PDA

View Full Version : Biyografiler



Sayfalar : 1 2 3 4 5 6 7 8 9 [10] 11 12 13 14 15 16 17 18 19 20 21 22 23 24

Sevda_Rapcisi
07-10-07, 02:31
Abdurrahman Çaycı </B>
1927 yılında Ahlat’da doğdu. İlk ve orta öğrenimini Kastamonu, lise öğrenimini Kayseri’de tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden mezun oldu. İsviçre’nin Neuchatel Üniversitesi’nde “La Question Tunisienne et La Politique Ottomane” konulu tezi ile doktorasını tamamladı. 1968’de Doçent, 1975’de de Profesör unvanını aldı.
Kayseri Lisesi Müdür Yardımcısı olarak görev yaptıktan sonra İsviçre Bölgesi Kültür Ataşe ve Müfettiş Yardımcılığı, Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Kurucu Başkanlığı, Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Tarih Bölümü Başkanlığı Erciyes Üniversitesi Rektör Yardımcılığı ve İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kurucu Dekanı görevlerinde bulunmuştur. TRT Yönetim Kurulu Üyeliği ve Başkan Yardımcılığı da yapan Prof. Dr. Abdurrahman ÇAYCI, Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitisü Müdürü iken emekliye ayrıldı. 1983-2001 yılları arasında Atatürk Araştırma Merkezi Bilim Kurulu Üyeliği yapmıştır.

Prof. Dr. Abdurrahman ÇAYCI’nın “La Question Tunisienne et La Politique Ottomane” ve “Büyük Sahra’da Türk-Fransız Rekabeti” isimli eserleri Arapça’ya tercüme edilmiştir. “Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Milli Bağımsızlık ve Çağdaşlaşma Önderi, Hayatı ve Eseri” ile “Türk-Ermeni İlişkilerinde Gerçekler” başlıklı eserleri Atatürk Araştırma Merkezince yayınlanmıştır. Adı geçenin Atatürk, Milli Mücadele, Çağdaşlaşma ve Kuzey Afrika Türk Tarihi ile ilgili yayınlanmış birçok makalesi bulunmaktadır.

Sevda_Rapcisi
07-10-07, 02:31
Abdurrahman Kadrizade ( 1894)- (1939) </B>
Kırım Türk Edebiyatı

Kırım şairlerinden Abdurrahman Kadrizade (1894-1939) medrese tahsilini tamamladıktan sonra Arap, Fars ve Rus dillerini öğrenmiştir. "Yanı Dünya" gazetesinde çalışırken siyasi kitapları, ders kitaplarını ve edebi eserleri Kırım Türkçesi'ne tercüme eder. Diğer Türk boylarının folklorunu ve Kırım sözlü edebiyatını çok iyi bilir. Kadrizade, halk arasında anlatılan masalları, tekerlemeleri, yırları çınları ve atasözlerini derleyerek gazetelerde yayınlar. Kadrizade, masallardan fıkralardan faydalanarak "Molla Nefsi", "Aksak Temir ve Nasreddin", "Çırk Mırk mı, Mırk Çırk mı?", "Nasreddin Oca ve Karısı" gibi satirik eserler de yazmıştır.

Abdurrahman Kadrizade 1927 senesinde "Kızma Be Yau!", "Birkaç Öğütler" veya "Öğütlerim" gibi şiirlerinde insan hayatındaki eksikleri, çirkinlikleri tenkit ederek kendi düşüncelerini, öğütlerini anlatır.

Kırım Türkleri Edebiyatı Yrd.Doç.Dr. Zühal Yüksel kirimdernegi.org.tr

Sevda_Rapcisi
07-10-07, 02:31
Abdurrahman Küçük ( 1945) </B>
Ankara Milletvekili-MHP
ERZİNCAN-TERCAN - 1945, Rasim, Leyla - Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi - Fransızca, Arapça - Prof.Dr., Öğretim Üyesi - MEB Öğretmeni, MEB Yaykur Planlama Prog. ve Değ. Başuzmanı, Kredi ve Yurtlar Kurumu Kredi Müdür Yardımcısı, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi ve Dekan Yardımcısı, Fakülte Kurulu ve Yönetim Kurulu Üyesi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyesi - TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Başkanı - Evli, 4 Çocuk.

Sevda_Rapcisi
07-10-07, 02:31
Abdurrahman b. Avf </B>
Eshâb-ı kirâmın büyüklerindendir. Âşere-i mübeşşeredendir. Önce îmâna gelen sekiz kişiden biridir. Habeşistâna ve Medîne-i münevvereye hicret etdi. Bütün gazâlarda bulundu. Uhud gazâsında yirmibir yerinden yaralandı. Ayağından aldığı yaradan, hafîf topal kaldı. O muhârebede on iki dişi de kırıldı. Çok sadaka verirdi. Bir günde, Allah rızâsı için, otuz köle âzâd etmişdir. Çok zengin idi. Büyük tüccâr idi. Hazret-i Ömerden sonra, halîfe namzedi olan altı kişiden biri idi. Halîfe olmak istemedi. Çekildi. Hazret-i Osmânın halîfe olmasını ilk istiyen budur. Otuzbir senesinde, yetmişbeş yaşında iken vefât etdi. İri, beyâz, yakışıklı idi "radıyallahü teâlâ anh".

Sevda_Rapcisi
07-10-07, 02:33
Abdurraim Altanlı ( 1898)- (1976) </B>
Kırım Türk Edebiyatı

Şiir yazmaya 1922 yılında Kırım'da başlayan Abdurraim Altanlı (1898-1976), sürgün bölgelerinde de Kırım Türk şiirinin canlanmasında ve genç şairlerin yetişmelerinde oldukça önemli bir rol oynamıştır.
Eserlerinde sosyalizm propagandası yapmıştır.Şiirlerinde geleneksel şiir ile yeni şiiri birleştirmiştir.
Şairin bu dönemde yazdığı şiirleri "Sevem Seni Partiyam!" (1962), "Menim İzlerim" (1970), "Kanatlı kıvançım" (1972), "Şiirler" (1979) isimli şiir kitaplarında neşredilmiştir.

Abdurraim Altanlı'nın şiirleri yanında edebi bir tenkitçi olarak yazdığı edebi ve sosyal makaleleri de vardır. "Üseyin Şamil Toktargazive Asan Çergeyev" isimli makalesi, 1924'de "Yanı Çolpan" dergisinde basılır. 1934-36 senelerinde derin bilgisi ve araştırmalarına dayanarak hazırladığı edebiyat tarihi ile ilgili makaleleri "Bolşevik Yolu" ve "İleri" dergilerinde basılmıştır.

Abdurraim Altanlı Şeyhzade (1898-1976), komünist dönemin en verimli şairlerinden biridir. Altanlı'nın 1922 yılında gazete ve dergilerde şiirleri yayınlanmaya başlar. "Yaş Komünist Yırı" isimli eserine "Yoksul" imzasıyla neşreder. 1928'de "Traktör"; 1930'da "Ateşli Satırlar"; 1932'de "Yeniş Yırları" isimli şiir kitapları çıkar. 1935 yılında "Bu Epoha" adlı eserinde şiirlerini, hikayelerini denemelerini toplamıştır.

Kırım Türkleri Edebiyatı Yrd.Doç.Dr. Zühal Yüksel kirimdernegi.org.tr

Sevda_Rapcisi
07-10-07, 02:33
Abdül Selim Zaif </B>

Abdül Selim Zaif, 11 Eylül saldırılarından önce kendilerini tanıyan bir kaç ülkeden bir olan Pakistan'daki Taliban büyükelçisi. Krizden sonra Taliban'la ilgili tek haber kaynağı haline gelen Zaif, sık sık basın toplantıları düzenleyerek Taliban yönetiminin gelişmelere dair görüşlerini aktarıyor.

Sevda_Rapcisi
07-10-07, 02:33
Abdülbaki Gölpınarlı ( 12.01.1900)- (25.08.1982) </B>
Asıl adı Mustafa İzzet Baki (d. 12 Ocak 1900, İstanbul -ö. 25 Ağustos 1982, İstanbul), tasavvuf, tarikatlar, divan edebiyatı ve İran edebiyatı üzerine yapıtlarıyla ünlü edebiyat tarihçisi.
Mevlevi tarikatı üyelerinden gazeteci Ahmed Agâh Efendi'nin oğluydu. Babasının ölümü üzerine Gelenbevi İdadisi'nin son sınıfından ayrılmak zorunda kaldı, bir süre kitapçılık ve ilkokul öğretmenliği yaptı. 1927'de Erkek Muallim Mektebi'ni, 1930'da İstanbul Darülfünunu Edebiyat Fakültesi'ni bitirdi. Konya, Kayseri, Balıkesir ve Kastamonu liseleri ile İstanbul Haydarpaşa Lisesi'nde edebiyat dersleri verdi. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nde metinler şerhi okuttu. Ankara'da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nde İslam-Türk tasavvuf tarihi ve edebiyatı okuturken (1945) Türk Ceza Kanunu'nun 141. maddesine aykırı davrandığı gerekçesiyle tutuklandı, 10 ay hapis yattıktan sonra aklandı. 1949'da kendi isteğiyle emekliye ayrıldı. Gölpınarlı, Türkiyat Mecmuası, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Mecmuası ve Şarkiyat Mecmuası gibi yayın organlarında edebiyat tarihi ve fütüvvetle ilgili çok sayıda makale yayımladı, Türk Ansiklopedisi ile İslam Ansiklopedisi'ne çeşitli maddeler yazdı.

ESERLERİ

Melâmilik ve Melâmiler (1931) ve Kaygusuz-Vizeli Alâeddin'den (1933) sonra, 1936'da doktora tezi olarak hazırladığı Yunus Emre, Hayatı, Sanatı, Şiirleri'ni (6. bas. 1986) yayımladı. Onu Yunus Emre ile Âşık Paşa ve Yunus'un Batıniliği (1941) ve Pir Sultan Abdal (1943; P. N. Boratav ile birlikte) izledi. Gölpınarlı, Celaleddin Rumi'nin (Mevlânâ) Mesnevi'sini (1941-46, 6 cilt) Türkçeye çevirdi. Yunus Emre Divanı'nı (1943, 2 cilt) yayıma hazırladı.

Gölpınarlı'nun 1945'te yayımladığı Divan Edebiyatı Beyanındadır'da yer alan edebiyat eleştirisi tartışmalara yol açtı. Kitabın savına göre divan edebiyatı İran edebiyatının kötü bir taklidiydi; toplum sorunlarıyla ilgilenmiyor, insanları uyuşukluk ve tembelliğe iterek hayalcilik ve kadere boyun eğmeye özendiriyordu. Sonraları divan şiirine daha yumuşak bir tutumla yaklaşan Gölpınarlı Fuzuli Divanı (1948), Nedim Divanı (1951) gibi yapıtları yayıma hazırladı.

