
Fazla geçmeden anlaşılıyor ki, sorunun muhatabı bütün Türkler… Peki niye soruyorlar, hele başında örtüsü olan hanımlara? İçlerinden biri, “Buraya çok yabancı geliyor, bazıları örtünüyor. Emin olmak istedim.” diyor. Cevap ikna edici değil, sebep nerede aranmalı? Soruyu yöneltenlerin cahilliğinde mi? Vaktiyle Mısır’ı gezen Avrupalı seyyahların Türk kelimesini Müslüman anlamında kullandığı hatırlanırsa… Ne tezat!..

Hairdesigner
02-04-08, 17:10
http://www.biyografi.net/images/kisi/827.jpg
Sezai Karakoç ( 1933) </B>
1933’de Diyarbakır/Ergani’de doğdu. İlkokulu Ergani’de, ortaokulu Diyarbakır ve Maraş’ta, liseyi Gaziantep’te okudu. Lise sonda Necip Fazıl Kısakürek’le tanıştı.

Burslu öğrenci olarak girdiği Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni 1955’de bitirdi. 1959-1965 yılları arasında Maliye Müfettiş Yardımcılığı ve Gelirler Kontrolörlüğü görevlerinde bulundu.

1967 yılında İslamın Dirilişi ve Yazılar adlı kitaplarından dolayı yargılandı. Büyük Doğu, Hisar, Akpınar, Dernek, Düşünen Adam, A dergilerinde deneme ve şiirler, Yeni İstanbul, Sabah ve Milli Gazete’de fıkra yazıları yayımlayan Sezai Karakoç, mart-nisan 1960’ta iki, mart 1966 - mart 1967’de oniki, ekim 1969 - ocak 1971’de onaltı sayı olmak üzere Diriliş dergisini yayımladı.

1974’ten itibaren düzenli olarak 18 sayı yayınlanan, 1976’dan itibaren gazete biçiminde çıkan Diriliş dergisi yerli düşünce ve edebiyatın en önemli dergilerinden biri oldu.

1977-78, 1980 ve 1983 yıllarında da yayımlanan Diriliş, son olarak 1987-1993 arası altı yıl haftalık olarak yayımlanmıştır. Diriliş Dergisi, gerek edebiyatımız gerekse fikir ve kültür hayatımız için bir okul olmuş, çok sayıda aydın ve sanatçı yetiştirmiştir.

1990 Diriliş Partisi’ni kuran Sezai Karakoç, 1997 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılışına kadar da bu partinin genel başkanlığını yürüttü.

ESERLERİ
Şiir Kitapları: Körfez,Şahdamar,Hızırla Kırk Saat,Sesler,Taha’nın Kitabı,Gül Muştusu,Zamana Adanmış Sözler,Leyla ile Mecnun, Mona Rosa.

Araştırma ve Fikir Kitapları: Yunus Emre, Mevlana, Mehmet Akif, İslam’ın dirilişi, İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü, Ölümden Sonra Kalkış, Mağara ve Işık.

Hikaye Kitapları:Hikayeler I - Meydan Ortaya Çıktığında (1978), Hikayeler II - Portreler (1982)

Hairdesigner
02-04-08, 17:11
Sıtkı Yırcalı ( 1908) </B>
1908 Balıkesir doğumludur. Ünlü siyaset ve devlet adamı.İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Paris Hukuk Fakültesi'nde doktora yaptı. Maliye ve Hukuk Doktoru olarak çalıştı.

Maliye Müfettişliği'nde bulundu. "Balıkesir Postası" Gazetesi'nin sahibi ve gazetenin başyazarıydı. Uzun yıllar ilin politikasını yönlendirdi. Dokuz, on ve onbirinci dönem Balıkesir Milletvekili ve daha sonra da senatör seçildi.TBMM Başbakan Vekilliği ile Gümrük ve Tekel, İşletmeler, İktisat ve Ticaret, Sanayi, Basın-Yayın ve Turizm Bakanlıkları'nda bulundu. Demokrat Parti içinde etkin ve ağırlıklı bir siyasetçiydi. 1988 yılında vefat etmiştir.

Hairdesigner
02-04-08, 17:11
Soner Yalçın ( 1966) </B>
1966 yılında doğdu. 1987'de "2000'e Doğru" dergisinde gazeteciliğe başladı. Ardından, 1995 yılına kadar "Aydınlık" gazetesinde çalıştı. Daha sonra "Siyah Beyaz" gazetesi, Show TV, Star TV gibi kuruluşlarda görev aldı. Bir süre "Sabah" gazetesinin yazı işleri müdürlüğünü yaptı. Yabancı gazetelerde makaleleri yayımlanan, çeşitli yerli ve yabancı belgesellere katkıda bulunan Yalçın, halen CNN Türk’te çalışmaktadır.

Hairdesigner
02-04-08, 17:12
http://www.biyografi.net/images/kisi/1375.jpg
Süleyman Doğan ( 1965) </B>
Yrd.Doç.Dr. Süleyman Doğan
Akademisyen-yazar

1965 yılında Ortaköy (Aksaray)’de doğdu.
Konya Selçuk Üniversitesi’nden mezun oldu.
Eğitim Felsefesi doktorudur.
Devlet Planlama Teşkilatı Ulusal Ajans proje değerlendirmesinde (AB’e bağlı Leonardo Da Vinci proje uzmanı) bağımsız (AB) dış uzman.
Uzun yıllar çeşitli günlük gazete ve dergilerde muhabir, editör ve köşe yazarı olarak çalışmıştır.
Moldovya, Gagauz Özerk Cumhuriyeti Meclisi tarafından verilen devlet nişanı sahibidir (2001).
Çevre konusunda yaptığı çalışmalarıyla 2002 ve 2004 yılında INEPO (Uluslar arası Çevre Olimpiyatları Projesi) uluslar arası çevre basın ve Jüri özel ödülü kazanmıştır.

Halen İstanbul Üniversitesi Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesinde Öğretim Üyesi olarak çalışmaktadır.

Hairdesigner
02-04-08, 17:13
Şahin Alpay ( 1944) </B>
1944 yılında Ayvalık’ta doğdu.Sabiha ve Ahmet Alpay’ın oğlu. Kendi ifadesine göre ataları 1923 sonrası mübadele safhasında Serez ve Midilli'den Türkiye'ye göçetmişler. 1961-62 eğitim yılında AFB bursu ile bir sene ABD'de lisede okudu. Robert Lisesi’nde ve AÜ SBF’de okudu. Gençlik yıllarında Doğu Perinçek liderliğindeki gizli örgüt, Türkiye İhtilalci İşçi Köylü Partisi’nin ilk kurucu çekirdeği içinde yer aldı. Şimdi liberal.Stockholm Üniversitesi’nde doktora yaptı.1982 yılında Cumhuriyet gazetesinde yazarlığa başladı, Sabah’ta devam etti.Uzun yıllar Milliyet gazetesinde yazdı ve Entelektüel Bakış sayfasını yönetti. CNN Türk’te aynı adlı haftalık programı yönetti. Zaman gazetesinde yazıyor.İngilizce ve İsveçce biliyor.Evli ve iki çocuk babası.

Hairdesigner
02-04-08, 17:13
Şefik Kahramankaptan ( 1949) </B>
Doğma(1949) büyüme İstanbul-Kadıköylü...

Kabataş Erkek Lisesi sonrası Ankara Üniversitesi SBF(Mülkiye)-BYYO Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Bölümü’nü bitirdi. (1971)

Öğrencilik yıllarından itibaren İstanbul ve Ankara'da, reklam-yayın sektörlerinde, grafiker ve metin yazarı olarak çalıştı. Çok sayıda kitap kapağı ve afişin grafik tasarımını gerçekleştirdi.

1967'den bu yana sürekli Ankara'da...

Barış ve Tercüman gazetelerinde, Yankı Dergisi’nde, Akajans’ta grafiker, muhabir, yazar ve yönetici olarak çalıştı.

Cumhuriyet Gazetesi’nde yayınlanan yazı dizileriyle iki kez (1975-76) “Yılın Gazetecisi” seçilerek “Altın Kalem Ödülü”nü kazandı.

12 Yıl süreyle Tempo, Art Decor, Economist, Capital gibi çok sayıda yayının yer aldığı Hürriyet Dergi Grubu’nun Ankara Temsilciliği’ni yaptı.

Öyküsünü yazıp, Türk bestecilerinin eserleri arasından müzik seçimlerini yaptığı “Uçarcasına” adlı bale projesinin ilkgösterimi, 29 Ekim 1998’de, Cumhuriyetin 75’nci Yıldönümü gecesi yabancı devlet adamlarının da bulunduğu seçkin bir izleyici kitlesi önünde, Ankara Devlet Opera ve Balesi’nce gerçekleştirildi.

“İsmet İnönü ve Hârika Çocuklar” adlı kitabı Aralık 1998’de,

yapımcılığını gerçekleştirdiği “Hârika Çocuklar / İdil Biret-Suna Kan - 50’nci Yıl” adlı iki CD’den oluşan set ile “İdil Biret-Suna Kan / 50’nci Yıl Özel Konseri" başlıklı CD, 1999’da yayımlandı.

Proje ve uygulamasını gerçekleştirdiği, Ferit Alnar-Kanun Konçertosu,

Orhan Ahıskal - Yerelden Evrensele ve Oğuz Tansel/Bruce Reiprich - Salkım Söğüt adlı diğer 3 CD’si ise Aralık 2000’de yayımlandı.

2002 yılı sonunda da, Ferit Alnar- Viyolonsel Konçertosu, İlhan Baran-Batı Tarzında Türk Müziği ve Özgür Aydın-Cleveland Uluslararası Piyano Yarışması başlıklı CD’leri yayımlandı. Son olarak 2003’te Adnan Saygun’un Yunus Emre Oratoryosu’nun 1991’de Hikmet Şimşek tarafından gerçekleştirilen ilk Türkçe kaydını yeniden canlandırarak Türk müzik arşivine kazandırdı.

Önemli ressam söyleşilerinden oluşan "Resmigeçit" adlı kitabı T.C. Kültür Bakanlığı’nca 2001’de yayımlandı.

İkinci kuşak Türk bestecilerinden Ferit Tüzün’ün yaşamını konu alan “Çeşmebaşı’ndan Esintilerle” adlı kitabı da Sevda-Cenap And Müzik Vakfı’nca 6 Aralık 2001’de yayımlandı.

Şubat 2001 krizine kadar Hürriyet Ankara'da plastik sanatlar, opera-bale, çoksesli müzik başta olmak üzere kültür-sanat alanında güncel gelişmeleri değerlendirdiği, kent kültürü ve çevre bilinci gibi konuları işlediği "Yansımalar" köşesini yazdı. Hürriyet Ankara Eki’nin kriz nedeniyle kapatılması üzerine bu yazılarına ara verdi.

TÜBİTAK’da üç yıl Başkanlık Danışmanı - Yayınlar ve Tanıtım Daire Başkanı olarak görev yaptı.

Halen her Cuma Cumhuriyet Ankara Eki ve Gazete Ankara’da, her Pazar Turkish Daily News -Turkish Probe’da olmak üzere, çeşitli gazete ve dergilerde plastik sanatlar, opera-bale, çoksesli müzik, yayıncılık gibi konularda, kültür-sanat alanında güncel gelişmeleri değerlendirdiği yazılar yazıyor. Sürekli Basın Kartı sahibi...Evli, üç çocuk babası...

Gönüllü Kuruluşlar:

Çağdaş Sanatlar Vakfı (ÇAĞSAV), Ankara Enstitüsü Vakfı, Anadolu Çağdaş Eğitim Vakfı (Anaçev),Ankara Exlibris Derneği'nin kurucuları arasında.

ÇAĞSAV’ın Yönetim Kurulu Başkanı…

Sevda-Cenap And Müzik Vakfı Destekleme Kurulu Başkanı, Festival Kurulu Üyesi...

İnönü Vakfı Danışma Kurulu Üyesi.

Kongre-Bildiri
1994- Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nce 1994’te düzenlenen 4. Ulusal Sanat Sempozyumu’na “Kültürel Yozlaşmada Sanatın Caydırıcılığı ve Medyanın Rolü” başlıklı bildirisiyle katıldı.

1997- İzmir Kültür ve Sanat Vakfı’nca düzenlenen 1.Ulusal Kültür Kongresi’ne katılarak sonuç bildirisine katkıda bulundu.

2000-Kültür Bakanlığı'nca düzenlenen Uluslararası Devlet Müzik ve Sahne Sanatlar Kurumlarının Yapılanma ve İşleyişi'nde Çağdaş Modeller Sempozyumu'na “Devlet Sanat Kurumlarında Yapılacak Değişikliklere İlişkin Görüş ve Öneriler” başlıklı bildirisiyle katıldı.

2001-İzmirSanat tarafından düzenlenen İzmir 1. Ulusal Müzik ve Sahne Sanatları Kongresine “Müzik kurumlarının yapılanmasında yeni arayışlar” başlıklı bildirisiyle katıldı. Müzik Alt Kurulu ve Kongre bildirilerini hazırlayan kurulda yer aldı.

2002-SCAMV tarafından düzenlenen 21.yy başında Türkiye’de müzik sempozyumu’na “Basının Müziğe yaklaşımı ve Müzik Yazarlığı: Örnekler, Saptamalar ve Somut Öneriler” başlıklı bildirisiyle katıldı.

Jüri Üyelikleri
1993-Kültür Bakanlığı Opera ve Bale Başarı Ödülleri Jürisi

1997-Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü Jürisi .

1999-Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri Jürisi

1993-2003-Çeşitli Büyükelçilik ve derneklerce düzenlenen resim yarışmalarında jüri üyelikler

Hairdesigner
02-04-08, 17:14
Şemsettin Küzeci ( 1965) </B>
(Gazeteci, Yazar, Araştırmacı) Kerkük’te doğdu (1965). İlk, orta ve lise öğrenimini Kerkük’te tamamladı. Musul Üniversitesi Spor Akademisi'ni bitirdi (1989). Askerliğini Körfez Savaşı esnasında Irak’ta yaptı(90-91).

Kerkük’te Beden Eğitimi Öğretmenliği yaptı (92-96).

Kerkük TV’sinde, Bağdat Radyosu Türkmence bölümünde programlar hazırlayıp sundu (92-95).

Bağdat’ta yayınlanan Yurt Gazetesi, Birlik Sesi ve Kardaşlık dergilerinde yazıları yayınladı (86-96).

Irak Yazarlar Birliği üyesi (1993)
Arap Yazarlar Birliği üyesi (1994)
Irak Radyo Sinema ve Televizyoncular Sendikası üyesi (1995)
Dünya Genç Türk Yazarlar Birliği’nin 2. Başkanı ve Uluslararası Genel Koordinatörü Azerbaycan (2000)
Azerbaycan Yazarlar Birliği üyesi (2001)
Türkiye Yazarlar Birliği üyesi (2002)
Türk Dünyası İnsan Hakları Derneği üyesi (2002)
Türkiye İlim ve Edebiyat Eseri Sahipleri Meslek Birliği (İLESAM) üyesi (2003)
Azerbaycan Gazeteciler Konfederasyonu üyesi (2003)
Türkmeneli Aydınlar Derneği; Yön. Kur. üyesi, Genel Sekreter (2004)
Dünya Türk Gençleri Birliği Başkan Yardımcısı.2004
Türk Dünyası Genç İletişimciler Birliği .Kurucu Genel Başkanı. 2004

Hairdesigner
02-04-08, 17:14
Şeref Oğuz ( 1955) </B>
Doğum, 1955 Trabzon.
İlk orta ve lise Trabzon'da..
1971 gazeteciliğe başlama. İlk gazete, Babiali’de Sabah..
Aynı yıl Marmara Üniversitesi Maliye Muhasebe’ye giriş.
1975'te İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi.
1980'de aynı üniversitede yüksek lisans. İstatistik, Ekonomi, Sosyal Siyaset disiplinleri.
1983'de Ekonomi Doktoru.
Mesleğe 6 ay ara verip Karadeniz Teknik Üniversitesi'nde yardımcı doçentlik.
1984 mesleğe dönüş ve Tercüman Gazetesi Ekonomi Yenetmenliği.
1986 - 1987 Londra mesleki ingilizce ve iletişim.
1989 Günaydın Gazetesi bölge gazeteleri yayın sorumluluğu.
1990 Meydan Gazetesi Ekonomi Yönetmenliği.
1994 Milliyet Gazetesi Ekonomi Yönetmenliği.
Halen bu gazetede yönetmen ve köşe yazarlığı...
10 yıldan buyana bilgi ekonomisi üzerine araştırmalar.
Intenet Society üyesi..
Dünyanın ilk sanal mitingi, 1996 Haziran...
Son 2 yıldır bilgisayar destekli eğitim için geliştirdiği “Her Okula Internet” projesine yoğunlaşma.
Dünyadaki pek çok projeye danışmanlık.
Evli, 2 çocuk (Mustafa 15, Cemil 11) babası.

Hairdesigner
02-04-08, 17:15
http://www.biyografi.net/images/kisi/268.jpg
Şinasi ( 05.08.1826)- (13.09.1871) </B>
İbrahim Şinasi 5 Ağustos 1826'da İstanbul'da doğdu. Topçu yüzbaşısı olan babası Mehmed Ağa 1829'da Osmanlı-Rus Savaşı sırasında vurularak ölünce, annesi onu yakınlarının desteğiyle büyüttü. Şinasi ilköğretimini Mahalle Sıbyan Mektebi'nde ve Feyziye Okulu'nda tamamladıktan sonra Tophane Müşiriyeti Mektubî Kalemi'ne katip adayı olarak girdi. Burada görevli memurlardan İbrahim Efendi'den Arapça ve Farsça öğrendi. Aynı kalemde görevli eski adı Chateauneuf olan Reşat Bey'den Fransızca dersi aldı. Bu görevindeki çalışkanlığı ve başarısı nedeniyle önce memurluk sonra hulefalık derecesine yükseltildi. Paris’e Gitti 1849'da bilgisini artırması için devlet tarafından Paris'e gönderildi. Burada edebiyat ve dil konularındaki çalışmalarını sürdürdü. Oryantalist De Sacy ailesi ile dostluk kurdu Ernest Renan'la tanıştı, Lamartine'in toplantılarını izledi. Oryantalist Pavet de Courteille'e çalışmalarında yardım etti. Dilbilimci Littré ile tanıştı. 1851'de Société Asiatique'e üye seçildi.

Mustafa Reşit Paşa’nın Adamı

1854'te Paris dönüşünde bir süre Tophane Kalemi'nde çalıştı. Daha sonra Meclis-i Maarif üyeliğine atandı. Encümen-i Daniş'te (ilimler akademisi) görev yaptı. Koruyucusu sadrazam Mustafa Reşit Paşa’nın görevinden ayrılması üzerine üyelikten çıkarıldı. Reşit Paşa 1857'de yeniden sadrazam olunca, Şinaşi de eski görevine döndü. Tercüman-ı Ahvâl 1860'da Ağah Efendi ile birlikte Tercüman-ı Ahvâl gazetesini çıkardı. Devlet işlerini eleştirmesi ve Sultan Abdülaziz'e karşı girişilen eylemin düzenleyicilerinin yanında yer alması nedeniyle 1863'teki Meclis-i Maarif'teki görevine son verildi. Gazeteyi Namık Kemal'e bırakarak, 1865'te Fransa'ya gitti. Orada sözcük çalışmalarına yöneldi. Société Asiatique üyeliğinden ayrıldı. 1867'de İstanbul'a döndü. Kısa bir süre sonra yeniden Paris'e gitti. Burada kaldığı iki yıla yakın sürede, Fransa Milli Kütüphanesi’nde araştırmalar yaptı. 1869'da İstanbul'a dönünce bir matbaa açtı, eserlerinin basımıyla uğraşmaya başladı. Kısa bir süre sonra da 13 Eylül 1871'de beyin tümöründen öldü. Batı Aktarmacılığı Şinasi Batı, özellikle de Fransız kültürü etkisinde eserler verdi.Ülkenin Batı örnek alınarak eğitim alanında uygulanacak radikal yöntemlerle gelişebileceğini savundu.Batı hatta Fransız aktarmacılığını tek çözüm gördü.Bu amaçla yazarlığında çok yönlü bir çaba içine girdi. Gazete çıkardı, makale, şiir ve oyun yazdı, sözlük çalışmaları yaptı. O da halkı "aydınlatılması" gereken bir yığın olarak gören batıcılar gibi, değişmeyi mekanik bir hadise olarak algılama yanlışına düştü.Tanzimatla başlayan Batılılaşma hareketinin öncülerinden biri olarak dil, edebiyat ve düşünce hayatının değişmesinde etkili olmuştur. Dil Düzyazılarında sade bir dil kullanılmıştır. Dildeki yalınlaşma çabasını edebiyat ve tiyatro alanlarındaki eserleriyle desteklemiştir. Batı şiirini tanıtma, yeni şiir biçimlerini edebiyata sokma amacıyla Fransız şairlerinden tercümeler yapmıştır.

ESERLERİ: Tercüme-i Manzume ,Şair Evlenmesi,Müntehabat-ı Eşhar (şiirlerinden seçmeler),Durub-u Emsal-i Osmaniye(atasözleri), Müntehabat-ı Tasvir-i Efkar (seçme makaleler)

Hairdesigner
02-04-08, 17:15
Tadeusz Mazowiecki ( 1927) </B>
Tadeusz Mazowiecki (doğ. 1927). Hukukçu, gazeteci. 1956 yılından sonra Katolik Aydınlar Kulüpleri bünyesinde ve katoliklerin ZNAK (İşaret) adlı oluşumu içinde faaliyet yürüttü. 1957'de "Wiez" (Bağ) adlı aylık dergiyi kurdu ve uzun yıllar bu derginin redaktörlüğünü üstlendi. 1961-1970 yılları arasında ZNAK Oluşumu içinden milletvekili seçildi, mecliste toplumsal yaşantının demokratikleştirilmesi mücadelesi verdi. Bağımsız Bilimsel Kurslar Derneği kurucuları arasındadır.

Hairdesigner
02-04-08, 17:16
http://www.biyografi.net/images/kisi/1187.jpg
Taha Akyol ( 1946) </B>
1946 yılında Yozgat’ta doğdu.Fatma ve Mustafa Akyol’un oğlu.Yozgat Lisese ve İÜ Hukuk Fakültesi’ni bitirdi.1977 yılında Hergün gezetesinde yazar olarak mesleğe başladı.MHP yönetiminde bulundu.12 Eylül 1980’den sonra yargılandı ve beraat etti.Yankı dergisinde Tercüman, Meydan ve Milliyet gazetelerinde çalıştı.Evli ve iki çocuk babası.Halen CNN Türk Genel Müdürü.

ESERLERİ
Politika’da Şiddet, Tarihten Geleceğe, Sovyet Yayılma Stratejisi, Azerbaycan, Sovyetler ve Ötesi,Haricilk ve Şia.

GÜNDEM

Sokak ve siyaset
Taha Akyol
Milliyet 12 Nisan 2001

SOKAKLARDAKİ öfkenin sebebi belli: Ekmek kavgası... Demek ki, "birinci tehlike ekmeğin küçülmesi" imiş!
Türkiye'yi içeride huzurlu ve barışık tutacak birinci faktör de "ekmeği büyütmek"tir.
Halbuki Türkiye yıllardan beri siyasi kavgalar yaparak, bütçeden kişilere ve kitlelere ulufeler dağıtarak, irtica paranoyasıyla yatıp kalkarak ekonomiyi göz ardı etti, ülkeyi yönetebilir bir siyasi yapının oluşturulmasını bir türlü gündemine alamadı.
Bir yargı organı başkanının, özelleştirmeye karşı, "Atatürk ülkeyi satıp savarak kurtarmadı!" diye konuşması, kafa karışıklığının vecizesi idi adeta!
Siyasi sistem de, ekonomik sistem de karışık bir halde uzun süre devam edebilir miydi? Ve işte ekonomi çöktü, siyaset perişan!

Hairdesigner
02-04-08, 17:16
Tahir Kutsi Makal </B>
Tahir Kutsi Makal, 1937'de Acıpayam'ın Oğuz Köyü'nde doğdu. Rençberlik yapan Hacı Mehmet Hoca'nın 13 çocuğundan üçüncüsüdür. Acıpayam Ortaokulu'nda ve Denizli Lisesi'nde okudu. İstanbul'da gazetecilik öğrenimi yaptı. Denizli, Tan, Yeni Gazete, Dünya, Vatan, Ekspres, Tasvir, Son Havadis, Hergün, Ortadoğu, Güneş, Sabah gazetelerinde ; muhabir, haberler müdürü, yazar, sekreter, yazı işleri müdürü ve genel yayın müdürü olarak çalıştı. Petek, Yelken, Maya, İnanç, Tarla dergilerini yönetti. Gazetecilik yıllarında çok kere ödül aldı. 1962-63'te "İçgöç" dizi röportajıyla "Yılın Gazetecisi" seçildi ve Ödül olarak Avrupa'ya gönderildi. Röportaj,öykü, şiir, araştırma dallarında eserler verdi. "Kamyon" romanıyla Peyami Safa Roman Ödülü'nü, "Karadon" kitabıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı öykü ödülünü kazandı.İnönü Üniversitesi Senatosunca kendisine "Fahri Doktor" unvanı verildi. Hazandede Belediyesince Kırıkkale'nin hemşehrisi ilan edildi. Şiirleri Şölen Kasetçilik tarafından "Ülkemin Güzellerin" adıyla kaset yapıldı. 1999 yılında öldü.

Başlıca Eserleri:
Fakir İşi (Şiirler-1957). İçgöç (Röportajlar-1964,66,1973), Acı Yol (Röportajlar-1964), Köylü Gözüyle Avrupa (Gezi-1965,76), Anadolu'da Türk Mührü (1971,76), Meydan Dayağı (Roman-1977), Delitay (Öyküler-1982),Kamyon (Roman 1979,84), Al Kırbayı Eline (Günlük Gazete Fıkraları-1978). Benim Benim O Benim (Aktüel İnceleme -1987), Karadon (Öyküler-1987), Babanız Yine Aşık Çocuklar (Şiirler-1987), Öpkü (Şiirler-1997)

Halk Edebiyatı ile İlgili Olanlar:
Tahir Kutsi Makal, halk edebiyatı ile de ilgilenmiştir. Konferanslar vermiş, bilimsel folklor kongrelerinde bildiriler sunmuştur. Bu konuda yayınlanan araştırma-derleme çalışmalarından kitap olarak yayınlananlar şunlardır:Aşık Veysel. Zaralı Aşık Adem, Karacaoğlan, Dadaloğlu, Türk Halk Şiiri (antoloji), Aşıklar Şöleni (Çağdaş ozanlar antolojisi), Sahte Ozanlar, Köroğlu, Aşık Hasan Dede, Halkbilim ve Edebiyat, Geçmişten Geleceğe.

Hakkında Kaynaklar:
Belgesel ve konulu senaryoları filme alınan ve foto-roman olarak çekilen Tahir Kutsi Makal'dan söz eden kaynak eserlerden bazıları şunlardır:Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü (Behçet Necatigil). Türk Dili ve Edebiyatı Ans., Meydan Larausse, Ana Britanicca, Türk Edebiyatı (Ahmet Kabaklı), Türk Edebiyatı Ansiklopedisi (Atilla Özkınmlı), Şairler ve Yazarlar Sözlüğü (Ş. Kurdakul).

Hairdesigner
02-04-08, 17:17
Tamer Korkmaz ( 1964) </B>
1964 Bafra Samsun doğumlu. İlk ve ortaöğrenimini burada yaptı. 1986'da Ege Üniversitesi Basın Yayın Yüksekokulu'ndan mezun oldu. Aynı yıl çıkış hazırlıkları yapan ZAMAN Gazetesi'ne girdi. 5 (beş) yıl Parlamento muhabirliği yaptı. 1997 kasımından itibaren 1 yıl Amerika'da bulundu. 1991 yılından itibaren köşe yazarlığı yapmaktadır.

Eseri: "Yalan Haber Dosyası"(1988)

Hairdesigner
02-04-08, 17:17
Tan Oral ( 1937) </B>
1937 yılında Merzifon'da doğdu. Öğrenimini kent kent dolaşarak tamamladı. Güzel Sanatlar Akademisi'ni Mimar olarak bitirdi. Aynı okulda üç yıl Yapı ve Meslek kürsüsü asistanı olarak çalıştı. Daha sonra mimarlık ve eğitimi ile ilişkisini keserek tümü ile karikatür, film, çizgi film uğraşlarına yöneldi. Kısa film dalında "Cumartesi Pazar" adlı çalışma ile 1969'da ve "Sansür" adlı film ile de 1970'de çizgi film dalında Büyük Ödül kazandı. 1978 ve 1984'de Üsküp'te, 1983'te Tokyo'da ödül aldı. 1980-85 yılları arasında Çağdaş Gazeticiler Derneği tarafından beş kez "Yılın Gazetecisi" seçildi. Türkiye Sanatçılar Birliği'nde ve yedi yıl da Karikatürcüler Derneği'nde yazman ve başkan olarak yöneticilik görevinde bulundu. Mimar Sinan Üniversitesi UESYO'da 1980-84 yılları arasında çizgi film dersleri verdi.Yurt içinde açtığı çok sayıdaki karikatür sergisinin yanısıra, Almanya Darmstad ile Münih'te, Yunanistan'da Rodos ile Atina'da ve Kıbrıs'ta eserlerini sergiledi. Karikatürleri çeşitli dergilerde ve günlük olarak da Cumhuriyet Gazetesi'nde yayınlanmaktadır.

ESERLERİ
"Böyük Türkiye", "Sansür", "İki Minik Kentli", "Gözağrısı", "Sus ve Dinle" adlı kitapları vardır.

Hairdesigner
02-04-08, 17:18
Tanıl Bora </B>
1963 Ankara doğumlu. İstanbul Erkek Lisesi ve Ankara Üniversitesi SBF mezunu. 1988'den beri İletişim Yayınları'nda araştırma-inceleme dizisi editörlüğünü yürütüyor. Birikim'de yazıyor. Üç aylık sosyal bilimler dergisi Toplum&Bilim dergisinin yayın yönetmeni. Ağırlıklı çalışma alanı: Türkiye'de siyasal düşünceler, özellikle sağ ideolojiler ve milliyetçiliktir.

Bu konulardaki kitapları:
Devlet Ocak Dergâh - 1980'lerde Ülkücü Hareket (Kemal Can'la birlikte 1991), Milliyetçiliğin Kara Baharı (1995), Türk Sağının Üç Hali (1999), Devlet ve Kuzgun - 1990'lardan 2000'lere MHP (Kemal Can'la birlikte, 2004).

Diğer çalışmaları: Yeşiller ve Sosyalizm (derleme, 1988), Rudolf Bahro: Nasıl Sosyalizm, Hangi Yeşil, Niçin Tinsellik? (derleme, 1989), Yugoslavya: Milliyetçiliğin Provokasyonu (1991), Bosna-Hersek: "Yeni Dünya Düzeni"nin Av Sahası (1994), Futbol ve Kültürü (derleme, R. Horak ve W. Reiter'le birlikte, 1993), Yeni Bir Sol Tahayyül İçin (derleme, 2000), Takımdan Ayrı Düz Koşu (derleme, 2001), Ankara Rüzgârı - Gençlerbirliği Tarihi (Gençlerbirliği Spor Kulübü yayını, 2003), Taşraya Bakmak (derleme, 2005), Kârhanede Romantizm - Futbol Yazıları (2006).

Hairdesigner
02-04-08, 17:18
Tarhan Erdem ( 1933) </B>
1933 yılında Kurucaşile’de doğdu.İlk öğrenimini Bartın’da bitirdi. Kayseri Lisesi’nde orta öğretimini bitirdikten sonra İTÜ İnşaat Fakültesi’nden mezun oldu. Şeker Şirketi ve Milli Savunma Bakanlığı’nda mühendislik, Cam Elyaf Sanayi Genel Müdürlüğü, Milliyet Genel Koordinatörlüğü ve Doğan Şirketler Grubu’nda yöneticilik yaptı. 1988 yılında KONDA Şirketi’ni kurdu. 1953 yılında CHP’ye kaydoldu. İstanbul Örgütü’nün ocak, ilçe, il yönetim kurulu üyeliklerinde bulundu. 1978’de Genel Yönetim Kurulu üyesi oldu. 1977’de İstanbul Milletvekili seçildi. Güvenoyu alamayan Ecevit hükümetinin sanayi bakanıydı. Öğrenci derneklerinde yöneticilik Türk Devrim Ocakları Genel Başkanlığı yaptı (1967-68) Halkevleri, Nisbi Temsil Nedir? 80’leri Karşılarken, Anayasa ve Seçim Kanunları, CHP İstanbul 1969 İl Kongresi Tutanağı, CHP’de Üye Kayıtları’nın Birleştirilmesi adlı kitapları yayımlandı. Bir grup arkadaşıyla birlikte 1992’den beri Demokratik Cumhuriyet Programı’nın oluşmasında çalıştı. Radikal Gazetesi yazarlarından olan Tarhan Erdem CHP Genel Sekreterliği yaptı. Evli, 2 çocuk sahibidir.

Hairdesigner
02-04-08, 17:19
http://www.biyografi.net/images/kisi/792.jpg
Tarık Buğra ( 02.09.1918)- (26.02.1994) </B>
2 Eylül 1918 tarihinde Akşehir'de doğdu. İlk ve ortaokulu Akşehir'de okudu. İstanbul Lisesi'nin yatılı kısmında okurken bu lisenin yatılı kısmının kapatılması üzerine kaydını Konya Lisesi'ne aldırdı ve liseyi burada bitirdi. (1936). Lise yıllarında Tarık Nazım müstear ismiyle hik(ye ve şiirler yazmaya başlayan Tarık Buğra, İstanbul Üniversitesi Tıp ve Hukuk fakültelerinde bir süre okuduktan sonra kaydolduğu Edebiyat Fakültesi Türk Dili Edebiyatı Bölümü'nün son sınıfında ayrıldı. Askerlik hizmetinden sonra Şişli Terakki Lisesi'nde muallim muavini olarak işe başladı.

Cumhuriyet gazetesinin açtığı yarışmada Oğlum(uz) adlı öyküsüyle bin liralık büyük ödüle layık görüldüğü ilan edildi. (1948). Ancak, Tarık Buğra'ya bu para yerine altın bir kalem ödül olarak verildi. Aynı yarışmada Doğan Nadi'nin bölük komutanı birinci ilan edildi ve bu zatın hikayeci olarak adına ikinci bir kez daha rastlanılamadı. Yine de bu ödül neticesinde aldığı yoğun iş teklifleriyle basın hayatına atılma konusunda cesareti artan Tarık Buğra, Akşehir'e dönerek Nasrettin Hoca gazetesi'ni çıkardı (26 Temmuz 1949-28 Haziran 1952). Milliyet gazetesi, Vatan, Yeni İstanbul gazetesi (1952- 1956), Yol Dergisi (1968) ve Tercüman gazetesinde (1970-1976) sanat sayfaları düzenledi, fıkralar yazdı, yazı işleri müdürlüğü yaptı. Hisar dergisi ve Türkiye gazetesinde de yazan Tarık Buğra, 26 Şubat 1994 tarihinde İstanbul'da öldü.

ESERLERİ
Denemeleri:Yarın Diye Bir Şey Yoktur, İki Uykunun Arasında
Romanları: Siyah Kehribar,Küçük Ağa, Küçük Ağa Ankara’da, İbiş’in Rüyası, Firavun İmanı, Dönemeçte, Gençliğim Eyvah, Yağmur Beklerken, Yalnızlar, Osmancık

BU ÇAĞIN ADI

Tarık Buğra'nın makalelerinden bir kısmıdır. Aydınlarımız, idârecilerimizi ve bütün akıl sâhiplerini düşünmeye sevkeden konuları içine almaktadır. Politik şarlatanlıklara karşı gerçekleri ve bağımsız kafayı savunan; kısacası şahsiyetli insanlara yakışan bir tavır ve uslûpla millet ve memleket meselelerine bakmayı gündeme getiren bu makalelerin, okuyanlara çok şey ifade edeceği inancındayız.

DÖNEMEÇTE

Türkiye'de çok partili döneme geçiş yıllarını anlatır. Konuya bir Anadolu kasabasından, o çevredeki halkın ve aydınların canlı ilişkileri içerisinde bakar. "Dönemeç" adıyla TV'de dizi filmi yapılmıştır.

OSMANCIK

"Cihan devletini kuran irade; şuur ve karakter". Tarık Buğra, esere ikinci bir başlık tarzında bunları yazmıştır. Konu, Osmancık'ın (yahut Kara Osmanın) Osman Gazi olarak tarih sahnesine çıkışını ve Osmanlı Devleti'nin kuruluşunu anlatmaktadır. osmanlı'yı cihan çapında büyük" yapan bir devlet ve insan anlayışının ilk tohumlarının roman çerçevesinde ele alınışını okuyacağınız bu eser, TV'de "Kuruluş" adıyle dizi film olarak da defalarca yayınlanmıştır.

GENÇLiGiM EYVAH

Tanıtım Yazıları: Türkiye'deki anarşinin otopsisidir. Romanda, yalnız boşa giden gençliklerin hikâyesini değil, içine düşürüldüğümüz kaosun çarpıcı grafiğini de bulacaksınız. Yıllardan beri Türkiye'de bütün görevleri, ödevleri ve sorumlulukları, dolayısı ile de toplum hayatımızı paslandıran kalleş demagojileri sergilemektedir.

KÜÇÜK AĞA

Tanıtım Yazıları: Küçük Ağa, Tarık Buğra'nın en büyük ve en tanınmış eseridir. Kurtuluş Savaşı'nın, küçük bir Anadolu kasabasından görünüşüdür. Konuya ilk d efa resmî olmayan bir gözle, aydın bir Türk'ün hür bakışlarıyle ve değerlendirmeyeriyle bakılmıştır. İnsanımızın ve kültürümüzün tanıdık simalarını ve hususiyetlerini yazarın üstâdâne zevkle okuyacağınız bu eser, Millî Mücâdele'nin gerçekten millîbir romanıdır.

İBiŞiN RÜYASI

Tarık Buğra'nın bu eseri, onun dil, üslûp ve teknik özelliklerini en iyi belirten romanlarından birisidir. Eser, konu bakımından da tiyatro ve sinemanın ilgisin çekmiş, Devlet Tiyatroları'nda sahneye başarıyla uygulanmış, TRT tarafından da -yazarın söyleyişi ile- "akıl almaz şekilde yozlaştırılarak" dizi film yapılmıştır. Biz, romanı okuyanların, bu TV filmi konusunda yazara hak vereceklerine inanıyoruz.

FİRAVUN iMANI

Kurtuluş Savaşı'nın Kuvâ-yı Milliye ve Çerkez Ethem dönemlerini anlatan Küçük Ağa'dan sonra, Sakarya Savaşı öncelerini ve sonralarını ele aldığı bu eserde, tarık Buğra, çıkarcıları, üç kâğıtçıları, vurguncuları, satılmışları ve bunlara karşı eşsiz yiğitleri ile, yeni bir devletin kuruluş günlerini anlatmaktadır.

YARIN DiYE BiRŞEY YOKTUR

Yazarın 1948-49, 1950-52, 1954-64 yılları arasındaki hikâyelerini içine alır. Bu hikâyelerde insanın değişmeyen yanlarını ve eskimeyen bir Türkçe ile duyguları ve düşünceleri zenginleştiren bir anlatım bulacaksınız.

SiYAH KEHRiBAR

Tarık Buğra'nın ilk romanı. Rahmetli Mümtaz Turan bu eser için "Tarık Buğra'nın burada iddiasız görünüşüne rağmen büyük bir tezi, "Yirminci asrın hüznü" dediğimiz hastalığı ele aldığını sanıyorum. Günümüzün trajedisi romandaki maceralara bir fon müziği gibi baştan sona refakat ediyor." diyor.

POLiTiKA DIŞI

Tarık Buğra'nın bu kitabı, siyaset dışı yazılarından oluşmaktadır. Muhtelif tarihlerde ve değişik yerlerde yayınlanmış yazıları ve yazarla yapılmış bazı röportajlar kitaba alınmıştır. Böylelikle, genel olarak edebiyatımızla ve özellikle yazarımızın edebî kişiliği ve görüşleriyle ilgilenenler için lüzumlu bir derleme meydana getirilmiştir.

YAĞMUR BEKLERKEN

Cumhuriyet döneminin muhtelif kesitlerini romanlarına konu yapan yazar, bu eserinde de Serbest Fırka dönemini ele alıyor ve aynı dönemde Türkiye'deki büyük kuraklıkla siyaset arasında parelellikler kurarak, yine bir Anadolu kasabasından, meseleleri ortaya koyuyor.

YALNIZLAR

İnsan ilişkilerinin romanıdır.

Hairdesigner
02-04-08, 17:19
Tarık Mümtaz Göztepe </B>
Damat Ferit Paşa'nın emirsubayı. Ümit Dergisi yayıncısı. Kuvayi İnzibatiye güçlerinde görev yaptı. Bu nedenle 150 likler listeye dahil edildi.Sürgünde iken bir çok gazete yanında, Suriye'de çerkesce yayınlanan Marc gazetesini de yayınladı.(1928-31).

ESERLERİ
Türkiye'ye döndükten sonra Mütareke Gayyası ve Gurbet Cehennemi adlı kitaplarında hatıralarını topladı.

İmam Şamil
Kafkasyanın Büyük Harp ve İhtilal Kahramanı
Tarık Mümtaz Göztepe
İnkilap Kitabevi / Türk Yazarlardan Roman/Hikaye/Fıkra Dizisi

"Tarık Mümtaz Göztepe" nin çok heyecanlı ve sürükleyici bir üslubla kaleme aldığı bu tarihi büyü harb ve kahramanhk menkıbeleri en muazzam Çar ordularına ve meşhur Rus generallerine Dağıstan ve Çeçenistanı tam 35 yıl dar getiren "İmam Şarnil" in en büyük zaferlerine sahne olan savaşları tamamlayan bu tarihi eser, Milli Kütüphanemizin derin bir boşluğunu doldurmaktadır.

Hairdesigner
02-04-08, 17:19
Taşkın Çamkıran </B>
1968 yılında İstanbul'da doğdum. İlkokulu sırasıyla Kocaeli, Elazığ ve İstanbul'da okudum. Orta okulu İstanbul'da okuduktan sonra Lise ilk yılı Taksim Atatürk Erkek Lisesi'nde tamamladıktan sonra Afyon Emirdağ Lisesi'nden 1985 yılında mezun oldum.

1986 yılında girdiğim İstanbul Üniversitesi Basın Yayın Yüksek Okulu'ndan (İletişim Fakültesi) 1990 yılında mezun oldum. 1989 yılı aralık ayında Anadolu Ajansı İstanbul Bölge Müdürlüğü'nde Spor Muhabirliği'ne başladım. 17 yıldır aynı kurumda spor muhabiri olarak görev yapıyorum. (2007)
Evli ve 2 çocuk babasıyım.

Hairdesigner
02-04-08, 17:20
http://www.biyografi.net/images/kisi/2875.jpg
Tayfun Talipoğlu ( 1962) </B>
1962 yılında Kars'ta doğdu. İlkokulu Malatya Şeker İlkokulu ve Eskişehir Yunus Emre İlkokulu'nda okudu. Ortaokulu Eskişehir'de, liseyi Ankara Atatürk Lisesi'nde tamamladı. Ankara Üniversitesi SBF Kamu Yönetimi Bölümün'nden 1983'de mezun oldu. Milliyet Gazetesi'nde muhabir olarak başladığı gazetecilik yaşamına önce Star1'de, sonra ATV'de haber muhabiri olarak devam etti. 1995 yılından itibaren önce ATV'de son üç yıldır da NTV'de Bam Teli programını hazırlayıp sunarak mesleğine devam eden Talipoğlu yedi yılı aşkın sürede 930 bin kilometre yol ve yüzlerce dosya yaptı. Takvim, Yeni Yüzyıl, Cumhuriyet ve Sabah gazetelerinde köşe yazarlığı da yapan Talipoğlu evli ve bir çocuk babası.


ESERLERİ

1.Benim Yolum
Tayfun Taliboğlu
İmge Kitabevi Yayınları

“Başındayız biliyorum, sonu da yok bu yolculuğun. Nöbet sırası bizdeymiş gibi geldi bana. Çünkü gördüm ki en çorak toprakta biten ayrıkotu bile bir şeyler aktarmakta kuşağına... "Dane" vermeden gitmek bize yakışmaz, haksızlık olurdu ustalara... Boşuna mı çekilmişti bunca emek, bunca hasret? "Danelerden biri"ysek, kendi çapımızda bir tomurcuk da biz vermeliydik... Öykülerimizi anlatırken sizi sıkmadan mesajlar iletmeliydik satır aralarında. Çünkü "gökten düşen elma" kalmadı. Hepsini bölüştüler çoktan... Yaşadığımız hiç bir olay yeni değil. Nedenleri, sonuçlarından daha eski. O gün anlattıklarımızı duymazlıktan, görmezlikten gelenler, sorumluluklarını çoktan unuttular. Onlar şimdi şikayetçi. Benim Yolum, '80 kuşağından bir kesit aslında. Yolun, sadece adı benim. Hepimiz aynı yoldaydık oysa...”

Hairdesigner
02-04-08, 19:27
Aristoteles ( .... - .... )

document.title="Aristoteles ( .... - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/281.jpg
Aristoteles, Ege Denizi'nin kuzeyinde bulunan Stageria'da doğmuştur (M.Ö. 384-322). O dönemde, Stageria'da İyon kültürü egemendir ve Makedonyalıların buraları istila etmeleri bile bu durumu değiştirmemiştir. Bu nedenle Aristoteles'e bir İyonya filozofu denilebilir.

Annesi hakkında adından başka hiçbir şey bilinmemektedir; babası Nicomaihos, hekimdir ve Makedonya Krallarından Amyntus'un (M.Ö.393-370) hekimliğine getirildiğinde, ailesi ile birlikte Stageria'dan Makedonya'nın başkentine taşınmıştır. Aristoteles burada öğrenim görmüş ve savaş yaşamına ilişkin ayrıntılı bilgiler ve deneyimler edinmiştir; bir taraftan İyon ve diğer taraftan Makedonya etkileriyle biçimlenmiş ve gençliğinde, ilgisini daha çok tıp üzerinde yoğunlaştırmıştır. 17 yaşına geldiğinde öğrenimini tamamlaması için Atina'ya gönderilen Aristoteles, hayatının 20 yılını (M.Ö. 367-347) burada geçirmiştir. Atina'ya gelir gelmez, Platon (http://www.kimkimdir.gen.tr/?kim=platon)'un öğrencisi olarak Akademi'ye girmiş ve hocasının ölümüne kadar burada kalmıştır. Platon, sürekli olarak çekiştiği bu değerli öğrencisinin zekasına ve enerjisine hayran kalmış ve ona Yunanca'da akıl anlamına gelen Nous adını vermiştir. Atina'da kaldığı süre içerisinde Aristoteles, başka hocaları da izlemiş ve mesela Agora'da politik dersler almıştır.

Bir sarraf olarak iş hayatına atılmış ve daha sonra çok varlıklı olmuş Hermenias, kısa bir süre içinde çok geniş toprakları mülk edinmiş ve Aterneus'un yöneticiliğine gelmişti. Akademi'nin öğrencisi ve hocası Platon'un hayranıydı. Onun devlet yönetimine ilişkin önerilerini çok olumlu karşılıyor ve Platon'un önderliğinde daha iyi bir yönetim oluşturmak istiyordu. Bu amaçla Assos'ta Akademi'nin kolu olan bir okul kurmuştu. Platon'un ölümünden sonra, Aristoteles bu okulda görev aldı ve üç yıl boyunca burada çalıştı. Bir ara Hermenias'ın yeğeni Pythias ile evlendi.

Aristoteles, Assos'ta kaldığı süre içerisinde, zaman zaman dostu Teofrastos'un memleketi olan Mytilen'e gitmiştir. Bu seyahatlar, Aristoteles'in gözlemler yapması ve kendisini yetiştirmesi açısından çok yararlı olmuştur.

Bu sıralarda II. Philip, oğlu İskender için iyi bir öğretmen aramaktaydı ve Assos'taki okulun yöneticisi olan Aristoteles, yavaş yavaş dikkatini çekmeye başlamıştı. Görev, Aristoteles'e önerildi ve o da bu öneriyi seve seve kabul ederek, II. Filip'in oturmakta olduğu Pella'ya gitti. Aristoteles'in öğretmenliği, 343 yılından 340 yılına kadar sürdü. İskender, 336'da babası ölünce, onun yerine geçti ve eski öğretmeni Aristoteles'i danışman olarak atadı. Daha sonra İskender Yunanistan'daki ve Balkanlar'daki ayaklanmaları bastırmak üzere harekete geçince, Aristoteles, onu bırakarak, büyük idealini gerçekleştirmek amacıyla, yani yeni bir okul kurmak amacıyla Atina'ya döndü.

İskender'in M.Ö. 323 yılında ölmesi, Aristoteles'i çok güç bir durumda bırakmıştı; çünkü Lise'nin kurulması sırasında İskender'in yapmış olduğu yardımlar ve Hermenias için yazmış olduğu zafer türküsü, Atina'daki düşmanları tarafından hatırlanmıştı. Aristoteles, dinsizlikle suçlandı ve Atinalıların, Sokrates'i ölüme mahkum etmekle işlemiş oldukları suçu yinelememeleri için Chalcis'e kaçtı ve orada yakalanmış olduğu bir hastalık sonucunda M.Ö. 322 yılında öldü.

Aristoteles'in hiçbir resmi kalmamıştır. Diogenes'e göre, ince bacaklı ve küçük gözlüymüş. Viyana'daki Sanat Tarihi Müzesi'nde sergilenmekte olan mermer başın Aristoteles'e ait olduğu iddia edilmekteyse de, bunu kanıtlayacak herhangi bir ipucu yoktur.

Aristoteles, İskender'i bırakarak Atina'ya döndüğünde, oradaki dostlarıyla buluşmuştu; ama aradan 20 yıl geçmiş olduğu için, artık eski okuluna dönemezdi. Başka bir okul kurmaya karar verdi ve bu maksatla kentin batısında bulunan ve Apollon Lyceios'un (Kurt Tanrı) anısına ayrılmış olan ormanlık alanı seçti. İşte bugün de kullanmakta olduğumuz Lise adı, bu Lyceios'tan gelmektedir.

Lise'de eğitim ve öğretimin nasıl yapıldığına ilişkin kesin bir bilgiye sahip değiliz; ancak bazı kaynakların bildirdiğine göre, sabahları yeni başlayanlara, akşamları ise geniş halk kitlelerine dersler verilmekteymiş.

Akademi ve Lise, aslında felsefe öğretimi veren okullardı. Ancak Akademi, daha çok metafiziğe ve bu arada ahlak ve siyaset gibi konulara yönelmişti. Lise'de ise araştırmalar, Aristoteles'in daha çok mantık ve bilimlerle ilgilenmesi nedeniyle, bu alanlarda yoğunlaşmıştı.

Aristoteles 13 yıl boyunca Lise'nin yöneticiliğini yaptı ve ölümünden sonra yerine arkadaşı Teofrastos geçti. Teofrastos, 37 yıl bu okulun yöneticiliğini üstlendi ve yapmış olduğu yeni düzenlemelerle Lise'yi kurumsallaştırmayı başardı; ancak Lise, Akademi kadar uzun ömürlü olamadı.

Aristoteles'in matematik bilgisi araştırmalarına yeterli olacak düzeydeydi; bilimleri matematik, fizik ve metafizik olarak üç bölüme ayırırken, Platon gibi, matematiğe - yani aritmetik, geometri, astronomi ve müzik bilimlerine - bir öncelik tanımıştı; ancak uygulamalı matematikle ilgilenmiyordu. "Eşit şeylerden eşit şeyler çıkarılırsa, kalanlar eşittir." veya "Bir şey aynı anda hem var hem de yok olamaz (üçüncü durumun olanaksızlığı ilkesi)" gibi aksiyomların bütün bilimler için ortak olduğunu, postülaların ise sadece belirli bir bilimin kuruluşunda görev yaptığını söyleyerek, aksiyom ile postüla arasındaki farklılığa işaret etmişti. Aristoteles'in, süreklilik ve sonsuzluk hakkında yapmış olduğu temkinli tartışmalar, matematik tarihi açısından oldukça önemlidir. Sonsuzluğun gerçek olarak değil, gizil olarak varolduğunu kabul etmiştir. Bu temel sorunlar üzerindeki görüşleri, daha sonra Archimedes (http://www.kimkimdir.gen.tr/?kim=arshimedes) ve Apollonios tarafından yeniden işlenip değerlendirilecektir.

Aristoteles, astronomiye ilişkin görüşlerini Fizik ve Metafizik adlı eserlerinde açıklamıştır; bunun nedeni, astronomi ile fiziği birbirinden ayırmanın olanaksız olduğunu düşünmesidir. Aristoteles'e göre, küre en mükemmel biçim olduğu için, evren küreseldir ve bir kürenin merkezi olduğu için evren sonludur. Yer evrenin merkezinde bulunur ve bu yüzden, evrenin merkezi aynı zamanda Yer'in de merkezidir. Bir tek evren vardır ve bu evren her yeri doldurur; bu nedenle evren-ötesi veya evren-dışı yoktur. Ay, Güneş ve gezegenlerin devinimlerini anlamlandırmak için Eudoxos'un ortak merkezli küreler sistemini kabul etmiştir.

Acaba Aristoteles bu kürelerin gerçekten varolduğuna inanıyor muydu? Elimizde buna ilişkin kesin bir kanıt bulunmamakla birlikte, geometrik yaklaşımı mekanik yaklaşıma dönüştürmüş olması, inandığı yönündeki görüşü güçlendirmektedir. De Caelo'da (Gökler Üzerine) yapmış olduğu en son belirlemelere göre, en dışta bulunan Yıldızlar Küresi, yani evreni harekete getiren ilk hareket ettirici, aynı zamanda en yüksek tanrıdır. Metafizik'te ise, Yıldızlar Küresi'nin ötesinde, sevenin sevileni etkilediği gibi gökyüzü hareketlerini etkileyen, hareketsiz bir hareket ettiricinin bulunduğunu söylemiştir. Öyleyse Aristoteles, yalnızca gökcisimlerinin tanrısal bir doğaya sahip olduğuna inanmakla kalmamakta, onların canlı varlıklar olduğunu da kabul etmektedir. Bu evrenbilimsel kuram, Fârâbî (http://www.kimkimdir.gen.tr/?kim=farabi) ve İbn Sinâ (http://www.kimkimdir.gen.tr/?kim=ibnsina) gibi Ortaçağ İslâm Dünyası (http://www.bilimtarihi.gen.tr/ortacag/islam_bilim.html)'nın önde gelen filozofları tarafından da benimsenecek ve Kuran-ı Kerim'de tasvir edilen Tanrı ve Evren anlayışıyla uzlaştırılmaya çalışılacaktır.

Aristoteles'e göre, Evren, Ayüstü ve Ayaltı Evren olmak üzere ikiye ayrılır; Yer'den Ay'a kadar olan kısım, Ayaltı Evren'i, Ay'dan Yıldızlar Küresi'ne kadar olan kısım ise Ayüstü Evren'i oluşturur. Bu iki evren yapı bakımından çok farklıdır. Ayüstü Evren ve burada yer alan gökcisimleri, eterden oluşmuştur; eterin, mükemmel doğası, Ayüstü Evren'e ezelî ve ebedî bir mükemmellik sağlar. Buna karşılık, Ayaltı Evren, her türlü değişimin, oluş ve bozuluşun yer aldığı bir evrendir. Burası, ağılıklarına göre, Yer'in merkezinden yukarıya doğru sıralanan dört temel öğeden, yani toprak, su, hava ve ateşten oluşmuştur; toprak, diğer üç öğeye nispetle daha ağır olduğu için, en altta, ateş ise daha hafif olduğu için, en üstte bulunur. Aristoteles'e göre, bu öğeler, kuru ve yaş ile sıcak ve soğuk gibi birbirlerine karşıt dört niteliğin bireşiminden oluşmuştur.
Varlık biçimlerinin mükemmel olmaları veya olmamaları da Yer'in merkezine olan uzaklıklarına göre değişir. Bir varlık Yer'e ne kadar uzaksa, o kadar mükemmeldir. Bundan ötürü, merkezde bulunan Yer mükemmel olmadığı halde, merkeze en uzakta bulunan Yıldızlar Küresi mükemmeldir. Bu mükemmel küre, aynı zamanda Tanrı, yani ilk hareket ettiricidir. Aristo'nun bu ve diğer görüşleri orta çağ boyunca bir çok filozozu etkilemiş, ve daha sonraki dönemleri de şekillendirmiştir. belki de felsefenin temel ilkeleri Arsito mantığı üzerine kurgulanmıştır.

Hairdesigner
02-04-08, 19:28
İbn Sina (980 - 1037)

document.title="İbn Sina (980 - 1037) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/287.jpg
Felsefe, matematik, astronomi, fizik, kimya, tıp ve müzik gibi bilgi ve becerinin muhtelif alanlarında seçkinleşmiş olan, İbn Sînâ (980-1037) matematik alanında matematiksel terimlerin tanımları ve astronomi alanında ise duyarlı gözlemlerin yapılması konularıyla ilgilenmiştir. Astroloji ve simyaya itibar etmemiş, Dönüşüm Kuraminın doğru olup olmadığını yapmış olduğu deneylerle araştırmış ve doğru olmadığı sonucuna ulaşmıştır. İbn Sînâ'ya göre, her element sadece kendisine özgü niteliklere sahiptir ve dolayısıyla daha değersiz metallerden altın ve gümüş gibi daha değerli metallerin elde edilmesi mümkün değildir.

İbn Sînâ, mekanikle de ilgilenmiş ve bazı yönlerden Aristoteles (http://www.kimkimdir.gen.tr/?kim=aristo)'in hareket anlayışını eleştirmiştir; bilindiği gibi, Aristoteles, cismi hareket ettiren kuvvet ile cisim arasındaki temas ortadan kalktığında, cismin hareketini sürdürmesini sağlayan etmenin ortam, yani hava olduğunu söylüyor ve havaya biri cisme direnme ve diğeri cismi taşıma olmak üzere birbiriyle bağdaşmayacak iki görev yüklüyordu. İbn Sînâ bu çelişik durumu görmüş, yapmış olduğu gözlemler sırasında hava ile rüzgârın güçlerini karşılaştırmış ve Aristoteles'in haklı olabilmesi için havanın şiddetinin rüzgârın şiddetinden daha fazla olması gerektiği sonucuna varmıştır; oysa meselâ bir bir ağacın yakınından geçen bir ok, ağaca değmediği sürece, ağaçta ve yapraklarında en ufak bir kıpırdanma yaratmazken, rüzgar ağaçları sallamakta ve hatta kökünden kopartabilmektedir; öyleyse havanın şiddeti cisimleri taşımaya yeterli değildir.

İbn Sînâ'ya Aristoteles'in yanıldığını gösterdikten sonra, kuvvetle cisim arasında herhangi bir temas bulunmadığında hareketin kesintiye uğramamasının nedenini araştırmış ve bir nesneye kuvvet uygulandıktan sonra, kuvvetin etkisi ortadan kalksa bile nesnenin hareketini sürdürmesinin nedeninin, kasri meyil (güdümlenmiş eğim), yani nesneye kazandırılan hareket etme isteği olduğunu sonucuna varmıştır. Üstelik İbn Sînâ bu isteğin sürekli olduğuna inanmaktadır; yani ona göre, ister öze âit olsun ister olmasın, bir defa kazanıldı mı artık kaybolmaz. Bu yaklaşımıyla sonradan Newton'da son biçimine kavuşan eylemsizlik ilkesi'ne yaklaştığı anlaşılan İbn Sînâ, aynı zamanda nesnenin özelliğine göre kazandığı güdümlenmiş eğimin de değişik olacağını belirtmiştir. Meselâ elimize bir taş, bir demir ve bir mantar parçası alsak ve bunları aynı kuvvetle fırlatsak, her biri farklı uzaklıklara düşecek, ağır cismimler hafif cisimlere nispetle kuvvet kaynağından çok daha uzaklaşacaktır.
İbn Sînâ'nın bu çalışması oldukça önemlidir; çünkü 11. yüzyılda yaşayan bir kimse olmasına karşın, Yeniçağ Mekaniği'ne yaklaştığı görülmektedir. Onun bu düşünceleri, çeviriler yoluyla Batı'ya da geçmiş ve güdümlenmiş eğim terimi Batı'da impetus terimiyle karşılanmıştır.
İbn Sînâ, her şeyden önce bir hekimdir ve bu alandaki çalışmalarıyla tanınmıştır. Tıpla ilgili birçok eser kaleme almıştır; bunlar arasında özellikle kalp-damar sistemi ile ilgili olanlar dikkat çekmektedir, ancak, İbn Sînâ dendiğinde, onun adıyla özdeşleşmiş ve Batı ülkelerinde 16. yüzyılın ve Doğu ülkelerinde ise 19. yüzyılın başlarına kadar okunmuş ve kullanılmış olan el-Kânûn fî't-Tıb (Tıp Kanunu) adlı eseri akla gelir. Beş kitaptan oluşan bu ansiklopedik eserin Birinci Kitab'ı, anatomi ve koruyucu hekimlik, İkinci Kitab'ı basit ilaçlar, Üçüncü Kitab'ı patoloji, Dördüncü Kitab'ı ilaçlarla ve cerrâhî yöntemlerle tedavi ve Beşinci Kitab'ı ise çeşitli ilaç terkipleriyle ilgili ayrıntılı bilgiler vermektedir. İslam tarihinde önemli adımların atıldığı bir dönemde bilim hususunda daha sonra gelişecek olan Avrupa biliminde de önemli etkileri olacak olan İbn Sina, geliştirdiği felsefeyle de daha sonraları bir çok İslam alimi tarafından da eleştirilmiştir.

Hairdesigner
02-04-08, 19:28
Yunus Emre (1238 - 1328)

document.title="Yunus Emre (1238 - 1328) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/300.jpg Türk halk şairlerinin tartışmasız öncüsü olan ve Türk'ün İslam'a bakışını Türk dilinin tüm sadelik ve güzelliğiyle ortaya koyan Yunus Emre, sevgiyi felsefe haline getirmiş örnek bir insandır. Yaklaşık 700 yıldır Türk milleti tarafından dilden dile aktarılmış, türkü ve ilahilere söz olmuş, yer yer atasözü misali dilden dile dolaşmış mısralarıyla Yunus Emre, Türk kültür ve medeniyetinin oluşumuna büyük katkılar sağlamış bir gönül adamıdır. Bazı kaynaklarda Anadolu'ya gelen Türk boylarından birine bağlı olup, 1238 dolaylarında doğduğu rivayet edilirse de bu kesin değildir; tıpkı 1320 dolaylarında Eskişehir'de öldüğü yolundaki rivayetlerde olduğu gibi. Batı Anadolu'nun birkaç yöresinde "Yunus Emre" adını taşıyan ve onunla ilgili görüldüğünden "makam" adı verilen yer vardır. Bir garip öldü diyeler Üç gün sonra duyalar Soğuk su ile yuyalar Şöyle garip bencileyin diyen Yunus, belki de doğduğu ve yaşadığı topraklardan çok uzaklarda bu dünyadan göçüp gittiğini anlatmak istemektedir. Türkiye'nin pek çok yerinde Yunus Emre'nin mezarı olduğu iddia edilen pek çok mezar ve türbe vardır. Bunlardan başlıcaları şöyle sıralanabilir: Eskişehir'in Mihalıççık ilçesine bağlı Sarıköy; Karaman'da Yunus Emre Camii avlusu; Bursa; Kula ile Salihli arasında Emre Sultan köyü; Erzurum, Duzcu köyü; Isparta'nın Keçiborlu ilçesi civarı; Aksaray; Afyon'un Sandıklı ilçesi; Ordu'nun Ünye ilçesi; Sivas yakınında bir yol üstü. Görüldüğü gibi sayı ve iddia hayli kabarıktır. Bazı belgeler, Yunus Emre'nin asıl mezarının Karaman veya Sarıköy'de olduğuna işaret etmektedir. Nitekim, 1970'li yılların başında Sarıköy'deki mezarın Yunus'a ait olduğuna kesin gözüyle bakılarak bu köye Yunus Emre adı verildi ve oradaki bir bahçe içine anıt dikildi. 1980'li yıllarda ise, 1350'de yapılmış olan Karaman'daki Yunus Emre Camii'nin yanındaki mezarın onun gerçek mezarı olduğu iddia edildi. Aslında bu durum, Yunus Emre'nin Türkler tarafından ne kadar sevildiği ve benimsendiğinin çarpıcı bir örneğidir. Gerçekten de halktan biri olan Yunus Emre, halkın değer, duygu ve düşüncelerini dile getirişi itibariyle tarihimizin en halkla barışık aydınlarından biri olma özelliğine sahiptir. Türk tasavvufunun dilde ve şiirde kurucusu olan Yunus Emre'nin şiirlerinde ahlak, hikmet, din, aşk gibi konuların hemen hepsi tasavvuftan çıkar ve tasavvuf görüşü çerçevesinde bir yere oturtulur. Mısralarında didaktik ahlak telkinlerinde bulunan Yunus Emre, "gönül kırmamak" konusuna ayrı bir önem verir ve "üstün bir değer" olarak şiirlerinde bu konuyu özenle işler. Bu arada Yunus Emre'yi öne çıkaran bir başka önemli özelliği de, şiirlerinde işlediği konuları ve telkinleri bizzat kendi hayatında uygulamasıdır. "Din tamam olunca doğar muhabbet" diyen Yunus, İslam'ın sabır, kanaat, hoşgörürlük, cömertlik, iyilik, fazilet değerlerini benimsemeyi telkin eder. Yunus'un sanat anlayışı, dini ve milli değerleri bağdaştırdığı mısralarında kendini gösterir; millileşen tasavvufa, Türkçe'nin en güzel ve en güçlü özelliklerini kullanarak tercüman olur. Gerçekten de 11,12 ve 13. asırlarda Türkistan ve Anadolu Türkleri arasında çok yayılan tasavvufun Türk şairleri arasında iki büyük sözcüsü vardır: Türkistan'da Ahmet Yesevi (http://www.kimkimdir.gen.tr/?kim=ahmetyesevi), Anadolu'da Yunus Emre... Yunus Emre'nin tasavvuf anlayışında dervişlik olgunluktur, aşktır; Allah katında kabul görmektir; nefsini yenmek, iradeyi eritmektir; kavgaya, nifaka, gösterişe, hamlığa, riyaya, düşmanlığa, şekilciliğe karşı çıkmaktır. Yunus Emre aynı zamanda bütün insanlığa hitap eden büyük şairlerdendir. Bu anlamda Mevlana'nın bir benzeridir. O'nun Mevlana kadar çok tanınmayışı ise, bir yandan kullandığı dil olan Türkçe'nin Batı'da Farsça kadar bilinmemesi, öte yandan da Türk aydınlarının O'nu ihmal etmesindendir. Yunus'taki insanlık sevgisi, neredeyse kendisiyle özdeşleşmiş "sevgi felsefesi"nin bir parçası ve hatta sonucudur. Nitekim Yunus'un insan sevgisini ilahi sevgi ile nasıl bağdaştırdığını gösteren en çarpıcı mısralarından birisi "Yaradılanı hoş gör / Yaradan'dan ötürü"dür. Yunus Emre'ye göre insanlar, din, mezhep, ırk, millet, renk, mevki, sınıf farkı gözetilmeksizin sevilmeyi hak etmektedirler. Madem ki insanoğlu ruh yönüyle Allah'tan gelmektedir; öyleyse insanlar hiçbir şekilde birbirlerinden bu anlamda ayrılamazlar. Yaşadığı çağın gerçekleri göz önünde bulundurulduğunda Yunus'un bir başka önemli tarafı ortaya çıkar: Yunus Emre, hükümetsizlik içinde çalkalanan ve Moğol istilaları ile mahvolan Anadolu topraklarında ortaya çıkan sapık batınî cereyanların hiçbirine kapılmadığı gibi, bu akımların Türklerin bütünlüğüne zarar vermesi tehlikesi karşısında da engelleyici bir rol üstlenmiştir. Bu bakımdan bakıldığında Yunus Emre, hem Türk şiirinin kurucusu, hem de milli birliğin önemli tutkallarından biridir. Yunus Emre, kelimenin tam anlamıyla "milli bir sanatçı"dır. Tıpkı, Nasrettin Hoca, Köroğlu, Dadaloğlu veya Karacaoğlan gibi... Yunus Emre'nin şiirlerinde en fazla işlenmiş temalar; İlahi aşk, Din, Ahlak, Gurbet, Tabiat, Ölüm ve faniliktir.

Hairdesigner
02-04-08, 19:28
Alev Alatlı (1944 - .... )

document.title="Alev Alatlı (1944 - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/1270.jpg
1944’de, İzmir'de dünyaya geldi. Ankara'da başladığı ilkokulu, babasının mesleği dolayısıyla ülkenin muhtelif okullarında tamamladı. Ortaokuldan sonra da babasının ateşemiliter olarak Tokyoya gönderilmesi Alev Alatlı'nın da Tokyo macerasını başlattı. Lise'yi Amerikan Kolejinde bitirdi. Daha sonra Türkiye'ye döndüler ve Alatlı üniversiteyi de Ortadoğu Teknik Üniversitesi Ekonomi-İstatistik bölümüne girdi.
Üniversite'yi bitirdikten sonra yüksek lisans yapmak üzere Amerika'ya gitti. Daha sonra doktorasını Felsefe üzerine verdi. Alatlı bu dönemde ilgi duymaya başladığı Düşünce Tarihi ve İlahiyat üzerine Türkiye'ye döndüğünde 5 yıl araştırmalar yaptı. Bu dönemde İstanbul Üniversitesi ve DPT'de görev aldı. Daha sonra Universty of California, Berkeley'in Türkiye'de yürüttüğü bir psiko-dilbilim projesinin İstanbul ayağını üstlendi. Cumhuriyet Gazetesi ile ortak "Bizim English" isimli, Türkçe temelli bir İngilizce öğretim dergisi çıkardı. YAZKO yazarlar kooperatifinde görev aldı. 1984 yılında hep yapmak istediği bir işi yapmak için eve çekildi ve yazmaya başladı.

Basılan ilk romanı "Yaseminler Tüter mi Hala?" Ocak, 1985’de çıktı. "Yaseminler Türer mi Hala?" Eleni olarak doğan, Naciye’ye dönüşen, Türk kocasına dört çocuk doğurduktan sonra Eski Hisar göçmeni bir Anadolu Rum’u ile evlenen bir kadının sahiciye yakın hikayesidir.
İkinci kitabı, "İşkenceci" bir yıl sonra geldi, 1986. Burada da "şiddet"i ve şiddetin türevi "işkence"yi irdeledi - Türkiye toplumunun şiddete yatkınlığına işaret etti. Yazar bu eserden sonra Türkiye Psikoloji de denilebilecek eserler meydana getirmeye başladı. Bu bağlamda "Or'de kimse varmı?" adlı dört ciltlik kitabını yayımladı. Yazar bu kitap hakkında şunları söylüyor: "Or’da kimse var mı? Benim sorduğum bir soruydu. Bu düşündüklerimi sadece ben mi düşünüyorum diye bir soru. Gördük ki, hayır, kitap 1992’de basıldı, o zamandan beri her yıl sessiz sedasız yeni bir baskı yapıyor. Or’da ne çok insan varmış, meğer! Dörtlü, 1970-1990 arası Türk ruhunun cenklerini anlatır - sosyalizmle, sosyal demokrasiyle, ülkücülükle, İslamiyetle, Kürtçülükle cenklerini. Bu arada da trajik bir kadın, Günay Rodoplu, kimselere dert anlatamadan ömrünü tamamlar. Dert anlatamadan, çünkü Günay Rodoplu, hiç farkında değildir ama "fuzzy"dir. "Fuzzy" yani çokdeğişkenli mantık, yani, yeni fizik, yani kaos teorisi, Kelebek Etkisi. "Hem solcuyum hem de sağcı" dediği için dışlanmış, ne Şiran’a ne de Selahattin’e yar olamamıştır, mesela. Zamanın toplumu "Holistic" ya da "bütüncül" düşünceden çok uzaktır onun için kadına kıyarlar." Yazarın son kitabı iki ciltlik "Schrödinger’in Kedisi". Kitap "2035 Türkiye’sine dair, fütüristik bir bilim kurgu değil, bilimi temel alan kurgu" olarak değerlendiriliyor yazar tarafından. Dinden, eğitime, ekonomiden, aile yaşamına kadar, bilimdeki yeni gelişmeler ışığı altında ülkemize neler olabileceğini anlatıyor kitap.

Hairdesigner
02-04-08, 19:29
Karl Marks (1818 - 1883)

document.title="Karl Marks (1818 - 1883) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/109.jpg
Karl Marx, 5 Mayıs 1818'de Almanya'nın Rhine Eyaleti'nin Trier kasabasında doğdu. Orta öğretimini Trier'de tamamladı. Bonn ve Berlin üniversitelerinde hukuk öğrenimi görürken tarih ve felsefeyle ilgilendi, Hegelci E. Gans'ın derslerini izledi. 1841'de "Demokritos'un ve Epikuros'un Doğa Felsefelerinin Farklılıkları" adlı doktora tezinde, dinin maddecilik açısından eleştirisini yaptı.
Sol Hegelcilere katılarak Bauer kardeşlerle dostluk kurarken, bir yandan da Feuerbach'ın etkisinde kalıp 1842'de, muhalefetteki radikal burjuvalar tarafından kurulan Rheinische Zeitung gazetesinin yazı işleri yöneticiliğini yaptı.
Saint-Simon, Fourier, Proudhon gibi yazarları okuyarak Fransız sosyalizmini tanımaya çalıştı. 1843'te çocukluk arkadaşı Jenny von Westphalen ile evlendi. Rheinische Zeitung gazetesi 1843'te kapatıldıktan sonra Paris'e yerleşti. Fransız-Alman Yıllıkları'nı yayımladı (1844). Derginin bu ilk ve tek sayısında, Yahudi Sorunu adlı yazısıyla siyasal savaşım konusundaki görüşlerini ilk kez açıkladı. Aynı yıl Engels (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?kim=engels)'le dostluk kuran Marx okurken tuttuğu notlardan oluşan 1844 El Yazmaları'nda, ana temasını yabancılaşmanın oluşturduğu hümanist bir felsefe geliştirdi.
Engels'le ortak ilk metninde (Kutsal Aile, 1845) tarih felsefesini maddeci görüş açısından eleştirdi. 1845'te Vorwarts gazetesi yazıkurulu üyeleriyle birlikte sürülünce Brüksele yerleşti. Birkaç ay sonra Engels'in de Brüksel'e gitmesiyle ortak eserlerinin ikincisini (Feuerbach Üzerine Savlar, 1845) ve üçüncüsünü (Alman İdeolojisi, 1845-1846) yayımladı. Kuramsal çalışmalarının yanısıra, sosyalist işçilerle ve Alman göçmenlerle ilişkilerini sıklaştırdı. Brüksel Alman İşçileri Derneği'ni kurdu ve Engels'le birlikte bir komünist yazışma ağı oluşturdu. Komünistler Birliği'nin isteği üzerine Komünist Manifesto'yu yazdıkları bu yıllar, ikisi için de geçmişteki felsefi bilinçleriyle hesaplaşma ve tarihsel maddeciliği geliştirme yılları oldu: Bu yüzden, geçmişten kopuşları hem siyasal hem de kuramsal nitelikteydi.
1848 İhtilali patlak verince, Belçika'dan sınır dışı edilen Marx, Köln'e yerleşerek, Neue Rheinische Zeitung gazetesini çıkarmaya başladı. Bu gazetede işçilere yönelik makaleler yayımladı (Ücretli Emek ve Sermaye, 1849). Almanya'dan, hemen sonra da yeniden Fransa'dan sınırdışı edilince, 1849'da, ömrünün sonuna kadar kalacağı Londra'ya yerleşti. Yoksulluk içinde yaşadığı bu dönemde iktisat incelemelerine ağırlık verdi. Temel eseri olan Kapital'i hazırlamaya başladı. 1851-1861 yıllarında New York Daily Tribune gazetesinin Avrupa muhabirliğini yaptı. 1864'te Uluslararası İşçiler Derneği'nin kurucuları arasında yeraldı. 1. Enternasyonal'in açılış konuşmasını ve tüzüğünü yazdıktan sonra, Kapital'in birinci cildini Almanya'da yayımlattı (1867). Kızını görmek için gittiği Paris'te Paris Komünü'ne tanık oldu. İngiltere'ye dönünce Fransa'da İç Savaş (1871) adlı eserinde bu devrim denemesini değerlendirdi. Kapital'in yazımını sürdürürken, bir yandan da işçi partililerinin programlarının oluşturulmasına etkili biçimde katıldı. Dühring'e karşı kalem tartışmasında Engels'i destekledi. Anti-Dühring'in (1878) bir bölümünün yazımında Engels'le çalıştıktan sonra hastalanarak çalışmalarını büyük ölçüde yavaşlatmak zorunda kaldı. 14 Mart 1883'te Londra'da öldü.

Hairdesigner
02-04-08, 19:29
Sokrates ( .... - .... )

document.title="Sokrates ( .... - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2365.jpg
Bütün insanlık tarihinin en saygın kişilerinden birisi olarak tanınan Sokrates de aslında bir sofist* (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=2365#sofist)tir. Atina'da doğmuş (M.Ö. 470) ve iyi bir eğitim görmüştür. Babası, onu kendi mesleğinde, yani bir heykeltıraş olarak yetiştirmek istediği halde, Sokrates felsefeye ilgi duymuştur. Meydanlarda, tiyatrolarda ve yollarda felsefî tartışmaların yapıldığı bir ortam içinde böyle bir istek gayet doğaldı. Sokrates, aritmetik, geometri, astronomi ve politikaya ilişkin yeterli düzeyde bilgiye sahipti. Çok basit bir yaşam sürmüştü. Her ne kadar görüşlerinin çok etkili olduğu kabul edilmişse de, hiçbir yapıt kaleme almamıştır. Onu iki öğrencisi, Platon ve Ksenofanes'in yazdıklarından tanımaktayız.

Sokrates diğer sofistlerden çok farklıydı. Düzenli bir öğretim yapmıyor ve öğrencilerinden ücret almıyordu. "Kendini bil!" ilkesi doğrultusunda, düşünürlerin bakışlarını evrenden insana çevirmişti. Evreni anlamlandırmadan önce kendimizi anlamlandıralım; "Biz kimiz?" bu sorunun yanıtını verelim diyordu. Bu nedenle, yalnızca bir tarlayı ölçebilecek düzeydeki geometri bilgisini yeterli buluyor, daha zor matematik problemleriyle uğraşmanın yararsız olduğuna işaret ediyordu. Ona göre, insanlara, pratik ahlâk kurallarını öğretmek daha isabetli olacaktı. Böylece Sokrates, kuramsal bilim ve uygulamalı bilim tartışmasını da açmış oluyordu. Sokrates ilk anlambilimcidir; anlamları belirlenmemiş kavramların ve terimlerin kullanılmasının sakıncalarına temas etmiştir. Her çeşit bilgide, kavramların ve terimlerin açık ve seçik bir biçimde tanımlamalarının yapılması gerektiğini savunmuş olması, dolaylı yoldan da olsa, bilimin ilerlemesine küçümsenemeyecek ölçüde katkıda bulunmuştur.

Hairdesigner
02-04-08, 19:29
Platon ( .... - .... )

document.title="Platon ( .... - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/228.jpg
Soylu bir aileye mensup olan Platon, M.Ö. 428 yılında Atina'da doğmuş ve iyi bir eğitim görmüştür. 20 yaşında Sokrates'le karşılaşınca felsefeye yönelmiş ve hocasının ölümüne kadar (M.Ö. 399) sekiz yıl boyunca öğrencisi olmuştur; hocası ölünce, diğer öğrencilerle birlikte ****ra'ya gitmiş ama burada uzun süre kalmayarak önce Mısır'a, oradan da Pythagorasçıların etkili oldukları Sicilya ve Güney İtalya'ya geçmiştir. Bir ara korsanların eline düşmüş, fidye vererek kurtulduktan sonra, kırk yaşlarında Atina'ya dönmüştür. Atina'da Akademi'yi kurarak dersler vermeye başlayan Platon, M.Ö. 347 yılında 81 yaşındayken ölmüştür.

Platon, hocası Sokrates gibi sokaklarda ve pazar yerlerinde öğretim yapmak istemiyordu; tam tersine ne yaptığını bilmeyen kuru kalabalıktan uzak bir yerde bir okul kurarak, seçkin öğrenciler yetiştirmeyi düşünüyordu. Atina'nın batısında bulunan ve adını bir Yunan kahramanı Academios'tan alan bölge, bu amaç için çok uygundu. Platon meşhur okulu Akademi'yi burada kurdu. Bu dönemde, Akademi bölgesinde esin perileri Müzler için bir tapınak, öğrenciler ve öğretmenler için odalar, toplantı odaları, konferans salonları ve yemekhaneler yapılmıştı. Ancak öğretimin nasıl yürütüldüğüne ilişkin yeterli bilgiye sahip değiliz. Büyük bir olasılıkla Sokrates'in diyalektik yöntemi uygulanmış, yani öğretim esnasında konferans yöntemi yerine tartışma yöntemi benimsenmiştir. Platon'un amacı, öğrencilerine bilgi aşkını aşılayarak, onları filozof bir yönetici olarak yetiştirmektir; bu yüzden ahlak ve siyasete ağırlık vermiş, ancak bunları mantık ve matematikle temellendirmeyi ihmal etmemiştir.

Akademi bu haliyle daha çok özel bir öğretim kurumunu andırmaktadır. Her yaştan öğrencisi vardır; fakat öğrenciler, sınavdan geçirilmez ve eğitimlerini tamamladıklarını gösterir özel bir diploma ile ödüllendirilmez; yalnızca doğruyu araştırmakla görevlidirler.

Platon'un ölümünden sonra Akademi'nin başına kız kardeşinin oğlu geçmiş ve Platon'un düşüncelerinin yerleşmesi ve gelenekselleşmesi için uğraşmıştır. Akademi uzun bir süre seçkin yöneticilerin yönetiminde ve denetiminde, seçkin öğrenciler yetiştirmiş ve 6. yüzyılın başlarında bir Pagan okulu olduğu gerekçesiyle Bizans İmparatoru Justinianus tarafından kapatılmıştır. Hıristiyanların tehditlerinden kaçan öğretmenlerden ve öğrencilerden bazıları, Sâsânî Kralı Anuşirvan'ın (M.S. 531-579) Cundişapur'da kurmuş olduğu tıp okuluna sığınmışlardır. Bu, uygarlık tarihi açısından çok önemli bir gelişmedir; çünkü buraya yerleşen Yunan filozofları ve hekimleri, birkaç yüzyıl sonra İslâm Dünyası'nda yeşerecek olan bilim (http://www.bilimtarihi.gen.tr/ortacag/islam_bilim.html) ağacının tohumlarını atacak ve böylece bilim ve felsefe Atina'dan Bağdad'a taşınacaktır.

Justinianus'un Akademi'yi kapatmasının nedeni Pagan etkisini ortadan kaldırmaktı; ancak bu yolla, istemeden de olsa, Hıristiyanlığın en büyük rakibi olan Doğu uygarlığının (ve bu arada İslâm uygarlığının) güçlenmesine yardımcı olmuştur.

Platon, barbarlarla dost olmasa da, onlara karşı Aristoteles kadar katı bir tutum içerisinde de değildir. Mısır'a yapmış olduğu gezi sırasında, Mısırlıların bilimleri, dinleri ve yaşam biçimlerine ilişkin bilgi edinmiş ve Mısır uygarlığının Yunan uygarlığından daha önce geliştiğini ve onun biçimlenmesine yardımcı olduğunu anlamıştır. Bu husus, Timaios adlı diyalogunda açıkça görünmektedir. Burada Solon ile bir Mısırlı rahip arasında geçen bir konuşma cidden çok ilginçtir. Rahip Sais,

"Ah Solon Solon... Siz Yunanlılar daha dünkü çocuksunuz." deyince, Solon bu söylediklerinin ne anlama geldiğini sorar ve bunun üzerine rahip şu karşılığı verir :

"Ruh olarak sen ve siz çok gençsiniz; çünkü ne eski geleneklere ne de yüzyıllar öncesinden gelen bir bilime sahipsiniz ."

Platon Mezopotamyalılara ilişkin fazla bir bilgiye sahip olmasa da, Asur hükümdarı Ninos'un kanunlarına atıfta bulunması, bu uygarlığa tamamen yabancı olmadığını göstermektedir. Eserlerinde görülen astroloji anlayışı büyük ölçüde Babillilerden gelmiştir.

Yunanlıların sürekli düşmanları olan Persleri ise, Platon çok iyi tanımaktaydı. Olasılıkla Herodotos ve diğer Yunan tarihçilerinin yapıtlarını okuyarak Achaemenidian İmparatorluğu'na hayranlık duymuştur. Perslerin otokrasisi, ona, Yunanlıların demokrasisinden daha sempatik görünüyordu.

Platon'a göre, insanlar bir mağaranın içinde yaşarlar ve yüzleri mağara girişinin karşısında bulunan duvara dönük olduğu için sadece ve sadece buraya düşen gölgeleri görebilirler; duyumlarımız yoluyla varlığından haberdar olduğumuz bu görünümler, gerçek değil, gerçeğin iyiden iyiye bozulmuş gölgeleridir; gerçeği görmek isteyen bir kimsenin, akıl yoluyla duyusal zincirlerden kurtularak başını mağaranın girişine çevirmesi ve orada geçit töreni yapmakta olan ideaları, yani görüntülerin oluşumunu sağlayan gerçek biçimleri seyretmesi gerekir. Bu nedenle bu alemde duyumsadığımız varlıklar birer gölgedir ve asıl var olan şeyler, bu gölgeler ve bu yanılsamalar değil, onların ardındaki ölümsüz idealardır. Mesela bir at ne kadar olağanüstü olursa olsun, zamanla bozulur ve kaybolur; oysa at ideası ezelî ve ebedîdir, değişmez.

Öyleyse, değişim içinde bulunan görüntülerin bilgisini bir yana bırakarak, hiçbir zaman değişmeyen ideaların bilgisine ulaşmak gerekir; felsefenin amacı bu olmalıdır; gerçek bir filozof, bu aldatıcı görünümlerin ardına saklanmış olan mutlak bilgiyi, yani ideaların bilgisini yakalayabilen kişidir. Platon böylece bilginlerin yolunu da çizmiş olmaktadır; çünkü İlkçağ ve Ortaçağ'da bilim ve felsefe birbirlerinden ayrı birer etkinlik olarak görülmemiştir.

Son diyaloglarındaki dualist eğilim, Zerdüştçülükten kaynaklanıyordu ancak bu etki, büyük bir olasılıkla dolaylı bir yoldan gelmiş olmalıydı; çünkü Platon'un diyaloglarında Zerdüşt ismine sadece bir yerde rastlanmaktadır. Ayrıca felsefesinde, Hint felsefelerinin izleri de görülmektedir.

Platon, Phaidon adlı diyalogunda, bir filozofun ölmekten mutlu olacağını, çünkü ruh ideasının ölümsüz olduğunu söylemektedir. Bu anlayış sonraları yaygınlaşacak ve insanı anlamlandırmaya çalışan düşüncelerin merkezine oturacaktır.

Yapıtlarından anlaşıldığı kadarıyla, Platon daha çok ahlak ve siyasetle ilgileniyordu. Devlet, Yönetici ve Kanunlar adlı kitaplarında ideal bir devletin nasıl olması gerektiğini sorgulamış ve savunduğu görüşler, daha sonra Fârâbî ve İbn Sinâ gibi İslâm filozoflarının siyaset anlayışlarının biçimlenmesine büyük katkılarda bulunmuştur.

Matematik, Platon'un gözünde çok önemli bir bilimdi; çünkü onunla gerçek bilgiye, yani Tanrı İdeası'na ulaşmak olanaklıydı; zaten Tanrı'nın kendisi de bir matematikçiydi.

Platon'a göre, matematik, gölgeler alemi ile idealar alemi arasında bir ara alem veya iki alemi birbirine bağlayan bir geçittir. Mesela, ister doğada bulunsun isterse bulunmasın, geometrik biçimler bu ara alemin varlıklarıdır ve bu nedenle mükemmel değillerdir; bunlarla ilgilenenlerin, teğetlerin bir daireye veya bir küreye birden fazla noktada değdiklerini kabul etmeleri gerekir; ancak ideal bir daire veya ideal bir küre söz konusu olduğunda yalnızca bir değme noktasının bulunacağı zihinsel bir soyutlama ile kavranabilir. İşte bu nedenlerle, Platon Akademi'nin kapısına "Geometri bilmeyen bu kapıdan girmesin." diye yazdırmıştır. Platon uygulamalı matematiği sevmemiş ve bu nedenle cetvel ve pergelin dışında bir araç kullanmaya yanaşmamıştır.

Platon da doğaya Pythagorasçılar gibi bakar ve gerçeğin kilidini açacak anahtarın aritmetik ve geometri olduğuna inanır. Matematikle ilgili orijinal denebilecek bir çalışması yoktur; katkıları daha çok felsefîdir. Tanımları düzeltmiş ve mantıksal bağlantıları güçlendirmiştir. Ancak geometrik analiz, Platon'a değil, Kioslu Hipokrates'e atfedilmektedir.

Platon'un matematiğe ilişkin görüşleri ve çalışmaları sonucunda, matematik, diğer bilimler arasında seçkin bir konuma yerleşecek ve yüzyıllardan beri süregelmekte olan bilimsel eğitim ve öğretimin esas öğesini oluşturacaktır. Düzgün çok yüzlülerin Platon tarafından keşfedildiği söylenmekteyse de, ondan çok daha önce bilinmekteydi. Ancak Platon beş düzgün çok yüzlüyle, beş öğeyi eşleştirmiş ve dörtyüzlünün ateşi, altıyüzlünün toprağı, sekizyüzlünün havayı, onikiyüzlünün suyu ve yirmiyüzlünün eteri simgelediğini bildirmiştir; ama Platon atomcu değildir ve Aristoteles'le birlikte atomcu görüşe karşıdır.

Hairdesigner
02-04-08, 19:30
Blaise Pascal (1623 - 1662)

document.title="Blaise Pascal (1623 - 1662) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/654.jpg
Pascal (1623-1662) küçük yaşta kendini gösteren bir deha örneğidir. Henüz 12 yaşında iken, hiç geometri bilgisine sahip olmadığı halde daireler ve eşkenar üçgenler çizmeye başlayarak, bir üçgenin iç açılarının toplamının iki dik açıya eşit olduğunu kendi kendisine buldu. Çünkü avukat olan ve matematik ile çok ilgilenen babası, onun Latince ve Yunanca'yı iyice öğrenmeden matematiğe yönelmesini istemediğinden, bütün matematik kitaplarını saklayarak, Pascal'ın bu konu ile ilgilenmesini yasaklamıştı.
Pascal çocukluğunda "geometri neyi inceler?" sorusunu babasına sormuş, o da "doğru biçimde şekiller çizmeyi ve şekillerin kısımları arasındaki ilişkileri inceler" demişti. İşte bu cevaba dayanarak gizli gizli geometri teoremleri kurmaya ve kanıtlamaya başladı. Sonunda babası onun yeteneğini anladı ve ona Eukleides'in Elementler'ini ve Apollonius'un Konikler'ini verdi.
Dil derslerinden arta kalan boş zamanını bu kitapları okuyarak değerlendiren Pascal, 16 yaşında konikler üzerine bir eser yazdı. Bu eserin mükemmelliği karşısında, Descartes bunun Pascal kadar genç bir kimsenin eseri olduğuna inanmakta çok güçlük çekmişti. 19 yaşında, aritmetik işlemlerini mekanik olarak yapan bir hesap makinesi icat etti. Pascal yalnızca teorik bilimlerde değil, pratik ve deneysel bilimlerde de yetenekli ve orijinal idi. 23 yaşında, Torriçelli'nin (1608-1647) atmosfer basıncı ile ilgili çalışmasını incelemiş ve bir dağa çıkartılan barometredeki civa sütununun düştüğünü, yani yükseklerde hava basıncının azaldığını, civa sütununu hava basıncının tuttuğunu, yoksa Aristotelesçilerin söylediği gibi, tabiatın boşluktan nefret etmesinin rolü olmadığını göstermiştir. Diş ağrısından uyuyamadığı bir gece de rulet oyunu ve sikloid ile ilgili düşünceler üzerinde durmuş ve sikloid eğrisinin özelliklerini keşfetmiştir. Pascal, Fermat ile yazışarak olasılık teorisini kurmuş ve bir binom açılımında katsayıları vermiştir. "Pascal Üçgeni"nin keşfi de ona aittir. 25 yaşında iken kendisini felsefi ve dini düşüncelere adamıştır. Sağlığı çok bozuktu ve 39 yaşında iken Paris'de öldü.

Hairdesigner
02-04-08, 19:30
Cemil Meriç (1916 - 1987)

document.title="Cemil Meriç (1916 - 1987) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/260.jpg
12 Aralık 1916'da Hatay Reyhanlı'da doğdu. Hatay Lisesini bitirdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe bölümüne girdi. Öğrenimini tamamlayamadan Hatay'a döndü. Bir süre ilkokul öğretmenliği ve nâhiye müdürlüğü, Tercüme Kaleminde reis muâvinliği yaptı. İstanbul Üniversitesi Edebiyât Fakültesi Fransız Dili ve Edebiyâtı bölümünü bitirdi. Elâzığ Lisesinde Fransızca öğretmenliği yaptı (1942-45). İstanbul Üniversitesi yabancı diller okulunda okutman olarak çalıştı (1946). 1955'te gözleri görmez oldu. Fakat talebelerinin yardımıyla çalışmalarını ölümüne kadar sürdürdü. 1974 senesinde İstanbul Üniversitesinden emekli oldu. 13 Haziran 1987 günü İstanbul'da vefât etti.

Cemil Meriç'in ilk yazısı Hatay'da Yeni Gün Gazetesi'nde çıktı (1928). Sonra Yirminci Asır, Yeni İnsan, Hisar, Türk Edebiyâtı, Yeni Devir, Pınar, Doğuş ve Edebiyat dergilerinde yazılar yazdı. Cemil Meriç, gençlik yıllarında Fransızcadan tercümeye başladı. Hanore de Balzac ve Victor Hugo'dan yaptığı tercümelerle kuvvetli bir mütercim olduğunu gösterdi. Batı medeniyetinin temelini araştırdı. Dil meseleleri üzerinde önemle durdu. Dilin, bir milletin özü olduğunu savundu. Sansüre ve anarşik edebiyâta şiddetle çattı.

Cemil Meriç 38 yaşında iken gözlerini kaybetti. O dönemden itibaren de çalışmalarını sürdürdü. doğrunun peşinde koşan bir cengaverdi sanki.

Cemil Meriç, miskinler tekkesi olarak kabul ettiği fildişi kulelerin dışındaki aydın olacakken, fildişi kuleye sığınmak zorunda kalır. Yıllarca fildişi kulesindedir, yıllarca yalnız. Kavganın dışındadır, fikir ve sanat kavgasının. Politikadan da, kurtarıcılığına inanmadığı için kaçar.

Cemil Meriç’in yeri hep kütüphane oldu. Kütüphanesinde Don Kişot'luk yapar sanki. Argoya, arenaya, ateş hattına, politikaya hiç inmedi.

70’li yıllarda fildişi kulesinden çıktı. Makalelerinde, yayımladığı eserlerde Asya’nın Avrupa ile hesaplaşmasına tanık oluruz, 150 yıldır gölgeler aleminde yaşayan ve insanından kopan aydının trajedisini izleriz adım adım; kaypak, müphem, tarif edilmemiş, Avrupa’nın emellerini dile getiren ama bizim şuursuzca benimsediğimiz mefhumlar, ideolojiler, sloganlar... aydınlığa kavuşur tek tek gözlerimizin önünde.

Eserleri: Umrandan Uygarlığa (1974), Kırk Ambar (1983) isimli eserleriyle iki defâ Türkiye Millî Kültür Vakfı ödülünü kazandı. Hint Edebiyâtı, Saint Simon, İlk Sosyolog, İlk Sosyalist, Bir Dünyânın Eşiğinde, Bu Ülke, Mağaradakiler, Bir Fâciânın Hikâyesi, Işık Doğudan Gelir ve Kültürden İrfana başlıca eserleridir. Aldığı ödülleri: Kırk Ambar adlı eseriyle "Türkiye Millî Kültür Vakfı" ödülü, Ankara Yazarlar Birliği Derneğinin"Yılın Yazarı", Kayseri Sanatçılar Derneğince, "İnceleme", Kültürden İrfana adlı eseriyle, Türkiye Yazarlar Birliği "Yılın Fikir Eserleri" ödüllerini aldı

Hairdesigner
02-04-08, 19:31
Konfüçyüs ( .... - .... )

document.title="Konfüçyüs ( .... - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2360.jpg
Büyük Çin bilgesi, filozof, siyasal yönetici ve Çin tarihinde resmi din olarak kabul edilen öğretilerin kuramcısı Konfüçyüs, M.Ö 551 yılında, Lu kentinde -şimdiki Shantung eyaletinde- doğdu. Chou hanedanlığı döneminde (M.Ö. 1027-256), Hristiyanlığın doğuşundan yaklaşık beş yüz yıl önce yaşadı. Küçük yaşlardayken babası ölünce, annesi tarafından mütevazı koşullarda büyütüldü.

Ambar bekçiliği ve kamu arazisi yöneticiliği yaptı ama asıl isteği, Chou hanedanlığının ilk zamanlarına özgü ahlak değerlerini yaymak, bu hanedanlığın kuruluş döneminde hüküm süren iki kralın, Wen ile Wu'nun ülkülerini yeniden canlandırmaktı. Ama onun dönemi zorlu bir dönemdi. Chou hanedanlığının ilk yıllarının ayırıcı özelliği olan siyasal birlik, siyasal güç, hanedanlığı oluşturan kent devletleri arasındaki çatışmalarla, hanedanlıktan olmayan devletlerin yayılmacı saldırılarıyla, dağlarla vahşi bölgelerden gelen göçebe toplulukların akınlarıyla büyük ölçüde örselenmişti.

Konfüçyüs'ün kenti Lu işgalcilerin denetimi altına girmişti. Konfüçyüs, öğretisine yetke, nüfuz sağlayacak bir kamu görevine atanmayı başaramamıştı. Bundan ötürü, benzer beklentiler taşıyıp benzer güçlüklerle karşılaşan diğerleri gibi Konfüçyüs de, küçük bir öğrenci, izleyici topluluğunun eşliğinde gittiği saraylara, yöneticilere hizmet sunarak gezginci öğreticilik yapmaya başladı.

KONFÜÇYÜSÇÜLÜK
http://www.kimkimdir.gen.tr/resimler/konfucyus_06.jpg
Giriş (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=2360#giris)
"Denge Felsefesi" (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=2360#denge)
Ahlâk ve Jen (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=2360#ahlak)
Bilgi ve İnsan (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=2360#bilgi)
Adların Düzeltilmesi (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=2360#adlar)
Konfüçyüs ve Eski Yunan (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=2360#yunan)
Tarihi Serüveni (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=2360#tarih)
Seçmeler (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=2360#secme)





Konfüçyüs'ün yaşam öyküsüyle kişiliğinin de ona atfedilen öğretilerin ayrıntılarının da doğruluğundan emin olmak olanaklı değil. Kaynaklarda, onun ölümünden sonra geliştirilmiş, kuşkusuz pek çok yönüyle izleyicileri tarafından elden geçirilmiş, zenginleştirilmiş, yeniden düzenlenmiş karma açıklamalar vardır. Mevcut bilgilerdeki kimi iç tutarsızlığa, kimi vurgu farklılığına karşın, bilgi ile ahlaksal erdem arayışına tutkuyla inanan, tüm yaşamı boyunca dürüstlüğünü koruyan, kendini sadece öğretmeye adayan bir adama ait bütünlüklü çizgileri seçmek olanaklı. Benzer şekilde, Konfüçyüs'e atfedilen yazılı özdeyişlerin ona ait olup olmadığını saptamak da olanaklı değil. Konfüçyüs'e atfedilen deyişlerle düşüncelerin çoğu ”Konuşmalar” diye bilinen bir seçkide toplanmıştır. Konfüçyüs düşüncesi, 1583'te Pekin'e yerleşen Cizvit misyonerleri, Çin bilgisi ile kültürünü özümseyip bu yeni bilgilerini Avrupa'ya aktarancıya kadar Batı dünyasında bilinmiyordu. K'ung Fu-tzu adını Latinceleştiren de bu Cizvitler olmuştu ve böylece bu büyük bilge, dünyanın pek çok yerinde Konfüçyüs adıyla tanındı.

Hairdesigner
02-04-08, 19:31
Descartes (1596 - 1650)

document.title="Descartes (1596 - 1650) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/655.jpg
1596 yılında doğdu. 1604-1612 yılları arasında Cizvit öğrencisi olan Descarter, bu dönemde eski edebiyat ve matematik eğitimi aldı. 1618-1629 yılları arasında seyahat ederek geçiren Rene’nin bu dönemki hayatı aynı zamanda bazı görüşlerinin şekillenmesinde çok önemli pay sahibi oldu. Felsefeye yönelme tarihi de işte bu dönemin başlarına (1619) rastlar. 1629’da Hollanda’ya göç eden filozof, yeni bir felsefe geliştirmek amacındadır. Hollanda’da kaldığı süre içinde Üç defa Fransa’ya -kısa olmak kaydıyla- yolculuk yapar. Bu yolculuklardan birinde Pascal ile tanışır ve ona “boşluk üzerine deney” yapmasını tavsiye eder.

Büyük bir değişimin arefesindeki Avrupa’da hayatını sürdüren Descartes, 1633 yılında Galilei’nin mahkum edilmesi üzerine biraz kenara çekilmek istese de, Aristotales yandaşlarının, Fransız Cizvitlerinin ve Hollanda’daki Protestan yöneticilerin şiddetli saldırılarına maruz kalmaktan kaçamaz. 1642 yılında eserleri üniversitelerde okutulması yasaklanır. Gerekçesi ise, “çünkü, bir kere bu felsefe yenidir ve sonra, gençliği eski ve sağlıklı felsefeden uzaklaştırmaktadır...” 1649 yılında Hollanda’dan ayrılan Descartes, Kraliçe Chiristina’nın daveti üzerine İsveç’e gider. İklimin sertliği sebebiyle hastalanır ve bir ciğer iltihaplanması sonucunda Şubat 1650’de ölür.

Hairdesigner
02-04-08, 19:32
Mahatma Gandhi (1869 - 1948)

document.title="Mahatma Gandhi (1869 - 1948) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/386.jpg 1869 yılında doğdu. "Şiddet göstermeme, inancımın birinci maddesidir. Aynı zamanda o, benim itikatımın da son maddesidir." diyen Hintli pasifist siyasetçi ve düşünce adamı Gandhi, İngiliz sömürgeciliğine karşı Hint milli hareketinin, 1919-1948 yılları arasındaki en önemli lideriydi. 1869’da Porbandar’da Vaşiya Kastı'ndan bir ailenin oğlu olarak doğan Mohondas Karamçand Mahatma (Ulu Ruh) Gandhi, 1888-91 yılları arasında Londra’da hukuk öğrenimi gördükten sonra, iki yıl Bombay ve Rackot Kentlerinde avukatlık yaptı. 1893-1914 yılları arasında Güney Afrika’da da avukat olarak çalıştı. Burada ırkçı Apartheid rejiminin ırk ayrımı politikalarına maruz kalan Hintli göçmen işçilerin haklarının savunucusu durumuna yükseldi. Gandhi’nin Güney Afrika’da geçirdiği yıllarda oluşturduğu ideolojisinin temellerini, şiddet karşıtlığı, sivil itaatsizlik, pasifizm, uzlaşmacılık, çilecilik, Asya milliyetçiliği, Hinduizm akımının dinsel mistik öğeleri, dinlere saygı ve teknoloji karşıtlığı oluşturur. Tam 21 yıl sonra, 9 Ocak 1915’te, ülkesi Hindistan’a dönen Gandhi’yi karşılamaya gelen onbinlerce Hintli, onun artık Hindistan için milli bir simge haline geldiğinin de bir kanıtıdır. Hindistan’da olduğu yıllar boyunca İngiliz emperyalizmine karşı pasif ve uzlaşmacı bir çizgi izleyen Gandhi, gerçekleşen birçok yığınsal milli bağımsızlıkçı ve emekçi eylemlerinden doğan kurtuluş fikrini, olgun bir fikir olarak görmedi. Avrupa ürünlerini boykot, sivil itaatsizlik gibi eylemler gerçekleştiren Gandhi, ayaklanmaya ve ulusal kurtuluş için savaşa karşı oldu. Birinci Dünya Savaşı’nda İngilizler için asker toplamak en büyük hatalarından biri olmuştur. 30 Ocak 1948’de radikal-milliyetçi bir Hintli tarafından gerçekleştirilen bir suikastle öldürdü.

Hairdesigner
02-04-08, 19:32
Jean Paul Sartre (1905 - 1980)

document.title="Jean Paul Sartre (1905 - 1980) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/333.jpg
21 Haziran 1905'te Paris'te doğdu. Babası o çok küçük yaştayken öldü ve annesi de ailesinin yanına döndü. Sartre, hep örnek çocuk olarak gösterildi. La Rochelle Lisesi'ne devam etti, ama olgunluk sınavını Louis le Grand Lisesi'nde verdi. Eğitimini Ecole Normale Supérieure'de, İsviçre'deki Fribourg Üniversitesi'nde ve Berlin'deki Fransız Enstitüsü'nde sürdürdü.

1929 yılında Simone de Beauvoir'la tanıştı. Çeşitli liselerde öğretmenlik yaptı. 2. Dünya Savaşı sırasında, Almanlar tarafından hapse atıldı; hapisten çıktıktan sonra Direniş Hareketi'ne katıldı. "Sinekler" adlı tiyatro oyunu, onun Direniş Hareketi'nde olduğunu bilmeyen Almanların izniyle oynandı (1943). Aynı durum, "Varlık ve Hiçlik" adlı oyununda da meydana geldi (1943). Oyunlarının her ikisi de baskı karşıtıdır; "Varlık ve Hiçlik"te Sartre, ilk kez felsefesini ortaya koydu.

1945 yılında öğretmenliği bırakarak "Les Temps Modernes" adlı edebi-politik dergiyi kurdu. Kitaplarının çoğunda edebi ve politik sorunları işledi. Savaş sonrası dönemde özellikle politik etkinlikleriyle öne çıkan Sartre, eleştirilerini saklamasa da SSCB'ye destek veriyor, Fransa'nın Cezayir'e karşı yürüttüğü savaşa karşı çıkanların başında geliyordu;Les Temps Modernes, sömürgelerdeki savaşlara karşı 1953'ten başlayıp, 1957'de yoğunlaşan bir savaş yürüttü.

Sartre, "121'lerin Bildirgesi"ni imzaladı, 1961-62 yılındaki büyük gösterilere katıldı. 1964 yılında Nobel Ödülü'nü geri çevirdi; böylesi bir ödülün, yapıtlarının bütünlüğünü zedeleyeceğini düşünüyordu. 1966-67 yılları arasında Vietnam Savaşı'nda meydana gelen katliamları sorgulamak üzere kurulmuş olan Russel Mahkemesi'nin de başkanlığını yaptı.

1968 yılında, Sovyetler'in Prag'a müdahalesinin ve Fransa'daki öğrenci hareketlerinin üzerine, Sovyet sosyalizmini ve kendi klasik aydın tutumunu sorgulamaya girişti. O dönemde Maocularla da bir yakınlaşması oldu. 1973 yılında Liberation'u kurdu.

1974 yılında gözleri büyük oranda görmez oldu, bu nedenle etkinliklerini yavaşlatarak, daha çok Doğu Ülkeleri üzerindeki baskıların sona erdirilmesi, insan haklarının korunması gibi konularda çalışmaya başladı. Pierre Victor'la (Benny Levy'nin takma adı), aydının rolü, bireyin tarihteki yeri, şiddet ve kardeşlik konuları hakkında "Pouvoir et liberté" adında bir yapıt hazırladı.

Siyasal etkinliklerinin, yazar tarafını bazen maskelemiş olmasına karşın, Sartre, son derece düzenli bir zihinsel çalışma yürüterek, gününün altı saatini yazmaya verdi. Edebi nesne Sartre'a göre "Yalnızca hareket halindeyken varolan bir topaçtır. Onu ortaya çıkarmak için, adına okumak denen somut bir eyleme ihtiyaç vardır." Yazmak, okurun özgürlüğüne çağrıda bulunmaktır. Sartre, 15 Nisan 1980'de Paris'te öldü. Sartre'ın önemli kitapları arasında Özgürlüğün Yolları, Bulantı, Gizli Oturum, Kirli Eller, Sözcükler, Duvar sayılabilir; bunun yanı sıra, yayınlanmış ya da bitirilemeyerek yayınlanmamış birçok yapıtı vardır.

Sartre'ın adıyla birlikte anılan varoluşçuluk, aslında 17. yüzyıldan beri vardır; Blaise Pascal'le başlar; ama Sokrates'in felsefesinde, hatta İncil'de varoluşçuluğun izlerinin bulunduğu düşünülürse, Pascal'i varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul etmek de doğru olmaz. Soren Kierkegard ise, modern varoluşçuluğun kurucusu olarak kabul edilir. Nietzsche, Heidegger ve tabii Sartre varoluşçudurlar. Camus ve Dostoyevski de, diğer çok ünlü varoluşçu yazarlardır. Sartre, varoluşçuluğun iyimser bir felsefe olduğunu söyler; çünkü tüm insanlar birbirinin aynıdır; bir kahraman ya da bir alçak olmak tamamıyla onların elindedir; insan önceden-tanımlanmamıştır; ne bir kahraman olarak doğar, ne de bir alçak. Ama aynı felsefeye göre, insan varlığının durumuna da güvenmemelidir, çünkü o halde kalacağının hiçbir güvencesi yoktur. Özet olarak, Sartre insanın tek yazgısının, elinden geldiğince "bağımlı" olmak olduğunu söyler. Bu da, kendini bütünün içinde düşünebilmekten geçer.

Hairdesigner
02-04-08, 19:32
Archimedes ( .... - .... )

document.title="Archimedes ( .... - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/282.jpg
Roma generali Marcellus, Sirakuza'yı kuşattığında, Archimedes (M.Ö.287-212) adlı bir mühendisin yapmış olduğu silahlar nedeniyle şehri almakta çok zorlanmıştı. Bunların çoğu mekanik düzeneklerdi ve bazı bilimsel kurallardan ilham alınarak tasarlanmıştı. Örneğin, makaralar yardımıyla çok ağır taşlar burçlara kadar çıkarılıyor ve mancınıklarla çok uzaklara fırlatılıyordu. Hattâ Archimedes'in aynalar kullanmak suretiyle Roma donanmasını yaktığı da rivayet edilmektedir. Ancak bütün bunlara karşın M.Ö. 212 yılında Romalılar Sirakuza'yı zapt ettiler ve şehrin diğer ileri gelenleriyle birlikte Archimedes'i de öldürdüler. Söylendiğine göre, bu sırada Archimedes toprak üzerine çizdiği bir problemin çözümünü düşünüyormuş ve yanına yaklaşan Romalı bir askere oradan uzaklaşmasını ve kendisini rahat bırakmasını söylemiş; ancak asker Archimedes'e aldırmayarak hemen öldürmüş. Tarihin nadir olarak yetiştirdiği bu çok yetenekli bilim adamının öldürülüşü Romalı generali de çok üzmüş.

Archimedes hem bir fizikçi, hem bir matematikçi, hem de bir filozoftur. Gençliğinde bir süre İskenderiye'de bulunmuş, burada Eratosthenes ile arkadaş olmuş ve daha sonra da onunla mektuplaşmıştır. Archimedes'in mekanik alanında yapmış olduğu buluşlar arasında bileşik makaralar, sonsuz vidalar, hidrolik vidalar ve yakan aynalar sayılabilir. Bunlara ilişkin eserler vermemiş, ancak matematiğin geometri alanına, fiziğin statik ve hidrostatik alanlarına önemli katkılarda bulunan pek çok eser bırakmıştır.

Geometriye yapmış olduğu en önemli katkılardan birisi, bir kürenin yüzölçümünün 4r2 ve hacminin ise 4/3 r3 eşit olduğunu kanıtlamasıdır. Bir dairenin alanının, tabanı bu dairenin çevresine ve yüksekliği ise yarıçapına eşit bir üçgenin alanına eşit olduğunu kanıtlayarak pi'nin değerinin 3 l/7 * 3 10/71 arasında bulunduğunu göstermiştir.

Archimedes'in en parlak matematik başarılarından biri de, eğri yüzeylerin alanlarını bulmak için bazı yöntemler geliştirmesidir. Bir parabol kesmesini dörtgenleştirirken sonsuz küçükler hesabına yaklaşmıştır. Sonsuz küçükler hesabı, bir alana tasavvur edilebilecek en küçük parçadan daha da küçük bir parçayı matematiksel olarak ekleyebilmektir. Bu hesabın çok büyük bir tarihî değeri vardır. Sonradan modern matematiğin gelişmesinin temelini oluşturmuş, Newton ve Leibniz'in bulduğu diferansiyel ve entegral hesap için iyi bir temel oluşturmuştur.

Archimedes Parabolün Dörtgenleştirilmesi adlı kitabında, tüketme metodu ile bir parabol kesmesinin alanının, aynı tabana ve yüksekliğe sahip bir üçgenin alanının 4/3'üne eşit olduğunu ispatlamıştır.

İlk defa denge prensiplerini ortaya koyan bilim adamı da Archimedes'dir. Bu prensiplerden bazıları şunlardır:

1. Eşit kollara asılmış eşit ağırlıklar dengede kalır.
2. Eşit olmayan ağırlıklar eşit olmayan kollarda aşağıdaki koşul sağlandığında dengede kalırlar: f . a = f1. b

Bu çalışmalarına dayanarak söylediği "Bana bir dayanak noktası verin Dünya'yı yerinden oynatayım." sözü yüzyıllardan beri dillerden düşmemiştir.

Archimedes, kendi adıyla tanınan sıvıların dengesi kanununu da bulmuştur. Söylendiğine göre, bir gün Kral İkinci Hieron yaptırmış olduğu altın tacın içine kuyumcunun gümüş karıştırdığından kuşkulanmış ve bu sorunun çözümünü Archimedes'e havale etmiş. Bir hayli düşünmüş olmasına rağmen sorunu bir türlü çözemeyen Archimedes, yıkanmak için bir hamama gittiğinde, hamam havuzunun içindeyken ağırlığının azaldığını hissetmiş ve "Buldum, buldum" diyerek hamamdan fırlamış. Acaba Archimedes'in bulduğu neydi? Su içine daldırılan bir cisim taşırdığı suyun ağırlığı kadar ağırlığından kaybediyordu ve taç için verilen altının taşırdığı su ile tacın taşırdığı su mukayese edilerek sorun çözülebilirdi. Archimedes'in araştırmalarından önce, tahtanın yüzdüğü ama demirin battığı biliniyordu; ancak bunun nedeni açıklanamıyordu. Archimedes'in bu kanunu doğada tesadüflere yer olmadığını, her zaman aynı koşullarda aynı sonuçlara ulaşılacağını göstermiştir. Archimedes, yirmi üç yüzyıl önce, modern bilimsel yöntem anlayışına çok yakın bir anlayışla, bugün de geçerli olan statik ve hidrostatik kanunlarını bulmuş ve bu katkılarıyla bilim tarihinin en büyük üç kahramanından birisi olmaya hak kazanmıştır.

Hairdesigner
02-04-08, 19:33
İbn Haldun (1332 - 1406)

document.title="İbn Haldun (1332 - 1406) - Kim Kimdir? - FORSNET";

14. yüzyılın büyük Arap tarihçisi İbn Haldun Doğu'da ve Batı'da ilk tarih filozofu, hatta bazen sosyolojinin habercisi olarak tanınmıştır. Arapça'dan Latince'ye eserlerin çevrilmesi hareketi zayıfladığı için ibn Haldun'un düşünceleri Avrupa'ya oldukça geç, 19. yüzyıl ortasında girdi. Fırtınalı hayatını Umumi tarihine ek olarak yazdığı kısımdan öğreniyoruz. Tunus'ta 1332'de (H. 732) doğan İbn Haldun Hadramut'tan İspanya'ya göçmüş çok eski bir aileden geliyordu. 12. yüzyılda İspanya'nın Üçüncü Ferdinand tarafından zaptından sonra İbn Haldun'un ailesi Tunus'a sığındı ve filozof Kuzey Afrika'nın bu en önemli şehrinde doğdu.

İbn Haldun Ebu' Abdullah M. al-Ansari'den ders aldı. Erkenden bilginlerin meclisine girdi. Bir seyahatte Fas Emiri Ebu İnan'ın veziri oldu. Kendisini kıskanan memurların iftiraları yüzünden hapsedildi. Bu emirin ölümünden sonra yerine geçen, onu serbest bıraktı ve ona umumi katipliğini verdi. Fakat bu da uzun sürmedi ve kabilelerin isyanı üzerine emir, iktidarı kaybetti. Memleketin siyasal hayatından rahatsız olan İbn Haldun Endülüs'e gitmek için izin aldı. O zaman onu Gırnata emiri Abdullah b. Ahmer'in sarayında görüyoruz (1364). Gırnata, İspanya'da İslam devletinin son sığınağıydı. Tarihçi İbn al-Hatib orada vezirdi. İbn Haldun, orada tarihi çalışmaları için en elverişli ortamı buldu. Abdulah onu Kastil kralına elçi olarak gönderdi. İbn Haldun ile İbn Hatib arasında içten rekabet birinciyi Gırnata'dan ayrılmaya ve Becaye emiri Abu Abdullah'ın devletini kabule mecbur etti. Bu memlekette vezir oldu. Becaye ile Constantin arasındaki gerginliklerin halli ile uğraştı ve siyasi hayatın devamlı huzursuzluğu onu yeniden memleketi bırakmaya ve Telemsan'da bilimsel çalışmaları için yerleşmeye zorladı. Fakat siyasal hırsı ve yönetme yeteneğinden faydalanmak için çağıranların çokluğu onu tekrar faal hayata soktu. Telemsan sultanı Ebu Hamu onu sınırlarını koruyan kabilelerin başkanı tayin etti. O sırda İbn Haldun'un askerlik görevinde görüyoruz: Bu ona sahra halkını tanıma ve göçebeler hakkında derin tetkikler yapma imkanını verdi. Tarih felsefesinin önemli bir kısmını bu tecrübelerden çıkaracaktır.

Tunus'ta Beni Hafs, Cezayir'de Beni Abd-el-Vaad, Fas'ta Beni Merini hanedanları vardı. Fakat gerçekte her şehirde ayrı bir hükümet olup sahra da hiçbir güce bağlı değildi. Hanedanlar arasında savaş, şehirlerin güvensizliği, kervanlar ve köylerin kabileler tarafından yağma edilmesi onları istikrarlı bir hayatta bırakmıyordu. İbn Haldun Kuzey Afrika'dan yeise düştü ve Endülüs'e dönmek istedi. Fakat Gırnata emirinin iyi karşılamasına rağmen onun hakkında Ebu Hamu'nun casusudur şeklinde yapılan dedikodular onu yeniden Ebu Hamu'yu aramaya mecbur etti. 47 yaşındaydı. Devamlı okumaları ve siyasi tecrübeleri ile büyük bir bilgi biriktirmişti. Bundan sonra siyasi hayatı bırakmaya ve kendi deyimiyle "yeni bir bilim"i yazmaya karar verdi. Bu suretle Umumi Tarihi'nin başı olan Mukaddime'yi (Prolegomenes) yazdı ve onu kütüphanesinde tamamlamak için Tunus'a yerleşti. Tunus sultanı bu önemli eseri yazılmasıyla çok ilgilendi. Eserini sultana ithaf etti ve yazma nüshayı kütüphaneye verdi. Ve İbn Haldun hacca gitti. Dönüşünde hayranlıkla karşılandığı Mısır'a yerleşti. El-Ezher'de ders verdi ve Kadi-ül-Kudat (kadıların kadısı) tayin edildi. Bazı hoşnutsuzluklara rağmen hukuki reformlar yaptı ve küçük bir aralıktan sonra yeniden aynı işe tayin edilerek ölümüne kadar kaldı. Timurlenk Bayezit'i yendikten sonra Mısır'ı zapta kalkmıştı. Melik Nasır tehlikeyi atlatmak için İbn Haldun'u Şam'a elçi olarak gönderdi. Gerçekten bu görev Mısır'ı istiladan kurtardı. İbn Haldun büyük Arap tarihçilerinden. En önemli eseri de Mukaddime'dir. Orada onu modern tarih filozoflarına ve sosyologlara yaklaştıran bir tarih kuramı yaptı. Mukaddime önce Paris'te Quatremere tarafından, Kahire'de (Bulak) Mustafa Fethi tarafından bastırıldı. İlk çeviriler, Türkiye'de Pirizade, Cevdet Paşa tarafından yapıldı. 18. yüzyıla kadar Batı, bu filozofu tanımıyordu. 19. yüzyıl başında Sylvestre de Sacy onun önemini gördü. Garcin de Tassy İbn Haldun'un eserinden birkaç bölümü çevirdi. Quatremere eseri Prolegomenes adıyla yayınlamıştı. Özet halinde Fransızca'ya çevirdi. Fakat bitiremedi. İlk defa tam çevirisini Baron de Slane yaptı (1862-1886). O zamandan beri batı memleketlerinde İbn Haldun'dan çok bahsedilmektedir

Hairdesigner
02-04-08, 19:33
Muhammed İkbal (1873 - 1938)

document.title="Muhammed İkbal (1873 - 1938) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2516.jpg
1873'de Pakistan'ın Pencap eyaletine bağlı Siyalkut kentinde doğan Muhammed İkbal mutasavvıf bir anne ve babanın oğlu olarak dünyaya geldi. İlk eğitimini Kur'an üzerine aldı.

Kur'an eğitimini medresede tamamladıktan sonra, Arapça ve Farsça hocasının yönlendirmesiyle İslam edebiyatıyla ilgilenmeye başladı. Lahor'da yüksek öğrenimini tamamladıktan sonra Doğu Dilleri Fakültesi'ne hoca olarak tayin edildi. Bu yıllarda Muhammed İkbal'in şiirleri de yayınlanmaya başlandı.

1905'de Londra'daki Chambrich Üniversitesi'nin felsefe ve iktisat bölümünden mezun oldu. Londra'da üç sene kadar kalan İkbal, burada Arap Dili ve Edebiyatı Fakültesi'nde hocalık yaparken, bilhassa Londra'da ilgi görmesine sebep olacak çeşitli İslâmi konularda bir dizi konferans verdi. Yine Londra'da kaldığı müddet içinde hukuk üzerine okuyan İkbal, savcılık diplomasını aldıktan sonra Almanya'ya giderek Münih Üniversitesi'nde felsefe dalında doktora yaptı.

1908'de Hindistan'a döndüğünde, yazı ve şiirlerine hayranlık duyanlar tarafından büyük bir coşkuyla karşılandı.

Muhammed İkbal ülkesinin siyasetine de katılmış ve halkını bu konularda yönlendirmişti. Onun bu konudaki düşüncesi ise, "Siyaset; çalışmak, izzet ve şerefe davet etmektir" şeklinde idi.

Müslüman Hintli mücahitler adıyla yazdığı şiirleri Hindistan'daki müslümanların hareketlenerek İngiliz sömürüsüne başkaldırmalarında ve Pakistan'ın kuruluşunda büyük tesiri olmuştu. Bu yönüyle İkbal M.Akif Ersoy'a da benzetilmiştir. Uzun süren bir hastalıktan sonra 21 Nisan 1938'de vefat etti.

Hairdesigner
02-04-08, 19:34
Adam Smith (1723 - 1790)

document.title="Adam Smith (1723 - 1790) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/1514.jpg
İskoçyalı ekonomist ve filozof olan Adam Smith, Glasgow ve Oxford Üniversitelerinde öğrenim görmüş ve daha sonra Glasgow Üniversitesi’nde ahlak felsefesi profesörü olmuştur. Çok geniş sahaya yayılan çeşitli yazıları vardır. Ekonomi, bunlar arasında en önemlisidir.

Ekonomi örgütü hakkındaki görüşlerini etkileyen, doğal hukuka ilişkin inancıdır. Doğal olaylarda bir düzen mevcuttur; bunu gözlem ve ahlâk hissi ile tespit etmek mümkündür. Sosyal örgüt ve pozitif hukuk, bu düzene karşı çıkacağına, ona uymalıdır.

Smith’in 1776 yılında yayınladığı "Inquiry into the Nature and Causes of the Wealth of Nations" adlı kitabı, üretim ve gelir dağılımı teorisini içermekte ve bu prensiplerin ışığında geçmişi değerlendirmektedir. Politika uygulamalarına da yer verdiği bu kitapta üzerinde önemle durduğu konu ekonomik büyümedir.

Büyümenin itici gücünü, işbölümü oluşturmaktadır. İşbölümü, üretim artışına, teknik ilerlemeye ve sermaye birikimine yol açmaktadır. İşbölümü, mübadele gerektirmekte ve piyasanın büyüklüğü tarafından sınırlanmaktadır. Her insan başkalarının elindeki malları arzu ettiği, çıkarlarına göre hareket ettiği için mübadele meydana gelmektedir. Büyümeyi sağlayan diğer bir unsur sermaye birikimidir. Büyümenin başarılı olması için toplumsal, kurumsal ve hukuksal çerçevenin doğru yapıda olması gerekmektedir.

Simith’e göre doğal hürriyet sisteminde her insan kendi çıkarlarını izlerken, istemeden toplumun çıkarını da sağlamaktadır. Aslında Smith, tam rekabet sistemine güvenmekte ve bu sistemin, kaynakların optimum dağılımına yol açacağına inanmaktadır. Laissez-faire sistemini savunmasına rağmen, devlet müdahalesinin gereğine de yer vermekte, yeni kurulan sanayilerin gümrük tarifesiyle himayesine ve devletin üç ana fonksiyonu olan emniyet, adalet ve altyapı yatırımlarına ağırlık vermektedir.

Büyümenin dışında Smith, mikroekonomik sorunlar üzerinde de durmuştur. Ona göne fiyatları tayin eden üretim maliyetidir. Rant, fiyatı tayin etmemekte, rant fiyat tarafından tayin edilmektedir.

Smith, ücretleri açıklamak için çeşitli teoriler öne sürmüştür. Ücretlerin asgari geçim düzeyinde oluşması bunlardan biridir. Smith’e göre kâr, zamanla rekabet ve kârlı işler bulma güçlüğü sonucunda düşecektir. Merkantilist ve fizyokrat düşünce sistemlerine karşı çıkan ve dış ticareti savunan Smith’in en önemli teorik katkısı, tam rekabet altında kaynakların optimal etkin dağılımı hakkında ilk analizi geliştirmiş olmasıdır.

Hairdesigner
02-04-08, 19:34
Edward Said (1935 - 2003)

document.title="Edward Said (1935 - 2003) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/1032.jpg Edward Said aslen Filistinli. 1935 yılında varlıklı bir Hristiyan ailenin çocuğu olarak Kudüs'te dünyaya geldi. 1948 yılında ailesi göçmen olarak Mısır'a yerleşti ve İngilizce dışında başka bir dilin konuşulmasının yasak olduğu seçkin koloni okullarında eğitim aldı. Aldığı bu Anglosakson eğitim sırasında kendisine “Avrupalı olmayan diğer“ olduğu da öğretildi. Kendisi bu durumu şöyle anlatıyor: "Biz'i Onlar'dan ayıran dilsel, kültürel, ırksal ve etnik çizgi idi. Benim Anglikan kilisesine bağlı olarak doğmuş, orada vaftiz edilmiş ve kilisenin bir üyesi olmuş olmam işimi kolaylaştırmıyordu."

Said, 1951'de Mısır'daki okuldan haylazlık nedeniyle uzaklaştırılınca babası tarafından eğitimini sürdürmek üzere Amerika'ya gönderildi. O yıllar Ortadoğu'nun giderek karıştığı yıllardır. Üniversite eğitimini Princeton ve Harvard'da tamamlar. Bu yıllarda, tatillerinde ailesinin Mısır'dan ayrılarak yerleştiği Lübnan'a gitmekte, edebiyat, müzik ve felsefe eğitimi almaktadır. 1963 yılında New York'da Columbia Üniversitesinde ders vermeye başlar.

O yıllarda Arap ya da Filistin'li olarak değil herkesi daha rahatlatan bir terimle, Orta Doğulu olarak anılmaktadır. Durumunun garipliğini hissetmekle birlikte bilinçli bir tepki oluşturmadığı, geleneklerinden kopuk olarak yaşadığını söylediği 1967 yılına kadar politik bir eylemin içinde yer almaz. 1967 yılındaki Arap-İsrail Savaşı ile çakışan üniversitedeki politik hareketlilik ve Vietnam Savaşı değişikliklerin başlangıcıdır. Filistin milliyetçiliği hareketine katılır. Yahudi karşıtı olduğu gerekçesiyle ABD'de eleştiri alır. Kazanılmış kimliği ile doğduğu ve uzaklaştırıldığı kültür arasındaki farklılıkların oluşmasına izin verdiği düşüncesinden hareketle daha önce yapmadığı birşeyi yapar ve 1972 yılında sabbatical hakkını Beyrut'da Arap edebiyatı konusunda çalışarak kullanır. Böylece, hem Arap hem de Amerikalı olarak, hem birlikte hem de birbirine karşı düşünmeye ve yazmaya başlar.

70'lerin sonlarında Enver Sedat ve Yaser Arafat tarafından barış görüşmelerine Filistin temsilcisi olarak atanır. Sürgünde Filistin Parlamentosunda 14 yıl görev yapar. 1980'lerin sonunda FKÖ lideri sonunda FKÖ lideri Yaser Arafat'la görüş ayrılığına düşerek barış görüşmelerinde görev almaz ve barış karşıtı olmakla suçlanır. 1985'de İsrail Savunma Gücü tarfından Nazi olmakla suçlanan Said çeşitli tehditler alır. 1999'da "Out of Place" adını verdiği anılarını yayınlamıştır. İngilizce ve Arapça dışında Fransızcayı da iyi bilen Said, Londra'da yayınlanan The Guardian, Fransa'da yayınlanan Le Monde Diplomatique ve Arapça yayınlanan günlük Al-Hayat gazetelerine düzenli olarak yazılar yazmaktadır.

1978 yılında yayınlanan "Oryantalizm" (Şarkiyatçılık) üzerinde çok konuşulan ve tartışılan bir kitap olmuş. Bunu "Kültür ve Emperyalizm", Filistin ve İslam'a dair diğer kitapları izlemiş ve yayınladığı toplam 10 kitabı 14 dile çevrilmiş. Üç ayrı yayınevi tarafından Türkçe'ye de çevrilmiş ve basılmış olan "Orientalizm" dışında Türkçe'de basılmış diğer kitapları; "Filistin Sorunu", seçme yazılarının yer aldığı "Kış Ruhu", "Haberlerin Ağında İslam", "Kültür ve Emperyalizm", "Entelektüel; Sürgün, Marjinal, Yabancı", ve F. Jameson T. Eagleton ve E. Said'in yazılarından oluşan "Milliyetçilik, Sömürgecilik ve Yazım".

1990'lı yılların başından bu yana lösemi hastası olan Said, 25 Eylül 2003'te New York'taki bir hastanede 67 yaşında hayata veda etti.

Hairdesigner
02-04-08, 19:34
Martin Heidegger (1889 - 1976)

document.title="Martin Heidegger (1889 - 1976) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/1296.jpg
Martin Heidegger, 26 Eylül 1889 tarihinde Almanya'nın Baden eyaletinin Messkirch kasabasında bir Katolik zangoçun (Kilisede çan çalan görevli) oğlu olarak dünyaya geldi. Küçüklüğünde dine ve felsefeye olan ilgisi dolayısıyla liseden sonra rahip adayı olarak Cizvitlere katıldı ve teoloji eğitimi aldı. Freiburg Üniversitesi'nde Katolik İlahiyatı ve Hristiyan felsefesi okudu.

1914 yılında "Psikolojizmde Yargı Kuramı" adlı doktora tezini yayımlayarak insana ilişkin temel araştırma alanlarında felsefeye karşı psikolojinin etkili olmasını savundu. Bu konuda hocası ve Fenomenolojinin kurucusu olan Edmund Husserl'den etkilenerek kaygı, düşünme, merak, sıkıntı, saygı gibi durumlar üzerine yazdıklarını psikolojik değil felsefi düzeyde ele aldı. 1923 yılında Marburg'da profesör oldu. 1927 yılında da en ünlü yapıtı ve tek derli toplu kitabı olan Sein und Zeit (Varlık ve Zaman)ı yayımladı. Bu kitapta temel amacı Varlık (Sein, Being) sorunu üzerine düşünerek varlığın anlamı, varlığın nasıl olup da var olabildiği, varlığın varoluşunu nasıl ortaya çıkardığı, insanın diğer varolanlar arasında nasıl olup da kendi varlığını anlayabildiği gibi soruları ortaya atarak felsefenin tekrar varlığa yönelmesine katkıda bulunmaktı. O, bu konuları zaman, ölüm, korku, hiçlik, kaygı gibi kavramlar çerçevesinde ele alıyor. En temel kavramı Dasein olup buna, "kendini anlayabildiği kadarıyla insan, burada bulunan insan" anlamı veriyor. Bu kitapta Heidegger, 2000 yıllık kökeni olan Batı Felsefesi (http://www.bilimtarihi.gen.tr/)ni temelinden eleştiriyor ve onu metafizik olmakla, 2000 yıldır metafizik bir yöntemi kullanmakla suçluyordu. Beklendiği gibi oldu ve kitap büyük yankı yaptı. Heidegger ayrıca, teknik, sanat, şiir, tarih ve tarihsellik konuları üzerine de kafa yoruyor.

1927 yılında Varlık ve Zaman yayımlandıktan birkaç yıl sonra Heidegger'in düşüncelerinde dönüş (kehre) adı verilen bir değişme görüldü. Heidegger, 1933 yılında siyasal olayların rüzgarına kapılarak Nazi Partisi'ne girdi ve aynı yılın Nisan ayında Freiburg Üniversitesi'ne rektör oldu.*

Heidegger'in bu düşünsel dönüşüm (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=1296#dipnot)ü ışığında Nazi Partisi'ne girişi daha sonra büyük tartışmalara yol açacak, yanlış yaptığını itiraf etmesine ve benimsemiş olduğu faşist eğilimi terkettiğini açıklamasına rağmen ölene kadar bunun etkisini hissedecektir.

Heidegger, 10 ay süren rektörlük görevinden Nazi aleyhtarı iki dekanın görevden alınmasını ve üniversitedeki Yahudi aleyhtarı kampanyayı protesto ederek istifa etti. Bunun ardından ders vermesi ve kitaplarının okunması bir süre yasaklandı. 1936 yılından itibaren Nietzsche üzerine dersler vermeye başladı. 1945'te de bu sefer, daha önce Nazilere yakınlık gösterdiği için Fransız işgal kuvvetlerince üniversiteden uzaklaştırıldı. 1950 yılında görevine geri dönebildi. Heidegger, betimleyici psikoloji görüşleriyle tanınan Franz Brentano'nun etkisiyle tüm yaşamı boyunca "olmak" (to be, sein, etre) fiilinin çeşitli kullanım biçimlerinin ardında temel bir anlamın yatma olasılığı üzerinde durdu. Düşünce ve ilgilerinin oluşumunda Eski Yunan düşünürlerinden Parmenides ve Aristoteles'in; Gnostiklerin; modern varoluşçuluğun kurucularından Danimarkalı filozof Kierkegaard'ın; insan ve tarih bilimleri üzerinde yeni bir çığır açan ve açıklamaya değil "anlama"ya dayalı antropoloji yöntemini öneren Wilhelm Dilthey'in ve tabii Edmund Husserl'in olumlu ya da olumsuz etkileri görülmüştür. Ancak O, bunların hepsinden farklılaşan bir düşünce geliştirmiştir. Varlık ve Zaman yayımlanınca varoluşçuluk (existentialism) akım içinde değerlendirildi ise de tam anlamıyla bir varoluşçu düşünür değildir. Kendisi "varlık felsefesi" içerisinde ele alınmalıdır. Heidegger, 26 Mayıs 1976 tarihinde yine Messkirch kasabasında öldü.

Hairdesigner
02-04-08, 19:35
Dr. Erich Fromm (1900 - 1980)

document.title="Dr. Erich Fromm (1900 - 1980) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2407.jpg
Erich Fromm 1900’de Frankfurt-am-Mein’de doğdu. Heidelberg, Frankfurt ve Münih Üniversitelerin’de ruhbilim ve toplumbilim okudu; 1922’de Heidelberg Üniversitesi’nden doktorasını aldı. Münih’te ruh hekimliği ve ruhbilim konularında çalışmalarını sürdürdükten sonra Berlin Ruh çözümleme enstitüsü’nde eğitim görerek burayı 1931’de bitirdi.

Dr. Fromm 1933’te Chicago Ruh çözümleme Enstitüsü’nün çağrısı üzerine Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. 1934’te, Frankfurt Toplumsal Araştırma Enstitüsü’yle birlikte New York’a taşındı; 1938’e dek bu Enstitü’nün üyesi olarak kaldı. Sonra özel olarak çalışmaya başladı ve Columbia Üniversitesi’nde dersler verdi. 1946’da William Allonson White Ruh hekimliği, Ruh çözümleme ve Ruhbilim Enstitüsü’nün ilk kurucularından biri oldu. Yale, New York Üniversitesi, Bonnington College ve Michigan Devlet Üniversitesi’nde de dersler verdi. 1949’da Ulusal Özerk Meksika Üniversitesi’nde kendisine önerilen profesörlüğü kabul etti; Üniversite’deki Tıp Okulu’nun Lisans Üstü Bölümü’ne bağlı Ruh çözümleme Bölümünü kurdu; 1965’te emekliye ayrıldıktan sonra burada kendisine onursal profesörlük önerildi. Dr. Fromm 1980 yılında uzun süredir yaşamakta olduğu İsviçre’de öldü.

Hairdesigner
02-04-08, 19:35
El-Biruni (973 - 1051)

document.title="El-Biruni (973 - 1051) - Kim Kimdir? - FORSNET";

Yaşadığı çağa damgasını vurup " Biruni Asrı" denmesine sebep olan zekâ harikası bilgin 973 yılında Harizm'in merkezi Kâs'ta doğdu. Esas adı Ebû Reyhan b. Muhammed'dir. Küçük yaşta babasını kaybetti. Annesi onu zor şartlarda, odunsatarak büyüttü. Daha çocuk yaşta araştırmacı bir ruha sahipti. Birçok kOnuyu öğrenmek için çılgınca hırs gösteriyordu. Tahsil çağına girdiğinde Hârizmşahların himayesine alındı ve saray terbiyesiyle yetişmesine özen gösterildi. Bu aileden bilhassa Mansur, Bîrûnî'nin en iyi bir eğitim alması için her imkânı sağladı.
Bu arada İbni Irak ve Abdüssamed b. Hakîm'den de dersler alan bilginimizin öğrenimi uzun sürmedi, daha çok özel çabalarıyla kendisini yetiştirdi. Araştırmacı ruhu, öğrenme hırsı ve sönmeyen azmiyle birleşince 17 yaşında eser vermeye başladı. Fakat Me'mûnîlerin Kâs'ı alıp Hârizmşahları tarihten silmeleriyle Bîrûnî'nin huzuru kaçtı, sıkıntılar başladı ve Kâs'ı terketmek zorunda kaldı. Ancak iki yıl sonra tekrar döndüğünde ünlü bilgin Ebü'lVefâ ile buluşup rasat çalışmaları yaptı. Daha sonra hükümdar Ebü'lAbbas, sarayında Bîrûnî'ye bir daire tahsisedip, müşavir ve vezir olarak görevlendirdi. Bu durum, hükümdarların ilme duydukları derin saygının göstergesi, bilginimizin de devlet başkanları yanındaki yüksek itibarının belgesiydi.
Gazneli Mahmud Hindistan'ı alınca hocalarıyla Bîrûnî'yi de oraya götürdü. Zira onun yanında da itibarı çok yüksekti. "Bîrûnî, sarayımızın en değerli hazinesidir' derdi. Bu yüzden tedbirli hünkâr, liyakatını bildiği Bîrûnî'yi Hazine Genel Müdürlüğü'ne tayin etti .O da orada Hint dil ve kültürünü bütünüyle inceledi. Üstün dehasıyla kısa sürede Hintli bilginler üzerinde şaşkınlık ve hayranlık uyandırdı. Kendisine sağlanan siyasî ve ilmî araştırmalarına devam etti. Bir devre adını veren, çağını aşan ilmî hayatının zirvesine erişti. Sultan Mes'ud, kendisine ithaf ettiği Kanunu Mes'ûdî adlı eseri için Bîrûnî'ye bir fil yükü gümüş para vermişse de o, bu hediyeyi almadı.
Son eseri olan Kitabü's Saydele fi't Tıb'bı yazdığında 80 yaşını geçmişti. Üstad diye saygıyla yâd edilen yalnız İslâm âleminin değil, tüm dünyada çağının en büyük bilgini olan Bîrûnî, 1051 yılında Gazne'de hayata gözlerini yumdu.
Bîrûnî, "Elinden kalem düşmeyen, gözü kitaptan ayrılmayan, iman dolu kalbi tefekkürden dûr olmayan, benzeri her asırda görülmeyen bilginler bilgini bir dâhiydi. Arapça, Farsça, Ibrânîce, Rumca, Süryânice, Yunanca ve Çinçe gibi daha birçok lisan biliyordu. Matematik, Astronomi, Geometri, Fizik, Kimya, Tıp, Eczacılık, Tarih, Coğrafya, Filoloji, Etnoloji, Jeoloji, Dinler ve Mezhepler Tarihi gibi 30 kadar ilim dalında çalışmalar yaptı, eserler verdi.
Onun tabiat ilimleriyle yakından ilgilenmesi, Allah'ın kevnî âyetlerini anlamak, kâinatın yapı ve düzeninden Allah'a ulaşmak, Onu yüceltmek gâyesine yönelikti. Eserlerinde çok defa Kur ân âyetlerine başvurur, onların çeşitli ilimler açısından yorumlanmasını amaçlardı. Kurân'ın belâğat ve i'cazına olan hayranlığını her vesileyle dile getirdi. İlmî kaynaklara dayanma, deney ve tecrübeyle ispat etme şartını ilk defa o ileri sürdü.
İbni Sinâ'yla yaptığı karşılıklı yazışmalarındaki ilmî metod ve yorumları, günümüzde yazılmış gibi tazeliğini halen korumaktadır. Tahkîk ve Kanûnı Mes'ûdî adlı eserleriyle trigonometri konusunda bugünkü ilmî seviyeye tâ o günden, ulaştıgı açıkça görülür. Bu eser astronomi alanında zengin ve ciddî bir araştırma âbidesi olarak tarihe mal olmuştur. İlmiyle dine hizmetten mutluluk duymaktadır.
Gazne'de kıbleyi tam olarak tespit etmesi ve kıblenin tayini için geliştirdiği matematik yöntemi dolayısıyla kıyamet günü Rabb'inden sevap ummaktadır. Ayın, güneşin ve dünyanın hareketleri, güneş tutulması anında ulaşan hadiseler üzerine verdiği bilgi ve yaptığı rasatlarda, çağdaş tespitlere uygun neticeler elde etti. Bu çalışmalarıyla yer ölçüsü ilminin temellerini sekiz asır önce attı. Israrlı çabaları sonunda yerin çapını ölçmeyi başardı. Dünyanın çapının ölçülmesiyle ilgili görüşü, günümüz matematik ölçülerine tıpatıp uymaktadır. Avrupa'da buna BÎRÛNI KURALI denmektedir.
Newton ve Fransız Piscard yaptıkları hesaplama sonucu ekvatoru 25.000 mil olarak bulmuşlardır. Halbuki bu ölçüyü Bîrûnî, onlardan tam 700 yıl önce Pakistan'da bulmuştu. O çağda Batılılardan ne kadar da ilerideymişiz.
Biruni, hastalıkları tedavi konusunda değerli bir uzmandı. Yunan ve Hint tıbbını incelemiş, Sultan Mes'ud'un gözünü tedavi etmişti. Otların hangisinin hangi derde deva ve şifa olduğunu çok iyi bilirdi. Eczacılıkla doktorluğun sınırlarını çizmiş, ilaçların yan etkilerinden bahsetmiştir.
Daha o çağda Ümit Burnu'nun varlığından söz etmiş, Kuzey Asya ve Kuzey Avrupa'dan geniş bilgiler vermişti. Christof Coloumb'dan beş asır önce Amerika kıtasından, Japonya'nın varlığından ilk defa sözeden O'dur.
Dünyanın yuvarlak ve dönmekte olduğunu, yerçekimin varlığını Newton'dan asırlarca önce ortaya koydu. Henüz çağımızda sözü edilebilen karaların kuzeye doğru kayma fikrini 9.5 asır önce dile getirdi.
Botanikle ilgilendi, geometriyi botaniğe uyguladı. Bitki ve hayvanlarda üreme konularına eğildi. Kuşlarla ilgili çok orjinal tespitler yaptı. Tarihle ilgilendi. Gazneli Mahmud, Sebüktekin ve Harzem'in tarihlerini yazdı. Bîrûnî, ayrıca dinler tarihi konusuna eğildi, ona birçok yenilik getirdi. Çağından dokuz asır sonra ancak ayrı bir ilim haline gelebilen Mukayeseli Dinler Tarihi, kurucusu sayılan Bîrûnî'ye çok şey borçludur.
Bîrûnî, felsefeyle de ilgilendi. Ama felsefenin dumanlı havasında boğulup kalmadı. Meseleleri doğrudan Allah'a dayandırdı. Tabiat olaylarından sözederken, onlardaki hikmetin sahibini gösterdi. Eşyaya ve cisimlere takılıp kalmadı. Bîrûnî, Cebir, Geometri ve Cografya konularında bile o konuyla ilgili bir âyet zikretmiş, âyette bahsi geçen konunun yorumlarını yapmış, ilimle dini birleştirmiş, fennî ilimlerle ilahî bilgilere daha iyi nüfuz edileceğini söylemiş, ilim öğrenmekten kastın hakkı ve hakikatı bulmak olduğunu dile getirmiş ve "Anlattıklarım arasında gerçek dışı olanlar varsa Allah'a tövbe ederim. Razı olacağı şeylere sarılmak hususunda Allah'tan yardım dilerim. Bâtıl şeylerden korunmak için de Allah'tan hidayet isterim. İyilik O'nun elindedir!" demiştir. Eserleri halen Batı bilim dünyasında kaynak eser olarak kullanılmaktadır. Türk Tarih Kurumu 68. sayısını Bîrûnî'ye Armağan adıyla bilginimize tahsis etti. Dünyanın çeşitli ülkelerinde Bîrûnî'yi anmak için sempozyumlar, kongreler düzenlendi, pullar bastırıldı. UNESCO'nun 25 dilde çıkardığı Conrier Dergisi 1974 Haziran sayısını Bîrûnî'ye ayırdı. Kapak fotoğrafının altına, "1000 yıl önce Orta Asya'da yaşayan evrensel dehâ Bîrûnî; Astronom, Tarihçi, Botanikçi, Eczacılık uzmanı Jeolog, Şair, Mütefekkir, Matematikçi, Coğrafyacı ve Hümanist" diye yazılarak tanıtıldı.

Hairdesigner
02-04-08, 19:35
Voltaire (1694 - 1778)

document.title="Voltaire (1694 - 1778) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/492.jpg
Voltaire 21 Kasım 1694'te Paris'te doğdu. Asıl adı François-Marie Arouet'dir. Bir Cizvit okulunda okuyup hazcı yaşam felsefesini benimsedi burada. Daha sonraları ise zekâsı ve hoş sohbetliliğiyle Paris sosyetesinin gözdesi oldu.

1717'de ülkeyi yöneten Orléans dükünü hicveden bir yazı yazdığı için tutuklandı ve on bir ay Bastille'de yattı. Hapisten çıktıktan sonra Oedipe ve Henriade adlı trajedilerini yazarak büyük başarı kazandı. Dönemin en büyük trajedi yazarı olarak geçmeye başladığı sıralarda Voltaire ismini kullanmaya başladı.1726'da Rohan düküyle kavga etmesinin ardından beş ay Bastille'de kaldı, daha sonra İngiltere’ye sürüldü.

Burada dönemin ünlü isimleriyle tanıştı. Edebiyat akımlarıyla, bilimsel gelişmelerle ilgilendi. 1729'da Fransa'ya döndü.Döner dönmez yeni yatırımlar yaptı ve kendine bir servet edindi. Tarihe yöneldi, yeni bir türü deniyordu. Yayınladığı Felsefe Sözlüğü, Fransız siyasal rejimini eleştiriyordu. Yerleşik dinsel ve siyasal kurumları açıkça karşısına alıyordu. Bu yüzden yeniden tutuklama kararı çıktı. Bunun üzerine Voltaire, Chatelet markizinin yanına sığındı. Şatosunda edebiyat çalışmalarına ve tarih araştırmalarına devam etti.

Hayranı olduğu ve yazıştığı Prusya Veliahtı II.Friedrich tahta çıkınca, Fransız hükümeti onu yarı resmi bir görevle Berlin'e gönderdi. Voltaire yeniden yükselmişti, dostlarının yardımıyla Versailles’da tarih yazmanlığına getirildi. Yazdığı “Fanatizm veya Muhammet Peygamber” trajedisi bir oyundan sonra yasaklandı. Bu arada Fransa kralıyla arası açıldığı için Cenevre’ye yerleşti.

Yazılarıyla protestanları kızdırdı ve Rousseau ile arası açıldı. Diderot'nun “Encyclopedie” sinin cildi için yazdığı Cenevre maddesi buradaki düşünürleri kızdırınca, Cenevre'de de kalamadı. Bundan sonra İsviçre-Fransa sınırında, biri İsviçre'de diğeri Fransa'da iki malikane alarak polis takibinden kurtulmaya çalıştı. 1778'de Paristen gelen daveti kabul etti ve Irene adlı oyunun provaları için Paris'e gitti. 30 Mart 1778 günü Fransız Akademisi'ne ve Comédie Française'e kabul edildi. Mayıs 1778'de öldü.

Hairdesigner
02-04-08, 19:36
Prof. Dr. İonna Kuçuradi (1936 - .... )

document.title="Prof. Dr. İonna Kuçuradi (1936 - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2813.jpg Değer felsefesini temel alan bir yaklaşımın öne çıkmasını sağlayan Kuçuradi, 4 Ekim 1936'da İstanbul’da doğdu. İlköğrenimini İstanbul Merkez Rum Ortaokulu'nda, ortaöğrenimini ise Zapyon Rum Kız Lisesi'nde yaptı. 1954'te girdiği İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nden 1959 yılında mezun oldu. Aynı yıl Takiyettin Mengüşoğlu'nun asistanı olarak bu bölümde göreve başladı. Ancak bir yıl sonra görevden ayrıldı. 1965'te hazırladığı "Schopenhauer ve Nietzsche'de İnsan Problemi" adlı çalışma ile doktorasını tamamladı.

1965-68 yıllarında Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde Felsefe ve Latince dersleri verdi. 1968'de Hacettepe Üniversitesi Sosyal ve İdari Bilimler Fakültesi Eğitim Bölümü'ne geçti. 1969 yılında yeni kurulan Felsefe Bölümü'nün başkanlığına getirildi. 1970'te "İnsan Felsefesi Bakımından Değer Problemi" adlı teziyle doçent; 1978'de ise "Aristoteles'in Ousia'sı ve Substans Kavramı" adlı çalışmasıyla profesör oldu. Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü'nün kuruluşundan bu yana başkanlığını yapmaktadır.

İonna Kuçuradi, 1970'li yılların ortalarından itibaren ve özellikle de 1980'lerden sonra felsefenin ne işe yaradığını gösterebilmek için önemli faaliyetlere girişti. 1973 yılında Varna'da gerçekleştirilen XVI. Dünya Felsefe Kongresi'ne ilk kez katıldığı sırada edindiği izlenim sonucunda Türkiye'nin ülke olarak bu kongrelerde temsil edilebilmesi için gereken bir mesleki örgütün kurulması ihtiyacından hareketle 1974 yılı başlarında Ankara'da "Felsefe Kurumu" adıyla kurulan derneğe öncülük etti. Felsefe Kurumu'nun adı 1979'da Bakanlar Kurulu kararıyla "Türkiye Felsefe Kurumu" olarak değiştirildi. Bu değişiklik, aynı yıl içinde kurumun Uluslararası Felsefe Kurumları Federasyonu'na (FISP) üye olmasını sağladı. Türkiye Felsefe Kurumu'nun 1980 yılına kadar genel sekreterliğini yürüten Kuçuradi, o yıl Nusret Hızır'ın ölmesiyle başkanlığa getirildi. 1982'de Uluslararası Felsefe Kurumları Federasyonu'nun yönetim kurulu üyeliğine seçilerek 1988'de genel sekreter oldu. 1998'de ise federasyonun başkanlığına getirildi.

Türkiye Felsefe Kurumu, Kuçuradi'nin gerek genel sekreterlik döneminde gerekse bugüne kadar süren başkanlık döneminde, özellikle Hacettepe Felsefe Bölümü'nün öğretim üyelerinin katkı ve çalışmalarıyla yurt içinde hem yayın olarak değerli ürünler vermiş hem de seminerler, konferanslar, paneller, anma toplantıları gibi çeşitli önemli etkinlikler gerçekleştirmiş; yurt dışındaki çeşitli etkinlikler ve kongrelere katılmada da öğretim üyelerine yardıma olmuştur. İoanna Kuçuradi, felsefi antropoloji alanındaki çalışmalarını "yüzyılımız felsefesi antropolojisine bir katkı" olarak değerlendirdiği hocası Takiyettin Mengüşoğlu'nu Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde özellikle felsefi etik açısından izlemiş bir felsefeci olarak dikkati çekmektedir. Yalnız hocasının çalışmalarını izlemekle kalmamış; aynı zamanda felsefi bilginin ancak gerçekliğe bakarak üretilebileceği noktasında felsefe anlayışı bakımından da Mengüşoğlu'nun etkisinde kalmıştır.

İoanna Kuçuradi'nin "değer" ve "değerler"e olan ilgisi de Mengüşoğlu'nun Nietzsche üzerine verdiği derslerle başlamıştır. "Max Scheler ve Nietzsche'de Trajik" adlı çalışmasında Scheler'den hareketle bir "insan fenomeni", bir "yaşam fenomeni" olarak trajiğin "özü"nü belirlemeye çalışırken, onun "her zaman değerler ya da değer karşılaştırmalarıyla ilgili" olduğunu, "mekanik bir dünyada trajik" olanın ortaya çıkamadığını vurgulayarak trajedinin günlük hayatla olan ayrılmaz ilişkisine değinir. Yaşanan hayatın olup bitmeleri içinde sanatın ve felsefenin bir araya getirildiği bu çalışmasında, bir fenomen olarak insanın trajik durumunu temellendirmeye çalışır. Doktora aşamasında değer felsefesine doğrudan doğruya eğilmeyen Kuçuradi, Mengüşoğlu'nun felsefi antropolojiyi esas alan yaklaşımını Schopenhauer ve Nietzsche'de insan problemini araştırırken de sürdürür. Kuçuradi için daha sonra giderek belirginleşen ve vurgulanan bir görüşe, "moral" ile "etik"i birbirinden ayırma konusuna ilk kez değinmesi itibariyle Schopenhauer'un onun felsefesinde ayrı bir önemi vardır.

İoanna Kuçuradi'nin felsefi antropolojiden etiğe doğru yol alan düşünce gelişiminin en önemli basamaklarından biri, aslında doçentlik tezi olan “İnsan ve Değerleri”dir. Her ne kadar tezin adı "İnsan Felsefesi Bakımından Değer Problemi" olsa da felsefi antropoloji burada artık yalnız bir yaklaşım biçimidir. Temel sorun önceki çalışmalarında olduğu gibi bir fenomen olarak insan problemini araştırmak değil, bir fenomen olarak de ğer problemini ortaya koymaktır. Böylece felsefi etiğe giden yolda önemli bir problemi açıklığa kavuşturmak amaçlanır. Ancak Kuçuradi burada da Mengüşoğlu'ndan hareket etmiştir. Mengüşoğlu, “Değişmez Değerler ve Değişen Davranışlar -Felsefi Ethik İçin Kritik Bir Hazırlık-“ adlı eserinde etik fenomenleri antropolojik-ontolojik bir yaklaşımla ortaya koymaya çalışırken, araştırmasını "değişen davranışlar"la değil "değişmez değerler"le temellendirmek isterken, antropolojik-ontolojik bir etik kurma amacındadır. Kuçuradi'nin yaptığı da hocasının bu girişimini daha sınırlı bir alanda, "değer problemi" çerçevesinde gerçekleştirmektir. Onun da vurgusu, değerlerin ve değerlendirmelerin değişmesine karşılık, "değer" in değişmez olduğu üzerinedir.

Böylelikle Kuçuradi etik ile ahlâkı birbirinden ayırma amacında oldukça önemli bir mesafe kaydetmiş olur. Öte yandan onun değer problemiyle ilgilenmesinde artık salt felsefi bir kaygı değil, aynı zamanda bugünün fenomenlerini kavrama, "çağı" arılamayı antropolojik bir değer felsefesi çerçevesinde ele alırken bir yandan da yaşanan hayattaki değer problemlerini "aydınlatma" da söz konusudur. Kuçuradi, soyutlamayı esas alan geleneksel etikteki kavram analizi yerine, bugünkü etikte fenomen analizinin değer problemini ortaya koymak bakımından daha uygun bir yaklaşım olduğunu belirtir ve etikle antropoloji arasındaki ilgiyi özellikle vurgular.

Değer konusunda antropolojiyi temele aldığı kadar zaman-üsrü ve evrensel olmaya da önem veren Kuçuradi, hareket ettiği Scheler ve bir ölçüde Hartmann'ın ve dolayısıyla da Mengüşoğlu'nun görüşlerinden ayrılarak ahlâk yasasını evrensel bir ölçü olarak alıp "numen"in metafiziğini temellendiren Kant'a yönelir. Fakat Kuçuradi, her çağa özgü niteliklerin değer probleminde dikkatten uzak tutulamayacağını da göz ardı etmez. Hatta bu durumu insan gerçekliğinin değerlendirilmesindeki çağdan çağa değişen insan anlayışlarını işleyen sanat eserlerinden örneklerle açıklar. Ancak yine de çağın insan anlayışının ve buna dayalı olarak yapılan değer biçmelerin "antik" bir temelden yoksunluğunu dikkate almak gerektiğini vurgular. Çünkü Kuçuradi için bütün insanları aşan ama tek tek kişilerin haklarını ve değerini ortaya koyacak bir etiğin kurulması esas amaçtır. Bu amaçla kurulacak bir değer felsefesinin başarabilecekleri can alıcı önemdedir.

Kuçuradi'nin eserlerinde karşılaşılan insan-değer-çağ üçlemesi, onun felsefe yolculuğunda oldukça önemli kavramlardır. Öyle ki irdelemelerinde felsefe tarihi bilgisinden çok "çağ"a ilişkin problemleri dile getirmeye çalıştığı, felsefe tarihine ait bilgilere genellikle bugünü anlamak için başvurduğu görülür. Nitekim hazırladığı Hacettepe Felsefe Bölümü'nün lisans programındaki hemen hemen tüm sistematik derslerin tanımında, ilgili felsefe problemlerinin tarih içindeki gelişimi yanında "bugünkü durum"u da vurgulanmaktadır.

Gerçekten de Kuçuradi'de felsefeye salt kuramsal bir yaklaşım ya da düşünce cambazlığı gözüyle bakılmaz. Onda "felsefi bilgi"ye dayanarak, "yaşanan hayat"ta "yapılanlar veya olan bitenler ile değerler bilgisi arasındaki aykırılığı" görme anlamında kazanılacak "problem bilinci" aracılığıyla "çağın olayları”nı anlamak, temel hedef olarak belirginleşmektedir. Böylece onun düşünüşünde felsefenin bu hedef adına işe koşulması gibi bir amaçla karşılaşılır. Onun felsefeye sanat felsefesiyle başlayıp felsefi antropoloji ile devam ettikten sonra etikte karar kılmasında bu amacının önemli bir etkisi vardır. Kuçuradi'nin felsefe eğitimi anlayışı da böyle bir felsefe anlayışına dayanır. Bu anlayışta "felsefi bilgi" aracılığıyla "felsefi bakış"ı kazanmak, böylelikle de "çağın olayları"nı ve başta değerlendirmeler olmak üzere her günkü fenomenleri anlamak temel amaç olmaktadır.