Gölpınarlı, Mevlânâ Celaleddin (1951), Mevlânâ'dan sonra Mevlevilik (1953), Mevlevi Âdap ve Erkânı (1963) ve Mesnevi Şerhi'nde (1973, 6 cilt) Mevleviliğin dünya görüşünü işleyerek yorumladı. Tasavvuf, tasavvuf edebiyatı, mezhepler ve tarikatlar konusunda da Menâkıb-ı Hacı Bektaş-ı Veli (1958), Alevî, Bektaşî Nefesleri (1963), 100 Soruda Türkiye'de Mezhepler ve Tarikatlar (1969), 100 Soruda Tasavvuf (1969), Türk Tasavvuf Şiiri Antolojisi (1972), Tasavvuftan Dilimize Geçen Deyimler ve Atasözleri (1977) gibi geniş kapsamlı çalışmalar yayımladı. Öbür yapıtları arasında Şeyh Galip, Hayatı, Sanatı, Şiirleri (1953), Nailî-i Kadim, Hayatı, Sanatı, Şiirleri (1953) Kaygusuz Abdal-Hayatı-Kul Himmet (1953), Nesimî-Usulî-Ruhî (1953), Divan Şiiri (1954-55, 4 kitap), Oniki İmam (1958), Nasreddin Hoca (1961), Yunus Emre ve Tasavvuf (1961), Yunus Emre, Risâlat al-Nushiyye ve Divan (1965), Simavna Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin (1966), Hz. Muhammed ve İslam (1969), Şeyh Galip, Seçmeler (1971), Hurufilik Metinleri Katalogu (1973), Hayyam ve Rubaileri (1973), Müminlerin Emiri Hz. Ali (1978), Tarih Boyunca İslam Mezhepleri ve Şiilik (1979) sayılabilir. Gölpınarlı'nın ayrıca bir Kuran çevirisi (Kuran-ı Kerim ve Meali, 1955) vardır.

Sevda_Rapcisi
07-10-07, 02:34
Abdülhak Şinasi Hisar ( 1888)- (03.05.1963) </B>

Cumhuriyet dönemi romancılarından, yazar. 1888'de İstanbul'da doğdu. Münevver ve Hazine-i Evrak gazetelerini çıkarmış olan Mahmud Celaleddin Beyin oğludur. Mekteb-i Sultani (Galatasaray Lisesi)den mezun olduktan sonra yüksek tahsilini
Paris'te Ecol Libre des Science Politiques'te yaptı.

Küçük yaşta bir Fransız mürebbiyeden Fransızca, Tevfik Fikret'ten de Türkçe dersleri aldı. Çocukluğu Boğaziçi, Büyükada ve Çamlıca gibi İstanbul'un en güzel yerlerinde geçti.

Mektep ve çevresinin tesiri ve batılı tarzda eğitilmiş olmasının bir neticesi olarak; geçmişe karşı menfi görüş ve geçmişi hafife alış ve peşin hükümlerle dolu ruh ve kafa ile Paris'e giderek Jön Türklerin faaliyetlerine katıldı. Paris'te bulunan Fransız yazar ve şairlerle tanıştı. Bazılarının hayranı oldu. İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra İstanbul'a döndü (1908). Bir Fransız şirketinde memur olarak çalıştı. Stines Şirketinde Osmanlı Hükumetinin umumi katipliğini yaptı (1913 - 1920).

İstanbul'da çeşitli yerlerde çalıştıktan sonra, Ankara'da Hamdullah Suphi'nin tavassutu ile Balkan Birliği Cemiyetinde umumi katip ve dış işlerinde müşavir olarak çalıştı (1931-1945). Barış konferansı için Amerika'ya gitti. Dönüşte İstanbul'a yerleşti. Çeşitli bankaların idare meclis azalığında çalıştı. Hayatında hiç evlenmedi. Niçin evlenmediği sorulduğunda; "Oğlum olsa komünist,
kızım olsa saçını uzatıp film yıldızı olur; evlenmek mi? Allah korusun!" demiştir. 3 Mayıs 1963'te vefat etti.

Abdülhak Şinasi, yazı yazmaya mütareke yıllarında başladı. Dergah, İleri, Medeniyet, Ağaç, Türk Yurdu, Milliyet ve Dünya gibi dergi ve gazetelerde tenkit ve deneme türünde yazılar yazdı.

Önceleri geçmişi tenkid eden Abdülhak Şinasi, Fransa'ya gittikten sonra, geçmiş zamanı övmeye başladı. Mazi şuurunu canlandırmaya çalıştı. "Bir millete yapılabilecek en sinsi ve en şeytani hücum, onun vicdanından mazisini almak, hafızasından mazisini yok etmektir." diyerek mazinin önemini belirtmiştir.

Yazdığı romanlarda da geçmiş zamanın özlemini anlatır. Olaylara değil, zamana, mekana, eşyaya, duygu ve düşüncelere, insanlara ve onların kıyafetlerine çok değer verir. Üslubu şahsi ve orijinaldir. Hiç bir zaman dilde kelime tasviyesine kapılmamış, dilin ahenginden istifade etmesini bilmiş ve şiire kaçan bir dil kullanmıştır.

ESERLERİ

Fehim Bey ve Biz, Çamlıca'daki Eniştemiz, Ali Nizami Bey'in Alafrangalığı ve Şeyhliği adlı romanları yanında, Boğaziçi Mehtapları, Boğaziçi Yalıları, Geçmiş Zaman Köşkleri gibi hatıra, deneme, şiir türünden eserler de vermiştir. İstanbul ve Pierre Loti ile Yahya Kemal'e Veda diğer eserlerindendir. Ahmet Haşim'le ilgili olarak; Ahmet Haşim, Şiiri ve Hayatı adlı eseri yazmıştır.


Geçmiş Zaman Fıkraları
Abdülhak Şinasi Hisar
Bağlam Yayınları / Anlatı Dizisi

Türklerin Marcel Proust'u Abdülhak Şinasi Hisar yeni bir kitap yayınladı: "Geçmiş Zaman Fıkraları". Bu kitap ne bir romandır, ne de bir hikaye kitabıdır. Türk edebiyatında şimdiye kadar görülmemiş bir türdendir, bir çeşit tarih antolojisidir. Değerli yazı ustası, çocukluğunun, gençliğinin, gördüğü ya da duyduğu bütün tarih olaylarını san'atçı açısından değerlendirerek bu kitapta toplamış. Sultan Selim'den Meşrutiyet çağına kadar birçok ilgi çekici anı, beş on satırlık fıkralarla, gözlerimizin önüne seriliyor. Bunların arasında çok işittiklerimiz, bildiklerimiz de var. Ama Hisar ustanın kalemi en bildiklerimize bile yepyeni bir tat vermiş. Onları okurken bütün bu bilgilerimizi unutmuşuz da yeniden öğreniyormuşuz gibi bir duyguya kapılıyoruz.
Orhan Hançerlioğlu-

Munky
07-10-07, 08:37
kasmaya devam kanka :D:D

Munky
27-10-07, 10:39
Abaza Paşa, asi Halep Valisi Canbolatoğlu'nun hazinedarı iken onun yenilgiye uğraması sırasında yakalanmış, ancak Yeniçeri Ağası Halil Ağa'nın aracılığı ile bağışlanmıştı. 1621 yılında Erzurum Beylerbeyi olan Abaza Paşa, Sultan İkinci Osman'ın öldürülmesi üzerine yeniçerileri padişah katili ilan etti. Etrafına topladığı sekbanlarla Erzurum'da yeniçerileri ortadan kaldırmaya çalıştı.

Yeniçeri Ocağı aleyhine İstanbul ve Anadolu'da ortaya çıkan hareket dolayısıyla askerler arasında büyük bir huzursuzluk başlamıştı. Abaza Paşa bir yandan sancaklara kendi adamlarını tayin ederken, diğer yandan da halktan vergi toplamaya başladı. Kısa zamanda çevresine 30.000 kişi toplamayı başaran Abaza Paşa, ele geçirdiği yeniçeri, topçu, cebeci ve acemi oğlanı gibi ocak mensuplarını öldürttü. Şebinkarahisar ve Sivas'ı ele geçirdi. Daha sonra da Ankara üzerine yürüdü ve şehri kuşattı.

Osmanlı kuvvetleri, Sultan Dördüncü Murad'ın tahta çıkmasından sonra Abaza Paşa'yı Kayseri yakınlarındaki Karasu mevkiinde mağlup etti. Abaza Paşa, bu yenilgiden sonra Erzurum'a dönerek kalesine sığındı. Abaza Paşa yeniçeri düşmanlığından vazgeçmiyordu. Sadrazam Hüsrev Paşa, 1628 yılında düzenlediği sefer sonunda Abaza Paşa'yı teslim aldı. Sultan Dördüncü Murad tarafından affedilen Abaza Paşa, Bosna valiliğine tayin edildi. Ancak tekrar isyan etmek gibi bir niyeti olduğu söylentileri padişah tarafından duyulunca 1634 yılının Ağustos ayında idam edildi.

Munky
27-10-07, 10:39
Son Halife Abdülmecid Efendi 1868 yılında İstanbul'da doğdu. Sultan Abdülaziz'in ve Hayrandil Kadının oğlu Abdülmecid Efendi, Sultan Abdülhamid döneminde sarayda kapalı ve kontrol altında yaşadığı için güçlü bir öğrenim göremedi. Ancak resime meraklıydı ve oldukça başarılı tabloları vardı. Meşrutiyet döneminde bunlar sergilenirdi. Mehmet Vahidettin 1918'de tahta geçince, Abdülmecid veliaht ilan edildi. 1 Kasım 1922'de saltanat kaldırılınca da Abdülmecid, 18 Kasım 1922'de Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce Halife seçildi. Bu görev, Cumhuriyet'in ilkeleriyle bağdaşamayacağından, TBMM 3 Mart 1924'te Halifeliğin de kaldırılmasına ve Osmanlı hanedanının Türkiye sınırları dışına çıkarılmasına karar verdi. 1944 yılında Pariste ölen Abdülmecid Efendi'nin kemikleri 1954'te Medine'ye nakledilerek Haremi Şerif'e gömüldü.

Munky
27-10-07, 10:39
19. Yüzyıl sonu ve 20. Yüzyıl başı edebiyatının en önemli isimlerinden biri olarak kabul edilen şair ve oyun yazarı. Türk edebiyatına Batı etkisini getirmiştir. Abdülhak Hamid Tarhan, 2 Ocak 1852 günü İstanbul'da doğdu.