Başta Goethe Madalyası olmak üzere birçok uluslararası ödülü olan İonna Kuçuradi, 2003 yılında düzenlenen 21. Dünya Felsefe Kongresi’nin Türkiye’de yapılmasına öncülük etti. UNESCO, 21. Dünya Felsefe Kongresi’nin başarılı bir şekilde yapılmasına büyük katkısından ve bu alanda yaptığı bilimsel çalışmalardan dolayı, İoanna Kuçuradi’nin, 2003 Felsefe Ödülü’ne layık görüldüğünü bildirdi.

Hairdesigner
02-04-08, 19:36
Abdülhak Adnan Adıvar (1882 - 1955)

document.title="Abdülhak Adnan Adıvar (1882 - 1955) - Kim Kimdir? - FORSNET";
<DIV id=kimkimdir align=justify>
Cumhuriyet döneminin ilk bilim tarihçisi Abdülhak Adnan Adıvar'dır. Ünlü romancılarımızdan Halide Edib Adıvar (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?kim=halideedip)ın kocası olan Adnan Adıvar, Fransa'da yaşadığı yıllarda yayımladığı

Hairdesigner
02-04-08, 19:37
Filibeli Ahmet Hilmi (Şehbenderzade) (1865 - 1914)

document.title="Filibeli Ahmet Hilmi (Şehbenderzade) (1865 - 1914) - Kim Kimdir? - FORSNET";

Materyalizme karşı spiritüalizmi (tinselcilik) savunarak gelenekteki kelami düşünceden felsefeye geçişi temsil eden II. Meşrutiyet dönemi Osmanlı felsefecisi Filibeli Ahmet Hilmi, 1865’de Filibe’de doğdu, 1914’de İstanbul’da öldü.

İlköğrenimini Filibe'de yaptıktan sonra, bir süre Filibe Müftüsü'nden Arapça ve temel İslâm bilimleri eğitimi aldı. Daha sonra İstanbul'a gelerek Galatasaray Mektebi'ni bitirdi. 1890 yılında Düyûn-ı Umûmiyye İdaresi'nde çalışmaya başladı. Bu idare tarafından memur olarak Beyrut'a gönderildi ancak siyasi nedenlerden Mısır'a geçti. Burada Terakki-i Osmani Cemiyeti'ne girmiş; bir de “Çaylak” adlı bir mizah gazetesi çıkarmıştır. 1901'de İstanbul'a dönse de bir jurnal üzerine Fizan'a sürüldü. Orada da araştırmalarını sürdürmüş, tasavvufla ilgilenmiştir.

Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a dönerek Darülfünun'da felsefe dersleri verdi. Aynı zamanda 1908'de “İttihâd-ı İslâm” adlı haftalık bir gazete çıkarmaya başladı ve buna 1910'da haftalık “Hikmet” gazetesi dergisini çıkarmayı da ekledi. Bir yıl sonra günlük olarak yayımlamaya başladığı Hikmet gazetesi İttihat ve Terakki hükümetini eleştiren yazıları üzerine defalarca kapatılsa da Mübahese, Coşkun Kalender, Münakaşa, Kanat ve Nimet adlarında kısa süreli gazete / dergiler çıkararak yayıncılığa devam etti. Ayrıca İkdam ve Yeni Tasvir-i Efkâr gazetelerinde, Sırât-ı Müstakim ve Şehbâl dergilerinde yazılar yayımladı.

Ahmet Hilmi; Baha Tevfik, Abdullah Cevdet ve Celâl Nuri'nin hemen hiçbir eleştirel süzgeçten geçirmeden Batı'dan Osmanlı toplumuna aktardıkları materyalist görüşlere ortaçağ mantığıyla ve geleneksel bilgilerle cevap verilemeyeceğini, bu görüşlerin ancak Batı'da yeni ortaya çıkan bilimsel bilgilere dayanan bir felsefe ile çürütülebileceğini ileri sürer. Bu bakımdan Ahmet Hilmi'de gelenekteki felsefeye karşı tutumun değişerek, felsefi düşüncenin kültürel değerlere uygun hale getirilmesiyle haklılaştırılması gibi oldukça önemli bir gelişme görülür. Bu gelişmede artık felsefe, "niçin" sorusunu sorarak varlığın temel sebeplerini anlamaya yönelen insanlığın zorunlu bir düşünce faaliyeti, bir ihtiyaç olarak algılanmaktadır.

Ahmet Hilmi'nin felsefeye karşı tutumu, bir yandan geleneksel felsefe karşıtı düşünceden ayrılırken, öte yandan bu tutum Tanrı'nın varlığı, ruhun maddeden ayrılığı gibi materyalist felsefenin karşı çıktığı İslam'ın temel inançlarının savunulmasında haklılaştırma aracı olarak kullanıldığı için gelenekteki "ilim" ve "hikmet" anlayışına dönülmüş olmaktadır.

Gerçekten de onun amacı doğrudan doğruya felsefe yapmak değildir. O tipik bir İslamcı düşünür olarak, II. Meşrutiyet'te Baha Tevfik ve Celal Nuri gibi materyalistlerin İslam'ın temel inançlarıyla çatıştığını ileri sürdüğü görüşlerinin toplumda yaratacağı manevi çöküntüye karşı, onları Batı'daki bilimsel gelişmelere ve yeni felsefi yaklaşımlara dayanarak çürütüp bu tehlikeyi savuşturmak amacındadır. Bu amacını “Allah'ı İnkar Mümkün mü? Yahut Huzur-ı Fende Mesâik-i Küfür / Bilim Karşısında İnkarcı Doktrinler” adlı eserinin önsözünde açıkça belirtir. Kaldı ki yayınladığı haftalık Hikmet ve aynı adı taşıyan günlük gazetede, misyonu açısından, doğrudan felsefeye değil, İslâmcı akımın eğildiği sosyal-politik konulara ağırlık verilmiştir.

Ayrıca bu ve diğer neşrettiği yayınların adlarındaki vurgunun da felsefeye değil "hikmet"e olması anlamlıdır. Bununla birlikte onun özellikle Celal Nuri'nin Tarih-i İstikbâl I / Mesâil-i Fikrîye (Geleceğin Tarihi I - Fikri Problemler, 1913) adlı eserinde Büchner'den aktarılan materyalist görüşleri eleştiren “Huzur-t Akl ü Fende Maddfîyyûn Meslek-i Dalâleti / Akıl ve Bilim Karşısında Sapkınlık Doktrini Olarak Materyalizm” adlı eseri, felsefi tartışmanın güzel bir örneğidir. Bu eserinde bilimsel olduğunu iddia eden Büchner'in biyolojik materyalizminin dayandığı "madde" ve "kuvvet" kavramları etrafındaki temel görüşlerin, Batı'da yeni gelişen fizik, kimya gibi pozitif bilimlerdeki yeni bilgilere aykırı olduğunu; materyalizmin, metafizik düşünceye tamamen karşı olduğu halde, bilimin sahasından çıkıp metafizik ve spekülasyon yaptığını ileri sürer.

Ahmet Hilmi, batılılaşma süreciyle birlikte Osmanlı aydınında gittikçe daha baskın olarak ortaya çıkan bilimin kesinliğine ve değerine olan metafizik ve hatta bir tür dinsel inanma ve kabullenme olgusundan oldukça farklı yeni bir bilim anlayışını Türk düşüncesine ilk kez getirenlerden biri olmasıyla Türkiye'de “bilim felsefesinin öncüsü” durumundadır. Hatta Türk düşüncesinde bilim felsefesinin önemli bir boş saha olduğunu belirterek bundan yakınır. Celal Nuri'nin "Hakikate ulaşmak için bir tek aracımız vardır: Bilim" görüşünü, "Acaba hakikat nedir?", "Hakikatin ölçüsü nedir?" ve "Bilim ne demektir ve değeri nedir?" sorularıyla epistemolojik (bilgi kuramsal) planda sorgulayan Ahmet Hilmi; Henri Poincare ve Emile Boutroux'un eserlerine dayanarak bilimin aslında varsayımlara dayandığını, bu yüzden de değerinin göreli olduğunu, araştırma ve inceleme sonsuz olduğundan bilimin hiçbir zaman son sözü söylememiş bulunduğunu, o günlerde değişmez prensip olarak kabul edilen bazı fizik kanunlarının bile temellerinin sarsıldığını vurgular.

Ahmet Hilmi, materyalizmin ruhu beynin fonksiyonları olarak ele alan görüşünü reddeder. Ona göre bedenden bağımsız ve mahiyetçe ondan ayrı bir ruh vardır, ayrıca ruhun bedenin ölümünden sonra dağılmayarak hayatına devam etmesi fikri akla aykırı ve çelişik değildir. Yine ona göre ebedilik, ezelilik, sonsuz alemler ve Tanrı hakkında, deneyin alanına girmedikleri için, bilimle değil, ancak metafizik yaparak hükümler verilebilir. Bu gibi deney dışı fikirlerin değeri, akıl kuralları ve ortak duyu ile ölçülebilir. Bu görüşleriyle spiritüalizmin temel görüşlerinin materyalizme karşı ancak metafizik yoluyla ortaya konulabileceğini ileri sürmektedir.

O kendi felsefi mesleğini "Vahdet-i Vücûd" (A'mak-ı Hayâl -Hayalin Derinlikleri- adlı eseri, İslâm panteizmi olan bu tasavvuf felsefesini dile getiren bir romandır) olarak açıklamışsa da Darülfünun'da verdiği "Hangi Meslek-i Felsefeyi Kabul Etmeliyiz?" adlı konferansında öğrencilere, mevcut felsefi doktrinlerin hepsinin bazı yanlış varsayımlara dayandığından ve hiçbirisi mutlak olarak bütün hakikatleri tek başına bünyesinde toplayamadığından felsefe ve ahlâkta, her doktrinin taşıdığı doğru fikirleri seçici bir anlayışla alarak oluşturulacak eklektik bir yaklaşımı önerir.

Özellikle bilimsel, teknolojik ve ekonomik alanlarda İslâm dünyasının Batı'ya karşı gerilemesiyle XIX. yüzyılın son çeyreğinden itibaren İslam'ın temel görüşlerini yeni bir sosyal-politik pratiğin oluşturulmasında referans kaynağı olarak yeniden yorumlayan İslâmcı aydınlardan biri olan Ahmet Hilmi, geleneği sorgulayan modernist bir düşünürdür. Bu açıdan İslâm medeniyetindeki kültür ve düşünce hareketleri ile sorunlarını ele aldığı Tarih-i İslâm (İslam Tarihi) adlı eseri dikkat çekicidir.
Eserleri: Abdülhamid ve Seyyid Muhammedü'l Mehdi ve Asr-ı Hamidi'de Alem-i İslâm ve Sunisîler (1325/1909), Tarih-i İslâm (2 cilt, 1326/1910), A'mak-ı Hayâl (1326), Vay Kız Beğciği Seviyor (1326), Öksüz Turgut (1326), İstibdadın Vahşetleri yahut Bir Fedainin Ölümü (1326), Allah-ı İnkar Mümkün müdür? Yahut Huzur-ı Fende Mesâlik-i Küfür (1327/1911), Felsefeden Birinci Kitap: İlm-i Ahval-i Ruh (1327), Yirminci Asırda Alem-i İslâm ve Avrupa (1327), Beşeriyetin Fahr-i Ebedisi Nebimizi Bilelim (h.1331/1915), Muhalefetin İflâsı (h.1331), Huzur-ı Akl ü Fende Maddîyyûn Meslek-i Dalâleti (h. 1332/1916), Yeni Akadi: Üssü İslâm (h.1332), Hangi Meslek-i Felsefeyi Kabul Etmeliyiz (1329/1913), Akvâm-ı Cihan (1329), Türk Ruhu Nasıl Yapılıyor? (1329), Türk Armağanı (ty.), Müslümanlar Dinleyiniz (ty.).

Hairdesigner
02-04-08, 19:37
Sören Kierkegaard (1813 - 1855)

document.title="Sören Kierkegaard (1813 - 1855) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/358.jpg
Kierkegaard’a göre felsefe Aristoteles’ten bu yana hep özlerle, idealarla, her türden mantıksal kurgularla ilgilenmiştir. Bu yüzden bireyin gerçek yaşamı gözden kaçmıştır. Kierkegaard, ilk eleştirilerini bu tutuma ve bu tutumun büyük temsilcisi Hegel’e karşı yapar; ona göre soyut düşüncelere dalmak ile ya da doğa bilimlerinde yapıldığı gibi ölçüp biçmekle bireyin varoluşu anlaşılamaz.
Varoluş, "somut, öznel ve uyanık insanın yaşamıdır." Varoluş terimini modern anlamda kullanan ilk filozoftur Kierkegaard. Varoluş derken ne anlıyor? İlkin soyut düşünmeye karşı somut düşünüşe yönelir o. Soyut düşünme de varoluşla ilgili kaygılarıyla birlikte tek kişi unutulmuştur. İkinci olarak nesnel düşünceye karşı çıkar. Nesnel düşünce de kişisel tutkunun, sevgi ve nefretin, ilginin kısaca her içten olan şeyin öldüğüne inanır. Nesnel düşünme karşısına, öznel düşünmeyi koyar. Öznel düşünen, kendi geçek varoluşunun iç yönünü ortaya koyarak felsefe yapar en çok karşı çıktığı filozofta yukarıda belirttiğimiz gibi "soyut düşünür" Hegel’dir.
Hegel’de öznel varoluşu içinde tek kişinin ortadan kalkmasına dahinin bile düşüncenin sürüklediği boş bir yaprak gibi olmasına karşılık, bu yeni felsefesi ile Kierkegaard tek kişiyi, kendi, asıl varoluşunu en uyanık bilinci içinde toplamak ister.
Bu felsefe doğrudan doğruya şu çağrıyı duyurmak ister: "yaşamını boşuna harcama, günlerini öldürme, uyku içinde geçirme, uyan ve insan ol!" Kendisi "bütün yaşamını, doymuşluğu içinde uyuklayan insanları nasıl uyandırabileceğini düşünmekle geçirdiğini" söyler. Belki insanları biri cılız biri kanatlı –eşit olmayan- iki atın çektiği bir arabaya oturup yürü diye bağırsa! Belki o zaman uyanacaktır. Kanatlı at sonsuzluk, cılız at zaman, arabacı da içimizden her biri. Zaman içinde sonsuzluğun kendisine parıldadığı kimse, kendi varoluşunda uyanmış olan kimsedir. En iyi uyandırma aracı da kaygılı korku ya da iç-daralmasıdır. Her insanın içinde bu korku yerleşiktir. Ona göre dünya da yapayalnız kalabileceği, tanrı tarafından unutulmuş olabileceği, milyonlarca iş güç arasında gözden kaçmış olabileceği korkusu. Ama korku, bu iç daralması korkak ruhlar için değildir. Ancak korkuyu ta yüreğinde bütün uyanıklığı ile tutan ve bundan kaçmayan kimse, bu korkuyla varoluşunun uyanıklığını sürdürebilir. Böylece varoluş sorusuna Kierkegaard’ın verdiği cevap: varoluş, somut, öznel ve uyanık insanın yaşamıdır. Varoluş, uyanık insanın yaşamını en açık sorumluluğu içinde sürdürdüğü bir bölümüdür, bir parçasıdır. Ancak varoluş, üzerinde düşünmeye elverişli değildir, onu düşündüğümüz anda onu ortadan kaldırmış oluruz. "kendisini düşündürmeyen bir şey vardı" diyebiliriz ancak, o da şu: varolmuş olan. Kavranamayan, olağanüstü bir şey ona ancak sezerek ve inanarak yakınlaşabiliriz. Varoluş öyle ise irrasyonel yani us dışıdır. Onu kavramlarımızla kavramaya çalışır çalışılmaz kaçıp gider elimizden. Öyle ise varoluş, paradoksal bir şeydir. Ancak düşünmeden önce veya sonra, ancak tutkular ve eylemlerle bir an için onu yakalayabiliriz, bir anlık, birden bire olan bir parlama içinde onu görebiliriz. Büyük ruh hareketlerinde ve tutkulu eylemlerde mantıksal düşünme çözülür, kaybolur. Düşünmek ve varoluş-olmak birleşemez.

Hairdesigner
02-04-08, 19:38
Petrus Abelardus (1079 - 1142)

document.title="Petrus Abelardus (1079 - 1142) - Kim Kimdir? - FORSNET";
Pek çok felsefe tarihçisinin gözünde skolastik felsefenin doruğunu temsil eden; kimilerince XII. yüzyıl Rönesansı’nın “diyalektik şövalyesi”, kimilerince de ortaçağ felsefesinin tek değme “dil filozofu” ilan edilen Fransız mantıkçı, ahlâk filozofu ve tanrıbilimci Abelardus, 1079’da Fransa'da dünyaya geldi. Ortaçağ felsefesinin en önemli tartışmalarından biri olan “tümeller” tartışmasını da başlatan Petrus Abelardus, oradan oraya, okuldan okula dolaşarak verdiği diyalektik ve tanrıbilim dersleriyle (nitekim Abelardus’un diğer bir adı da Palatinumlu Gezimci anlamına gelen Peripateticus Palatinus’tur) girdiği tartışmaların yanı sıra zeki, bilge ve bir o kadar da güzel Heloissa ile yaşadığı acı aşk serüveniyle de felsefe tarihinin en gözde filozoflarından biri olmuştur.

Zengin bir ailenin büyük oğlu olmasının getirdiği ayrıcalıklar ile yükümlülükleri elinin tersiyle bir kenara iterek kendisini felsefe, tanrıbilim ve mantık öğrenmeye adayan Petrus Abelardus, bu vazgeçişini özyaşamöyküsü “Historia Calamitatum”da (Felaketler Tarihi/Bir Mutsuzluk Öyküsü) şöyle betimler: “...Minerva’nın bağrına sığınmak için Mars’ın savaş alanını terkettim. Diyalektiği ve onun savunma biçimini felsefenin tüm öğretilerine yeğ tutarak, savaş ordularını mantığın ordularıyla değiştirdim; savaş ganimetlerini de tartışma saldırılarına kurban ettim” (Bir Mutsuzluk Öyküsü, çev. Betül Çotuksöken, s.16)

İlkçağ felsefesine ilişkin bilgisi oldukça sınırlı olan ve bu bilgisi daha çok Augustinus gibi ilk Hristiyan düşünürlerin yorumlarına dayanan Abelardus’un mantık alanında elinde en azından Aristotales’in “Kategoriler”i, “Yorum Üzerine”si, Boethius’un bu yapıtlar üzerine yorumları ile Porphyrius’un “Isagoge”si gibi temel kaynaklar bulunduğu bilinmektedir. Abelardus’un bu kaynaklardaki kimi yanlışlıkları ve atlamaları fark edip bunlar üzerine yoğunlaşması, her ne kadar kendisini geleneksel Aristotalesçi çerçevenin bir uzantısı ya da uyarlaması olarak sunsa da, mantık konusundaki temel çalışması “Logica Ingredientibus” (Yeni Başlayanlar İçin Mantık/Porphyrios Üzerine Yorumlar) aracılığıyla özgün bir “dil felsefesi” ve “mantık kuramı” geliştirmesini sağlamıştır. Abelardus adı geçen özgün kaynakları gelişkin ve kapsamlı bir “sözcüklerin ve tümcelerin anlamlandırılması kuramı”nı üretmek üzere kullanan ilk felsefecidir. Abelardus’un mantık kuramının Aristotales’inkinden ayrıldığı temel nokta, önermelere (tümcelere) ve önermelerin ne söylediklerine, terimlerden (sözcüklerden) ya da terimlerin anlamlarından daha çok ağırlık tanımasıdır.

Abelardus’un ahlâk felsefesi ile tanrıbilimi, mantık felsefesinde tümeller konusunda ulaştığı sonuca dayanır. Başka bir deyişle Abelardus’a göre tanrıbilimin dogmaları ve ahlâk felsefesinin kavramları birer tümeldir ve dilde bağlamlarına göre yer alırlar. Hem Stoacı etikten hem de Hristiyanlığın “cezalandırma ve ödüllendirme” öğretisinden etkilenen Abelardus, etik konusundaki düşüncelerini ortaya koyduğu “Ethica” (Etik) diye de bilinen “Scito te ipsum” (Kendini Tanı/Bil) ve “Dialogus inter philosophum, iudaeum et christianum” (Filozof, Yahudi ve Hristiyan Arasında Diyalog) adlı yapıtlarında insan ilişkilerindeki öznel öğeyi kurgular ve “yönelim”in ya da “niyet”in bir eylemin ahlâki niteliğindeki önemi üzerinde durur.

Eylemi kökeni bakımından ele alan ve kötülüğün eylemin kendisinde değil eylemin kökenindeki yönelimde (niyette) yattığını savunan Abelardus, kötülük ile günahı birbirinden ayırıp kötülüğün bir günah değil, günah işlemeye bir yönelim olduğunu öne sürer. Abelardus’un görüşünde “günah”, kişinin yapılmaması gerektiğini bildiği halde o şeyi yapması ya da o şeyin yapılmasına rıza göstermesi veya yapması gerektiğini bildiği halde o şeyi yapmayı atlaması ya da unutmasıdır.

Yalnızca bu eylemler, bu atlayıp unutmalar kişiyi Tanrı’nın gözünde suçlu kılar ve Tanrı’nın cezasını hak ettirir. Yapılmaması gereken birşeyi yapmaya rıza gösterme ya da eğilim duyma nesnel olarak kötü olsa da rıza gösteren kişi bilgisiz ya da cahil ise cezalandırılmaz. Rıza gösterme ya da eyleme olur verme yalnızca Abelardus’un Tanrı’nın küçümsenmesi ve aşağılanmasıyla bir gördüğü doğrunun ve iyinin hor görülüp aşağılanmasına neden olduğunda günahtır. Buna karşı benzer bir akıl yürütmeyle rıza iyiye, başka bir deyişle Tanrı’ya saygı ve sevgi gösterdiğinde ise erdemlidir.

Abelardus tanrıbilime ilişkin düşüncelerini ise tanrıbilimin temel kavramlarından biri olan “Theologia Summi Boni” (En Yüce İyinin Tanrıbilim), “Introductio ad Theologiam” (Tanrıbilime Giriş) ve “Theologia Christina” (Hristiyan Tanrıbilimi) adlı yapıtlarında sunmuştur. Bu yapıtlarında Tanrı’nın üçlüğüne, birliğine ya da tekliğine ilişkin çeşitli görüşleri diyalektik yöntem aracılığıyla ele alıp çeşitli uslamlamalar ileri süren Abelardus’un Tanrı’nın varlığını tanıtlayan uslamlamasına göre, akıllı varlıklar olarak akıllı olmayan şeyler dünyasına kesinlikle üstün olsak da bizlerin kendimiz tarafından oluşturulmadığımızı kabul etmemiz gerekir. Eğer dünya kendi kendisinin nedeni olsaydı-varoluşu için kendisinden başka bir şeye dayanmayan, varoluşu için kendisinden başka bir şeye dayanan şeye üstün olacağından-böyle olamazdı. Dolayısıyla dünya başka bir şey; bizim “Tanrı” diye adlandırdığımız bir yapıcı ya da yönetici tarafından varoluşa getirilir.

Abelardus’un bu uslamlama temelinde ulaştığı sonuç, varolan ya da meydana gelen herşeyin varolmak ya da meydana gelmek için bir nedenin olduğudur. Başka türlü olasaydı, Tanrı’nın meydana gelmeleri için hiçbir neden bulunmaksızın meydana gelmesini olanaklı kıldığı ya da varolmasına izin verdiği bir takım şeylerin bulunduğunun savlanmasına yol verilmiş olunurdu. Nitekim Abelardus bu savın düşünülmesinin bile “kutsal iyiliğin” değerine gölge düşürdüğünü düşünür. Abelardus bu görüş uyarınca Tanrı’nın yaptıklarının dışında yapmayı unuttuğu savlanan başka şeyleri ne yapabileceği ne de unutabileceği sonucunu çıkarır.

1142 yılında ölen Abelardus’un diğer önemli yapıtları arasında tanrıbilim alanında “aynı” konu üzerine öne sürülen “karşıt” görüşler ile bunların tutarsızlıklarını serimlediği bir alıntılar derlemesi olan “Sic et Non” (Evet ve Hayır/Hem Öyle Hem Öyle Değil) ile salt felsefe yazılarının en önemlilerini içeren “Dialectica” (Diyalektik) daha bir öne çıkmaktadır. Abelardus’un dil bilgisi üzerine yazdığı kitabı “Grammatica” ise günümüze ulaşmamıştır.

Hairdesigner
02-04-08, 19:38
Şeyla Benhabib ( .... - .... )

document.title="Şeyla Benhabib ( .... - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2818.jpg İstanbul'da doğan Benhabib, Amerikan Kız Koleji'nde okudu. ABD'ye giderek Brandeis Üniversitesi'nde felsefe tahsil etti ve öğrenimini Yale Üniversitesi'nde sürdürdü. 1993'ten beri Harvard Üniversitesi'nde profesör olan Benhabib, bir ara New School Araştırma Merkezi'ni yönetti. Liberal demokrasilerde çokkültürlülük, vatandaşlık kavramının değişimi gibi konularda çalıştı ve Cambridge Üniversitesi'nde dersler verdi. Benhabib, feminist teoriye en önemli katkıları yapan isimlerden biri olarak kabul ediliyor. Feminist Mücadele: Felsefi Değişim kitabı, bu konuyu tartışıyor.

1995'ten bu yana Amerikan Sanatlar ve Bilimler Akademisi üyesi olan Benhabib, Marx, Hegel, Weber ve Habermas üzerine yaptığı çalışmalarla da tanınıyor.

Hairdesigner
02-04-08, 19:38
Agrippa ( .... - .... )

document.title="Agrippa ( .... - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2920.jpg
Milattan Sonra yaklaşık I. yüzyılın sonu ile II. yüzyılın başında dünyaya gelen Agrippa, İlkçağ Yunan felsefesindeki kuşkucu geleneğin, özellikle de Pyrrhoncu Kuşkuculuk'un sürdürücüsü olan Romalı kuşkucu filozoftur. Akademia Kuşkuculuğu öğretisiyle yollarını ayırıp kuşkuculuğun "gerçek evi" olarak gördüğü Pyrrhon'un öğretisine yönelen Aenesidemos'un ardılı olan Agrippa, kuşkuculuğu temellendirmek için Aenesidemos'un ortaya koyduğu on tropos’u (diyalektik uslamlama) beşe indirerek kendi öğretisini kurmuştur.Kuşkuculuğu savunmak, yargıda bulunmaktan kaçınmayı (*epokhe) ve bilginin olanaksız olduğu düşüncesini temellendirmek için Agrippa'nın türettiği beş tropos kısaca şöyledir:

1- Aynı konu üzerinde öne sürülen görüşler başka başka olup birbirleriyle çatışır.

2- Akıl yürütme ya da öncüllere dayalı kanıtlama özü gereği bir çıkmazla karşı karşıyadır: her kanıtlama ayrıca kanıtlanması gereken öncüllere dayandığından ve bu sonsuza dek böyle sürüp gittiğinden hiçbir akıl yürütme kendi kendini kanıtlama ya da açıklama gücüne sahip değildir.

3- Akıl yürütme sürecindeki bu sonsuz geriye gidişin önünü alabilmek için kanıtlanmamış öncülleri ileri sürmek zorunludur: dogmacı filozoflar önermeler dizisinde sonsuza dek geriye gitmekten kaçındıkları için hiçbir zaman kanıtlayamayacakları varsayımlar öne sürerler.

4- Hem algılar hem de bunlara dayanan yargılar görelidir. Gerek algılar gerekse bunların doğurduğu yargılar özneye ve öznenin içinde bulunduğu koşullara göre değişir.

5- Kanıtlanacak şeyi kanıtın dayanağı yapmaktan doğan bir döngüsellik söz konusudur: herhangi bir ilkeyi tanıtlamaya kalkıştığımızda kendimizi bir kısır döngünün içinde buluruz; başka bir deyişle sonucu kanıtladığı düşünülen öncül ya da öncüller doğruluklarını yine sonuçtan aldıklarında, bu öncüllerin sonucu kanıtladığı ya da sağlama aldığı düşüncesi havada kalır.

Agrippa ayrıca, filozofların bir yandan akılla ilgili olanı duyularla, bir yandan da duyularla ilgili olanı akılla tanıtlamaya giriştiklerinden ötürü hep ikili bir kısırdöngüye düştüklerini de vurgular.

Agrippa, öne sürdüğü tüm bu gerekçe ve kanıtlara dayanarak, ne duyuların tanıklığına ne de insanın anlama yetisine güvenilebileceğini, bu nedenle de hiçbir konuda kesin hükme varılmaması gerektiğini savunur. Tıpkı Aenesidemos gibi o da dogmacılığın bu aşılamaz güçlüklerden dolayı tökezlemeye mahkum olduğunu düşünür ve ister bilginin olanaklılığı ister varlık ya da gerçeklik üzerine olsun her türden yargının askıya alınmasını (epokhe) salık verir.

Buna karşılık, Aenesidemos'un daha çok duyu algılarımızın yol açtığı güçlüklere yoğunlaşan tropos’larıyla karşılaştırıldığında Agrippa'nın tropos'ları, herhangi bir metafizik sorununu çözmenin olanaksızlığını gösteren kanıtları da içerdiğinden, çok daha derin bir kuşkuculuk barındırır. Bu yüzden kimi felsefe tarihçileri, kuşkuculuğu Akademia'nın uzlaşmacılığından kurtarıp eski ihtişamlı günlerine -katı Pyrrhoncu kuşkuculuğa- döndürmesinden ötürü, "yeni kuşkuculuk"un kurucusu olarak Aenesidemos'u değil de onu anarlar.
Son çözümlemede, Agrippa, insan bilgisinin, "bilgi" denilen şeyin birtakım varsayımlar ile ön kabullere dayandığını ve "yetkin" bilgiye ulaşmanın olanaksızlığını vurgulamasıyla birçok modern ve çağdaş düşünürü öncelemiştir.

Hairdesigner
02-04-08, 19:40
Farabi (874 - 950)

document.title="Farabi (874 - 950) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/230.jpg
Felsefenin Müslümanlar arasında tanınmasında ve benimsenmesinde büyük görevler yapmış olan Türk filozoflarının ve siyasetbilimcilerinden Fârâbî'nin, fizik konusunda dikkatleri çeken en önemli çalışması, Boşluk Üzerine adını verdiği makalesidir. Fârâbî'nin bu yapıtı incelendiğinde, diğer Aristotelesçiler gibi, boşluğu kabul etmediği anlaşılmaktadır.

Fârâbî'ye göre, eğer bir tas, içi su dolu olan bir kaba, ağzı aşağıya gelecek biçimde batırılacak olursa, tasın içine hiç su girmediği görülür; çünkü hava bir cisimdir ve kabın tamamını doldurduğundan suyun içeri girmesini engellemektedir. Buna karşılık eğer, bir şişe ağzından bir miktar hava emildikten sonra suya batırılacak olursa, suyun şişenin içinde yükseldiği görülür. Öyleyse doğada boşluk yoktur.

Ancak, Fârâbî'ye göre ikinci deneyde, suyun şişe içerisinde yukarıya doğru yükselmesini Aristoteles fiziği ile açıklamak olanaklı değildir. Çünkü Aristoteles (http://www.kimkimdir.gen.tr/?kim=aristo) suyun hareketinin doğal yerine doğru, yani aşağıya doğru olması gerektiğini söylemiştir. Boşluk da olanaksız olduğuna göre, bu olgu nasıl açıklanacaktır? Bu durumda Aristoteles fiziğinin yetersizliğine dikkat çeken Fârâbî, hem boşluğun varlığını kabul etmeyen ve hem de bu olguyu açıklayabilen yeni bir varsayım oluşturmaya çalışmıştır. Bunun için iki ilke kabul eder:

1. Hava esnektir ve bulunduğu mekanın tamamını doldurur; yani bir kapta bulunan havanın yarısını tahliye edersek, geriye kalan hava yine kabın her tarafını dolduracaktır. Bunun için kapta hiç bir zaman boşluk oluşmaz.

2. Hava ve su arasında bir komşuluk ilişkisi vardır ve nerede hava biterse orada su başlar.

Fârâbî, işte bu iki ilkenin ışığı altında, suyun şişenin içinde yükselmesinin, boşluğu doldurmak istemesi nedeniyle değil, kap içindeki havanın doğal hacmine dönmesi sırasında, hava ile su arasındaki komşuluk ilişkisi yüzünden, suyu da beraberinde götürmesi nedeniyle oluştuğunu bildirmektedir. Yapmış olduğu bu açıklama ile Fârâbî, Aristoteles fiziğini eleştirerek düzeltmeye çalışmıştır. Ancak açıklama yetersizdir; çünkü havanın neden doğal hacmine döndüğü konusunda suskun kalmıştır. Bununla birlikte, Fârâbî'nin bu açıklaması, sonradan Batı'da Roger Bacon tarafından doğadaki bütün nesneler birbirinin devamıdır ve doğa boşluktan sakınır biçimine dönüştürülerek genelleştirilecektir.

Hairdesigner
02-04-08, 19:40
Francis Bacon (1561 - 1626)

document.title="Francis Bacon (1561 - 1626) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/780.jpg
22 Ocak 1561 yılında Londra’da dünyaya geldi. Babası Kraliçe I. Elizabeth’in baş mühürdarlığını yapıyordu. 1573’te Cambridge’de felsefe ve hukuk öğrenimine başladı; 1576’da Pariste diplomat olarak görev yaptı. 1578’de ise babası ölünce mecburen Avukatlık mesleğine başladı. Büyük Yenilenme (http://www.bilimtarihi.gen.tr/kimkimdir/francis_bacon.html)nin ilk düşünceleri burada gelişti. 1593’te Avam Kamarası’na seçildi. 1597’de Denemeler’i yayınladı.
Bu dönemde Bacon’un başından trajik bir olay geçer. Avam Kamarası’na girdiği dönemde tanıştığı ve kendisine himayesine alan Kraliçe Elizabeth’in gözdesi olan Esex’in karıştığı büyük bir olay, onu da zor durumda bırakmıştı. Bacon da velinimetine komuoyu önünde suçlamak zorunda kaldı. Bu hamleyle kendisinin saraydaki konumunu güçlendirmeye çalıştı. Bu hamle birkaç yıl sonra ürününü verdi. Kraliçe Elizabeth’in 1603’te ölümü ve I. James’in hükümdarlığı Bacon’a başarının yollarını açtı. 1613’te başsavcı, 1616’da kralın özel danışmanı, 1617’de başmühürdar, 1618’de başyargıç oldu. Aynı yıl Verulam baronu, 1621’de de Saint Albans vikontu payelerini aldı. Bütün bunlar olurken felsefi çalışmalarını da sürdürüyordu. 1609’da Eskilerin Bilgeliği, Yeni Organonu yazdı. Buckingam sarayı’nın ve kralın gözdeki olan Bacon, göreviyle bağlı dürüstlük ilkelerini dilediğince uyguladı. Çaşitli davalarda pazarlıklara giriştiği ve servetini yolsuzlukla elde ettiği yolunda kuşkular doğdu. Bütün bunlar Bacon’un tekrar başladığı yere dönmesini sağlayacaktı. 1621’de bütün resmi görevlerinden uzaklaştırma ve sarayı terk etme cezasına çarptırıldı ve hapse girmekten sadece kralın iyilikseverliği sayesinde kurtuldu. Bacon bütün bunlardan sonra köşesine çekilme kararı aldı. Artık fazla zorlamayacaktı. Ve Bacon’un felsefi üretkenliği doruk noktasına ulaştı. 1621’de Büyük Yenilenme önsözünü kaleme aldı ve ertesi yıl VII. Henry’nin tarihini anlatan bir kitabı tamamladı. Fakat Bacon’un ömrü Büyük Yenilenme’yi tamamlamaya yetmedi ve 9 Nisan 1626’da öldü.

Hairdesigner
02-04-08, 19:40
Theodor Wiesengrund Adorno (1903 - 1969)

document.title="Theodor Wiesengrund Adorno (1903 - 1969) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2812.jpg Toplumbilim, ruhbilim ve müzikbilim alanlarında çalışmış, Frankfurt Okulu'nun "eleştirel kuramı”nın felsefi mimarlarından olan Alman düşünür Adorno, 11 Eylül 1903 yılında Almanya’da doğdu. Sonraları tüm felsefece görüşlerine damgasını vuracak olan Kant'ın “Arı Usun Eleştirisi” adlı kitabını toplum eleştirmeni ve sinema kuramcısı Siegfried Kracauer'le birlikte I. Dünya Savaşı'nın bitmesine yakın her cumartesi öğleden sonraları okumaya başladı. Kracauer'in rehberliği Adorno'ya, bu kitabın yalnızca bir bilgikuramı kitabı olmadığını, aynı zamanda tinin tarihsel konumunun da okunabileceği kodlanmış bir metin olduğunu düşündürttü. Annesinin ve kız kardeşinin etkileriyle müziğe karşı beslediği ilgiyi beste yapmaya dek vardıran düşünür, II. Dünya Savaşı yıllarını ise California'da sürgünde geçirdi.

Adorno, 1924'te Johann Wolfgang Goethe Üniversitesi'nde Edmund Husserl üzerine yazdığı tezi tamamlayarak felsefe doktoru derecesini aldı. Bir yıl sonra Alban Berg ile kompozisyon çalışmak ve Arnold Schoenberg etrafında toplanmış müzisyenlere, bestecilere katılmak için Viyana'ya gitti. Viyana gezisinin Adorno üzerindeki etkisi çok kalıcı oldu; "yeni müziğin" hem önde gelen bir savunucusu oldu, hem de felsefece biçemi Schoenberg ile Berg'in "atonal" kompozisyon tekniklerinin izlerini hep taşıyacak hale geldi.

Frankfurt'taki çalışmalarına dönen Adarno, Kierkegaard: Konstruktion des Asthelischen (Kierkegaard: Estetik Olanın Kuruluşu, 1933) adlı kitabıyla doçentlik sınavını verdi. Bu güç kitapta üç konu daha bir öne çıkmaktadır: 1) Kierkegaard'da, öznellik kavramında olduğu gibi, varoluşsal öğeleri soyut kategorilere dönüştürmek yoluyla varoluşçuluğun somutlaşma arzusunun açığa çıkarılarak eleştirilmesi; 2) şeyleşmiş toplumsal dünyanın yani kişilerin üzerinde baskı kuran öznelliğin savlarına kayıtsız kalan kurumlar dünyasının bir okuması; 3) tanrıbilimsel düşüncelerin tarihsel ve maddi somutlaştırılmasının sağlanması girişimi.

Adorno, Hitler Almanyası'ndan 1934'te kaçarak Oxford'a Merton College'a geldi. Burada geçirdiği üç buçuk yıl içinde o zamanlar arkadaşı Max Horkheimer'in yönetimindeki Institut für Sozialforschung'un (Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü) dergisine makaleler yazdı; daha sonra 1956'da yayımlanacak Husserl üzerine bir kitap hazırladı. II. Dünya Savaşı yıllarını ABD'de geçiren düşünür bu sıralarda Horkheimer ile ortaklaşa Dialektik der Aufklarung (Aydınlanmanın Diyalektiği, 1947) adlı kitabı yazdı.

Savaş sona erince Enstitü'yü yeniden kurmak için Frankfurt'a dönen Adorno izleyen yirmi yıl içinde müzik, edebiyat eleştirisi, toplumsal kuram ve felsefe üzerine çığır açıcı pek çok kitap ve makale yazdı. Örneğin, 1957 tarihli "Sociology and Empirical Research" (Toplumbilim ve Deneysel Araştırma) adlı makalesi artık, 1960'larda Almanya'yı kasıp kavuran "olguculuk tartışması"nın başlatıcısı sayılmaktadır. Adorno'nun iki önemli felsefe kitabı da bu dönemde yazılmıştır: Negative Dialektik (Olumsuzlayıcı Diyalektik, 1966) ile Asthetische Theorie (Estetik Kuram, 1970).

Adorno'nun felsefesi, içinde yaşadığı toplumsal dünya anlayışına gösterdiği bir tepki olarak okunabilir. O, ileri Batı toplumlarının Marx'ın çözümlediği kapitalist üretim ilişkileriyle kurulmuş olduğundan asla kuşku duymamış, özellikle de Marx'ın meta fetişizmi ile kullanım değerinin değişim değerince baskı altına alındığı konusundaki görüşlerine tümüyle katılmıştır. Adorno, ayrıca iktisadı biçimlendiren düzeneklerin aynısının sonuçta kültürel etkinlikleri de belirdiği düşüncesini de benimsedi. Sermayenin, iktisadı ussallaştırmasının doğal sonucu tahakküm ve yoksulluk (kabaca söylenirse "adaletsizlik") olurken, kültürün ussallaştırılmasının sonucu yabancılaşma ve anlamsızlık (kabaca söylenirse "yoksayıcılık") olmaktadır.

Avrupa'da faşizmin yükselmesinin ve işçi hareketlerinin çözülmesinin ardında yatan -ve daha sonraları Yahudi Soykırımı ile doruğuna ulaşan- nedenlere karşılık Adorno, modern dünyanın toplumsal ve iktisadi örgüsüne sinmiş gerçekten kayda değer ilerici eğilimlerin varlığından kuşku duymaya başladı. Hatta modern toplumların ussallaştırılması tasarısının tamamlanmış olmaktan uzak olduğuna ve dolayısıyla içgüdüsel olarak ilerici toplumsal oluşumların gelişmeci kesimleri de içinde olmak Üzere Marx'ın tarih kuramının da egemen kapitalist üretimininkine benzer ussallaştırma yapıları talep ettiğine inanmaya başladı. Adorno'ya göre modernliğin en köklü ikilemlerinin kökeninde usun ve ussallaştırmanın bu yapıları varsa, modernliğin bunalımı temelde "usun bunalımı" demektir. Her şeyden önce gerekli olan da usun eleştirilerek tedavi edilmesidir.

Adorno'nun modern usun bunalımının merkezinde yöntemin, çözümlemenin, sınıflandırmanın, evrenselliğin ve mantıksal dizgeliliğin her şeyden önce geldiği modern bilimsel usçuluğun olduğuna inancı tamdır. Adorno, nesnelerden kökten bir biçimde bağımsız tanımlanan usun dağıldığını, bozulduğunu ileri sürer.

“Aydınlanmanın Diyaletkiği”nde Adorno, ussallığın soy kütüğünü çıkarmayı amaçlar. Aydınlanma, insanın korkularının ve umutlarının bulaştığı doğal dünyaya, söylenlere karşıdır. Usun söylenden üstünlüğü varsayımı, böylelikle, usun insanbiçimci yansıtımlarından kurtuluşu haline gelir. Us dünyayı öznel izdüşümlerden çok nesnel bir biçimde resmeder. Adorno, bu abartılı us tablosunu hem biçim hem de içerik bakımından çelişkili bulur. Ona göre söylen de us da insanlığın kendisini söylensel güçlerden kurtararak gereksinimlerini karşılamak ve tutkularını doyurmak için doğal dünya üzerinde denetim kurma savaşımı sonucu ortaya çıkmıştır. Demek ki, aydınlanmış usun özerkliği varsayımı için gerekli biçimsel nitelikler, gerçekte insanın doğayla savaşımı içinde insanın soy kütüğü üzerinde temellenmektedir. Aydınlanmış us nesnel değildir; doğayı denetim altında tutmak isteyen insanın tutkularının hizmetindedir. Böylesi bir us insanın ayakta kalma güdüsünün somutlaşmasıyla, dolayısıyla ancak kendisi bir araç oldukça anlam kazanır.

Adorno'nun felsefece duruşu ya da etkinliği, kendisini açıkça sanatsal modernliğin eylemlerine ve yazgısına bağlar; bu nedenle de iç tutarlığı eksiksizdir. Adorno, felsefenin foyasını ortaya çıkarmak ister; usçuluğu ve anlama yetisini, bunların "özdeşi olmayan ötekisiyle" temellendirmek ister.

6 Ağustos 1969’da ölen Adorno'nun diğer önemli yapıtları arasında Arnold Schoenberg'in atonal müziğini müzikal modernizmin en üst noktası olarak savunduğu Philosophie der neuen Musik (Yeni Müziğin Felsefesi, 1949); somut, bireysel deneyimin modern, burjuva toplumundaki yok oluşuna ilişkin düşüncelerini yansıtan yüz elli üç çarpıcı aforizmadan oluşan MinimaMoralia (1951); Husserl'e ilişkin, görüngübilimin kaçınılmaz soyutluğu ya da aradığı somutluğu yitirmeye yazgılı oluşu üzerinde duran ve "yoğun" bir okuma sonucu ortaya çıkan Zur Metakritik der Erkennistheorie. Studien über Husserl und die phanomenologischen Antonomien (Bilgikuramının Üsteleştirisi: Husserl ile Görüngübilimsel Çatışkılar Üstüne incelemeler, 1956); Hegel üzerine denemelerden oluşan Drei Studien zu Hegel (Hegel Üstüne Üç Çalışma, 1963) ile Heidegger'in varoluşçuluğunu soyut ve tarihdışı olarak yorumladığı Jargon der Eigentlichkeit (Sahicilik Jargonu, 1964) sayılabilir.

Hairdesigner
02-04-08, 19:41
Musa Carullah Birgiyev (1875 - 1945)

document.title="Musa Carullah Birgiyev (1875 - 1945) - Kim Kimdir? - FORSNET";

1875 yılında Rusya'nın Rostov - Na_Don şehrinde doğdu. Babası Yârullah Efendi, annesi Habibullah Efendi'nin kızı Fatıma Hanım'dır.
İlk öğrenimini annesi Fatıma Hanım'dan aldı. 11 yaşında Rostov Rus Teknik Devlet Lisesi'ne girdi. Yükseköğrenimini bu liseyi bitirdikten sonra Buhara'da yaptı. Buhara'da Farsça, Arapça ve İslâm ilimlerini öğrendi. İkram Efendi ve İvaz Efendi'den fıkıh ve felsefe; Şerif Efendi'den matematik ve astronomi dersleri aldı. Öklid, Pisagor, Arşimed, Eflâtun, Aristo, Descartes, Bacon ve fikirlerini öğrendi. Hocaları için matematik alanındaki bazı eserleri Rusçadan Türkçeye çevirdi.
Buhara'da din ilimleri yanında felsefe, matematik ve astronomi alanlarında da derinleşen Bigiyev, tahsilini ilerletmek üzere İstanbul'a geldi. Burada önce Mühendislik Mektebi'ne kaydoldu. Ancak; yakınlarının ve hocalarının tavsiyesiyle tekrar İslâmî ilimlere yöneldi. İstanbul'dan aynı amaçla Mısır'a geçti. Kahire El-Ezher Üniversitesi'ne kaydoldu. Bir süre sonra bu okuldan da ayrılarak, özel araştırma ve çalışmalar yaptı. Muhammed Abduh'un derslerine devam etti. Mısır Milli Kütüphanesi'nde Kur'an tarihi üzerine araştırmalar yaptı.
Mısır'dan Hicaz'a geçti. Mekke ve Medine'de iki yıl dinî araştırmalar yaptıktan sonra Hindistan'a intikal etti. Hintli alimlerle görüş alışverişinde bulundu. Diyubent İslâm Üniversitesi'nde altı ay süreyle ilmî çalışmalar yaptı.
Hindistan'dan tekrar Kahire'ye dönen Bigiyev; üç yıl burada kaldıktan sonra önce Beyrut'a, oradan Şam'a gitti. Onbir yıl süren bu seyahatlerden sonra 1904 yılında doğduğu topraklar olan Kazan'a döndü. Bigiyev, bu seyahatları şu sözleriyle değerlendirir:
"-Büyük ümitlerle İslâm âlemini gezdim. Buhara, Türkiye, Mısır, Hicaz, Hint ve Şam diyarlarında dolaştım. Dinî medreselerin her birini gördüm. Fakat vatanıma maalesef akıbet-i tam kanaatle değil, temam-ı hayretle döndüm."
1904 yılında Arapça, Farsça ve İslâmî ilimleri öğrenmiş olarak doğduğu topraklara dönen Musa Carullah Bigiyev, burada "Tarih-ü'l-Kur'an ve'l-Mesahif" adlı eserini yazdı.
1905 yılında Kahire'de tanıştığı İbrahim Şevket Kemal Efendi'nin kızkardeşi Esma Aliyye Hanım ile evlendi.
Bigiyev, ilim tahsiline doymayan bir kişi idi. Nitekim sekiz çocuk sahibi olduğu bu mutlu evlilikten sonra da eşini ve çocuklarını annesine bırakarak Petersburg Rus Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu. Bir taraftan Hukuk tahsili yaparken, diğer yandan özel çalışmalarıyla Arapça ve İslâmî bilgilerini artırmaya devam etti.
Rusya'da Rus-Japon Harbi'nden sonra 1905 yılında patlak veren ihtilal, Musa Carullah'ın hayatında bir dönüm noktası oldu. Zira bu ihtilal üzerine Rusya'nın otokratik devlet yapısı meşruti monarşiye dönüşmüş ve Rus halkıyla beraber Rusya dahilindeki Türklere de bazı siyasi-dini hürriyetler verileceği ümidi doğmuştur.
Kazan Türkleri, Musa Carullah ve emsali din ve fikir adamlarının öncülüğünde kapsamlı bir faaliyet başlatmışlardır.
Bigiyev, bu amaçla 1906 yılında Ülfet Gazetesi'ni çıkarır. Bu gazetede ve diğer yayın organlarında yazdığı fikri yazılarla Kazan Türklerinin fikri uyanış dönemini başlatır. Bu dönemde gerçekleştirilen beş büyük kurultayın öncülüğünü yapar.
1906 yılında yapılan Nijni Novogorot Müslüman Kurultayı'nda başkâtiplik yapar ve bu kurultayın zabıtlarını "Islahat Esasları" adıyla yayınlar. Aynı yıl içinde gerçekleştirilen 3. kurultayda, kurulmasına karar verilen siyasî partinin yönetiminde yer alır. Bu faaliyetler Rus Çarlığı'nı rahatsız eder. Ülfet Gazetesi kapatılır ve baskı dönemi tekrar başlar. Artık, Musa Carullah'ın "Sürgün dönemi" başlamıştır. Japonya'dan, Hindistan, Mısır ve Almanya'ya sayısız seyahatler yaparak araştırmalarına devam eder.. Bigiyev, bu çalışmaları sonunda 120 eser yazar. Bunların çoğu imkânsızlıklar içinde yayınlanır.Eserlerinde Kur'an ve Sünnet temelinden kopmayan "ictihad" derecesinde yenilikçi fikirler öne sürer. Bu yönü ile hem "selefçi", hem "yenilikçi" bir görüntü sergileyen bu büyük fikir ve aksiyon adamı, 1949 yılında 75 yaşında iken Kahire'de vefat etti.

Hairdesigner
02-04-08, 19:41
Friedrich Engels (1820 - 1895)

document.title="Friedrich Engels (1820 - 1895) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/110.jpg
Friedrich Engels, 28 Kasım 1820'de Almanya'nın Barmen kentinde doğdu. Babası bir pamuklu dokuma fabrikatörüydü. Üniversitede felsefe öğrencisiyken geleneksel dinin ve varolan devletin, Prusya Devleti'nin yıkılmasını hedefleyen sol Hegelcilerin toplantılarına katıldı. 1837'de babasının baskısıyla ona ait dokuma fabrikasında çalışmaya başladığı için okulu bırakmak zorunda kaldı .
Manchester'deki fabrikada çalıştığı bu dönemde kapitalist üretim tarzının İngiliz işçi sınıfı üstündeki etkileri konusunda bir araştırma yaptı . 1844 Eylül'ünde Paris'te Marx (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?kim=karlmarks)'la tanıştı ve onunla ortak kuramsal çalışmalara yöneldi. 1847 Haziran'ında Londra'da, sonradan Komünistler Birliği'ne dönüşen Doğrular Birliği'nin kongresine katıldı. 1848 devrimi sırasında, Marx'la birlikte Köln'e geçti ve ayaklanmalara katıldı. 1864'te Uluslararası Emekçiler Derneği (Enternasyonal)'nin kuruluş çalışmasında yer aldı ve yürütme organına seçildi. Çalışma dünyasına ilişkin gündelik deneyimleri, kapitalist üretim tarzının gelişme biçimlerini derinlemesine çözümleyebilmesine olanak sağladı. Marx'ın ölümünden sonra Kapital'in ikinci ve üçüncü ciltlerinin bazı bölümlerini tamamlayarak yayınladı. Anti-Dühring, Doğanın Diyalektiği (1873-1886), üretim ilişkilerinin akrabalık biçimleri üstünde belirleyici rol oynadığını gösterdiği Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni (1884) adlı eserlerini yayınladı. 5 Ağustos 1895'de Londra'da öldü.

Hairdesigner
02-04-08, 19:42
Prof. Dr. Bedia Akarsu (1921 - .... )

document.title="Prof. Dr. Bedia Akarsu (1921 - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2972.jpg
İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde yaptığı dil, kültür ve ahlâk felsefesi çalışmalarıyla tanınan felsefecimiz Bedia Akarsu, 27 Ocak 1921'de İstanbul’da dünyaya geldi. Çapa İlkokulu ve Çapa Ortaokulu'ndan sonra İstiklâl Lisesi'ni bitirdi. Yükseköğrenimini 1943 yılında mezun olduğu İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü'nde yaptı. Aynı bölümde Ernst von Aster'in yönetiminde başladığı doktora çalışmalarını Joachim Ritter'in yanında “Wilhelm von Humboldt’da Dil-Kültür Bağlantısı” konulu tezle tamamladı (1954). Arnold Gehlen ve Hans Freyer'in İstanbul Üniversitesi'nde verdiği bir dizi konferansı ve Ritter'in derslerini Türkçe'ye çevirdi.

1956-1958 yıllarında Almanya'ya giderek Heidelberg Üniversitesi'nde Gadamer'in fenomenoloji seminerlerine katıldı ve Scheler üzerine araştırmalar yaptı. 1960 yılında "Max Scheler'de Kişilik Problemi" adlı çalışmasıyla doçent oldu. 1968'de Felsefe Tarihi!Kürsüsü'nde profesörlüğe yükseltildi. Bölümde Ahlâk Felsefesi, Çağdaş Felsefe Akımları, Felsefe Tarihi Semineri gibi dersler verdi. Felsefe Bölümü başkanlığı yaptı. 1963-1983 yıllarında Türk Dil Kurumu yönetim kurulu üyeliğinde bulundu ve felsefe terimlerinin Türkçeleştirilmesi çalışmalarında Macit Gökberk'le birlikte etkin rol aldı. Ardından 1984 yılında emekliye ayrıldı.

1988-1989'da Çukurova Üniversitesi Eğitim Fakültesi'nde Felsefe Grubu Öğretmenliği Bölümü'nün kurucusu olarak görev aldı. 1990-1996 yılları arasında ise İstanbul Üniversitesi Atatürk Enstitüsü'nde doktora dersleri verdi.

İstanbul Üniversitesi'nde Takiyettin Mengüşoğlu'nun başlattığı fenomenoloji ve felsefi antropoloji geleneği Nermi Uygur'la gelişirken, Bedia Akarsu Ernst von Aster'in de etkisiyle daha çok dil, kültür ve ahlâk felsefelerine eğildi. Doktora çalışmasında gerek yöntem gerekse yaklaşım açısından hocası Alman felsefe tarihçisi Ritter'in oldukça etkisinde kaldı. Öğrenciliği sırasında izlediği Mengüşoğlu'nun felsefi antropoloji seminerleri ve daha sonra Heidelberg Üniversitesi'nde katıldığı Gadamer'in fenomenoloji seminerleri ise onun Scheler üzerine çalışmasını olumlu yönde etkilemiştir.

Bedia Akarsu'nun Kant ahlâkına yönelmesiyle, 1933 Üniversite Reformu'ndan sonra Türkiye'de egemen konuma gelen Alman felsefe eğiliminin temelinde yer alan Kant, Mengüşoğlu'ndan sonra bir kez daha öne çıkmıştır. Akarsu, “Çağdaş Felsefe Akımları” adlı eserinde de daha çok Alman felsefe akımlarını ve filozoflarını tanıtır.
Eserleri: Wilhelm von Humboldt'da Dil-Kültür Bağlantısı (1955), Max Scheler'de Kişilik Problemi (1962), Modern Toplumda Kadın (1963), Ahlâk Öğretileri I: Mutluluk Ahlâkı (1963), Ahlâk Öğretileri II: Immanuel Kant'ın Ahlâk Felsefesi (1968), Çağdaş Felsefe Akımları (1979), Atatürk Devrimi ve Yorumları (1969), Felsefe Terimleri Sözlüğü (1979), Çağdaş Felsefe: Kant’tan Günümüze Felsefe Akımları (1987), Alatürk Devrimi ve Temelleri (1995), Max Scheler Felsefesi'nde Kip Kavramı ve İnsan-Olma Sorunu (1998), Metafizik ve Din Üzerine Görüşmeler (Malebranche'tan çeviri, 1946). Ayrıca makaleleri Felsefe Arşivi, Felsefe Tercümeleri Dergisi, Türk Dili, Arayış, Gösteri, Çağdaş Eleştiri ve Cogito gibi dergilerde yayımlanan Akarsu'nun Cumhuriyet gazetesinde de yazıları çıkmıştır.

Hairdesigner
02-04-08, 19:42
Erasmus (1465 - 1536)

document.title="Erasmus (1465 - 1536) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2862.jpg
Günümüzde, Rönesans’la birlikte ortaya çıkan hümanizm akımının yaratıcılarından ve en büyük temsilcilerinden biri olarak bilinen Rotterdamlı Erasmus, 1465 yılında Hollanda'nın Rotterdam kentinde doğdu. Bugünkü ortaöğrenimi karşılayan bir öğrenim döneminin ardından Augustin tarikatına girerek rahip oldu. Ancak hiçbir zaman geleneksel anlamda bir rahip olarak etkinlik gösteremedi; kendini daha çok bilime adamak istediği gerekçesiyle, dini makamlardan "cüppe giymeme" iznini aldı. Paris Üniversitesi'ne devam etti. 1499'da İngiltere'ye gittiğinde, john Colet, Thomas Morus (More) gibi aydınlarla tanıştı ve bu dostluklarla ufku daha da genişledi.

Papalığın düşünceler üzerinde kurduğu hegemonyaya karşı çıkarak, gerçek Hıristiyanlık ruhunu antik çağın yalınlığında aradı. Güzel sanatların ve bilimlerin yayılmasını, Avrupa'nın ortak bir sanat ve bilim anlayışının çatısı altında birleşmesini, hümanizmin birinci koşulu saydı. Özgün yapıtlarıyla ve çevirileriyle antik çağ düşüncesinin Avrupa'da yayılmasına çok büyük katkılarda bulundu. Martin Luther'in reformları başladığında, kilisenin yenilenmesi görüşüne katılmakla birlikte, Hıristiyan dünyasının kargaşaya, parçalanmaya sürüklenmesine şiddetle karşı çıktı.

1536'da Basel'de öldüğünde Avrupa'nın düşünce yaşamında papaların bile ziyaretine geldikleri bir kişi olacak kadar saygın bir yer edinmişti.

Deliliğe Övgü (özgün adıyla: Morias enkomion seu laus stultitiae),Erasmus'un canlılığını, geçerliliğini ve çekiciliğini günümüze değin değişmeden koruyabilmiş tek yapıtıdır. Bu küçük kitabın taslağını 1509 yazında, İtalya'dan İngiltere'ye yaptığı yolculuk sırasında çıkaran Erasmus, yazma işini İngiltere'de, dostu Thomas Morus'un evine vardıktan kısa süre sonra gerçekleştirdi; kitabı da Thomas Morus'a adadı. Yapıtını birkaç gün gibi kısacık bir sürede tamamlayan Erasmus, bu arada hiçbir kitaptan yararlanmadı.

Gülmece türündeki yapıta egemen olan iki temel görüş vardır. Bunlardan birine göre gerçek bilgelik, deliliktir. Öteki görüşe göre ise kendini bilge sanmak, gerçek deliliktir. İnsana yeryüzünde yaşama gücü kazandıran şey, gerçek bilge olma niteliğiyle doğrudan doğruya deliliğin kendisidir. Kitapta delilik (stultitia) , kendi kendisine övgüler düzer; bu arada çocuklukta ve yaşlılıkta, aşkta, evlilikte ve dostlukta, politikada ve savaşta, yazında ve bilimde deliliğin nasıl her zaman egemen olduğu gösterilir.

Tüm uğraş alanları, bu arada özellikle din kurumu ve din adamları bu panorama çerçevesinde sergilenir. Deliliği konuşturma kisvesi altında Erasmus, çağının kilisesine ve o kilisenin mensuplarına en acımasız eleştirileri yöneltir. Bu niteliğiyle “Deliliğe Övgü” çağlar boyunca bağnazlığa karşı kaleme alınmış en yetkin düzeydeki başyapıtlardan biri olmuştur. Yapıtın yazılışım izleyen sonraki yüzyıllarda -haklı olarak- düşünce düzeyindeki bağnazlığın her türlüsüne yönelen bir eleştiri diye yorumlanması, belki de bugüne değin koruduğu kalıcılığın baş nedenidir.
Yazınsal açıdan Deliliğe Övgü, Latin ozanı Horatius'un "hakikati gülerek söylemek" ilkesinin belki de en yetkin örneğidir. Biçim açısından Erasmus, yapıtını kaleme alırken daha önce yapıtlarım çevirdiği Lukianos ve Libanios'tan da esinlenmiştir.

Hairdesigner
02-04-08, 19:42
Henri Bergson (1859 - 1941)

document.title="Henri Bergson (1859 - 1941) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/276.jpg
Paris’te 1859’da doğdu. Musevî bir ailenin çocuğu olan Bergson, son çağın en önemli filozoflarındandır. Condorcet Lisesinde güçlü bir klasik eğitimden sonra 1877’de açılan bir genel retorik müsabakasında onur mükafatını kazandı. Daha o zamanlarda bile geniş bir hayal gücüne, orjinal şahsî düşüncelere sahip bulunuyordu. Aynı zamanda matematik mükâfatını da kazanmıştı. Hocası, öğündüğü öğrencisinin Pascal’la boy ölçüşecek bir matematikçi olacağını düşünüyordu. Fakat Bergson, matematik bilimlerini “çok yorucu” buldu ve hayatını felsefe ile geçirmeye karar verdi.

Bergson’un tahsil hayatı bir tekamüldü. Lisan yeteneği kuvvetliydi. Canlı ifadelere bayılırdı. İki özelliği göze çarpıyordu: Sert bir titizliği ve geniş bir hayâl gücü. İlim adamı kafasında şair ruhu taşıyordu.

Bergson zamanında geçerli görüş ve moda eğilimler hep maddeci idi. Tamamen materyalist bakış açısı revaçtaydı. Önceleri Bergson bu akımlara kapıldı ve tanrı-tanımaz olarak tanındı.

Mezun olduktan sonra Auvergne vilayetinde bir kasabaya öğretmenliğe tayin edildi. Buraya geldiğinde şüpheciydi, fakat burada şüpheciliği yok oldu. Kırda yürüyüşler yapıyordu. İçindeki şair ve isyan ruhu nihayet kendini gösterdi. Laboratuar denemeleri, fizik formülleri, ateist aydınların gösterişli cümleleri onun tanrı anlayışında önemli dönüm noktalarını oluşturdu.

Yaradılışın sonsuz sadeliğini karışık formüllerle ve zahiri teorilerle izaha çalışan bilim, Bergson tarafından eleştirilmeye başlandı.

Ona göre bilime “sığınmak”* (19. yüzyıl pozitivizmi böyleydi) “Ümit ve cesaretini kaybeden yorgun kafaların” işiydi.

AKIL YERİNE SEZGİ

Bergson, akıl yerine sezgiyi ön plâna çıkardı. Dikkatleri ruhçuluğa çekerek metafiziği güçlendirmeye çalıştı ve materyalizme karşı çıktı. Bergson’un sezgiciliği zekâdan ve akıldan ayrı bir bilme gücü olarak sezgi ile doğrudan doğruya ve bütün halinde eşyayı ve özünü bilebileceğimizi ileri sürdü. “Zekâ eşyayı bölerek ve ayırarak inceleyip kavrayabildiği halde sezgi doğrudan şuurdan çıkarak ilahi sevke benzer bir ilham gibi eşyanın mahiyetini bilirdi. Bu bilgi, hadiseler ve ruh üzerinde yabancı bir bakış gibi kalmayıp, insanın en derin tarafını değiştirirdi. Bu sanatkârane malûmat sayesinde insan eşyaya, maddeye, hayata hulûl eder, içine girerdi. Böylece tecrübe üstü hakikati bilmenin, metafiziğin ve mutlakın bilgisinin mümkün ve meşrû olduğunu ileri sürdü. Halbuki zekânın bilgisi tecrübeye, akıl yürütmeye ve analize dayanırdı.” Bergson, din adamının, ahlâkçının, sanatkârın ruhî gerçeğe nüfüz eden bilimdışı bir gücünden, sezgiden bahsetti. Âlem sonsuz, insan zihni sınırlıydı.

“Hakikat akılla değil, sezgi ve insiyakla kavranabilirdi.” Akıl fenomenlerle, yani gerçeğin dış görünüşleriyle uğraşabilir; o görüntülerin gerisindeki realite, ancak sezgi ile kavranabilirdi. İlim ve metafizikte büyük icadların çoğunun sezgiden doğ(ar)duğunu ileri sürdü.

Bergson’a göre bilim ancak dinamik bir tecrübe olan hareketi sembolleştirebilir, izah edemez. Basitleştirmek için biz kara tahtadan tebeşir ile iki noktayı birleştiririz ve bunu mekândaki noktaları izah için yaparız. “Fakat mekânda nokta diye birşey yoktur.” Çünkü muayyen sonlu bir şeydir. Mekân ise sonsuza kadar bölünebilir.


Bergson soruyordu: “Hiç kimse bir fikrin azametini ölçemez. Bir heyecan hararetin kalori miktarından mı oluşmuştur? Hürriyet uğrunda hayatlarını veren insanların kahramanlığı, cesaret hislerinin uyarılması gibi telâkki edilebilir mi?” Avrupa’da insanlığın hissiyat ve imanının kurtarıcısı olarak ortaya çıkan ünlü filozof, “Ahlâk ve Dinin İki Kaynağı” adlı eserinde şöyle diyordu: “Kapalı bir cemiyet, zekânın bozucu aksiyonuna karşı ancak bir din sayesinde mukavemet edebilir ve yaşayabilir.” O’nun delili, iç tecrübe delilidir. Yani hissiyatla, sezgiyle, mistik yolla Allah’a ulaşma kanaati taşır.

Hairdesigner
02-04-08, 19:43
Jean Baudrillard (1929 - .... )

document.title="Jean Baudrillard (1929 - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/3112.jpg
Simülasyon kuramını oluşturan ünlü Fransız düşünür Jean Baudrillard, 1929 yılında Reims'de dünyaya geldi. Baudrillard, meslek yaşamında ilk önce Almanca öğretmenliği yaptı ve 1966 yılında Nanterre Üniversitesi'nde Henri Lefebvre ile çalışmaya başladı. Bertolt Brecht'ten şiirler, Peter Weiss'den tiyatro oyunları ve Wilhelm E. Mühiman'ın "Üçüncü Dünya'nın Devrimci Cennetleri"ni çeviren yazar; ders ve konferanslar vermek üzere başta ABD ve Japonya olmak üzere dünyanın pek çok ülkesine gitti. Nanterre Üniversitesi'nde sosyoloji dersleri veren Baudrillard, "profesörlük" unvanını ancak 1990 yılında alabildi. Yirmi yıldan uzun bir süre başasistan olarak kaldı!

Günümüz düşün dünyasının en "çarpıcı" isimlerinden olan Baudrillard; esas olarak, simülasyon, yığınların zihniyeti, "öteki", baştan çıkarma gibi konuları kitaplarında ele aldı. Üretimin, rasyonel bir etkinlik olmadığını ileri sürmüş; tüketicinin, reklam vb. yollarla aldatılmasını göz boyayıcı bir oyun ve hem üretimi hem de tüketicinin isteğini tehdit eden bir öğe olarak yorumlamıştır.

"Körfez Savaşı" sırasında Fransız televizyonunda görüşlerine en çok başvurulan düşünür oldu, kitle iletişim araçlarında bir "star" haline geldi. İtalya, Meksika, Brezilya ve Japonya gibi ülkelerde yapıtlarının büyük bir çoğunluğu çevrildi. Türkçedeki ilk kitabı "Metinler ve Söyleyişler", çeşitli yapıtlarından alınmış metinlerin çevirisidir.
Eserleri: Simülakrlar ve Simülasyon, Baştan Çıkarma ÜZerine, Cool Anılar, Amerika, Siyah Anlar 1-2, Kusursuz Cinayet, Tam Ekran, Nesneler Sistemi, Tüketim Toplumu, Göstergenin Ekonomi Politiğine Eleştirel Bir Bakış, Üretimin Aynası, Simgesel Değişim ve Ölüm, Foucault'yu Unutmak, Beaubourg Olayı, Sessiz Yığınların Gölgesinde ya da Toplumsalın Sonu, Passwords, Komünist Partisi ya da Politikanın Sahte Cennetleri, İlahi Sol, Kötülüğün Şeffaflığı-Aşırı Fenomenler Üzerine Bir Deneme

Hairdesigner
02-04-08, 19:43
Jürgen Habermas (1929 - .... )

document.title="Jürgen Habermas (1929 - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2814.jpg Geliştirdiği "İletişimsel Eylem Kuramı" ile toplum kuramı alanında oldukça yankı uyandırmış, özellikle iletişim felsefesi alanındaki düşünceleriyle üstfelsefe tartışmalarına önemli bir açılım kazandırmış Frankfurt Okulu'nun en önemli son kuşak felsefecisi, Alman toplum kuramcısı ve eleştirmeni. Adı çok büyük ölçüde modern kamu alanı düşüncesi doğrultusunda temellendirdiği "kamusallık" ile "özgür kamusal ussallık" anlayışlarıyla öne çıkmasına karşın, Habermas iletişim kuramı, biçimsel olmayan uslamlama, etik, toplum bilimlerinin temelleri ve yöntembilgisi gibi alabildiğine değişik alanlara son derece önemli katkılarda bulunmuştur. Habermas, 1968 yılında yayımladığı “Bilgi ile İnsan İlgileri/Çıkarları” (Erkenntnis und Interesse) adlı kitabıyla Frankfurt Okulu'nun eleştirel kuramının önde gelen adlarından biri olarak düşün çevrelerinin dikkatlerini bir anda üstüne çekmiştir.

1981 tarihini taşıyan iki ciltlik “İletişimsel Eylem Kuramı” (Theorie des komunikativen Handelns) adlı çalışması toplum kuramına yapılmış çok önemli bir katkı olarak görülmektedir. Söz konusu yapıtında Habermas, temelde tek yönlü ussallaştırma sürecinin sonucu olarak modem toplumun karşılaştığı çeşitli siyasal, ekonomik ve kültürel bunalımların kökenlerini ortaya koymakta, bu bunalımlar sürecinin aşılması bağlamında temelde "uzlaşım" yoluyla normlar ile değerler üstüne kurulmuş ortak karar alma biçimlerini savunan bir çözüm önerisi getirmektedir.

1962 yılında yayımladığı ilk çalışması Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü: “Burjuva Toplumunun Bir Kategorisi Üzerine Araştırmalar”da (Strukturwandel der Öffentlichkeit: Untersuchungen zu einer Kategorie der bürgerlichen Gesellschaft) Habermas, devlet ile toplum arasında hiç değilse belli bir süreliğine arabulucu olacağı düşüncesiyle önerilmiş burjuva kamusal alanının izlerini sürmektedir. Özünde liberal kapitalizmin ekonomik ve toplumsal koşullarında köklenen burjuva kamusal alanı, özel kulüpler, kareler, eğitimli topluluklar, yazınsal örgütlenmeler, yayınevleri, dergiler ve gazeteler gibi devletin saltıkçı iktidarına karşı XIX. yüzyılda ortaya çıkan sosyokültürel kurumlara göndermede bulunmaktadır. Bir bütün olarak alındıklarında tüm bu kurumlar, çeşitli temel hak ve özgürlüklerin yasalaşmasıyla belli ölçülerde güvence altına alınmış "özel kişilerin kamusal düşünme alanı"nı oluşturmuştur.

Kuramsal bakımdan (bir ölçüde pratik bakımdan da) söz konusu kamusal alan, hem piyasanın özel alanından hem aileden hem de devletin siyasal jktidarından farklıdır. Bu açıdan bakıldığında, özel kişiler kendi ortak çıkarlarını ortaklaşa bir biçimde düşünme noktasına geldikleri her anda bir alan oluşturmaktaydılar. Bu kamusal alanın temel işlevi, yönetsel devlet eliyle uygulamaya konan siyasal iktidarı bir yandan sınırlamakken, bir yandan da onu meşru kılmaktır. Buna karşı Habermas'ın savı, bu kamusal alan tasarımının oldukça sınırlı bir yaşam oluşturduğu yönündedir. Kuram düzeyinde "düşünen kamu" tasarımı gerek tutucularca gerekse ilericilerce kuşkuyla karşılanmış olsa da liberal kuramda kamusal alanın savunulması kısıtlı bir dizi doğal siyasal hakkın ya da yurttaşlık haklarının biçimsel teminatından ileri gitmemekteydi. Tarihsel bir görüngü olarak burjuva kamusal alanı da eş derecede talihsiz bir yazgının kurbanı olmuştur.

Habermas, XIX. yüzyılın ikinci yansında "sivil toplumun yeniden feodalleşmesi" diye adlandırdığı saptama doğrultusunda "sivil toplumun ticarileşmesini, siyasal ya da siyasal olmayan otoritenin bürokratikleşmesini, en önemlisi de kitle iletişim araçlarını yönlendirip güdümleyen propaganda güçlerini büyüteç altına almaktadır. "Yeniden siyasallaşmış alan", burjuva kamusal alanının, tüketime yönlendirilmiş bir toplumun, yarışmaya dayalı bir siyasetin zorunlu toplumsal koşulu olan devlet ile toplum arasındaki ayrımı kemirmektedir.

Habermas, burjuva idealinde açığa vurulan normatif iddiaları asla ortadan kaldırmamış olmasına karşın, Kamusal Alanın Yapısal Dönüşmü geç dönem kapitalist toplumun başkalaşmış koşullan altında yenilenmiş bir kamusal alan olanağına oldukça temkinli yaklaşmaktadır. Aradan ancak otuz yıl geçtikten sonra Habermas “Olgular ile Normlar Arasında” (Faktizitat und Geltung, 1992) adlı kitabındaki oldukça iyimser bir notta karmaşık, çoğulcu toplumlarda demokrasi umuduna geri dönmektedir.

1960'lı ve 70'li yıllarda Habermas, birbiriyle yakından bağlantılı bir dizi konunun izini sürmüş; "siyasetin bilimselleştirilmesi"ni, çağdaş toplumlarda giderek arttığını gözlemlediği "teknokrat bilinç"i kesin bir dille eleştirmiştir. Habermas'a göre teknokrasinin her yeri sarması kaçınılamayacak bir durum olmamasına karşın, kuram ile pratik arasındaki, pratik bilgelik (phronesis) ile teknik beceriler (tekhne) arasındaki klasik ayrımın korunamamış olması böyle bir sonucu doğurmuştur.

Birçoğu “Kuram ile Praksis: Toplum Felsefesi Araştırmaları” (Theorie und Praxis: Sozialphilosophische Studien, 1963) adlı kitapta toplanmış bir dizi etkili yazısında Habermas, söz konusu ayrımın Hobbes'tan Hegel'e oradan da Marx'a dek modern siyaset kuramında hangi yollarla ortadan kalkmış olduğunun izini sürmektedir. Bu noktada Marx'a karşı Habermas, yabancılaşmış emeğin sonunun tek başına toplumsal aydınlanış getirmeyeceğini ileri sürerek, Marx'ın kendi "pratik" kavramının, onunla ilgili ve bir o denli önemli olan emek ile ortak dünya yorumlarına dayalı toplumsal etkileşim tarzları arasındaki ayrımı gölgelediğini dile getirmektedir.

Marxçı kuram Habermas'ın bakış açısına göre insan eylemlerini salt üretim paradigması içinde kalarak kavramsallaştırmadaki ısrarı nedeniyle insan eylemlerinin özünü oluşturan iletişim boyutunu görememiş; buna bağlı olarak da yanlış çıkarım mantıklarına dayalı yanlış sonuçlara varmıştır.

Yine bu aynı dönem boyunca Habermas, Alman toplumbiliminde "olguculuk tartışması" diye bilinen tartışma bağlamına oldukça dizgeli ve kapsamlı bir olguculuk eleştirisiyle katkıda bulunmuştur. Söz konusu eleştiri, eleştirel bir girişim olarak bilgi kuramını kaynağına alarak, Kant ile başlayıp XX. yüzyılın başında da görece eleştirel olmayan "bilim kuramı" haline gelişine değin "bilgi kuramının çözülmesi" sürecini incelemektedir.

Habermas'a göre olguculuk (ya da bilimcilik) hiçbir eleştirel çözümlemeye ya da temellendirmeye gerek duymaksızın yalnızca bilimlerin gerçek bilgi verebileceği sayıltısı üzerine kurulmuştur. Habermas, özellikle o dönemde çok gözde olan bu görüşe karşı çıkmış, bütün bilgi biçimlerinin de temel insan çıkarlarından ya da ilgilerinden doğduğunu ileri sürerek bilimin eleştirisine yönelik sağlam bir temel oluşturmaya çalışmıştır. Bu bağlamda Habermas, farklı bilgi türlerinin birbirlerinden ayırt edilmelerine olanak tanıyacak "yarı-aşkın" ya da insanbilimsel bakımdan kökleri derinlere uzanan" üç bilişsel ilgi/çıkar tanımlamaktadır: teknik ilgiye / çıkara karşılık gelen doğa bilimleri; pratik ilgiye/ çıkara karşılık gelen tarihsel-yorumbilgisel bilimler, aydınlanışa karşılık gelen eleştirel bilimler (örneğin, kendi bilimsel temellerini yanlış anlamaktan kurtulmak koşuluyla Marxçılık ile ruh çözümleme).

Böylelikle Habermas, toplum kuramı aracılığıyla bilgi kuramının devamlılığını sağlamış olduğu gibi, etkili bir olguculuk eleştirisi doğrultusunda eleştirel bir toplum kuramı için de "prolegomena", bir başlangıç noktası ya da ilk adım sunmuş olmaktadır. Ancak bu çabanın insanbilimsel desteklerini tam olarak içine sindiremeyen Habermas, çalışmalarında öteden beri etkili olan dil konusuna dönerek, "dilsel dönemeç"ten geçmiş bir bağlamda düşüncelerini yeniden yapılandırmıştır.

Habermas'ın başyapıtı sayılan “İletişimsel Eylem Kuramı” (1981) çağdaş düşünme evrenine gerek amaçları gerekse yapısı bakımından toplum kuramının yönünü değiştirecek denli önemli katkılarda bulunmuştur. Habermas kitabına tıpkı Weber ile Parsons gibi bir eylem tipolojisi geliştirmeyi amaçlayan üstkuramsal düşüncelerle başlamaktadır. Bu doğrultuda "uzlaşım yönelimli" (iletişim yönelimli) eylemler ile "başarı yönelimli" (ussal amaç yönelimli) eylemler arasında çok temel bir ayrım yapmış; buna bağlı olarak da "stratejik eylemler" ile "araçsal eylemler" arasında ayrıca bir ayrıma gitmiştir. Araçsal eylemler her zaman için fiziksel dünyada gerçekleştirilen amaç yönelimli müdahalelerdir. Genellikle etkililikleri açısından değerlendirilirken, teknik kurallara bağlı olarak da betimlenirler. Buna karşı stratejik eylemler belli sonuçlar elde etmek için insanları etkilemeyi amaçlayan eylemlerdir. Aynı araçsal eylemler gibi stratejik eylemler de etkililikleriyle değerlendirilip, oyun kuramının sunduğu araçlar yanında ussal seçim kuramlarınca betimlenirler.