Hekimbaşı Abdülhak Molla'nın (1876-1853) torunu, tanınmış tarihçi ve Tahran büyükelçisi Hayrullah Efendi'nin oğluydu. Bir yandan mahalle mektebine ve rüştiyeye giderken, bir yandan da Yanyalı Tahsin Hoca ile Edremitli Bahaeddin Efendi'den özel dersler aldı. 1862'de, 10 yaşındayken ağabeyi Nasuhi Bey ile birlikte Paris'te bulunan babasının yanına gitti ve bir süre orada okuduktan sonra 1864'te İstanbul'a döndü. Yaşının küçüklüğüne karşın Babıali Tercüme Odası'nda çalıştı. Bir yıl sonra, Tahran Büyükelçiliğine atanan babasıyla birlikte İran'a gitti. Orada Farsça öğrendi. Babasının ölümü üzerine İstanbul'a dönerek, 1867'de Maliye Mühimme Kalemi'ne girdi. Şura-yı Devlet ve Sadaret kalemlerinde çalıştı. 1871'de Fatma Hanım'la evlendi. 1876'da Paris Büyükelçiliği ikinci katipliğine getirildi. 1878'de Paris'te yayımlanan, Nesteren adlı oyununda halkın zalim bir hükümdara başkaldırmasını anlatmasından rahatsız olan II. Abdülhamid'in emriyle görevden alındı. 1881'de Gürcistan'da Poti, 1882'de Yunanistan'da Golos, 1883'te Bombay başkonsolosluğuna atandı. Bombay'dan gemiyle İstanbul'a dönerken uğradıkları Beyrut'ta eşi Fatma Hanım öldü (1885) ve orada gömüldü.

Abdülhak Hamid, bu beklenmedik ölümün sarsıntısıyla ünlü eseri Makber'i (1886, 1948) yazdı. İstanbul'a döndü. 1914'te Meclis-i Ayan üyeliğine getirildi. İstanbul'un İtilaf kuvvetlerince işgali üzerine Viyana'ya gitti (1920). Burada büyük maddi sıkıntı içinde yaşadı. Daha sonra Ankara Hükümeti'nce yurda dönmesi sağlandı. 1928'de İstanbul milletvekili olarak TBMM'ye girdi; bu görevi ölümüne değin sürdü.

Abdülhak Hamid şiir yazmaya 1870'lerde başladı. Bu dönemde Ebüzziya Tevfik, Recaizade Mahmud Ekrem, Namık Kemal gibi Tanzimat döneminin yeni edebiyatçıları arasında yer aldı. Gerek yabancı dil bilmesinin, gerekse yurtdışındaki görevlerinin sağladığı olanaklarla Batı edebiyatının Shakespeare, Corneille ve Racine gibi yazarlarını yakından tanıdı ve yapıtlarının etkisinde kaldı.

Dize ve uyak düzenlerinde değişiklikler yaptı, heceye önem verdi. Divan şiirindeki belirli konuların sınırını aşmaya çaba gösterdi. Tema olarak günlük yaşamı, doğa ve insan ilişkilerini de işledi. Lirik, epik ve felsefi şiirler yazdı. Tiyatro alanında Namık Kemal'in, daha sonra Batılı yazarların oyunlarını örnek aldı.

Abdülhak Hamid yaşadığı dönemde, Türk edebiyatının en büyük şairi sayıldı ve bu nedenle "Şair-i Azam" ya da "Dahi-i Azam" diye anıldı. 12 Nisan 1937'de İstanbul'da öldü.

Önemli Yapıtları; "Ölü" (1886), "Hacle" (1886), "Bir Sefilenin Hasbihali" (1886), "Bla'dan Bir Ses" (1911), "Validem" (1913), "İlham-ı Vatan" (1918), "Tayfalar Geçidi" (1919), "Ruhlar" (1922), "Garam"ı yazdı (1923). Oyunları, "İçli Kız" (1874), "Sabrü Sebat" (1875), "Duhtr-i" Hindu (1875), "Nazife" yahut "Feda-yı Hamiyet (1876, 1919), Tarık yahut Endülüs Fethi (1879 - 1970), Eşber (1880, 1945), Zeynep (1908), Macera-yı Aşk (1910), İlhan (1913), Tarhan (1916), Finten (1918, 1964). İbn Musa (1919,1928), Yadigar-ı Harb (1919), Hakan (1935).

Munky
27-10-07, 10:39
Bağımsız Ürdün'ün ilk Kralıdır. Mekke'de doğdu. Hicaz Emiri Hüseyin bin Ali'nin oğludur. İstanbul'da öğrenim gördü. 1908 Jön Türk hareketine katıldı. II. Meşrutiyet'in ilanından sonra kurulan Osmanlı Meclis-i Mebusanı'na Hicaz temsilcisi olarak girdi ve aynı anda Mekke şerifliğine atandı.

1920'de Şam'da toplanan Arap Ulusal Kongresi, Abdullah'ı Irak Kralı, kardeşi Faysal'ı da Suriye Kralı seçti. Emir Faysal, Suriye'de Fransız etkisini istemiyor ve bu yolla İngiltere'den teşvik görüyordu. Ama, aynı yıl Fransızların Şam'ı kuşatması, Arapların planlarını bozdu. Abdullah bin Hüseyin, Ürdün'ü ele geçirdi ve Suriye üzerine saldırma tehdidinde bulundu. Bunun üzerine İngiltere, Ürdün'de kendi mandası altında bir Arap hükümeti kurulmasına razı oldu. Kardeşi Faysal'a yardım etmekten vazgeçen Abdullah, Ürdün'ü içine alan bir Arap krallığı kurmak istiyordu. Bu amacını gerçekleştirmek için II. Dünya Savaşı'nda İngilizlerin yanında yer aldı. Ordusu 1941'de İngilizlerin Suriye ve Irak'ı ele geçirmesinde önemli rol oynadı. İngiltere, 1946'da Ürdün'e bağımsızlık verdi ve bir anayasa kabul edildi. Aynı yıl taç giyen Abdullah bin Hüseyin bağımsız Ürdün'ün ilk kralı oldu.

Birleşmiş Milletler 1947'de, ikiye ayrılan Filistin'e bir Yahudi devleti kurulması konusunda karar aldı. Abdullah, bu kararı onaylayan tek Arap önderi oldu. Ancak, 1948'de İsrail'e karşı yürütülen savaşta Ürdün ordusu, Batı Şeria'yı işgal ederek Kudüs'ü aldı. İki yıl sonra Abdullah, Batı Şeriya'yı Ürdün Krallığı'na kattığını ilan etti. Bu durum, Batı Şeria'da bağımsız bir Filistin Devleti kurulmasını isteyen öbür Arap ülkelerinde ve kendi ülkesinde geniş tepkilere yol açtı. İngiltere'ye karşı yürüttüğü uzlaşmacı politika da eleştirilere neden oluyordu. Filistinli bir milliyetçi tarafından Kudüs'te öldürüldü. Yerine büyük oğlu Tallal geçti.

Munky
27-10-07, 10:40
Abdullah Cevdet 1869 yılında Arapkir'de doğdu. Arapkirli tabur imamı Hacı Ömer Efendi'nin oğludur. Elazığ Askeri Ortaokulu'ndan ve Kuleli Askeri Lisesinden mezun olduktan sonra, Askeri Tıbbiyeyi bitirdi (1888-1894). Okul sıralarında edebiyata merak saran Abdullah Cevdet, Abdülhak Hamid'in isteğine uyarak şiirlerini kitap haline getirdi. "Hiç" (1890), "Türbe-i Masumiyet" (1890), "Tulüat" (1891), "Masumiyet" (1896), ilk mensur eseri "Ramazan Bahçeleri" (1891) ve ilk düşünce eserleri "Dimağ" (1890), "Fizyolacya-i Tefekkür" (1892) hep bu dönemde yayımlandı. "Ömer Cevdet" adıyla yayımladığı bu ilk eserlerinde özellikle Namık Kemal, Recaizade Mahmut Ekrem, Abdülhak Hamid ve Halit Ziya'nın etkileri sezilir. 1894'ten sonra İttihatçı gençlerin, özellikle İttihat ve Terakki kurucularından olan yakın arkadaşı İbrahim Temo'nun etkisiyle, siyasi sorunlara eğildi. İttihatçıların faaliyetlerine katıldı. Tehlikeli olmaya başladığı anlaşılınca, 1895'te tutuklanarak İstanbul'dan uzaklaştırılmak amacıyla, Trablusgarp Merkez Hastanesi'nin göz hekimliğine getirildi. Fakat Cemiyet adına çalışmalarına orada da devam etti. Fizan'a sürüleceğini anlayınca, önce Tunus'a kaçtı, oradan Fransa'ya geçti (1897). Daha sonra da Cenevre'ye yerleşerek, Tunalı Hilmi ve Mehmet Reşit'in orada kurdukları Osmanlı İtilaf Fırkasına katıldı. İshak Sukuti ile birlikte derneğin yayın organı olan Osmanlı Gazetesini çıkardı. Cenevre'de iken "Fünun ve Felsefe" (1897), "Kahriyat" gibi şiir kitaplarını yayımladı.

Weber'den "Asırların Panoraması"nı, Gustave Le Bon'dan "Asrımızın Hususu Felsefiyesi"ni ve Hayyam'ın "Rubaiyat"ını çevirdi. "Mevlana'nın Divanından Seçmeler"i yayımladı. Cumhuriyet devrinde de bu tür çalışmalarını sürdürdü. Özellikle Gustave Le Bon'un eserlerini dilimize aktardı; "Dün ve Yarın" (1921), "İlm-i Ruh-i İçtimai" (1924), "Ameli Ruhiyat" (1931). Abdullah Cevdet, II. Meşrutiyet'ten sonra gelişen batılılaşma akımının başlıca temsilcilerinden biriydi. Abdullah Cevdet 1932 yılında İstanbul'da öldü.

Munky
27-10-07, 10:40
Abdullah Beyefendi 1867 yılında İstanbul'da doğdu. Atatürk ve Milli Mücadele'ye katılanlar için idam fetvası veren Osmanlı Şeyhülislamıdır. Rumeli Kazaskeri olan Vezir Dürrizade Mehmed Dürri Efendi'nin oğludur. Müderris olduktan sonra Fetva Dairesi Kalemi'nde katipliği'e atandı. 1897'de Haremeyn, 1900'de Anadolu payelerini aldı. 1910 - 1912 yılları arasında Anadolu kazaskerliğinde bulundu. 1912'de İttihatçılar tarafından görevden uzaklaştırıldı. 5 Nisan 1920'de kurulan 4. Damat Ferid Paşa kabinesinde Şeyhülislam oldu. Damat Ferid Paşa'ya, Milli Mücadele'ye katılan asker ve sivil yöneticileri vatan haini sayan, onların idamını isteyen ünlü fetvasını verdi. Ferid Paşa'nın 30 Temmuz 1920'de görevden ayrılmasıyla, Şeyhülislamlığı sona erdi. Milli Mücadele'nin başarıya ulaşması üzerine önce Rodos'a, daha sonra Hicaz'a gitti ve Şerif Hüseyin'in yanına sığındı. 1923'de orada öldü.

Munky
27-10-07, 10:40
Abdurrahman Gazi, Osmanlı Devleti'nin ilk kuruluş yıllarında gösterdiği yararlılıklarla ün kazanmış bir komutandır.

Abdurrahman Alp diye de tanınan Abdurrahman Gazi, Ertuğrul Gazi döneminde şöhret buldu. Osman Gazi ve Orhan Gazi dönemlerinde çeşitli savaşlara katıldı ve Aydos kalesini fethetti.

Yakın arkadaşı Akçakoca ile birlikte Kocaeli ve Yalova'nın alınması sırasında büyük başarılar gösterdiler. Abdurrahman Gazi 1329 yılında vefat etti.