Bu anlamda pek çok araçsal eylem aslında stratejik eylemdir de, buna karşı stratejik eylemlerden ancak kimileri araçsaldır. Öte yanda iletişimsel eylem, bütünüyle bağımsız ve ayrı bir toplumsal eylem türüdür. İletişimsel eylemin en son amacı başkalarını etkilemek olarak dile getirilemeyeceği gibi bu eylem türü sırf etkilemek yoluyla da gerçekleştirilemez. O nedenle daha çok dünyadaki herhangi bir şey üzerine uzlaşıma varma, bu konuda karşılıklı anlamaya ulaşma çabası olarak anlaşılması gerekmektedir. Bu açıdan bakıldığında bütün eylem türleri eninde sonunda amaç yönelimli olmasına karşın, iletişimsel eylemde ulaşılmak istenen tek amaç, karşıdaki kişi ya da kişilerin yaşam dünyalarına değgin onlarla işbirliği yaparak beraber yürütülen yorumlama süreci yoluyla ortak bir anlayışa varmaktır. Böyle bir süreçte, yani iletişimsel olarak eylemde bulunurken, Habermas'a göre kişiler az ya da çok ortaya koydukları savların geçerli olduğunu kabul ederler; ayrıca her iki taraf da karşılıklı olarak kendi savlarının geçerliliğini tanıtlayacak nedenler göstermeye, gösterdikleri bu nedenler doğrultusunda savlarının geçerliliğinin sorgulanmasına izin vermeye hazırlıklı olmalıdırlar.

Habermas daha teknik bir düzeyde, modern ussallık yapıları bağlamında, iletişimsel olarak karşılıklı anlamaya varma uğraşı içinde olan bireylerin kendi yorumlarını gerçekte üç temel "konuşma edimi"ne karşılık gelen üç ayrı geçerli sav türüyle dillendirdiklerini savunmaktadır: 1) sabit, değişmez konuşma edimlerinde ileri sürülen doğruluk savlan; 2) düzenli konuşma edimlerinde ileri sürülen normatif doğruluk savları; 3) dile getirmeci konuşma edimlerinde ileri sürülen doğruluk savları. Bu üstkuramsal ve yöntembilgisel düşünceler dışında İletişimsel Eylem Kuramı, bir ussallaştırma ve toplumsal ayrımlaşma sürecinin sonucunda ortaya çıkan modern toplum üzerine oldukça kapsamlı bir yorum sunmaktadır.

Hairdesigner
02-04-08, 19:44
Benedetto Croce (1866 - 1952)

document.title="Benedetto Croce (1866 - 1952) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/575.jpg
Benedetto Croce 25 Şubat 1866’da İtalya’da doğdu. On yaşından sonra sert bir Katolik eğitimine tabu tutulur, on yedi şayında iken Ischia’da meydana gelen yer sarsıntısında annesini, babasını ve kardeşlerini kaybeder ve hayatta yapayalnız kalan B. Croce, amcasının yanına Roma’ya gider.
1886’dan sonra Roma ve Napoli Üniversitelerinde ilkin edebiyat ve tarih, sonra da felsefe eğitimi görür. Almanya’ya, İspanya’ya, Fransa’ya geziler yapar ve 1900’den sonra Napoli’ye yerleşir. Bir süre sonra Napoli Üniversitesine profesör olur. 1903’ten itibaren ünlü “La Critica” dergisini çıkarır. 1910’da İtalyan Paralmentosuna senatör olur. İkinci Dünya Savaşı sırasında faşistler tarafından Sorrento’da interne edilir.ingilizler tarafından İtalya çıkartması sırasında kurtarılır. 1944’te Devlet Bakanı olur, İtalya Liberal Partisi şefliğini yapar, 1947’de Napoli’de kendi evinin, Piano Nobile’nin geniş salonlarında “İtalyan Tarih Araştırmaları Enstitüsü” kurar ve bu enstitü 50.000 ciltlik bir kitaplığı içine alır. Yaşamının son günlerine kadar B. Croce bu kitaplıkta çalışır. 1952’de Napoli’de ölür.

Hairdesigner
02-04-08, 19:44
Gianni Vattimo (1936 - .... )

document.title="Gianni Vattimo (1936 - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2815.jpg İki büyük Alman düşünürü Nietzsche ile Heidegger'in ortaya koyduğu düşünceler üzerinden giderek özellikle yorum bilgici felsefe bağlamında ortaya koyduğu özgün yorumlarla yakın dönem kıta felsefesinin adından en çok söz ettiren İtalyan felsefecisi. 1936 yılında İtalya'nın Torino kentinde doğan Gianni Vattimo, "Liceo classico" adı verilen zorlu klasik çalışmalar programını başarıyla tamamladıktan sonra, Luigi Pareyson ile birlikte Torina Üniversitesi'nde 1950'li yılların ortalarına dek Alman felsefesi yönelimli çalışmalarda bulundu. Pareyson, 1940'ların başlarında faşist rejim altındaki İtalyan kültürünün özgür düşünme ortamından bütün bütün yoksun olması gerçeğine karşın, İtalya'da varoluşçuluğu keşfetmeyi başarmış tartışmasız ilk büyük düşün adamıdır. Nitekim savaşın bitimini izleyen yıllarda, faşizmin küllerinden yeni ve daha kozmopolit (evrendeşçi) bir kültür yaratma amacıyla yürütülen ortak bir çabanın göze çarptığı İtalya'da, Pareyson Heidegger düşüncesini yorum bilgisi disipliniyle birlikte çağdaş İtalyan felsefesine tanıtan ilk kişilerden biri olmuştur.

Vattimo, Pareyson'un yönetiminde Torino Üniversitesi'nde doktorasını verdikten sonra, felsefe çalışmalarını Batı Almanya'daki Heidelberg Üniversitesi'nde, her ikisi de 1920'lerde Marburg'da Heidegger'in öğrencisi olan Hans-Georg Gadamer ve Karl Löwith'le birlikte sürdürmüştür. 1960'ların başlarına gelindiğinde, Vattimo'nun yürütmekte olduğu araştırmaların yönünü XIX ile XX. yüzyıl felsefelerine, en çok da öteden beri fırsat buldukça hep çalıştığı bir alana, yorum bilgisi ile varlık bilgisine çevirdiği görülmektedir.

Vattimo'nun düşünce yolundaki bu yön belirleyişi ya da yönünü bulmuşluk duygusu, 1960'lardan başlayıp 1990'lara dek süren yoğun bir düşünce üretimine, özellikle de Schleiermacher, Nietzsche ve Heidegger felsefeleri üzerine odaklanan bir dizi kitabın ortaya çıkmasına kaynaklık etmiştir. Öyle ki 1966'da -henüz 30'undayken- Vattimo, Royaumount Heidegger Kollokyumu'nda sunmuş olduğu son derece övgüye değer bir bildiriyle uluslararası tanınırlık kazanmıştır. Pareyson'un öğretim üyeliğinden emekliye ayrılmasıyla Estetik Profesörü olarak onun yerine Torino Üniversitesi'ne atanan Vattimo, 1982'den beri de aynı yerde Kuramsal Felsefe Profesörü olarak çalışmalarını hız kesmeden sürdürmektedir.

Düşüncelerine çok genel olarak bakıldığında, yorum bilgici düşünme kipine geçişi hem geleneksel metafiziğin hem de modernliğin sonunun doğal bir sonucu olarak değerlendiren Vattimo, bir yandan "temeldenci" düşünce dizgelerinin sona erişinin "özgürleşimci” ve "aydınlanmacı" bir yaşam bağlamına yol açtığı gerçeğine parmak basarken, öbür yandan bu yeni durumun modern toplumlar ile bireylerin deneyimleri üzerindeki açılımlarını araştırmaktadır.

Vattimo, Nietzsche ile Heidegger'in izinden yürüyerek, il pensiero debole diye adlandırdığı, Türkçe'ye "güçsüz düşünce" diye çevrilebilecek düşünce çerçevesinde, çağdaş dünyada kendisine dayanabileceğimiz sağlam bir varlık yapısının olmadığı saptamasından yola koyularak varolan bütün her şeyin tarihsel bakımdan belirlendiğini, dilsel sınırların dışında herhangi bir varlık bilgisel ilişki tasarlamanın bütünüyle olanaksız olduğunu ileri sürmektedir. Vattimo'ya göre "güçsüz düşünce", hep kendisini aşan bir söylem olarak tasarlanan, seslendiğiyle yetinmeyen felsefi usun yeniden değerlendirilmesine olanak tanıdığı gibi, günümüzün modern dünyasındaki deneyim süreksizliklerini ve kopukluklarını görebilmemizi sağlamaktadır.

Vattimo, kendi kuşağının Avrupa'daki pek çok üyesi gibi, 1968 öğrenci başkaldırısı sonrasında oluşan toplumsal durumdan önemli ölçülerde etkilenmiştir. Nitekim 1974 yılında Nietzsche üstüne yazdığı II soggetto e la maschera (Özne ile Maskesi) başlıklı çalışması 1968 başkaldırısıyla birlikte meydana gelen "burjuva öznenin ölümü" gibi son derece önemli bir olayı hem Marxçı ve Nietzscheci kavramlarla harmanlayarak çözümlemekte, hem de söz konusu ölüm olayını canı gönülden olurlayarak taçlandıran izlekler yansıtmaktadır.

Yine aynı dönemde Vattimo, dönemin toplumsal yaşam pratiklerine etkili bir biçimde katılmış, kısa bir süreliğine olsa da Torino'daki Radikal Parti'nin güncel politikalarının belirlenmesinde etkin bir rol oynamıştır. 1970'lerin sonlarından bu yana, özellikle il pensim debole'ye ilişkin yazılarıyla İtalya'nın en seçkin, en gözde çağdaş felsefecilerinden biri olarak tanınan Vattimo, modernliğin sonuna gelindiği bir dönemde düşünce ile varlığın "güçten düşmüşlüğü" üstüne sunduğu yorumlarla, 1980'li yıllar boyunca İtalya'da üstünde durmaya değer bir tartışma ortamının doğmasına yol açmıştır.

Vattimo'nun yazdığı kitaplar arasında en önemlisi olarak gösterilen Modernliğin Sonu: Post-Modem Kültürde Yoksayıcılık ile Yorum bilgisi (La fine della modernita: Nichilismo ed ermeneutica nella cultura post-moderna, 1985) kendi deyişiyle en genel anlamda ait olduğu "Avrupa Yoksayıcılık Geleneği" çerçevesine yerleştirilerek anlaşılması gereken bir çalışmadır. Ne var ki yoksayıcılık geleneğinin Almanya ile Fransa gibi ülkelerdekinin tersine İtalya'da öyle çok derin kökleri olmadığından, Vattimo ister istemez geçmişin ya da günümüzün öteki İtalyan felsefecilerinin yapıtlarına ancak tek tük göndermede bulunabilmiş, kendi düşünsel yönelimlerini besleyebilmek amacıyla sıcak ve etkin bir tartışmaya girebileceği bir İtalyan düşünürü olmayışının büyük eksikliğini çekmiştir. Nitekim bu eksiklik nedeniyle uzun yıllar çalışmalarını Nietzsche ile Heidegger üstüne yoğunlaştıran Vattimo, son dönemlerde Avrupa felsefesinin gelişiminde kilit önemde değeri bulunan düşünürlerden biri olmaya başlanmıştır.

Vattimo'nun çağdaş felsefede yaşanan bunalımın bir "bunalım felsefesi" ürettiğini açımlamaya yönelik olara geliştirdiği "güçsüz düşünce" tasarımı da son çözümlemede bu bunalımın en iyi biçimde teşhis edilmesi amacıyla geliştirilmiştir. Bu bağlamda Vattimo'nun postmodern felsefesinin önemi, günümüzde düşüncenin yaşadığı tıkanıklık durumundan kurtulmak için felsefece yoksayıcılığın içerdiği olanakları özgün araştırmalarla ortaya koymuş olmasında yatmaktadır. Vattimo'nun Modernliğin Sonu'ndaki ana uslamlaması, yoksayıcılık ile yorumbilgisi (Ya da "yorumlama felsefesi") arasındaki kilit önemdeki bağlantılardan birini kendisinden yararlanmaya açmaktadır. Nitekim yapıtın alt başlığı Post-Modem Kültürde Yoksayıcılık ile Yorumbilgisi de açıkça bunu öne sürmektedir. Doğruluğun değere (ya da Nietzsche'nin "inanç" yerine kullandığı terimle bir "bakışaçısı"na) indirgenmesi, sırasıyla yeni bir doğruluğun ya da düşünme için yeni bir temelin bulunmasına götürmez; çünkü varolan tek dünya "ayrım dünyası"dır.

Ayrım felsefesi bütün metafizik doğruluk savlarının olduğu gibi bütün mantık dizgelerinin de sökülmesine ya da yıkılmasına yoğunlaşmaktadır; ama aynı anda ortadan kaldırılmış olanın yerine geçme olasılığı bulunan yeni bir doğruluk olanağını da, yeni bir us olanağını da yadsımaktadır: XX. yüzyılın insanı için çelişen, çoğunlukla da birbirleriyle çatışan yorumlardan başka bir çıkış yoktur. Bu bakımdan Modemliğin Sonu, belli ölçülerde, Nietzsche ile Heidegger'in kendilerine özgü yoksayıcılık tasarımları arasındaki ayrılığı da araştırmaktadır. Vattimo, Nietzsche'nin yoksayıcı düşüncede "erk istenci"nin değiştirilmesi olanaklı olmayan başköşedeliğini vurgulayışını gözden geçirerek düzeltirken Heidegger'i izlemektedir.

Hairdesigner
02-04-08, 19:44
Katip Çelebi (1609 - 1657)

document.title="Katip Çelebi (1609 - 1657) - Kim Kimdir? - FORSNET";

Şubat 1609'da İstanbul'da doğdu. Asıl adı Mustafa'dır. Doğu'da Hacı Halife, Batı'da ise Hacı Kalfa adıyla da tanınır. Babası Abdullah Enderun'da yetişmiş, silahdarlık göreviyle saraydan ayrılmıştı. 14 yaşına kadar özel eğitim gören Kâtib Çelebi, 1623'te Anadolu Muhasebesi Kalemi'ne girdi. IV. Murad Dönemi'nde (1624-1640) girişilen Doğu Seferlerine kâtib olarak katıldı. 1635'te İstanbul'a dönerek kendisini tümüyle okuyup yazmaya verdi.
Dönemin ünlü bilginlerinin derslerine katılarak medrese öğrenimindeki eksikliklerini giderdi. Tarihten tıpa, coğrafyadan astronomiye kadar geniş bir ilgi alanı olan Kâtib Çelebi'nin aynı zamanda zengin bir kitaplığı da vardı. 1645'te sırası geldiği halde yükselemediği için kalemdeki görevinden ayrıldı. Ancak 1648'de Takvimü't-Tevarih adlı yapıtı dolayısıyla Şeyhülislam Abdürrahim Efendi aracılığıyla kalemde ikinci halifeliğe getirildi. Bundan sonra da öğrenme ve öğretme yolundaki çabalarını sürdüren Kâtib Çelebi peşpeşe yapıtlar vermeye başladı. Telif ve çeviri olarak yirmiyi aşkın kitap yazdı. En önemlileri tarih, coğrafya ve bibliyografya alanındadır.
Tarih alanındaki yapıtlarının ilki 1642'de tamamladığı Arapça Fezleke'dir. (Fezleketi Akvâlü'l-Ahyâr fi İlmi't-Tarih ve'l-Ahbar). Dört bölümden oluşan kitapta tarihin anlamı, konusu ve yararı anlatıldıktan sonra bu alandaki temel yapıtların bir bibliyografyası verilmiş, ardından da Klasik İslam Tarihçiliği'ne uygun olarak Dünya'nın yaratılışından 1639'a dek kurulan devletler ve meydana gelen önemli olaylar kısaca sıralanmıştır.
Arapça Fezleke'nin devamı niteliğindeki Türkçe Fezleke, 1591-1654 arasındaki olayları anlatan bir Osmanlı Tarihi'dir. Olayların kronolojik sıralamasının ardından her yılın sonunda o yıl içerisinde ölen devlet adamları ve bilginlerin yaşam öykülerinden ve yapıtlarından da kısaca söz eder. Takvimü't-Tevarih ise, Adem Peygamber'den 1648'e kadar geçen tarihsel olayların bir kronolojisidir.
En tanınmış yapıtlarından olan Tuhfetü'l-Kibar fi Esfari'l-Bihar'da kuruluş döneminden 1656'ya kadar, Osmanlı Denizciliği'nin bir tarihçesi yanında Osmanlı Donanması'nın, tersane ve bahriye örgütünün işleyişini anlatır, kaptan-ı deryaların yaşam öykülerini verir. Sonunda da son zamanlarda denizlerde uğranılan başarısızlıkları giderme yolundaki öğütlerini sıralar.
Coğrafi yapıtların en önemlisi olan Cihannüma, Osmanlı Coğrafyacılığı'nda yeni bir çığır açmıştır. Kâtib Çelebi, Cihannüma'yı iki kez yazmıştır. 1648'de yazmaya başladığı ilki, Klasik İslam Coğrafyası temelindeydi. Bu yapıtını henüz bitirmemişken eline geçen Gerardus Mercator'un Atlas'ını, Mehmed İhlasî adlı bir Fransız dönmesinin yardımıyla Latince'den Türkçe'ye çevirterek yeni bilgiler edindi ve 1654'te Cihannüma'yı ikinci kez yazmaya girişti. Ardından yine Mercator'un Atlas Minor'unu elde etti. Bunların yanı sıra Batılı coğrafyacılardan Ortelius, Cluverius ve Lorenz'in yapıtlarından da yararlandı. Doğal olarak eski Arap, İran ve Osmanlı Coğrafyacıların yapıtlarını da kullandı.
İkinci Cihannüma, Dünya'nın yuvarlak olduğunu da kanıtlamaya çalışan fiziki coğrafya ağırlıklı bir giriş bölümünden sonra Kristof Kolomb ve Macellan'ın keşif gezilerinden söz eder. Ardından Japonya'dan başlayarak Asya ülkelerini tanıtır. Bunların tarihleri, yönetim biçimleri, ekonomileri, inançları konusunda bilgiler verir. Bu arada İslam Coğrafyacılarının bilgi yanlışlarını gösterir, bunların harita kullanmamaktan ileri geldiğini açıklar. Bu ikinci Cihannüma'da anlatılan son yer Van'dır. Birinci Cihannüma'da ise Osmanlı Avrupa'sı ve Anadolu ile İspanya ve Kuzey Afrika'yı kapsamaktadır. Her iki biçimde de ek olarak birçok harita vardır.
Cihannüma, özünde tüm İslam ve Hıristiyan Coğrafyacılığı'nın da temeli olan Batlamyus (Ptolemaios) Kuramı'na dayanmakla birlikte, o güne dek hemen hemen hiç yararlanılmayan Batı kaynaklarını Osmanlı Coğrafyacılığı'na tanıtması bakımından büyük önem taşır.
Kâtib Çelebi'nin Batı'da tanınan en ünlü yapıtı Keşfü'z-Zünun an Esamü'l-Kütübi ve'l-Fünun'dur. Arapça bir bibliyografya sözlüğü olan yapıtta 14.500 kitap ve risalenin adı ve yazarı verilir. Bilim tasnifine göre ve alfabetik olarak düzenlenmiş olan yapıt, yirmi yılda tamamlanmıştır.
Kâtib Çelebi'nin tarih felsefesini ve toplum görünüşünü açıklaması bakımından önemli olan yapıtı Düsturü'l-Amel li-Islahi'l-Halel'dir. Kısa kısa dört bölümden oluşan bu küçük risalede İbn Haldun'un etkisi açıkça görülür. Toplumların da canlılar gibi doğup, gelişip, öldüğü görüşünü yineleyen Kâtib Çelebi, bu dönemlerin uzunluğunun ya da kısalığının toplumlara ve kişilere göre değiştiğini de ekler. Risalede Osmanlı Toplumu'nun ömrünün uzaması için de reaya, asker ve hazine konularında alınması gerekli önlemleri sıralar, öğütler verir. Daha çok dinsel konuları tartıştığı yapıtlarının en önemlilerinden olan İlhamü'l-Mukaddes fi Feyzi'l-Akdes'de kuzey ülkelerinde namaz ve oruç zamanlarının belirlenmesi, Dünya'da Güneş'in hem doğduğu hem de battığı bir yerin var olup olmadığı ve her ne yana yönelirse Mekke'den başka kıble olabilecek bir yer olmadığını tartışır. Arapça olan bu yapıtında yanıtlamaya çalıştığı bu soruları daha önce Şeyhülislam'a ve bilginlere sorduğunu, ama doyurucu bir karşılık alamadığını da belirtir. Son yapıtı olan Mizanü'l-Hakk fi İhtiyari'l-Ahakk'da da dönemin din bilgilerinin tartıştıkları çeşitli konular hakkında düşüncelerini açıklar. Karşıt düşüncelere hoşgörüyle bakılmasını öğütler. Din bilginlerinin kendi aralarındaki şiddetli tartışmalarının temelsizliğini ve zararlarını vurgular. Yapıtın sonunda kendi özyaşamöyküsüne yer verir. 6 Ekim 1657'de İstanbul’da vefat etmiştir.

Hairdesigner
02-04-08, 19:45
Ali Şir Nevai (1441 - 1501)

document.title="Ali Şir Nevai (1441 - 1501) - Kim Kimdir? - FORSNET";

1441'de Herat'ta doğdu. Babası Timur'un meliklerinden Sultan Ebu Said'in veziri Kiçkine Bahşi idi. Ali Şir Nevai'nin ilk eğitimini babası verdi. Daha sonraki eğitimine Horasan ve Semerkant'ta devam etti. Sultan Hüseyin Baykara ile okul arkadaşı idi. Hatta okurken aralarında kim devlet idaresine geçerse diğerini unutmamak üzere sözleşmişlerdi.
Sultan Hüseyin Baykara, Herat'ta yönetimin başına geçince sözleştikleri gibi Ali Şir Nevai'yi aradı. Onun Semerkant'ta olduğunu öğrendi ve Maveraünnehir Meliki Ahmet Mirza'ya bir mektup yazarak Ali Şir Nevai'yi kendisine göndermesini istedi. Ali Şir Nevai, Ahmet Mirza'nin adamları tarafından Herat'a götürüldü. Sultan Baykara onu önce mühürdar yaptı daha sonra vezirlik görevine tayin etti.
Görevi sırasında bol bol kitap okumak, ilim çevreleriyle sohbet etmek ve araştırma yapmak imkanı bulan Ali Şir Nevai, bir süre sonra yaptığı işten sıkılmaya başladı. İstifasını Hüseyin Baykara'ya sunduysa da kabul edilmedi. Aksine Esterabad Valiliği'ne tayin edildi. Ali Şir Nevai, valilik görevinde fazla durmadı ve 1490 yılında ayrıldı.
Valilik görevinden ayrıldıktan sonra bilim ve sanat konularında yoğunlaşan Ali Şir Nevai, 1501 yılında doğduğu şehir olan Herat'ta vefat etti.
Şiirlerini Türkçe ve Farsça yazan Ali Şir Nevai, Arapçayı da çok iyi öğrenmişti. Meşhur ilim adamlarından Molla Cami, onun şiir arkadaşlarındandır. Kaşgarlı Mahmut'tan sonra Türk diline en büyük hizmet eden kişi olarak tanınan Ali Şir Nevai, Muhakemet-ül Lügateyn adlı kitabında Türkçe ile Farsça'yı karşılaştırarak pek çok yerde Türkçe’nin üstünlüğünü savunmuştur. Nevai, bu kitabını Türkçe’yi bırakarak eserlerini Farsça verenlere ithafen yazmıştır. Ali Şir Nevai, Türkçe yazdığı şiirlerinde Nevai, Farsça yazdığı şiirlerinde ise Fani mahlaslarını kullanmıştır. Ali Şir Nevai'nin dördü Türkçe, biri de Farsça olmak üzere beş ayrı divanı vardır. Türkçe divanlarının genel adı Hazain-ül Maani'dir. Türkçe divanlarını, Garaibü’s-Sağir, Nevadir-üş Şebab, Bedayi-ül Vasat ve Fevaidü’l- Kiber adları altında yazmıştır. Beş mesnevisinden meydana gelen Hamse'si ile Türk edebiyatında ilk hamse yazan Ali Şir Nevai’nin divanlarından hariç 18 ayrı eseri daha vardır.

Hairdesigner
02-04-08, 19:45
Prof. Dr. Abdullah Necati Akder (1901 - 1986)

document.title="Prof. Dr. Abdullah Necati Akder (1901 - 1986) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2973.jpg
Sosyolojik ve felsefi bilgilere dayanarak ülke sorunlarını irdelemeyi temele alan idealist sosyal felsefe eğiliminin Cumhuriyet dönemindeki temsilcisi olan A. Necati Akder, 1901 yılında İstanbul’da dünyaya geldi.

Abdullah Necati Akder, ilköğrenimini Fatih ve Köprülü Fazıl Ahmet Paşa rüşdilerinde okuyarak tamamladı (1916). 1918 yılında İstanbul Dar-ül-muallimin'inin (Erkek Öğretmen Okulu) ilk kısmını bitirdikten sonra bir süre özel ilkokullar ile Bebek ve Beykoz dar-ül-eytâmlarında (yetimler yurdu) muallim olarak çalıştı. 1923 yılında Dar-ül-muallimin'inin orta kısmına girdi; daha sonra Yüksek Muallim Mektebi'ne geçti. Aynı zamanda Darülfünun Felsefe Bölümü'nde yükseköğrenim gördü ve 1928'de her iki okuldan da mezun oldu.

Eğitiminin bu ilk döneminde, Meşrutiyet dönemi ve Cumhuriyet'in kuruluşu aşamasında millet olarak “var kalma” sorunlarının yaşandığı bir tarih kesitine denk düşmesi itibariyle, dönemin İstanbul'unda muhtemelen Türkçülük akımı çevresinde merkezileşen fikir hayatı ve sosyal çevrelerle yakın ilişkiye girmiştir. Özellikle yanlı olarak okuduğu Yüksek Muallim Mektebi hayatı bu ilişkiler için oldukça elverişliydi. Ziya Gökalp (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=292)'in izlerini taşıyan Darülfunun Edebiyat Fakültesi ve Felsefe Bölümü de onun fikri gelişiminde etkili oldu. Bu dönemden hocası olan Mehmet İzzet'in "Milliyet Nazariyeleri ve Milli Hayat" dersleri ile Akder'in makaleleri arasında konulan işleyiş yöntemi bakımından önemli benzerlikler vardır.

1928-1933 yılları arasında sırasıyla Trabzon Lisesi'nde Felsefe, Afyon Orta Mektebi'nde Terbiye, Erzurum Lisesi'nde Felsefe ve Erzurum Muallim Mektebi'nde Edebiyat öğretmenliği yapan Necati Akder, 1933'te Maarif Vekilleti tarafından Fransa'ya felsefe öğrenimi için gönderildi. Sorbonne Üniversitesi Felsefe Bölümü'nü 1936'da bitirdikten sonra, Fransız ve Alman felsefelerini inceleyerek iki kültür arasında karşılaştırmalar yapması için Almanya'ya Berlin Üniversitesi'ne gönderildi. Burada dört yarıyıl öğrenim gördükten sonra 1939'da Türkiye'ye döndü.

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'ne Felsefe Doçenti olarak atandı. Felsefe Bölümü Başkanı Olivier Lacombe fakülteden ayrılıncaya kadar (1944) Akder, hem kendi dersleri olan Genel Felsefe ve Felsefe Tarihi derslerine girdi, hem Lacombe'un ders ve seminerlerini çevirerek ona yardımcı oldu, hem de Bölüm Başkan Yardımcısı olarak bölümün kuruluşunda ve yönetiminde görev aldı.

1948’de profesörlüğe atanan Necati Akder, Felsefe Bölümü başkanlığına getirildi. Yaş haddinden emekli olduğu 13 Temmuz 1971'e kadar hem bölüm başkanlığını hem de Sistematik Felsefe Kürsüsü başkanlığını yürüttü. Ayrıca 1945-1946 öğretim yılında Kara Harp Okulu'nda Felsefe dersleri, 1970 yılında ise Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü'nde ek görevle Din Felsefesi ve Ahlâk Felsefesi dersleri verdi. Şubat 1964'te Köln'de toplanan Ostkolleg Kongresi'ne "Şarkî Avrupa'nın iktisadi ve içtimai Durumu" başlıklı bir bildiri ile katıldı. Öte yandan üniversite dışında etkinliklerde de bulundu: 1960 ihtilalinden sonra Türk Ocakları başkanlığına getirildi; Türk Yurdu dergisinin yönetiminde yer aldı; 1961 yılında da Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü üyeliği ile Bilim Kurulu üyeliğine seçildi.

Necati Akder, "Modern Bir Kültür Buhranının ifadesi Olarak Bazı Felsefe Problemlerinin Tetkikine Giriş" adlı incelemesiyle 1942'de doçent oldu. Bu tezdeki fikirlerini daha sonra Türkiye'nin çeşitli kültürel ve güncel sorunlarına uygulayıp geliştirerek özellikle Türk Kültürü ve Türk Yurdu dergilerinde yayımladı. Akder, pek çoğu oldukça geniş hacimli olan bu makalelerinde, gerçekten de felsefi çözümlemelere dayanan bir yaklaşımla, Türk toplumunun içinde bulunduğu toplumsal dönüşümlerin sonucunda ortaya çıkan "kültür ve mefkûre buhranı"nın mahiyetini irdelemeye ve çözümlerini belirlemeye çalışır. Ona göre evrensel çapta bunalım, insanın içindedir. Bunalımın gerçek çözüm yolu da insanın içinde bir faaliyet olarak felsefededir, bilgeliktedir.
Necati Akder, daha sonra "Bir Aksiyon Problemi Olarak Felsefe" (1946) başlıklı incelemesinde felsefenin zamanımızda nasıl anlaşılması gerektiğini, bir taraftan skeptisizmden (kuşkuculuk) Sokrates (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=1585) bilgeliğine, pozitivizmden pragmatizm ve sosyolojizme, materyalizmden Marks (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=1585)izme, Viyana Çevresi felsefecilerinden Kant kritisizmine (eleştiricilik) ve yeni-ontolojiye, realizmden rasyonalizme, idealizmden psikolojizme kadar hemen bütün eski ve yeni felsefi görüşleri ele alarak, diğer taraftan da Anatole France, Tevfik Fikret, Mehmet Akif Ersoy (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=372) gibi Batılı ve Doğulu edebiyatçıları, Tagor gibi Hintli bir düşünür ve Ziya Gökalp gibi Türk düşünürlerinin fikirlerini irdeleyerek geliştirdiği çözümlemelerle ortaya koymaya çalıştı.

Hairdesigner
02-04-08, 19:45
Abderalı Protogoras ( .... - .... )

document.title="Abderalı Protogoras ( .... - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";

Sofistlerin en önemli temsilcilerinden birisi olan Protogoras, konferanslar ve dersler vererek bütün Yunanistan'ı dolaşmış ve kısa bir süre içinde çok zengin olmuştur. Felsefesi, bir çeşit Herakleitoscu (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?kim=herakliatos) relativizm idi. Gerçeği konu alan kitaplarından birinde "İnsan her şeyin ölçüsüdür", yani mutlak bir gerçeklik yoktur diyordu. Yine başka bir kitabında, "Tanrılara gelince, onların var olup olmadıklarını söyleyemem. Pek çok şey, bizi gerçeği bilmekten alıkoyar. İlk olarak maddenin karmaşıklığı, sonra insan yaşamının kısalığı." demiştir. Bu sözler atomcuları çok kızdırmıştı; kitaplarını Agora'ya götürüp yakmışlar ve kendisini de ölüme mahkum etmişlerdi. Ancak Protogoras, son anda kaçmayı başarmıştır. Protogoras'a göre, bilim edinmek için yapılacak çalışmalar değersizdir. Bu görüşleri nedeniyle, Protogoras'ın bilimin gelişmesini engellediği savunulur.

Hairdesigner
02-04-08, 19:46
Jelio Jelev (1935 - .... )

document.title="Jelio Jelev (1935 - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2817.jpg Bulgaristan’ın ilk demokratik başkanı olan Jelio Jelev, bir felsefeci ve modern zamanlarda Balkanlar'a damgasını vuran önemli bir devlet adamı. 1935 yılında Varna'da doğdu ve Sofya Üniversitesi'nde felsefe okudu. Üniversitedeki toplantılarda dogmatik görüşlere karşı çıkmasıyla göze çarptı ve yönetimle başı sık sık derde girdi. Doktora tezinde Lenin'in ‘‘felsefi kategoriler’’e ilişkin görüşünü eleştirdi. Önce bursu iptal edildi, ardından Sofya'ya ayak basması yasaklandı. Yedi yıl eşinin köyü olan Grosden'de toprakla ve felsefeyle haşır neşir oldu. Bu sırada kaleme aldığı ‘‘Faşizm’’ adlı kitabı önce pek önemsenmedi. Ama bir müddet sonra eserdeki ‘‘totaliter devlet’’ olarak ortaya koyulan tezin esas olarak Bulgaristan'daki sisteme bir eleştiri olduğu anlaşıldı.

Eski sistemin 10 Kasım 1989'da devrilmesinden sonra politika sahnesine çıktı ve 1990'da Bulgaristan devlet başkanı oldu. Yapılan ilk serbest seçimlerde tekrar devlet başkanı seçildi. 1997'de görevini bıraktığını ve yeniden felsefeye döneceğini açıkladı ve öyle de yaptı.

Hairdesigner
02-04-08, 19:46
Klemens von Metternich (1773 - 1859)

document.title="Klemens von Metternich (1773 - 1859) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2.jpg
Prens Klemens von Metternich, Avusturya’lı diplomattır. Aslen Alman olan Metternich, 1790’da Avusturya tebası olup dış işlerine girdi. 1795’te Almanya şansölyesi (İmparatorluk başkanı) von Kaunitz’e damad oldu. Çeşitli elçiliklerden sonra 1806’da tayin edildiği Paris büyükelçiliğinde dünyaca tanındı. Bu sırada Fransa’da I. Napoleon imparator idi. 1809’da Avusturya imparatorluk şansölyesi (federal başbakan) ve dışişleri bakanı oldu. Genellikle bu iki görevi birlikte yürüttü. İç aleminde nefret ettiği, Avrupa’nın düzenini bozan Fransız ihtilali’nin en büyük anarşisti saydığı Napoleon’u yıkmak için, çok sinsi bir diplomasi yürütmeye başladı. Resmen Fransa’nın müttefiki idi, fakat o bu görüntü altında Napoleon’a karşı gizliden gizliye politikalar üretiyordu. 1813 sonunda resmen Fransa’ya cephe aldı. Metternich 1814-1815 yıllarında yapılan ve “Napoleon’un karma karışık ettiği” Avrupa’yı yeniden düzenleyen Viyana Kongresi’nin toplanmasına öncülük etti. Avusturya o kadar güçlü olmamasına rağmen kongreye hakim oldu. Metternich hemen hemen bütün söylediklerini kabul ettirdi.
Fransız ihtilaline ve onun getirdiği prensiplerin, bilhassa cumhuriyetin amansız düşmanı olan Prens Klemens von Metternich, “devletlerin, hanedanların meşruluğu üzerine kurulduğu; aksi takdirde anarşi olacağı” fikrindeydi. Bu suretli Kutsal ittifak denin birliği meydana getirdi. İngiltere ve Fransa gibi liberal krallıklar katılmamakla beraber, bu anlaşmanın ruhuna sadık kalındı.
Avrupa’da 1830 ihtilalleri, büyük diplomatı müşkül durumda bıraktı., fakat avrupa düzeninin bozulmaması için mümkün mertebe çalıştı ve krizi atlattı. İhtilalcilere karşı amansız, ihtilalci olmayan halka karşı liberaldi. Avusturya imparatorluğunun suni yapısını biliyordu. Bu yapının parçalanmasından yalnız Almanlık ve Habsburglar’a bağlılık bakımlarından değil Avrupa düzeni ve barışı bakımından da endişe ettiği çok açıktı. 1848 ihtilali, yarım asırlık Metternich sistemini yıktı. 75 yaşına gelen Şansölye, tam 39 yıllık aralıksız bir başbakanlık ve dış işleri bakanlığından ve bu müddet içinde Avrupa sisteminin düzenleyicisi, koruyucusu olduktan sonra istifa etti. İmparator da değişti ve 18 yaşındaki Franz-Joseph tahta geçti. Metternich 1848 ihtilalinden tam 11 yıl sonra 1859’da öldü. Hatıraları oğlu Prens Richard von Metternich-Winneburg (1829-1895) tarafından yayınlandı.

Hairdesigner
02-04-08, 19:46
Victoria Camps (1941 - .... )

document.title="Victoria Camps (1941 - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2819.jpg
Kendisini ‘‘milliyetsiz’’ olarak tanımlayan Victoria Camps, 1941 yılında İspanya'nın Barcelona kentinde dünyaya geldi. Barcelona Üniversitesi'nde felsefe, Bağımsız Barcelona Üniversitesi'nde ise etik hocası. Ölü Tanrı'nın İlahiyatçıları (1968), Analitik Felsefe ve Pragmatik Dil (1976), Etik İmgelem (1983), Etik, Retorik, Siyaset (1988) Halk Erdemleri (1990), Gündelik Hayatın Huzursuzluğu (1996), Kadın Yüzyılı (1998) gibi mühim kitapların altında imzası var. Barcelona'daki çeşitli hastanelerin etik komitesinde yer aldığı gibi, çeşitli alternatif kuruluşların da başkanlığını veya yönetim kurulu üyeliğini yürütüyor. Bir taraftan da, Isegoria Dergisi'nin yazı kurulu üyeliğini ve Etik Tarihi isimli ortak bir kitabın koordinasyonunu yapıyor.
‘‘Geleceği geçmişten değil, bugünden başlayarak inşa etmeliyiz’’ diyen Camps, Katalan milliyetçiliği kadar, İspanyol milliyetçiliğine de karşı çıkıyor.

Hairdesigner
02-04-08, 19:47
Kazimierz Ajdukiewicz (1890 - 1963)

document.title="Kazimierz Ajdukiewicz (1890 - 1963) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2848.jpg 1890 yılında Polonya'da doğan Polonyalı felsefeci Kazimierz Ajdukiewicz, dil felsefesi, mantık, bilgi kuramı ve bilim felsefesi üzerine önemli çalışmaları bulunmaktadır. Lvov-Varşova Okulu'nun önde gelen bir üyesi olan Ajdukiewicz, 1930 yılında Duhem ve Poincare'nin bilim felsefesindeki uzlaşımcılığının bir uzantısı olan radikal uzlaşımcılığın bir uyarlamasını ortaya koymuştur. Burada Ajdukiewicz, bilimsel bilginin ancak kapalı ve bağlantılı dil dizgeleriyle ifade edilebileceğini savunur. Kapalı ve bağlantılı bir X dilinin anlam dizeleri onun kavramsal aygıtlarıdır ve bu X diline ilişkin genel kanıtsavlardan, iki kavramsal aygıtın özdeş olup olmadıkları ya da birbirlerine çevrilebilir olup olmadıkları çıkartılabilir.

Bir bilimsel ifadenin kabul görüp görmemesi belirli bir X diliyle bağlantılıdır. Eğer X dili kapalı ve bağlantılı ise kavramsal aygıtlarımızı her zaman için değiştirebileceğimizden ötürü deneysel durumlar haerhangi bir önermeyi kabul etmemizde ya da reddetmemizde etkili olamazlar.

Ajdukiewicz'e göre deney verileri kavramsal aygıtlarla yakından bağlantılıdır ve her kavramsal aygıt bir dünya görüşü ürettiğinden kuramlar ve gözlem raporları mutlak kabul edilmeyip bunların belli bir dünya görüşü ya da bakış açısına bağlı oldukları söylenmelidir. Bu nedenledir ki Ajdukiewicz'in uzlaşımcılığı "radikal" olarak adlandırılır.

Ajdukiewicz sonraları, 1930'ların ortasında, bağlantılı ve kapalı diller düşüncesinin bir "kağıt üzerinde kurgu" olduğu sonucuna vararak radikal uzlaşımcılığını anlambilgisel bilgi kuramı adına terk etmiştir.

Anlambilgisel bilgi kuramında bilgikuramı ile varlıkbilgisini birleştirmeye çalışan Ajdukiewicz, dünya üzerine konuşurken bir "nesne dili" kullandığımızı belirtir. Ajdukiewicz'e göre bilgikuramı, dünya ve onun hakkındaki bilgimize ilişkin olduğından, bir bilgikuramcı bilgiyi ve onun nesnesini kavramak için bir "üstdil" kullanmak zorundadır.

Ayrıca Ajdukiewicz, bilim felsefesinde saptama ya da karar verme kuramına dayanan genel bir yanılabilir çıkarımlar kuramı oluşturmaya çalışmıştır. Mantık felsefesi alanında da çalışan Ajdukiewicz'in bu alandaki en büyük katkısı dizimsel kategoriler için geliştirdiği biçimsel yazılıştır. Ajdukiewicz'in başlıca yazıları "Bilisel Dünya Görüşleri İle Diğer Denemeler 1931-1963 / The Scientific World - Perspective And Other Essays 1931-1963, 1978" adlı yapıtta toplanmıştır. Diğer çalışmaları arasında "Tümdengelimli Bilimlerin Yöntembilgisi Üstüne" ile "Dil ve Bilgi" sayılabilir.

Hairdesigner
02-04-08, 19:47
Rene Girard (1923 - .... )

document.title="Rene Girard (1923 - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2816.jpg
1923 yılında Avignon'da doğan Girard, 1943-47 yılları arasında Paris'teki Ecole des Chartres'de tarih ve arşiv okudu. Ortaçağ tarihi konusunda uzmanlaştı ve 1947'de bir yıllığına Indiana Üniversitesi'ne gitti. Burada çalışmalarını sürdürürken dile merak saldı. Duke Üniversitesi'nde bir süre görev yaptıktan sonra Johns Hopkins'te profesör oldu. 1981'de Stanford'da göreve başladı ve 1995'te emekli oldu. Meslektaşları, Girard'ın tezlerini tartışmak üzere 1990 yılında ‘‘Şiddet ve Din’’ isimli bir platform oluşturdu. Söz konusu platform, her yıl ABD'de veya muhtelif Avrupa ülkelerinde çalışmalarına devam ediyor. Ayrıca yine Girard'in fikirlerini tartışmak üzere kurulan Contagion Dergisi de 1994'ten beri yıllık olarak yayımlanıyor.
Kitapları arasında, Feodor Dostoyevski: Yeraltının Doğuşu, Şiddet ve Kutsal, Kıskançlığın Tiyatrosu: William Shakespeare, Şimşek Gibi Düşerken Şeytanı Gördüm sayılabilir. İnsan Doğasının Geleceği, Kamusallığın Yapısal Dönüşümü var.

Hairdesigner
02-04-08, 19:47
Abderalı Demokritos ( .... - .... )

document.title="Abderalı Demokritos ( .... - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";

Doğum ve ölüm tarihleri belli olmamakla birlikte, Zenon'dan 30 yıl sonra doğduğu sanılmaktadır. Çok gezmiş, Babil'e ve matematik öğrenmek üzere Mısır'a gitmiş ve orada beş yıl kalmıştır. Hatta bu seyahatları sırasında Hindistan'a kadar uzanmış olduğu sanılmaktadır. Ancak Demokritos bir gezgin değil, bir bilgi arayıcısıdır.

Demokritos'a göre, evren doluluk ve boşluktan oluşmuştur. Dolu kısım, bölünemez küçük parçacıklar, yani atomlar tarafından doldurulmuştur; bunlar ölümsüz ve yalındırlar. Nitelikleri aynı ama biçimleri ayrıdır. Varlıklar bu atomların bir araya gelmelerinden oluşmuşlardır ve bir arada bulundukları sürece vardırlar; şayet bunları oluşturan atomlar bir nedenle dağılırsa yok olur giderler. Evrende gözlemlenen değişim, atomların birleşmesi ve dağılmasından ibarettir. Atomcu kuram, özünde mekanist ve deterministtir, ama bu dönemde atomların nasıl hareket ettiklerine ilişkin güçlü bir yaklaşımın eksikliği duyulmaktadır.

Demokritos, ruhu maddeden ayırmaz; ruhu oluşturan atomlar daha ince, daha hafif ve daha hareketlidir; hepsi o kadar. Bu tür ince atomların birleşimine ruh dediği gibi akıl da der. Bunlar, evrenin her yerine dağılmıştır; öyleyse evren canlı ve akıllıdır. Ancak Tanrı yoktur; Anaksagoras'ın belirttiği anlamda bir nous da bulunmaz.

Hindistan'da da atomcu görüşlerle karşılaşılmaktadır; ancak tarihini saptamak olanaksızdır. Eğer daha önce ise, Yunanlıların bundan haberdar olup olmadıkları düşünülebilir. Haberdar olmaları olanaksız değildir; çünkü Demokritos İran'da bulunduğu sıralarda doğrudan veya dolaylı olarak bu görüşleri öğrenmiş olabilir. Gerek Yunan'da ve gerekse Hint'te birbirlerinden bağımsız olarak düşünülmüş olması da mümkündür; ancak atomcu görüşün Doğu kökenli olduğuna ilişkin başka bulgular da vardır. Mesela Poseidonius (M.Ö. 1. yüzyıl) bu kuramı, bir Fenikeli olan Sidonlu Mochos'a, yine Byblioslu Filon ise Beyrutlu Sanchuniaton'a atfetmektedir. Filon, bu adamın kitaplarını Yunanca'ya çevirmiştir.

Demokritos matematikle de ilgilenmiş ve Bir Daire veya Bir Küreye Çizilen Teğet, Geometri Üzerine, Sayılar Üzerine (aynı adı taşıyan bir yapıtı daha vardır) ve İrrasyoneller Üzerine adını taşıyan yapıtlar vermiştir.

Bir Daire veya Bir Küreye Çizilen Teğet'te, kürenin veya dairenin teğetle ortak olan bir tek noktası bulunduğunu ve teğet biraz oynatılacak olursa, bu defa daireyi ve küreyi iki noktada keseceğini ve teğet olma özelliğini kaybedeceğini söyler.

Geometri Üzerine adlı yapıtın içeriğine ilişkin fazla bir bilgiye sahip değiliz. Ancak Chrysippus'a dayanarak Plutarkos'un yapmış olduğu şu aktarma gerçekten çok ilginçtir :

"Demokritos, bir koninin, tabanına paralel olan dairelerle kesilecek olursa, kesitlerin yüzeyine ilişkin neler söylenebileceğini sormuştur. Bunlar eşit midir? Yoksa değil midir? Eğer eşit değillerse, o zaman koninin yüzeyi merdivene benzeyecek, yani düzgün olmayacaktır. Eğer eşitlerse, o zaman da koni bir silindir özelliğine sahip olacaktır. Bu son derece gariptir."

Bu yorum son derece ilginçtir; çünkü Demokritos, bu yorumunda, bir cismin sonsuz sayıda kesitten oluştuğunu göstererek Archimedes'e yaklaşmıştır. Demokritos şunu sezmiştir : Eğer iki piramit, eşit tabana ve eşit yüksekliğe sahipseler, tabana paralel olan düzlemler tarafından eşit yüksekliklerden kesildiklerinde oluşan piramit kesitleri birbirlerine eşit olacaktır. Sonsuz sayıdaki kesitleri eşit olduğu için, iki piramidin hacimleri de eşittir. Bu bir bakıma, Cavalier'in ortaya koyduğu, "İki hacimin, aynı yükseklikten alınan kesitleri, her konumda eşit iseler, bu iki hacim eşittir." ilkesine benzemektedir.

Demokritos'un incelemiş olduğu konular, Eukleides'in Elementler'de incelemiş olduğu bazı konularla paralellik göstermektedir. İrrasyonel Doğrular ve Hacimler adlı yapıtı, konilere ilişkin yapmış olduğu çalışmaların sonucunda yazılmıştır. Burada irrasyonelleri incelemiş olması çok doğaldır. İçeriğinin ne olduğu bilinmese de, irrasyonel doğruların bölünemez olduğunu düşünmüş olabilir. Konilerde karşılaşmış olduğu sürpriz karşısında, nasıl bir tavır takınmış olduğu bilinmiyor. Acaba benimsemiş olduğu atom kuramıyla, bu sonucu nasıl uzlaştırmıştır? Çünkü atomun parçalanamaz olduğunu kabul ederse, koni kesitlerinin merdiven biçiminde olduğunu da kabul etmek zorunda kalacağı açıktır.

Hairdesigner
02-04-08, 19:48
Yusuf Has Hâcib ( .... - .... )

document.title="Yusuf Has Hâcib ( .... - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";

11. yüzyılın başlarında Balasagun'da doğmuş olan Yusuf Has Hâcib asil bir aileye mensuptur. Balasagun'da yazmaya başladığı Kutadgu Bilig (Mutluluk Bilgisi) adlı yapıtını 1069 yılında Kaşgar'da tamamlayarak Karahanlı hakanlarından Ebû Ali Hasan ibn Süleyman Arslan Hakan'a sunmuştur.

Kutadgu Bilig, her iki Dünya'da da mutluluğa kavuşmak için gidilmesi gereken yolu göstermek maksadıyla yazılmıştır. Yusuf Has Hâcib'e göre, öteki Dünya'yı kazanmak için bu Dünya'dan el etek çekerek yalnızca ibadetle vakit geçirmek doğru değildir. Çünkü böyle bir insanın ne kendisine ne de toplumuna bir yararı vardır; oysa başkalarına yararlı olmayanlar ölülere benzer; bir insanın erdemi, ancak başka insanlar arasındayken belli olur. Asıl din yolu, kötüleri iyileştirmek, cefaya karşı vefa göstermek ve yanlışları bağışlamaktan geçer. İnsanlara hizmet etmek suretiyle faydalı olmak, bir kimseyi, hem bu Dünya'da hem de öteki Dünya'da mutlu kılacaktır.

Yusuf Has Hâcib bu yapıtında bilimin değerini de tartışır. Ona göre, alimlerin ilmi, halkın yolunu aydınlatır; ilim, bir meşale gibidir; geceleri yanar ve insanlığa doğru yolu gösterir. Bu nedenle alimlere hürmet göstermek ve ilimlerinden yararlanmaya çalışmak gerekir. Eğer dikkat edilirse, bir alimin ilminin diğerinin ilminden farklı olduğu görülür. Mesela hekimler hastaları tedavi ederler; astronomlar ise yılların, ayların ve günlerin hesabını tutarlar. Bu ilimlerin hepsi de halk için faydalıdır. Alimler, koyun sürüsünün önündeki koç gibidirler; başa geçip sürüyü doğru yola sürerler.

Yusuf Has Hâcib, astronomi bilimini öğrenmek isteyenlerin, önce geometri ve hesap kapısından geçmesi gerektiğini söyler. Aritmetik ve cebir, insanı kemâle ulaştırır; toplama, çıkarma, çarpma, bölme, bir sayının iki katını, yarısını ve kare kökünü alma işlemlerini bilen, yedi kat göğü avucunun içinde tutar. Her şey hesaba dayanır. Bir siyasetnâme veya bir nasihatnâme olarak nitelendirilebilecek Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hâcib'in ve içinde yetiştiği çevrenin ilmî ve felsefî birikimi hakkında çok önemli bilgiler vermektedir. Platon'un devlet ve toplum anlayışı çok iyi bilinmekte ve uygulanmaya çalışılmaktadır. Bilimin ve bilginlerin değeri anlaşılmıştır; bilim, güvenilir bir rehber olarak düşünülmektedir.

Hairdesigner
02-04-08, 19:48
Thomas More (1478 - 1535)

document.title="Thomas More (1478 - 1535) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/1575.jpg <A class=link3 href="http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=1575#utopya">Ütopya'nın mimarı Thomas More, 1478’de Londra’da doğar. 8 yaşında girdiği St. Anthony okulundan sonra, o yıllarda çocukların bilgi ve görgülerini daha iyi attıracaklarına inanılan başka ailelerin yanına verilmeleri geleneğine uygun olarak babası onu bir kardinalin evine verir. Burada çağın önde gelenlerini yakından tanımanın yanında birçok alanda bilgisini geliştirme olanağı bulan More, 14 yaşında kardinal tarafından Oxford’a gönderilir. Grocyn, Colet, Linacre gibi devrin tanınmış hümanistlerinin öğrencisi olduğu bu okulda Latince ve Yunancasını ilerleten More, Yunanca eğitime düşman olan din adamları karşısında akademisyenlerle öğrencileri korumak amacıyla iki okulun adli işlerine bakan kuruma girer. Oxford’da Yunanca ve felsefeyle ilgili çalışmalarını sürdürmek istemesine rağmen babasının onu kendi mesleğine yönlendirmek istemesi sonucu New Inn ve Lincoln’s Inn’de hukuk öğrenimi yapıp, 23 yaşında baroya girer. Bu tarihten itibaren, 4 yıl boyunca,dönemin aynı zamanda bilgi merkezleri olan manastırlardan birinde, kendini yoğun çalışmalarına verir. Bir süre sonra rahiplikten vazgeçerek kendini ailesine adar. Çağının aile anlayışının çok ötesinde bir kavrayışa sahip olan More, kadınların da tıpkı erkekler gibi eğitilmesi ve toplumda onlarla eşdeğerde sorumluluklar alabilmesi taraftarıdır.

Hairdesigner
02-04-08, 19:48
Hugo Grotius (1583 - 1645)

document.title="Hugo Grotius (1583 - 1645) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/1693.jpg
1583-1645 yılları arasında yaşamış bir hukuk düşünürüdür. Hugo Grotius’a göre bütün insanlığı kapsayan ve değişmez nitelik taşıyan bazı tabii hukuk kuralları vardır. Bunların başında “pacta sunt servanda”yani“söze bağlılık esası gelir.
Grotius’a göre hukuk doğru aklın emridir. Matematik bilimi ile hukuk arasında bağlantılar da kuran Grotius, sosyal sözleşme görüşünü de ortaya koymuştur. Grotius doğal hukuktan hareket ederek hukuku kilise kurallarından arındırıp laik bir temel üzerine oturtmuştur. Böylece aydınlanma döneminde aklın kurallarına dayanan yasaların meşruiyetini temellendirmiştir. Ayrıca uluslararası hukukun kurucusu kabul edilmektedir. Gratius savaşlarda dahi belirli hukuk kurallarının uyulması zorunluluğunu ifade etmiş, modern savaş hukuku onun düşüncelerinden esinlenerek şekillendirilmiştir.

Hairdesigner
02-04-08, 19:48
Ali ibn Abbas ( .... - .... )

document.title="Ali ibn Abbas ( .... - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";

10. yüzyılda yaşayan Ali ibn Abbas Ortaçağ'ın önde gelen hekimlerinden biridir; Kitâbü's-Sınaat (Tıp Sanatı) adlı kitabı tıpla ilgili bütün konuları içermektedir ve İbn Sinâ'nın el-Kanun fî't-Tıb (Tıp Biliminin Kanunu) adlı yapıtı yazılıncaya kadar İslâm Dünyası'nda el kitabı olarak kullanılmıştır.

Ali ibn Abbâs bu yapıtında baştan ayağa doğru, bütün beden hastalıklarını sırasıyla konu edinmiş ve bunların belirtileri ile teşhis ve tedavileri hakkında ayrıntılı bilgiler vermiştir. Yaralar, tümörler ve taşlar gibi cerrâhî müdahale gerektiren durumlarla karşılaşıldığında, cerrahların şu koşulları göz önünde bulundurmaları gerektiğini savunmuştur:

1. Cerrahın anatomi bilgisi yeterli olmalıdır.
2. Ameliyat öncesinde, aletler temizlenmelidir.
3. Ameliyat sonrasında, hastanın bakımına önem verilmelidir. Yapıtın başlarında bulunan anatomi bölümünde, damarlara ilişkin yapılan açıklamalar tıp tarihi açısından önem taşımaktadır. Damarları iki ana grupta inceleyen Ali ibn Abbâs, bunlardan atar damarların çeperinin toplar damarlara oranla çok daha kalın olduğunu belirtmiştir.

Hairdesigner
02-04-08, 19:49
Albert Magnus (1207 - 1280)

document.title="Albert Magnus (1207 - 1280) - Kim Kimdir? - FORSNET";

Albertus Magnus (1207-1280) Dominiken tarikatına girmiş ve Aristoteles'i ve Fârâbî, İbn Sînâ, İbn Rüşd ve İbn Tufeyl gibi Müslüman filozofların Aristoteles felsefesine ilişkin yorumlarını öğrenmiştir; daha sonra bu yorumlara dayanarak Hıristiyan inançlarıyla bağdaşabilecek yeni yorumlar getirmiştir. Felsefe sorunlarını akılla çözmeye çalışırken Kutsal Kitap'la çatışmamaya ve dolayısıyla inançla çelişmemeye büyük bir özen göstermiş ve bu yaklaşımıyla öğrencisi Thomas Aquinas'ı büyük ölçüde etkilenmiştir. Albertus Magnus'un Platon'dan çok Aristoteles'in felsefesini seçmiş olması tesâdüfî değildir ve bu seçimi, özellikle İbn Rüşd gibi Müslüman filozofların etkisi ile açıklamak olanaklıdır.

Albertus Magnus'a göre, biri akıl ve öbürü ise inanç için doğru olan ve birbirleriyle çelişen iki doğru yoktur; gerçekten doğru olan her şey, büyük bir uyum içinde birleşmiştir.

Birçok bilimle ilgilendiği için Doctor Universalis (Evrensel Bilgin) lâkabıyla tanınan Albertus Magnus, kimya alanında da çalışmış, nitrik asidin madenler üzerindeki etkisi ve altının arıtılması gibi kimyevî konuları incelemiştir; ayrıca astronomi ve biyoloji ile de ilgilenmiştir.

Albertus Magnus biyoloji alanındaki çalışmalarında kelime kelime Aristoteles'in Arapça çevirilerini izlemiş ve bunlar üzerinde yorumlar yapmıştır; kendisine özgü gözlemler ve saptamalar da bulunmaktadır. Hayvanlar Hakkında adlı eserinde kuş ve balıkların kan damarlarının dağılımı konusunda Aristoteles'in verdiği bilgilerden ayrılmıştır. Yumurtadan itibaren embriyonun gelişmesini anlatırken, organların sırasıyla nasıl şekillendiğini, göbek kordonu denen yapının yerini gelişim süreci içinde hangi damarın aldığını açık ve seçik bir şekilde anlatmıştır. Bitkilerle de ilgilenmiş ve bu konuya ilişkin Bitkiler Hakkında adlı bir eserinde, ana çizgileriyle bitki betimlemeleri yapmıştır. Bir ara İtalya'ya giden Albertus Magnus orada portakal ağacını görmüş, bundan çok etkilenmiş ve özellikle portakal yapraklarını ayrıntılı bir biçimde tanıtmıştır.

Hairdesigner
02-04-08, 19:49
Prof. Dr. Nermi Uygur (1925 - 2005)

document.title="Prof. Dr. Nermi Uygur (1925 - 2005) - Kim Kimdir? - FORSNET";

Türkiye’nin önde gelen felsefecilerinden Nermi Uygur, 1925 yılında İstanbul’da doğdu. Galatasaray Lisesi’ni bitirdikten sonra, İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde ve Almanya’da Köln Üniversitesi’nde okudu.

1952’de, felsefe doktoru oldu. Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde araştırmalar yaptı. 1963 yılından sonra İstanbul Üniversitesi’nde Felsefe Profesörü olarak çalıştı; Almanya’nın Wuppertal Üniversitesi’nde dersler verdi. 2000 yılında, Türkiye Bilimler Akademisi Hizmet Ödülü’nü aldı.

Yurtiçi ve yurtdışında özgün bir düşünür ve denemeci olarak tanınan Uygur’un, kısa incelemeleri ile çevirileri de bulunuyor.
Eserlerinden bazıları şöyle: Edmund Husserl’de Başkasının Ben’i Sorunu, Dilin Gücü, Felsefenin Çağrısı, Dünyagörüşü, Güneşle, İnsan Açısından Edebiyat, Türk Felsefesinin Boyutları, Yaşama Felsefesi, Kültür Kuramı, Çağdaş Ortamda Teknik, İçi Dışıyla Batı’nın Kültür Dünyası, Başka-Sevgisi, Salkımlar, Dipten Gelen, Denemeli Denemesiz, İçimin Sesi.

Hairdesigner
02-04-08, 19:50
Fatih Sultan Mehmet (1432 - 1481)

document.title="Fatih Sultan Mehmet (1432 - 1481) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/261.jpg Fatih Sultan Mehmed 29 Mart 1432'de Edirne'de doğdu. Babası Sultan İkinci Murad (http://www.kimkimdir.gen.tr/?kim=muradii), annesi Huma Hatun'dur. Fatih Sultan Mehmed, uzun boylu, dolgun yanaklı, kıvrık burunlu, adaleli ve kuvvetli bir padişahtı. Devrinin en büyük ulemalarından birisiydi ve yedi yabancı dil bilirdi. Alim, şair ve sanatkarları sık sık toplar ve onlarla sohbet etmekten çok hoşlanırdı. İlginç ve bilinmedik konular hakkında makaleler yazdırır ve bunları incelerdi. Hocalığını da yapmış olan Akşemseddin, Fatih Sultan Mehmed'in en çok değer verdiği alimlerden biridir. Fatih Sultan Mehmed, gayet soğukkanlı ve cesurdu. Eşsiz bir komutan ve idareciydi. Yapacağı işlerle ilgili olarak en yakınlarına bile hiçbir şey söylemezdi. Fatih Sultan Mehmed okumayı çok severdi. Farsça ve Arapça'ya çevrilmiş olan felsefi eserler okurdu. 1466 yılında Batlamyos Haritasını yeniden tercüme ettirip, haritadaki adları Arap harfleriyle yazdırdı. Bilimsel sorunlarda, hangi din ve mezhebe mensup olursa olsun bilginleri korur onlara eserler yazdırırdı. Bilime büyük önem veren Fatih Sultan Mehmed yabancı ülkelerdeki büyük bilginleri İstanbul'a getirtirdi. Nitekim Astronomi bilgini Ali Kuşçu (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?kim=alikuscu) kendi döneminde İstanbul'a geldi. Ünlü Ressam Bellini'yi de İstanbul'a davet ederek kendi resmini yaptırdı. Şair ve açık görüşlüydü. Fatih Sultan Mehmed 1481 yılına kadar hükümdarlık yaptı ve bizzat 25 sefere katıldı. Azim ve irade sahibiydi. Temkinli ve verdiği kararları kesinlikle uygulayan bir kişiliği vardı. Devlet yönetiminde oldukça sertti. Savaşlarda çok cesur olur, bozgunu önlemek için ileri atılarak askerleri savaşa teşvik ederdi.

Hairdesigner
02-04-08, 19:50
Said Nursi (1873 - 1960)

document.title="Said Nursi (1873 - 1960) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2335.jpg
1873’de Bitlis’in Hizan kazasının Nurs köyünde doğan Said Nursi, kendi hayatını ikiye ayırır. Nur risalelerini yazmaya başladığı 1926’ya kadar kendini “Eski Said” olarak görür. Daha sonra “Yeni Said” dönemi başlar. 9 yaşında din eğitimine başlayan, 21 yaşındayken “Bediüzzaman” (çağın güzelliği) ismiyle anılan Said Nursi, gençlik yıllarında belinden hiç eksik etmediği hançeri ve tipik Kürt giysileriyle din adamından çok savaşçıyı andırıyordu. Nitekim bu yıllarda tam bir dava adamıydı.

Önce II.Abdülhamit’e başvurarak Van’da bir üniversite kurmasını istedi. Ancak kendisini akıl hastanesinde buldu. O da Selanik’e gidip İttihat ve Terakki Cemiyeti ile ilişki kurdu.
İttihatçılardan uzaklaşıp İttihadı Muhammedi partisinin kurucuları arasında yer alan Said Nursi, 31 Mart Olayı’na karışmaktan idamla yargılanıp beraat etti. Kurtuluş Savaşı’nı destekledi. 1925’teki Şeyh Said isyanı nedeniyle hakkında soruşturma açılan, ardından Isparta’nın Barla nahiyesine sürülen Said Nursi için artık yeni bir dönem başladı.

Peşpeşe gelen sürgünlere, mahkemelere rağmen Said Nursi, politikaya fazla bulaşmamaya çalışıp, kendini halkın, kaybolmaya yüz tuttuğunu düşündüğü imanını yeniden kuvvetlendirmeye adadı. Bunun sonucunda Risalei Nur külliyatı ortaya çıktı. Said Nursi 23 Mart 1960’da Urfa’da öldü ve Halilürrahman Camii’ne defnedildi. Fakat 27 Mayıs 1960 darbesinde sonra askerler onun naaşını alıp askeri bir uçakla Isparta’ya götürdü. O gün bugündür nerede gömülü olduğunu çok az kişi bilmektedir.

Hairdesigner
02-04-08, 19:51
Hz. Ebû Bekir (R.A.) (571 - 634)

document.title="Hz. Ebû Bekir (R.A.) (571 - 634) - Kim Kimdir? - FORSNET";

Asıl adı Abdülkâbe olup, İslâm’dan sonra Hz. Muhammed (S.A.V.) (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=511)'in ona Abdullah adını verdiği kaydedilir. Azaptan azad edilmiş mânâsına "atik"; dürüst, sadık, emin ve iffetli olduğundan dolayı da "sıddık" lâkabıyla anılmıştır. Teymoğulları kabilesinden olan Ebû Bekir'in annesinin adı Ümmü'l-Hayr Selma, babasının ki Ebû Kuhafe Osman’dır. Künyesi Abdullah ibn-i Osman ibn-i Amir ibn-i Amir... ibn-i Murca ...et-Temî’dir.

Hz Ebû Bekir, 571'de Mekke'de dünyaya gelmiş, güzel hasletlerle tanınmış ve iffetiyle şöhret bulmuştur. İçki içmek câhiliye döneminde çok yaygın bir âdet olduğu halde o hiç içmemiştir. O dönemde Mekke'nin ileri gelenlerinden olup, Arapların nesep ve ahbâr ilimlerinde meşhur olmuştur. Kumaş ve elbise ticaretiyle meşgul olan Hz. Ebû Bekir, hayatı boyunca Hz. Muhammed'in yanından ayrılmamış, çocukluğundan itibaren aralarında büyük bir dostluk kurulmuştur. Hz. Peygamber birçok hususlarda onun görüşünü tercih ederdi. Umûmî ve husûsî olan önemli işlerde ashâbıyla müşavere eden Hz. Muhammed (S.A.V.) bazı hususlarda özellikle Ebû Bekir'e danışırdı. (İbn Haldun, Mukaddime, 206).

Teymoğulları kabilesi Mekke'de önemli bir yere sahipti. Ticaretle uğraşıyorlar, toplumsal temasları ve geniş kültürlülükleri ile tanınıyorlardı. Babası Mekke eşrafından olan Hz. Ebû Bekir, Mekke'de "eşnak" diye bilinen kan diyeti ve kefalet ödenmesi işlerinin yürütülmesiyle görevliydi.

MÜSLÜMAN OLUŞU

Hz. Ebû Bekir, Hira dağından dönen Hz. Muhammed ile karsılaştığında, Hz. Muhammed O'na, "Allah’ın elçisi" olduğunu söyleyip "Yaratan Rabbi'nin adıyla oku" (el-Alâk, 96/1) diye başlayan âyetleri bildirdiği zaman hemen ona: "Allah’ın birliğine ve senin O'nun rasûlü olduğuna iman ettim" demiştir. Hz. Hatice'den sonra Hz. Muhammed'e ilk iman eden O’dur. Hazreti Muhammed (S.A.V.) İslâm’ı tebliğinin ilk zamanlarında kiminle konuştuysa en azından bir tereddüt görmüş, ancak Ebû Bekir tereddütsüz bir şekilde kabul etmiştir. Hatta Hz. Muhammed, "Bütün insanların imanı bir kefeye, Ebû Bekir'in ki bir kefeye konsa, onun imanı ağır basardı " diye lâtif bir benzetme de yapmıştır. Mü'min Ebû Bekir, hayatının sonuna kadar tüm varlığını İslâm’a adamış, bütün hayırlı işlerde en başta gelmiştir.

Ebû Bekir, Mekke döneminde güçlü kabilelere mensup kişileri İslâm’a kazandırmaya çalıştı, öte yandan müşriklerin işkencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korudu; servetini eziyet edilen köleleri satın alıp azad etmekte kullandı. Bilâl, Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Amir, Zinnire, Nahdiye, Ümmü Ubeys bunlardandır. Kendisi de Mescid-i Haram'da müşriklerin saldırısına uğramış olan Ebû Bekir, iman ettikten sonra İslâm’ı tebliğe gizli gizli devam ediyordu. Annesi, hanımı Ümmü Ruman ve kızı Esma da iman etmiş, fakat oğulları Abdullah, Abdurrahman ve babası Ebû Kuhafe henüz iman etmemişlerdi.

Müşriklerin eziyetleri çoğalıp müslümanlara yapılan baskılar arttıktan sonra Hz. Muhammed (S.A.V.), Hz. Ebû Bekir'e de Habeşistan’a göç etmesini söylemiş ve Ebû Bekir yola çıkmış; ancak Berkü'l-Gimâd'da Mekke'nin ileri gelen kabilelerinden İbn-i Dugunne ile karsılaştığında İbn Dugunne onu himayesine aldığını ve Mekke'ye dönmesi gerektiğini belirterek, ikisi birlikte Mekke'ye dönmüşlerdir. Böylece on üç yıl Mekke'de Hz. Muhammed'in yanında kalan Hz. Ebû Bekir, Hz. Ayşe'nin rivâyetine göre, Hz. Muhammed hicret emrini alıp Ebû Bekir'e gelerek ona beraberce hicret edeceklerini söyleyince Ebû Bekir sevinçten ağlamaya başlamıştı. (İbn Hisâm, es-Sire, II, 485).

Hz. Muhammed'in bir gecede Mekke'den Kudüs'e oradan Sidretü'l Münteha'ya gittiği isrâ ve Mirâc hâdisesini duyan müşrikler bunu Hz. Ebû Bekir'e yetiştirdikleri zaman; "O dediyse doğrudur." demiştir. Bu sözünden sonra Ebu Bekir'e; ihlâslı, asla yalan söylemeyen, özü doğru, itikadında şüphe olmayan anlamında, "Sıddîk" lâkabı verildi. Kur'an tâbiriyle, "O, ne iyi arkadaştı " (en-Nisâ, 4/69) denilebilir.
İşte Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile Hz. Muhammed (S.A.V.), o iki arkadaş beraberce Sevr dağındaki mağaraya hareket ederek hicret etmişlerdir.

Hairdesigner
02-04-08, 19:59
İsmail Gaspıralı (1851 - 1914)

document.title="İsmail Gaspıralı (1851 - 1914) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/106.jpg
Türk dünyasının büyük düşünce adamlarından ve reformistlerinden biri olan Gaspıralı İsmail Bey, Kırım Harbi (1853-1856) bütün şiddetiyle devam ederken, Bahçesaray'a iki saat mesafedeki Avcıköy'de dünyaya geldi. Babasının doğduğu köye nisbetle Gaspirinski (Gaspıralı) lâkabını alan İsmail Bey'in çocukluğu, Kırım Türk kültürünün beşiği olan Bahçesaray'da geçmiş ve bu şehir, onun ruhunda, sokakları, camileri, evleri ve özellikle Hansarayı ile, silinmez İzler bırakmıştır.
Henüz on yaşındayken Akmescit lisesine gönderilen İsmail, orada İki sene kaldıktan sonra Varonej şehrindeki askerî okula nakledildi. Daha sonra Moskova Askerî İdadisi'ne gitti.
Gaspralı bu dönemde en çok etkisinde kaldığı olay Ruslar’ın özellikle Türk karşıtlığından beslenen Panslavizm politikalarıdır. Genç İsmail buna karşı tepki koymak istemektedir. Bu yüzden okuldan ayrılmıştır.
Okuldan ayrılan Gaspralı Zincirli Medresesi’nde Rusça öğretmeni olarak göreve başladı. Bîr buçuk yıl kadar süren bu görevi sırasında, bol bol okuyarak Rus edebiyatı ve fikir akımları hakkında esaslı bilgiler edinen İsmail Bey, bir yandan da Rus basınını takip ederek politik gelişmeleri ve Rusya'nın içte dışta izlediği politikayı daha İyi kavramaya çalıştı. İleride kafasını çok meşgul edecek olan "sosyalizm" hakkında da hayatının bu döneminde epeyce bilgi edinen Gaspıralı, 1869 yılında maaşı 600 rubleye çıkarılarak Yalla'da Dereköy mektebine tayin edildi, burada da iki yıl kaldıktan sonra, Bahçesaray'a dönerek yeniden Zincirli Medresesi'nde Rusça dersleri vermeye başladı.
Gaspıralı, o zamana kadar kafasında teşekkül eden "yenilikçi" fikîrleri (http://www.dilimiz.gen.tr/makaleler/ab_ercilasun_gaspirali.html) ilk olarak Zincirli Medresesi'nde uygulamaya çalıştı, talebelerine, asıl görevi dışında "usul-ü cedid" (yeni metod)'le Türkçe dersleri verdiği gibi, medreselerde uygulanan "skolastik" eğitim tarzını da eleştirmeye başladı. Fakat bu metod ilk başlarda tepkiyle karşılandı.
Gaspralı’nın en büyük hedeflerinden biri İstanbul’a gitmekti. İstanbul’a giderek zabit olmayı istiyor fakat yarıda bıraktığı eğitimin buna engel olacağını düşünüyordu. Bu sebepten dolayı da 1871 yılında Paris’e giderek yarıda kalan eğitimini tamamladı. Gaspıralı, 1874 sonlarına kadar Paris'te kaldı.
İsmail Bey, Paris’ten İstanbul’a gitmiş fakat bir türlü ideali olan memuriyeti yapma fırsatı bulamamıştı. Yazarlık hayatı da bu dönemde başladı. Zabitlik hayalinin gerçekleşemeyeceğini anlayınca, 1875 kışında Kırım'a dönen Gaspıralı, 1878'de Bahçesaray belediye başkanlığına seçilinceye kadar başka hiç bir işle uğraşmadı, sadece okudu ve milletinin hayatını inceledi. Gaspıralı İsmail Bey, 1878 yılında Bahçesaray belediye başkanlığına seçildi; bu görev sayesinde düşündüğü bazı yenilikleri gerçekleştirebileceğini zannediyordu, ne var ki önüne yine bazı engeller çıktı. Belediye başkanı olarak görevlerini -bütün imkânsızlıklara rağmen-yerine getirmeye çalışırken, aslı misyonunu da hiç unutmayan Gaspıralı, 1879 yılında, bir gazete çıkarmak için Rus hükümetine müracaat ettiyse de, bu müracaatı reddedildi. Fakat o, mutlaka yayın yoluyla milletine hizmet etmek istiyordu. 1881 yılında, "Genç Molla" müstear adı ile, ileride kitap olarak da yayınlanacak olan "Russkoe Musulmanstovo" (Rusya Müslümanları) başlıklı makalelerini yazarak Akmescit'te çıkan "Tavrida" gazetesinde yayınlandı. Gaspıralı, izin alamamasına rağmen, gazete çıkarma fikrinden asla vazgeçmemiştir. Bunun için, zemin yoklamak amacıyla, 1881 yılından başlayarak "Tonguç", "Ay", "Güneş", "Yıldız", "Mir'at-i Cedid" gibi çeşitli adlarla küçük risaleler yayınlamaya başladı. Ne var ki, Rus sansürü, bu risalelerin yayınını, adlan başka olsa da gazete hüviyeti taşıdıkları gerekçesiyle çok geçmeden yasaklayacaktır.

Hairdesigner
02-04-08, 20:00
Bayezid II (1448 - 1512)

document.title="Bayezid II (1448 - 1512) - Kim Kimdir? - FORSNET";

Sultan İkinci Bayezid 3 Aralık 1448'de Dimetoka'da doğdu. Babası cihan padişahı Fatih Sultan Mehmed Han, annesi Mükrime Hatun adında bir Türk kızıdır. Uzun boylu, geniş göğüslü ve kuvvetli bir vücuda sahipti. Yüzü yuvarlak ve gözleri elaydı. Cesur ve atılgandı. Aynı zamanda çok halim selim ve dinine bağlı bir padişahtı. Babası Fatih Sultan Mehmed ilme karşı ilgi duyduğu için, oğlu Şehzade Bayezid'e iyi bir eğitim verdi. O devrin en meşhur alimlerinden ders okutturdu, bütün İslam ilimlerini en iyi şekilde öğrenmesini sağladı.
Büyük hali için tıklayın

Sultan İkinci Bayezid yedi yaşında iken, Hadım Ali Paşa nezaretinde Amasya valiliğine tayin edildi. Amasya Selçuklular devrinden beri önemli bir ilim ve kültür merkeziydi. Padişah olacak şehzadelerin yetişmesi için, bu vilayette bütün şartlar vardı. Sultan İkinci Bayezid, dinine çok bağlı olduğu için kendisine Bayezid-i Veli denildi. Sultan İkinci Bayezid, şairleri saraya toplar, onlarla sohbet ederdi. Çok merhametli bir padişah olan Sultan İkinci Bayezid, sık sık fakirlere sadaka dağıtırdı. Arapça ve Farsça'yı gayet iyi biliyordu. Çağatay lehçesi ve Uygur alfabesini de öğrendi. İslam ilimlerinin yanı sıra, matematik ve felsefe tahsili de yaptı. 24 Nisan 1512'de padişahlıktan ayrılmak zorunda kalan Sultan İkinci Bayezid, bir ay kadar daha yaşadı ve 26 Mayıs 1512'de vefat etti.

Hairdesigner
02-04-08, 20:00
Muhammed İkbal (1873 - 1938)

document.title="Muhammed İkbal (1873 - 1938) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2516.jpg
1873'de Pakistan'ın Pencap eyaletine bağlı Siyalkut kentinde doğan Muhammed İkbal mutasavvıf bir anne ve babanın oğlu olarak dünyaya geldi. İlk eğitimini Kur'an üzerine aldı.

Kur'an eğitimini medresede tamamladıktan sonra, Arapça ve Farsça hocasının yönlendirmesiyle İslam edebiyatıyla ilgilenmeye başladı. Lahor'da yüksek öğrenimini tamamladıktan sonra Doğu Dilleri Fakültesi'ne hoca olarak tayin edildi. Bu yıllarda Muhammed İkbal'in şiirleri de yayınlanmaya başlandı.

1905'de Londra'daki Chambrich Üniversitesi'nin felsefe ve iktisat bölümünden mezun oldu. Londra'da üç sene kadar kalan İkbal, burada Arap Dili ve Edebiyatı Fakültesi'nde hocalık yaparken, bilhassa Londra'da ilgi görmesine sebep olacak çeşitli İslâmi konularda bir dizi konferans verdi. Yine Londra'da kaldığı müddet içinde hukuk üzerine okuyan İkbal, savcılık diplomasını aldıktan sonra Almanya'ya giderek Münih Üniversitesi'nde felsefe dalında doktora yaptı.

1908'de Hindistan'a döndüğünde, yazı ve şiirlerine hayranlık duyanlar tarafından büyük bir coşkuyla karşılandı.

Muhammed İkbal ülkesinin siyasetine de katılmış ve halkını bu konularda yönlendirmişti. Onun bu konudaki düşüncesi ise, "Siyaset; çalışmak, izzet ve şerefe davet etmektir" şeklinde idi.

Müslüman Hintli mücahitler adıyla yazdığı şiirleri Hindistan'daki müslümanların hareketlenerek İngiliz sömürüsüne başkaldırmalarında ve Pakistan'ın kuruluşunda büyük tesiri olmuştu. Bu yönüyle İkbal M.Akif Ersoy'a da benzetilmiştir. Uzun süren bir hastalıktan sonra 21 Nisan 1938'de vefat etti.

Hairdesigner
02-04-08, 20:00
Prof. Dr. Mahmut Es'at Coşan (1938 - 2001)

document.title="Prof. Dr. Mahmut Es'at Coşan (1938 - 2001) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2719.jpg
14 Nisan 1938 yılında Çanakkale'nin Ayvacık ilçesinde doğan Es’at Coşan’ın babasının adı Halil Necati Efendi, annesinin adı da Şâdiye Hanım'dır. İlk dinî eğitimini ailesinden gören Coşan, ilkolulu 1950 yılında İstanbul Vezneciler İlkokulu’nda, liseyi de 1956 yılında Vefa Lisesi’nde bitirerek aynı yıl İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi bölümüne girdi. Arap Dili ve Edebiyatı, Fars Dili ve Edebiyatı, Ortaçağ Tarihi ile Türk-İslâm sertifikalarını alarak, 1960 yılında Edebiyat Fakültesi’nden mezun oldu. Aynı yıl Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde açılan asistanlık imtihanını kazanarak, Klasik-Dinî Türkçe Metinler Kürsüsü'ne asistan olarak girdi.