Munky
27-10-07, 10:40
Amasya'ya göç eden Şirvanlı Şeyh Siraceddin İsmail Efendinin oğlu ve Sadrazam Şirvanızade Rüştü Paşanın kardeşidir. 1874'de İstanbul Kadısı oldu, Anadolu Kazaskerliği payesini aldı. Meclisi Tetkikatı Şer'iye Başkanı iken Afganistan'a gönderildi (1877). II. Abdülhamid'in namesini Afganistan emiri Şir Ali Hana hediyeler ile verdikten sonra İstanbul'a döndü. Ümit edilen sonucun elde edilemediği bu sefaret görevinden dönüşte İstanbul'a gelmedi, Diyarbakır Kadılığında bırakıldı. Daha sonra da Amasya'da oturmaya memur edildi.

Munky
27-10-07, 10:40
Hükümet adamı ve Son Osmanlı Saray tarihçisidir (vakanivüs). Ayan Meclisi Başkanlığı ve Maarif Nazırlığı görevlerinde bulundu. Bu arada sarayın vakanivüsü olarak çalıştı. Anadolu'ya geçerek Kurtuluş Savaşı'na katıldı ve TBMM'ye ikinci dönem milletvekili olarak girdi. 1925 yılında öldü.

Munky
27-10-07, 10:41
Sadrazamlığı sırasında Mondros Ateşkes Antlaşması'nı imzalayan Ahmet İzzet Paşa, Ahmet Tevfik Paşa kabinesinde Dahiliye Nazırı olarak görev aldı. Mustafa Kemal ile Bilecik görüşmesini yaptı. Bilecik'ten Ankara'ya gelen Paşa, Mustafa Kemal'e, daha sonra kurulacak olan İstanbul Hükümetlerinde görev almayacağına dair söz vermesine rağmen sözünde durmadı. İki tarafı memnun etmeye çalıştığını sanan Paşa, halife taraftarlığını hayatının sonuna kadar korudu.

Munky
27-10-07, 10:41
1700 yılında Girit'te doğan Ahmed Resmi Efendi, Osmanlı Devlet adamı ve tarihçisidir. İstanbul'daki Reisülküttablardan Tavukçubaşı'nın damadı Mustafa Efendi'nin yanında yetişti ve daha sonra onun damadı oldu.

Devlet hizmetine girerek bazı görevlerde bulunan Ahmed Resmi Efendi, Sadrazam Ragıb Mehmed Paşa tarafından, Sultan Üçüncü Mustafa'nın tahta geçişini bildirmek üzere Şıkk-ı sani defterdarlığı payesi ile elçi olarak Avusturya'ya gönderildi. Çeşitli elçiliklerde bulunmaya devam eden Ahmed Resmi Efendi cavuşbaşı, madbah, tersane emini, rüznamçeci oldu. Avrupa'yı yakından tanıyan Ahmed Resmi Efendi, 1771 yılında sadaret kethüdalığına getirildi.

Küçük Kaynarca Antlaşması görüşmelerine de katılan Ahmed Resmi Efendi, 31 Ağustos 1783 tarihinde vefat etti. Üsküdar'da Karacaahmed mezarlığına defnedildi.

Munky
27-10-07, 10:41
Osmanlı siyaset adamı. Meşveret gazetesini çıkararak, Jön Türk hareketinde etkili bir rol oynamış, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin önderleri arasında yer almıştır. Genç yaşta Batı kültürüyle tanıştı. Mekteb-i Sultani'yi (Galatasaray Lisesi) bitirdikten sonra, Hariciye Nezareti Tercüme Kaleminde bir süre katiplik yaptı. 1884'te tarım öğrenimi için Fransa'ya gitti. Çeşitli siyasal ve kültürel hareketleri izledi. Pozitivizme ilgi duymaya başladı. Bursa Mülki İdadisi müdürü, ardından Bursa Maarif Müdürü oldu. Nilüfer dergisinde şiirler yazdı. Pozitivistlerin yayın organı olan La Revue Occidentale'a İslamiyet ile ilgili yazılar yazdı. Osmanlı İmparatorluğu hakkında çıkan yazılara yanıt verdi. II. Abdülhamid'e eğitim sisteminde köklü değişimler öneren mektuplar yazdı. Doğu kültürünü, Batıdan alınacak bilim ve kültürle yoğurmayı ve halkın eğitim düzeyini yükseltmeyi öne çıkaran bir program yayımladı.

23 Eylül 1897'de Meşveret'i yeniden merkez yayın organı olarak yayımlamaya başladı ve Abdülhamid'in tahttan indirilmesi, Kanun-i Esasi'nin uygulanması gibi konulara giderek daha önem verdi. Jön Türk hareketinin dönüm noktalarında, ilkelerine bağlı tutumuyla, mücadeleci ve çetin bir kişilik gösteren Ahmed Rıza, bazı dönemlerdeki kopmalara karşın, hareketin sürekliliğini temsil eden toparlayıcı bir simge olmuştur. 1930 Şubat'ında İstanbul'da öldü.

Munky
27-10-07, 10:41
Tanzimat döneminde kültür yaşamının ve özellikle Türk Tiyatrosunun gelişmesinde rolü büyüktür. Moliere'den, Zor Nikah ve Zoraki Tabip adıyla yaptığı uyarlamalar, Türk Tiyatrosunun ilk oyunları oldu. Bursa'da 36 localı bir tiyatro binası yaptırıp halka tiyatro sevgisi aşılamaya çalıştı.

Munky
27-10-07, 10:41
Osman Gazi'nin silah arkadaşlarından olan Akçakoca'nın, babası Abdülmelik bin Abdülfettah'dır. Ailesi muhtemelen Anadolu Selçukluları döneminde uç bölgelere yerleştirilmiş bir Türkmen boyuna mensuptur. Akçakoca'nın da Aşiret beyi olduğu ve Ertuğrul Gazi'ye bağlı bulunduğu sanılmaktadır. Osman Gazi tarafından, Orhan Gazi'nin emrinde Konuralp, Abdurrahman Gazi ve Köse Mihal gibi meşhur beylerle Sakarya ve İzmit yöresine akınlar yapmakla görevlendirildi. Bu bölgedeki bazı kaleleri ele geçiren Akçakoca, Sapanca gölünün batı tarafındaki bir hisarı kendine karargah yapmış ve İzmit yöresine akınlar düzenlemiştir.

1326 yılında Kandıra ve civarını zaptetti. Ayrıca Konuralp ve Abdurrahman Gazi ile birlikte Kartal civarındaki Aydos'u, ardından da Samandıra hisarını fethetti. Samandıra bölgesi kendisine mülk olarak verildi.

Birkaç yıl daha İzmit-Üsküdar arasındaki yerlere akınlarda bulunan Akçakoca, İzmit'in fethinden önce, 1328 yılında Kandıra yakınlarındaki bir tepede öldü ve buraya gömüldü. Ölümünden sonra, adamları Karamürsel'in etrafında toplandı. Uç beyliği yaptığı bölge ise önemi dolayısıyla Şehzade Murad'a (Sultan Murad Hüdavendigar) verildi.

Fetihlerde bulunduğu İzmit ve çevresine, sonradan Koca-ili denildi. Ayrıca bugün Bolu iline bağlı Akçakoca ilçesi de onun adını taşır. Hacı İlyas adında bir oğlu vardır. Torunu Fazlullah da önce kadı, sonra vezir olarak Osmanlı Devleti'nde önemli görevlerde bulundu.

Munky
27-10-07, 10:41
Fatih Sultan Mehmed'in hocası, ünlü İslam büyüğü Akşemseddin, 1390 yılında Göynük'te doğdu. Küçük yaşlardan itibaren ilme ve sanata karşı ilgi duydu. Medrese tahsilini tamamladıktan sonra seçkin alimler arasında yerini aldı. Üstün zekası ve anlayışı, yılmak bilmeyen çalışma gücüyle kendini kitaplara adamış, başta İslami ilimler olmak üzere tıp, astronomi, biyoloji ve matematikte zamanın ünlülerinden olmuştur. Uzun yıllar Osmanlı medreselerinde çalışarak yüzlerce öğrenci yetiştirmiş, tıp alanında önemli çalışmalar yapmıştır. Akşemseddin'in asıl ünü, büyük veli Hacı Bayram ile tanışmasından sonra başlamıştır. İlmi konulardaki önemli başarılardan sonra tasavvuf konusunda da ağırlığını göstermiş, daha sonra da Sultan İkinci Murad'ın emir ve isteğiyle Fatih Sultan Mehmed'in hocalığına tayin edilmişti. İstanbul'un fethi sırasında büyük yararlılıklar göstermiş, genç sultanı teşvik ederek zaferin kazanılmasında önemli katkılarda bulunmuştur. Fethin en önemli günlerinde Ebu Eyyub'el Ensari'nin kabrini bularak ordunun maneviyatını yükseltmişti. Dünya malına önem vermeyen ve Fatih Sultan Mehmed'in büyük saygı ve sevgisini kazanan Akşemseddin, doğum yeri olan Göynük'te 1498 yılında vefat etti.

Munky
27-10-07, 10:42
Sultan Üçüncü Alaüddin Keykubad, Anadolu Selçukluları'nın 17.nci, yani son hükümdarı yada sonunculardan birisidir. Sultanlığı devrinde, Anadolu o kadar karışıktır ki, Üçüncü Alaüddin Keykubad'ın ve ondan sonra gelen İkinci Gıyaseddin Mes'ud'un Selçuklu hükümdarı sayılıp sayılamayacakları bile meçhuldür. Üçüncü Alaüddin Keykubad'ın ölümü hakkında iki rivayet vardır. Birinci rivayete göre, Gazan Han'ın emriyle tahttan indirilen babasının yerine tahta geçtikten sonra, isyan başlatmak suçuyla, yine Gazan Han tarafından İsfahan'da idam edildi. Diğer rivayete göre ise, Bizans İmparatorluğu'na kaçan Üçüncü Alaüddin Keykubad, İmparator Mihal tarafından hapsedilerek orada öldü. Osmanlı Devleti'nin kuruluş tarihi olan 1299, Sultan Üçüncü Alaüddin Keykubad'ın hükümdarlık dönemine rastlar.

Munky
27-10-07, 10:42
Timur soyundan Hindistan' da hüküm süren ve Babür Şah tarafından kurulmuş olan büyük Türk-Moğol İmparatorluğu Hükümdarlarındandır. Asıl adı Evrenkzip' tir. Babası Şahıcihan annesi de Mümtaz Mahal lakabıyla meşhur Ercüment Banudur. Şahıcihan' ın bu değerli zevcesi için yaptırdığı Tacmahal adlı muhteşem türbe Ağra şehrindeki Türk Medeniyetinin değerli bir eseridir.

Alemgir Şah Padişah olmadan önce valiliklerde bulunmuştu. 1658' de tahta çıkmış ve ölümüne kadar yaklaşık elli seneye yakın saltanatta bulunmuştur. Gölkende, Bicabur, Değen vilayetlerini alarak Adil Şah ve Kutup Şah devletlerini ortadan kaldırmıştır. Bilgili bir hükümdar olan Alemgir Şah, ilmi alimleri korumuştur. Onun ölümünden sonra Hindistan Türk- Moğol İmparatorluğu zayıflamaya başlamıştır.