Fakülte yayın komisyonunda iki yıl sekreterlikte bulunan Coşan, 1965 yılında XV. Yüzyıl şâirlerinden olan "Hatiboğlu Muhammed ve Eserleri" konusunda doktora tezi vererek "İlahiyat Doktoru" ünvanını aldı. 1967-1968 yılları arasında Ankara Yükseliş Mühendislik ve Mimarlık Özel Yüksek Okulu'nda "Türkçe ve Hümaniter Bilgiler" dersini tedris etti. 1973 yılında ise, "Hacı Bektaş-ı Veli, Makâlât" adlı doçentlik tezi ile doçentlik ünvanını aldı ve Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Türk-İslam Edebiyatı Kürsüsü'ne öğretim üyesi olarak tayin edildi.

1977- 1980 yıllarında Sakarya Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi'nde Türk Dili ve Edebiyatı dersleri verdi. İki yıl sonra da 1982 yılında profesörlüğe yükseldi. Sosyal ve kültürel faaliyetlere daha fazla zaman ayırabilmek düşüncesiyle, 1987 yılında emekliliğini isteyerek üniversiteden ayrıldı.

Yurt içi ve dışında basın-yayın, eğitim, kültür-sanat, sağlık, sesli ve görüntülü yayıncılık gibi hayatın her sahasını kavrayan çok yönlü vakıf, dernek ve şirketin kuruculuğunu yapan Coşan, Mehmed Zahid Kotku Efendi'nin emri üzerine kurduğu "Hakyol Vakfı"nın çalışmalarıyla bizzat ilgilendi, muhtelif yerlerde şubeler açtırdı. Sanat ve kültürle ilgili çalışmalar yapmak üzere "İlim Kültür ve Sanat Vakfı"nı, sağlık hizmetleri için "Sağlık Vakfı"nı kurdurdu. Kadınların eğitimi ile ilgili olarak "Hanım Dernekleri"nin; çevre ile ilgili çalışmalar yapmak üzere "İlim, Ahlâk, Kültür ve Çevre Dernekleri"nin kurulmasını ve yaygınlaştırılmasını teşvik etti.

Vakıflara ait harabe haline gelmiş bir takım eski yapıların tamiriyle ilgilendi, onların gayesine uygun olarak tekrar faaliyete geçmesini temin etti: Ahmed Kamil Tekkesi, Selami Mustafa Efendi Tekkesi, Şeyh Murad Efendi Dergahı, Kanuni zamanında yapılan ve şimdi Şadiye Hatun Teşhis Kliniğinin hizmet verdiği külliye.... gibi.

Eğitimin yaygınlaştırılması için basın ve yayın çalışmalarıyla ilgilenen Mahmut Es’at Coşan, Eylül 1983’de "İslâm" dergisini, Nisan 1985’de "Kadın ve Aile" ve "İlim ve Sanat" dergisini, daha sonra "Gülçocuk" dergisini, sağlık ve bilimle ilgili konularda ise "Panzehir" dergisi yayınladı. Kitap yayıncılığı için "Seha Neşriyatı" kurdurdu ve buradan çeşitli dini, edebi, tarihi, kültürel eserler neşredildi. Yayıncılığın geliştirilmesi, haftalık ve günlük yayınlara geçilebilmesi için çalışmalar başlattı ve “Ahsen” adlı bir matbaa tesis etti. Sesli ve görüntülü yayıncılık alanında da hizmet etmek amacıyla, 1992 yılında "Ak-Radyo (AKRA)" adı altında bir müessesenin kurulmasına öncülük etti.

Yurtdışındaki müslümanlarla diyaloğu sağlamak amacıyla "İskenderpaşa Turizm (İSPA)" adı altında bir seyahat acentası kurulmasına öncülük etti. İlmi seviyesi yüksek hocalar yetirştimek amacıyla İstabul'da, Ankara'da, Konya'da ve Bursa'da hadis ve fıkıh enstitüleri açtırdı. Buralarda İlâhiyat fakültelerinde okuyan veya mezun olan kimselere, özel hocalardan Arapça, hadis, tefsir ve fıkıh dersleri verdirilmesini temin etti.

Sohbetlerine yurt içinde yurt dışında büyük ilgi gösterilmesi ve çeşitli yerlere davet edilmesi, onun çok seyahat etmesine neden oldu. Avrupa'da, Kuzey Amerika'da, Afrika'da, Orta Asya ve Avustralya'da pek çok ziyaretler, vaazlar, sohbetler yaptı; eğitim proğramlarına katıldı.
Doğu dillerinden Arapça ve Farsça'yı, batı dillerinden de Almanca ve İngilizce'yi bilen Coşan, 4 Şubat 2001 yılında Avustralya'da geçirdiği bir trafik kazasında öldü ve Eyüpsultan mezarlığına gömüldü.

Hairdesigner
02-04-08, 20:01
Mehmed Zâhid Kotku (1897 - 1980)

document.title="Mehmed Zâhid Kotku (1897 - 1980) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2739.jpg 20. yüzyılın büyük İslâm alimlerinden biri olan Mehmed Zâhid Kotku, 1897 yılında Bursa'da doğdu. Babası ve annesi Kafkasya'dan göç eden müslümanlardandır. Dedeleri ise Kafkasya'da Sirvan'a bağlı eski bir hanlık merkezi olan Nuha'da yaşamışlardır. Ailesi Osmanlı-Rus Savaşı sırasında Anadolu'ya göç etti ve Bursa'ya yerleşti. Babası İbrâhim Efendi, Bursa Hamzabey Medresesinde tahsîlini tamamlayıp, çeşitli câmi ve mescidlerde imâmlık yaptı. Babası, Hz. Muhammed’in (S.A.V) soyundan olan bir tasavvuf ehlidir. Bu sırada Bursa Kaleiçi Filiböz Mahallesi’nde Mehmed Zâhid Kotku dünyaya geldi. Mehmed Zâhid Kotku, üç yaşındayken annesi Sâbire Hanım vefât etti. Babası İbrâhim Efendi, daha sonra Dağıstan muhâcirlerinden Fâtıma Hanımla ikinci evliliğini yaptı.

Zâhid Kotku, ilk öğrenimini Bursa Oruçbey İbtidaisi’nde, orta öğrenimini ise Maksem İdadisi ve Bursa Sanayi-i Nefîse Mektebi’nde yaptı. Bu sırada çıkan Birinci Dünya Savaşı sebebiyle 18 yaşında askerlik görevine başladı. Uzun yıllar süren askerlik görevi boyunca ciddi hastalıklar geçirdi ve ordunun Suriye'den çekilmesi üzerine zor da olsa İstanbul'a dönebildi. 10 Temmuz 1914 yılından itibaren 25. Kıt’a Şûbe Yazıcılığı göreviyle askerliğe devam eden Zahid Kotku, İstanbul'da kaldığı müddet içinde çeşitli dini toplantılara, özel derslere ve camilerdeki vaazlara devam etti.

1915 yılında Gümüşhânevî Dergâhı’na giren Zâhid Kotku, Dağıstanlı Şeyh Ömer Ziyâüddîn’in öğrencisi oldu ve onun sohbet ve derslerinde bulunarak tasavvuf yolunda ilerledi. Nakşi tarikatı büyüklerinden Ömer Ziyâüddîn’in vefâtı üzerine, yerine geçen Tekirdağlı Mustafa Feyzi’nin sohbetlerine devam etti. Tasavvuf yolundaki vazifesini tamamlayıp, hilâfet aldı. Ardından Râmûzü'l-Ehâdîs, Hizb-i A'zam, Delâil-i Hayrât ve Kasîde-i Bürde okutmak üzere icazetnamesini aldı. Bu arada Bâyezîd, Fâtih ve Ayasofya Câmii ve medreselerindeki derslere devam etti ve hafızlığını tamamladı. Kısa bir süre geçtikten sonra, hocasının isteği üzerine çeşitli ilçe ve köylerde dini hizmetlerde bulundu.

Tekkelerin kapatılmasından sonra Bursa'ya döndü ve burada evlendi. 1929 yılında babasının vefatından sonra onun yerine Bursa'nın İzvat köyünde İmâm-Hatiplik görevine başladı. On beş yıl kadar süren bu görevden sonra, Bursa il merkezindeki Üftâde Câmii Şerîfi İmâm Hatipliğine tayin edildi. Kaleiçi'ndeki baba evine yerleşen Kotku, 1945-1952 yılları arasında buradaki görevine devam etti. Aralık 1952 yılında dergâh arkadaşı Kazanlı Abdülazîz Bekkîne'nin vefatı üzerine talebelerinin ve sevenlerinin ısrarlı davetleriyle İstanbul'a taşındı. Fatih Zeyrek'teki Çivizâde Câmii İmâm Hatipliğine tayin edildi. Bir ara yine Zeyrek'teki Ümmügülsüm Mescidinde İmâm-Hatiplik yaptı. Son hizmet yeri ise, Ekim 1958'de görev yaptığı Fatih İskenderpaşa Camii’dir.

Hairdesigner
02-04-08, 20:01
Hz. Abdülkadir Geylani (1078 - 1166)

document.title="Hz. Abdülkadir Geylani (1078 - 1166) - Kim Kimdir? - FORSNET";
İslâm alimlerinin ve velilerinin büyüklerinden Hazreti Abdülkadir Geylani, 1078 yılında İran'ın Geylan şehrinde doğdu. Künyesi, Ebu Muhammed'dir. Muhyiddin, Gavs-ül-a'zam, Kutb-i Rabbani, Sultan-ul-evliya, Kutb-i a'zam gibi lâkabları vardır. Babası Ebu Salih bin Musa Cengidost'tur. Hz. Hasanın oğlu Hasan-ı Müsenna'nın oğlu Abdullah'ın soyundandır. Annesinin ismi Fatıma, lakabı Ümm-ül-hayr olup seyyidedir. Bunun için Abdülkadir Geylani, hem seyyid, hem şerifdir. Abdülkadir Geylani, 1166'da Bağdatta vefat etti. Türbesi Bağdattadır. Onun için şu ibare meşhur olmuştur: "Veliler Sultanı Abdülkadir Geylani, aşk ile doğdu, kemal ile ömür sürdü ve kemal-i aşk ile Rabb'ine vasıl oldu."

Bir gün Abdülkadir Geylani’ye, "Bu işe başladığınızda, bu yola adım attığınızda, temeli ne üzerine attınız? Hangi ameli esas aldınız da böyle yüksek dereceye ulaştınız?" diye sordular.

Buyurdu ki: "Temeli sıdk ve doğruluk üzerine attım. Asla yalan söylemedim. Yalanı kağıda bile yazmadım ve hiç yalan düşünmedim. İçim ile dışımı bir yaptım. Bunun için işlerim hep rast gitti. Çocuk iken maksadım, niyetim, ilim öğrenmek, onunla amel etmek, öğrendiklerime göre yaşamaktı. Küçüklüğümde Arefe günü çift sürmek için tarlaya gittim bir öküzün kuyruğundan tutunup, arkasından gidiyordum. Hayvan dile geldi ve dönüp bana; "Sen bunun için yaratılmadın ve bununla emrolunmadın" dedi. Korktum, geri döndüm. Evimizin damına çıktım. Gözüme, hacılar gözüktü. Arafat'ta vakfeye durmuşlardı. Anneme gidip; "Beni Allahü teâlânın yolunda bulundur. İzin ver, Bağdat'a gidip ilim öğreneyim. Salih zatları ve evliyayı bulup ziyaret edeyim" dedim. Annem sebebini sordu, gördüklerimi anlattım. Ağladı, kalkıp babamdan miras kalan seksen altının yarısını kardeşime ayırdı. Kalanını bana verip, altınları elbisemin koltuğunun altına dikti. Gitmeme izin verip, her ne olursa olsun doğruluk üzere olmamı söyleyip, benden söz aldı. "Haydi Allah selamet versin oğlum. Allahü teâlâ için ayrıldım. Artık kıyamete kadar bir daha yüzünü göremem" dedi. Küçük bir kafile ile Bağdat'a gitmek üzere yola çıktım. Hemedan'ı geçince, altmış atlı eşkıya çıka geldi. Kafilemizi bastılar. Kervanı soydular. İçlerinden biri benim yanıma geldi. "Ey derviş! Senin de bir şeyin var mı?" diye sordu. "Kırk altınım var" dedim. "Nerededir?" dedi. "Koltuğumun altında dikili" dedim. Alay ediyorum zannetti. Beni bırakıp gitti. Bir başkası geldi, o da sordu. Fakat, o da bırakıp gitti. İkisi birden reislerine gidip, bu durumu söylediler. Reisleri beni çağırttı. Bir yerde, kafileden aldıkları malları taksim ediyorlardı. Yanına gittim. "Altının var mı?" dedi. "Kırk altınım var" dedim. Elbisemin koltuk altını sökmelerini söyledi. Söküp, altınları çıkardılar. "Neden bunu söyledin?" dediler. "Annem, ne olursa olsun yalan söylemememi tembih etti. Doğruluktan ayrılmayacağıma söz verdim. Verdiğim sözde durmam lazım" dedim. Eşkıya reisi, ağlamaya başladı ve; "Bu kadar senedir ben, beni yaratıp, yetiştiren Rabbime verdiğim sözü bozuyorum" dedi. Bu pişmanlığından sonra tövbe edip, haydutluğu bıraktığını söyledi. Yanındakiler de, "İnsanları soymakta, yol kesmede sen bizim reisimiz idin, şimdi tövbe etmekte de reisimiz ol" dediler. Sonra, hepsi tövbe ettiler. Kafileden aldıkları malları sahiplerine geri verdiler. İlk defa benim vesilemle tövbe edenler, bu altmış kişidir."

Abdülkadir Geylani, Bağdat'a geldi ve buradaki meşhur alimlerden ders almak suretiyle hadis, fıkıh ve tasavvuf ilimlerinde çok iyi yetişti. İlim tahsilini tamamlayıp yetiştikten sonra, vaaz ve ders vermeye başladı. Hocası Ebu Said Mahzumi'nin medresesinde verdiği ders ve vaazlarına gelenler medreseye sığmaz sokaklara taşardı. Bu sebeple, çevresinde bulunan evler de ilave edilmek suretiyle medrese genişletildi. Bu iş için Bağdat halkı çok yardımcı oldu ve zenginler para vererek, fakirler çalışarak yardım ettiler. Derslerine devam edenler arasında pek çok alim yetişti.

Abdülkadir-i Geylani, bir müddet ders verip, hak ve hakikatı anlattıktan sonra, ders ve vaaz vermeyi bıraktı. İnzivaya çekilip, yalnızlığı seçti. Sonra sahralara çıktı. Bağdat'ın Kerh harabelerinde yaşamaya başladı. Bütün vaktini ibadet, riyazet ve mücahede ile nefsinin arzu ve isteklerini yapmamak, istemediklerini yapmakla geçirmeye başladı.

Buyurdu ki: “Irak'ın sahra ve harabelerinde 25 sene insanlardan uzak kaldım. Benim kimseden, kimsenin benden haberi yoktu. Bazen uzun müddet yemezdim ve "açım açım" diye içimin feryadını duyardım. Bazen üzerime öyle ağırlıklar gelirdi ki, bunlar bir dağın üstüne konsa, tahammül edemeyip, paramparça olurdu. Bu sırada; "Muhakkak zorlukla beraber bir kolaylık vardır, şüphesiz zorlukla beraber kolaylık vardır" mealindeki İnşirah sûresinin beşinci ve altıncı âyet-i kerimelerini okuduğumda üzerimdeki ağırlıklar dağılıp, giderdi."

Devrinin ilim konusunda tek otoritesi olan Abdülkadir Geylani, tasavvuf bilgilerini herkesin anlayacağı şekilde sundu. Ders ve fetva vermeye yirmi sekiz yaşında başladı ve bu hal altmış yaşına kadar devam etti. Tasavvuftaki yoluna onun ismine izafeten "Kadiriyye" adı verildi ve O’ndan ilim ve feyz alan binlerce öğrencisi çeşitli memleketlere giderek İslamiyeti anlattılar. Maddi ve manevi ilimlerdeki derinliği ve üzerindeki manevi lütuf ve rahmetle dinin esaslarını yeniden dirilttiği için kendine "dinin dirilticisi" anlamında "Muhyiddin" denmiş, O da bu ismi Endülüs'te dünyaya gelen ve "Şeyhül Ekber" namıyla ün salan manevi evladı İbni Arabi (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=2367)'ye vermiştir.

Abdülkadir Geylani hazretlerinin insanları gafletten uyaran, kendilerine gelmesine vesile olan pek çok sözü vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

"İnsanlara rehberlik eden kimsede şu hasletler bulunmazsa, o rehberlik yapamaz. Kusurları örtücü ve bağışlayıcı olması, şefkatli ve yumuşak olması, doğru sözlü ve iyilik yapıcı olması, iyiliği emredip, kötülüklerden men edici olması, misafirperver ve geceleri insanlar uyurken ibadet edici olması, âlim ve cesur olması."

"Şükrün esası, nimetin sahibini bilmek, bunu kalp ile itiraf etmek ve dille söylemektir."

"Kalp dünya arzularından birine bağlı kaldığı ve geçici lezzetlerden birinin peşine takılıp gittiği müddetçe, imkanı yok, ahireti sevmiş olamaz."

"Ey zavallı! Sana fayda vermeyen şeyler hakkında konuşmayı bırak. Dünya ve ahirette sana fayda verecek işlerle uğraş. Boş işlerle uğraşmayı bırak. Kalbinden dünya düşüncelerini çıkar. Çünkü yakında dünyadan alınacak, ahirete götürüleceksin. Dünyada rahat ve hoş bir hayat arama. Hz. Muhammed (S.A.V.); "Hayat, ahiret hayatıdır" buyurdu."

"Allahü teâlâdan dünya ve ahiretin hayırlarını iste. Sakın; "Ben istiyorum. Fakat Allahü teâlâ vermiyor, ben de bundan sonra istemeyeceğim." deme. Duaya devam et. Eğer istediğin şey ezelde senin için takdir edilmiş ise, Allahü teâlâdan istedikten sonra, Allahü teâlâ onu sana gönderir. Eğer istediğin o rızık ezelde senin için takdir edilmemiş ise, Allahü teâlâ seni o şeye muhtaç kılmaz ve kendinden gelenlere rıza gösterme nimetini ihsan eder. Eğer Allahü teâlâ senin için fakirlik ve hastalık dilemiş ise, sen de Allahü teâlâya fakirlikten ve hastalıktan kurtulman için yalvarırsın. O zaman Allahü teâlâ sana razı ve memnun olacağın bir hal verir. Eğer, ezelde borçlu olmak takdir edilmişse ve sen de borçtan kurtulmak için dua edersen, Allahü teâlâ alacaklıyı sana kötü muamele etme halinden vaz geçirir. Hatta borcundan azaltma veya hepsini bağışlama haline çevirir. Eğer dünyada borçlu halden kurtarmazsa buna karşılık sana bol sevap verir."

"Acele etme. Acele eden, ya hata yapar veya hatalı duruma yakın olur. Ağır ve temkinli hareket eden, o işte ya isabet kaydeder veya isabet etmeye yaklaşır. Acele şeytandandır. Ağır ve temkinli hareket etmek Allahü teâlâdandır. Umumiyetle aceleye sebep, dünyalık toplama hırsıdır. Kanaat sahibi ol. Kanaat bitmeyen bir hazinedir."

"Halinizden şikayette bulunmayın. Sabredin, feryat etmeyin. Doğruluk üzere devam edin. İsteyin, istemekte bıkkınlık göstermeyin. İçinde bulunduğunuz istenmeyen hallerden dolayı ümitsizliğe düşmeyin. Daima ümitli olun. Birbirinize düşman değil, kardeş olun. Birbirinize buğz etmeyin. Allahü teâlâya, rızası için yapılan sabırlar ve tahammüller, asla karşılıksız kalmaz. Onun için bir an olsun sabrediniz, mutlaka, senelerce bu sabrın mükafatını görürsünüz. Ömrü boyunca kahraman lakabıyla meşhur olan, bu lakabı, bir anlık cesareti neticesinde kazanmıştır. Allahü teâlâ Kur'an-ı kerimde mealen; "Şüphesiz ki, Allah sabredenlerle beraberdir" buyuruyor (Bekara suresi: 153)

"Hayatta olduğunuz müddetçe, ömrü fırsat biliniz. Bir müddet sonra hayat kapısı kapanacak, bu dünyadan ayrılacaksınız. Gücünüz yettiği müddetçe hayırlı işler yapmayı ganimet biliniz. Tövbe kapısı açıkken ve elinizde bu imkan varken bunu fırsat biliniz. Tövbe ediniz. Dua etmeye imkanınız varken, dua ediniz. Salih kimselerle beraber olmayı fırsat biliniz."

"Mümin kimse küçük günahları da büyük görür. Hz. Muhammed (S.A.V.); "Mümin kimse, günahını dağ gibi görüp, kendi üzerine düşeceğinden korkar. Münafık ise, günahını burnu üzerine konan ve hemen uçan sinek gibi görür" buyurdu."

Hairdesigner
02-04-08, 20:03
El-Biruni (973 - 1051)

document.title="El-Biruni (973 - 1051) - Kim Kimdir? - FORSNET";

Yaşadığı çağa damgasını vurup " Biruni Asrı" denmesine sebep olan zekâ harikası bilgin 973 yılında Harizm'in merkezi Kâs'ta doğdu. Esas adı Ebû Reyhan b. Muhammed'dir. Küçük yaşta babasını kaybetti. Annesi onu zor şartlarda, odunsatarak büyüttü. Daha çocuk yaşta araştırmacı bir ruha sahipti. Birçok kOnuyu öğrenmek için çılgınca hırs gösteriyordu. Tahsil çağına girdiğinde Hârizmşahların himayesine alındı ve saray terbiyesiyle yetişmesine özen gösterildi. Bu aileden bilhassa Mansur, Bîrûnî'nin en iyi bir eğitim alması için her imkânı sağladı.
Bu arada İbni Irak ve Abdüssamed b. Hakîm'den de dersler alan bilginimizin öğrenimi uzun sürmedi, daha çok özel çabalarıyla kendisini yetiştirdi. Araştırmacı ruhu, öğrenme hırsı ve sönmeyen azmiyle birleşince 17 yaşında eser vermeye başladı. Fakat Me'mûnîlerin Kâs'ı alıp Hârizmşahları tarihten silmeleriyle Bîrûnî'nin huzuru kaçtı, sıkıntılar başladı ve Kâs'ı terketmek zorunda kaldı. Ancak iki yıl sonra tekrar döndüğünde ünlü bilgin Ebü'lVefâ ile buluşup rasat çalışmaları yaptı. Daha sonra hükümdar Ebü'lAbbas, sarayında Bîrûnî'ye bir daire tahsisedip, müşavir ve vezir olarak görevlendirdi. Bu durum, hükümdarların ilme duydukları derin saygının göstergesi, bilginimizin de devlet başkanları yanındaki yüksek itibarının belgesiydi.
Gazneli Mahmud Hindistan'ı alınca hocalarıyla Bîrûnî'yi de oraya götürdü. Zira onun yanında da itibarı çok yüksekti. "Bîrûnî, sarayımızın en değerli hazinesidir' derdi. Bu yüzden tedbirli hünkâr, liyakatını bildiği Bîrûnî'yi Hazine Genel Müdürlüğü'ne tayin etti .O da orada Hint dil ve kültürünü bütünüyle inceledi. Üstün dehasıyla kısa sürede Hintli bilginler üzerinde şaşkınlık ve hayranlık uyandırdı. Kendisine sağlanan siyasî ve ilmî araştırmalarına devam etti. Bir devre adını veren, çağını aşan ilmî hayatının zirvesine erişti. Sultan Mes'ud, kendisine ithaf ettiği Kanunu Mes'ûdî adlı eseri için Bîrûnî'ye bir fil yükü gümüş para vermişse de o, bu hediyeyi almadı.
Son eseri olan Kitabü's Saydele fi't Tıb'bı yazdığında 80 yaşını geçmişti. Üstad diye saygıyla yâd edilen yalnız İslâm âleminin değil, tüm dünyada çağının en büyük bilgini olan Bîrûnî, 1051 yılında Gazne'de hayata gözlerini yumdu.
Bîrûnî, "Elinden kalem düşmeyen, gözü kitaptan ayrılmayan, iman dolu kalbi tefekkürden dûr olmayan, benzeri her asırda görülmeyen bilginler bilgini bir dâhiydi. Arapça, Farsça, Ibrânîce, Rumca, Süryânice, Yunanca ve Çinçe gibi daha birçok lisan biliyordu. Matematik, Astronomi, Geometri, Fizik, Kimya, Tıp, Eczacılık, Tarih, Coğrafya, Filoloji, Etnoloji, Jeoloji, Dinler ve Mezhepler Tarihi gibi 30 kadar ilim dalında çalışmalar yaptı, eserler verdi. Onun tabiat ilimleriyle yakından ilgilenmesi, Allah'ın kevnî âyetlerini anlamak, kâinatın yapı ve düzeninden Allah'a ulaşmak, Onu yüceltmek gâyesine yönelikti. Eserlerinde çok defa Kur ân âyetlerine başvurur, onların çeşitli ilimler açısından yorumlanmasını amaçlardı. Kurân'ın belâğat ve i'cazına olan hayranlığını her vesileyle dile getirdi. İlmî kaynaklara dayanma, deney ve tecrübeyle ispat etme şartını ilk defa o ileri sürdü. İbni Sinâ'yla yaptığı karşılıklı yazışmalarındaki ilmî metod ve yorumları, günümüzde yazılmış gibi tazeliğini halen korumaktadır. Tahkîk ve Kanûnı Mes'ûdî adlı eserleriyle trigonometri konusunda bugünkü ilmî seviyeye tâ o günden, ulaştıgı açıkça görülür. Bu eser astronomi alanında zengin ve ciddî bir araştırma âbidesi olarak tarihe mal olmuştur. İlmiyle dine hizmetten mutluluk duymaktadır.

Hairdesigner
02-04-08, 20:03
Ahmet Yesevi (1093 - 1156)

document.title="Ahmet Yesevi (1093 - 1156) - Kim Kimdir? - FORSNET";

Osmanlı topraklarında doğmasa da, Osmanlı (http://www.osmanli700.gen.tr/) döneminde yaşamasa da Ahmet Yesevi'nin Osmanlı İmparatorluğu üzerinde önemli etkileri olmuştur. Etkileri günümüze kadar ulaşan Ahmet Yesevi, 11. Yüzyılın ikinci yarısında bugünkü Kazakistan'ın Çimkent şehrinin doğusundaki Sayram kasabasında doğmuştur. Sayram, o dönemde önemli bir kültür ve ticaret merkezidir.

Babasının ölümünden sonra, ablası ile birlikte Sayram yakınlarındaki Yesi'ye yerleşen Yesevi, burada "Arslan Baba" adlı bir Türk şeyhinden ilk eğitimini almaya başlamıştır. Türbesi Yesi yakınındaki Otrar'da bulunan Arslan Baba, rivayete göre; Hz. Muhammed'in emanet ettiği hurmayı Ahmet Yesevi'ye ulaştırmak görevini üstlenmiştir. Mezar-ı Şerifte bulunduğu bir dönem, İmam Rıza'nın öğrencisi olduğu belirtilen Arslan Babanın, Yesevi'nin manevi yücelmesinde önemli bir yeri vardır.

Eğitiminin ilk aşamasını tamamladıktan sonra dönemin en önemli merkezi olan ve değişik bölgelerden binlerce öğrencinin akınına uğrayan Buhara'ya giden Yesevi, burada dönemin önde gelen din bilginlerinden olan Şeyh Yusuf Hemedani'ye bağlanmıştır. Türbesi Merv'de bulunan Hemedani'den yoğun bir tasavvuf eğitimi alan Yesevi, Şeyhin dört halifesinden üçüncüsü olmuş ve ilk iki halifeden sonra şeyhinin yerine geçmiştir.

Hamedani'den aldığı bir işaretle buradaki irşad makamını Şeyh Adülhalik Gücdûvani'ye bırakarak Yesi'ye dönen Yesevi, büyük bir etki alanına ulaşacak olan Yeseviye Ocağı'nı kurmuştur. Abdülhalik Gücdüvani ise öğrencisi Muhammed Bahaüddin Nakşbend'i yetiştirerek, o dönemde Yeseviye Ocağı dışında ortaya çıkan iki büyük tarikattan birinin öncülüğünü yapmıştır. Buhara'da kurulan Nakşibendiye tarikatı, zamanla Afganistan, Hindistan ve Anadolu'ya yayılmıştır.

Yesevi, öğretisini hocası Arslan Baba'dan aldığı "ehl-i beyt" sevgisi ve bu doğrultudaki tasavvuf anlayışı üzerine kurmuştur. Bir Türk sufi tarafından kurulan bu ilk büyük "Türk tarikatı", önce Maveraünnehir, Taşkent ve çevresi ile batı Türkistan'da etkili olmuştur. Daha sonra Horasan, İran ve Azerbeycan'da yaşayan Türkler arasında yayılan Yesevi tarikatı, 13 yüz yıldan başlayarak göçlerle Anadolu'ya, oradan da Balkanlara ulaşmıştır.

Yesevi öğretisinin bu denli etkili olmasının temel nedenlerinden biri; Ahmet Yesevi'nin düşüncelerini anlatmak için, o dönemde gelenek olduğu üzere Arapça veya Farsça'yı değil, Türkçe'yi seçmesidir. Hece vezniyle yazdığı şiirlerle öğretisinin hızla yayılmasını ve kuşaktan kuşağa kolayca aktarılmasını bu yolla sağlayan Yesevi'nin "Hikmet" olarak adlandırılan ve yüzyıllarca sözlü olarak yaşatılan şiirleri, 15. Yüzyılda yazıya geçirilerek "Divan-ı Hikmet" adı altında toplanmış ve kutsal bir kitap olarak elden ele dolaşmıştır.

İslam'ın değerlerini Türk kültürünün değerleri ile kaynaştıran Yesevi öğretisi, özellikle bozkırlarda yaşayan Türk boylarının İslamiyet'i benimsemesini kolaylaştırmıştır. İslam'ı tanımalarına ve benimsemelerine karşın, varolan değerlerinden kopmayan bu topluluklar için, kentli din bilginlerinin sunduğu kuralcı İslamiyet'ten çok, dervişlerin sunduğu, dine esnek yaklaşan ve eski inançları yadsımayan, bir İslam anlayışı daha yakın gelmiştir. Böylece "şaman" geleneklerinin bir kısmı az ya da çok değişikliklere uğrasa bile varlığını sürdürmek imkanı bulmuştur. Geleneğe göre, toplumsal yaşamın her alanında olduğu gibi, dinsel törenlerde de kadın-erkek birliktedir. Kazakistan'da "Yesevi Zikri" adı verilen törenlerde, geleneğin islami değerlerle kaynaştırılarak bu gün bile sürdürüldüğü görülebilir.

Bu örnekler, Yesevi'nin temsil ettiği İslam'ın, varolan inanç sisteminin tamamen terk edilmesini şart koşmadığını ortaya koymaktadır. Bu yüzden bugün yalnızca Kazakistan'da değil, eski Türkistan toprakları üzerinde yaşayan Türk topluluklarının çoğunda şaman gelenekleri İslamiyet içinde varlığını sürdürür. Üstelik bu uygulamalar, Ahmet Yesevi'nin izinden gidenlerce Anadolu'ya ve Balkanlar'a da taşınmıştır.

Ahmet Yesevi, öğretisini "Dört Kapı" olarak bilinen şu ilkeler üzerine kurmuştur: Şeriat, Tarikat, Marifet ve Hakikat'tir. Dört Kapı, İslamiyet'ten önceki Türk inançlardan kaynaklanmıştır. Şamanlıkta Doğu, Batı, Kuzey ve Güney yönleri, kutsal kabul edilen dört ögedir. Yönler dört renk ve dört kutsal varlıkla simgeleştirilmiştir: Mavi, Beyaz, Siyah ve Kızıl. Ağaç, Demir, Su ve Ateş. Şaman inancına göre bunlar, evrenin ve insanın özünü oluşturur: Adalet, Kudret, Akıl ve Uyum. Dört Kapı ilkesi Hacı Bektaş Veli'nin öğretisine de temel oluşturur. Hacı Bektaş Veli her bir kapıya onar makam ekler ve "Dört Kapı, Kırk Makam" olarak adlandırılan ilkeler bütününü ortaya koyar.

Hairdesigner
02-04-08, 20:03
Şems-i Tebrizi (1185 - 1247)

document.title="Şems-i Tebrizi (1185 - 1247) - Kim Kimdir? - FORSNET";
1185 yılında Tebriz’de dünyaya gelen Şems-i Tebrizi'nin asıl ismi Mevlana Muhammed’dir. Melik Dad oğlu Ali adında bir zatın oğludur ve Azeri Türklerindendir. Şemseddin yani dinin güneşi lakabıyla anılmıştır.

Daha küçük yaşlarda manevi ilimleri tahsilde gösterdiği kabiliyetle dikkat çeken Şems, din ilimleri tahsilden sonra, genç yaşlarında Tebrizli Ebubekir Sellaf’a mürid olmuş, ününü duyduğu bütün meşhur şeyhlerden feyz almaya çalışmış ve bu sebeple diyar diyar dolaşmıştır. Bu gezginliğinden dolayı kendisine “Şemseddin Perende” uçan Şemsed din denilmiş, ayrıca Tebriz’de tarikat pirleri ve hakikat arifleri ona “Kamil-i Tebrizi” adını vermişlerdir.

Daha sonraları Secaslı Şeyh Rukneddin, Tebrizli Selahaddin Mahmut ile büyük alim ve ünlü mutasavvıf Necmüddin Kübra’nın halifelerinden Centli Baba Kemal’e intisap ederek onlardan feyz almıştır. Hz. Muhammed (S.A.V.)'in ahlâkını örnek alan Şemseddin-i Tebrizi, devamlı bir arayış içerisinde olmuş, manevi bir işaret üzerine de Hz. Mevlana’yı arayıp bulmuştur. Dünyaya, kılık ve kıyafete önem vermeyen Şems, Mevlana ile üç- üçbuçuk yıl süren beraberliği neticesinde onun hayatında yeni ufukların açılmasına vesile olmuş, onun ilahi aşkın potasında eriterek, kamil bir Hak aşığı yapmaya muvaffak olmuştur.

Teferruatıyla daha önce anlattığımız şekilde, Mevlana’da meydana gelen büyük değişikliği hazmedemeyenler, onun Mevlana’dan ebediyeyen ayrılmasına sebep oldular. Şems Hicri 645 Miladi 1247 tarihinde şehit mi edildi, yoksa geldiği gibi, kimseye haber vermeden Konya’yı mı terk etti kimse bilmez.

Bu gün Konya’da Şems makamı olarak bilinen, halk ve bilhassa Mevlevilerce Mevlana türbesinden önce ziyaret edilen bu mescit-türbe de mevcut sanduka, boş bir sanduka mı, yoksa Mehmet Önder Bey”in bir hatırasında anlatıldığı gibi, Şems gerçekten burada mı medfundur, bu da bilinmez. Bilinen gerçek odur ki, Allah velilerinin kalblerde yaşadığıdır.

Niğde’deki Kesikbaş Türbesi de Şem’e izafe edilir. Bunlardan ayrı olarak tebriz’de Geçil denilen mezarlıkta, Hoy’da, Pakistan’ın Multon şehrinde Şems türbeleri veya makamları vardır. Bunlar çeşitli rivayetlerle süslenmiştir. Pakistan’lıların söylediklerine göre de Şems, Konya’dan bir gece yarısı gizlice ayrılmış, önce Tebriz’e oradan da Hindistan’a gelmiş, meczup ve perişan yıllarca ormanlarda dolaştıktan sonra Multon şehrinde ölmüştür

Hairdesigner
02-04-08, 20:04
Elmalılı M. Hamdi Yazır (1877 - 1942)

document.title="Elmalılı M. Hamdi Yazır (1877 - 1942) - Kim Kimdir? - FORSNET";

Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hicri 1294 Miladi 1877 yılında Antalya'nın Elmalılı kazasında doğdu. Babası Numan Efendi, aslen Burdur'un Gölhisar kazası Yazır köyü halkındandır. Numan Efendi, küçük yaşta Yazır köyünden çıkıp Elmalı'ya gelmiş, orada okumuş ve "Şer'iye Mahkemesi" başkâtibi olmuştur. Hamdi Efendi'nin annesi, Elmalı âlimlerinden Mehmet Efendi'nin kızı Fatma Hanım'dır.

İlkokulu ve bugünkü ortaokula denk sayılan Rüşdiye'yi Elmalı'da bitiren Hamdi Efendi, 1892 yılında, dayısı hoca Mustafa Sarılar ile birlikte İstanbul'a gelmiş ve devrinin âlimlerinden Kayserili Mahmud Hamdi Efendi'den ders almıştır. İstanbul'daki diğer tanınmış hocaların da derslerine devam ettikten sonra, 1906 yılında "Bayezit dersiâmı" olarak icâzet almıştır. Aynı yıl yapılan seçimlerde Antalya Mebusu olmuş ve II. Meşrutiyet'in bu ilk meclisinde, özellikle 1876 "Kanun-i Esâsi"sinin değiştirilmesinde önemli rol oynamıştır.

1909 yılında Mülkiye Mektebi'nde Ahkâm-ı Evkâf ve Arâzî dersleri okutmuş ve yine aynı yıllarda Mekteb-i Kuzâtta "Fıkıh" dersleri vermiştir. Daha sonra Darü'l-Hikmeti'l-İslâmiye (Şeyhü'l-İslâmlığa bağlı Yüksek Müşavere Heyeti) üyeliğine ve bir müddet sonra da başkanlığına tayin edilmiştir. I. Dünya Savaşı'ndan sonra Evkaf Nazırlığı'nda bulunmuş ve bu sırada Âyan Meclisi üyesi olmuştur.
Cumhuriyetin ilânı sırasında Mütehassısîn medresesinde mantık müderrisi idi. Medreseler kaldırılınca evinde inzivaya çekilmiş, ilmî tetkik ve araştırmalarına devam etmiştir. Yirmi yıl kadar devam eden bu uzlet (yalnızlık) devresi, "Hak Dini Kur'an Dili" adındaki Türkçe tefsiri hazırlamasına imkân vermiştir. Tefsire başlamadan önce Mısırlı Prens Abbas Halim Paşa'nın teşviki ile "Büyük İslâm Hukuku Kâmusu" ile meşgul bulunuyordu. Bu eserle birkaç yıl meşgul olduktan sonra yarım bırakmış ve tefsiri yazmaya başlamıştır.

Âyan üyeliğinin son yıllarında Fransızca'dan tercümeye başladığı bir felsefe tarihi kitabını tamamlayarak ilave ettiği önemli bir dibace (önsöz) ve diğer haşiyelerle birlikte "Metalib ve Mezahib" adıyla bastırmıştır.

Hamdi Efendi, ayrıca devrinin güzel sanatlarından olan hat ve mûsikî ile de ilgilenmiştir. Özellikle "Nesih" ve "Sülüs" yazılarda iyi bir hattat idi. Aynı zamanda hâfız olduğu için alaturka mûsikînin çeşitli makamlarıyla ciddi bir şekilde meşgul olmuştur.

Hamdi Efendi, 27 Mayıs 1942'de İstanbul Erenköy'de vefat etmiştir.

Hairdesigner
02-04-08, 20:04
Şeyh Edebali (1206 - 1326)

document.title="Şeyh Edebali (1206 - 1326) - Kim Kimdir? - FORSNET";
Aslen Karamanlı’dır. İlk tahsilini memleketinde yapan Edebali, tahsilini Şam’da tamamladı. Tefsir, hadis, tasavvuf ve özellikle İslam Hukuku’da ihtisas sahibidir. Hz. Mevlana gibi, zamanının büyüklerinin sohbetinde bulundu. Osmanlı Devleti’nin kurucusu Sultan Osman Gazi’nin kayınpederidir. Zamanının büyük alim ve velilerindendir. Doğum tarihi kesin olmamakla beraber, Hicri 603 Miladi 1206 yıllarında doğduğu tahmin edilmektedir.

İlimde derya, amelde yüksek, takva ve verada örnek, mal-mülk sahibi bir zat olan Edebali, Eskişehir yakınlarında İtburnu denilen köyde yaşar, yaptırmış olduğu zaviyede öğrenci yetiştirir ve halkı irşad ederdi. Anadolu fütüvvet ehli Ahilerle yakın münasebeti olan Edebali’yi Osman Bey sık sık ziyaret eder ve sohbetinde bulunurdu.

Yine Osman Bey’in zaviyede bulunduğu bir gece, gördüğü rüya üzerine Edebali, kızı Mal Hatun’u Osman Bey’e nikahlar ve görmüş olduğu rüyayı da söyle tabir eder: “Sen babadan sonra Bey olacak, kızım Mal Hatun’la evleneceksin. Bende çıkıp sana gelen nur budur. Sizin asil ve temiz soyunuzdan nice padişahlar gelecek. Onlar nice deletleri birçatı altında toplayacaklar. Allahü Teala, nice insanların huzur ve saadete kavuşmasına, din-i İslamla şereflenmesine senin soyunu vesile edecektir.”

Gerçekten de öyle olur, altı asırdan fazla devam edecek olan bir Cihan İmparatorluğu’nun temelleri atılır ve bunun ilk müjdecisi de Edebali Hazretleri olur. Uzun bir ömür süren Edebali 726 H./1325-26 yıllarında yüz yirmi yaşları civarında olduğu halde vefat eder. Cenazesi Bilecik’de zaviyesinin yanına defnedilir. Ahmet Rasim Bey, Edebali’nin Adana halkından olduğunu söylerse de, onun Karamanlı olduğuna şüphe yoktur.

Bir de Osman Bey’in oğlu Orhan Bey’in annesinin Ömer bey adında bir zatın kızı, Mal Hatun; Edebali’nin kızı Bala Hatun’un Osman Bey’in diğer oğlu Alaaddin Bey’in annesi olduğunu kabul eden tarihçiler de vardır. Mehmet Hemdemi Çelebi de Solakzade Tarihli isimli eserinde, Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e verdiği kızının adının “Rabia” olduğundan bahseder.

Hairdesigner
02-04-08, 20:04
Muhammed Esed (1900 - 1992)

document.title="Muhammed Esed (1900 - 1992) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2895.jpg
Muhammed Esed, 1900 yılında, Doğu Galiçya'nın Lvov şehrinde, Yahudi bir ailenin üç çocuğun ortancası olarak dünyaya geldi. Baba tarafından dedesi Czemowitz'de, matematik ve fizikte uzmanlığı olan ve astronomiye de ilgisi bulunan satranç ustası bir hahamdı. Babası ise ailenin muhalefetine rağmen fen tahsili yapmak istiyordu. Fakat malı darlık ancak hukuk tahsili yapmasına ve avukat olmasına imkan vermiş ve evlendikten sonra Lvov'a yerleşmişti. Esed, burada hem şehir hayatını hem de anne tarafından dedesinin malikanesinde köy hayatını yaşadı ve mutlu bir çocukluk geçirdi.

Babası gerçekleştiremediği fen tahsilinin ıstırabını bilimsel yayınları izleyerek hafifletmeye çalışıyor ve oğlunun kendi yapamadığını gerçekleştirmesini istiyordu. Oysa o tarihe, şiire, Polonya ve Alman edebiyatına ilgi duyuyordu. Esed de aile geleneği icabı evde özel dini eğitim gördü. On üç yaşlarında İbraniceyi su gibi okuyor ve akıcı bir dille konuşabiliyordu. Tevrat, Mişna, Gemara, Talmud okuyor ve Aramice de anlıyordu.

1914 yılı sonlarına doğru o sıralarda oturmakta oldukları Viyana'da, yaşı tutmadığı halde okuldan kaçarak gösterişli yapısına güvenerek başka bir adla Avusturya ordusuna asker yazıldı. Fakat ailesi onu buldu ve geri getirdi. Dört yıl sonra ise normal yoldan asker olduysa da devrim patlak verince Avusturya İmparatorluğu çöktü ve savaş da sona erdi.

Savaştan sonra Viyana Üniversitesinde iki yıl sanat tarihi ve felsefe okudu. Fakat bunu kendine uygun bulmayan Esed, gazeteci olmak istiyordu. Babası ile fikir ayrılığı anlaşmazlıkla sonuçlanınca, annesinin de ölümünden bir yıl sonra 1920'de Viyana'yı terk ederek Prag'a, oradan da Berlin'e gitti. Edebiyat çevrelerinde dolaştı, film yönetmeni asistanlığı, senaristlik yaptı.

1921 yılı sonbaharında “United Telegraph” adlı ajansta muhaberat servisinde telefon görevlisi olarak işe girdi. Bir süre sonra Berlin'e Rusya'daki sefalet için gizlice yardım toplamaya gelmiş olan Madam Gorky ile bir röpörtaj yapmaya ve bunu kimsenin haberi olmadan ajansının bültenlerine geçmeye muvaffak olunca telefon görevliliğinden gerçek muhabirliğe geçti.

1922 yılında, Kudüs'te oturan küçük dayısı psikiyatrist Dorian'dan bir davet alınca, çoğu zamanki gibi anı bir kararla Ajans'tan ayrılıp, gemiyle Karadeniz üzerinden İskenderiye'ye, oradan da trenle Kudüs'e gitti. O yıl Kudüs'ten birçok gazeteyle yazışma sonucu Frankfurter Allgemeine Zeitung'un Yakın Doğu muhabiri oldu. Sonra Kahire'ye gitti.

1923 yazında tekrar Kudüs'e döndü. Muhtemelen bu yıl Siyonist önder Chaim Weizmann ile tartıştı ve siyonizme karşı çıktı. Siyonist idealleri temelsiz ve gayri ahlaki buluyordu. Amman'a gitti, Emir Abdullah'la ve danışmanı filozof Rıza Tevfik'le tanıştı. Buradan İstanbul'a gitmek isterken bütün resmi evrakını kaybedince, yaya olarak Şam'a gitti. Sonbaharda Bursa, İstanbul, Sofra, Belgrad üzerinden Frankfurt'a döndü. Berlin'e gidiş gelişlerinde ileride kendisiyle evleneceği, sezgileri güçlü ve yüksek dul bayan Elsa ile tanıştı. Bu arada ilk gezi izlenimlerinden oluşan kitap “Unromantisches Morgenland” adıyla yayımlandı.

1924 baharında Frankfurter Zeitung tarafından bu kez daha iyi şartlarla yeniden Doğu'ya gönderildi. Port Said üzerinden Kahire'ye geldi, el-Ezher şeyhi Mustafa el-Merağı ile tanıştı ve uzun sohbetlerde bulundu. Yaz başında Kahire'den ayrılarak yeniden Ürdün'e gitti. Birkaç kez daha Şam'a, Trablus'a, Beyrut'a gitti geldi. Halep'ten Deyr ez-ZGr'a giderken ileriki yıllarda dostu ve seyahat rehberi olacak olan Kuzey Arabistan'ın Şammar kabilesinden Zeyd .b. Ğanim ile tanıştı. İran'a, Kürdistan'a, Afganistan'a gitti.

1926'da kış sonuna doğru Herat'tan ayrılarak Merv, Semerkant, Buhara, Taşkent üzerinden Moskova'ya gitti, sonra Avrupa'ya döndü. Elsa'yı ikna etti ve onunla evlendi. Gazete'den ayrılarak yeni gazetelerle anlaştı; bir müddet Berlin'e yerleştiler. Jeopolitik Akademisinde daha önce verdiği seri konferanslara devam etti.

Bu yılın sonbaharında bir gün Berlin metrosunda seyahat ederken gördüğü yüzlerin istisnasız hepsinin derin ve gizli bir acıyla kasılı olduğunu müşahede etti. Duyduğu sarsıntıyla bunu yanındaki Elsa'ya açtı. Elsa şaşkınlıkla "Bir cehennem azabı çekiyorlar sanki... Acaba kendileri bunun farkındalar mı?" cevabıyla onu tasdik etti. Esed bu acıları ve ıstırapları insanların gerçeksiz, inançsız ve fasılasızca refah peşinde olmalarına bağlar. Eve döndüklerinde masada açık kalmış MushaPı gördü. Kapatıp kaldırmak için uzandığında gözü Tekâsür suresine ilişti. Birden surenin o gün metroda yaşadıklarının tam bir yankısı olduğunu hissetti ve şunları düşündü: "Bütün çağlarda insanlar tamahı, açgözlülüğü tanımışlardır: ama tamah ve açgözlülük başka hiçbir çağda bugün olduğu kadar ... ciğer sökücü bir hırs halinde kendini açığa Vurmamıştı. ... İnsanların boyunlarına binmişti ifrit; kamçısını tam yüreklerinin başına indiriyor ve uzaklarda alayla göz kırpan yalancı hedeflere doğru dehliyordu onları. ... Ne kadar hikmetli olursa olsun bir insan, yirminci yüzyıla özgü bu acılı koşuyu kendiliğinden bilemez. Böylesine hakim bir perdeden, böylesine apaçık bir üslupla dile getiremezdi. Hayır Kur'an'da konuşan, Muhammed (S.A.V.)'in sesinden daha güçlü, daha yüksek bir sesli ve bütün zamanları aşarak ulaşıyordu insan kulağına..."

Esed, bu olaydan kısa bir süre sonra Elsa ile birlikte müslüman olduğunu açıkladı. Böylece on dokuz yaşlarındayken görüp çoktan unutmuş olduğu bir rüya tecelli etmişti: Bu rüyada Esed, içinde bulunduğu bir metro treninin yeraltından çıktıktan sonra saplandığı sonsuz ufuklu bir batakta, az ötede çökmüş duran ve kendisini beklediğini hissettiği, yüzü örtülü kısa kollu harmanili binicisi olan bir devenin terkisine binerek, saat, gün, ay, kısaca zaman kavramını yitirecek kadar uzun bir yolculuk sonunda, yakmayan fakat kör edici parlaklıktaki bir beyaz ışığa vardığını görmüş ve tasvir edilemez ahenkteki bir sesin 'Burası Batının en uç şehri' dediğini işitmişti. Yıllar sonra, rüyasındaki binicinin Hz. Peygamber, ışığın kavuştuğu, işittiği sözlerin ise Batıdaki hayatının sona ereceğinin habercisi olduğu tefsiriyle karşılaşacaktır.

Esed, 1927 Ocak'ında bir kez daha, ama bu sefer Elsa ve onun altı yaşındaki oğlu ile beraber yola çıktı. Daha o günden bunun dönüşü olmayan bir yolculuk olduğunu hissetmişti. Deniz yoluyla Cidde'ye oradan da Mekke'ye hacca gittiler. Vardıktan dokuz gün sonra Elsa, bilinmeyen bir hastalıktan öldü ve Mekke mezarlığına gömüldü. Aynı yıl Kral Abdülaziz ile tanıştı. Bir müddet sonra Zeyd'i yanına çağırdı. Bu arada yeniden evlendi ve Medine'ye yerleşip, tarih ve tefsir çalıştı. Fakat hiçbir zaman evde sürekli kalmadı, Zeyd'le Arabistan'da pek çok seyahatler yaptı. Şeyh Sunusî ile tanıştı, Libya bağımsızlık savaşına katılmak için yola çıktı, fakat Ömer el-Muhtar'a yetişemedi. 1932 yılı Arabistan'daki hayatının sonu oldu. 1942 yılında babası ve kız kardeşi toplama kampında öldüler.

Pakistan'a gitti, Cinnah ve İkbal'le tanıştı; 1947'de Pakistan Dışişleri Bakanlığı Ortadoğu Dairesi başkanı ve İslamî Tecdit Kurumu üyesi oldu, çalışmalarda ve araştırmalarda bulundu.
1952 yılı başlarında yirmi beş yıllık ayrılıktan sonra Pakistan'ı Birleşmiş Milletler'de temsil etmek üzere New York'a gitti. Kısa süre sonra bu vazifesinden ayrıldı ve Mekke'ye Giden Yol adlı hatıratını ve seyahatnamesini yazdı ve neşretti. Daha sonraki yıllarını elinizdeki bu meali hazırlamaya hasretti. 1992 yılında İspanya'da vefat etti.

Hairdesigner
02-04-08, 20:05
Ka’bü’l-Ahbâr ( .... - 652)

document.title="Ka’bü’l-Ahbâr ( .... - 652) - Kim Kimdir? - FORSNET";

Beni İsrail'in (israil oğullarının) meşhur alimlerindendir. Yemen Yahudilerinden olup, Tevrat hakkındaki geniş bilgisiyle meşhur olmuştur. Hz. Muhammed (S.A.V.)'in vasıflarını kutsal kitaplarından öğrenip müslüman olmuş ve çevresindeki Yahudi alimlerini de ikna etmeye çalışmıştır. Ehli Kitap nakledicilerinin en güvenilir olanı kabul edilmiştir. İslamiyet'in ortaya çıkışı sırasında henüz tahrif edilmemiş (bozulmamış) Tevrat'ın nüshasına sahip olduğundan, Hz. Muhammed (S.A.V.)'e işaret eden ayetlerden örnekler vererek alimleri kabule teşvik etmiştir. Tevrat'ın bu ayetlerinden bir kaçı Risale-i Nur'da da zikredilmekte ve kendisi için, "Beni İsrail'in allamelerinden" (Mektubat, s. 167) ifadesine yer verilmektedir. Künyesi Ebu İshak Ka'b bin Mati bin Heynu (Haysu) el-Yemanî şeklindedir.

Ka'b'ın doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. 104 yaşında öldüğüne dair rivayet esas alındığında, doğum tarihi olarak 551 yılı kabul edilebilir. Yemen asıllı olup, burada yaşayan Zuruayn soyuna mensuptur. Geniş bir ilmi birikime sahip olduğu rivayet edilmiş ve yazılarını mürekkeple yazmasından dolayı "ahbar" lakabıyla anılmıştır. Ahbar; hibr (mürekkep) kelimesinin çoğuludur. Kitab-ı Mukaddes hakkındaki geniş bilgisinden ötürü el-Ahbar lakabıyla anıldığı da belirtilmektedir.

Ka'b'ın İslâm'ı kabul etmesiyle ilgili farklı bilgiler nakledilmektedir. Bir rivayete göre Hz. Muhammed (S.A.V.)zamanında, Yemen'e giden Hazreti Ali (ra) ile görüştüğü ve bu sırada müslüman olduğu belirtilmektedir. Bir rivayete göre ise Hazreti Ebubekir'in (ra) halifeliği zamanında veya Hazreti Ömer döneminde Medine'ye gittiği, burada halifeyi bulamayınca Kudüs'e gidip halifenin huzurunda İslâmiyet'i kabul ettiği nakledilmektedir. Bu üç rivayete göre de müslümanlığı kabul ettiği açık bir şekilde belirtilmektedir.

Yahudi bir din aliminin oğlu olan Ka'b, dini bilgilerin bir kısmını babasından aldı. Ancak, babası Tevrat'ın bir kısmını yazıp, sadece bununla yetinmesini istedi ve kitaplarını bir dolaba koyup kilitledi. Ayrıca, kendisine verdiği nüshalar dışında okumaması konusunda da söz aldı. Daha sonra Hz. Muhammed (S.A.V.)'in gelişi, İslâmiyet'in her tarafa yayılmaya başlaması üzerine, babasının kendisinden sakladığı kitapları okuyarak son Peygamberin özellikleri hakkında daha geniş bilgi sahibi oldu.

Tevrat'ın henüz tahrif edilmemiş bir nüshasına sahip olan Ka'b, bu nüsha sayesinde kendi kitaplarında mevcut bulunan sahih ve uydurma haberler hakkında bilgi sahibi idi. Hangilerinin doğru veya yanlış olduğunu fark edebiliyordu. Bu bilgilere dayanarak, son Peygamber hakkında bilgi sahibi olduğundan, kendisini görmediği halde iman ettiği gibi, diğer alimleri de kabul etmeleri konusunda ikna etmeye çalıştı.

Ka'b, aralarında Hazreti Ömer'in de bulunduğu sahabelerden öğrendiği hadisleri rivayet etti. Naklettiği hadisler Ebu Davud, Darimi, Tirmizi ve Malik'in eserlerinde yer almaktadır. Kendisi sahabelerden istifade ettiği gibi, sahabe ve tabiin de kendisinin bilgi ve birikiminden istifade ettiler. Hazreti Ömer (ra), Abdullah bin Zübeyr, Abdullah bin Abbas, Ebu Hüreyre ve Muaviye kendisinden istifade eden sahabelerdir. Ayrıca tabiinden bazıları da kendisinden öğrendikleri hadisleri naklettiler. Ayrıca bazı görüşmelerde kıssa da anlatan Ka'b, halifenin görevlendirdiği kişilerin dışında kıssa anlatmanın yasaklandığını duyduktan sonra, emre uyarak kıssa anlatmaktan vazgeçti.

Tevrat'ın tahrif edilmemiş yegane nüshasının babasından kendisine kaldığı ve bu nüshaya dayanarak yorumlarda bulunduğu belirtilmektedir. Kur'an-ı Kerim ayetleriyle ilgili yaptığı bazı yorumların hadislere uygunluğu sahabelerin dikkatini çekti ve uygun bulunanlar tasvip edildi. Son Peygamberle ilgili aktardığı bilgiler muhtelif İslam kaynaklarında zikredildiği gibi, Tevrat'tan göstermiş olduğu bazı nakiller Risâle-i Nur'da da yer almaktadır. Abdullah ibn Selâm ile Ka'bü'l-Ahbar'ın Tevrat'tan şu âyeti ilan edip gösterdikleri hatırlatılmaktadır:

"Ey Peygamber! Muhakkak ki, biz seni bir şahit, bir müjdeleyici, bir sakındırıcı ve ümmîler için bir dayanak olarak gönderdik. Sen benim kulumsun ve sana Mütevekkil ismini verdim. Sen ne katı kalbli, ne huysuz ve ne de sokaklarda böbürlenerek yürüyen biri değilsin. Sen kötülüğe kötülükle de karşılık vermezsin. Sen affeden ve bağışlayan bir peygambersin. Eğriliğe girmiş olan halk onunla yolunu doğrultuncaya ve 'Lâilâhe İllallâh' deyinceye kadar Allah o peygamberin ruhunu almaz" (Mektubat, s. 167). Bu ayette Hz. Muhammed (S.A.V.), "Mütevekkil" ismi ile zikredilirken bir başka ayette Muhammed ismi de zikredilmektedir; "Muhammed, Allah'ın Resulüdür. Mekke onun doğum yeri, Medine hicret yeri, Şam onun mülküdür. Ümmeti ise hamd edici kimselerdir." Tevrat'ın diğer bir ayetinde de; "Sen benim kulum ve Resulümsün. Sana Mütevekkil ismini verdim" ibareleri yer almaktadır (Mektubat, s. 167-168).

Ka'b'ın güvenilirliği ve kişiliğiyle ilgili tartışmalar günümüze kadar gelmiştir. Aralarında Hazreti Ömer (ra) gibi büyük sahabelerin kendisinden istifade ettiği, öğüt ve tavsiyelerinden yararlandığı şeklindeki rivayetlerin yanında; naklettiği şeylerden vazgeçmediği takdirde, Medine dışına sürülmekle tehdit edildiği de ifade edilmektedir. İbn Mesud, rivayetlerinde yer verdiği bazı hususlardan dolayı Ka'b'ı eleştirmiştir. Diğer taraftan Ebu Derda'nın görüşünü nakleden İbn Hibban ise bilgili bir alim olduğu, geniş bilgisi konusunda ittifak bulunduğuna yer vermektedir. Ayrıca, biyografisi üzerinde çalışma yapan Zehebi, engin bilgi ve dindar kişiliğine vurgu yaparken, Ka'b'ı yalanlayıcı her hangi bir beyana yer vermemiştir. Bunların dışında başka müellifler de kendi eserlerinde Ka'b'a geniş yer vermekle, ona büyük önem ve değer verdiklerini göstermişlerdir. (M. Yaşar Kandemir; "Kâ'b el-Abhâr", TDVİA. 24. C. s. 2).

Ka'b'ın kişiliği, müslümanlığında samimi olup olmadığı, nakillerinde yer verdiği bilgiler hakkında yapılan değerlendirmeler gibi konular üzerinde hassasiyetle durulmasını ve ayrı ayrı değerlendirmeye tabi tutulmasını gerektirmiştir. Kendisinden bazı sahabelerin rivayette bulunması, İslamiyet'i kabul edişindeki samimiyetine gölge düşürecek her hangi bir değerlendirme ve menfi tavır takınma olmadığı görülmektedir. Buna rağmen, dini tahrip maksadıyla İsrailiyata dair rivayetleri sokuşturduğu şeklinde ithamda bulunmak ve bu şekilde suçlamak hakkaniyetle bağdaşmaz. İslamiyet'in kabulünden sonra, İsrailiyattan kalma bazı adet ve alışkanlıkların İslâmiyet'ten sonra da devam ettirildiği bilinmektedir. Ancak, bunların tamamını art niyetli olarak telakki etmek doğru değildir. Önemli olan, söz konusu nakilleri ve rivayetleri süzgeçten geçirmek, İslamiyet'in ruhuyla bağdaşmayanları ayıklamaktır.
Ka'b'ın, Ehli Kitap ravilerinin en güvenilir olanlarından biri olarak kabul gördüğünü hatırdan uzak tutmamak gerekir. Bununla birlikte, bazı nakillerin zamanla değişikliğe uğradığı, bazı durumlarda ifadenin yorumuyla karıştırıldığı, bazen de yorumların asıl ifade ile birleştirilerek anlaşıldığı veya aktarıldığı, bütün bunların da tamamen art niyetli yapılmadığını göz önünde bulundurmak gerekir. Ka'bü'l-Ahbar, son yıllarını, yerleştiği Humus'ta geçirdi. Bizanslılarla yapılan savaşa katıldı. 652 yılında vefat etti. Vefat tarihi olarak 653 yılı da gösterilmiştir. Ayrıca, Dımaşk'ta vefat ettikten sonra Babüssağir Kabristanına defnedildiği de nakledilmektedir.

Hairdesigner
02-04-08, 20:05
Buhârî (810 - 869)

document.title="Buhârî (810 - 869) - Kim Kimdir? - FORSNET";

Hadis bilginlerinin en büyüklerinden Muhammed el-Buhârî, Hicri 13 şevvâl 194 / Miladi 21 Temmuz 810 tarihinde Buhara'da doğdu. Bundan dolayı da Buhârî nisbetiyle anılmasına sebep olmuştur. Tam adı Ebû Abdullah Muhammed b. Ismâil b. Ibrâhim b. el-Mugîre b. Berdizbeh el-Cûfî el-Buhârî'dir. Buhârî, henüz bebek yaşta iken babası vefat etti. Annesinin terbiyesi altında büyüdü ve küçük yaşta Kur'an-ı Kerim'i ezberleyip Arapça öğrendi. Babasından kalan servet, onun hiç kimseye muhtaç olmadan ilim öğrenmesinde yararlı oldu. On bir yaşında hadis öğrenmeye başladı. Ardından da on altı yaşında annesi ve kardeşi Ahmed'le birlikte hacca gitti. 825 yılında, annesi ve kardeşi Buhârâ'ya dönerken, kendisi ilim öğrenmek isteğiyle Mekke'de kaldı.

Onsekiz yaşında "Kitâbu Kadâya's-Sahabe ve't-Tâbiin" ile "et-Târîhü'l-Kebîr" adlı eserlerini yazan Buhârî, ilim öğrenmek için Şam, Mısır, Basra ve Bağdat'a gitti. Bu amaçla altı yıl Hicâz'da kalan Buhârî, hadis öğrenmek ve nakletmekle kalmadı, şiirle de ilgilendi. Ancak fazla şiir yazmadı. Savaş sporlarına ilgi duydu, ata bindi, ok attı. Yaşıtları Buhârî'den övgüyle bahsederler. Onu övenler arasında büyük muhaddis İmam Müslim'de vardır. Buna rağmen, Buhârî'nin üstünlüğünü çekemeyenler fitne çıkarmaktan geri kalmadılar ve Buhârî'nin "Kur'an mahluktur" düşüncesini savunduğunu yaydılar. Bu dedikodulardan rahatsız olan Buhârî, memleketi Buhâra'ya döndü fakat burada da rahat edemedi. Buhârâ emiri ile arası açıldı. Buhara Emiri Halid Ibn Ahmed, çocuklarına Câmiu's-Sahîh'i ve et-Tarih'i okutması için Buharî'yi konağına çağırdı fakat Buharî, bu teklifi kabul etmedi. İlim meclislerinin herkese açık olduğunu, isteyenin gelerek yararlanabileceğini, ilmi valinin konağının duvarları arasına hapsedemeyeceğini bildirdi. Bu olay üzerine de Ahmed Ibn Hâlid, onu Buhara'dan sürdü.

Buhârî, Buhara'dan ayrıldıktan sonra Semerkand'a gitti ve Hartenk köyünde bulunan akrabalarının arasına yerleşti. Semerkand'lılar, Buhârî'den yararlanmak istediler ve bir heyet gönderip Semerkand'a gelmesi ricasında bulundular. Buhârî, Semerkand'a gitmek için hazırlık yapmaya başladı ancak bu arada hastalandı ve Hicri 30 Ramazan 256 Miladi 31 Agustos 869'da Ramazan Bayramı gecesi vefat etti. Cenazesi, bayram günü öğleden sonra kılınarak Hartenk'e defnedildi.

İmam Buhârî, keskin bir zekâ ve ezberleme yeteneğine sahipti. Herhangi bir şeyi ezberlemesi için ona bir defa bakması veya onu bir defa dinlemesi yeterliydi. Bağdatlıların ve Semerkandlılar'ın onun zekâ seviyesini denemek için sordukları sorular bunu göstermesi bakımından önemlidir. Gezileri sırasında dinlediklerini yazmaması ve kendisine takılanlara, dinlediği bütün hadisleri ezberden okuması da dikkat çekicidir. O aynı zamanda çok hadis ezberlemekle de şöhret bulmuştu. Kütübü sitte müelliflerinden en-Nesâî, Buhârî'yi bizzat görüştüğü şeyhler arasında saydıktan sonra şöyle demiştir: "O, inanılır, akıllı bir muhaddistir. İslâm tarihinde ilk defa sahih kitap yazan odur." Bazi âlimler onun için şöyle derler: "Buhârî, Allah'ın yeryüzünde yürüyen ayetlerindendir." Necm b. el-Fazl diyor ki: "Rüyamda Rasûlullah (S.A.V.) efendimizi gördüm. Bir köyden çıkmış gidiyordu ve arkasından İmam-i Buhârî de onu takip etmekteydi. O bir adım atınca Buhârî de bir adım atıyor ve ayağını Rasûlullah (S.A.V.)'ın ayağını bastığı yere basıyordu. Kitabını da her bakımdan ona nisbet ediyordu."

Buhârî, ilmiyle amel eden bir insandı ve İslâmi sınırlara uymada aşırı derecede titizdi. Helâl ve haram konusunda duyarlı idi. Hadis ilmine hizmet, bu yolla Allah'ın rızasını, Hz. Muhammed (S.A.V.)'in şefaatini kazanmaktan öte bir amaç taşımıyordu. Babasından kalan mirası bile bu yolda harcamıştı ve cömertliğiyle şöhret bulmuştu. Çok Kur'an okur, çok nafile namaz kılardı. Rivayete göre her üç günde bir Kur'an-ı Kerîm'i hatmederdi. Gecenin bir kısmını uykuyla geçirirdi. Sürekli geceleri uykusundan kalkıp, kandilini yakar, hadis tahric ederdi. Yahut yazdıklarına işaretler koyar, üzerinde düşünürdü. Seherden önce uyanır, gece namazı kılar; sonra Kur'an'ın üçte birini okurdu. Ramazanda ise terâvihten sonra Kur'an'ın üçte birini okumaya devam ederdi. Buhârî'nin kendi ifadesine göre hadis aldığı hocalarınin sayısı binden fazladır. Hadis yazdığı şeyhlerine ait senetleri de bildiğini, senedi zayif rivayetlere itibar etmediğini belirtir. Hocalarının başlıcaları şunlardır:

Ahmed b. Hanbel, Ali b. el-Medinî, Yahya b. Maîn, İsmail b. idris el-Medînî, İshak b. Rahuyeh, Mekkî b. ibrahim el-Belhî, Muhammed b. Selam el-Bikendi, İbrahim b. el-Es'as, Ali b. el-Hasan b. Sekîk, Yahya b. Yahya, İbrahim b. Musa el-Hafiz, Süreyc b. en-Numan, Ebu Asim en-Nebil es-Seybânî, Muhammed b. Abdullah el-Ensârî, Abdullah b. Zübeyr el-Hamidî, El Mekrî, Abdülaziz el-Üveysî.
Öğrencileri arasinda da en meşhurları şunlardır;
Ebu isa et-Tirmîzî, Muhammed b. Nasru'l Mervezî, Ibni Ebi Dâvud, Müslim b. Haccac ve en-Nesâi.

Câmiu's-Sahîh; İslâm'ın ilk dönemlerinde hadislerin Kur'an'la karışması söz konusu olduğundan hadislerin yazılması yasaktı. Sonraları Kur'an-ı Kerîm, kitap haline getirilip, çoğaltıldı, ona bir şeyin karışması engellendi. Sahabe nesli bütünüyle vefat etmiş, İslâm ülkeleri genişlemiş, değişik düşünceler ortaya çıkmıştı. Bu tür nedenlerle hadislerin toplanmasının yararlı olacağına inanıldı ve hadislerin toplanmasına başlandı. Hadislerin toplanmasına Tabiun döneminde başlanmıştır. İmam Mâlik (179 h./195 m.) Hz. Muhammed (S.A.V.)'in hadislerine Sahabe ve Tabiun kavillerini ekleyerek Muvatta'yi tasnif etmiştir. İmam Mâlik'ten sonra da hadis konusunda çalışmalar yapıldı. Buhârî'nin Câmiu's-Sahîhi meydana getirmesi iki sebebe dayanmaktadir. Bunlarin birincisi, hocasının kendisinden böyle bir istekte bulunması, ikincisi de kendisinin görmüş olduğu bir rüyadir.
Buhârî, sahih adıyla anılan ve içerisine sadece kendince sahih olduğu sabit olan hadisleri koyduğu kitabını yazmakla hükümlerin kaynaklarını bulmada önemli bir hizmeti yerine getirmiştir. İmam Buhârî ayrıca, bu eserle kendisinden önce yaşamış mezhep imamlarının dayandığı temellerin sağlam olduğunu, hiç birinin kişisel görüşle fetva vermediğini ortaya koydu. Ondan sonra gelen muhaddisler, hadis çalışmalarının sınırlarını az çok belirlemiş oldular. İlim adamları, Buhârî'nin eserine büyük önem verdiler ve özellikle sahih hadis konusunda onun eserinin ortaya koyduğu gerçekleri ve şartları kabul ettiler, örnek aldılar. O, hadiste odak ve hareket noktası olarak değerlendirildi. Buhârî, bu eseri meydana getirirken çok titiz davrandı. Eserine aldığı hadisleri, alti yüz bin hadisin içinden seçti. Sahih hadislerin dışında kalan diğer hadisleri eserine almadı. Eserin kabarmasını önlemek için sahih hadislerin bile bir kısmını almamıştır. Câmiu's-Sahih'te yer alan hadislerin sayısı 7275'tir. Bazı hadisler değişik kitaplarda geçmektedir. Mükerrerler çıkarıldıktan sonra geriye kalan hadis sayısı 4000'dir.

Hairdesigner
02-04-08, 20:06
Şeyh Sadreddin-i Konevi (1207 - 1274)

document.title="Şeyh Sadreddin-i Konevi (1207 - 1274) - Kim Kimdir? - FORSNET";
Esas ismi Eb’ül Me’ali Muhammed bin İshaktır. Dedesinin adını almıştır. Hicri 605 Miladi 1207 yılında Malatya’da doğdu. Babası İshak Efendi kendisi gibi büyük bir alim ve Anadolu Selçukluları nezdinde itibarlı ve mevki sahibi bir zattır. Aynı zamanda ünlü mutasavvıf Muhyiddin Arabi’nin de yakın dostudur.

Şeyh Sadreddin-i Konevi babasını küçük yaşlarda kaybetti ve o yıllarda Konya’ya gelen Şeyh’ül-Ekber Muhyiddin-i Arabi Hazretleri, annesiyle evlendi. Küçük Sadreddin bundan sonra tamamen babalığının terbiye ve tedrisi altına girdi ve iyi bir tahsil gördü. Muhyiddin-i Arabi ile birlikte Halep ve Şam’a gitti ve devamlı onun derslerini takip etti. Onun vefatından sonra büyük alim ve mutasavvıf Evhadüdin-i Kirmani’den feyz aldı. Daha sonra Mısır’a ve Haca gitti ve Hac dönüşü Konya’ya yerleşti.

Hadis ve tasavvufda ünü dünyaya yayılan Sadreddin-i Konevi, Konya’da Hoca Cihan’ın kendisine hediye ettiği konakda otururdu. Bu ev, Çeşme Kapısı denilen Konya sur kapılarının birinin dışında ve şimdiki türbesinin bulunduğu yerde idi.

Konya’da binlerce talebe yanında pek çok da hikmet ve tasavvuf ehli kimseler yetiştirdi. Mevlana’nın da kendisinden feyz aldığı rivayet olunur. Ahmet Eflaki, Menakıb’ül-Arifin isimli eserinde Mevlana ile aralarındaki münasebet ve dostluğa ait pek çok menkıbe nakleder. Ayrıca Mevlana, cenaze namazının Sadreddin-i Konevi tarafından kılınmasını vasiyet etmiştir. Sadreddin-i Konevi, hocası Muhyiddin-i Arabi’nin kendisinin yüksek makamlara kavuşması için çok uğraştığını, vefatından sonra da üzerinde tasarruflarının devam ettiğni uzun uzun anlatır.

Sadreddin-i Konevi, 673 Hicri, 1274 miladi yılı Muharrem ayının 16. pazar günü vefat etti. Türbesi II. Abdülhamid Han zamanında ve onun direktifleri ile Konya Valisi Ferid Paşa tarafından, 1899 yılında yeniden imar ve ihya edilmiştir. İ’caz’el-Beyan, Miftah’ül-Gayb, Nusus, Mir’at ül- Arifin, Nefahat gibi pek çok değerli eseri vardır. Eserlerinden Fatiha Tefsiri 1310’da Haydarabad’da basılmıştır.

Hairdesigner
02-04-08, 20:06
İbn-i Kesir (1300 - 1373)

document.title="İbn-i Kesir (1300 - 1373) - Kim Kimdir? - FORSNET";
Tam adı İmadettin İsmail bin Ömer bin Kesir'dir. 1300 yılında Şam'da doğdu. 1373 yılında Şam'da vefât etti. Arap tarihçi, hadis, fıkıh ve tefsir âlimidir. İbn- Teymiyye'nin öğrencisidir. İslâmi konularda talebeler yetiştirdi, Şam valisi olarak görev yaptı. Eserleri: el-İçtihad fî Talebül Cihad , 14 Ciltlik tarih kitabı: el-Bidâye ve'n Nihâye, Kitabü'l Câmi, Kur'an-y Kerim'in Faziletleri, Kur'an-ı Kerim Tefsiri.

Hairdesigner
02-04-08, 20:06
Zenbilli Ali Efendi ( .... - 1526)

document.title="Zenbilli Ali Efendi ( .... - 1526) - Kim Kimdir? - FORSNET";
Osmanlı devrinin sekizinci Şeyh’ül-İslamıdır. Asıl adı Ali Cemali olan Zenbilli Ali Efendi, “Zenbilli Müfti” unvanıyla meşhurdur. Molla Fenari’nin hocası ve Sultan I. Murad zamanın ünlü ulemasından Cemalüddin Muhammed Aksariy soyundan Ahmet İbn-i Mehmet Çelebi’nin oğludur. Karaman’da doğmuştur fakat doğum tarihi belli değildir.

İlk tahsilini Karaman ve Konya’da yaptıktan sonra, istanbul’da Molla Hüsrev’in, Bursa’da Mevlana Hüsamzade Muslihiddin Efendi’lerin derslerine devam ederek onlardan icazet aldı. Bursa’da hocasının kızı ile evlendi. Tahsilini tamamladıktan sonra Edirne Taşlık Ali Bey Medresisi’ne müderris tayin edilse de, Karamanlı Mehmet Paşa ile aralarının açılması üzerine, bu medresede uzun süre kalmadı. Sadrazam kedisini düşük bir maaşla Beylerbeyi medresesine atayınca, Zenbilli Ali Efendi, şeref ve haysiyetini gözeterek istifa etti ve Şeyh Muslihiddin İbn-i Vefa Hazretlerinin hizmetine girdi.

Fatih Sultan Mehmed’in vefatı ile II. Beyazıd tarafından saraya davet edilse de davete icebet etmedi. Kendisine gücenen padişah, Zenbilli Efendi’yi önce Bursa’ya sonra da Amasya’ya müderris olarak sürgün etti. İsmail Hami Danişmend, davete icabet etmemesinin sebebini onun Sultan Cem taraftarı olabileceği ihtimaline bağlar. Sürgünden izinsiz ayrıldığı için görevinden azledilirse’de Padişah II. Beyazıd’ın görmüş olduğu bir rüya üzerine, Zenbilli Ali Efendi affdilerek, 1503 yılında Şeyh’ül İslam oldu. Ayrıca yeni bitmiş olan Beyazıd Medresesi’ne müderris olarak atandı.

Yavuz Selim’in tahta çıkması ile ünü daha da arttı. Doğruluğu ve hakseverliği ve cesateri ile, Yavuz’un gözüne girdi ve onu etkisi altına aldı. “Eğer şeriata aykırı emirler verirsen, ben de senin hal’ine fetva veririm” diyecek kadar cesur ve hakşinas davrandı. Kanuni döneminde de görevde kalan Z. Ali Efendi Rodos’un fethine de katıldı. Fethi müteakip imam ve hatiplik görevini yaptı orada İslami müesseseleri kurdu. 932 H. 1526 M. yılında İstanbul’da vefat etti. Z. Ali Efendi, Zeyrek yokuşunda medfundur. Şeyh’ül-İslamlık süresi 24 yıldır.

Kendisine sunulan soru kağıtlarını (istenen fetvaları) sarkıttığı zenbille alıp, yine cevaplarını soru sahiplerine zenbille verdiği için Zenbilli Ali Efendi ismini almıştır.
Fıkıh alanında Muhtaratü’l Feteva isimli bir eseri ile manzum ve mensur iki risalesi vardır. Ayrıca II. Beyazıd adına ahlâk ilmi ile alakalı bir eseri de mevcuddur.

Hairdesigner
02-04-08, 20:07
Sultan Veled (1226 - 1312)

document.title="Sultan Veled (1226 - 1312) - Kim Kimdir? - FORSNET";
Konya'da yetişen velîlerin büyüklerinden Sultan Veled’in tam adı Muhammed Sultan Bahaeddin Veled’dir. 24 Nisan 1226’da Karaman’da doğan Veled’in babası büyük Türk mutasavvıfı Mevlâna Celâleddin Rumi, annesi Semerkand’lı Şerafeddin Lala’nın kızı Gevher Hatundur. Annesinin Harzem prenslerinden olması dolayısıyla, Sultan Veled diye anıldığı rivayet edilir.

Mevlâna, Sultan Veled'e küçük yaşından itibaren ilim öğretmeye başladı ve onu zâhirî ve bâtınî ilimlerde yetiştirdi. Tasavvuf yolunda mârifet, Allahü teâlânın zâtı ve sıfatlarına ait bilgiler verdi. Sultan Veled gençliğinde, her ilimde pek yüksek derecelere kavuştu. Bununla ilgili olarak Mevlâna, oğluna: "Ey oğlum Sultan Veled! Benim dünyaya gelmemin sebebi, senin dünyaya gelmen içindir. Kalbim mârifetler, Allahü teâlânın zâtı ve sıfatlarıyla ilgili bilgilerle doludur. Bu bilgilerin cümlesini sana öğretmekle vazifeliyim." Bir defa da; "Oğlum Sultan Veled, çok talihli ve bahtiyar biridir. Ömrünün, hep rahat ve huzur içinde geçeceğini ümid ediyorum." buyurdu.