Munky
27-10-07, 10:42
Rus Çarı İkinci Alexander Nikolayeviç, Kırım Savaşı'ndan sonra intihar eden babası Çar Birinci Nicolay'ın yerine tahta çıktı. Paris Antlaşması'ndan sonra, ülkesinde geniş reform hareketlerine girişti. İlkokulları laikleştirdi, hukuki ve askeri reformlar yaptı. Rusların geleneksel saldırganlığı, Çar İkinci Alexander'ı da etkiledi. 1876-77 yıllarında gerçekleşen Osmanlı-Rus savaşlarından sonra, Rusya'da ihtilalci hareketler görüldü. 13 Mart 1881 yılında, özgürlük hareketi adlı devrimci bir topluluk, Çar İkinci Alexander'e karşı bir suikast düzenleyerek onu bir bomba ile öldürdü.

Munky
27-10-07, 10:42
Ali Kuşçu Semrekant'ta doğdu. Babası Mehmed Bey, Türkistan ve Maveraünnehir Emiri Uluğ Bey'in doğancıbaşısıdır. Timurlenk'in torunlarından olan Uluğ Bey, aynı zamanda büyük bir astronomi alimiydi. Babası Mehmed Bey'in görevinden dolayı "Kuşçu" lakabı ile tanınan Ali Kuşçu da büyük bir matematikçi ve astronomdu. Uluğ Bey'in Semerkant'ta yaptırdığı rasathaneyi bir süre idare ettikten sonra, Tebriz'de Akkoyunlular Hükümdarı Uzun Hasan'ın hizmetine girdi. Fatih Sultan Mehmed'e elçi olarak gönderilen Ali Kuşçu, onun sevgi ve saygısını kazandı. Müderrislik vazifesi ile İstanbul'a yerleşerek öğretmenlik yaptı. Risalatı Halli Eşgali Kamer, Risalet-ül-Fethiye, Risalet-ül Muhammediye ve Şerhi Tecrit gibi eserler de yazan Ali Kuşçu, 1474 yılında vefat etti.

Munky
27-10-07, 10:42
Mehmed Emin Ali Paşa, 1814'de İstanbul'da Mercan'da doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, Mısır Çarşısı aktarlarındandı. 1830 yılında bir aile dostunun aracılığıyla Divan-ı Hümayun kalemine girdi ve buradaki adete uygun olarak kendisine, boyunun kısalığından veya güzel tavrı ve kabiliyetinden dolayı Ali mahlası verildi.

1833'de Tercüme Odası'na girdi. 1835'te Avusturya İmparatoru Birinci Ferdinand'ın tahta çıkışını tebrik için Viyana'ya gönderilen heyette, ikinci başkatip olarak bulundu. 1837'de Petersburg'a gönderilen Mehmet Emin Ali Paşa, dönüşünde Divan-ı Hümayun tercümanlığına tayin edildi. 1838'de Londra elçisi, Reşid Paşa'nın Paris'e geçişinden sonra da maslahatgüzarı oldu. Reşid Paşa'nın takdir ve himayesini kazanan Mehmed Emin Ali Paşa, kısa zamanda yükseldi. Devletin çeşitli kademelerinde görevler aldı. Kırım Savaşı sonunda Paris'te toplanan konferansta Osmanlı Devleti'ni temsil etti ve 30 Mart 1856 tarihli Paris Barış Antlaşması'nı imzaladı. Islahat Fermanı ve Paris Antlaşması'ndan dolayı Reşid Paşa'nın ağır eleştirilerine maruz kaldı.

Birçok kez Hariciye Nazırlığı ve Sadrazamlık görevlerinde bulunan Mehmed Emin Ali Paşa, 7 Eylül 1871'de öldü ve Süleymaniye Camiine defnedildi. Değeri öldükten sonra anlaşılan ve yokluğu hissedilen bir devlet adamı idi.
.

Munky
27-10-07, 10:42
Geleneksel Türk müziğini, Batılı yorum ve yazım teknikleriyle yenilemeye çalışmış besteci, yorumcu ve eğitimci. 1867 yılında İstanbul'da doğdu. Özel eğitim gördü. Ud, viyolensel ve kemençe çalmayı öğrendi. Genç yaşta ud virtiözü olarak ünlendi. Önce Şark Musiki Cemiyeti'ni, sonra da Türk Musikisi Ocağı'nı kurup yöneterek, sayısız öğrenci yetiştirdi. Geleceğin Türk müziğini, Türk makamlarıyla Batılı yazım tekniklerinin birleşimi olarak tanımladı ve bu tanıma uygun besteler yaptı. "İstiklal Marşı" 1924-30 arasında onun bestesiyle okundu. "Zülfün görenlerin hep bahtı siyah olurmuş" (nihavent beste), "Verdim ateş dillere suzidil-i âvâreden" (suzidil beste), "Gördüm yine bir âfet-i nadide-edayı" (nihavent ağırsemai), "Sarahaten acaba söylesem darılmaz mı" (nihavent fantezi), "Edalı bir yosma kararım aldı" (hüseyni şarkı),"Meyledip bir gülzare" (nişaburek şarkı) ve "Meclis-i vaslında giryan olduğum mazur tut" (yegâh şarkı) en ünlü yapıtlarındandır. 3 Mart 1935'de İstanbul'da öldü.

Munky
27-10-07, 10:43
I. Dünya Savaşı'ndan sonra Ayan Meclisi başkanlığına seçildi. Amerikan Mandacılığını destekleyen görüşleri benimsedi. Kurtuluş Savaşı sırasında Avrupa'da bulunan Ali Rıza Bey, savaşın kazanılmasından sonra yurda döndü.

Munky
27-10-07, 10:43
Ali Rıza Efendi 1841 yılında Selanik'te doğdu. Söke'den Selanik'e yerleşmiş Türkmenlerden "Kırmızı Hafız" lakaplı Ahmet Efendinin oğludur. İlkokulu Abdi Hafız Mahalle Mektebinde okudu. Selanik'te Evkaf İdaresinde katiplik, sonrada Gümrük Muhafaza Teşkilatında memurluk yaptı. Memurluğu sırasında, Hacı Sofi ailesinden Feyzullah Ağa'nın kızı Zübeyde Hanımla evlendi.

1876 yılında da Selanik Asakir-i Milliye taburunda subay olarak görev alan Ali Rıza Efendi, daha sonra da kereste ticareti yapmaya başladı. Zübeyde Hanım'dan beş çocuğu oldu. Çocuklarından Naciye, Ömer ve Fatma fazla yaşamadı. Sadece Mustafa ve Makbule hayatlarına devam edebildi. Ali Rıza Efendi, 1888 yılında, tek oğlu Mustafa Kemal ilkokulda okuduğu sırada, rahatsızlandı ve öldü.

Munky
27-10-07, 10:43
Osmanlı Sadrazamı. 1886 yılında Harbiye'yi bitirdi. 1898'de Erkânı Harbiyei Umumiye Dairesi başkanlığı, Üsküp ve Manastır valiliği ve komutanlığı yaptı. 1908'de Harbiye Nazırlığına ve Âyân Meclisi üyeliğine getirildi. Hüseyin Hilmi Paşanın sadaretinde Harbiye Nazırı, Balkan Savaşı'nda Garp Ordusu Başkomutanı oldu. VI. Mehmet tarafından Sadrazamlığa getirildi (2 Ekim 1919). Anadolu'da gelişen Kuva-yı Milliye'cilerle anlaşmanın kaçınılmaz olduğunu görerek , Heyeti Temsiliye ile ilişki kurdu ve Salih Paşayı, Mustafa Kemal ile görüşmek için, Amasya'ya göndererek anlaşma yollarını aradı. Kuracağı kabinede Heyeti Temsiliye'nin isteklerini dikkate alacağına söz verdi. Fakat Kuva-yı Milliye'nin yönetim gücünü eline geçirmeye ve Heyeti Temsiliye'yi kaldırma çabalarına girişti. Müttefik Devletlerin baskısı karşısında istifa etmek zorunda kaldı (1920). Son Osmanlı kabinesinde Nafıa ve Dahiliye Nazırıydı (1922).

Munky
27-10-07, 10:43
Thomas Edward Lawrence, İngiliz arkeolog, asker ve yazardır. Bu yönlerinden çok Ortadoğu'da oynadığı siyasi rol ile Arap Lawrence olarak ün kazanmıştır. 1914-1918 yılları arasında Fransa'da ve Ortadoğu'da arkeolojik araştırmalar yapmış, Birinci Dünya Savaşı çıkınca, İngilizler tarafından, Arapları Osmanlı Devleti'ne karşı ayaklandırmakla görevlendirilmiştir. Araplardan kurduğu düzensiz çetelerin başında, Osmanlı birliklerine karşı çarpışmış, Arapların Osmanlı yönetiminden çıkmalarında belirleyici bir rol oynamıştır. Arapların, Birinci Dünya Savaşı'ndaki mücadelesini anlattığı "The seven pillars of Wisdom - Bilgeliğin Yedi Temel Direği" ve "Revolt in the desert - Çölde Ayaklanma" adlı eserleriyle ününe ün katan Lawrence, 1935 yılında geçirdiği bir trafik kazasında ölmüştür.

Munky
27-10-07, 10:43
Osmanlı Şeyhülislamlarından olan Arapzade Mehmed Arif Efendi, 1740 yılında doğdu. Medrese tahsilini tamamladıktan sonra, kısa zamanda mahreç ve bilad-ı erbaa derecelerini geçen Arapzade Mehmed Arif Efendi, 1785'te Yenişehr-i Fener kadılığına atandı. Bir süre sonra Mekke kadısı, 1789'da ise İstanbul kadısı oldu. 1795'te Anadolu, 1800'de Rumeli kazaskerliğine tayin edildi. Sultan Üçüncü Selim'in tahtan indirilip yerine Sultan Dördüncü Mustafa'nın padişah olmasından sonra, şeyhülislamlık makamında da değişiklik yapıldı. Şerifzade Mehmed Ataullah Efendi'nin yerine şeyhülislamlığa getirildi. Yirmibeş günlük şeyhülislamlık dönemi buhranlı geçti. Ne Sultan III. Selim'i tahta çıkarmaya çalışan Alemdar Mustafa Paşa'ya, ne de Sultan IV. Murad'a yaranamayan Arapzade Mehmed Arif Efendi, Sultan İkinci Mahmud'un tahta çıkmasından sonra, bu görevden azledildi. 14 Mayıs 1826'da İstanbul'da ölen Arif Efendi, Çarşıkapı'daki Sinan Paşa Medresesi hazıresine defnedildi.

Munky
27-10-07, 10:43
Eski Osmanlı Beylerinden olan Aykutalp, 1301 yılında İnönü valiliğine getirildi. Uzun bir süre Osmanlı Devleti'ne hizmet eden Aykutalp, katledilerek vefat etti.