Sultan Veled, Mevlâna’nın en çok sevdiği talebelerinden Selâhaddîn-i Zerkûb'un kızı, Fâtıma Hâtun ile evlendi ve bu evlilikten ileride büyük evliya olan Ulu Ârif Çelebi dünyaya geldi. Daha sonra kardeşiyle birlikte öğrenim için Şam’a gitti. Ahmet Eflaki, “Ariflerin Menkıbeleri” isimli eserinin yedinci bölümünü ona tahsis etti ve pek çok kerametinden bahsetti. Sultan Veled’i, yakın sırlarının mahzarı ve hakikatları arayanların sultanı olarak vasfeder. Sultan Veled, Çelebi Hüsameddin’i babasının halifesi olarak bildi ve 11 yıl ona bağlı kaldı. Sultan Veled, ilk hanımının vefatından sonra iki kere daha evlendi ve bu evliliklerden de üç oğlu daha oldu. İsimleri Şemseddin Emir Abid, Selahaddin Emir Zahid ve Hüsameddin Emir Vacid’dir. Bunlardan Ulu Arif Çelebi, Abid Çelebi ve Vacid Çelebi şeyh olmuşlardır.

Sultan Veled, Hüsameddin Çelebi’nin 1284 tarihinde vefatı üzerine, müridlerinin de ısrarlarına dayanamayarak babasının yerine geçerek Mevlevi şeyhi oldu ve 1312’de vefatına kadar bu makamda kaldı. Mevlâna’nın düşüncelerini sistemleştirdiği ve tarikat biçiminde örgütlendirdiği için Mevlevilik'in asıl kurucusu ve ikinci piri sayılır.

Mevlana'nın hayatı boyunca tarikatlara özgü birtakım kurallara uymadığı, kendisine bağlananlar için özel kurallar koymadığı bilinmektedir. Sözgelimi kendisine bağlananlar için ne bir giriş töreni düzenler, ne de belli bir zikir öngörürdü. Diğer tarikatlar gibi özel giysilerle ayrılma yoluna da gitmemişti. Bilinen başlıca uygulaması müridliğe kabul edilenlerin saç, sakal, bıyık ve kaşlarından birkaç kıl kesmek, kendisine halifelik verilenlere de bugün hırka denilen geniş kollu, yakasız, önü açık bir giysi olan fereci giydirmek, halkı aydınlatma görevini simgelemek üzere bir çerağ vermekti. Mevlevilik'in başlıca kurallarından birisi olan semayı da yalnızca aşk ve cezbe için yardımcı bir öğe sayardı. Ancak oğlu Sultan Veled, halifeliği döneminde Mevlana'nın düşüncelerini temel olarak Mevleviliği kendine özgü kuralları, törenleri olan bir tarikat durumuna getirdi.

11 Kasım 1312’de vefat edip Kubbe-i Harda altında babasının yanına defnedilen Sultan Veled, babası Mevlâna Celaleddin-i Rumî ile beraber insanlara doğru yolu gösteren ve nasihat veren eserlerini Farsça’nın yanında Türkçe olarak da kaleme almıştır.

Hairdesigner
02-04-08, 20:07
Pir Esad Sultan ( .... - 1263)

document.title="Pir Esad Sultan ( .... - 1263) - Kim Kimdir? - FORSNET";

Hz. Mevlana ile muasır velilerden birisi de halkın Pisili Sultan olarak bildiği Pir Esad Sultan'dır. Türbesi ve zaviyesi, Pir Esad mahallesindedir. Bu gün, türbenin doğusunda bulunan zaviye ve mescidden eser kalmamıştır. Türbenin kıblesine büyük bir cami inşa edilmiş olup, yakın bir zamanda ibadete açılmıştır. Türbenin doğusunda, önü açık zaviyede Karamanoğulları dönemi meşayihine ait bulunan mezarlar halen mevcut olduğu halde, bu gün zaviye tamamen yok olmuştur.

Selçuklu döneminin meşhur şeyhlerinden biri olduğu anlaşılan Pir!Esad Sultan’un baş ucundaki kitabeden onun, Hicri 662 Miladi 1263 yılında vefat ettiğini anlıyoruz. Halkın Pisili Sultan diye andığı bu büyük veli, Mevlana’dan on yıl kadar önce vefat etmiştir. Adından da anlaşılacağı üzere, kedileri çok seven Pir’in vasiyeti üzerine, kedisi de sandukasının sol tarafına ve ayak ucuna doğru gömülmüştür.
Pir Esad Sultan’ın kabir taşı kitabesinin Türkçeşi şöyledir: “Rahim ve Rahman yüce Tanrı adıyla. Her canlı fanidir. Ancak Tanrı bakidir. Bu türbe, ulu, yüksek şöhretli Şeyh, dünyada Tanrı’nın Velisi Şeyh Esad’ın türbesidir. Allah’ın rahmeti üzerine olsun. 622 yılında vefat etti.”

Hairdesigner
02-04-08, 20:08
Hoca Ahmet Fakih ( .... - .... )

document.title="Hoca Ahmet Fakih ( .... - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
Hoca Ahmet Fakih’in Horasan’dan geldiğini, medrese eğitimi gördüğünü, fıkıhdaki üstün bilgisinden dolayı kendisine fakih denildiğini, İran Edebiyatı’na vakıf olduğunu ve pek çok kerametinin bulunduğunu Menakıb’ül-Arifin, Bektaşi Vilayetnameleri, Menakıb-ı Hace Fakih Ahmet ile Seyyid Harun-ı Veli menakibinden öğreniyoruz.

Ahmet Fakih, Hicri 618 tarihini taşıyan türbe kapısı üzerindeki kitabesinde de pek ulu, pek büyük bilgin, üstün ibadet sahibi, meczupların efendisi, doğnun ve batının kutbu olarak övülmektedir. Eflaki de, Fakih Ahmet’in Sultan’ül Ulema Baha Veled’in talebelerinden olduğunu, ondan fıkıh dersi alırken cezbeye tutulduğunu, kitaplarını ateşe vererek dağlara çıktığını, Baha Veled’in vefatından sonra Ahmet Fakih’in Konya’ya döndüğünü bilginlik illetinin kendinden gitmesi için kırk yıl mücadele ettiğini ve pek çok keramet ızhar ettikten sonra, 1221 yılında vefat edip cenazesini Mevlana’nın kıldırdığını anlatır.

Halbuki 1221 yılında Sultan’ül Ulema henüz Konya’ya gelmiş değildir. Pek haklı olarak İ. Hakkı Konyalı eflaki’nin pek büyük bir hataya düştüğünü ve Çarhname isimli eserin sahibinin başka bir Ahmet Eflaki olması gerektiğini savunur. Büyük Türk Klasikleri’nde şu bilgi verilmektedir. “Ahmet Fakih’in talebelerinden Şeyh Aliman Abdal’da Fakih adına Konya’da 1288 yılında bir mescid yaptırmıştır. Fakih’in sandukası buradadır. Bu gün Ahmet Fakih türbesi ve mescidi, Konya’da Hoca Fakıh semtinde bulunmaktadır.

Hairdesigner
02-04-08, 20:08
Sadır Sultan ( .... - .... )

document.title="Sadır Sultan ( .... - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
Selçuklu dönemi büyüklerinden birisi de Sadır Sultan’dır. Asıl adı Bekir, Sadreddin Sadri de onun lakabıdır ve Sadır Sultan olarak ün yapmıştır. Babasının adı ise Zeki’dir. Alim, fazıl, edip ve şair, bir zat olan Sadır Sultan, aynı zamanda da döneniminin meşhur hekimlerindendir. Mevlana’nın muasırı olduğu rivayet edilir. Doğum ve ölüm tarihi hakkında kesin malumat mevcut değildir.

Sadr, göğüs, kalb, öncü, baş, başköşe, başköşede oturan emir, gibi manalarda kullanılmaktan başka, alim, fazıl şahsiyetler hakkında bir hürmet ve sevgi ifadesi olarak kullanılmıştır. Sadr, aynı zamandadır. Osmanlı’da kullanılan Sadrazam ve Sadreyn unvanları bunun en açık örneklerini teşkil eder. Sadreyn, Kumeli ve Anadolu kazaskerleri için kullanılan bir ünvandır.

Sadır Sultan’ın türbesi, onun adını taşıyan Sedirler semtinde, Yanık Camiin kıblesindeki mezarlık içerisindedir. İ. Hakkı Konyalı, türbenin 65-70 yıl önce kubbeli olduğunu, türbenin içerisinde birkaç yatırın bulunduğunu, Muharrem ayında Mevleviler’in buraya gelerek ziyaret ettiklerini, türbenin çevresinde türbedar odaları bulunduğunu zikreder.

Hairdesigner
02-04-08, 20:08
Ulu Arif Çelebi (1272 - 1320)

document.title="Ulu Arif Çelebi (1272 - 1320) - Kim Kimdir? - FORSNET";
Ulu Arif Çelebi, Sultan Veled Hazretleri’nin büyük oğludur. Annesi Selahaddin-i Zerkubi’nin kızı Fatma Hatun’dur. 670 Hicri ve 1272 Miladi yılı Zilkade ayının 8. Salı günü dünyaya geldi. Ulu Arif Çelebi’ye kadar Sultan Veled’in pek çok çocuğu olmuşsa da hepsi de küçük yaşlarda vefat etmişlerdir. Bu sebeple Ulu Arif Çelebi’nin doğumu başta Hz. Mevlana olmak üzere, ailede büyük sevince vesile olmuştur.

Ulu Arif Çelebi’nin emriyle Ahmet Eflaki, meşhur Menakib’ül Arifin isimli eseri yazmış ve böylece kaynak olabilecek büyük bir eser meydana getirilmiştir. Arif Çelebi, yanında Ahmet Eflaki de olduğu halde, başta Tebriz ve Azerbaycan olmak üzere, Anadolu’nun pek çok yerini defaatle gezmiş, oralarda irşadlarda bulunmuşlardır.

1312’de babası Sultan Veled’in vefatı üzerine, Mevlevilik postuna oturmuştur. Bu sıralarda kırk yaşları civarındadır. Mevleviliğin kurulması ve gelişmesinde babası Arif Çelebi’nin de büyük emeği geçmiştir. Ulu Arif Çelebi, 1320 yılında 48 yaşlarında iken vefat etmiştir. Bazı eserlerde doğum tarihi 1271, vefat tarihi ise 1319 olarak gösterilmiştir. Bir de Divanı vardır.

Hairdesigner
02-04-08, 20:09
Seyyid Mahmud Hayrani ( .... - 1268)

document.title="Seyyid Mahmud Hayrani ( .... - 1268) - Kim Kimdir? - FORSNET";

Mevlana dergahına kapılanıp onun aşk potasından nasip alan velilerden birisi de Seyyid Mahmut Hayrani’dir. Mesut Paşa’nın oğlu olan Hayrani, Harran’dan Anadolu’ya göçmüş ve Konya’ya gelip yerleşmiştir. Bir süre Hazreti Mevlana’nın yanında kalmış, onun hizmetinde bulunmuş ve ondan feyz almıştır. S. Mahmud Hayrani, daha sonra, Akşehir’e giderek inzivaya çekilmek istemişse de kapıldığı ilahi aşkın tesiriyle cezbeye tutularak dağlara düşmüş, bir süre dolaştıktan sonra, meczup bir halde Akşehir’e dönmüştür.

Seyid Mahmud Hayrani’yi çok seven Hz. Mevlana, vefatına kadar onu hiç unutmamış, gelip gidenlerden hep sormuştur. Pek çok kerametinden bahsedilen Hayrani, Hicri 667 Miladi 1268 tarihinde vefat etmiş, Sultan Dağı’nın eteklerinde, adını taşıyan, Sultan mahallesindeki türbesine defnedilmiştir. Sanduka kitabesinin Türkçesi şöyledir. “Velilerin kutbu mesut şehit, merhum ve mağfur senedim ve efendim Seydi Mahmud İbni Mesut H. 667 yılında ölmüştür. Allah’ın geniş rahmeti üzerine olsun.”

Türbede mevcut, Türk tahta işlemecilik ve oymacılık sanatının şaheseri olarak kabul edilen üç veya dört sanduka, Konya’da oturan Alman Konsolosunun teşviki ile, bir Ermeni tarafından çalınmış, bunlar yurt dışına çıkarılırken ikisi yakalanarak İstanbul’da Türk ve İslam Eserleri Müzesine’ne kaldırılmıştır.
Büyük sanat özelliği taşıyan S. Mahmud Hayrani Türbesi’nin daha sonra yapılan Mevlana türbesine örnek olduğu ve aynı mimarın elinden çıkmış olabileceği ihtimali üzerinde durulmaktadır.

Hairdesigner
02-04-08, 20:09
Kadı Sıracüddin Urmevi (1198 - .... )

document.title="Kadı Sıracüddin Urmevi (1198 - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
1198 yılında Azerbeycan’ın Urmiye şehrinde dünyaya gelen Kadı Sıracüddin Urmevi, Anadolu Selçukluları’nın ünlü alim ve kadılarındandır ve Künyesi Ebu’s-Sena’dır. İlk tahsilini memleketinde yapan Sıracüddin Ebü’s-Sena, uzun yıllar Musul ve Şam’da kalıp tahsilini ilerlettikten sonra Konya’ya geldi ve Mevlana Celaleddin, Şeyh Sadreddin Konevi başta olmak üzere, zamanın büyük alimlerinin sohbetlerinde bulundu.

Kelam, mantık usul ve Şafii fıkhında üstaddır. Parlak bir ilim hayatı olan Sıracüddin Urmevi, pek çok talebe yetiştirdi ve sayısız eser verdi. İlmi kudretinden dolayı taht şehri olan Konya kadılığına, sonra Anadolu Selçuklu Devleti Kad’l-kudatlığına getirildi. Karatay Medresesi’nin bani Celaleddin Karatay’ın vakıflarının vakfiyesini 1279 yılında Kadı’l-kudat olarak o tastik eden Anadolu Selçuklu Devleti’nin hakim olduğu pek çok vilayette yapılan vakıfların vakfiyeleri, yine onun tastikini taşır.

Konya’nın Karamanoğulları tarafından kuşatılması sırasında vermiş olduğu fetva ile, şehrin müdafaasında büyük hizmeti geçti ve halk onun vermiş olduğu fetva sayesinde yek vücud olarak Konya’yı savundu.

Eserlerinden bazıları şunlardır.
1. Et-tahsilü Muhtasar-ı Mahsül
2. Şerh’ül-Veciz’ülil-Gazali,
3. Muhtasar-ı Şerh-is,
4. Süne Lil-Begavi,
5. Beyan-ül Hak
6. Metaliü’l-Envar İsimli tefsiri meşhurdur.

Hz. Mevlana’nın vefatında cenaze namazını kıldırmak üzere Şeyh Sadreddin-i Konevi’nin öne geçtiği sırada, üzüntüsünden bayılması üzerine, Mevlana’nın cenaze namazını bu zatın kıldırdığı rivayet edilir. Konya Musalla Kabristanında medfundur.

Hairdesigner
02-04-08, 20:09
Ateşbaz-ı Veli ( .... - 1285)

document.title="Ateşbaz-ı Veli ( .... - 1285) - Kim Kimdir? - FORSNET";
Ateşbaz-ı Veli, Hz. Mevlana’nın muasırı olup, esas ismi Şemseddin Yusuf, babasının adı ise İzzeddin’dir. Ateşbaz-ı Veli olarak ün yapmış ve gönüllerde taht kurmuştur. Ateşbaz-ı Veli’nin Baha Veled’le birlikte Belh’ten veya Karaman’dan geldiği, dergahta yetiştiği ve aşçılık yaptığı rivayet edilir. Ateşbaz, ateşle oynayan demektir. Onun Hz. Mevlana ve Mevleviler arasında önemli bir yeri vardır. Ateşbaz makamı bir terbiye ve eğitim makamıdır.

Ateşbaz Veli ile ilgili pek çok menkıbe anlatılır. Bunlardan birisi şöyledir: Bir gün, dergahın mutfağında yemek pişirmek için odun kalmamıştır. Dergahın aşçısı olan Ateşbaz Veli, durumu Hz. Mevlana’ya bildirince Hz. Mevlana Latife yollu, “Odun kalmadıysa ayaklarını kazanın altına sok da yemeği onunla pişir.” der. Ateşbaz için şaka da olsa emir emirdir. Mutfağa gider, ayaklarını kazanın altına sokar ve parmak uçlarından çıkan ateşle yemeği pişirir. Büyükler arasında açık keramet ızharı hoş karşılanmadığından Mevlana, bu duruma muttali olunca, hoşnutsuzluğunu “Hay ateşbaz hay” diyerek ortaya koyar.

Ateşbaz Veli’nin türbesi, Havzan semtinin üst tarafında, Yeni Meram yolu üzerinde, SSK Hastanesi’nin güneydoğusunda bulunmaktadır. Türbe klasik Selçuklu kümbetleri tipindedir. Kesme taşlardan sekiz köşeli gövdesi üzerine, tuğla ile örülmüş sekizgen piramit külah oturur. Türbenin kıblesinde küçük pencere üzerindeki kitabesi şöyledir: “Bu kabir, kutlu şehit rahmetli İzzeddin oğlu, milletin ve dinin güneşi Yusuf Ateşbaz’ın kabridir. 684 yılı Recep Ayının ortasında Allah’ın rahmetine kavuştu. Allah yarlığasın”

Hairdesigner
02-04-08, 20:10
Hacı Bektaş-ı Veli (1281 - 1338)

document.title="Hacı Bektaş-ı Veli (1281 - 1338) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/408.jpg
Gerçek ismi, Seyyid Muhammed bin İbrahim Ata olan , Hacı Bektaş-ı Veli Horasan'ın Nişabûr şehrinde 1281 senesinde doğdu.
İlk eğitimini Şeyh Lokman-ı Perende’den aldı. Lokman-ı Perende, Ahmed-i Yesevi (http://www.kimkimdir.gen.tr/?kim=ahmetyesevi)’nin halifelerinden olup, zahir ve batın ilimlerinde derin bilgilere sahipti. Bektaş Veli Lokman-ı Perende’nin gözdesiydi. Ve rivayetlere göre kendinde olağanüstü haller gerçekleşiyordu.

Hacı Bektaş-ı Veli, eğitimini tamamladıktan sonra Anadolu'ya geldi. Halka doğru yolu göstermeye başlayan ve kıymetli talebeler yetiştiren Hacı Bektaş-ı Veli, kısa zamanda tanınarak büyük rağbet gördü. Bu sırada Anadolu'da dini, iktisadi, askeri ve sosyal teşekkül olan ve kendisinin de bağlı olduğu "Ahilik Teşkilatı" (http://www.ahilik.gen.tr/) ile büyük hizmetler yapan Hacı Bektaş-ı Veli ve talebeleri, Osmanlı sultanları (http://www.osmanli700.gen.tr/) tarafından da sevildi ve hürmet gördü.
Bu sıralarda kuruluş devrinde olan Osmanlı Devleti'nin sağlam temeller üzerine oturmasında büyük hizmetleri oldu. Sultan Orhan zamanında teşkil edilen “Yeniçeri Ordusu”na dua ederek, askerlerin sırtlarını sıvazladı. Böylece Hacı Bektaş-ı Veli'yi kendilerine manevi pir olarak kabul eden Yeniçeri Ordusu, manevi hayatını ve disiplinini ona bağladı. Hacı Bektaş-ı Veli, asırlarca Yeniçeriliğin piri, üstadı ve manevi hamisi olarak bilindi. Bu bağlılık ve muhabbet, Yeniçerilerin sulh zamanındaki talimleri ve harplerdeki gayret ve kahramanlıklarında çok müsbet neticeler verdi. Bütün bunlar, halk ile Yeniçeriler arasındaki yakınlığı kuvvetlendirdi.
Yeniçeriler, dervişler gibi cihad azmiyle dolu ve görülmemiş derecede kahraman ve fedakar oluşlarında, bu hadiseler müsbet tesirler gösterdi. Yeniçerilerin; "Allah, Allah! İllallah! Baş uryan, sine püryan, kılıç al kan. Bu meydanda nice başlar kesilir. Kahrımız, kılıcımız düşmana ziyan! Kulluğumuz padişaha ayan! Üçler, yediler, kırklar! Gülbang-i Muhammedi, Nûr-i Nebi, Kerem-i Ali... Pirimiz, sultanımız Hacı Bektaş-ı Veli..." diyerek savaşa başlamaları, bunun manidar bir ifadesidir.
Hacı Bektaş-ı Veli'nin Makalat adlı Arapça bir eseri vardır. 1338 senesinde vefat eden Hacı Bektaş-ı Veli'nin derslerini ve sohbetlerini takip ederek onun tarikatına bağlananlara, tasavvuftaki usûle uyularak "Bektaşi" denildi. Makalat'ın asıl nüshaları tetkik edildiğinde, onun; İslam dinine sıkı sıkıya ve sağlam bir şekilde bağlı, İslamiyete uymayan davranışlara şiddetle karşı çıkar.

Hairdesigner
02-04-08, 20:10
Musa Carullah Birgiyev (1875 - 1945)

document.title="Musa Carullah Birgiyev (1875 - 1945) - Kim Kimdir? - FORSNET";

1875 yılında Rusya'nın Rostov - Na_Don şehrinde doğdu. Babası Yârullah Efendi, annesi Habibullah Efendi'nin kızı Fatıma Hanım'dır.
İlk öğrenimini annesi Fatıma Hanım'dan aldı. 11 yaşında Rostov Rus Teknik Devlet Lisesi'ne girdi. Yükseköğrenimini bu liseyi bitirdikten sonra Buhara'da yaptı. Buhara'da Farsça, Arapça ve İslâm ilimlerini öğrendi. İkram Efendi ve İvaz Efendi'den fıkıh ve felsefe; Şerif Efendi'den matematik ve astronomi dersleri aldı. Öklid, Pisagor, Arşimed, Eflâtun, Aristo, Descartes, Bacon ve fikirlerini öğrendi. Hocaları için matematik alanındaki bazı eserleri Rusçadan Türkçeye çevirdi.
Buhara'da din ilimleri yanında felsefe, matematik ve astronomi alanlarında da derinleşen Bigiyev, tahsilini ilerletmek üzere İstanbul'a geldi. Burada önce Mühendislik Mektebi'ne kaydoldu. Ancak; yakınlarının ve hocalarının tavsiyesiyle tekrar İslâmî ilimlere yöneldi. İstanbul'dan aynı amaçla Mısır'a geçti. Kahire El-Ezher Üniversitesi'ne kaydoldu. Bir süre sonra bu okuldan da ayrılarak, özel araştırma ve çalışmalar yaptı. Muhammed Abduh'un derslerine devam etti. Mısır Milli Kütüphanesi'nde Kur'an tarihi üzerine araştırmalar yaptı.
Mısır'dan Hicaz'a geçti. Mekke ve Medine'de iki yıl dinî araştırmalar yaptıktan sonra Hindistan'a intikal etti. Hintli alimlerle görüş alışverişinde bulundu. Diyubent İslâm Üniversitesi'nde altı ay süreyle ilmî çalışmalar yaptı.
Hindistan'dan tekrar Kahire'ye dönen Bigiyev; üç yıl burada kaldıktan sonra önce Beyrut'a, oradan Şam'a gitti. Onbir yıl süren bu seyahatlerden sonra 1904 yılında doğduğu topraklar olan Kazan'a döndü. Bigiyev, bu seyahatları şu sözleriyle değerlendirir:
"-Büyük ümitlerle İslâm âlemini gezdim. Buhara, Türkiye, Mısır, Hicaz, Hint ve Şam diyarlarında dolaştım. Dinî medreselerin her birini gördüm. Fakat vatanıma maalesef akıbet-i tam kanaatle değil, temam-ı hayretle döndüm."
1904 yılında Arapça, Farsça ve İslâmî ilimleri öğrenmiş olarak doğduğu topraklara dönen Musa Carullah Bigiyev, burada "Tarih-ü'l-Kur'an ve'l-Mesahif" adlı eserini yazdı.
1905 yılında Kahire'de tanıştığı İbrahim Şevket Kemal Efendi'nin kızkardeşi Esma Aliyye Hanım ile evlendi.
Bigiyev, ilim tahsiline doymayan bir kişi idi. Nitekim sekiz çocuk sahibi olduğu bu mutlu evlilikten sonra da eşini ve çocuklarını annesine bırakarak Petersburg Rus Hukuk Fakültesi'ne kaydoldu. Bir taraftan Hukuk tahsili yaparken, diğer yandan özel çalışmalarıyla Arapça ve İslâmî bilgilerini artırmaya devam etti.
Rusya'da Rus-Japon Harbi'nden sonra 1905 yılında patlak veren ihtilal, Musa Carullah'ın hayatında bir dönüm noktası oldu. Zira bu ihtilal üzerine Rusya'nın otokratik devlet yapısı meşruti monarşiye dönüşmüş ve Rus halkıyla beraber Rusya dahilindeki Türklere de bazı siyasi-dini hürriyetler verileceği ümidi doğmuştur.
Kazan Türkleri, Musa Carullah ve emsali din ve fikir adamlarının öncülüğünde kapsamlı bir faaliyet başlatmışlardır.
Bigiyev, bu amaçla 1906 yılında Ülfet Gazetesi'ni çıkarır. Bu gazetede ve diğer yayın organlarında yazdığı fikri yazılarla Kazan Türklerinin fikri uyanış dönemini başlatır. Bu dönemde gerçekleştirilen beş büyük kurultayın öncülüğünü yapar.
1906 yılında yapılan Nijni Novogorot Müslüman Kurultayı'nda başkâtiplik yapar ve bu kurultayın zabıtlarını "Islahat Esasları" adıyla yayınlar. Aynı yıl içinde gerçekleştirilen 3. kurultayda, kurulmasına karar verilen siyasî partinin yönetiminde yer alır. Bu faaliyetler Rus Çarlığı'nı rahatsız eder. Ülfet Gazetesi kapatılır ve baskı dönemi tekrar başlar. Artık, Musa Carullah'ın "Sürgün dönemi" başlamıştır. Japonya'dan, Hindistan, Mısır ve Almanya'ya sayısız seyahatler yaparak araştırmalarına devam eder.. Bigiyev, bu çalışmaları sonunda 120 eser yazar. Bunların çoğu imkânsızlıklar içinde yayınlanır.Eserlerinde Kur'an ve Sünnet temelinden kopmayan "ictihad" derecesinde yenilikçi fikirler öne sürer. Bu yönü ile hem "selefçi", hem "yenilikçi" bir görüntü sergileyen bu büyük fikir ve aksiyon adamı, 1949 yılında 75 yaşında iken Kahire'de vefat etti.

Hairdesigner
02-04-08, 20:10
Ahmed Cevdet Paşa (1822 - 1895)

document.title="Ahmed Cevdet Paşa (1822 - 1895) - Kim Kimdir? - FORSNET";

Osmanlı Devleti'nde on dokuzuncu asırda yetişen büyük devlet ve bilim adamı. Mecelle'yi kaleme alarak İslam Hukukunu sağlam bir dille kitaplaştıran kişi.

27 Mart 1822 (H. 1238)’de Tuna kıyısında bulunan Lofça kasabasında doğdu. Babası Lofça İdare Meclisi azasından İsmail Ağadır. İlk tahsilini Lofça’da yaptı. Yaradılıştan zeki ve kabiliyetli olduğu gibi, pek de çalışkandı. Dedesinin yardımı ile 1839 yılında İstanbul’a geldi. Medrese tahsiline başladı. Bu arada, matematik, astronomi, tarih ve coğrafya gibi ilimlerle de uğraşarak kültürünü artırdı. O zaman çok meşhur olan Murad Molla tekkesine tatil günleri giderek Farisi öğrendi ve Mevlana’nın Mesnevi’sini bitirdi. Divançe’sinde bulunan şiirlerin çoğunu bu tekkeye devam ettiği sırada yazdı.

1844’te 22 yaşındayken Çanat payesi ile Rumeli kaleminde kadı oldu. 1845 yılında müderris olarak İstanbul camilerinde ders vermek hakkını elde etti. 13 Ağustos 1850’de Meclis-i Maarif azalığı ile birlikte Dar-ül-Muallimin (Öğretmen okulu) müdürlüğüne getirildi. Bu mektebi kısa zamanda ıslah ederek, mektebe giriş ve imtihan usullerini yönetmeliklerle tesbit etti. Encümen-i Daniş’e (Osmanlı Akademisi) 1851’de asli üye seçildi.

Tarih-i Cevdet namıyla şöhret bulan kıymetli eserinin üç cildini 1854 yılında bitirip Sultan Abdülmecit'e sundu. Eseri çok beğenen Sultan, rütbesini yükseltti. Bir sene sonra da devletin resmi tarihçisi oldu.

Osmanlı Devletinin kanunlarını yapacak olan Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliyeye 1861 yılında üye tayin edildi. 1866 yılında ilmiye sınıfından vezirliğe geçti. Halep vilayetine vali tayin edildi. Bir müddet orada kaldıktan sonra yeni kurulan Divan-ı Ahkam-ı Adliye ye başkan tayin edildi. Bu vazifede çok faydalı işler gördü; memleketin adliye ve hukuk sistemini devrin ihtiyaçlarına göre düzenlemeye çalıştı.

Ali Paşa, Fransız medeni kanununun tercüme edilerek Osmanlı Devletinde tatbik edilmesi gerektiğini ileri sürüyordu. Buna karşı Ahmed Cevdet Paşa ve aynı düşüncede olanlar, İslam Hukukunun zengin ve tatbik edilmiş en kuvvetli dalı olan Hanefi fıkhının sistematik hale getirilerek kanunlaştırılması fikrini müdafaa ediyorlardı. Bu ikinci yani, Ahmed Cevdet Paşa ve arkadaşlarının fikirlerinin tatbiki için Mecelle Cemiyeti adıyla ilmi bir heyet toplandı. Memleketin en kıymetli hukuk alimlerinin iştirak ettiği bu meclis, Kur’an-ı kerimin hükümlerini kanun şekline sokup, bütün milletlerin kıymet verdiği Mecelle adındaki kitabı hazırlayarak, büyük hizmet etti.

Cevdet Paşa, 1879 yılında Maarif Nazırlığına tayin edildi. Sonra da, çeşitli valiliklerde, Adliye, Maarif, Dahiliye, Ticaret nazırlıklarında bulundu. Padişah’ın hususi encümenlerine iştirak etti. 26 Mart 1895’te vefat etti. Naaşı, Fatih Camii bahçesine defnedildi.

Ahmet Cevdet Paşa, ilk Türk kadın romancı olarak tanınan Fatma Aliye Hanım (http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?kim=fatmaaliyehanim)'ın babasıdır.
Başlıca Eserleri
Tarih-i Cevdet: 12 cilttir. Osmanlı Devletinin 1774-1825 seneleri arasındaki tarihini anlatır.
Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa: 12 kısımdır. Cevdet Paşanın en tanınmış eseridir. Hazret-i Adem’den itibaren bir çok peygamberin, İslam halifelerinin, İkinci Murad’a kadar Osmanlı padişahlarının tarihinden bahseder.
Tezakir-i Cevdet: Devrinin siyasi, içtimai, ahlaki cephesini anlatmıştır.
Ma’ruzat: Sultan İkinci Abdülhamid’e 1839-1876 yılları arasındaki tarihi ve siyasi hadiseleri takdim etmek için hazırlanmıştır.
Mecelle: Ahmed Cevdet Paşa başkanlığında bir hey’et tarafından hazırlanmıştır.
Divançe-i Cevdet: Gençliğinde yazdığı şiirleri, Sultan İkinci Abdülhamid’in emriyle bu kitapta toplamıştır.
Kavaid-i Osmaniye: Fuad Paşayla birlikte yazdığı dil bilgisi kitabıdır.
Ayrıca Belagat-ı Osmaniye - Kavaid-i Türkiye, Takvim-ül Edvar-Miyar-ı Sedad, Adab-ı Sedat fi-İlm-il-Adab, Hülasatül Beyan fi-Te’lifi’l -Kur’an, Asar-ı Ahd-i Hamidi, Hilye-i Seadet, Ma’lumat-ı Nafia adlı eserleri çeşitli mevzulardan bahsetmektedir.

Hairdesigner
02-04-08, 20:11
Şeyh Bedreddin ( .... - 1420)

document.title="Şeyh Bedreddin ( .... - 1420) - Kim Kimdir? - FORSNET";

Edirne yakınlarında, bugünkü Yunanistan topraklarında bulunan Simavna kasabasında doğmuştur. Babası Selçuklu Sultanı II. İzzeddin Keykavus'un torunu olduğu söylenen Abdülaziz'in oğlu İsrail, annesi ise Rum asıllı bir hristiyan iken müslüman olan Melek Hatun'dur. Babasının mesleği nedeniyle Simavna Kadısı Oğlu diye tanınmıştır. Edirne'nin Osmanlılar tarafından alınmasından sonra ailesi ile buraya yerleşmiştir. Şeyh Bedreddin ilk tahsiline babasının yanında başladı. Daha sonraları Şahidi adlı bir hocadan ders aldı. Mevlana Yusuf'tan sarf ve nahiv okudu. Koca Efendi diye de bilinen Bursa Kadısı Şeyh Mahmud ile oğlu Musa Çelebi'nin I. Bayezid'in refakatinde Edirne'ye gelmeleri üzerine, ileride astronomi ve matematik alanlarında büyük şöhret kazanacak olan Musa Çelebi ile birlikte Koca Efendi'den ders almaya başladı; bu arada Mevlana Yusuf'un yanında fıkıh öğrenimine de devam etti.

6 ay sonra Musa Çelebi ve amcası Abdülmü'min'in oğlu Müeyyed ile birlikte 1 yıl süre ile Bursa Kaplıcaları Medresesi'nde yine Hoca Efendi'nin derslerini takip ettiler. Bu 3 öğrenci Bursa'dan Konya'ya gittiler ve orada Mevlana Feyzullah'tan mantık ve astronomi dersleri aldılar. 1 yıl sonra Musa Çelebi Semerkant'a giderek Uluğ Bey'in astronomi hocası olurken Bedreddin Simavi ve Müeyyed 1381'de Şam'a gittiler. Fakat Veba salgını nedeniyle Küdus'e dönerek Mescid-i Aksa'da İbnü'l Askalani'den hadis okudular. Daha sonraları Türk Beyi Ali Keşmiri'nin himayesinde Kahire'ye gittiler. Ali Keşmeri verdiği yemekte yapılan ilmi sohbet sırasında orada bulunan Şah el-Mantıki, Bedreddin Simavi'yi çok beğenmiş, bunun üzerine Bedreddin Simavi kendisinin en gözde öğrencisi olmuştur. 1383'te Hac için Mekke'ye giden Şah, Bedreddin Simavi'yi de yanına alır.

Sultan Berkuk, Bedreddin'in başarısını öğrenmiş, bunun üzerine oğluna ders vermesi için kendisini saraya davet etmiştir. Bedreddin Üç yıl bu görevde kalmıştır. Sultan Berkuk, hocası olan Ahlatlı Şeyh Seyyid Hüseyin ile Bedreddin Simavi'nin tartışmalardaki başarılarından memnun kalmış ve Bedreddin'i cariyelerinden Cazibe ile, Ahlatlı Hüseyin'i de onun kardeşi Meryem ile evlendirmiştir. Bu evlilik onun ilmi ve fikri hayatında bir dönüm noktası olmuş, baldızı Meryem'le yaptığı tasavvufi sohbetler üzerine tasavvufun aleyhinde iken tavrını değiştirerek Ahlatlı Şeyh Hüseyin'e intisap etmiştir. Bir süre sonra hastalanan Bedreddin Simavi doğuya bir geziye çıktı.

1402-1403 yıllarında Tebriz'e giderek Timur'un otağında İranlı alimlerle yaptığı tartışmalarda Timur'un ilgisini çekmiştir. Daha sonra Kahire'ye geçen Bedreddin Simavi, Şeyhinin gözetiminde çilesini doldurdu ve onun ölümü üzerine şeyhlik makamına geçmiştir. Diğer şeylerle arası açılınca Edirne'ye dönmeye karar verdi. Filistin, Şam ve Halep üzerinden Konya'ya geçmiştir. Daha sonra Tire'ye geçerek isyan hareketlerinin ileri gelenlerinden Börklüce Mustafa ile tanıştı. Daha sonraları İzmir'e geçti ve burada bir başka isyan hareketinin elebaşısı olan Torlak Kemal ile tanıştı.

Şehzadeler mücadelesi sırasında Bayezid'in oğullarından Musa Çelebi'nin kardeşi Süleyman Çelebi ile yaptığı savaş sonunda Edirne'yi ele geçirmesi üzerine Şey Bedreddin kazaskerliğe tayin edildi ve aktif olarak siyasi hayata atıldı. Musa Çelebi'nin kardeşi Mehmed Çelebi karşısında yenik düşmesiyle 1413'te Şey Bedreddin ailesi ile birlikte İznik'e sürgün edildi. Kendisine 1000 akçe maaş bağlandı fakat bu durumu kabulenmeyerek siyasi teşkilatlanmayı sağlamak üzere harekete geçti. Börklüce Mustafa (http://www.kimkimdir.gen.tr/?kim=borklucemustafa)'yı Aydın ve civarında propaganda faaliyetleri için görevlendirdi. Börklüce Aydın ve Karaburun'da binlerce sempatizan topladı. Ancak onun bu faaliyetleri nedeniyle kendisinin sorumlu tutulacağından kaygılanan ve bu gelişmelerin isyan hareketi başlatma imkanı hazırladığını düşünen Şeyh, göz hapsinde olmasına rağmen muhtemelenen 1416'da İznik'ten kaçmayı başarmış, Kastamonu'ya giderek İsfendiyar Bey'e sığınmıştır. Tatar iline ulaşmak niyetinde iken bu amacına ulaşamamıştır. Bunun üzerine Sinop Limanı'ndan bir gemiye binerek Rumeli'ye geçmiştir. Önce Zağra, oradan da Silistre, Dobruca ve Deliorman'a gitmiş ve buraya yerleşmiştir. Burada taraftarları oldukça hızlı bir şekilde artmıştır. Bu üç isyancının başarılarından endişelenen Sultan Mehmed, Şeyh'in üzerine büyük bir kuvvet göndermiştir. Börklüce Mustafa ve Torlak Kemal</B> bozguna uğratılmış, şeyin adamları dağıtılarak, şey esir alınmıştır. Padişah'ın emriyle bir heyet kurularak şeyh yargılanmıştır. Bu heyet Şeyhin, malı ve ailesi korunmak şartıyla idamına karar vermiştir. Bu fetva üzerine Şeyh Bedreddin 1420'de Serez'de idam edilmiş ve burada defnedilmiştir. 1961'de kemikleri, Sultan Mahmud'un Divanyolu'ndaki türbesi haziresine defnedilmiştir. (http://www.kimkimdir.gen.tr/?kim=torlakkemal)

Hairdesigner
02-04-08, 20:11
Mustafa Asım Köksal (1913 - 1998)

document.title="Mustafa Asım Köksal (1913 - 1998) - Kim Kimdir? - FORSNET";

1913 yılında Kayserinin Develi ilçesinde doğdu. İlköğrenimini Develi Numune Mektebinde gördü. Kayseri ulemasından develi müftüsü İzzet Efendi'den medrese usulune göre Mukadimat-ı Ulum eğitimi aldı.
Sonra Ankara'ya geldi ve kendi çabalarıyla bilgi ve görgüsünü artırdı. Ankara’da bulunduğu sıralarda Kerkük ulemasından Muhammed Efendi'nin öğrencisi oldu.
İskilipli İbrahim Ethem’den tasavvuf terbiyesi alan Asım Köksal, aynı kişiden icazet aldı. 1933 senesinde Diyanet İşleri Başkanlığında memuriyete başladı ve 31 yıl boyunca üst kurullarda çeşitli vazifelerde bulundu.1964 senesinde İslam Tarihi adlı eserini yazabilmek için emekli oldu. Bu güne kadar kaleme aldığı eserler şunlardır.İslam Tarihi-Hz Muhammed Aleyhisselam ve İslamiyet(18 cilt) Hz.Hüseyin ve Kerbela Faciası, Peygamberler Tarihi, Gençlere Din Klavuzu, Tevbe, Reddiye (Caetani'nin islam tarihine reddiye) Peygamberler (manzum) Peygamberimiz (manzum bir siret) Sohbetler, Armağan, Ezanlar, Bir Amerikalının 23 sorusuna cevap,Türkçe ezan meselesi, Şeyh Beddettin (basılmamıştır) Şeyh Ahmed Kuddusi-hayatı, mesleği, üstün kişiliği ve eserleri, İslam İlmihali. M.Asım KÖKSAL,18 ciltlik İslam Tarihi eseriyle 1983 yılında Pakistan siret ödülünü kazanmış, 1995 yılında Türkiye yazarlar birliği tarafından Yılın Kültür adamı seçilmiştir. Büyük İslam Alimi Mustafa Asım Köksal 28 Kasım 1998 tarihinde öldü.

Hairdesigner
02-04-08, 20:11
Süleyman Hilmi Tunahan (1888 - 1959)

document.title="Süleyman Hilmi Tunahan (1888 - 1959) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/4261.jpg
1888 (H.1306) senesinde Silistre'nin Ferhatlar köyünde doğdu. Son devir din âlim ve velîlerinden. Babası zamânın müderrislerinden Hâfız Osman Efendidir. Soyu Fâtih Sultan Mehmed Hanın 'Tuna Hani' olarak tâyin ettiği ve kendi kız kardeşi ile evlendirdiği Idris Beye dayanmaktadır.


Babası Osman Efendi tahsîlini İstanbul'da tamamladıktan sonra Silistre'ye giderek meşhûr Satırlı Medresesinde yıllarca müderrislik yaptı.

İlim ehli ve fazîlet sâhibi bir âileden dünyâya gelen Süleymân Hilmi Tunahan, ilk tahsîlini Silistre Rüşdiyesinde ve Silistre Satırlı Medresesinde yaptı. Bilâhare tahsîlini tamamlamak için İstanbul'a gelerek Sahn-i Semân (Fâtih) Medresesine kaydoldu.

Fâtih dersiâmlarından ve o devrin meşhûr âlimlerinden Bafralı Ahmed Hamdi Efendi (Büyük Hamdi Efendi)nin ders halkasına devâm etti. Zamânın usûlüne göre aklî ve naklî ilimleri tahsîl ettikten sonra 1916 senesinde Ahmed Hamdi Efendiden birincilikle icâzet, diploma aldı.

Daha sonra o zamanki tâbiri ile dersiâm (profesör) olarak yetişmek üzere Süleymâniye Câmii medreselerinden Medresetü'l-Mütehassisînin tefsîr ve hadîs kısmına devâm etti. Son derece parlak bir zekâya sâhip olan Süleymân Hilmi Tunahan, 1919 senesinde Medresetü'l-Mütehassisîn'den birincilikle mezûn oldu. Aynı yıllarda Medresetü'l-Kuzâti (Hukuk Fakültesini) da üstün bir derece ile bitirdi.

Böylece bir taraftan dersiâm diğer taraftan da kâdılık rütbelerine ulaşarak devrinin zâhirî ilimlerini tamamladı. Mezûniyetini müteâkip İstanbul'da dersiâm olarak vazîfeye başlayan Süleymân Hilmi Tunahan bir müddet sonra medreselerin kapatılması üzerine vâizliğe tâyin edildi. Uzun müddet İstanbul'un Sultanahmet, Süleymâniye, Yeni Câmi, Şehzâdebaşi ve Piyâle Paşa gibi büyük câmilerinde halka vâaz ederek insanlara İslâmiyetin emir ve yasaklarını anlattı.

Zâhirî ve bâtinî yönden yüksek derece sâhibi olan Süleymân Hilmi Tunahan, îtikâdda Ehl-i sünnet, amelde Hanefî mezhebine, tasavvufta Nakşibendiyye yoluna mensûb idi. Ehl-i sünnet vel-cemâate son derece bağlıydı. Kendisinden feyz alan talebeleri ile vâaz ve sohbetlerine devâm eden kimselere en büyük tavsiyesi; 'Ehl-i sünnet vel-cemâat' akîdesine ihlâs ve samîmiyetle bağlı olmalarıydı.

72 senelik ömrü boyunca İslâmiyetin emir ve yasaklarını öğrenmek, öğretmek ve insanlara anlatarak onların dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşmalarina vesîle olan Süleymân Hilmi Tunahan 16 Eylül 1959 senesinde İstanbul'da Kısıklı'daki evinde vefât etti. Karacaahmet Kabristanlığına defnedildi.

Hairdesigner
02-04-08, 20:12
Dr. Haluk Nurbaki (1924 - 1997)

document.title="Dr. Haluk Nurbaki (1924 - 1997) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/4610.jpg
2 Şubat 1924 yılında Nevşehir'in Nar kasabasında dünyaya geldi. Annesi Nevriye Hanım Mevlevi terbiyesi almış ve Mesnevi sohbetleri yapan bir Hanımefendiydi. Bu sohbetler sırasında Hz. Mevlana'nın son türbedarlığını yapan Mehmed Dede'nin sevgi ve himmetine mazhar oldu. Haluk Nurbaki annesiyle yaşadığı bu manevi atmosferin yanı sıra o dönemde babası Edip Ali Beyin yaptığı araştırmalar sonunda oluşan Ayni, Mısri Sultan, Deli Bekir, Abdurrahim Karahisari gibi pek çok veli'nin hayatlarını anlatan eserlerle de gönül dünyasının yapı taşlarını oluşturdu. İslam Peygamberine olan aşkı ve sevgisi Afyon'da geçen çocukluk yıllarında atılan bu kıvılcımlarla başladı. Haluk Nurbaki tahsilinin ilk bölümünü Afyon'da tamam­ladı. Afyon Lisesini bitirdikten sonra İstanbul'a tıp tahsili için geldi. Nurbaki 6 yıllık tıp tahsilinin İstanbul'da devam eden 5 yılında daha sonra kitaplarına yansıyacak olan ve Türkiye'de ilk kez veri olarak kullanılmaya zemin oluşturacak biçimde Almanya'dan Türkiye'ye gelen bilim adamlarından matematik, fizik ve kimya konularında özel dersler aldı. Yine bu dönemde Nur- u Osmaniye ve Beyazıt camilerinde hadis dersleri aldı, bu sırada Şemsettin Yeşil ile tanıştı ve bu tanışma onda Ehl-i Beyt aşkını coşturdu. Aynı zamanda Necip Fazıl ile devam eden diyalogu, ona İslami mücadele insiyatifini öğretti ve neticesinde 1950'li yıllarda dönemin çetin şartlarına rağmen Büyük Doğu cemiyetinin kuran dokuz kişiden biri olarak yer aldı. Bir süre sonra da bu cemiyetin genel sekreterliğine getirildi.

Hareketli ve dinamik bir talebelik hayatı geçiren Dr. Haluk Nurbaki Tıp Fakültesi mezuniyeti sonrasında yurdun çeşitli yerlerinde hükümet tabibi olarak çalıştı. Memleketini adım adım gezerken pek çok mânâ sultanı, derviş ve meczuplarla karşılaştı. Bu ustalardan gönül sohbetlerinin nasıl yapıldığını gördü ve yaşadı.

1954 yılında mecburi hizmetin son durağı olan Afyon'un Sinan paşa kasabasına geldi. Burada sohbetlerinde sık sık "Faik ağabey" olarak andığı mürşidi Faik Saraç Beyefendi ile tanıştı, derin dostlukları oldu ve kendilerinden mânâ eğitimi almaya başladı. Mânevi silsile 93 Harbi imamı Hafız Osman Bedrettin, Şeyh Samini ve Şeyh Ali Septi vasıtası ile Bahaeddin Nakşibend hazretlerine intikal ederken, diğer bir yandan da Abdülkadir Geylani Hazretlerine gider.

Bu kanallardan aldığı mânâ bilimleri eğitimini pozitif bilimlere olan vukûfiyeti ile harmanlar. Bunu da yıllar yılı anlatır ve yazar. Yine bu sıralarda Diyarbakırlı Faik Yaşar Beyefendi ile tanışır, onunla da uzun yıllar mân fazında süren dostluğu gönlündeki Fahr-i Kainat ateşini daha da coşturur. Hayatında karşılaştığı kişilerin ve olayların birer tesadüf olmadığını iyi bildiği için bu kişi ve olaylarla gönül havuzunu alabildiğince doldurur.

Sinan paşa kasabasından Afyon'a Hükümet Tabibi olarak tayin edilen Nurbaki bu görevinin yanı sıra Afyon Lisesi'nde Fizik, Kimya ve Matematik dersleri verir. Babası Edip Ali Bey ile aynı okulda karşılıklı sınıflarda derse girmenin hazzını yaşar.

1961-65 yılları arası Afyon milletvekili olarak TBMM'de görev yapan Nurbaki, daha sonra Radioterapi ve Radiobiyoloji ihtisasını tamamladı ve kanser konusundaki çalışmalarını yoğunlaştırdı. Fransa, İsviçre ve İngiltere'de mesleğiyle ilgili çalış­malarda bulundu. Bu çalışmalarına bağlı olarak "Radyasyon ve Miniklerin Evreni", "Kanser", "AIDS", "İnsan ve Hayat" gibi pek çok kitapları oldu. Kanser (Onkoloji) Hastanesi Başhekimliği, Ankara Numune Hastanesi Radioterapi ve Radiobiyoloji Ens­titüsü şefliği görevlerinde bulundu ve buradan emekli oldu. Numune Camiinde Cuma vaazlarında bulunurken, hastanede ve muayenehanesinde de mânâ soh­betleriyle irşad görevini yerine getirdi. Numune Camisindeki vaazları bir dönemin ilgi odağı oldu ve pek çok ünlü katıldı, basın burada dile getirilen Nurbaki'nin farklı yorumlarına sık sık yer verdi.

Yararlandığı kaynaklar olarak önce Yüce Kitabımız Sönmeyen Güneş Kur'an-ı Kerim ve hadisleri belirten Nurbaki, bunları anlamak noktasında muhatap olduğu üç ismi; Muhyiddin-i Arabi, Mevlana ve Abdulkadir Geylani olarak sıralar. Madde ile mânâ bilimlerinin esrarlı hikmetlerini birleştirerek eser­ler yazan Nurbaki, binlerce insanın hidayet vesilesi oldu. O, Allah'ın hoşnutluğunu kazanma sanatının Fahr-i Kainat Efendimizden geçtiğini son derece iyi özümsedeği için son nefesine kadar tüm müminlere de Efendimizin gönlünü edebilme- rızasına ulaşma sanatını anlatmaya çalıştı.

1951 yılında, 27 yaşında iken İslamın Nuru dergisinde neşretmeye başladığı yazılarını Büyük Doğu dergisinde sürdürdü. Zafer Dergisinde başyazarlık yaptı. İlk kitabı olan Tek Nur'u l956-57 arasında kaleme aldı, bu kitabı l959 da Sonsuz Nur takip etti. Bilime ve yeni gelişmelere merak duyan, İslamiyet'in klasik, eksik ve günün teknik gelişmelerine uygun olmayan yorumlarından bunalan ve kaçan genç neslin inanç kapısı oldu. Kuran'ın akıl almaz hikmetleri, çağları aşan bilimsel mucizeleri içeren bir kitap olduğunu gösteren yazı ve kitaplar yazan Nurbaki genç nesle "mü'min olmanın asil duygusu" nu kazandırdı. O müspet bilimlerin kaynağının Kuran olduğunu gösterdi. Kuran'dan yola çıkarak bilimin gerçeğini ve insanlık için değişmez doğruları izah etti. Hiçbir zaman bilimi Kuran'ı kanıtlamanın aracı olarak görmedi. Yeryüzüne Rabbimizin lütfettiği tek gerçek ve değişmez yazılı dökümanın Kuran olduğunu her zaman ve her yerde herkese anlattı.

Kur'an yorumlarına, asr-ı saadete ve İslam itikadına dair yirmi beşin üzerinde esere imza atan Dr. Haluk Nurba­ki son yıllarını İstanbul' da İslam'ın Nurdan Annelerini ve Yüce İslam Büyükleri' ni her ay verdiği konferanslarla anlatarak geçirdi. Çeşitli dergilerde ve gazetelerde yazılar yayınladı, tebliğler sundu. Konferanslar, paneller, açık oturumlar, sohbetler hayatının bir parçası oldu. Yaşım müsait olsa "İnananları analiz laboratuarı kurar mü'min!lerin bunamayacağını gösterirdim" diyen Nurbaki, Radyo ve televizyonlardaki konuşmalarını son günlerine kadar sürdürdü

Ehl-i beyt kölesi, Fahr-i Kainat aşığı olan Dr. Haluk Nurbaki için "Ahlak-ı Muhammedi" vazgeçilmez bir ha­yat düsturu idi. Ömrünü bu davaya adamış sevgi adamı Dr. Haluk Nurbaki şu önemli sahalarda kalem ve kelam sahibidir.

1. Mükemmel bir ilim adamıdır. Eserleri bu tesbitin çok canlı şahididir. Bilgi ile tecrübe kombinezonu için­de pırıl pırıl, taze, canlı eserler verdi.
2. Son derece mütevazı bir "gönül, ruh, tasavvuf" ehlidir. Sohbetlerinde ışıl ışıl bir ruhaniyetin tütmesi bu mümtaz vasfı sebebiyledir.
3. Yılmak bilmeyen bir azim ve şevk ile "gerçek bir İslam mücahidi" özelliği taşıyordu.
2 Haziran 1997'de çok sevdiği İstanbul'da 73 yaşında alem-i cemale yansıdı. Arkasında binlerce seveni, yüzler­ce dervişi bırakan Dr. Haluk Nurbaki tam bir düğün (Şeb'i aruz) coşkusu ile Afyon'da annesi, baba ve merhum eşi Mesrure hanımın yanına alem-i ledünne ışınlanmak üzere tevdi edildi.

Hairdesigner
02-04-08, 20:13
Muhammed Esed (1900 - 1992)

document.title="Muhammed Esed (1900 - 1992) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2895.jpg
Muhammed Esed, 1900 yılında, Doğu Galiçya'nın Lvov şehrinde, Yahudi bir ailenin üç çocuğun ortancası olarak dünyaya geldi. Baba tarafından dedesi Czemowitz'de, matematik ve fizikte uzmanlığı olan ve astronomiye de ilgisi bulunan satranç ustası bir hahamdı. Babası ise ailenin muhalefetine rağmen fen tahsili yapmak istiyordu. Fakat malı darlık ancak hukuk tahsili yapmasına ve avukat olmasına imkan vermiş ve evlendikten sonra Lvov'a yerleşmişti. Esed, burada hem şehir hayatını hem de anne tarafından dedesinin malikanesinde köy hayatını yaşadı ve mutlu bir çocukluk geçirdi.

Babası gerçekleştiremediği fen tahsilinin ıstırabını bilimsel yayınları izleyerek hafifletmeye çalışıyor ve oğlunun kendi yapamadığını gerçekleştirmesini istiyordu. Oysa o tarihe, şiire, Polonya ve Alman edebiyatına ilgi duyuyordu. Esed de aile geleneği icabı evde özel dini eğitim gördü. On üç yaşlarında İbraniceyi su gibi okuyor ve akıcı bir dille konuşabiliyordu. Tevrat, Mişna, Gemara, Talmud okuyor ve Aramice de anlıyordu.

1914 yılı sonlarına doğru o sıralarda oturmakta oldukları Viyana'da, yaşı tutmadığı halde okuldan kaçarak gösterişli yapısına güvenerek başka bir adla Avusturya ordusuna asker yazıldı. Fakat ailesi onu buldu ve geri getirdi. Dört yıl sonra ise normal yoldan asker olduysa da devrim patlak verince Avusturya İmparatorluğu çöktü ve savaş da sona erdi.

Savaştan sonra Viyana Üniversitesinde iki yıl sanat tarihi ve felsefe okudu. Fakat bunu kendine uygun bulmayan Esed, gazeteci olmak istiyordu. Babası ile fikir ayrılığı anlaşmazlıkla sonuçlanınca, annesinin de ölümünden bir yıl sonra 1920'de Viyana'yı terk ederek Prag'a, oradan da Berlin'e gitti. Edebiyat çevrelerinde dolaştı, film yönetmeni asistanlığı, senaristlik yaptı.

1921 yılı sonbaharında “United Telegraph” adlı ajansta muhaberat servisinde telefon görevlisi olarak işe girdi. Bir süre sonra Berlin'e Rusya'daki sefalet için gizlice yardım toplamaya gelmiş olan Madam Gorky ile bir röpörtaj yapmaya ve bunu kimsenin haberi olmadan ajansının bültenlerine geçmeye muvaffak olunca telefon görevliliğinden gerçek muhabirliğe geçti.

1922 yılında, Kudüs'te oturan küçük dayısı psikiyatrist Dorian'dan bir davet alınca, çoğu zamanki gibi anı bir kararla Ajans'tan ayrılıp, gemiyle Karadeniz üzerinden İskenderiye'ye, oradan da trenle Kudüs'e gitti. O yıl Kudüs'ten birçok gazeteyle yazışma sonucu Frankfurter Allgemeine Zeitung'un Yakın Doğu muhabiri oldu. Sonra Kahire'ye gitti.

1923 yazında tekrar Kudüs'e döndü. Muhtemelen bu yıl Siyonist önder Chaim Weizmann ile tartıştı ve siyonizme karşı çıktı. Siyonist idealleri temelsiz ve gayri ahlaki buluyordu. Amman'a gitti, Emir Abdullah'la ve danışmanı filozof Rıza Tevfik'le tanıştı. Buradan İstanbul'a gitmek isterken bütün resmi evrakını kaybedince, yaya olarak Şam'a gitti. Sonbaharda Bursa, İstanbul, Sofra, Belgrad üzerinden Frankfurt'a döndü. Berlin'e gidiş gelişlerinde ileride kendisiyle evleneceği, sezgileri güçlü ve yüksek dul bayan Elsa ile tanıştı. Bu arada ilk gezi izlenimlerinden oluşan kitap “Unromantisches Morgenland” adıyla yayımlandı.

1924 baharında Frankfurter Zeitung tarafından bu kez daha iyi şartlarla yeniden Doğu'ya gönderildi. Port Said üzerinden Kahire'ye geldi, el-Ezher şeyhi Mustafa el-Merağı ile tanıştı ve uzun sohbetlerde bulundu. Yaz başında Kahire'den ayrılarak yeniden Ürdün'e gitti. Birkaç kez daha Şam'a, Trablus'a, Beyrut'a gitti geldi. Halep'ten Deyr ez-ZGr'a giderken ileriki yıllarda dostu ve seyahat rehberi olacak olan Kuzey Arabistan'ın Şammar kabilesinden Zeyd .b. Ğanim ile tanıştı. İran'a, Kürdistan'a, Afganistan'a gitti.
1926'da kış sonuna doğru Herat'tan ayrılarak Merv, Semerkant, Buhara, Taşkent üzerinden Moskova'ya gitti, sonra Avrupa'ya döndü. Elsa'yı ikna etti ve onunla evlendi. Gazete'den ayrılarak yeni gazetelerle anlaştı; bir müddet Berlin'e yerleştiler. Jeopolitik Akademisinde daha önce verdiği seri konferanslara devam etti.

Hairdesigner
02-04-08, 20:13
Sabetay Sevi (1626 - 1676)

document.title="Sabetay Sevi (1626 - 1676) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2348.jpg 1626’da İzmir’de yahudi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Din adamı olarak yetiştirilen Sabetay Sevi, 39'uncu yaşının eşiğinde yoğun bir mistisizme saplandı. Toplumu kurtarabilecek ilâhi bir güce sahip olduğunu söylemeye başladı ve 31 Mayıs 1665 tarihinde Mesih olduğunu ilân etti. Yahudi inancına göre Mesih (kurtarıcı), kendilerine bu günkü İsrail topraklarında bağımsız bir devlet kuracak ve dünyanın dört bir yayına dağılmış olan Yahudiler'i bir araya toplayacaktır. Sabetay Sevi, haham olarak sinagoglarda ateşli konuşmalar yaptı ve taraftarlarının sayısını her gün arttırdı. Avrupa'dan Yemen'e, Kuzey Afrika'dan Anadolu'ya kadar geniş bir coğrafyada yaşayan insanlar arasında dalgalanmalar, kaynaşmalar oldu. Bunun sonucunda heyecan kasırgası ile Yahudiliğin resmî tutumundan ayrı, yeni ve radikal bir akım doğdu.

Bu akım, Hristiyanlar arasında etkileşimlere, Müslümanlar arasında ise sert ve ciddî tartışmalara yol açtı. İnsanlar, Sabetay Sevi'ye tapmaya, sinagoglardaki konuşmalarından sonra taşkınlıklar yapmaya başladılar. Kimse, neler olabileceğini kestiremiyordu. Sabetay Sevi, oluşmasına yol açtığı heyecan seline kapıldı. Taraftarlarıyla birlikte Osmanlı Devleti'nin başşehri Istanbul'a doğru yürüyüşe geçti. Bu olay üzerine Sevi tutuklandı ve yargılandı.

Sultan Dördüncü Mehmet, çok uzun süren yargılamayı perde arkasından takip etti. Yargılama sonunda Sabetay Sevi'nin önüne iki seçenek kondu: İddialarından vazgeçmezse öldürülecek, Müslümanlığı kabul ederse, hayatı bağışlanacaktır. Sevi: "Bu can bu bedende olduğu sürece Müslüman'ım." der, Aziz Mehmet Efendi adını alır. Taraftarlarının bazıları bu ihaneti kabullenmez ve intihar ederler. Çoğunluk ise Müslümanlığı kabul eder. Mesih, yâni kurtarıcı, kendisini kurtarabilmek için dinini değiştirmiştir. Bir müddet sonra da taraftarları arısındaki intiharları durdurabilmek ve insanları kendisine çekebilmek için bir çıkış yapar: Cübbesinin içine bir kuş yerleştirerek topluluğunun huzuruna çıkar. Burada cübbesinin önünü açarak sakladığı kuşu uçurur. "Can bedenden çıktı." Diyerek, eski dinine döndüğünü îma eder.

Sabetay Sevi ve yandaşlarına, dinlerinden döndükleri için, 'dönme' veya 'avdeti' denilir. Fakat onlar, İslâmiyet'i kabul ettiklerini söylemelerine, görünüşte Müslüman gibi hareket etmelerine rağmen, gerçekte Musevîliğe inanmaktadırlar. Bu durum, yetkililerin gözünden kaçmaz. 1676 yılında Arnavutluk'a sürgüne gönderilirler ve Sabetay Sevi, aynı yıl Arnavutluk'ta ölür.

Hairdesigner
02-04-08, 20:13
Hz. Ebubekir (572 - 634)

document.title="Hz. Ebubekir (572 - 634) - Kim Kimdir? - FORSNET";

572 yılında Mekke'de doğan Hazreti Ebû Bekir Es-Sıddık Ra, Hazreti Muhammed Mustafa (a.s.) (http://www.kimkimdir.gen.tr/?kim=hzmuhammed)'ın İslâm’ı tebliğe başlamasından sonra ilk iman eden hür erkeklerin; raşit halifelerin, aşere-i mübeşşerenin ilkidir. Câmiu'l Kur'an, es-Sıddîk, el-Atik lakaplarıyla bilinen büyük sahabi.

Kur'ân-ı Kerim'de hicret sırasında Rasûlullah'la beraber olmasından dolayı, "...mağarada bulunan iki kişiden biri..." (et-Tevbe, 9/40) şeklinde ondan bahsedilmektedir. Asıl adı Abdülkâbe olup, İslâm’dan sonra Rasûlullah (s.a.s.)'in ona Abdullah adını verdiği kaydedilir. Azaptan azad edilmiş mânâsına "atik"; dürüst, sadık, emin ve iffetli olduğundan dolayı da "sıddık" lâkabıyla anılmıştır. "Deve yavrusunun babası" manasına gelen Ebû Bekir adıyla meşhur olmuştur. Teymoğulları kabilesinden olan Ebû Bekir'in nesebi Mürre ibn-i Kâ'b'da Rasûlullah'la birleşir. Anasının adı Ümmü'l-Hayr Selma, babasının ki Ebû Kuhafe Osman’dır. Künyesi Abdullah ibn-i Osman ibn-i Amir ibn-i Amir... ibn-i Murca ...et-Temî’dir. Bedir savaşına kadar müşrik kalan oğlu Abdurrahman dışında bütün ailesi müslüman olmuştur. Babası Ebû Kuhafe, Ebû Bekir'in halifeliğini ve ölümünü görmüştür. Hazreti Ebû Bekir'in Rasûlullah (s.a.s.)'den bir veya üç yaş küçük olduğu zikredilmiştir.

İslâm’dan önce de saygın, dürüst, kişilikli, putlara tapmayan ve evinde put bulundurmayan "hanif" bir tacir olan Ebû Bekir, ölümüne kadar Hazreti Peygamber'den hiç ayrılmamıştır. Bütün servetini, kazancını İslâm için harcamış, kendisi sade bir şekilde yaşamıştır.

Hazreti Ebû Bekir, Fil yılından iki sene birkaç ay sonra 571'de Mekke'de dünyaya gelmiş, güzel hasletlerle tanınmış ve iffetiyle şöhret bulmuştur. içki içmek câhiliye döneminde çok yaygın bir âdet olduğu halde o hiç içmemiştir. O dönemde Mekke'nin ileri gelenlerinden olup Arapların nesep ve ahbâr ilimlerinde meşhur olmuştur. Kumaş ve elbise ticaretiyle meşgul olurdu; sermayesi kırk bin dirhemdi ki, bunun büyük bir kısmını İslâm için harcamıştır. Rasûlullah'a iman eden Ebû Bekir (r.a.) İslâm dâvetçiliğine başlamış, Osman ibn-i Affân, Zübeyr ibn-i Avvâm, Abdurrahman ibn-i Avf, Sa'd ibn-i Ebî Vakkas ve Talha ibn-i Ubeydullah gibi İslâm’ın yücelmesinde büyük emekleri olan ilk müslümanların bir çoğu İslâm’ı onun dâvetiyle kabul etmişlerdir.

Hazreti Ebû Bekir hayatı boyunca Rasûlullah'ın yanından ayrılmamış, çocukluğundan itibaren aralarında büyük bir dostluk kurulmuştur. Rasûlullah birçok hususlarda onun görüşünü tercih ederdi. Umûmî ve husûsî olan önemli işlerde ashâbıyla müşavere eden Peygamber (s.a.s.) bazı hususlarda özellikle Ebû Bekir'e danışırdı. (Ibn Haldun, Mukaddime, 206). Araplar ona "Peygamber'in veziri" derlerdi. Teymoğulları kabilesi Mekke'de önemli bir yere sahipti. Ticaretle uğraşıyorlar, toplumsal temasları ve geniş kültürlülükleri ile tanınıyorlardı. Hazreti Ebû Bekir'in babası Mekke eşrafındandı. Hazreti Ebû Bekir, câhiliye döneminde de güzel ahlâkı ile tânınan, sevilen bir kişi idi. Mekke'de "eşnak" diye bilinen kan diyeti ve kefalet ödenmesi işlerinin yürütülmesiyle görevliydi. Muhammed (s.a.s.) ile büyük bir dostlukları vardı. Sık sık buluşur, Allah’ın birliği, Mekke müşriklerinin durumu ve ticaret gibi konularda müşâvere ederlerdi. ikisi de câhiliye kültürüne karşıydılar, şiir yazmaz ve şiiri sevmezlerdi, daha ziyade tefekkür ederlerdi.

Hairdesigner
02-04-08, 20:14
Buhârî (810 - 869)

document.title="Buhârî (810 - 869) - Kim Kimdir? - FORSNET";

Hadis bilginlerinin en büyüklerinden Muhammed el-Buhârî, Hicri 13 şevvâl 194 / Miladi 21 Temmuz 810 tarihinde Buhara'da doğdu. Bundan dolayı da Buhârî nisbetiyle anılmasına sebep olmuştur. Tam adı Ebû Abdullah Muhammed b. Ismâil b. Ibrâhim b. el-Mugîre b. Berdizbeh el-Cûfî el-Buhârî'dir. Buhârî, henüz bebek yaşta iken babası vefat etti. Annesinin terbiyesi altında büyüdü ve küçük yaşta Kur'an-ı Kerim'i ezberleyip Arapça öğrendi. Babasından kalan servet, onun hiç kimseye muhtaç olmadan ilim öğrenmesinde yararlı oldu. On bir yaşında hadis öğrenmeye başladı. Ardından da on altı yaşında annesi ve kardeşi Ahmed'le birlikte hacca gitti. 825 yılında, annesi ve kardeşi Buhârâ'ya dönerken, kendisi ilim öğrenmek isteğiyle Mekke'de kaldı.

Onsekiz yaşında "Kitâbu Kadâya's-Sahabe ve't-Tâbiin" ile "et-Târîhü'l-Kebîr" adlı eserlerini yazan Buhârî, ilim öğrenmek için Şam, Mısır, Basra ve Bağdat'a gitti. Bu amaçla altı yıl Hicâz'da kalan Buhârî, hadis öğrenmek ve nakletmekle kalmadı, şiirle de ilgilendi. Ancak fazla şiir yazmadı. Savaş sporlarına ilgi duydu, ata bindi, ok attı. Yaşıtları Buhârî'den övgüyle bahsederler. Onu övenler arasında büyük muhaddis İmam Müslim'de vardır. Buna rağmen, Buhârî'nin üstünlüğünü çekemeyenler fitne çıkarmaktan geri kalmadılar ve Buhârî'nin "Kur'an mahluktur" düşüncesini savunduğunu yaydılar. Bu dedikodulardan rahatsız olan Buhârî, memleketi Buhâra'ya döndü fakat burada da rahat edemedi. Buhârâ emiri ile arası açıldı. Buhara Emiri Halid Ibn Ahmed, çocuklarına Câmiu's-Sahîh'i ve et-Tarih'i okutması için Buharî'yi konağına çağırdı fakat Buharî, bu teklifi kabul etmedi. İlim meclislerinin herkese açık olduğunu, isteyenin gelerek yararlanabileceğini, ilmi valinin konağının duvarları arasına hapsedemeyeceğini bildirdi. Bu olay üzerine de Ahmed Ibn Hâlid, onu Buhara'dan sürdü.

Buhârî, Buhara'dan ayrıldıktan sonra Semerkand'a gitti ve Hartenk köyünde bulunan akrabalarının arasına yerleşti. Semerkand'lılar, Buhârî'den yararlanmak istediler ve bir heyet gönderip Semerkand'a gelmesi ricasında bulundular. Buhârî, Semerkand'a gitmek için hazırlık yapmaya başladı ancak bu arada hastalandı ve Hicri 30 Ramazan 256 Miladi 31 Agustos 869'da Ramazan Bayramı gecesi vefat etti. Cenazesi, bayram günü öğleden sonra kılınarak Hartenk'e defnedildi.

İmam Buhârî, keskin bir zekâ ve ezberleme yeteneğine sahipti. Herhangi bir şeyi ezberlemesi için ona bir defa bakması veya onu bir defa dinlemesi yeterliydi. Bağdatlıların ve Semerkandlılar'ın onun zekâ seviyesini denemek için sordukları sorular bunu göstermesi bakımından önemlidir. Gezileri sırasında dinlediklerini yazmaması ve kendisine takılanlara, dinlediği bütün hadisleri ezberden okuması da dikkat çekicidir. O aynı zamanda çok hadis ezberlemekle de şöhret bulmuştu. Kütübü sitte müelliflerinden en-Nesâî, Buhârî'yi bizzat görüştüğü şeyhler arasında saydıktan sonra şöyle demiştir: "O, inanılır, akıllı bir muhaddistir. İslâm tarihinde ilk defa sahih kitap yazan odur." Bazi âlimler onun için şöyle derler: "Buhârî, Allah'ın yeryüzünde yürüyen ayetlerindendir." Necm b. el-Fazl diyor ki: "Rüyamda Rasûlullah (S.A.V.) efendimizi gördüm. Bir köyden çıkmış gidiyordu ve arkasından İmam-i Buhârî de onu takip etmekteydi. O bir adım atınca Buhârî de bir adım atıyor ve ayağını Rasûlullah (S.A.V.)'ın ayağını bastığı yere basıyordu. Kitabını da her bakımdan ona nisbet ediyordu."

Buhârî, ilmiyle amel eden bir insandı ve İslâmi sınırlara uymada aşırı derecede titizdi. Helâl ve haram konusunda duyarlı idi. Hadis ilmine hizmet, bu yolla Allah'ın rızasını, Hz. Muhammed (S.A.V.)'in şefaatini kazanmaktan öte bir amaç taşımıyordu. Babasından kalan mirası bile bu yolda harcamıştı ve cömertliğiyle şöhret bulmuştu. Çok Kur'an okur, çok nafile namaz kılardı. Rivayete göre her üç günde bir Kur'an-ı Kerîm'i hatmederdi. Gecenin bir kısmını uykuyla geçirirdi. Sürekli geceleri uykusundan kalkıp, kandilini yakar, hadis tahric ederdi. Yahut yazdıklarına işaretler koyar, üzerinde düşünürdü. Seherden önce uyanır, gece namazı kılar; sonra Kur'an'ın üçte birini okurdu. Ramazanda ise terâvihten sonra Kur'an'ın üçte birini okumaya devam ederdi. Buhârî'nin kendi ifadesine göre hadis aldığı hocalarınin sayısı binden fazladır. Hadis yazdığı şeyhlerine ait senetleri de bildiğini, senedi zayif rivayetlere itibar etmediğini belirtir. Hocalarının başlıcaları şunlardır:

Ahmed b. Hanbel, Ali b. el-Medinî, Yahya b. Maîn, İsmail b. idris el-Medînî, İshak b. Rahuyeh, Mekkî b. ibrahim el-Belhî, Muhammed b. Selam el-Bikendi, İbrahim b. el-Es'as, Ali b. el-Hasan b. Sekîk, Yahya b. Yahya, İbrahim b. Musa el-Hafiz, Süreyc b. en-Numan, Ebu Asim en-Nebil es-Seybânî, Muhammed b. Abdullah el-Ensârî, Abdullah b. Zübeyr el-Hamidî, El Mekrî, Abdülaziz el-Üveysî.
Öğrencileri arasinda da en meşhurları şunlardır;
Ebu isa et-Tirmîzî, Muhammed b. Nasru'l Mervezî, Ibni Ebi Dâvud, Müslim b. Haccac ve en-Nesâi.

Câmiu's-Sahîh; İslâm'ın ilk dönemlerinde hadislerin Kur'an'la karışması söz konusu olduğundan hadislerin yazılması yasaktı. Sonraları Kur'an-ı Kerîm, kitap haline getirilip, çoğaltıldı, ona bir şeyin karışması engellendi. Sahabe nesli bütünüyle vefat etmiş, İslâm ülkeleri genişlemiş, değişik düşünceler ortaya çıkmıştı. Bu tür nedenlerle hadislerin toplanmasının yararlı olacağına inanıldı ve hadislerin toplanmasına başlandı. Hadislerin toplanmasına Tabiun döneminde başlanmıştır. İmam Mâlik (179 h./195 m.) Hz. Muhammed (S.A.V.)'in hadislerine Sahabe ve Tabiun kavillerini ekleyerek Muvatta'yi tasnif etmiştir. İmam Mâlik'ten sonra da hadis konusunda çalışmalar yapıldı. Buhârî'nin Câmiu's-Sahîhi meydana getirmesi iki sebebe dayanmaktadir. Bunlarin birincisi, hocasının kendisinden böyle bir istekte bulunması, ikincisi de kendisinin görmüş olduğu bir rüyadir.

Buhârî, sahih adıyla anılan ve içerisine sadece kendince sahih olduğu sabit olan hadisleri koyduğu kitabını yazmakla hükümlerin kaynaklarını bulmada önemli bir hizmeti yerine getirmiştir. İmam Buhârî ayrıca, bu eserle kendisinden önce yaşamış mezhep imamlarının dayandığı temellerin sağlam olduğunu, hiç birinin kişisel görüşle fetva vermediğini ortaya koydu. Ondan sonra gelen muhaddisler, hadis çalışmalarının sınırlarını az çok belirlemiş oldular. İlim adamları, Buhârî'nin eserine büyük önem verdiler ve özellikle sahih hadis konusunda onun eserinin ortaya koyduğu gerçekleri ve şartları kabul ettiler, örnek aldılar. O, hadiste odak ve hareket noktası olarak değerlendirildi. Buhârî, bu eseri meydana getirirken çok titiz davrandı. Eserine aldığı hadisleri, alti yüz bin hadisin içinden seçti. Sahih hadislerin dışında kalan diğer hadisleri eserine almadı. Eserin kabarmasını önlemek için sahih hadislerin bile bir kısmını almamıştır. Câmiu's-Sahih'te yer alan hadislerin sayısı 7275'tir. Bazı hadisler değişik kitaplarda geçmektedir. Mükerrerler çıkarıldıktan sonra geriye kalan hadis sayısı 4000'dir.

Câmiu's-Sahih'te hadisler konularına göre kitaplara, her kitap da kendi arasında bâblara ayrılmıştır. Eserde, üzerinde ihtilaf edilmeyen hadislere yer verilmiş, râvilerin güvenilir olması hususunda titiz davranılmıştır. Râviler birbirine bağlanarak ilk kaynağa kadar götürülmüştür. Hadisleri bazı titiz ölçülere vurduktan sonra sahih kabul edip, uymayanları reddetme çığırını açan Buhârî olmuştur. Ondan sonra gelen âlimler, bu yoldan giderek sahih hadisleri zayıf ve uydurma olanlarından ayırmaya devam etmişlerdir. Sahih hadis kitabı yazanlar çok olmakla beraber, Buhârî kadar titizliği ileri götüren olmamıştır. Hadis kabulünde kendine has çok dar bir yolda tek olmasıi onun İslâm ümmeti arasında müstesnâ bir şöhret ve güven kazanmasına sebep olmuştur. Sahih'in nerede telif edildiği konusunda değişik görüşler vardır. Buhârî, hadis almak için gittiği her yerde eserini telife çalımıştır. Hayatı, seyahatlerle ve ilim yolunda geçen bir insanın onalti yıllık çalışmasının mahsulü olan bu eserin telifini bir yere bağlamak mümkün degildir.
Câmiu's-Sahih'te yer alan kitap (bölüm) sayısı 97, bâbların sayısı 3450 kadardır. Üç râvili hadislerin sayısı da 22'dir. Değişik senetle gelen hadisler Sahih'te yer almaktadır. Ancak aynı senet ve aynı metinle birden fazla yerde zikredilen hadislerin sayısı 23 kadardır. Kur'an'dan sonra ana kaynak olan Buhârî'nin Sahih'i ile Müslim'in eserine Sahih adı verilmektedir. İkisine birden "Sahihayn " denilir. Diğer dört hadis kitabına da "Sünen", altı hadis kitabının tümüne birden "Kütübü Sitte" denilmektedir. Buhârî'nin bu eserine ait bir çok şerh yazılmış ve üzerinde çalışmalar yapılmıştır. En meşhur şerhleri, Aynî'nin Umdetu'l-Kari, Askalani'nin Fethu'l-Barî ve Kirmâni'nin Kevâkibü'd-Derârî, adlı eserleridir.

Hairdesigner
02-04-08, 20:14
Frithjof Schuon (1907 - 1998)

document.title="Frithjof Schuon (1907 - 1998) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/3080.jpg
René Guénon ve A. Coomaraswamy ile beraber "gelenekselci" ekolün üç büyük yorumcusundan biri olan dünyaca ünlü müslüman düşünür ve ilim adamı Frithjof Schuon (İsa Nureddin), 1907 yılında İsviçre'nin Basel şehrinde Alman bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İlk öğrenimini Almanca gördü. Fakat babası ölünce Mulhouse'a göç ettikleri için bundan sonraki eğitimini Fransızca sürdürdü. Çocukluk yıllarından beri sanata ve Doğu öğretilerine karşı bir merakı olan Schuon, Paris'e gelince Arapça öğrenmeye başladı. 1932 yılında Cezayir'e gitti ve bu ilk yurtdışı seyahatinde ilk defa İslâm ile temasa geçti. Orada Şeyh Ahmed el-Alevî ile görüştü. Ardından da uzunca bir süredir yazışmakta olduğu René Guénon'u ziyaret için Mısır'a gitti. Ertesi yıl 1939'da Hindistan'a giderken yine Mısır'a uğradı.
Hindistan'a varışından birkaç ay sonra İkinci Dünya Savaşı patlak verdi ve Fransız ordusuna katılmak üzere, Fransa'ya geri dönmek mecburiyetinde kaldı. Savaşa katıldı ve Almanlar'a esir düştü. Fakat daha sonra İsviçre'ye kaçtı ve oraya yerleşti. 1949 yılında Alman asıllı bir İsviçreliyle evlendi. Eserlerini burada kaleme aldı. Sık sık birçok ülkeye seyahat eden Schuon, bu arada 1968 yılında Türkiye'ye geldi. 1959 ve daha sonra 1963 yılında olmak üzere Kızılderili'leri ziyaret maksadıyla Amerika'ya gitti ve eşiyle beraber Sioux ve Crow kabilelerine kabul edildi. Aynı zamanda iyi bir ressam olan Frithjof Schuon yerlilerin tabiî güzelliklerini resmetmiş ve onların manevî geleneklerini yorumlamıştır. 1998 yılı içerisinde vefat etmiştir.