LinкØѕєя
27-10-07, 11:01
tamam munky :hi: lazımdı bana

Hairdesigner
31-03-08, 04:39
1929'da Yalova'da doğan Baştürk gençlik yıllarından itibaren değişik işkollarında ça1ıştıktan sonra İstanbul Belediyesi'ne sıhhi tesisatçı olarak girdi. Sendikacılığa 1962'de İstanbu1 Belediyesi Fen İşleri Sendikası'nın genel sekreterliğine seçilerek başlayan Baştürk bir süre sonra Türk-İş'e bağlı Genel-İş sendikasının başkanı oldu. Dönemin siyasİ ortamı içinde Türk-İş'in mücadele tarzını yetersiz bulan Baştürk, "partiler üstü politikaya hayır" sloganıyla Türk-İş içinde muhalefet bayrağı açtı. 140.000 üyesiyle Türkiye'nin en büyük sendikası olan Genel-İş'in bu dönemde Türk-İş'ten kopmasına ve 1976’da DİSK'e katılmasına öncülük etti; 1977 yılında da DİSK genel başkanlığına seçildi. 12 Eylül 1980’den sonra tutuklanarak 4 yıl cezaevinde kaldı. DİSK davasından önce 10. yıl mahkumiyet alan Baştürk, daha sonra Askeri Yargıtay'ın DİSK'in kapatılma kararını kaldırmasıyla konfederasyonu tekrar örgütlemeye çalıştı.

Sendikacılığının yanı sıra politikayla da uğraşan Baştürk 1963'te kısa bir süre TİP üyeliği yaptıktan sonra, 1967' de CHP'ye girdi ve bu partiden 1969 ve 1973 yıllarında iki kez milletvekili seçildi. 1987'de de SHP'den milletvekili seçilen Baştürk bu partiden kopan bir grup milletvekiliyle beraber HEP'in kurucuları arasında yer aldı.

Devrimci İşçi Sendikaları Konfedarasyonu (DİSK) Genel Başkanı Abdullah Baştürk 21 Aralık………..…'ta İstanbul'da öldü.

Hairdesigner
31-03-08, 04:40
http://www.biyografi.net/images/kisi/712.jpg
Abdurrahman Küçük ( 1945) </B>
Ankara Milletvekili-MHP
ERZİNCAN-TERCAN - 1945, Rasim, Leyla - Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi - Fransızca, Arapça - Prof.Dr., Öğretim Üyesi - MEB Öğretmeni, MEB Yaykur Planlama Prog. ve Değ. Başuzmanı, Kredi ve Yurtlar Kurumu Kredi Müdür Yardımcısı, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi ve Dekan Yardımcısı, Fakülte Kurulu ve Yönetim Kurulu Üyesi, Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Yönetim Kurulu Üyesi - TBMM Milli Eğitim, Kültür, Gençlik ve Spor Komisyonu Başkanı - Evli, 4 Çocuk.

Hairdesigner
31-03-08, 04:41
Tanzimat döneminde batı tesirlerini Türk şiirine sokan şair, tiyatro yazarı ve diplomat. 5 Şubat 1851’de İstanbul’da doğdu. Babası, dedesi ve soyu ilim aleminde isim yapmış şahsiyetlerdi. Dedesi Abdülhak Molla, İkinci Mahmud ile Abdülmecid Hanın hekimliğini yapmış, şiir ve tarihle uğraşmıştı. Babası Hayrullah Efendi ise, meşhur bir tarihçi ve diplomattı.

Abdülhak Hamid ilk tahsiline Evliya Hoca, Behaeddin ve Hoca Tahsin Efendi gibi özel hocaların huzurunda başladı. Özellikle Hoca Tahsin Efendinin Abdülhak Hamid üzerindeki etkisi büyüktür Daha sonra Bebek Köşk Kapısındaki mahalle mektebi ile Rumelihisar Rüşdiyesine kısa süre devam etti. Ailesi tarafından Paris’te eğitim yapması uygun görülünce ağabeyi Nasuhi Bey ile 1863 Ağustosunda Paris’e gitti. Orada özel bir koleje başladı. Kısa zamanda Fransızcasını ilerletti. 1,5 sene tahsilden sonra, yanlarına gelen babası ile İstanbul’a döndü. İstanbul’da Fransız mektebine başladı ve Fransızcasını ilerletmek için Babı ali’de tercüme odasına girdi. On dört yaşlarındayken, Tahran büyükelçiliğine tayin edilen babasıyla birlikte İran’a gitti ve 1,5 sene özel olarak Farsça dersleri aldı. Babasının 1867’de vefatı üzerine İstanbul’a döndü.

İstanbul’a döndükten sonra, önce Maliye mektubi, daha sonra sadaret kaleminde vazife yapan Abdülhak Hamid, buralarda Ebüzziya Tevfik ve Recaizade Mahmud Ekrem'le tanıştı. Sami Paşa’dan Hafız Divanı’nı okudu. Bu arada Tahran hatıralarını anlatan Macera-yı Aşk adlı ilk eserini yazdı ve meşhur Makber mersiyesini yazmasına sebeb olan Fatma Hanımla evlendi. 1876 senesinde hariciye mesleğini seçen Abdülhak Hamid Paris Sefareti ikinci katibliğine tayin edildi ve iki buçuk sene vazife yaptı. Bu arada Fransız edebiyatını yakından tanıma fırsatını buldu. Paris dönüşü bir süre açıkta kalan Abdülhak Hamid, 1881’de Poti, 1882’de Golos, bir sene sonra da Bombay başşehbenderliklerine tayin edildi. Bombay’da üç sene kaldı. Eşi Fatma Hanımın rahatsızlığının artması üzerine, İstanbul’a dönmek için yola çıktı ise de, Fatma Hanım Beyrut’ta vefat etti.
Abdülhak Hamid Bombay dönüşünde Londra elçiliği başkatipliğine tayin edildi. Fakat Zeynep isimli manzum piyesi yüzünden vazifeden alındı. Bir süre boşta gezdikten sonra edebiyatla uğraşmayacağına söz vermesi üzerine, tekrar Londra’daki eski görevine gönderildi. Bu gidişinde İngiliz olan Nelly Hanım ile evlendi. 1895 senesinde Lahey büyükelçiliğine iki sene sonra tekrar Londra elçiliği müsteşarlığına tayin edildi. Hanımının rahatsızlanması üzerine, 1900’de İstanbul’a dönen Abdülhak Hamid, 1906’ya kadar İstanbul’da kaldı. 1906’da Brüksel büyükelçiliğine tayin edildi. 1911’de hanımı Nelly’nin ölümü üzerine Belçikalı Lüsyen Lucienne Hanım ile evlendi. Balkan savaşları sırasında kabine tarafından azledilince İstanbul’a döndü. Maarif nezareti teklif edildi ise de kabul etmedi. Bir süre açıkta kaldıktan sonra ayan üyeliğinde bulundu. Mütareke yıllarında Viyana’ya gitti. Burada sıkıntılı günler geçirdi. Cumhuriyetin ilanından sonra anavatana döndü. 1928 senesinde İstanbul Milletvekili seçildi ve ölünceye kadar mebus olarak kaldı. Kendisine vatana üstün hizmet fonundan maaş bağlandı. Ayrıca belediye de, dayalı döşeli bir apartman dairesi verdi. 12 Nisan 1937’de İstanbul’da öldü. Mezarı Zincirlikuyu’dadır.

Abdülhak Hamid, Tanzimat sonrası bütün edebi ve siyasi devirleri yaşamış bir şairdir. Tanzimatı, meşrutiyetleri ve cumhuriyeti görmüştür. Bu devirlerdeki Tanzimat, Servet-i Fünun, Edebiyat-ı Cedide, Milli Edebiyat ve Cumhuriyet devri edebiyatlarını yakından tanıdı. Ayrıca uzun seneler doğuda ve batıda diplomat olarak bulunması her iki edebiyatı tanımasına sebep oldu. Bu sebeple Türk şiirine batıdan yeni konular, serbest düşünce ve şekiller getirdi. İlk başlarda Tanzimat ekolünün tesirinde kalmış sonra batıyı tanıyınca, klasik edebiyattan ayrılarak batı tekniği ile eser vermiştir. Edebiyatımızın yeni bir çehre kazanmasında Recaizade Ekrem daha çok teorik yönünü işlerken, Hamid yazdıklarıyla bunu uygulamıştır. Eserlerinde batı edebiyatından bilhassa Shakespeare ve Victor Hugo’nun tesirleri açıkça görülür. Şiirlerindeki başlıca konu romantik ve felsefi düşünceler, ölüm duyguları ve insan kaderi hakkındadır. Şiirlerinde pekçok yabancı kelime vardır. Batı yazarlarından etkilenerek yazdığı dramalar Türk tiyatrosuna felsefi düşünceyi sokmuştur. Kendisine son zamanlarda Şair-i azam (en büyük şair) ünvanı verilmiştir.

ESERLERİ

Abdülhak Hamid’in eserleri iki grupta toplanmaktadır:
Şiirleri: Makber, Ölü (1885), Kahpe (1885), Bala’dan Bir Ses (1911), Validem (1913), Yadigar-ı Harb (1913), İlham-ı Vatan (1918), Tayflar Geçidi (1919), Garam (1919), Yabancı Dostlar (1924).
Tiyatroları: Hamid’in tiyatroları mensur ve manzum olmak üzere iki kısımdır. Mensur tiyatroları: Macera-ı Aşk (1873), Sabrü Sebat (1875), İçli Kız (1875), Duhter-i Hindu (1876), Tarık yahut Endülüs’ün Fethi (1879), İbn-i Musa (1880), Finten (1898). Manzum tiyatroları: Nesteren (1878), Tezer (1880), Eşber (1880), Sardanapal (1908), Liberte (1913).

MAKBER’den

Eyvah! Ne yer ne yar kaldı.
Gönlüm dolu ah u zar kaldı.
Şimdi buradaydı gitti elden,
Gitti ebede, gelip ezelden,
Ben gittim, o hak-sar kaldı.
Bir guşede tarumar kaldı.
Baki o enis-i dilden eyvah,
Beyrut’ta bir mezar kaldı.

Hairdesigner
31-03-08, 04:42
Osmanlı devlet adamı ve tarihçi. Asıl adı Abdurrahman’dır. İstanbul’un Anadoluhisarı semtinde dünyaya geldi. Doğum tarihi belli değildir.
Eğitim ve öğretimini Enderun-ı hümayunda tamamladı. 1648’de Saray-ı Hümayunun Büyük Oda kısmında ilk resmi vazifesine başladı. İki sene sonra Seferli Koğuşuna atandı. Bu vazifede 1659’a kadar kalan Abdi Paşa, Has Oda’ya tayin edildi. 1665’te tuğra çekme vazifesi verildi. 1668’de sır katipliğine getirilen Abdi Paşa ertesi sene Temmuz ayında vezirlik rütbesi ile nişancılık nasbına tayin edilerek saraydan ayrıldı. Uzun süre bu vazifede kalan Abdi Paşa Çehrin Seferi sırasında İstanbul kaymakamı oldu (1678). Ertesi sene dördüncü vezirliğe terfi etti. İkinci vezir iken 1682’de Basra valiliğine tayin edildi. On sene kadar çeşitli illerde valilik yaptı. 1690’da Kandiye, sonra Sakız muhafızlığına getirildi. Sakız muhafızı iken 1692 yılında vefat etti.