İslâm düşüncesi ve metafiziğinin en önemli temsilcilerinden birisi olan Schuon'un Türkçe'ye çevrilen eserleri şunlardır: İslâm'ı Anlamak, İslâm'ın Metafizik Boyutları, İslâm ve Ezeli Hikmet, Varlık-Bilgi-ve-Din.

Hairdesigner
02-04-08, 20:14
Dede Molla ( .... - .... )

document.title="Dede Molla ( .... - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
Orta Anadolu'da yetişen velîlerden olan Dede Molla, Dedemoğlu diye bilinir. Doğum ve ölüm tarihi bilinmemekle beraber hakkında anlatılan meşhur bir menkıbeye göre on altıncı yüzyılda Yavuz Sultan Selîm Han’ın padişahlığı sırasında yaşamıştır. Kabri, Konya'nın Çumra ilçesinde, kendi adıyla anılan Dedemoğlu köyünde olup ziyaret edilmektedir.

Meşhur menkıbesi şöyle anlatılır: Yavuz Sultan Selîm, Mısır seferine giderken, yolu Dede Molla’nın bulunduğu köyden geçer. Sultan, atı üzerinde ordusunun önünde yol alırken, ihtiyar bir köylüyü tarlasını sürerken görür. Yaklaşıp ona selam verir. Köylü gelenin kim olduğunu farketmemiş gibi bir tavırla selamını alır ve işiyle meşgul olur. Atı üzerinde onu seyreden Sultan; "Baba duydun mu? Padişah sefere çıkmış, Mısır'a gidiyormuş" der. "Mevlâ yolunu açık eylesin. İnşaallah hayırlı olur. Emeline nâil ve muzaffer olarak döner." dedikten sonra işine devam eder. Sultan onun bu olgun haline ve teslimiyetine bakıp, dünyaya gönül bağlamayan, lâzım olduğu kadar çalışan ve tevekkül sahibi bir zât olduğunu anlar. Sultan nasıl karşılık vereceğini merak ederek tekrar; "Dede, uzak yerden geliyorum. Karnım aç, yiyeceğin var mı?” der. Bunun üzerine biraz ilerde iki taşın üzerine yerleştirilmiş tencerede pişmekte olan aşı işaret ederek; "Pilav, pişmek üzere, işte orada, karnın doyuncaya kadar ye!" der. Padişâh; "İyi ama, ardımdaki ordu da aş ister." deyince; "İşte tencere orada, indir sen de ye askerlerin de yesin. Hepinize yeter inşaallah!" diye söyler. Sonra tarlasını sürmeye devam eder. Biraz sonra, ordu yaklaşınca vezirlerine, mola vermelerini emreder. Mola veren askerler grup grup aksakallı ihtiyar zatın pilavından yemek için sofraya oturur. Başta sultan, vezirler ve bütün ordu bu pilavdan yer, fakat pilav hiç eksilmez. Bu ihtiyar zâtın erenlerden olduğunu anlayan Sultan, onun kerametiyle pilavın bitmediğini görerek, hürmetle elini öpüp, duasını alır ve ordusuna ilerle emrini verir.

Osmanlı ordusu Mısır seferinde zafer kazanıp İstanbul'a dönerken Sultan yine bu zâta uğrar. Bir arzusu olup olmadığını sorar. Yavaş bir sesle; "Mendilimi isterim" der. Sultan önce bir şey anlayamaz. Biraz sonra, savaş sırasında kolundan hafif yaralandığını ve o sırada yanında savaşan ihtiyar bir askerin koynundan mendilini çıkararak yarasını sardığını hatırlar. İşte o asker, velîlerden olan bu zât imiş. Sultan bu kerâmetini de anlayınca, ona hürmet gösterip, bulunduğu bölgeye ihsânlarda bulundu.

Hairdesigner
02-04-08, 20:15
Ali Rıza Özdarende (1876 - 1952)

document.title="Ali Rıza Özdarende (1876 - 1952) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/1256.jpg
1876’da Amasya’da dünyaya geldi. İlk öğrenimini Gümüşhacıköy Sıbyan Mektebi’nde yaptı. Orta öğrenimini ise, aynı ilçenin Rüştiye Mektebi’nde tamamladı. Orta öğrenimini ise, aynı ilçenin Rüştiye Mektebi’nde tamamladı.

9 Temmuz 1893’te Rüştiye’den mezun olduktan sonra Amasya’ya gitti. Oradaki Sultan Beyazid-i Veli Medresesi’ne kaydoldu. Bu medresede Müderris Muharrem Efendi’nin derslerine devam ederek 28 Nisan 1905’te müderrislik icazeti aldı. Sonra İstanbul’a gitti ve tanınmış bilginlerden Muğlalı Rıza Efendi’nin derslerine devam ederek bilgisini genişletti. Öğrenimi sonrasında Gümüşhacıköy’e döndü. Orada müderrislik yaparken 1910’da Sivas İl Genel Meclisi’ne Amasya Sancağı üyesi olarak seçildi. Bu görevini 1912 yılına kadar sürdürdü.

3 Ağustos 1912’de Gümüşhacıköy Müftülüğü’ne atandı. “1919’da Milli Mücadele’nin başlamasıyla, Gümüşhacıköy Müdüfaa-i Hukuk Cemiyeti’nde görev aldı. Ulusal direniş için çalıştı. TBMM’nin I. Dönemi’ne Amasya Milletvekili seçilerek 23 Nisan 1920’de Meclisin açılışında hazır bulundu.

Meclis’te Anayasa, Şer’iye ve Evkaf komisyonlarında çalıştı. III. Toplantı yılında Şer’iye ve Evkaf Komisyonu’nun başkanlığını yaptı. Belediye Başkanlarının seçimi hakkındaki 30 Ekim 1922 tarih ve 278 sayılı Kanun, Dahiliye vekaletinin tasarısı ile birleştirerek önerisi üzerine kabul edildi. II. Dönemde tekrar Amasya Milletvekili seçildi. Şer’iye, Diyanet ve Evkaf, Tapu Komisyonlarında çalıştı. Kürsü’de altı konuşma yaptı.

II. Dönemde milletvekilliği sona erince İstanbul’a yerleşti. Politika ve herhangi bir işle meşgul olmadı.
17 Mart 1952’de vefat etti.

Hairdesigner
02-04-08, 20:16
Prof. Dr. Süleyman Uludağ (1940 - .... )

document.title="Prof. Dr. Süleyman Uludağ (1940 - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";

1940 yılında Amasya'nın Akyazı köyünde doğan Süleyman Uludağ, ilkokulu köyünde, İmam-Hatip Okulu'nu Çorum'da, Yüksek İslâm Enstitüsü'nü de İstanbul'da tamamladıktan sonra üç yıl Kastamonu İmam-Hatip Okulu'nda görev yaptı. 1970'te göreve başladığı Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü'nde 1975 yılına kadar kaldı ve 1975'te Bursa Yüksek İslâm Enstitüsü'ne nakledildi.
Halen Uludağ Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalında görev yapan ve köklü bir tasavvuf kültürü yanında diğer İslami ilimlere de vakıf olan Uludağ'ın; Tasavvuf, Akaid, Kelâm ve İslâm Düşüncesi sahasında telif ve tercüme eserleri ve makaleleri bulunmaktadır.

Eserleri:Sufi Gözüyle Kadın, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, İbn-i Haldun Üzerine Araştırmalar, İslam Düşüncesinin Yapısı, Kelam İlmi ve İslam Akaidi, Tasavvufun Mahiyeti Şifau's-Sail (İbn Haldun), Kuşeyrî Risalesi (Abdulkerim Kuşeyri), Doğuş Devrinde Tasavvuf (Kelabazi), Kelam İlmi ve İslam Akâidi (Taftazani), Hakikat Bilgisi (Hucvuri)

Hairdesigner
02-04-08, 20:16
Abdal Musa Sultan ( .... - .... )

document.title="Abdal Musa Sultan ( .... - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";

Anadolu'nun ünlü erenlerinden ve ermişlerinden olan Abdal Musa Sultan, aynı zamanda ünlü bir ozan ve düşünürdür. Aslen Horasan'lı dır. Azerbaycan'ın Hoy kasabasına gelmiş ve bir süre orada yaşamış olduğundan, "Hoylu'' olarak tanınmıştır. Hacı Bektaş Veli'nin amcası Haydar Ata'nın oğlu, Hasan Gazi'nin oğludur. Kaygusuz Abdal Menkıbesine göre "Kösre Musa" adıyla da anılır. Abdal Musa Sultan, Horasan Erenlerinden ve Hz. Peygamber soyundandır. 14. yy. da yaşadığı ve Osmanlıların Bursa'yı fethi yıllarında Orhan Bey'in askerleriyle savaşlara katıldığı ve büyük yararlıklar gösterdiği tarihi kaynaklarda yazılıdır. Hacı Bektaş Veli'nin önde gelen halifelerindendir. Payesi sultanlık, mertebesi "Abdallık". Pir evindeki hizmet postu ise, "Ayakçı Postu''dur. Bu post Bektaşi tarikatındaki on iki posttan on birincisi olup, diğer adı ''Abdal Musa Sultan Postu"dur. Ayakçılık, Abdallık mertebesidir.

Elmalı, Tekke köyündeki dergahı, ilk Bektaşilerin dört büyük "Asitanei Bektaşiyan" dan biridir. Ancak, Anadolu'nun inanç coğrafyasında seçkin bir yeri, etkin bir gücü olan Abdal Musa Sultan adına daha bir çok yerde makam ve mezarlar yapılmıştır. Bir çok yazar ve araştırmacı, Abdal Musa Sultan'ı konu alan araştırmalar yapmışlardır. Bazılarına göre, Abdal Musa Sultan; Bursa'nın fethine katıldıktan sonra Manisa, Aydın ve Denizli yöresinde bulunmuş, daha sonra da Türkmen ve yörüklerin yoğun bulunduğu Elmalı yöresinde tekkesini kurmuştur. Ayrıca Denizli'de yatan "Büyük Yatağan Baba"dan esinlendiğini de belirtmişlerdir. Abdal Musa Sultan, Elmalı yôresinde kurduğu tekkesinde sayısız kişiler irşad etmiş (uyarmış) ve bunlar arasında büyük ozanlar yetişmiştir. Bunların en ünlüsü de, Alevi-Bektaşi edebiyatın abidelerinden sayılan Kaygusuz Abdal'dır.
Onunla ilgili olarak Abdal Musa Sultan Velayetnamesi'nde konu edilen söylenceyi şöyledir:

''Alaiye reyinin oğlu Gaybi, Abdal Musa'ya derviş olup, Kaygusuz adını alınca, babası oğlunu kurtarmak ister. Tekke Beyi'nin yardımını talep eder. Tekke Beyi'de Kılağılı İsa adlı pehlivan yiğidini Abdal Musa'nın tekkesine yollar. İsa, dergaha varır ve kapıya gelince: Çağırın bana Abdal Musa'yı diye gürler. Ancak, atı ürker ve İsa'yı sırtından atar, sürükleyerek parçalar. Tekke beyi bu olaya çok sinirlenir ve ordusuyla harekete geçer. Abdal Musa Sultan'ı yakmak öbek öbek odunlar yığılır. Ateşler tutuşturulur. Abdal Musa Sultan'da üç yüz kadar müridi ile semah ederek yola koyulur... Bu öyle bir geliş ki, onlarla birlikte dağlar, ağaçlar, kayalar da beraber yürür. Dervişler bir gülbank çekip ateşe girer. Ateş onları yakmaz, onlar ateşi söndürürler. Bu manzarayı gören Kaygusuz'un babası, duruma hayranlıkla bakar, Abdal Musa'nın ellerini öper ve geriye döner. Kaygusuz bu dergahta kırk yıl hizmet eder...''

Abdal Musa Sultan'ın kerametleri, kendi adı verilen Velayetname'de anlatılır. Abdal Musa Sultan Velayetnamesi, günümüz Türkçesi ile Ali Adil Atalay tarafından beşinci kez olarak yayınlanmıştır. Kerametlerinden biri de şöyle: "Abdal Musa Sultan, bir pamuk içine kor halinde bir ateş parçasını müridlerinden biriyle, Geyikli Baba'ya gönderir. Geyikli baba da, ona bir bakraç içinde geyik sütü gönderir. Bu kerametin, yorumu da, "hayvanatı iradesine bağlamak, bitkilere hükmetmekten zordur'' şeklindedir.

Şair, düşünür, Horasan ereni Abdal Musa Sultan'ın keramet ve erdemleri yedi yüzyıldan bu yana dillerde söylenir. Antalya, Elmalı ilçesine bağlı Tekke köyündeki türbesi, 14. yy.'da Selçuklu mimarisi örneğinde yapılmıştır. Tekke hakkında en önemli bilgiyi 17 yy. da burayı ziyaret eden ünlü gezgin Evliya Çelebi, Seyahatnamesinde vermiştir. Bu bilgilere göre tekkenin kubbesindeki altın alem, beş saatlik yerden görülüyormuş. Abdal Musa Sultan sandukası baş ucunda seyyid olduğunu gösteren yeşil imamesi durur. Tekkenin etrafında bağ ve bahçeler uzanır, Misafirhaneler, kiler, mutfak meydanlar gibi bir çok ek binalar varmış. Mutfakta kırk derviş hizmet eder. Meydanın dışında ayrıca büyük bir misafirhane bulunur ki, üstü konak, altı ise iki yüz at alacak kadar büyük bir ahırdır. Misafir hiç eksik olmaz.

Tekke yapıldığı günden beri mutfağında hiç ateş sönmemiştir. Tekkenin çok zengin vakıfları vardır. On binden fazla koyunu, bin camuzu, binlerce devesi ve katın, yedi değirmeni ve daha birçok varlığı ile üç yüz elli yıl önceki Abdal Musa Sultan tekkesinin çok büyük zenginliklere sahip bir kurum olduğunu belirtiyor Evliya Çelebi.

Yeniçeri Ocağı'nın kaldırılmasından sonra dağıtılan tekkeler arasında Abdal Musa Sultan tekkesi de nasibini almıştır. 1829'da hükümetçe gönderilen memurlar tarafından, dergahta mevcut bütün eşyalar ve binlerce canlı hayvan satılıp defteri İstanbul'a gönderilmiştir. Bu hal tekkelerin 1925'de kapanmasına kadar yaşanmıştır. Değişik dönemlerde onarım gören Tekke, zaman içinde yıkılmış, günümüzde ise sadece Abdal Musa Sultan türbesi kalmıştır. Türbede, Abdal Musa, annesi, babası, kız kardeşi ile Kaygusuz Abdal'ın kabirleri bulunmaktadır.

Hairdesigner
02-04-08, 20:16
Nasrullah Pürcevadi (1904 - .... )

document.title="Nasrullah Pürcevadi (1904 - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";

1904 yılında İran'ın Tahran şehrinde dünyaya gelen Pürcevadi, İlk ve orta öğrenimini Tahran'da tamamladıktan sonra 1922 yılında yükseköğrenim görmek üzere Amerika'ya gitti ve San Francisco Eyalet Üniversitesi Felsefe Bölümü'nü bitirdi. Tahran Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde tamamladığı master ve doktora çalışmalarını müteakiben aynı bölümde halen sürdürdüğü öğretim görevliliğine başladı. "Meârif" ve "Neşr-i Dâniş" dergilerinin müdürlüğünü yapmakta olan Pürcevadi'nin tasavvuf tarihi hakkında birçok araştırması bulunmaktadır.
ESERLERİ: "Sultân-ı Tarîkat" (Ahmed Gazâlî'nin hayatı ve eserleri), "Der Amedî be Felsefe-i Eflôtîn" (Plotinus Felsefesine Giriş), "Zindegî ve Âsâr-i Ebu'l-Hasen-i Büstî" (Ebu'l-Hasen-i Büstî'nin Hayatı ve Eserleri), "Aynu'l-Kuzât ve Ustâdân-ı" (Aynu'l-Kuzât ve Hocaları), "Bû-yi Cân" (Can Esintisi -İslâm'da Şiir Metafiziği), "Şi'r o Şer'" (Attâr'a göre şiir felsefesi), "Sevânîh-i Ahmed-i Gazâlî" (tashih ve İngilizce'ye tercüme), "Risaletü't-Tayr-ı Ahmed Gazâlî" (tashih), "Mukâtebât-i Ahmed-i Gazâlî bâ Aynu'l-Kuzât-i Hemedânî" (Ahmed Gazâlî ile Aynu'l-Kuzât Hemedânî'nin Yazışmaları), "Nigâhî-i Diğer".

Hairdesigner
02-04-08, 20:17
Abdullah Cevadi Amuli (1933 - .... )

document.title="Abdullah Cevadi Amuli (1933 - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";

Fakih ve Ayetullah olan Amuli, 1933 yılında Amul şehrinde dünyaya geldi. Babası, Amul'un ünlü alim ve vaizlerindendir. Amuli, ilk öğrenimini tamamladıktan sonra dini eğitim almak amacıyla ilim meclislerine intisab etti. Bu aşamadaki eğitimi onu fıkıh, usul ve hadis alanında yüksek bir mevkiye getirdi.

1951 yılında Tahran'a giden Amuli; orada, dönemin üstad-ı azamlarından addedilen Şeyh Muhammed Takiy el-Amuli'nin yanında kaldı. Onun aracılığıyla Mervi medresesinde yüksek ve akli ilimler tedris etti. Bu, 1956 yılına kadar devam etti. Bu aşamada "el-Manzûme", "el-İşarât" ve "el-Esfâr" adlı eserleri Ayetullah Şârânî, Ayetullah İlahi Kumşei gibi büyük alimlerden okudu.
1956 yılında ilim meclislerinin çoğalmasından dolayı Kum şehrine giden Amuli, burada Ayetullah Muhammed Hüseyin Burucerdi'nin yanında kaldı ve 13 yıl Ayetullah Damad'dan fıkıh tahsil etti. İmam Humeyni'nin yanında da yedi yıl usûl-u fıkıh okuyan Amuli, Allâme Tabatabâî'nin hikmet-i müteâliye, irfan, hadis ve tefsir alanlarındaki özel derslerine katıldı ve O'nun yanında el-Esfâr kitabını tamamen okudu.

Hairdesigner
02-04-08, 20:17
Nihat Hatipoğlu (1955 - .... )

document.title="Nihat Hatipoğlu (1955 - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/3827.jpg
Nihat Hatipoğlu 1955 Diyarbakır doğumlu. Diyarbakır, Siirt ve Malatya'da ilkokulu tamamladı. 1975'de Uşak İmam-Hatip Lisesi'ni ve Uşak Lisesi'ni bitirdi. 1981 yılında Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ni tamamladı. Aynı Fakültede Hadis Ana Bilim dalında "Kur'an-ı Kerim'in Anlaşılmasında Hadislerin Rolü" adlı çalışmasıyla doktor, 2000 yılında da Doçent oldu.

1985-1987 yılları arasında Mısır'da Arapça üzerine eğitim gördü. İmam-Hatip, Kur'an Kursları Müdürlüğü görevlerini yaptı. Şu anda Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu Uzmanı olarak görev yapmaktadır.

Kanal A'da 5 yıl dini programları hazırlayıp sundu. Ayrıca Ankara'da yayın yapan iki yerel radyoda 10 yıldan bu yana aralıksız olarak haftalık yayınlarına halen devam etmektedir. 2004 yılında Ramazan ayında Flash tv'de , 2005 Ramazan ayında Star tv'de Sahur programını hazırlayıp sundu. 2006 yılında Star tv de "Dosta Doğru" programı sundu ve 2006 yılında Star Tv de iftar ve Sahur Programlarını sundu. Radyo ve televizyon izleyicileri iftar ve sahur programlarını 1.olarak seçti. Programları Türkiye'de birçok radyoda yayınlanmaktadır.

Halen Star tv'de haftalık programları devam etmektedir.

Kırk civarında yayınlanmış kaset, CD, VCD'si bulunmaktadır. Yurtiçinde ve yurtdışında seri konferansları devam etmektedir. Yazı makaleleri, panel, Diyanet Dergisi, İslami Araştırmalar ve benzeri dergilerde yayınlandı.
Hatipoğlu evli ve üç çocuk babasıdır.

Hairdesigner
02-04-08, 20:18
Prof. Dr. Halis Ayhan ( .... - .... )

document.title="Prof. Dr. Halis Ayhan ( .... - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/3978.jpg
Prof. Dr. Halis Ayhan Yozgat'ta doğdu. İlk ve orta öğrenimini Kayseri ve Yozgat'ta tamamladı. 1966'da yüksek öğrenimini bitirdi. 1966-1970 yıllarında Çorum Lisesi felsefe grubu öğretmenliği ve Çorum İmam Hatip Lisesi müdürlüğü yaptı. 1970-1975 yıllarında Kayseri Yüksek İslam Enstitüsü'nde Din Psikolojisi ve Pedagojisi öğretim görevlisi olarak bulundu. Aynı yıllarda Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesi'nde Eğitim Tarihi alanında öğretim üyeliği (doktora) tezini tamamladı.

1975-1983 yıllarında Bursa Yüksek İslam Enstitüsü müdürlüğü yaptı. Enstitünün fakülteye dönüşmesiyle aynı yerde öğretim üyesi ve bölüm başkanı olarak görevine devam etti. 1987-1988 yıllarında yurtdışında bulundu.

1988-1991 yıllarında T.D.V. İslam Ansiklopedisi genel müdürlüğü görevinde bulundu.

Halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Din Eğitimi Anabilim Dalı öğretim üyesi ve İlköğretim Din Kültürü ve Ahlâk Bilgisi Öğretmenliği Bölüm Başkanı'dır.
Evli ve dört çocuk babasıdır.

Hairdesigner
02-04-08, 20:18
Mehmet Emin Aga (1931 - 2006)

document.title="Mehmet Emin Aga (1931 - 2006) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/711.jpg
Eski İskeçe Müftüsü Mustafa Hilmi'nin oğlu olan Mehmet Emin Aga, 3 Eylül 1931'de İskeçe'ye bağlı Şahin köyünde doğdu. Yunanistan'da başladığı ilk tahsiline, 2. Dünya Savaşı'nda Bulgar işgali sırasında bir Bulgar okulunda devam etti. Yunanistan'da iç savaş patlak verince eğitimi yarıda kaldı. İskeçe Müftüsü Sabri Efendi'den Arapça öğrendi. Sabri Efendi'nin vefatından sonra Şahin köyüne dönerek, bir hocadan ders aldı. Daha sonra Gümülcine'de medrese tahsilini tamamladı. Şahin Medresesi'nin açılmasına yardım etti ve 25 yıl burada hocalık yaptı.

Yardımcılığında bulunduğu İskeçe Müftüsü'nün vefat etmesinden sonra İskeçe Valisi tarafından vekaleten müftülüğe atandı. Bu görevi hak etmediğini söyleyen Aga, Batı Trakyalı Türkler'in içinde bulunduğu zor durum ve bölgedeki Türkler'in ısrarları üzerine en kısa zamanda - 1920 yılında kabul edilen 2145 sayılı müftülük kanununa göre seçimle müftünün tayin edilmesi şartıyla İskeçe Müftülüğü'ne vekalet etmeyi kabul etti. Yunan devleti tarafından Gümülcine Müftülüğü'ne kanunlara aykırı olarak asaleten müftü atanması sonucunda durumu protesto etmek için görevinden istifa etti. Evine çekilerek 3.5 ay evinde kaldı. 17 Ağustos 1990'da İskeçe Bölgesi'ndeki 120 camide cemaat tarafından yapılan oylamayla 4 kişi arasından İskeçe Müftüsü seçildi.

23 Ağustos sabahı valilik tarafından gönderilen bir yazıyla görevinden alındığı ve yerine valilik tarafından yeni birinin atandığı duyuruldu. Seçimle geldiğini ve yine gideceğini söylemesine rağmen 20 kadar Yunan polisi tarafından zor kullanarak müftülükten dışarı atıldı. Bu esnada ağır yaralanan Mehmet Emin Aga hastaneye kaldırılarak tedavi altına alındı. Bunun üzerine Batı Trakya'daki Türkler çeşitli gösterilere ve protestolara başladılar. Bu olaylarda Yunan polisinin zor kullanması sonucunda 35 soydaşımız yaralandı. Batı Trakyalı Türkler 45 gün camileri kapatarak protestolarına devam ettiler. Berat Kandili'nin yaklaşması ve Mehmet Emin Aga'nın girişimleriyle camiler açıldı. Berat Kandili dolayısıyla yayınladığı mesajda İskeçe Müftüsü ünvanını kullanan Mehmet Emin Aga aleyhine kamu davası açıldı. Dava sonucunda Aga 10 aya mahkum edildi. 6.5 ay mahkum kaldıktan sonra mide kanaması geçiren Aga, sağlık durumunun elvermemesi sebebiyle geriye kalan 109 günlük hapis cezası paraya çevrilerek serbest bırakıldı.

Aga, ömrünün sonuna kadar müftülük konusunda mücadele verdi. Müftü Aga, ayrıca Batı Trakya Türk Azınlığı'nın 29 Ocak eylemi gibi, önemli hak arama mücadelelerinde etkin rol oynadı. Aga'nın, Mustafa ve İrfan adında iki oğlu ile Vildan ve Emine adında iki kızı var.
Mehmet Emin Aga bir süreden beri karaciğer yetmezliği nedeniyle tedavi görüyordu. Türkiye’de ve Yunanistan’da tedavi edilen Aga 09 Eylül 2006 günü sabah saat 06.00 da evinde hayatını kaybetti.

Hairdesigner
02-04-08, 20:19
Ahmed Bican ( .... - .... )

document.title="Ahmed Bican ( .... - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
Onbeşinci asrın ilk yarısında yaşamış bir Türk yazarıdır. Kardeşi Mahmud gibi Yazıcıoğlu unvanı ile anılır. İki kardeş, Hacı Bayram Veli'nin müridi idi. Kendisini ibâdete öylesine verdi ki, çok zayıfladı. Kendisini görenler, cansız olduğunu zannettiler. 'Bican' ismi buradan gelir. Edebî çalışmalarını tasavvufa yöneltti. Kardeşinin Arapça olarak yazdığı Mağârıb al-Zaman adlı eseri Türkçe'ye çevirdi. (Istanbul, 1291). Kendi yazdığı Türkçe eser Kısas-ı Enbiyâ benzeridir. Kazvinî'nin bir özeti olarak Acâib al-Mahlûkat adlı eseri yazdı. Bir de Istanbul'un fethine dâir kitabı vardır.

Hairdesigner
02-04-08, 20:19
Prof. Dr. Abdulhakim Yüce (1962 - .... )

document.title="Prof. Dr. Abdulhakim Yüce (1962 - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/3665.jpg
1962 doğumlu olan Abdulhakim Yüce, 1986'da Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'ni bitirdi. İki yıl boyunca, alanında araştırma yapmak gayesiyle görev almayıp, özel dersler aldı ve ilmî araştırmalar yaptı. 1988 yılında Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde doktora çalışmalarına ve Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde vaizlik görevine başladı. Başkanlığın görevlendirmesiyle, Almanya'nın Köln ve Fransa'nın Paris şehirlerinde belli sürelerle görev yaptı.

1992'de, Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nin Tasavvuf Anabilim Dalı'na, asistan olarak atandı. Aynı yıl, Razî'nin Mefatîhu'l Gayb Adlı Tefsiri'nin İşârî Yönü (Razî'nin Tefsirinde Tasavvuf adıyla basıldı) adlı tezini bitirerek, alanında doktor oldu.

1993 yılında Yüzüncü Yıl Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Tasavvuf Anabilim Dalına Yar. Doç. Dr. olarak atandı. 1997'de Doçent, 2003'te Profesör oldu.
İngilizce ve Arapça bilen Yüce, halen bu görevine devam etmektedir.

Hairdesigner
02-04-08, 20:19
Prof. Dr. Faruk Beşer (1952 - .... )

document.title="Prof. Dr. Faruk Beşer (1952 - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/3820.jpg
22 Nisan 1952'de Trabzon'da doğdu. İlkokulu Trabzon'da, Ortaokulu İzmit İmam-Hatip Okulunda, Liseyi de Yozgat İmam-Hatip Lisesinde okudu (1972). Atatürk Üniversitesi İslamî İlimler Fakültesinden mezun oldu (1978). Mezun olduğu Fakültede İslam Hukuku dalında "İslamda Sosyal Güvenlik" adlı teziyle doktor oldu (1985).

Bu arada Diyanet İşleri Başkanlığı'na bağlı olarak 8 yıl muhtelif görevler yaptı. Ardından İSAV ilmî sekreterliğinde bulundu. Bilahare özel bir ilmî araştırmalar merkezinde 6 yıl kurucu müdür olarak çalıştı. (1986-1993).

Malezya International Islamic Universityye öğretim üyesi olarak gitti ve orada iki sömestr Mukayeseli İslam Hukuku ve İslam Milletler Hukuku dersleri okuttu (1993-1994).

Döndükten sonra Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesine öğretim üyesi olarak intisap etti. 12.10.1994 tarihinde İslam Hukuku Anabilim Dalından doçent, 2000 Yılında da Profesör oldu.

Aynı fakültede iki yıl dekan yardımcılığı yaptı. University of Pittsburgh´un daveti ile Visiting Professor olarak ABD'ne gitti ve adı geçen üniversitede altı ay araştırmalarda bulundu. (1999-2000)
Halen Sakarya Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde İslam Hukuku Anabilim Dalı Başkanı ve öğretim üyesi olarak çalışmaktadır. Evli ve dört çocuk babasıdır.

Hairdesigner
02-04-08, 20:20
Mustafa İzzet Efendi (1801 - 1876)

document.title="Mustafa İzzet Efendi (1801 - 1876) - Kim Kimdir? - FORSNET";

1801 yılında Tosya' da doğdu. Türk hattat ve bestecisidir. Fatih Medresesi'nde öğrenime başladı ve Kömürcüzade Hafız Efendi'den ders aldı. Sesinin güzelliğiyle Sultan İkinci Mahmud' un ilgisini çekerek Enderun' a alındı. Burada altı yıl musiki, hat, dil ve edebiyat öğrenimi gördü. Abdülmecid' in tahta çıkışına kadar sarayda kaldı. Daha sonra Eyüp camii hatibi ve padişahın ikinci imamı oldu. Anadolu ve Rumeli kazaskerliği, şehzadelere hat hocalığı ve saray başimamlığı görevlerinde bulundu.1852 yılında Saraydan ayrıldı. 1 Kur'an, 30 enam, 200 hilye ve yüzlerce levha yazdı. Hırka-i şerif, Kasımpaşa'daki Büyük cami, Ayasofya camiindeki ve İstanbul Üniversitesi giriş kapısının bahçe tarafındaki yazılar da Mustafa İzzet Efendi'nindir. Kendi bulduğu tarzı cedir makamında bir peşrev ile 20 şarkısı vardır. Mustafa İzzet Efendi 1876' da İstanbul' da vefat etmiştir.

Hairdesigner
02-04-08, 20:20
Emir Buhari ( .... - 1516)

document.title="Emir Buhari ( .... - 1516) - Kim Kimdir? - FORSNET";

Emir Buhari Buhara'da doğdu. Nakşibendiyye tekkesinin büyük kişilerinden Mahmud-ı Fağnevi'nin torunu olan Emir Ahmed-i Buhari, ilk tahsilini Buhara'da tamamladıktan sonra Semerkant'ta dönemin en ünlü mutasavvıfı Ubeydullah Ahrar'a intisap etti. Ahrar dergahında Anadolu'dan buraya gelmiş olan Abdullah-ı İlahi ile tanıştı. Anadolu'ya dönme hazırlığı yapan Abdullah-ı ilahi ile gitmek üzere, şeyhinden izin aldı.

Abdullah-ı İlahi memleketi olan Kütahya'nın Simav ilçesine yerleşince, Emir Buhari'de oraya yerleşti. Bir süre sonra hacca gitmek üzere yola çıktı. Kudüs'te Mescid-i Aksa'nın yanındaki odalardan birinde otururken, vakıf imkanlarından faydalanmayı kabul etmeyip kitaplarla uğraşarak geçimini sağladı. Bir yıl sonra Simav'a döndü. Abdullah-ı İlahi'den izin alarak İstanbul'a gitti. Emir Buhari, İstanbul'da ilk olarak Şeyh Vefa Tekkesine gitti. Evrenoszade Ahmet Bey'in daveti üzerine Vardar Yenicesi'ne gitti. 1477'den itibaren irşad faaliyetine başlayan Emir Buhari, Nakşibendiyye tarikatını İstanbul'da yayan ilk mutasavvıf olma özelliğini kazanmış oldu. Fatih Camii'nin batısında oturan Emir Buhari'nin taleplerinin artması üzerine Sultan İkinci Bayezid, bir mescidle dervişler için özel hücreler yaptırarak, burasını Nakşibendi tekkesine dönüştürdü. Emir Buhari 1516 yılında vefat etti.

Hairdesigner
02-04-08, 20:20
Zaven Egyazarian (1868 - 1927)

document.title="Zaven Egyazarian (1868 - 1927) - Kim Kimdir? - FORSNET";
İstanbul Ermeni Patriği Zaven Efendi (Zaven Egyazaryan, 1868-1927) Millî Mücadele döneminin vukuatlı Patriği.

Hairdesigner
02-04-08, 20:21
Nerses Varjabedian (1837 - 1884)

document.title="Nerses Varjabedian (1837 - 1884) - Kim Kimdir? - FORSNET";
İstanbul Ermeni Patriği Nerses Varjabedyan, Osmanlı İmparatorluğu'nu parçalamak yolunda faaliyet göstermiştir.

Hairdesigner
02-04-08, 20:21
Makarios (1913 - 1977)

document.title="Makarios (1913 - 1977) - Kim Kimdir? - FORSNET";

Makarios, “Mihail Hristodulu Muskos” 1913 yılında Baf’ta bir çiftçi ailesinin çocuğu olarak dünyaya geldi.

Makarios, 13 yaşında Çiko Manastırı’na girerek ilk öğrenimini burada Ortodoks papazlarının gözetiminde tamamladı. Daha sonra Lefkoşa’daki Ankripion Cimnasyumu’nda burslu olarak okudu. Burasını bitirdikten sonra da Atina İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldu. 1946 yılında burslu olarak Boston İlahiyat Fakültesi’nde de bir süre öğrenim gördü. 1948 yılında Boston’da bulunduğu sırada Kitium Metropolitliği’ne seçildi.

Kitium Metropolitliği görevine başlamak üzere Kıbrıs’a gelen Makarios, bu gelişten hemen sonra kendisini dinsel görevlerin yerine politikanın kucağına attı. 1949 yılında Atina’ya ziyaret ederek Yunanistan Kralı ve Başbakanı ile görüştü. Kıbrıs sorununu ilk kez bu görüşmelerde ortaya attı.

1950 yılında yapılan plebisitten sonra, Rum Toplumu, Makarios’u Başpiskoposluğa seçti. 1952 yılında Birleşmiş Milletler toplantılarını izlemek üzere New York’a giden Makarios, yaptığı temaslar sonucunda Jersey ve Detroit şehirlerinde “Kıbrıs İçin Adalet” isimli bir örgüt kurmayı başardı. Televizyonda konuşmalar yaptı. Başkan Eisenhower ile görüştü.

Bu çabaları sonunda da, Jersey ve Detroit şehirlerinin fahri hemşehrisi seçildi.

1953 yılında, İngilizlere karşı bayrak açtı ve Kıbrıs’a Self Determinasyon hakkı verilmesi için faaliyete geçti. Bu konuda bir seri temaslar yaptı. Atina ve New York’u ziyaret etti. Bu çalışmalardan son derece rahatsız olan İngiltere’nin Kıbrıs Valisi Mareşal Sir John Harding, Makarios’u Sychelles adalarına sürdü. İşte Harding’in bu tutumu Kıbrıs Rumlarında, Makarios efsanesinin doğmasına yol açtı.

Makarios sürgün dönüşü, ödülünü 1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin başına geçmekle aldı.

1963 ve 1967 yıllarında, Grivas ve Yorgacis ile işbirliği yaparak, toplu katliam yapılmasına sebep oldu. 1967 olaylarından sonra cunta ile arası açılan ve kendisini Kıbrıs’ın yanı sıra Yunanistan’ın da kurtarıcısı olarak görmeye başlayan Makarios, Nikos Sampson’un 1974 Temmuz’unda yaptığı darbeden de kurtulmasını bildi. Bir süre Kıbrıs dışında yaşadıktan sonra İngilizler’in yardımı ile yeniden Kıbrıs’a döndü. Makarios 1977 yılında bir kalp krizi sonucu Lefkoşa’da öldü.

Hairdesigner
02-04-08, 20:21
Gabriyel Akyüz (1959 - .... )

document.title="Gabriyel Akyüz (1959 - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2650.jpg
Papaz Gabriyel Akyüz: Mardin Süryani Ortodoks Cemaati Ruhani Reisi

1959 yılında Mardin ilinin Midyat ilçesine bağlı Alagöz (Bakısyan) Köyünde doğdu. İlk öğrenimini köyde tamamladıktan sonra, Mor Gabriyel Manastırı’na giderek Mesihsel ve kilise öğrenimine ağırlık verdi. Orta dereceli öğrenimini ise Nusaybin ve Mardin de bitirdi. Bunun yanı sıra, İstanbul-Fono Mektupla Öğretim Kurumu İngilizce 2. Kursunu tamamladı. İngilizce olarak da, Soon Bible Course-England adlı İncil kursunu bitirdi.

Nusaybin, Odabaşı Köyü Kilisesi’nde Diyakos ve eğitmen olarak sekiz yıl çalıştı. Mardin Süryani kadim Cemaati ve dönemin ruhani reisi Rahip Cebrail Allaf ‘ın istekleri üzerine, Metropolit Mor Temateos Samuel Aktaş tarafından 10 Mart 1985 tarihinde Papaz olarak takdis edilip, halen görev yaptığı Kırklar Kilisesi’ne atandı.
P. Gabriyel Akyüz ; Papaz rütbesiyle göreve geldikten sonra Ruhanilik hizmetlerinin yanı sıra Süryaniler ile ilgili eserler yazmaya başlamıştır. Bu konuda yoğun gayretler içerisinde çalışmalarına devam etmektedir. Bugüne kadar "Deyrulzafaran Manastırı’nın Tarihi", "Nusaybin’deki Mor Yakup Kilisesi ve Nusaybin Okulu", "Süryani Müziği", "Süryaniler’de Felsefik Şiirler", "Mardin’in Merkezinde, Civar Köylerinde ve İlçelerinde bulunan manastırların Tarihi", "Azizlerin Şefaati (Süryanice ve Arapça’dan Türkçe’ye çeviri)", "Diyarbakır Meryemana Kilisesi’nin Tarihçesi" ve "Susamışlığı gideren Suruçlu Mor Yakub’un Yaşam öyküsü" adlı yapıtlara imza atmıştır.

Hairdesigner
02-04-08, 20:22
Mateos İzmirliyan (1843 - 1910)

document.title="Mateos İzmirliyan (1843 - 1910) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/705.jpg İstanbul Ermeni Patriği Mateos İzmirliyan Patrikhâne'yi Ermeni teröristler ile dolduran, piskoposluklara isyân talimatları yazan ve Osmanlı Devleti'ni batı basın organlarına jurnal eden Patrik.

Hairdesigner
02-04-08, 20:22
Malachia Ormanian (1841 - 1918)

document.title="Malachia Ormanian (1841 - 1918) - Kim Kimdir? - FORSNET";
İstanbul Ermeni Patriği Malakya Ormanyan, Ermeni Kilisesi'nin,""Kayıp ülkenin görünen ruhu" olduğunu söyleyen ve "Ermeni Kilisesi" adlı kitap yazan Katogigos.

Hairdesigner
02-04-08, 20:22
Yrd. Doç. Dr. Mehmet Akgül (1965 - .... )

document.title="Yrd. Doç. Dr. Mehmet Akgül (1965 - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";

1965 yılında Karaman ili Sarıveliler'de doğan Akgül, ilk ve orta öğrenimini Karaman'da, üniversite öğrenimini Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nde tamamladı. 1989 yılında S.Ü. İlahiyat Fakültesi Din Sosyolojisi Bilim Dalı'na Araştırma Görevlisi olarak atandı. Yüksek Lisans ve Doktora çalışmasını S.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde yaptı. 1996 yılında öğretim üyeliği'ne atandı. Halen aynı fakültede çalışmalarını sürdürmektedir. Yazar, evli ve beş çocuk babasıdır

Hairdesigner
02-04-08, 20:23
Mıgırdiç Hırimyan (1820 - 1907)

document.title="Mıgırdiç Hırimyan (1820 - 1907) - Kim Kimdir? - FORSNET";
İstanbul Ermeni Patriği Mıgırdiç Hırimyan Osmanlı İmparatorluğu içinde muhtar bir Ermenistan kurulması düşüncesini ortaya çıkarmıştır.

Hairdesigner
02-04-08, 20:23
Hrisostomos ( .... - .... )

document.title="Hrisostomos ( .... - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
Fanatik bir Türk düşmanı olan bu din adamı dini ayinlerde verdiği tüm vaazlarda ve basına verdiği demeçlerde, Ada’nın Yunanlılaştırılması için Türklere savaş açılmasını, adada yaşayan Türklerin kovulmasını ve kalanların da hristiyanlaştırılmalarını istiyor. Kilisenin zenginlikleriyle terör!örgütlerini besliyor. Kısacası din örtüsü altında savaş kışkırtmacılığı yapıyor.

Hairdesigner
02-04-08, 20:23
Kevork V (1847 - 1930)

document.title="Kevork V (1847 - 1930) - Kim Kimdir? - FORSNET";
Eçmiyazin Katogigosu V.Kevork (1847-1930) Osmanlı Devleti'ne karşa Voronçov-Daşkov'-dan Rus himayesini isteyen ve Türkler'e karşı Ruslar ile birlikte savaşacaklarını ifade eden Katogigos.

Hairdesigner
02-04-08, 20:24
Osman Nuri Topbaş (1942 - .... )

document.title="Osman Nuri Topbaş (1942 - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/4248.jpg
1942 yılında İstanbul Erenköy'de doğdu. Babası Musa Topbaş, annesi de H. Fahri Kiğılı'nın kerîmesi Fatma Feride Hanım'dır.

İlk eğitimini Erenköy Zihni Paşa ilkokulunda tamamladı. İlkokul yıllarında özel Kur'an eğitimi aldı. 1953 yılında İstanbul İmam -Hatip Okulu'na girdi. O yıllarda bu okul, Osmanlı'nın ulu çınarlarının bakiyyeleri sayılan M. Celaleddin Ökten, Mahir İz gibi üstadların, Nureddin Topçu gibi Batı'da eğitim almış mütefekkirlerin hocalık yaptığı önemli bir kurumdu. Amcası ve akranı Abidin Topbaş ile bu okulu 1960 yılında tamamladı. İmam-Hatipli yıllarda M. Zekai Konrapa, Yaman Dede (Abdülkadir Keçeoğlu), Ahmet Davutoğlu, Mahmud Bayram, Ali Rızâ Sağman hocalardan da ders aldı.

İmam-Hatip yıllarında Üstâd Necip Fazıl'ı tanıdı. O'nun yakın çevresinde bulundu, sohbetlerinin müdavimi, Büyük Doğu dergisinin takipçisi, eserlerinin okuyucusu ve de fikirlerinin maddî ve manevî destekçisi oldu.

İmam-Hatip Lisesini tamamladıktan sonra bir süre ticaret ve sanayicilik ile meşgul oldu. 1962 yılında askerliğini Siirt-Tillo'da yedek subay öğretmen olarak yaptı. Görevi sırasında gönlüne öğretmenlik sevdası düştü ve insanları eğitmekten ve gençlerle meşgul olmaktan haz alır oldu.

Askerlik dönüşü tekrar kendini sanayi ve ticaretin içinde buldu. Ancak o ilim ve hayır hizmetlerinden hiç kopmadı. İlim Yayma Cemiyetinde faal olarak çalıştı. Kendi işyeri bir hayır kurumu ve vakıf gibi, talebelere burs, fukaraya yardım merkeziydi. Ailenin hayır hizmetleri âdeta onun uhdesindeydi. İşyerinden yürüttüğü bu hizmetleri Hüdâyi Vakfının kuruluşundan sonra vakfa taşıdı. Kuruluşuna öncülük ettiği vakfın hizmet ufkunu açtı. Türkî Cumhuriyetler başta olmak üzere bütün akraba ulus ve topluluklardan gelen gençlere de maddi ve manevi destekte bulunarak yetişmelerinde yardımcı oldu.

Tarih, edebiyat, dînî ilimler ve şiire ilgisi sebebiyle 1990'lı yıllardan itibaren yazı hayatına başladı. Yayınlanan eserlerinden bazıları şunlardır:

1- Bir Testi Su, İstanbul 1996
2- Rahmet Esintileri, İstanbul 1997
3- Nebiler Silsilesi I- IV, İstanbul 1997-1998
4- Tarihten Günümüze İbret Işıklar, İstanbul 1998
5- Abide Şahsiyetleri ve Müessesleriyle Osmanlı, İstanbul 1999
6- İslam İman İbadet, İstanbul 2000
7- Muhabbetteki Sır, İstanbul 2001
8- İmandan İhsana Tasavvuf, İstanbul 2002
9- Vakıf-İnfak-Hizmet, İstanbul 2002
10- Son Nefes, İstanbul 2003

Kitapları birçok dile çevrilen Osman Nuri Topbaş, bu dillerin konuşulduğu ülkelerden gelen seminer, konferans ve panel tekliflerini kabul ederek, fikirlerini paylaşmakta ve bunu insanlığa hizmet anlayışı içersinde sürdürmektedir.
Osman Nuri Topbaş evli ve dört çocuk babasıdır.

Hairdesigner
05-04-08, 01:24
Abdullah Kiğılı </B>
İşadamı. Meşhur Kiğılı Mağazası, Fenerbahçe eski yöneticisi ve Futbol Federasyonu eski Başkanı Abdullah Kiğılı'nın sahibi olduğu bir hazırgiyim markası. Anlaşılacağı üzre soyadlarını marka ismi yapmışlar. Aile köken olarak Bingöl'ün Kiğı ilçesinden göçme olduğu için soyadı kanunu çıktığında Kiğılı soyadını almışlar.

Hairdesigner
05-04-08, 01:24
http://www.biyografi.net/images/kisi/2266.jpg
Abdülmecid Çermoy ( 15.03.1882) </B>
Abdülmecid (Tapa) Çermoy

15 Mart 1882'de Çeçenistan'ın Caharkala(Grozni) şehrinde dünyaya geldi. Soylu bir Çeçen ailesine mensuptur. Babası Ortsu Çermoy Rus ordusunda generaldi. Vladikafkas lisesini bitirdikten sonra askeri öğrenimini Rusya'nın ünlü askeri okulu "Nikolayevskoye Kavaleriysekol Noyennol Uçilişçe"de yaptı. Çar'ın muhafız alayında bir müddet görev yaptı. Petersburg'da yüksek bir sosyete hayatı yaşamasına rağmen 1908'de ordudan istifa ederek memleketine döndü, petrol işleriyle uğraşmaya başladı. Zekası ve teşebbüs kabiliyeti sayesinde petrol işlerini ilerletti. Grozni'de ve bütün Kafkasya'da bugünkü petrol tesisatının esas temellerini atanlardan biri oldu.

1917 ihtilalinden sonra Kuzey Kafkasya'daki devletleşme ve bağımsızlık çalışmalarının içinde yer aldı. 18 Eylül 1917'de Andi'de toplanan II. kurultay sonucunda oluşturulan Kuzey Kafkasya Milli Müessesan Meclisi Merkez İcra Komitesi Başkanlığı görevine getirildi.

11 Mayıs 1918 tarihinde ilan edilen "Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti"nin ilk Cumhurbaşkanı oldu.

8 Haziran 1918'de Osmanlı Hükümeti ile Dostluk ve İşbirliği Anlaşması imzalayan heyette yer aldı.

10 Aralık 1918 günü Terek Kazakları ile Kuzey Kafkasya Hükümeti arasında Terek Kazaklarının Kuzey Kafkasya birliğine dahil olduklarına dair imzalanan anlaşmaya hükümet adına imza koyanlar arasında bulunarak Kazaklarla kanlı mücadeleleri milli menfaata uygun tarzda sonuçlandırma başarısında büyük pay sahibi oldu.

Paris Barış Konferası'na katılmak üzere 1919 baharında Fransa'ya giden sabık Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti başkanı Abdülmecid Çermoy bir daha ülkesini göremedi.

28 Ağustos 1937'de Lozan'da (İsviçre) vefat etti.

Hairdesigner
05-04-08, 01:25
Abraham Eremyan Paşa ( 1883)- (1918) </B>
(1883-1918) Ermeni diplomat. İstanbul'un eski sarraflarından Kevork Eramyan'ın (1816-1900) oğludur. İlk tahsilini özel öğretmenlerden aldı. Meşrutiyet'te II.Abdülhamit Han tarafından Ayan azalığına tayin edildi. İkinci Meşrutiyet'te ilk ayandan hayatta kalmış üç kişiden biri olan Abraham Eremyan Paşa, İstanbul'da boğazın iki yakasında Karadeniz'e kadar uzanan geniş arazilerin sahibiydi. Osmanlı Devleti'nde, Abraham Eremyan Paşa'nın dışında Ermeni kökenli ayan üyeleri şunlardı; Ohannes Kuyumcuyan, Manuk Azaryan, Gabriel Nuradunkyan (Dışişleri Bakanı), Ohannes Sakız Paşa, Artin Dadyan Paşa, Harutyun Dadyan Paşa.

Kaynak:Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları İstanbul 2000

Hairdesigner
05-04-08, 01:25
Abuzer Uğurlu ( 1943) </B>
1943 yılında Malatya'da doğdu. 1966-1973 yılları arasında Türkiye'ye 27 milyon adet mermi ve 70 bin civarında silah sokulması ile ilgili olarak yargılandı ama delil yetersizliğinden beraat etti [Uğur Mumcu, Silah Kaçakçılığı ve Terör, s.70-77]. Uğurlu kısa bir süre sonra Bulgaristan'a yerleşecek ve kaçakçılık işlerini bu ülkede yürütecekti. 1974 yılında çıkan af yasasıyla bir kısım suçları affedildi. 1974-1979 yılları arasında "Yıldırım" kod adı le MİT için çalıştı [Mehmet Eymür, ATİN]. Bu arada İnterpol tarafından uyuşturucu kaçakçılığı suçu ile aranıyordu [D.Yurdakul, C. Erdinç, ÇETE'LE, s289]. Uğurlu'nun ismi 1979 yılında şüpheli bir intihar ile ölen kaçakçı İbrahim Telemen'in iddialarında geçiyordu. Milliyet gazetesi başyazarı Abdi İpekçi öldürülmeden önce kaçakçılık konuları ile ilgili yazılar yazıyor ve Uğurlu'dan bahsediyordu.

1978 yılında hükümet kuran CHP'nin MHP'li Gün Sazak'ın yerine Gümrük ve Tekel Bakanı yaptığı Tuncay Mataracı'nın, Uğurlu'dan rüşvet aldığı ve Onun istediği kişileri Gümrük Müdürü yaptığı 12 Eylül sonrası ortaya çıktı [F. Ünlü, Susurluk Gümrüğü, s.77]. Bu arada Milliyet gazetesini satın almak isteyen Kemal Derinkök'ün, Uğurlu ile yakın ilişikisi vardı. İpekçi suikastının tetikçisi olarak idama mahkum edilen Mehmet Ali Ağca, cinayetten önce Uğurlu'dan yardım gördüğünü söyleyecekti. Uğurlu 1984'de MİT ve EMniyet'in beraber yürüttüğü Babalar Operasyonu sırasında tutuklandı. 1987 yılında tekrar tutuklanan ve 1988'de tahliye edlen Uğurlu hakkında 10 Temmuz 1991'de İstanbul DGM'de 36 yıl hapis istem ile bir dava açıldı. 20 Ekim 1999'da İstanbul'da yakalandı [F.Ünlü, Susurluk Gümrüğü,s.89].

Hairdesigner
05-04-08, 01:26
Aclan Acar ( 1954) </B>
1954'te doğdu. 1978-1990 yılları arasında Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası'nda trading room kurulması, yurtiçi açık piyasa işlemleri merkezinin yönetilmesi, Merkez Bankası Hazine ve para piyasaları bölümünün döviz işlemleri faaliyetlerinin yeniden yapılanması ve yönetilmesi gibi çeşitli görevler almıştır. Eylül 1990'dan beri Doğuş Grubu'nda görev almaktadır. 1994-1996 yılları arasında Bank Ekspres'in genel müdürlüğü görevini üstlenmiştir. Haziran 1996'da Osmanlı Bankası'nın Doğuş Grubu tarafından satın alınmasını takiben bankanın Genel Müdürü olarak atanmıştır. Aclan Acar, Ankara İktisadî ve Ticari Bilimler Fakültesi'nden mezun olmuş ve daha sonra aynı üniversitede, Bankacılık ve Sigortacılık alanında yüksek lisansını tamamlamıştır. 1985-1986 yılları arasında ABD Nashville Tennessee'de Vanderbit Üniversitesi'nde Ekonomi alanında yüksek lisans yapmıştır.

Hairdesigner
05-04-08, 01:26
http://www.biyografi.net/images/kisi/4243.jpg
Adem Çetin </B>
Adem ÇETİN 1977 yılında Giresunun Dereli ilçesi Pınarlar köyünde dünyaya gelmiştir.
Süllü köyü ilk okul 1. sınıfta iken alisesi geçim zorlukları nedeni ile 1986 yılında İstanbul Pendiğe göç etmiştir, ilk okul 1.ve 2. sınıfı Pınarlar köyünde tamamladıktan sonra kendiside İstanbula gelerek öğrenim hayatına Pendikte devam ettirmiştir, orta okul yıllarında iken babası Fahri ÇETİN 1989 yılında taşımacılık sektöründe nakliyat işine yönelerek ilk ticari faliyeti başlatmıştır baba Fahri ÇETİN in işlerinde gelişme, ilerleme kaydedilmesi ile birlikte abisi Yusuf ÇETİN de ilk iş hayatına bu dönemde 1993 yılında geçiş yapmıştır, çok zaman geçmeden ortalama 1 yıl sonrası gibi Adem ÇETİN de bu birlikteliğe dahil olmuştur.

Büyük bir azim ve gayretler içerisinde çalışmlar gösteren ÇETİN ler mevcut iş sahalarını biraz daha genişleterek odun kömür ticareti ilede uğraş göstermeye başlamışlardır, sonrası gelen yıllarda Türkiyede ortaya çıkan ekonomik krizden ve devalüasyondan ÇETİN ler ciddi bir şekilde yara almış ve hızla gerileme dönemine girmişlerdir, bu dönemde ÇETİN ler kendilerine göre büyük maddi kapıplar vermişlerdir, sonrasında baba Fahri ÇETİN iş hayatından çekilmiştir, abisi Yusuf ÇETİN ile büyük bir boşlukta kalan Adem ÇETİN yılmayarak adeta iş konusunda savaşarak gece gündüz demeden çalışarak tekrar gelişme ve büyüme dönemine girmişlerdir, ülke ekonomisinin iyi olmadığı O yıllarda başarı sağlayan Adem ÇETİN ve abisi Yusuf ÇETİN birlikte elektronik sektörüne yönelerek NOKTA ALARM Elektronik Güvenlik Sistemleri San Tic Ltd Şti ni kurmuşlardır, NOKTA ALARM ismi ile etkili işlere başarılara imza atmışlardır, Adem ÇETİN in yönetim kurulu başkanlığını yaptığı NOKTA ALARM Güvenlik Firması, sektörde kısa zamanda bir marka olmuştur, istikrarlı ve kararlı bir şekilde büyüme içerisinde olan ÇETİN ler 2003 yılında HOROZ KARGO ile kısmi ortaklık anlaşması imzalayarak taşımacılık sektörüne NOKTA LOJİSTİK ünvanı ile yeniden giriş yapmışlardır beraberinde ÇETİN ler 2004 yılında gıda sektörünede girerek GİMPAŞ Marketler Zincirinin ortağı olmuşlardır, Adem ÇETİN nin yönetim kurulunda olduğu her iş sahasında kurumsallığa önem verilmiştir, iş hayatında duygusallığa yer vermeyen Adem ÇETİN yeni iş sahaları oluşturma haricinde mevcut iş alanlarında başarılı olma ve mevcut iş sahalarının genişletilmesinde etkili çalışmalar yaparak bulunduğu bölgede yeniliklerin ve extra isdihdamın oluşmasını sağlamıştır, birlik ve beraberliğe önem veren Adem ÇETİN dernek, vakıf vb.gibi bazı sivil toplum kuruluşlarıyla ortak çalışmalar içerisinde olup bu kurumlara insiyatifinde maddi ve manevi destekler vermektedir.

Birlikten kuvvet doğar inancı ile Giresunlu Genç İş Adamları Derneği ( GİGİAD ) nin kurulmasını ve iş adamlarının bir araya gelmesini sağlayarak bölge ticaret hacminin yükselmesine katkısı olmuştur. Toplumsal meselelere daha yakın ve faydalı olabilme amacı ile Giresunlu Genç İş Adamları Derneği (GİGİAD) ynt krl bşk görevini yapmaktadır, memleketi Giresuna olan sevgisi ve özlemi karşısında tüm tatillerini doğduğu yer olan memleketi Giresun'da yaylalarda yapmaktadır.

Adem ÇETİN evli ve 1 çocuk babasıdır, ailesi ile birlikte Kocaeli ili Gebze ilçesinde ikametgah etmektedir.

Hairdesigner
05-04-08, 01:27
Adil Şerif ( 1928) </B>
Adil Şerif
/işadamı/
1928 yılında Kerkük’te doğmuştur. İlkokul tahsilini burada tamamlamıştır. İlkokul tahsilini bitirdikten sonra eğitimini yarıda bırakarak, iş hayatına atılmıştır. İş hayatında yaptıklarıyla çok başarılı olmuştur. İş hayatındaki başarıların yanında, milli dava da büyük özveriler göstermiş ve yaptıklarıyla burada da başarılı olmuştur. Milli dava uğruna her türlü çalışmayı yapmıştır. Bu uğurda gerek maddi gerekse manevi her türlü fedakarlığı yapmaktan asla geri kalmamıştır. Bu konuda her türlü fedakarlığı yapmıştır. Irak Türklüğünün ve Kerkük’ün yetiştirdiği en önemli şahsiyetlerden birisidir. Tüm maddi ve manevi imkanlarını milleti uğruna sarf etmekten çekinmemiştir. Sevilen, sayılan ve sözü dinlenen birisiydi. Halk içinde yetiştiği için halkın büyük sevgisini ve saygısını kazanmıştır. Halkı için her türlü çalışmayı yapan ve yapacak birisi olduğu için halkın güvenini tam anlamıyla kazanmıştı. 1959 yılında yapılan katliamın intikamını almak için çalışmalara başlandı. Bu çalışmalarda en aktif görevleri alarak mücadele timlerinin kurulmasında öncülük edenlerden birisidir. Kurulan mücadele timlerinin başına geçip, milletine her şeyini verebilecek birisi olduğunu kanıtlamıştır.Bu olaylardan kısa bir süre sonra Kerkük’ten ayrılmış ve Bağdat’a yerleşmiştir. Burada milli davaya elinden gelen her türlü yardımı yapmaya devam et-miştir. Mart 1979 tarihinde tutuklanmış ve 16 Ocak 1980 günü diğer dava arkadaşları ile birlikte idam edilerek şahadet mertebesine ulaşmıştır.

Hairdesigner
05-04-08, 01:27
Adnan Büyükdeniz ( 1958) </B>
1958 yılında Adana'da doğan Dr. Büyükdeniz, Boğaziçi Üniversitesi Ekonomi Bölümü'nden (1980) mezun oldu. Lisansüstü eğitimini İngiltere'de sürdürerek, London School of Economics'ten İktisat Diploması (1981) ve İktisat Masteri (1982) derecelerini elde etti. "Türkiye'de 1980 Sonrası Faiz Politikaları ve Etkileri" konulu tezi ile 1990 yılında İstanbul Üniversitesi'nde doktora çalışmasını tamamladı.Büyükdeniz halen özel sektöre ait bir mali kuruluşta üst düzey yöneticilik yapmaktadır.

Hairdesigner
05-04-08, 01:27
Adnan Pelvanlar ( 02.03.1950) </B>
02.03.1950’de İstanbul, Fatih’te doğdu.

Eyüp ve Plevne Liselerinde okudu.

İstanbul İkt. Tic. İl. Akademisini (Sultanahmet) bitirdi.

1980 öncesi İstanbul-Gaziosmanpaşa Halkevi Başkanlığı yaptı.

Halkevi Başkanlığı sırasında gençler arasında hiç bir ayırım yapmadan, hiçbir karşılık beklemeden matematik, fen ve İngilizce kursları düzenledi, sağlık sorunlarına yardımcı olmaya çalıştı.

Halkevinin bulunduğu binanın terasına yazılmış sol sloganlar nedeniyle 12 Eylül 1980 sonrası Sıkıyönetim Mahkemesinde tutuksuz yargılandı, beraat etti.

Garanti Bankası Teftiş Kurulunda müfettiş olarak çalıştı.

1979-1981 yılları arasında Garanti Bankasının Bank of America ile yaptığı anlaşma çerçevesinde banka sistem çalışmalarında bulundu. Bu çalışmalarla, bugünkü Bankacılık sistemlerinin temeli atıldı.

Garanti Bankasında Şube Müdürlüğü yaptı.

İktisat Bankasında Pazarlama Yönetmenliği görevinde 1 yıl kaldı.

1986 yılından itibaren 19 yıl süre ile özel sektörde üst düzey yöneticilik yaptı.

Finans ve Maliye, Tekstil, Hazırgiyim, Enerji, Turizm, Bilişim, İnşaat, Serbest Bölge ve Gıda Sektörleri içinde bir çok projeyi hayata geçirdi.

2005 ve 2007 yıllarında Trakya Sanayici ve İşadamları Derneği Yönetim Kurulu Başkanlığında bulundu.

Eylül-2006’da kurulan “Trakya Bilişim Derneği” kurucu başkanıdır.

M.H.P. İstanbul İl Yönetiminin “Merkez parti oluyoruz, değişiyoruz” sözleri ve davetleri üzerine 22 Temmuz 2007 Milletvekili seçimleri öncesi, yaşamında ilk kez bir parti üyesi ve milletvekili aday adayı oldu.

Halen, kurucusu olduğu Ayas İnşaat San.Tic. Ltd. Şirketi ile inşaat sektöründe faaliyet göstermektedir.

www.edirnepostasi.net sitesinde yazıları yayınlanmaktadır.

Hairdesigner
05-04-08, 01:27
http://www.biyografi.net/images/kisi/721.jpg
Agah Oktay Güner ( 1937) </B>
Balıkesir Milletvekili-ANAP
BAYBURT - 1937, Fikri, Seher - Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi, TODAİE, Fransız Planlama Y.O., Paris Sorbonne Üniversitesi Ekonomi Bölümü Doktora - Fransızca - Ekonomi Dr, Avukat - DPT Daire Başkanı, Ankara Ticaret Odası Genel Sekreteri, Ticaret Bakanlığı Müsteşarı, Öğretim Üyesi, Milli Prodüktivite Merkezi Yön. Kur. Bşk. V., Özel Sektörde Ekonomi Danışmanı ve Yön. Kur. Üyesi, Köşe Yazarı - V inci Dönem Konya, XX nci Dönem Ankara Milletvekili - Ticaret, Kültür Eski Bakanı - Evli, 5 Çocuk.

Hairdesigner
05-04-08, 01:28
Ahi Evran </B>
XIII. yüzyılda Horasan’dan Anadolu’ya göç etmiştir. Denizli, Konya ve Kayseri’den sonra 1277 yılında Kırşehir’e yerleşmiştir. Gençliğinde debbağlık sanatını öğrenmiş, kısmen ticaretle uğraşmıştır. Önce debbağ esnafının piri, sonrada tüm Türk İslam esnafının piri olmuştur.

Ahi Evran, kurduğu inanç düzeni ile esnafı uyarmış, ahlaki ve sosyal kuralları ile dayanışmayı sağlamış, ekonomik yaşamı canlandırmıştır.Ahlak ile sanatı bir ahenk içerisinde birleştirerek, Ahi Teşkilatını kurmuş ve tüm Anadolu’ya yaymıştır. Ahi Evran-ı Veli yaklaşık 1215 ile 1220 yılları arasında Horasan’da doğmuş, 92 yaşında Kırşehir’de vefat etmiştir. Türbesi Kırşehir’dedir.

Hairdesigner
05-04-08, 01:28
Ahmet Ardıç </B>HABER

Hem de LPG'li
Yozgatlı demirci KENDİ ARABASINI ÜRETTİ

Yozgat'ın Kadışehri İlçesi'nde yaşayan 36 yaşındaki Ahmet Ardıç, Şimendifer adını verdiği bir araç üretti. İşte o araç...


Yozgat'ın Kadışehri İlçesi'nde yaşayan 36 yaşındaki Ahmet Ardıç, baba mesleği sıcak demir ustası olduğunu, ancak son 5 yıldır esnaflık yaptığını belirterek, "Araba üretmek her zaman aklımda vardı. Son zamanlarda İtalya'yı protesto ediyoruz, araçlarını almayalım diyoruz, Fransa'yı protesto edip arabalarını almayalım diyoruz.

Bu nedenle kendi yerli arabamızı üretmek istedim" dedi. Özellikle devlet büyüklerin milli bayramlarda halkı selamlarken, yerli bir arabaya binmesini isteyen Ardıç, "Yaptığım bu aracı devlet büyüklerime hediye etmek istemiştim ama bir türlü gerçekleştiremedim" diye konuştu.

Araca plaka alamadığını belirten Ardıç, "Tescil yapılamadığı için plaka alamıyorum ve trafiğe çıkamıyorum. Sadece bahçeye giderken, evin önünde kullanıyorum. Bazı vatandaşlar gelip arabayı inceliyorlar, ben de onları ara sıra gezdiriyorum. Çok memnun oluyorlar" şeklinde konuştu.

Arabanın radyatörünün ve hız göstergesinin bulunmadığını ifade eden Ardıç, "Hararetini bacaklarıma gelen sıcaklıktan, kaç kilometre hızla gittiğimi ise rüzgardan hesaplıyorum. Aracımın isimin Şimendifer koydum. Araç LPG ile çalışıyor" dedi.

Şimendifer isimli araçla gezen vatandaşlar, aracı çok beğendiklerini belirterek, Ahmet ustaya sahip çıkılması gerektiğini söyledi.

Hairdesigner
05-04-08, 01:40
http://www.biyografi.net/images/kisi/2334.jpg
Ahmet Ertegün </B>
31 Temmuz 1923'te İstanbul'da doğan Ertegün, Büyükelçi Mehmet Münir Ertegün'ün oğluydu. Babasının görevi dolayısıyla İsviçre, Paris, Londra ve Washington'da eğitim gören Ertegün, 1947 yılında dişçisinden 10 bin dolar alarak kurduğu Atlantic Records'u dünyanın en önemli müzik şirketleri arasına sokmayı başardı. Ahmet Ertegün uzak görüşlülüğü ile Atlantic Records'u esasen blues ve caz müzik ağırlıklı bir şirketten dünyanın en önde gelen müzik şirketlerinden biri haline getirdi. Ertegün'ün keşfettiği müzisyenler blues, soul ve rock müzikte çığır açtı ve modern müzik kültürünün şekillenmesinde büyük rol oynadı. Ahmet Ertegün, Rock and Roll Hall of Fame Müzesinin de kurucusu oldu ve başkanlığını yaptı. Bugün Cleveland Ohio'daki müzenin ana sergi salonu Ertegün'ün ismini taşıyor. Ertegün, Atlantic Records'un kurucu başkanı olarak müzikle uğraşmaya devam ediyordu. Ertegün, 14 Aralık 2006 tarihinde ABD’de vefat etti.

Hairdesigner
05-04-08, 01:40
Ahmet Ertürk </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

'TMSF Başkanı Ahmet Ertürk komando kampında imamdı'

Araştırmacı İsmail Nacar, TMSF Başkanı Ahmet Ertürk'ün gençliğinde anti-komünist bir komando kampında imam olarak görev yaptığını söyledi. Nacar'ın da bulunduğu kampta tek tip mavi gömlekler giyiliyordu

Ahmet Erhan Çelik - Ankara

Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu (TMSF) Başkanı Ahmet Ertürk'ün gençliğinde anti - komünist bir komando kampında "imam" olarak görev aldığı ortaya çıktı. Ertürk gibi Malatyalı gençlerin katıldığı kamp 1969 yılında kuruldu. Gençlerin uzun kollu ve yakasız tek tip mavi gömlekler giydiği kampın, "silahlı eğitim" aşamasında dağıtıldığı öğrenildi.

TMSF Başkanı Ahmet Ertürk, bu konudaki sorumuza şu yanıtı vardı: "Bunlar kişisel konulardır. Evet ya da hayır demem. Değerlendirme yapmam gerekirse felsefi çerçeveyi koruyarak ben yaparım."

Ertürk'ün geçmişiyle ilgili açıklamalar, "Biz ağabey - kardeş gibiydik" diyen araştırmacı İsmail Nacar'dan geldi. Nacar, Ertürk'ün, "Erbakan İslamcılığı Türkiye'ye yapılmış kötülüktür" başlığıyla 17 Temmuz tarihli Milliyet Business'ta yayımlanan açıklamaları üzerine konuşma kararı aldığını belirterek, "Ertürk, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ile Korkut Özal'ın tepkisini çekmemek için geçmişini saklamaya çalışıyor" diye konuştu. Nacar, sorularımıza şöyle yanıt verdi:

'Haksızlık ediyor'

Ertürk'ün komando geçmişiyle ilgili neden açıklama yapıyorsunuz?

Milliyet Business'taki söyleşiyle ilgili bana çok telefon geldi. Gazeteyi okuduğumda da dünyam başıma yıkıldı. Ömrümüzü idealizm için harcadık. Ama gelinen noktada TMSF gibi mazlumların hakkını koruması gereken bir kurumun başındaki insan mevcut konumunu korumak için hak ölçülerini unutarak geçmişine ve insanlarına haksızlık ediyor.

Siz o söyleşide Malatya Hareketi'ni soruyorsunuz ama Ertürk hareketin fikri lideri Sait Çekmegil'in adını saklıyor. Çünkü bu hareket tasavvuf karşıtıdır. Ertürk, tasavvuf ve tarikatla yoğrulmuş Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın ve Korkut Özal'ın tepkisini çekmemek ve yerini korumak amacıyla hem Çekmegil'in adını söylemiyor hem de doğruları anlatmıyor.

Hairdesigner
05-04-08, 01:40
http://www.biyografi.net/images/kisi/2541.jpg
Ahmet Hamoğlu ( 1946) </B>
Sanayici ve Turizmci 1946'da Çorum'da doğdu. Orta öğrenimini Haydarpaşa Lisesi'nde tamamladıktan sonra iş hayatına tuğlacılık sektöründe başladı ve Volkan 1, 2 ve 3 Tuğla ve Kiremit Fabrikalarını kurdu. 1989'da Silivri Klassis Oteli'ni Türk ve dünya turizmine açtı. 1994'de Dünya golf şampiyonalarına ev sahipliği yapan Klassis Golf and Country Club'ı kurdu. 1996'da İstanbul'un en büyük alışveriş merkezi olan Maxi Shopping City'i ve bir yıl sonra Tekirdağ şubesini hizmete açtı. Hamoğlu, halen Hamoğlu Holding Yönetim Kurulu Başkanı olarak turizm ve sanayi sektöründe hizmet vermekte olup bir dönem de BJK Yönetim Kurulunda görev almıştır. Evli ve bir çocuk babasıdır.

Hairdesigner
05-04-08, 01:41
Ahmet Kot ( 1953) </B>
1953 yılında Eskişehir’de doğdu. İlk ve ortaöğrenimini burada bitirdi. ODTÜ İdari İlimler Fakültesi’nde bir müddet okuduktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümü’nü bitirdi. Kültür ve Tarım Bakanlıkları ile TRT İstanbul Televizyonu’nda çalıştı. Daha sonra resmi görevinden ayrılarak Yeryüzü Yayınları’nın kurucuları arasında yeraldı. Aynı yayınevinin editörlüğünü yaptı. Yazıevi İletişim Hizmetleri ajansını kurdu. Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi Başkanı.Şiir ve yazıları çeşitli dergilerde yayınlandı.

ESERLERİ
Sirkeler ve Sular, Hasbahçe.

Hairdesigner
05-04-08, 01:42
http://www.biyografi.net/images/kisi/898.jpg
Ahmet Özal ( 1955) </B>
Malatya Milletvekili-Bağımsız

Tevfik Ahmet Özal ANKARA - 1955, Turgut, Semra - ABD North Carolina State Üniversitesi, Ekonomi Master - İngilizce - Ekonomist - Kanal 6 televizyono eski sahibi.Evli, 2 Çocuk

Hairdesigner
05-04-08, 01:42
Ahmet Türk </B>
MARDİN - 1942, Sino, Medine - Lise - Emekli - HEP ve DTP Kurucu Üyesi - 4(XV), 5(XVI), XVIII ve XIX uncu Dönem Mardin Milletvekili - TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı - HEP ve DTP Genel Başkanlığı - Evli, 8 Çocuk.

DTP'nin kurulmasından sonra, Aysel Tuğluk ile birlikte partinin genel başkanlığına seçildi. Böylece, Aysel Tuğluk ile birlikte, Türkiye'de eşbaşkanlık sistemini ilk uygulayan parti genel başkanı olmuştur. Haziran ayında yapılan DTP kongresinde eşbaşkanlık sisteminin kaldırılması üzerine, partinin tek genel başkanı olarak yeniden seçildi. Şubat 2007 tarihinde yapılan kongrede, yeniden partinin genel başkanlığına seçildi. Türk, 22 Temmuz 2007 Genel seçimlerinde Mardin'den bağımsız milletvekili seçildi. Türk, bilahare DTP'ye katıldı.

HAKKINDA YAZILANLAR

[HABER PORTRE] AHMET TÜRK - Kasr-ı Kanco’nun ağası, 3. kez siyasette şansını deneyecek
HABİB GÜLER Zaman 10.11.2005

Güneydoğu’nun ünlü aşireti, Kanco ailesinin lideri Ahmet Türk, Demokratik Toplum Partisi’nin (TDP) eşbaşkanı olarak yeniden siyaset sahnesinde.

10 yaşında babası Hacı Sinan’ı kaybeden Ahmet Türk’ün aktif politik hayatı, milletvekili ağabeyi Abdürrahim Türk’ün öldürülmesi ile başladı. 1974 yılında CHP’ye katıldı, daha sonra milletvekili seçildi. Devam eden yıllarda çeşitli sol partilerde görev aldı. 1989 yılında Paris’teki Kürt konferansına katıldığı gerekçesiyle milletvekili bulunduğu SHP’den ihraç edildi. O günlerde Halkın Emeği Partisi’ni kurarak başladığı etnik siyaset çizgisi, bugün DTP’yle yeni bir boyut kazandı.

HEP kuruculuğu ile DEP milletvekilliği ve genel başkanlığının ardından, HADEP ve DEHAP yönetiminde de aktif roller üstlenen Ahmet Türk, Abdullah Öcalan’la da zaman zaman görüşmeler yaptı. Bu konudaki bir anısını şöyle anlatıyor: “Biz rahmetli Özal’ın mesajını götürmek üzere Öcalan’la görüştük. Özal, bize ‘Akan kanın durması için çaba içinde olmanız gerekir.’ deyince, kendisine ateşkesin sürmesi için Bekaa’ya gitmeyi düşündüğümüzü söyledik. ‘Elbette’ dedi.”

Hairdesigner
05-04-08, 01:42
http://www.biyografi.net/images/kisi/3655.jpg
Ahmet Ziylan </B>
Halley, Kinetix, Proshot, Polaris... Ayakkabı ve terlikte ülkemizin önde gelen pek çok markasının sahibi Antepli ayakkabı ustası Ahmet Ziylan. Ahmet Ziylan, çıraklıktan başladığı bu meslekte 50 yılı aşan tecrübesi ile birikimini gelecek nesillere aktarıyor. 10'u aşkın şirketi bünyesinde barındıran Ziylan Grubu'nda yetkilerini, çocukları ve yeğenleri ile paylaşan Ahmet Ziylan, şimdilerde mesleğin inceliklerini gelecek nesillere aktarmanın telaşı içinde.

Ziylan Grubu'nun İstanbul'da Topkapı, İkitelli, Halkalı ve Kıraç olmak üzere 4 ayrı yerde üretim tesisi bulunuyor. Yıllık ayakkabı üretim kapasitesi 2 milyon 500 bini geçerken çalışan sayısı ise bin 500'ü buluyor.

Ahmet Ziylan - Ziylan Grubu

Antepli ayakkabı ustası Ahmet Ziylan, 50 yıldır bu mesleğin içinde bir duayen. Önceleri ayakkabı tabanı üreterek başladığı ayakkabıcılık sanayiine 1985 yılında Halley markası ile hız veren Ahmet Usta, kaliteli üretimden asla taviz vermiyor. Ziylan Grubu dizaynı ve patenti tümüyle kendilerine ait olan Halley, Kinetix, Proshot, son olarak da Polaris markalarıyla sektördeki öncü rolünü sürdürüyor.

Ayakkabı sektörü tekstilde yaşanan başarıyı yakalayabilir mi?

Eğitim olmadan sektörümüzün geldiği nokta yine de bana göre fevkalade. Ama eğitimli insanlar bu sektörde de çoğalırsa sermaye sahipleri bu alana daha çok yatırım yapmaya başlarlar. Portekiz'de 5 tane ayakkabıcılık okulu var. Ayakkabı ihracatı da 1,5 milyar doları buluyor. Bizde de neden olmasın? Ancak 200 milyon doları bir türlü geçemiyor.

Siz mesleğe Antep'te ayakkabıcı olarak başladınız. Bize ayakkabıcılığa adım attığınız o günleri biraz anlatır mısınız?

Babamız fakirdi, biz de küçük yaşta ayakkabıcıların yanında çıraklığa başladık. 1956 senesinde askere gidene kadar kalfalık ve ustalık yaptım. O zamanlar ayakların ölçüsü alınarak ısmarlama ayakkabı imal edilirdi. 1959'da ise İstanbul'a mesleği daha iyi öğrenmek için çalışmaya geldim. Gedikpaşa'da çeşitli ustaların yanında çalışarak bilgilerimizi artırdık. Sonra Antep'e geri dönerek orada dükkan açtım. Bu arada Ankara ve İstanbul'a zaman zaman gelerek yeni fikirler alıyordum. Bu dönemde İstanbul'dan fora freze makineleri getirerek Antep'te yapılan tüm ayakkabıların kenar ve altlarının tesviyesini ben yapıyordum. Ayrıca altı kauçuk üstü deri olan enjeksiyon tabir ettiğimiz çok dayanıklı bir ayakkabı türünü meydana getirdik. Biz buna volkanize bot adını verdik. Antep'teki mağazamızda bu ürünleri satıyorduk.

Hairdesigner
05-04-08, 01:43
Ahmet Emin Yalman ( 1888)- (19.12.1972) </B>
1888’de Selanik’te doğan Yalman 1910’da İstanbul Hukuk Mektebi’ni bitirdikten sonra ABD’de Columbia Üniversitesi’nde felsefe okudu ve gazetecilik eğitimi aldı. 1914’te yurda dönerek Darülfünun’da (İstanbul Üniversitesi) Ziya Gökalp’in yanında iki yıl sosyoloji asistanlığı yaptı. 1916-1920 yılları arasında Mekteb-i Mülkiye’de (Siyasal Bilgiler Fakültesi) istatistik dersleri verdi.

Gazeteciliğe 1907’de Sabah’ta başlayan Yalman, 1917’de Mehmet Asım’la (Us) birlikte Vakit gazetesini çıkardı. 1920’de İstanbul’un işgali sırasında İngilizler tarafından Malta’ya sürüldü. Bir yıl sürgünde kalan Yalman dönüşünde Vakit’ten ayrıldı. Ahmet Şükrü Esmer ve Enis Tahsin Til ile birlikte Vatan gazetesini çıkardı (1923). Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı savunduğu için Şark İstiklal Mahkemesi’nde yargılandı; Vatan 1925’te hükümet tarafından kapatıldı.