ESERLERİ

Abdi Paşa, devlet hizmetleri dışında Vekayiname adlı Osmanlı tarihi ile meşhur olmuştur. Bu eserini Has Oda’da vazifeliyken Dördüncü Mehmed Hanın isteği üzerine yazmaya başlamıştır. Eserin dili oldukça sade olup, üslubu güzeldir. Dördüncü Mehmed Han zamanı için birinci derecede kaynak olan bu eser, daha sonraki tarihçiler tarafından kullanılmıştır. Eser henüz yayınlanmamış olup, yazma nüshası Topkapı Sarayı Kütüphanesinde mevcuttur.

Abdi Paşanın, ayrıca edebi sahada da çalışmaları vardır. Abdi mahlası ile yazdığı şiirlerini bir Divan’da toplamıştır. Ayrıca Ka’b bin Züheyr’in Kaside-i Bürde’sine ve Divan-ı Urfi’deki bazı şiirlere şerhler yazmıştır.

Hairdesigner
31-03-08, 04:42
Ahmed Resmi Efendi ( 19.12.1699)- (1783) </B>
1700 yılında Girit'te doğan Ahmed Resmi Efendi, Osmanlı Devlet adamı ve tarihçisidir. İstanbul'daki Reisülküttablardan Tavukçubaşı'nın damadı Mustafa Efendi'nin yanında yetişti ve daha sonra onun damadı oldu. Devlet hizmetine girerek bazı görevlerde bulunan Ahmed Resmi Efendi, Sadrazam Ragıb Mehmed Paşa tarafından, Sultan Üçüncü Mustafa'nın tahta geçişini bildirmek üzere Şıkk-ı sani defterdarlığı payesi ile elçi olarak Avusturya'ya gönderildi. Çeşitli elçiliklerde bulunmaya devam eden Ahmed Resmi Efendi cavuşbaşı, madbah, tersane emini, rüznamçeci oldu.

Avrupa'yı yakından tanıyan Ahmed Resmi Efendi, 1771 yılında sadaret kethüdalığına getirildi. Küçük Kaynarca Antlaşması görüşmelerine de katılan Ahmed Resmi Efendi, 31 Ağustos 1783 tarihinde vefat etti. Üsküdar'da Karacaahmed mezarlığına defnedildi.

ESERLERİ

1.Hamiletü'l - Kübera
Darüssade Ağaları Ahmed Resmi Efendi
Yayına hazırlayan Ahmet Nezihi Turan
Kitabevi Yayınları

Kaynak metinlerin sağlıklı bir şekilde ortaya çıkarılamaması, araştırmacılara ve okuyuculara ulaştırılamaması, Osmanlı tarihi üzerinde çalışanları kısa yoldan sübjektif hükümler vermeye yönlendirecek, araştırmacı ve okuyucu ideolojik tarih anlaışının ürettiği tek taraflı, yanlış ve eksik bilgilerle yolunu aydınlatmaya çalışacaktır. Bu ise tarih öğrenme ve öğretmenin amacı değildir. Doğruyu bulma, görme ve anlamada ifrat ve tefrite yer yoktur. Memnuniyetle ifade etmeliyiz ki günümüz okuyucusu özellikle tarih sahasında sübjektif değil, objektif bilgi ve tespitlerin peşindedir. Okuyucunun bu temayülü ilgili müesseseler ve araştırmacılar tarafından tarihimizi iyi anlama ve öğrenme yolunda kazanç sayılmalı, tarih sahasında toplumu daha ileri noktalara götürecek adımlar atılmalıdır.
(Önsöz'den)

Hairdesigner
31-03-08, 04:42
Akşemseddin </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Fethin görünmez mimarı Akşemseddin Hazretleri

Akşemseddin; Hazret-i Ebûbekir’in evladından, Şihâbüddin Sühreverdi’nin torunudur. Babası Şeyh Hamza (Kurtboğan adıyla meşhurdur) âlim biridir ve oğlunu mükemmel yetiştirir. Mübarek, dudak uçuklatacak kadar zekidir. Hızlı ilerler ve genç yaşta müderris olur. Osmancık medreselerinde talebe okutur. Evet yörede hatırı sayılır bir âlimdir, ancak işin hâkikatına varmak ister. Bunun tek yolu vardır “ledün ilminde mütehassıs bir velinin” huzurunda diz çökmek.

Arar, sorar, istihareye yatar. Zihninde iki isim berraklaşır. Bunlardan bir tanesi Hâlep’te ki Zeynüddin Hafi Hazretleridir. Diğeri Ankara’daki Hacı Bayram-ı Veli. Akşemseddin yakından başlar. Önce Ankara’ya gider. Ancak Hacı Bayram Hazretlerini kapı kapı teberrû toplarken görür ve yıkılır. Nedenini, niçinini sormaz bile, oracıktan döner, yürür Hâlep’e. Ancak yolda gördüğü rüyalarda, nasibinin Hacı Bayram elinden olduğu işaret edilir. Hatta zincirlerle çekilir ki, uyandığında izi vardır boynunda. Şaşkınlık ve pişmanlık içinde Ankara’ya döner. Yüce veliyi orak tırpan çalışırken bulur. Mübârek garibin birine yardım eder ki kan ter içindedir. Akşemseddin bin pişmandır, boyun büker... Ve kavuşur affa.

Hacı Bayram Hazretleri bu mütevazı talebesini çok sever, O'na hususi bir ihtimam gösterir. Akşemseddin ayrıca iyi bir hekimdir de. Pastör’den asırlar evvel hastalığa sebep olan mikropları ve karantinanın mantığını anlatır. Hatta o yıllarda “seretan” adıyla bilinen kanseri teşhis eder.

İstanbul’un kuşatıldığı günlerde Fatih Anadolu’daki âlimleri ordugâha davet eder. Hepsi mükemmel insanlardır, ancak Akşemseddin’le aralarında anlatılmaz bir muhabbet başlar. Nedendir bilinmez bu akça pakça veliyi görünce içi rahatlar. Tabiri caizse kanı kaynar.

İstanbul gibi bir şehri almak kolay değildir. Dev surlar, haçlı yardımları, derin hendekler, aşılmaz zincirler, Rum ateşi denen bela ve güçlü düşman. Bunlar bilinen şeylerdir ve Fatih herbirine tedbir düşünür.

YEMEĞİ İÇMEYİ UNUTUR
Ancak, bazı komutanlar (ki bir çoğu baba emanetidir) zafere inanmazlar. Açıktan açığa “Bu devletin askerine, akçesine yazık değil mi canım?” derler, “Maceranın sırası mı şimdi?”

Genç sultanı Bizansla boğuşmak değil, yanındakilerle uğraşmak yorar. Yemeyi içmeyi unutur, uykuyu dağıtır. Kendini fena yıpratır. Geceler boyu ağlar ki yastığı hiç kurumaz. Muhasara başlayalı 50 gün geçer, lâkin gözle görülür bir ilerleme yoktur . Rumlar yıkılan surları anında yapar, o acaib ateşleri ile zemini değil, suyu bile yakarlar. Fidan gibi yiğitler ardarda düşerler toprağa. Sultan Mehmed kalabalıklar içinde yalnızdır. Hatta zaman zaman kuşatmayı kaldırmayı düşünür.

Akşemseddin hazretleri onun zihninden geçenleri okur. “Sakın ha!” der, “Asla vazgeçme!” Zira o, müjdeyi Hızır Aleyhisselam’dan alır. Zaferden zerre kadar şüphesi yoktur. Şehir düşünce, Fatih derin bir nefes alır, büyük güç ve itibar kazanır. Genç sultanın şimdi tek arzusu vardır. Mihmandârı Resulullah Hâlid bin Zeyd’in kutlu kabrini bulmak.

Akşemseddin Hazretleri kuşatmanın sürdüğü sıralarda türbenin bulunduğu noktaya bir nur indiğini görür. Fatih’i o mahalle götürür. Kısa bir murakabenin ardından iki çınar dalını toprağa diker ve kendinden emin bir ifadeyle. “Büyük sahabe bunların arasında yatıyor!” der. Ancak etraftan “ne malum?” diyenler olur. Hatta birileri padişaha akıl öğretirler. “Bu dalları başka bir yere diktir bakalım” derler, “ihtiyar molla farkedebilecek mi?” Fatih denileni yapar, hatta ilk işaret edilen yer kaybolmasın diye mührünü gömdürür. Ama Akşemseddin dallara bakmaz bile, ertesi gün milimi milimine ilk gösterdiği noktaya yönelir. Hatta bir ara durur “Sultanımızın mührü” der, “Ne arıyor orada?”

Büyük veli bakar, bu mevzu çok tartışılacak, şüpheye mahal bırakmaz. “Kazın!” buyururlar. Toprağın bir kulaç altından yeşil somaki bir taş çıkar. Üstünde kûfi harflerle “Hâzâ kabri Halid bin Zeyd” yazılıdır. Kalabalık bir hoş olur. Derhal türbe ve mescid hazırlıklarına girişirler.

KAÇIŞ
Günler geçer, Fatih, Akşemseddin Hazretleri’ne sıkça gelip gitmeye başlar. Öyle ki devlet işleri oyuncak gelir gözüne. Sarayı, otağı bırakıp döşeği tekkeye sermeye niyetlenir. Nitekim bir gün “N’olur” der, “Beni de dervişleriniz arasına alın”.

Akşemseddin, hani Fatih’e baba muamelesi yapan o gül yüzlü muallim birden ciddileşir, celalli bir edayla “Hayır!” der, “Osmanoğullarının dervişe değil, sultana ihtiyacı var!”
Ama Sultan Mehmed’i iyi tanır. Yine gelecek, hem bu kez ısrar edecektir. Buna fırsat vermez. Pılısını pırtısını toplamadan uzaklaşır İstanbul’dan. O yıllarda kuş uçmaz, kervan geçmez bir kuytu olan Taraklı’ya çekilir, sonra Göynük civarlarına yerleşir, kendi halinde talebe yetiştirir. Ama duaları Fatih’le birliktedir.

Göçemedin gitti yani...
Akşemseddin Hazretleri birgün oğlunu (4 yaşındaki Hamdi Çelebi) dizine oturtur. Minik yavru bülbül gibi Kur’an okur. Mübârek bir ara hanımına döner. “Biliyor musun?” der, “Aslında dünyanın mihneti, zahmeti çekilmez ama şuncağızın yetim kalmasına dayanamam. Yoksa çoktaaan göçerdim!” Hanımı omuz silker. “Amaaan efendi” der, “sen de göçemedin gitti yani.” Mübarek “İyi öyleyse!” deyip kalkar. Göynüklülerle helalleşir ve mescide çekilir. Talebelerine “okuyun” buyururlar. Bir ara gözleri kapanır, yüzü aydınlanır. Kolları yana düşer ve berrak bir tebessüm oturur dudaklarına. Müridleri eve koşarlar “Başınız sağolsun.” derler, “Efendi göçtü!”