Yalman 1925-1935 yılları arasında basından uzaklaşarak bazı yabancı firmaların temsilciliğini yaptı. 1936’da Kaynak dergisini çıkaran Yalman aynı yıl Halil Lütfü Dördüncü, Rıfat Yalman ve Zekeriya Sertel ile birlikte Tan gazetesini satın aldı. Bir süre sonra, görüş farklılıkları nedeniyle Tan’dan da ayrılan Yalman 1940’ta tekrar Vatan’ı çıkarmaya başladı. Yalman savaş yıllarında liberal demokrasinin ve müttefiklerin savunuculuğunu yaptı; savaş sonrasında da Batı’nın siyasal düzenini öven yazılar yazdı. Vatan’ı 100.000’lik tiraja ulaştırmayı başardı. DP’nin ilk yıllarında partiye övgüyü sürdürdü. Son yıllarda ise partiyi eleştirmeye başladı ve 1959’da bu yüzden 15 ay mahkumiyet aldı. Bu arada gazeteye olan ilginin azalması üzerine 1961’de Vatan yerine Hür Vatan’ı çıkardı. Bir yıl kadar yayın hayatını sürdüren Hür Vatan’dan sonra Yalman’ın gazetecilik yaşamı diğer gazetelerde ara sıra yazdığı yazılarla sınırlı kaldı.

Gazeteci ve yazar Ahmet Emin Yalman 19 Aralık 1972’de İstanbul’da öldü.

Yalman gezi, anı ve inceleme dallarında da yapıtlar verdi. Başlıca kitapları Havalarda 50.000 Kilometre (1943), Naziliğin İçyüzü (1943), Yakın Tarihimizde Gördüklerim ve Geçirdiklerim’dir (1970-1971, 4 cilt).

Hairdesigner
05-04-08, 01:43
http://www.biyografi.net/images/kisi/4058.jpg
Ahmet Şahap Ünlü </B>
AHMET ŞAHAP ÜNLÜ KİMDİR ?

Ahmet Şahap Ünlü, 1944 yılında İslahiye’nin Melikanlı Köyü’nde doğmuştur. Annesi Güllü Höyük Köyü’nden Şeh Mehmet Köse’nin kızı Ayşe Köse, babası Melikanlı Köyü’nden DP ilk milletvekillerinden Selahattin Ünlü’dür. Adalet Partisi kuruclarından ve AP.nin ilk milletvekillerinden Süleyman Ünlü’nün yeğeni olan Ahmet Şahap Ünlü 1950 yılında babasının Demokrat Parti’den
ilçemiz milletvekili seçilmesi nedeniyle ilk, orta ve lise öğrenimini Ankara’da “TED” koleji’nde tamamlamıştır. Yüksek öğrenimini ise Almanya’nın “Friedrich Wilhelm” Üniversitesi’nde ve bilahare Ankara Üniversitesi’nde tamamlayarak Ziraat Yüksek Mühendisi olmuştur.

Çalışma hayatına Güneydoğu Tarım Satış Kooperatifleri Birliği Dış Ülkeler Temsilciliği ile başlayan Ünlü, 1975-1982 yılları arasında Melikanlı Köyü’nde çiftçilik yapmış ve daha sonra Ankara’da uluslar arası lojistik hizmetleri veren Mirbey Şirketi’nde Genel Müdür olarak mesleki faaliyetini sürdürmüştür.

1983-1994 yılları arasında ülkemizin önde gelen denizcilik ve dış ticaret şirketlerinden “Zihni Şirketler Gurubu”na ait şirketlerde Genel Müdürlük, daha sonra gurubun Yönetim Kurulu Başkan Yardımcılığı görevinde bulunan Ahmet Şahap Ünlü, 1994 yılından bu yana gemi inşaa-bakım, onarım ve dış ticaretle uğraşan kendi şirketini yönetmektedir.

1988 yılından bu yana (TOBB)Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği’nin Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu’nda görev yapmakta olan Ünlü, bu çerçevede Türkiye – Avrasya İş Konseyleri, Türkiye – Avrupa Birliği İş Konseyleri Yürütme Kurulları üyelikleri, Türkiye – Kazakistan, Türkiye – Letonya, Türkiye – Tacikistan İş Konseyleri Kurucu Başkanlığı, Türkiye – Gürcistan ve Türkiye – Beyaz Rusya İş Konseyleri Başkanlıklarında bulunmuştur. Halen Türkiye – Yunanistan ve Türkiye – İspanya İş Konseyleri Yönetim Kurulu üyesi olan Ahmet Şahap ÜNLÜ, başta birçok Türk siyaset adamı olmak üzere, birçok yabancı devlet başkanı ve siyasetçisiyle yakın dostlukları bulunan ender kişilerden biridir.

Ahmet Şahap Ünlü yurt içinde ve dışında, yazılı ve görsel basında lojistik ve dış ticaret konularında raporlar yayımlamış, çeşitli televizyon kanallarının bu konulardaki açık oturum programlarında konuşmacı olarak bulunmuş, yurtdışında ülkemizin birçok ikili ekonomik işlerle ilgili müzakere ve anlaşmalarına katılan resmi heyetlerde görev almış ve ülkemiz adına anlaşmalara imza atmıştır. Bugün Türkiye’nin Rusya ve Türk Cumhuriyet’leri ile yaptığı ticaretin işlemesinde en büyük etken olan “Sarp Sınır Kapısı”nın açılmasında Ahmet Şahap Ünlü’nün verdiği kişisel hizmetler unutulamaz.

80’li yıllarda İran – Irak savaşıyla Ortadoğu’da başlayan yoğun ulaştırma ve nakliye hizmetlerinin İskenderun ve Mersin Limanları üzerinden yapılması için Ahmet Şahap Ünlü’nün verdiği hizmetler başta şoförler olmak üzere tüm nakliye sektörü çalışanları tarafından bilinmektedir.

ANAVATAN Partisi’nin Gaziantep’te kaybettiği 1991 yılı milletvekili seçimlerinde, aday olan Ünlü, 1995 yılında Yeni Demokrasi Hareketi Partisi’nden aday oldu. Ülke genelindeki oya nispetle en yüksek ikinci oyu almasına rağmen YDH’nin ülke seçim barajını aşamaması nedeniyle meclise girememiştir.

Bir dönem İslahiye Spor Başkanlığı’nda da bulunan Ünlü, üniversite yıllarında Almanya’da Bonn Ligi’nde Lengsdorf Takımı’nda futbol oynamıştır. Lise yıllarında görev aldığı “TED” Ankara Koleji Basket Takımı’nı Türkiye Birinci Ligi’nde temsil eden Ankara Kolejliler Derneği’nin faal üyesi olan Ahmet Şahap Ünlü, Türk Eğitim Derneği Yönetim Kurulu’nun da üyesidir.

Yöresine ve insanına bağlılığı ile tanınan Ahmet Şahap Ünlü, 1971 yılında İslahiye Lisesi’nin kuruluş yıllarında okulda ücretsiz olarak İngilizce Öğretmenliği görevinde bulunmuş, birçok hemşehrisine yurt içinde ve yurt dışında iş bulmaları konusunda yardımcı olmuş ayrıca bölgede hizmet veren kamu kuruluşlarına arazi hibe etmiştir.

Ahmet Şahap Ünlü, başta İngilizce ve Almanca olmak üzere, Rusça, İspanyolca, Arapça ve Kürtçe bilmektedir. Ünlü evli ve iki çocuk babasıdır.

Hairdesigner
05-04-08, 01:44
Akif Mütevellioğlu ( 1882) </B>
1882'de Alaşehir'de doğdu. Çiftçiydi. Üçüncü dönem Manisa Milletvekili, Alaşehir eşrafından ve Alaşehir Belediye Başkanı idi.

Hairdesigner
05-04-08, 01:44
Alaattin Büyükkkaya ( 1950) </B>

DR.ALAATTİN BÜYÜKKAYA
DOĞUM TARİHİ VE YERİ
1950, TOKAT
MEDENİ HALİ
EVLİ, İKİ ÇOCUKLU

YABANCI DİL
İNGİLİZCE (İYİ)
FRANSIZCA (ORTA)
ALMANCA (ORTA)
AZERİ LEHÇESİ
Eğitim Durumu

MASTER VE DOKTORA (1973-1976)
İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ, İKTİSAT FAKÜLTESİ, İKTİSAT DOKTORASI VE SİGORTACILIK, SİYASİ PARTİLERDE BÜNYE DEĞİŞİMİ VE MİLLİ SEVİYEDE İŞÇİ-İŞVEREN İLİŞKİSİ KONULARINDA 3 MASTER
ÜNİVERSİTE (1969-1973)
İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ, İKTİSAT FAKÜLTESİ

YABANCI DİL EĞİTİMİ
.:1980 UNIVERSITE DE BESANCON, COURS DE FRANCAIS PRATIQUE, CERTIFICAT DE STAGE, FRANCE
.:1982 BERLITZ, LONDON, ENGLISH LESSONS
.:1982 P.E.G. ENGLISH SCHOOL, LONDON, CERTIFICATE IN
ENGLISH
.:1984 INTERNATIONAL HOUSE, LONDON, BUSINESS ENGLISH
.:1986 MARBLE ARCH INTENSIVE ENGLISH, LONDON, CERTIFICATE IN COMMERCIAL ENGLISH

MESLEKİ EĞİTİM
.:1980 GENEL SİGORTACILIK KONULARINDA STAJ VE KURS, UAP, PARİS/FRANSA
.:1982 GENEL SİGORTACILIK KONULARINDA STAJ VE KURS, LESLIE AND GOLDWIN, LONDRA/ İNGİLTERE
.:1984 SİGORTACILIKTA İŞ İDARESİ VE ORGANİZASYON, STAJ VE KURS, LESLIE AND GOLDWIN, LONDRA/İNGİLTERE
.:1986 İNGİLTERE SİGORTA PİYASASI VE PAZARLAMA TEKNİKLERİ KONUSUNDA STAJ VE KURS, WILLIS FABER-LESLIE END GOLDWIN, LONDRA/İNGİLTERE
.:1988 İŞLETMELERDE STRATEJİK PLANLAMA VE KRİZ YÖNETİMİ, SEMİNER, SABANCI HOLDİNG/İSTANBUL
Çalıştığı İşler ve Mesleki Tecrübesi

SİGORTACILIK
.:1973-1978 SİGORTA UZMANI VE MÜFETTİŞ, BAŞBAKANLIK SİGORTA
MURAKABE KURULU, İSTANBUL
.:1978-1981 TEKNİK GENEL MÜDÜR YARDIMCISI, İMTAŞ İTTİHADİ MİLLİ T.A.Ş., İSTANBUL
.:1981-1988 GENEL MÜDÜR VE YÖNETİM KURULU ÜYESİ, AKSİGORTA A.Ş., İSTANBUL
.:1989-1993 MURAHHAS AZA VE GENEL MÜDÜR, MERKEZ SİGORTA A.Ş., İSTANBUL
.:1994-1995 YÖNETİM KURULU ÜYESİ, MURAHHAS AZA VE YÖNETİM KURULU BAŞKANI, MERKEZ SİGORTA A.Ş., İSTANBUL
.:1998-2001 AON AZERI INSURANCE&REINSURANCE BROKERS COMPANY, KURUCU ORTAK VE YÖNETİM KURULU ÜYESİ

DİĞER (2000-2001)
İZMİT TİCARET ODASI EKONOMİ DANIŞMANI

SİYASAL (2001-2002)
AK PARTİ İSTANBUL KURUCU İL BAŞKANI

AKADEMİK
.:1977-1978 PART-TIME, İŞLETME EKONOMİ DERSİ, DENİZCİLİK YÜKSEK OKULU, İSTANBUL
.:1977-1979 PART-TIME, PAZARLAMA DERSİ, MESLEK YÜKSEK OKULU, TEKİRDAĞ
.:1980-1982 PART-TIME, BİLİMSEL ARAŞTIRMA METODLARI DERSİ, SPOR AKADEMİSİ, İSTANBUL
.:1988-1991 PART-TIME SİGORTACILIK TEKNİĞİ VE PAZARLAMA DERSİ, MARMARA ÜNİVERSİTESİ, BANKACILIK SİGORTACILIK ENSTİTÜSÜ DOKTORA PROGRAMI
.:1994-1998 İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ BANKACILIK SİGORTACILIK YÜKSEK OKULU
Üye Olduğu Kuruluşlar

MİLLETLER ARASI TİCARET ODASI, SİGORTACILIK MİLLİ KOMİTESİ ÜYELİĞİ

SİGORTA TATBİKATÇILARI DERNEĞİ

TÜRK SİGORTA HUKUKU DERNEĞİ

TÜSİAD-TÜRKİYE SANAYİCİ VE İŞADAMLARI DERNEĞİ

RUYİAD- RUMELİ SANAYİCİ VE İŞADAMLARI DERNEĞİ

İŞ DÜNYASI VAKFI

AYDINLAR OCAĞI
Aldığı Ödüller ve Özel Bilgiler
2.İZMİR İKTİSAT KONGRESİ DELEGELİĞİ VE BİR TEBLİĞİ

1995 YILINDA İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ İKTİSAT FAKÜLTESİNCE EKONOMİ ALANINDA YAPTIĞI ÇALIŞMALARDAN DOLAYI ONUR BELGESİ VE ALTIN ROZET'İ BULUNMAKTADIR. AYRICA ÇEŞİTLİ DERNEK VE KURULUŞLARDAN 50'Yİ AŞKIN ÖDÜL ALMIŞTIR.

TÜRK CUMHURİYETLERİ'NİN, BAŞTA AZERBAYCAN OLMAK ÜZERE, SİGORTA MEVZUATLARININ HAZIRLANMASINDA AKTİF GÖREV ALMIŞTIR.

SÜLALESİ, ASLEN KONYA KARAMAN TÜRKLERİNDEN OLUP, ORHAN GAZİ ZAMANINDA EVLA-I FATİHAN OLARAK RUMELİ'YE GEÇMİŞ, RUMELİ VE BALKANLARIN TÜRKLEŞMESİ VE İSLAMLAŞMASINDA ROL ALMIŞ BİR AİLEDİR. 1924 YILINDA MÜBADELE GEREĞİ SELANİK KAYALAR'DAN TOKAT'A YERLEŞMİŞLERDİR. ANNE VE BABASI KAYALAR DOĞUMLU OLUP, KENDİSİ TOKAT DOĞUMLUDUR. EŞİ MÜJGAN HANIM KASTAMONU İNEBOLU'LU BİR AİLEYE MENSUPTUR.
KİTAPLAR
HOLDİNGLER VE HALKA AÇILMA, 1974
MASTER TEZLERİ
.: EKONOMİK BÜYÜME MODELLERİ VE TÜRKİYE, 1974
.: TÜRK ÖZEL SİGORTACILIĞININ SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMİ İÇİNDEKİ YERİ VE KATKILARI, 1975
.: MİLLİ SEVİYEDE İŞÇİ-İŞVEREN İŞBİRLİĞİ, 1975
.: SİYASİ YAPI VE SİYASİ PARTİLER, 1975
.: TÜRKİYE'DE SİGORTACILIK HİZMETLERİ VE ÖDEMELER DENGESİNE ETKİSİ, 1976 (DOKTORA TEZİ)
İHRACATIN TEŞVİKİNDE İHRACAT KREDİSİ SİGORTASI, 1981
TÜRKİYE'DE SİGORTACILIĞIN GELİŞTİRİLMESİ İÇİN ALINMASI GEREKEN TEDBİRLER, İKİNCİ İKTİSAT KONGRESİ, 1981, İZMİR
İHRACATÇIYA VERİLEN SİGORTA HİZMETLERİ, İSTANBUL SANAYİ ODASI, 1982
TÜRKİYE'DE TARİFE SİSTEMİ VE ALTERNATİF LERİ SİGORTA TATBİKATÇILARI DERNEĞİ, 1986
TÜRKİYE'DE SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMİNİN YENİDEN YAPILANMASINDA ALTERNATİF ÇÖZÜMLER, (ÖZEL RAPOR), 1989
SAĞLIK VE EMEKLİLİK SİGORTALARI İÇİN ALTERNATİF ÇÖZÜMLER, EMEKLİ VE MUTLU, TÜSİAD YAYINLARI, 1996
MAKALE VE İNCELEMELER
MUHTELİF TARİHLERDE SİGORTACLIK VE EKONOMİ KONULARINDA YAYINLANAN 200 ADEDİN ÜZERİNDE MAKALE VE İNCELEME

BÜYÜKKAYA TARAFINDAN HAZIRLANAN VEYA HAYATA GEÇİRİLEN PROJELER

.: Akhayat Emeklilik Sigortası
.: Konut Sigortası Projesi
.: Sigorta Tatbikatçılar Derneği
.: Sosyal Güvenlik Sistemi için Çözüm Önerileri
.: Tasarruf Politikası İçerisinde Sigortacılığın Yeri,
İmkanları ve Geliştirilmesi
.: İslami Bir Sigortacılık Anlayışı ile Türk Sigortacılık
Sistemi ve Sonuçlarının Değerlendirilmesi

Hairdesigner
05-04-08, 01:44
http://www.biyografi.net/images/kisi/1224.jpg
Alaattin Çakıcı </B>
12 Eylül öncesinin kabadayı. 17 yaşındayken bir İETT görevlisinin yaralanmasına; 1980 sonrasında ise 41 kişinin ölümü ve çok sayıda kişinin yaralanmasına adı karıştı. 1 Nisan 1984 tarihinde eski MİT görevlisi Süleyman Seba'nın başkan seçildiği Beşiktaş Jimlastik Klübü kongresinde salon güvenliğini sağladı [Tempo, sayı.560, 1998]. 1988'de yurtdışına çıktı. Emniyetin çağrısı üzerine 27 Ocak 1989'da Ankara'da polise teslim oldu, tutuklandı, yargılandı ve mahkum oldu. 7 Haziran 1989'da cezaevinden çıktı. 12 Eylül 1989'da İstanbul'da zorla tahsilat, haraç alma, pavyon kurşunlama gibi olaylara karıştığı için gözaltına alındı. 5 Mart 1994'de gazeteci Hıncal Uluç'u kurşunlattı.

19 Eylül 1994'de Emlak Bankası Eski Genel Müdürü Engin Civan'ı, Selim Edes ile Civan arasındaki alacak meselesi yüzünden adamı Davut Yıldız'a vurduttu. Civan Skandalında önemli rol oynayan ve bildiklerini mahkemede açıklayan eski eşi ve Dündar Kılıç'ın kızı Uğur Kılıç'ı 21 Ocak 1995'de Uludağ'da öldürttü. 30 Mayıs 1995'de İşadamı Emin Cankurtaran'ı vurdurdu.
Çakıcı'nın MİT tarafından ASALA'ya karşı Lübnan ve Yunanistan'da kullanıldığı iddialarına, 7. Cumhurbaşkanı Kenan Evren "Devlet bu tür adamları yararlı olacaksa kullanır" diye yanıt verdi.

1 Mayıs 997'de Flash TV'de canlı yayına telefonla katılan Çakıcı, Türk Ticaret Bankası'nın Erol Evcil'e satışı için Özer Uçuran Çiller'in, 20 milyon dolar komisyon istediğini söyledi. Çakıcı'nın Ahmet Özal'a ait Kanal 6'nın Mehmet Kurt'a satışını sağladığı, Çillerler'e yakınlığı ile bilinen Mehmet Üstünkaya'yı; DYP Milletvekili Cavit Çağlar'ı öldürmek için adamlarını görevlendirdiği; eski çalışma arkadaşı Tevfik Ağansoy'u öldürttüğü ortaya çıktı. İnterpol tarafından kırmızı bülten ile aranıyordu.

17 Ağustos 1998'de Fransız Polisi'nin Nice'da düzenlediği bir operasyon sonucu sahte pasaport ve silah ile yakalandı. Yanında Selçuk Ural-Canan Yaka çiftinin kızı Aslı Ural vardı.
Yakalandıktan sonra ortaya çıkan telefon görüşmeleri, Korkmaz Yiğit tarafından satın alınan Türkbank ihalesinin durdurulmasına, Yiğit'in satın aldığı Milliyet gazetesinin satışının iptaline, Yiğit'in cezaevine girmesine; ANAP'lı bakan Eyüp Aşık'ın bakanlıktan ve milletvekilliğinden istifasına; MİT mensubu Yavuz Ataç'ın soruşturma geçirmesine ve emekliliğini istemesine ve 56. Hükümetin düşmesine sebep oldu. 1999 Haziranında Fransa'ya sahte kimlik ile giriş yapmasına ilişkin cezası dolunca kendi isteği ile Türkiye'ye iade edildi.

Hairdesigner
05-04-08, 01:45
Aldo Kaslowski ( 1937) </B>
1937 yılında İstanbul’da doğdu.1957’de Kaslowski aile şirketinde çalışma hayatına başlıyor.1965’te organik kimya AŞ’yi kuruyor.1970’de Organik Holding’i kurdu.1971 Young President örgütünün İstanbul şubesi kurucularından oldu.1977’de İtalya Cumhurbaşkanı tarafından Cavaliere Ufficiale nişanı ile taltif edildi.1983-1985 Young President Avrupa-Avrupa Başkanı ve Yönetim Kurulu üyesi.1995’ten sonra Tüsiad Dış İşleri Komisyonu Başkanı.1997’den sonra Tüsiad Yönetim Kurulu Üyesi ve Başkan Vekili.

Organik Holding Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO'su. Türk Pirelli Kablo Yönetim Kurulu üyesi. Birçok çalışma grubu, kültür, sanat ve hayır amaçlı bir çok sivil toplum örgütünün kurucusu.

HAKKINDA YAZILANLAR
Dört Sabancı gitti üç profesyonel geldi
Hürriyet 28 Mart 2001

Sabancı Holding, McKinsey'in ‘yeniden yapılanma’ kapsamındaki önerisine uyarak, sürpriz değişiklikler yaptı. Yönetim kurulunda üye sayısı 12'den 9'a indi. Sabancılar'ın üçüncü kuşağından dört kişi yönetimden gitti. Yerlerine Can Paker, Aldo Kaslowski ve Lütfi Yenel'den oluşan üç profesyonel geldi.

Hacı Ömer Sabancı Holding, dün yapılan genel kurulunda yönetim kurulunda radikal değişikliklere giderek sürpriz bir çıkış yaptı. Holding Yönetim Kurulu'na, Topluluk dışından üç yeni profesyonel üye atanırken, üye sayısı da 12'den 9'a düşürüldü. Genel Kurul'da Yönetim Kurulu'na, Türk Henkel Yönetim Kurulu Başkanı ve Genel Müdürü TESEV Başkanı Can Paker, TÜSİAD Başkan Yardımcısı, Organik Holding Yönetim Kurulu Başkanı ve CEO'su Aldo Kaslowski ile TÜSİAD Yönetim Kurulu Üyesi, Alcatel Teletaş Yönetim Kurulu Başkanı ve Alcatel Bölge Başkan Yardımcısı Lütfi Yenel de girdi.

Bir önceki dönemde Yönetim Kurulu'nda görev alan aile bireylerinden Güler Sabancı, Emine Kamışlı, Suzan Dinçer Sabancı ve Sevil Sabancı ile profesyonel yöneticiler Ayduk Çelenk ile Oğuz Karahan yeni Yönetim Kurulu'nda yer almadı. Sabancı Holding'in yeni Yönetim Kurulu Sakıp Sabancı Başkanlığı'nda, Sakıp Sabancı, Şevket Sabancı, Erol Sabancı, Ömer Sabancı, Demir Sabancı, Hazım Kantarcı, Nafiz Can Paker, Aldo Kaslowski ve Lütfi Yenel'den oluştu. Görev bölümü yapan Yönetim Kurulu, Başkanlık ve Murahhas Üyeliğe Sakıp Sabancı'yı, Başkan Vekilliklerine Şevket Sabancı ve Erol Sabancı'yı getirdi.

BAĞIMSIZ ÜYELER
Sakıp Sabancı, ‘‘McKinsey'le bir yıldır yürüttüğümüz yeniden yapılanma çalışmalarının neticesinde, herbiri vizyonu ve yönetim bilgisiyle uluslararası işdünyasında kendilerini kanıtlamış bulunan Paker, Kaslowski ve Yenel bağımsız yönetim kurulu üyesi olarak seçildi’’ dedi. Paker, Kaslowski ve Yenel, Sabancı Grubu dışındaki asli görevlerini bırakmayacak. Bu üç profesyonel, birikim ve tecrübelerini Sabancı Grubu'na da yönetim kurulunda aktaracak. Sakıp Sabancı, gazetecilerin Yönetim Kurulu'ndan çıkanlar arasında Sabancı Ailesi'nden isimler olduğunu hatırlatması üzerine, onların zaten dolu dolu görevleri olan insanlar olduğunu söyledi. Sabancı, ‘‘Mesela Güler Sabancı... Dolu dolu koşması lazım. Arjantin'den Brezilya'ya, Kuzey Amerika'dan Almanya'ya dolu dolu işleri var’’ dedi.

Hairdesigner
05-04-08, 01:45
Alexandre Morlat </B>
GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM

Yerli Marka Üretmelisiniz

‘Türk malı otomobilin tam zamanı’
Şule Yücebıyık
Milliyet 30 Mayıs 2001

Dünyanın en büyük otomotiv yedek parça fuarlarından Automechanika’nın başkanı Michel - Alexandre Morlat, Türkiye’nin dünya otomotiv ve yedek parça üretiminde en gelişmiş 10 ülke arasında olduğunu söyledi.
31 Mayıs - 3 Haziran arasında İstanbul’da düzenledikleri yedek parça fuarına, 22 ülkeden şirketlerin yanısıra dünyanın en büyük yedek parça üreticilerinin katıldığını belirten Morlat, "Türkiye, kaliteli oto üretimi ve ucuz işgücü ile otomotiv sanayiinin yeni gözdesi. Ekonominin istikrara kavuşmasıyla bu alanda daha da büyüyecek" dedi.

Yabancı ortak bulun
Türkiye’de KOBİ düzeyindeki yan sanayii üreticilerinin finansman sıkıntısı nedeniyle kriz ortamında zor günler geçirdiğini kaydeden Morlat, bunu aşmanın en iyi yolunun yabancı şirketlerle ortaklık olduğunu belirtti.
Gerek yan sanayiinin gerekse otomotiv üreticilerinin bir sonraki aşamada orjinal ürün geliştirmesi gerektiğini ifade eden Morlat şöyle devam etti:
"Türkiye otomotiv sanayii şu anda çok iyi bir taşeron. Dünya devleri için üretim yapıyor. Ama yine otomotiv devleriyle işbirliği içinde kendi orjinal ürününü geliştirmeli. Tıpkı bir zamanlar Japonya’ya taşeronluk yapan Güney Kore gibi kendi sanayiisini harekete geçirmeli. Dünya ile rekabet edebilecek Türk malı otomobiller üretilmeli."

Hairdesigner
05-04-08, 01:45
http://www.biyografi.net/images/kisi/1208.jpg
Ali Bayramoğlu ( 1958) </B>
MÜSİAD Genel Başkanı
1958 Rize doğumlu ve 9 senedir derneğimizin Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürütüyordu. Orta öğrenimini Kabataş Erkek Lisesi’ nde tamamlayan BAYRAMOĞLU, 1978 yılında da İstanbul Üniversitesi Tekirdağ Meslek Yüksek Okulu Pazarlama İktisat Bölümü’ nü birincilikle bitirdi. 1981 yılında Erzincan’ da kısa dönem olarak askerlik görevini tamamlayan BAYRAMOĞLU, evli ve bir çocuk babası.

BAYRAMOĞLU’ nun ticari faaliyetleri:
1.Filiz Çay San. Tic. A.Ş. (Çay imalatı) Yön. Kur. Bşk.
2.Bayramoğlu Madencilik, Kimya A.Ş. (Madencilik) Yön. Kur. Bşk.
3.SPAG Stratejik Planlama, Ar-Ge A.Ş. (Ar-Ge, eğitim faaliyetleri) Yön. Kur. Bşk.
4.Cotton & Beyond Apparel Group Co. (Tekstil ihracatı) Yön. Kur. Bşk.
5.BAB Dış Tic, Tekstil, İnş. Ltd. Şti. (Tekstil imalatı, inşaat ve dış tic.) Genel Müdür

Diğer sosyal faaliyetleri
1. BJK Genel Kurul Üyesi (14 sene)
2. Rizespor Üyesi (3 sene yöneticilik yaptı)
3. Kasımpaşaspor Üyesi (4 sene yöneticilik yaptı)
4. Rizeliler Vakfı Üyesi
5. İlim-Yayma Cemiyeti Üyesi

Hairdesigner
05-04-08, 01:45
http://www.biyografi.net/images/kisi/755.jpg
Ali Coşkun ( 1939) </B>
İstanbul Milletvekili-
1939 yılında Erzincan'ın Kemaliye ilçesine bağlı Başpınar köyünde doğdu. Babası Osman Hilmi Coşkun din görevlisi ve çiftcidir.Annesi Safiye Hanım’dır.İkinci Dünya Harbi'nin yaşandığı 1940'lı yıllarda ailesi, çocuklarını okutabilmek için Ankara'ya göç etti.1960 yılında Yıldız Üniversitesi Mühendislik Fakültesi'ni bitirdi, elektrik mühendisi oldu.Yüksek lisansını İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi'nde tamamladı. Stajını Bursa Merinos Fabrikaları'nda yaptı. Kayseri Pamuklu Sanayii'ne tayini çıktı. Çanakkale Seramik'i kurmakta olan İbrahim Bodur'la tanıştı ve oraya transfer oldu. Halka açık şirketlerde kurucu ve üst düzey yönetici olarak çalıştı.Kuruluşunu bizzat yaptığı şirketlerin sayısı İhlas Finans'la 14 olmuştur.

Bir dönem TOBB Yönetim Kurulu Başkanlığı, İslam Ülkeleri Odalar Birliği başkan vekilliği yaptı. Hayır kurumlarında, vakıflarda, cemiyetlerde görev aldı. Türkiye Sağlık Tedavi Vakfı kurucu üyeliği, Birlik Vakfı kurucular heyeti üyeliği, İş Dünyası Vakfı mütevelli heyeti başkanlığı, Aydınlar Ocağı Genel Başkan yardımcılığı, Türk Edebiyatı Vakfı şeref üyeliği görevlerinde bulundu.

Mali Müşavir, Sanayici, İhlas Finans Kurumu A.Ş. ve Bisan Bisiklet Sanayi ve Ticaret A.Ş.Yönetim Kurulu Başkanı, İSO Yön.Kur.Bşk.Yrd., Milletlerarası Ticaret Odası Türk Milli Komitesi Başkanı, DEİK Kurucu Başkanı - XX nci Dönem İstanbul Milletvekili-Evli, 2 Çocuk.Anap’tan milletvekili seçilen Ali Coşkun bilahare RP’ye oradan da Fazilet Partisi’ne geçti. Almanca ve İngilizce biliyor.
XXX

58. VE 59. HÜKÜMET SANAYİ VE TİCARET BAKANI: ALİ COŞKUN

Ali Coşkun, 1939 yılında Erzincan'ın Kemaliye ilçesine bağlı Başpınar köyünde doğdu.
1960 yılında Yıldız Üniversitesi Mühendislik Fakültesi'ni bitiren Coşkun, yüksek lisansını İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi'nde tamamladı.
Birçok özel şirkette kurucu olarak görev alan Coşkun, bir dönem TOBB Yönetim Kurulu Başkanlığı, İslam Ülkeleri Odalar Birliği başkan vekilliği yaptı.
Mali Müşavir olarak da çalışan Coşkun, İhlas Finans Kurumu A.Ş. ve Bisan Bisiklet Sanayi ve Ticaret A.Ş.Yönetim Kurulu Başkanı, İSO Yön.Kur.Bşk.Yrd., Milletlerarası Ticaret Odası Türk Milli Komitesi Başkanı, DEİK Kurucu Başkanlığı görevlerinde bulundu.
Anap'tan 20. Dönem İstanbul Milletvekili olarak parlamentoya giren Coşkun, daha sonra RP'ye ardından da FP'ye geçti.
Coşkun AK Parti'nin kuruluşunda da kurucu üye olarak görev aldı.
Evli ve iki çocuk babası olan Coşkun, Almanca ve İngilizce biliyor.
Ali Coşkun 3 Kasım 2002 seçimlerinden İstanbul 3. bölgeden milletvekili seçilerek parlamentoya girdi.

Hairdesigner
05-04-08, 01:46
Ali Koç ( 02.04.1967) </B>
Ali Y. Koç Koç Topluluğu Bilgi Grubu Yürütme Komitesi Başkanı Koç holding A.Ş. Yeni İş Geliştirme Koordinatörü

Doğum 2 Nisan 1967

Öğrenim 1995 - 1997 İşletme Fakültesi, Master Harvard Üniversitesi, Boston, Massachusetts, A.B.D.
1985 - 1989 İşletme Fakültesi Rice Üniversitesi, Houston, Texas, A.B.D.
1980 - 1985 Harrow School, Londra, İngiltereMatematik, Ekonomi ve Coğrafya’da yüksek derece

Lisan İngilizce

İş Deneyimi
2000-Koç Topluluğu Bilgi Grubu Yürütme Komitesi Başkanı Koç Holding A.Ş.Yeni İş Geliştirme Koordinatörü
1997 -2000 Koç Holding A.Ş.Stratejik Planlama Grubu Başkanlığı'na BağlıYeni İş Geliştirme Koordinatörü
1992 - 1994 Morgan Stanley & Group, New York, NY Menkul Değerler Finansal Analiz Yetiştirme Programı
1991 - 1992 Ramerica International, Inc., New York, NY Koordinatör, Finans ve Organizasyon
1990 - 1991 American Express Bank, New York, NY Yönetici Yetiştirme Programı
1990 Yazı J.P. Morgan, New York, NY Stajer
1988, 1987Yazları Koç Holding, A.Ş. Otomotiv Grubu’na bağlı olarak otomobil üretimi ve bayii ağı ile çalıştı. Bayii çalışmalarının tekrar yapılanması döneminde üst yönetim ile çalıştı.
1986 Yazı Otosan A.Ş. Ford Motor Company’nin ortaklığı ile otomobil montaj hattında çalıştı

HAKKINDA YAZILANLAR

TDİ’nin arsaları Koç Vakfı’nın
Türkiye 30 Mart 2001

Türkiye Denizcilik İşletmeleri (TDİ) Anonim Şirketi’ne ait İstanbul Beyoğlu’nda bulunan iki adet arsa, Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı’na satılacak. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın (ÖİB) konuya ilişkin duyurusu, Resmi Gazete’nin dünkü sayısında yayımlandı. Duyuruya göre, TDİ A.Ş. tarafından gerçekleştirilen ihalelerin sonuçları dikkate alınarak Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun kararı uyarınca, Beyoğlu ilçesi Piri Mehmet Paşa Mahallesi’nde bulunan 6 bin 670 metrekarelik arsa 440 milyar, yine aynı yerde bulunan 443 metrekarelik arsa ise 47 milyar 150 milyon lira bedelle, Rahmi M. Koç Müzecilik ve Kültür Vakfı’na satılacak. Söz konusu taşınmazların devir ve tesciline ilişkin işlemler de şirket tarafından yürütülecek.

Hairdesigner
05-04-08, 01:46
Ali Ülker ( 1969) </B>
1969 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Erkek Lisesi'ni bitirdikten sonra Boğaziçi Üniversitesi, İktisat ve İş İdaresi bölümlerinde okudu. Kaizen, pazarlık teknikleri, satış teknikleri, kalite güvencesi, bütçe ve finans konusunda seminerlere katıldı. De Boccard & Yorke Danışmanlık ile şirket içi Kaizen çalışmasında (1992) ve IESC firması ile Satış Sistemini Geliştirme ve Şirket İçi Organizasyon Projesi'nde (1997) çalıştı. 1985 yılında Ülker Kalite Kontrol Departmanı'nda stajyer olarak iş hayatına başladı. 1986-1998 yılları arasında Çikolata Üretim Tesisleri'nde ve Atlas Pazarlama Satış Müfettişliği'nde stajyerlik, Satış Yöneticisi, Satış Koordinatörü, Ürün Grup Koordinatörü ve Ürün Grup Müdürü olarak görev yaptı. 1998 yılında Atlas Pazarlama'nın Genel Müdürü oldu. Bu görevinin yanında, Ülker Grubu İcra Kurulu Üyeliği ile Besler, Atlas Pazarlama, Birlik, Yıldız ve Üstün Gıda Anonim Şirketleri'nin Yönetim Kurulu Üyeliğini de yürütüyor. Evli ve ikiz çocuk babası olan Ali Ülker, İngilizce ve Almanca biliyor. Ülker Gençlik ve Spor Kulübü Yöneticisi ve Reklamverenler Derneği Üyesi olan Ali Ülker basketbol ve bilardo oynamaktan, balık avından, sinemadan ve okumaktan hoşlanıyor.

Hairdesigner
05-04-08, 01:46
Ali Yasak ( 1956) </B>
1956 yılında Urfa'da doğdu.Türk işadamı. Drej Ali diye tanınıyor.19 Aralık 1977 tarihinde Ülkü Ocakları Derneği Urfa Şubesi Yönetim Kurulu üyeliğine seçildi. 1978 yılında Urfa Eğitim Enstitüsü Öğrenci Derneği Başkanı oldu. 12 Ocak 1978'de kanunsuz yürüyüşe katılmaktan tutuklanmış, 25 Ocak 1978 tarihinde yapılan mahkemesinde tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmıştı. 26 Ocak 1978'te karşıt görüşlülerle girdiği silahlı çatışma neticesinde yaralandı.1988'de Milliyet gazetesini kardeşi ile ilgili bir haber yüzünden tarattı. Korkut Eken, DGM savcılığına 24 Şubat 1997'de verdiği ifadede, Çatlı gibi Yasak'ın da, 1987-88'de MİT tarafından, yurtdışında PKK ile mücadelede kullanıldığını söyledi.

Hairdesigner
05-04-08, 01:46
Ali İhsan Karacan ( 1951) </B>
Sermaye Piyasası Kurulu Eski Başkanı.

1951 yılında Ceyhan’da doğdu. A.Ü.Siyasal Bilgiler Fakültesi İktisat-Maliye Bölümünü, 1984 yılında ise İ.Ü.Hukuk Fakültesi’ni bitirdi. Çalışma yaşamına 1973 yılında Maliye Bakanlığı’nda başladı. Doğuş Holding, Doğuş İnşaat, Garanti Bankası, AGF-Garanti Sigorta, Garanti Leasing, Filiz Makarna, Genota gibi grup şirketlerinde yönetim kurulu üyeliği görevlerinde bulundu. Ekim 1994’te Sermaye Piyasası Kurulu başkanlığı görevini üstlendi. 1997 yılına kadar bu görevi sürdürdü. 1998 yılından beri Yapı Kredi Koray Gayrimenkul Yatırım Ortaklığı yönetim kurulu başkanlığı görevini sürdürmektedir.

Hairdesigner
05-04-08, 01:47
Ali Osman Sönmez ( 1926)- (12.10.2001) </B>
Bulgaristan'ın Mestanlı Kasabası'nda 1926 yılında doğan Ali Osman Sönmez, 1948 yılında Türkiye'ye gelerek Bursa'nın İnegöl ilçesine yerleşti. Tekel idaresinde bir süre memurluk yaptıktan sonra ticarete atılan Sönmez, 1971 yılında Filament İplik fabrikasının temelini atarak sanayiciliğe başladı.

Geçen süre içinde iplik, dokuma, havlu, inşaat, yaş sebze ve meyve ihracatı ile uluslararası taşımacılık konularını kapsayan 26 şirket kuran Ali Osman Sönmez, Sönmez Endistri A.Ş'yi oluşturdu. Bursa'da yayın yapan Bursa Hakimiyet, As TV ve Radyo S'den oluşan Medya S'ye de sahip olan Sönmez, 1972-1995 yılları arasında BTSO Başkanlığı görevini yaptı.
Sönmez, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği (TOBB) Yönetim Kurulu üyeliği, TOBB Ticaret ve Sanayi Odaları Konseyi Başkanlığı yaptı.

Bursa'da bir çok kez vergi rekortmeni Sönmez, Bursa'da kendi adını taşıyan okullar ve hastane yaptırdı.

HAKKINDA YAZILANLAR

Bursalı sanayici Ali Osman Sönmez, vefat etti
Dünya 12 Ekim 2001 Cuma [11:13]

BURSA - Bursa'nın köklü sanayicilerinden DYP Bursa eski milletvekili Ali Osman Sönmez, İstanbul'daki evinde vefat etti.

Sönmez, İstanbul Kanlıca'daki evinde sabah 07:00'de rahatsızlanarak hayatını kaybetti. Uzun süredir tedavi gördüğü belirtilen 75 yaşındaki Sönmez'in cenazesini, oğlu BTSO Başkanı Celal Sönmez Bursa'ya götürdü.

Bursa Ticaret ve Sanayi Odası'nın (BTSO), 25 yıl başkanlığını yapan Sönmez Endüstri Holding A.Ş. Yönetim Kurulu Başkanı Ali Osman Sönmez'in uzun süredir kalp rahatsızlığı bulunuyordu. Sönmez, 1995- 1999 yılları arasında Bursa Milletvekili olarak TBMM'de görev yapmıştı.
İstanbul'da vefat eden Ali Osman Sönmez'in yarın Bursa'daki Emirsultan Mezarlığı'nda toprağa verileceği bildirildi.

Hairdesigner
05-04-08, 01:47
http://www.biyografi.net/images/kisi/1532.jpg
Ali Rıza Çarmıklı ( 1920)- (22.03.2001) </B>
1920’de Arhavi’de doğan Çarmıklı, 1948 yılında Bayburt İçme Suyu İhalesi ile iş hayatına atıldı. Yurtiçinde binlerce konut, fabrika, tesis, sanayi bölgesi ve altyapı inşaatlarıyla iş hayatını genişleten Çarmıklı, ilk defa 1975 yılında yurtdışına açılarak iş hayatını Libya’ya da taşıyarak binlerce insana iş istihdamı sağlamıştı. 1977-1994 yılları arasında Türkiye Vergi Rekortmenleri arasında yer alan Ali Rıza Çarmıklı, Batıköy Mimaroba Evleri projelerinin yanısıra, doğum yeri Arhavi’ye sosyal ve külterel amaçlı tesisler ve vakıflar kurarak her düzeydeki öğrenciye de burs imkanı sağlamıştı. 4 kız ve 6 torun sahibi idi.

HAKKINDA YAZILANLAR

Çarmıklı vefat etti
Türkiye 23 Mart 2001

İSTANBUL- Çarmıklı Holding ve bağlı şirketlerin Kurucusu ve Yönetim Kurulu Başkanı Ali Rıza Çarmıklı dün vefat etti. Uzun zamandan beri prostat kanseri tedavisi gördüğü belirtilen Ali Rıza Çarmıklı 22 Mart 2001 tarihinde evinde saat: 14.00 sıralarında, 81 yaşında vefat etti. İnşaat sektörünün lokomotifiydi merhum işadamı Ali Rıza Çarmıklı’nın naaşı, yarın Teşvikiye Camii’nde öğle namazının ardından kılınacak cenaze namazından sonra Topkapı’daki Aile Kabristanlığı’na defnedilecek.

Hairdesigner
05-04-08, 01:49
http://www.biyografi.net/images/kisi/722.jpg
Ali Rıza Septioğlu ( 1913) </B>
Elazığ Milletvekili-DYP
PALU - 1913, Sadi, Halime - Ortaokul - Tüccar - Palu Belediye Başkanı - III, V, XVIII ve XIX uncu Dönem Elazığ Milletvekili - Devlet Eski Bakanı - Evli, 6 Çocuk.4 Eylül 2001 tarihinde Ankara'da öldü.

HAKKINDA YAZILANLAR

Meclis'in rengi soldu Sabah 5 Eylül 2001

TBMM'nin en kıdemli üyesi DYP Elazığ Milletvekili Ali Rıza Septioğlu, dün yaşama veda etti. 88 yaşındaki Septioğlu ardında nesilden nesile anlatılacak birçok renkli anı bıraktı

Meclis'in en yaşlı, en renkli ve en kıdemli kişisi, DYP Elazığ Milletvekili Ali Rıza Septioğlu, yaşama veda etti. Birinci Dünya Savaşı'nın yaklaştığı 1913 yılında doğan ve 5 dönem Meclis'te milletvekilliği yapan Ali Rıza Septioğlu, Mayıs ayında nefes darlığı ve yüksek tansiyona bağlı kalp yetmezliği nedeniyle Başkent Üniversitesi Hastanesi'ne yatırılmıştı. Yaklaşık 5 aydır hastanede tedavi gören Septioğlu, dün sabah, hayata gözlerini kapadı...

5 AYDIR HASTANEDEYDİ
Ardında birçok renkli anı bırakan Septioğlu, Meclis'e 3. dönemde adım attı, daha sonra da 5, 18 ve 19 ve 21. dönemlerde yine Elazığ milletvekili seçildi. 1978-1979 yılları arasında 1.5 yıl boyunca 3. Ecevit Hükümeti'nde, Meteoroloji'den Sorumlu Devlet Bakanlığı görevinde bulundu. Ama hafızalarda hep 'Hava cıvadan sorumlu bakan' olarak kaldı...
Önemli olaylara tanıklık eden Septioğlu, kapatılan HEP'in milletvekillerinin olaylı yemin töreni ile Merve Kavakçı'nın Genel Kurul Salonu'na türbanla geldiği 21. dönemde en yaşlı üye sıfatıyla geçici başkanlık yapmıştı.
Septioğlu, 1991 yılında, SHP listelerinden seçilen HEP'li milletvekilleri Leyla Zana ve Hatip Dicle'nin yeminlerini, "Anayasa'ya uygun yemin etmedikleri" gerekçesiyle tekrarlatmıştı. Yemin ettikten sonra Kürtçe konuşan Zana'yı "Kızım bir dakika bakar mısın?" diye uyaran Septioğlu, "baskı altında yemin ettiklerini" söyleyen Hatip Dicle'yi de Anayasa'ya uygun yemin etmesi için uyarmıştı.

MECLİS'TE TÖREN İSTEMEDİ
Aradan 8 yıl geçtikten sonra 1999 yılında 21. dönemin 1. birleşimini de geçici başkan sıfatıyla yöneten Septioğlu, bu sefer de kapatılan FP'den İstanbul Milletvekili seçilen, ancak daha sonra Türk vatandaşı olmadığı gerekçesiyle milletvekilliği düşürülen Merve Kavakçı olayı sırasında da başkanlık kürsüsündeydi.
Kapatılan FP Milletvekili Merve Kavakçı'nın, Genel Kurul Salonu'na türbanla gelip yemin etmek istemesi üzerine başta Başbakan Bülent Ecevit olmak üzere DSP milletvekili sert tepki gösterince Başkan Septioğlu, birleşime ara vermişti. DSP'lilerin tepkisi üzerine Kavakçı, yemin edemeden Genel Kurul Salonu'nu terk etmek zorunda kalmıştı.
Septioğlu, bugün Elazığ'da düzenlenecek cenaze töreninin ardından, doğum yeri olan Palu'daki aile mezarlığında toprağa verilecek. Ailesinin istememesi nedeniyle DYP Elazığ Milletvekili Ali Rıza Septioğlu için Meclis'te tören düzenlenmeyecek.

Hava cıvadan sorumlu bakanım
Meteoroloji kelimesini bile bir türlü telaffuz edemeyen Ali Rıza Septioğlu, bir dönem Meteorolojiden Sorumlu Devlet Bakanlığı yapmıştı. Ve Septioğlu'na seçim bölgesi Elazığ'da, neden sorumlu bakansın diye sorulur. Bakan yine 'meteoroloji' kelimesini bir türlü telaffuz edememiş ve kısaca şöyle demiş: "Hava cıvadan sorumlu bakanım." Septioğlu'nun titri uzun bir süre 'hava cıva bakanı' olarak kaldı.

Hairdesigner
05-04-08, 01:50
André Autheman ( 1923) </B>
1923'te doğdu. Hukuk ve Ekonomi eğitimi gördükten sonra, 1947'de Osmanlı Bankası'na girdi. 1948-1958 yılları arasında Osmanlı Bankası'nın Doğu bölgesinde (Türkiye, Suriye ve Lübnan), 1959'dan sonra Paris'te çalıştı. 1975-1986 yılları arasında Osmanlı Bankası Genel Müdürü, 1980-1990 yılları arasında Danışma Kurulu üyesi olarak görev yaptı.1996'da, Comité pour l'histoire économique et financière de la France için, La Banque Impériale Ottomane (Kuruluşundan 1924'e Osmanlı Bankası'nın Tarihi) adlı eseri yayınlandı.

Hairdesigner
05-04-08, 01:50
Aram Vartanyan </B>
Aram Vartanyan Ermeni Sanayicileri ve İşadamları Derneği Başkanı. Türk-Ermeni İş Komitesi’ne katılmak üzere Türkiye’ye gelerek zamanın Devlet Bakanı Eyüp Aşık’la görüştü. Aram Vartanyan, sınır kapısının açılması konusunda yapılan görüşmede şöyle diyordu; “Ermenistan ile Türkiye arasında ticaretin gelişmesi konusunda adımlar atılıyor. Sanayi Bakanımız Nakoyan’ın da mesajını ilettiğim görüşmede, Türkiye ile Ermenistan’ın ticaretini geliştirmesi konusunda her iki ülkenin iyi niyetleri ortaya kondu. Olumlu bir yaklaşım sergilendi. Böylesi bir girişim ilk defa gerçekleşti”

Hairdesigner
05-04-08, 01:50
Arslan Kılıç ( 1948) </B>
1948 Konya doğumlu. İÜ Fen Fakültesi Fizik-Matematik bölümünü bitirdi (1970). 1967 yılında FKF (daha sonra Dev-Genç) ve TİP üyesi olarak örgütlü devrimci mücadeleye katıldı. Gençliğin, “68 mücadelesi” olarak anılan anti emperyalist devrimci mücadelesi içinde yer aldı. TİP ve FKF içindeki çizgi mücadelesinde, Türkiye için aşamalı devrim tezini savunduğu için 1969’daki ihracına kadar, TİP Eminönü (İstanbul) ilçe örgütü üyesi olarak devrimci mücadele içinde oldu. MDD çizgisini savunanlar arasındaki 1969 ayrışmasında, maceracılığa ve darbeciliğe karşı tavır alarak, PDA-Türk Solu grubu içinde yer aldı. 12 Mart darbesinden sonra, TİİKP içindeki 1972 bölünmesinde, İ.Kaypakkaya ile birlikte hareket etti ve TKP (ML)/TİKKO örgütlerinin kurucu ve yöneticileri arasında yer aldı. 1972 yılı Kasım ayında tutuklandı. 12 Mart askeri mahkemelerinde TİİKP ve TKP(M-L) davalarından yargılandı. TİİKP davasından aldığı 12 yıllık ceza 1974 af yasasıyla kalktı. TKP (M-L) davasında, müebbet hapis cezasına çarptırıldı. 1983 Ekim ayında cezaevinden çıktı. 1989 yılında Sosyalist Parti saflarına katıldı. SP’nin kongresinde MK ve BK üyeliğine seçildi. SP’nin kapatılması davası başlayınca, partiden istifa ederek İşçi Partisi kurucuları arasında yer aldı. Kurulmasından başlayarak İP MK ve Başkanlık Kurulu’nda görev yaptı. Saçak ve Teori dergileri YK Üyesi olarak çalıştı. Üç yıldır Teori dergisi Genel Yayın yönetmenliğini yapıyor. Evli ve 1 çocuk sahibi.

Hairdesigner
05-04-08, 01:50
http://www.biyografi.net/images/kisi/3940.jpg
Arzuhan Yalçındağ </B>
Arzuhan Doğan Yalçındağ, profesyonel iş hayatına 1990 yılında Milpa bünyesinde, Alman Quelle firması ile birlikte Mail Order şirketini kurarak başladı ve 1992 yılına kadar bu şirkette yöneticilik yaptı. 1993-1995 yılları arasında Alternatif Bank'ın kuruluş çalışmalarına katıldı ve bankanın faaliyete geçmesiyle beraber Yönetim Kurulunda yer aldı.

1995-1996 yılları arasında, Milliyet Dergi Grubunun yönetiminde görev alan Arzuhan Doğan Yalçındağ, Finans Bölümünün sorumluluğunu üstlendi ve 1996 yılında Kanal D'de çalışmaya başladı. Halen Doğan TV ve Radyolarda CEO ve Doğan Holding Yönetim Kurulu Üyeliği görevlerini sürdüren Arzuhan Doğan Yalçındağ, 1999 yılında CNN International ile Doğan Yayın Holding arasında haber kanalı kurulması yönündeki çalışmaları başlattı ve proje Amerikalı Time Warner Grubu ile ortak olarak 2000 yılında CNN TÜRK adıyla yayın hayatına başladı.
Yalçındağ, Aydın Doğan Vakfı'nın kurucularından olup, Yönetim Kurulu Üyeliği görevine halen devam ediyor.

Aynı zamanda, Türk Eğitim Gönüllüleri Vakfı, Türk-Amerikan İş Adamları Derneği, Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı Yönetim Kurulu Üyelikleri ve Kadın Girişimciler Derneği Kurucu Üyeliği görevlerini de sürdüren Yalçındağ, Avrupa Birliği için Kadın İnisiyatifinin Kurucu Başkanı olarak da Türkiye adına AB ülkelerinde lobi çalışmaları yürütüyor.

Arzuhan Doğan Yalçındağ TÜSİAD'ın yeni başkanı seçildi. TÜSİAD'ın tarihindeki ilk kadın başkan olan Arzuhan Doğan Yalçındağ, 'Başkanlık görevinin bana verilmesini büyük bir onur olarak değerlendiriyorum' dedi.

Hairdesigner
05-04-08, 01:51
Asım Ülker ( 1911)- (06.07.2001) </B>
1911 yılında, annesinin memleketi olan Trakya'da dünyaya geldi. 1912 yılında, babasının memleketi olan Kırım'a göç eden aile, ihtilal döneminin zorluklarını yaşadıktan sonra, 1929 yılında İstanbul'a döndü. Tahsilini, Kırım'da Rusça eğitim görerek tamamlayan Asım Ülker, Türkiye'de çok çetin şartlarda ve değişik konularda çalışmalar yaptıktan sonra, 1944 yılında kardeşi Sabri Ülker ile birlikte Ülker Gıda Sanayii'ni kurup 43 yıl süresince Yönetim Kurulu Başkanlığı görevinde bulunmuştu. 1987 yılında, çocukları ile birlikte Kar Şirketler Topluluğu'nu kuran Asım Ülker, halen topluluğun Yönetim Kurulu Başkanlığı görevini sürdürüyordu. 1941 yılında evlenen Ülker üç çocuk sahibiydi.6 Temmuz 2001 tarihinde vefat etti.

HAKKINDA YAZILANLAR

Asım Ülker vefat etti
Türkiye 7 Temmuz 2001

İSTANBUL - Kar Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Asım Ülker (90) vefat etti. Ülker Şirketler Grubu Başkanı Sabri Ülker'in de kardeşi olan Asım Ülker'in cenazesi Fatih Camii'nde öğle namazını müteakip kılınan cenaze namazından sonra Edirnekapı'daki Mehmet Akif Şehitliği'nde defnedildi.

Hairdesigner
05-04-08, 01:53
Asil Nadir ( 1941) </B>
1941 yılında Lefke'de İrfan ve Safiye Nadir'in oğlu olarak doğdu. Magosa'da gazete satarak büyüyen Asil Nadir, ailesinin 1963 yılında Londra'ya taşınması ile yeni bir hayata başladı. Babasının "Yaşam iştir, iş ise yaşam" sloganını kendisine rehber edinen Nadir, kısa bir süre sonra Londra'da Commercial Road'da bulunan bir cash-and-carry konfeksiyon şirketi olan Wear Well'i satın aldı. 70'li yılların başında şirket yılda bir milyon sterlin gelir getirmeye başlamıştı. 1985 yılı başlarında ise özel serveti çoktan 500 milyon sterlini aşmıştı. Türk kamuoyu, İngiliz pasaportlu Kıbrıslı Türk işadamı Asil Nadir ile 1980 yılında tanıştı. Asıl çıkışını 1984 yılında yaptı. Sunday Times gazetesi onu dünyanın en zengin insanları arasında 11. sıraya yerleştirmişti. Ayrıca risk üslenme bazında dünyanın 15 gözü pek işadamı arasında kabul ediliyordu.

Özal'ın tavsiyesi ile 1988 yılında Günaydın gazetesini satın alarak Türk basın dünyasına girdi. Güneş ve Gelişim dergi gruplarını da bu ilk satışın hemen ardından satın aldı. 1989'da tarım, gıda, tekstil, elektronik, denizcilik, turizm ve medya alanlarında bir imparator olarak kabul ediliyordu. 1990 yılı Nadir'in paravan şirketleri aracılığı Polly Peck hisselerini yapay olarak yükselttiği haberi Londra gündemine bomba gibi düştü. Bunun sonunda Asil Nadir dolandırıcılık ve borçları nedeniyle tutuklandı. 3, 5 milyon sterlinlik Ramadan Güney ve Ayşegül Nadir kefaletleri ile serbest bırakıldı.

15 Aralık 1990'da aleyhine 18 hırsızlık suçu ileri sürülüyordu. Kasım 1991'de ise bu suçlamaların sayısı 76'ya ulaşmıştı. 1992 yılının Haziran ayında ise suçlarının sayısı 76'dan 30'a düşürüldü. 93 Eylül'ünde yargılanmasına karar verildi. Mayıs 93'te, doğduğu ülkeye kesin dönüş yaparak hayatında yeni bir dönemi başlattı.

Hairdesigner
05-04-08, 01:53
Atalay Şahinoğlu ( 1939) </B>
1939’da Trabzon’da doğdu. 1957’de İstanbul Erkek Lisesi’ni bitirdi. İ. Ü. İktisat Fakültesi’nden mezun olduktan sonra yurt dışında İngilizce lisan eğitimi gördü. Koç Holding’e ait Bozkurt Mensucat ve Mazet Grubu’nda uzun yıllar üst düzey yönetici olarak görev yaptı. Hayatının büyük bölümü tekstil piyasasında geçti. 1984’te İTO Meclis Üyeliğine, 1990’da Yön. Kur. Başkanlığı’na seçildi. 1995’te yapılan seçimler sonrası İstanbul Ticaret Odası Meclis Başkanlığı görevini üstlendi. Halen Toprak Holding İcra Kurulu Başkanı ve Genel Koordinatörlüğü, (ASCAME) Akdeniz Ticaret Sanayi Odaları Birliği’nde Yönetim Kurulu ve Muhasip üyeliği, SS İstanbul Tekstil İmalat ve Satıcıları İşyeri Yapı Kooperatifi (İSTEK) Başkanlığını yürütmektedir. Çeşitli sosyal ve sportif amaçlı derneklere ve kulüplere üye bulunan Şahinoğlu evli ve iki çocuk babasıdır.

Hairdesigner
05-04-08, 01:53
Atilla Başoğlu ( 1954) </B>
ATİLLA BAŞOĞLU
ADANA MİLLETVEKİLİ
AK Parti
KAYSERİ - 1954, Osman - Seniye - Lise - İngilizce - Sanayici - Yüksel Tekstil A.Ş. Yönetim Kurulu Üyesi - Evli, 3 Çocuk.

Hairdesigner
05-04-08, 01:53
Atilla Yeşilada </B>
Global Menkul Değerler eski strateji uzmanı.. Halen CNBC-e'de borsa ve finans konusunda yorum yapıyor.. NTVMSNC'de de yazıyor..

Hairdesigner
05-04-08, 01:54
Avni Musullulu </B>
Yaşar Avni Musullulu, Sarı Avni diye de tanınır.
Avni Karadurmuş olan soyadını 1980 öncesinde Musullulu olarak değiştirdi. Türkiye'deki kaçakçılık işlerinin en büyük isimlerinden biri. İtalyan Mafyası ile ilişki içindeydi. Pizza Connection operasyonu ile ortaya çıkan ilişkiler ağında para aklaması ile ilgileniyordu. Adı İran-Kontra skandalına da karıştı. Birinci MİT Raporunda adı sık sık anılan Musullulu, daha sonra Altınoluk'a yerleşti. Basından ve polisten gizlenmeyi başaran Musullulu 5 Kasım 1998'de Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Dairesine bağlı polisler tarafından yakalandı. 6 Mayıs 1999'da 8 yıl 9 ay hapis cezasına çarptrıldı .

Hairdesigner
05-04-08, 01:54
http://www.biyografi.net/images/kisi/759.jpg
Aydın Ayaydın ( 1951) </B>
Aydın Ağan Ayaydın
İstanbul Milletvekili-ANAP
Mardin Derik-1951, Mehmet, Bedia-İstanbul İTİA, Marmara Üniv. Sosyal Bilimler Enst.İktisat Master ve Doktora -İngilizce-Ekonometri Profesör Dr., Öğretim Üyesi-Bankalar Birliği Başkanı, Emlakbank Gn.Md. ve Yön.Kur.Başkanı, Vakıfbank Genel Müdürü, Şekerbank Genel Müdürü, İş Bankası, Sınai Kalkınma Bankası ve Sınai Yatırım Bankası Yön.Kur.Üyesi, İKV , İAV Yönetim Kurulu Üyesi, M.Ü. Öğretim Üyesi, Hür Sigorta Yönetim Kurulu Başkanı, BJK Asbaşkanı ve Basın Sözcüsü, Rekabet Kurulu Başkanı, -Evli, 3 Çocuk.

Hairdesigner
05-04-08, 01:54
Aydın Bolak ( 13.08.1925) </B>
Adı Soyadı : Ahmet Aydın Bolak
Doğum tarihi : 13.08.1925
Doğum yeri : Balıkesir
Mesleği : Hukukçu - İşadamı
Mezun olduğu okul : İst. Ünv. Hukuk Fakültesi
E-Mail : ahmet@aydinbolak.com
internet adresi: www.aydinbolak.com
Eşinin adı : Ayşe Selma
Çocukları ve doğum tarihleri : Halil Doğan 1961


13 Ağustos 1925 yılında Balıkesir'de doğdu. Istanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nden mezun olduktan sonra Balıkesir'e maiyyet memurluğu, kaymakam vekilliği, kaymakamlık ve avukatlık yaptı. Hürriyet Partisi kurucuları arasında yer aldı ve CHP Balıkesir milletvekili olarak 1961-1965 yılları arasında parlamentoda bulundu.Vakıfların yeniden kurulmasını sağlayan 903 sayılı kanunu o teklif etti. Uzun süre Türk Petrol Holding Yönetim Kurulu Başkanlığı yaptı bilahare ayrıldı.Hayırsever ve medeniyet görüşü olan bir insan.

Türk Eğitim Vakfı, Türkpetrol Vakfı, Göğüs Cerrâhisi Vakfı, TÜSEV-Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı, TEMA Vakfı, İstanbul Trafik Vakfı, Türk Mûsıkîsi Vakfı gibi çok sayıda vakfın kurucu ve yöneticileri arasında bulunmaktadır.
1965'den sonra ticârî ve sınâî alanlara girmiş ve başta petrol, turizm, gemi inşâ, nebatî yağlar ve gıda gibi konular olmak üzere çok sayıda şirkete kurucu, hissedâr ve yönetici olmuştur.Ahmet Aydın Bolak evlidir, bir oğul, iki torun sahibidir.

Hairdesigner
05-04-08, 01:55
Aydın Doğan ( 15.04.1936) </B>
15 Nisan 1936 tarihinde Kelkit’te, bölgenin köklü ailelerinden birinin oğlu olarak dünyaya geldi. İlk ve orta öğrenimini Kelkit’te, lise öğrenimini Erzincan’da tamamladı. 1956-1960 yılları arasında İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Mektebi’nde okudu. Öğrencilik yıllarında “Talebe Cemiyeti” başkanlığı yaptı. 1958’de daha öğrenimini bitirmeden iş hayatına atıldı. Nakliyecilik, müteahhitlik, otomobil, ticari araç ve inşaat makinaları gibi değişik sektörlerde ticaret yaptı. 1961 yılında ilk şahsi şirketini kurdu, 1970 yılına kadar şirket toptan ticaret alanında varlık gösterdi.

1974’te yeni şirketiyle, sanayi alanına adım attı. 1974’ü izleyen yıllarda İstanbul Ticaret Odası Meclis ve Yönetim Kurulu Üyeliği’ne, Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Yönetim Kurulu Üyeliği’ne seçildi.

1979 yılında Milliyet Gazetesi'ni devralarak, basın ve yayıncılık dünyasına girdi, 1994 yılında Hürriyet Gazetesi’ni de satın alarak medyadaki varlığını pekiştirdi, çalışmaları ile bu alanda yükselen bir grafik çizdi. 1986-96 yılları arasında Türkiye Gazete Sahipleri Sendikası Başkanlığı’nı yürüttü. 1998 yılında Tokyo’da yapılan Dünya Yayıncılık Birliği (World Association of Newspapers –WAN) toplantısında seçimle Yönetim Kurulu Üyeliği’ne getirilen ilk Türk oldu.

1999 yılında T.C. Devlet Üstün Hizmet Madalyası ile ödüllendirildi. 1999 yılında yılında Girne Amerikan Üniversitesi'nden, 2000, 2001 ve 2005 yıllarında ise, sırasıyla, Ege Üniversitesi, Bakü Devlet Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi’nden fahri doktora ünvanı aldı.

1996 yılında Aydın Doğan Vakfı’nı kurarak, kültür, eğitim, sosyal alanlarda yapmakta olduğu hizmetlerini bir şemsiye altına topladı. Kendisini ve aile fertlerinin ismini taşıyan sekiz okul yaptırdı. Vakıf her yıl dünyanın en saygın ödüllerinden biri olan Aydın Doğan Uluslararası Karikatür Yarışması’nı düzenliyor, Genç İletişimciler Yarışması ile de iletişim öğrenimi görenlere destek veriyor. Ayrıca verdiği Aydın Doğan Ödülü’yle edebiyattan müziğe, mimarlıktan sosyal bilimlere kadar çeşitli kültür ve sanat alanlarına da destek oluyor.

Aydın Doğan, 1977 yılından bu yana İstanbul Ticaret Odası vergi rekortmenleri arasındadır. 1961 yılında üç kişiden oluşan şirketini bugün 11.000’i aşkın çalışanıyla Türkiye’nin en büyük üç grubundan biri haline getirmiştir. Doğan Grubu’nun medyadan enerji dağıtımına, endüstriden turizme, telekomünikasyondan sigortacılığa kadar geniş bir sektörel yelpazede üretim yapan ya da hizmet veren şirketleri bulunmaktadır.

Aydın Doğan evlidir, dört çocuk ve dört torun sahibidir.

Kısaca Doğan Grubu

1950'lerde ana işi ticaret olan küçük bir şirketle başlayan Doğan Grubu, hızla gelişerek Türkiye' nin en büyük ve mali açıdan en güçlü gruplarından biri haline gelmiştir. Doğan Gurubu bünyesinde bugün iki büyük holding kuruluşu yer almaktadır: Doğan Şirketler Grubu Holding A.Ş. ve Doğan Yayın Holding A.Ş.

Doğan Grubu, ana faaliyet alanları olan enerji dağıtım, sigorta ve medyanın dışında turizm, sanayi ve ticaret alanlarında da faaliyet göstermekte ve Türkiye'nin en büyük üç holdinginden birini oluşturmaktadır. Uzun yıllardır finans alanında da faaliyetleri olan Doğan Grubu, Dışbank’ı uzun vadeli yapılanma stratejisi içinde Fortis Grubu’na satarak bankacılık sektöründen çıkmıştır. Doğan Holding dışında hisseleri İstanbul Menkul Kıymetler Borsası'nda (İMKB) işlem gören Grup şirketleri, Doğan Yayın Holding, Ray Sigorta, Milpa, Çelik Halat, Ditaş, Hürriyet, Milliyet, Petrol Ofisi ve Doğan Burda'dır.

Türkiye'nin en büyük üç holding grubu arasında yer alan Doğan Grubu, müşteri odaklılık, yenilikçi fikirler ve Türk ekonomisinin gelişimine katkı sağlamada kararlılık ilkelerini birleştiren uzun vadeli iş stratejilerini uygulamaktaki başarısıyla tanınmaktadır. Doğan Grubu, değişim sürecini başarıyla yönetme ve müşterilerine geniş bir faaliyet ağı ile ulaşan yenilikçi hizmetler yaratma geleneklerinin yanı sıra, sağlam yönetim, dürüstlük ve yüksek etik standartlara bağlılık ilkeleri ile çalışmaktadır. Doğan Grubu, iyi kurumsal yönetişim ilkesinin uygulanması ve sergilenmesini önümüzdeki beş yıl için en önemli hedefi olarak belirlemiştir.

Doğan Grubu, kurucusu Aydın Doğan önderliğinde, hedef kitlenin yaşam biçimine uygun, zamanında ve yerinde hizmetler sunabilmek; Grup şirketleri ve uluslararası ortaklıklarla yaratılan sinerji aracılığıyla da hissedarlarına artı değer yaratmak için gerekli çalışmalarını sürdürmektedir.

Doğan Grubu, global iş anlayışı çerçevesinde, AOL-Time Warner grubundan CNN, the Universal Music Group, Burda GmbH ve Egmont Yayıncılık gibi uluslararası şirketlerle ortaklıklar kurmuştur.

Grup, Türkiye'nin içinde bulunduğu sosyal ve ekonomik sınırlamaların bilinciyle geliştirdiği sosyal sorumluluk projelerini Aydın Doğan Vakfı eliyle uygulamaya koymaktadır, bugüne kadar bu tür projelere 10 milyon Amerikan dolarını aşan yatırımda bulunmuştur.

Doğan Holding'in toplumsal sorumlukların bir yansıması olarak Kelkit yöresinde yürütülen organik tarım projesi, Avrupa Komisyonu İşletmeler Genel Müdürlüğü tarafından, "Avrupa Çapında Kurumsal Sosyal Sorumluluk Bilincini Artırma Kampanyası" için düzenlenen yarışmada seçilen 10 projeden biri olmuştur.

Doğan Grubu'nun 2004 yılı konsolide geliri 5,7 milyar Amerikan dolarını aşmıştır. 2004 yılında Hazine’ye vergi ve benzeri fon, harç gibi kesintiler yıoluyla sağladığı katkı 680,2 milyon Amerikan dolarıdır.

Hairdesigner
05-04-08, 01:55
http://www.biyografi.net/images/kisi/925.jpg
Aydın Menderes ( 1946) </B>
İstanbul Milletvekili-
ANKARA - 1946, Adnan, Fatma Berrin - Ankara İktisadi ve Ticari İlimler Akademisi - İngilizce - Çiftçi, Serbest Ticaret - V inci Dönem Konya, XX nci Dönem İstanbul Milletvekili - Büyük Değişim Partisi Kurucu Üyesi ve Genel Başkanlığı, Demokrat Parti Eski Genel Başkanı - Evli.

x
İzmir'in muteber ailelerinden Evliyazadeler'in kızı Fatma Berin Hanım ile Katipzadeler'den Adnan Bey'in uçüncü oğlu olarak 1946 yılında Ankara'da dünyaya gelmiştir.

Henüz çocuk denilecek yaşta iken 1961 yılında babası merhum Başbakan Adnan Menderes'i Hak'ka uğurlamıstır. Bilahare Ankara Koleji'ni bitirdikten sonra yüksek ögrenimini Ankara İktisadi ve Ticari İlimier Akademisi'nde 1968 yılında tamamlamıştır.

1970’te katıldıgi aktif siyasette, İl Başkanlığından Genel Başkanlığa kadar her kademede faaliyet göstermistir.

1972'de Yüksel, 1978'de Mutlu ağabeyinin genç ölümlerinin ardından zor zamanlarını yaşamayı sürdürür. 1977'de Adalet Partisi'nden, 1995'te Refah Partisi ve 1999'da Fazilet Partisi'nden olmak üzere üç defa milletvekili secilir.

1991 yılında, ömrünün devam eden yıllarını birlikte paylaşacağı Ümran Hanım'la evlenir. 1994'te ise valide-i Istırab olan Berin Hanımı Sahib'ine iade eder. Vakti elverdikce Çakirbeyi Çiftliğin de (Aydın) toprakla haşır-neşir olmuş, onun dilini ve hallerini ögrenmişdir. Bu sebepten olsa gerek asıl mesleğinin çiftçilik olduğunu belirtir.

Bu düşkünlüğünü tüm vatan topraklarına teşmil ederek edindigi engin tarih ve edebiyat kültürü ile sağlam ekonomi bilgisi; mükemmel siyasi tahlillerine ve aldığı büyük kararlara kaynak teşkil etmiş olsa gerek.
x

Siyasete 1970'de Aydın'da Demokratik Parti'nin İl Başkanı olarak girdi. 1977'de Adalet Partisi Konya Milletvekili ve 1978'de aynı partinin Genel İdare Kurulu Üyesi oldu. 12 Eylül sonrasında 10 yıl siyasetten yasaklılar kapsamında yer aldı.

1987'de bu yasaklar kaldırıldıktan sonra 4 yıl siyasete dönmedi. 1993'de kurucusu olduğu Büyük Değişim Partisi Genel Başkanlığına seçildi. 1994'de bu partinin birleşmesiyle Demokrat Parti Genel Başkan'ı oldu.

1995'de Refah Partisi'nden İstanbul Milletvekili olan Aydın Menderes 1996 yılında aynı partinin Genel Başkan Yardımcılığı'na getirildi. 1999'da Fazilet Partisi'nde İstanbul Milletvekili olan Aydın Menderes aynı yıl Fazilet Partisi'nden istifa etti. 3 Kasım 2002'de DYP'den Aydın Milletvekili adayı oldu. DYP üyesi olarak siyasete devam etmektedir.

Siyaset dışında Aydın Çakırbeyli'de çiftçilikle meşgul olmaktadır.

ESERLERİ

Tarihte Bir Yolculuk, Dergah Yayınları 1987; Aydın Menderes ve Siyasette Yeni Yönelişler, Dergah Yayınları 1992 (Söyleyişlerinden olusan bir secme); Yirmibirinci Yüzyıla Girerken Dünya ve Türkiye, Demokrat Parti Yayınları; Yirmibirinci Yüzyıla Girerken Demokrat Parti'nin Misyonu, Demokrat Parti Yayınları 1995; Gelenekten Güncele, Gün Yayıncılık 1999; Devletin Alınyazısı , Kızılelma Yayınları 2005.

Hairdesigner
05-04-08, 01:55
Aydın Yardımcı </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

O şimdi kaptan
Yavuz Donat
Sabah 8 Ağustos 2001

Aydın Yardımcı... Kamuoyunun "pek tanımadığı" bir isim... Mesut Yılmaz tarafından "MKYK üyeliğine" aday gösterildi... Ve "733 oyla" MKYK üyesi oldu.
Kimdir bu Aydın Yardımcı?
Söyleyelim: "İçimizden biri." Siyasetten "bir şey beklemeyen", buna karşılık "ülkeme ne verebilirim" diye çırpınan bir halk kahramanı.
***
Ankara'nın Keskin ilçesinin, Konur köyünden. "Dokuz kardeşin" en küçüğü. Ankara'da "teknik okulda" okudu.
Öğrenciyken, okul harçlığını çıkarmak için "Güven Park'ta su satardı." Yılbaşılarda, bayramlarda da, Ulus Postanesi'nin
önünde "kartpostal." 1970'te "Almanya'ya gitti."
"Magirus" fabrikasına.
"İşçi" olarak.
O gün bugündür Almanya'da.
***
Gündüzleri Magirus'ta çalışır, akşamları "başka fabrikalara" giderdi. "Makine temizliğine."
Eşi de "çakmak fabrikasında" çalışırdı... Ronson'da. 1975'te fabrikayı bıraktı.
"Küçük bir market" açtı.
"Et" satıyordu.
Yaz kış... Gece gündüz çalıştı.
1978'de "toptancıydı."
"Şu anda" ise...
"Koyun eti" konusunda sadece Almanya'nın değil,
"Avrupa'nın en büyüğü."
Tam bir "Avrupa kaplanı."
***
Aydın Yardımcı, öğrenciliğinden beri "dernekçi...
Cemiyetçi... Örgütçü."
"Türk-Alman Dostluk Derneği"nin kuruluşunda emeği var.

Bir ara baktık...
"Türk işadamlarını" örgütlüyordu.
Gerekçesi şuydu:
- Birbirimizle acımasızca rekabet etmeyelim...
Örgütlenelim... Alman'la, Fransız'la, İngiliz'le rekabet edelim.
"Dediğini" de yaptı.
İşadamlarını bir "federasyon" çatısı altında topladı.
***
1998'de bir gün dedi ki: - ANAP'ın Avrupa şubesini kuracağım. Ve kurdu da.
1999 seçimlerine giderken "keşke milletvekili olsa...Avrupa'daki Türkler'in sesini meclise taşısa" diye
yazmıştık. Şimdi "Avrupa Anavatan Dernekleri Federasyon Başkanı."

Dernek Almanya içinde de (Köln, Berlin, Hamburg, Frankfurt, Stutgart) temsilcilik açtı. Almanya dışında da. (Avusturya, Hollanda, Belçika,İsviçre.)
***
Geçenlerde "ANAP federasyonunun" Köln'deki merkezine gitmiştik. Sadece "ANAP sempatizanları" yoktu. Kapı "her siyasi görüşe" açıktı. Aydın Bey dedi ki: - Ortak hedefimiz büyük Türkiye... Parti farkı önemli değil.
***
Otuz ülkede "insanımız" yaşıyor. Sadece Avrupa'daki "Türk nüfusu" üçbuçuk milyon. Mesut Yılmaz'ı "onlardan birini parti yönetimine taşıdığı için" kutluyoruz. Kongrede, Aydın Bey'i görünce "Hacı amca nasıl" diye sorduk.
Başladı gülmeye: - Babam mı?.. 116 yaşını dolduruyor... Senden, benden
sağlam... İstersen gel eve gidelim, gör.
***
Mazisi, kendisinin ve yapacağı hizmetlerin kefili olan Yardımcı'ya, bu yeni görevinde başarılar diliyoruz.

Hairdesigner
05-04-08, 01:56
http://www.biyografi.net/images/kisi/2280.jpg
Aydın Osman Erkan ( 1932)- (01.11.1998) </B>
1932 yılında ünlü bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Aydın Osman Erkan'ın Ubıhların Şhaplı ailesine mensup Hicaz Valisi ve Medine Muhafızı olan büyükbabası Ferid Paşa, İmam Şamil'in torunu Nefiset Hanımla evliydi. Babası Hamza Osman Erkan ise Birinci Dünya Savaşında görev yapmış bir subaydı ve daha sonra Sakarya milletvekili olarak politika hayatına atıldı.

Aydın Osman Erkan sadece erkek örencilerin eğitim gördüğü özel bir eğitim kurumu olan İstanbul'daki İngiliz Koleji'nde (English High School For Boys) eğitim gördü. Okulu bitirdikten sonra Türk Silahlı Kuvvetleri'nde üsteğmen olarak görev aldı.

1953 yılında hükümet tarafından Amerikan Çiftçiler Federasyonu'nun desteklediği iki yıllık bir tarım ve işletme programına Türkiye'yi temsilen katıldı. Amerika'nın dört bir yanındaki okullarda, üniversitelerde Türkiye'yi tanıtan konuşmalar yaptı ve dersler verdi.

İstanbul'a döndükten sonra babası politik kariyerini sürdürdüğünden dolayı, aileye ait büyük çiftliğin işletmesini üstlendi. Tarım hakkında edinmiş olduğu yeni bilgi ve teknikler sayesinde çiftliğin verimliliğini rekor düzeye ulaştırdı ve yıllar boyunca "Ekonomi ve Politika" gazetesinde bir sütunda her gün tarım üzerine makaleler yazdı.

Erkan, başarlı çalışmalarıyla Çerkes diasporası içerisinde büyük saygı kazanmıştı. Ölümünden kısa bir süre önce yazdığı "Tarih Boyunca Kafkasya" adlı eserin yanı sıra Taitbout de Marigny'nin "Çerkesya Seyahatnamesi", Edmund Spencer'in "Kırım ve Kafkasya Gezileri" ve Ramazan Traho'nun "Çerkesler" adlı eserlerinin Türkçe çevirilerini de yaptı.

Aydın Osman Erkan, 1 Kasım 1998 yılında Aydın'da hunharca işlenen bir cinayet sonucu aramızdan ayrıldı.