Hairdesigner
31-03-08, 04:43
Ali Paşa . </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Sinoplular'la Vanlılar'ın paşa kavgası
Hürriyet 24 Eylül 2007


Kenan TÜRKSEVEN/ SİNOP,(DHA)

SİNOP’un Seyyid Bilal Camii avlusunda bulunan ve Ermeni komitaları tarafından 1907 yılında şehit edilen Van Valisi Ali Paşa’nın mezarı Vanlılarla Sinoplular arasında tartışma konusu oldu.

Sinop Kültür ve Turizm İl Müdürü Hikmet Tosun, Van’daki bazı sivil toplum kuruluşlarının, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den Ali Paşa’nın mezarının Van'a taşınmasını istediklerini belirterek, Sinopluların bunu buruk karşılayacaklarını söyledi. Hikmet Tosun, “Mezar taşınabilir. Bunda bir sakınca yoktur. Vanlıları çok iyi anlıyoruz. Ancak Sinop halkı bu olayı buruk karşılar. Bütün turlar burayı ziyaret ediyor. Doğuda katledilen çok sayıda Türk büyüğüne rastlarsınız. Ama Karadeniz Bölgesi’nde Ermenilerin katlettiği mezar sayısı çok azdır. Dolayısıyla bu mezarın burada bulunması hem büyük bir anlam ifade etmektedir, hem de misafirperver Sinop halkının bağrında 100 yıldan beri kalmış olması da, burasıyla bütünleştiğini göstermektedir” dedi.

1907 tarihinde Ermeni komitacılar tarafında Batum’da şehit edilen, ardından gemiyle İstanbul’a götürülürken fırtına nedeniyle Sinop’ta defnedilmek zorunda kalınan Van Valisi Ali Paşa’nın kabrinin Vanlılar tarafından naklinin istenmesine Sinoplular karşı çıktı. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün geçen 11 eylül tarihinde Van’ı ziyaretinde bazı sivil toplum kuruluşları, Sinop’ta bulunan Van Valisi Ali Paşa’nın kabrinin Van’a taşınması isteklerini kendisine iletmesiyle gündeme gelen kabrin taşınması konusu, Sinop’ta olumsuz karşılandı.

Sinop’taki bazı sivil toplum kuruluşları temsilcileri ve vatandaşlar bugün, 100 yıl önce Ermeni isyanını bastırmasının ardından Ermeni komitacılarından Alev Başyan tarafından Batum iskelesinde şehit edilen Van Valisi Ali Paşa’nın Seyyid Bilal Camii avlusunda bulunan kabrinde buluştu. Sinop Kültür ve Turizm Müdürü Hikmet Tosun, kendilerine henüz bu konuda resmi bir yazı gelmediğini belirterek, “Vanlıların, Güneydoğu gezisi sırasında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’den böyle bir isteğinin olduğunu duyduk. Van’daki bazı sivil toplum kuruluşları Cumhurbaşkanı’na bu konuyu söylemişler. Şu ana kadar bize böyle bir talep gelmedi. Ancak geldiği takdirde Sinop halkı büyük bir üzüntü yaşayacaktır” diye konuştu.

TURLAR ZİYARET EDİYOR
100 yıllık mezarın Sinop’ta kalmasının daha uygun olduğunu söyleyen İl Kültür ve Turizm Müdürü Tosun, Ali Paşa’nın naaşının Seyyid Bilal Camii avlusuna gömülmesinin bir anlam ifade ettiğini söyledi. Sinop’un çok önemli bir turizm potansiyel alanı olduğunu dile getiren Tosun şunları söyledi:

“Bütün turlar burayı ziyaret ediyor. Doğuda katledilen çok sayıda Türk büyüğüne rastlarsınız. Ama Karadeniz Bölgesi’nde Ermenilerin katlettiği mezar sayısı çok azdır. Dolayısıyla bu mezarın burada bulunması hem büyük bir anlam ifade etmektedir, hem de misafirperver Sinop halkının bağrında 100 yıldan beri kalmış olması da burasıyla bütünleştiğini göstermektedir. Mezarın bulunduğu yer SİT alanıdır. Kültür ve Tabiat Varlıkları Kanunu’na tabidir. Bu kanuna göre mezar taşınabilir. Bunda bir sakınca yoktur. Vanlıları çok iyi anlıyoruz. Ancak Sinop halkı bu olayı buruk karşılar.”

Sinop Şehit ve Gazi Aileleri Derneği Başkanı Faruk Baş da, Vanlıların valilerine sahip çıkmak istemelerini saygıyla karşıladıklarını söyleyerek, “Aradan geçen 100 yıllık bir zamanda sevgisi hiç sönmeyen Vanlıların bu şehit mezarını, anıt mezara dönüştürmelerine hakları olduğunu düşünüyorum” dedi.

Hairdesigner
31-03-08, 04:43
Atıfzade Ömer Hüsamettin ( 1799)- (1871) </B>
1799 yılında İstanbul’da doğdu.108. Şeyhülislam (1863-1866), Kazasker, Ercümeni Daniş üyesi (1851)'dir.1871 yılında İstanbul’da öldü.
Mezarı, Karacaahmette, 1. nci adada, Saraçlar Çeşmesi Caddesindedir.

Hairdesigner
31-03-08, 04:43
Baki ( 06.11.1525)- (24.11.1599) </B>
1526 yılında İstanbul'da doğdu. Asıl adı Mahmud Abdülbaki'dir. Çıraklık yaptı. Güçlü okuma isteği sonucu medrese öğrenimini tamamladı. Zamanının ünlü şair ve bilim adamlarıyla görüştü. Onlardan dersler aldı. Zâtî'nin dikkatini çekti. 18-19 yaşlarında iken artık ünlü bir şair olmuştu. Medrese öğrenimini bitirdikten sonra İstanbul medreselerinde müderrrislik yapmaya başladı. Kadılık yaptı. Anadolu ve Rumeli kazaskerliklerinde bulundu. Şeyhülislâm olmak arzusuna bir türlü ulaşamadı. Bâkî, klasik şiirimizin en büyük şairlerinden biridir. Osmanlı imparatorluğunun muhteşem devirlerine yakışan muhteşem bir şiirin şairi oldu. Şiirinde felsefî düşünüşlere de yer verdi. Sultanü'ş-Şu'ârâ (Şairlerin Sultanı) olarak anıldı. Çeviriler yaptı.1600 yılında öldü.

ESERİ
Bir Dîvân'ı vardır.

Hairdesigner
31-03-08, 04:43
Cavit Bey . </B>
Cavit Bey, İttihat ve Terakki liderlerinden olup, II. Meşrutiyet döneminde Maliye Nazırlığı yapmış bir siyasetçidir. Selanik doğumludur. 1925'de İzmir Suikasti hadisesi sonrasında İstiklal Mahkemesi tarafından yargılanarak idam edilmiştir.
x

ESERİ

Felaket Günleri
Mütareke Devrinin Feci Tarihi
2 Kitap Takım
Cavid Bey

Temel Yayınları / Tarih - Kültür Dizisi
Harp faciasının son perdesi iniyor... Enver Paşa kaçağına alnına kurşun sıkmalıydı... Nankörcesine tarih yazanlar ve Mustafa Kemal Paşa'nın bir
telgrafı... Damat Ferit ve iplikleri yüksekten çekilen komplo... Ahmet Rıza ve Mustafa Kemal'in kabinesi... Ar ve hayadan yoksun bir adam... Fransız general ve kirlettiği toprakların nankörleri...

Vahdettin Sarayda mı yoksa kümeste mi oturur. Hem cahil, hem aciz hem de mağrur bir sadrazam... Sipariş üzerine tarih yazanlar... Amerikalılar Halide Edip'ten rapor istemiş... Mustafa Kemal'in Amasya toplantısına katılmam isteniyor... Alçaklar defterine yazılacak bir isim daha... İngilizler Mustafa Kemal'in azlini istemişler... Yunus Nadi'ye herşey yazdırılabilir...

Kürt Şerif Paşa ve Seyyit Abdülkadir... Damat Ferit Paşa'nın bir ihanet belgesi... Mustafa Kemal Paşa'nın ellibin liraya şiddetle ihtiyacı varmış...
Fetva değil bir denaet vesikası... Sevr, Avrupa'nın bir intikam belgesidir... Bizde Sevr'i imzalayacak nice reziller bulunur... İngiliz kölesi Rıza Tevfik
ve en temiz evlatlarına iftira gönderen memleket... Kürt Şerif Paşa'nın Venizelos'tan aldığı 250.000 frank... Mustafa Sabri Efendi en çok Mustafa
Kemal'den korkuyormuş... Şu Ali Kemal de ne küçük adam...

Vatanseverlik Anadolu'nun bağrında mücadele vermekle olur... Yarı ölü bir Sultan ile deli bir sadrazam... İttihatçıların Komünizm sevdası... Çehresi pek menhus ve tiksindirici bir adam... Ahmet Rıza'nın Kuva-yı Milliye'ye hariçten okuduğu gazel... Venizelos düştü, Mustafa Kemal'in bir darbesi yetecek... Kazım Karabekir ve Enver Paşa'nın Anadolu'ya girme planı...

İttihatçıların Roma toplantısı ve Talat Paşa'yı yere seren kurşun... Talat Paşa büyük vatanperver.... Müslümanlar Türkleri değil, Türkler Müslümanları kurtaracak.... Mustafa Kemal Ahmet Rıza'ya cevap bile vermiyor... İstanbul şimdi alçaklar, satılmışlar ve oportünistlerle doludur... Mustafa Kemal'den yüz bulamayanlar Enver Paşa'nın peşinde...İttihatçılar artık vatanlarını unutsunlar.. Enver Paşa'nın Mustafa Kemal'e tehdit mektubu... Komünizm dininin yeni incili ile ibadet yapılamaz...

Vahdettin'in yanında hocalarla Çerkezler, arkasında İngilizler var... Mustafa Kemal ne kadar ittihatçı idi?... İttihatçılar Mustafa Kemal'e liderlik teklif edecekler... Şerif Paşa'nın Türklük politikası... Ermeniler hala şaraplarına su katmamışlar... Saltanat ve Hilafetin artık sonu geliyor... Ali Kemal'i İzmit'te parçalamışlar.... İsmet Paşa ile Lozan üzerine uzun görüşmemiz...

X

HAKKINDA YAZILANLAR

Şiar'ın Defteri
Eski Maliye Nazırı Cavid Bey
Şiar Yalçın
İletişim Yayınevi / Anı Dizisi

İttihat ve Terakki iktidarının iktisadi ve mali siyasetinin belirlenmesinde çok önemli bir yeri olan maliye nazırı Mehmed Cavid Bey'in idam edilmeden yirmiiki ay önce tutmaya başladığı bu günlük; bir babanın yeni doğmuş oğluna karşı beslediği duyguları yansıtması, onun bakımı ve yetişmesiyle ilgili günlük sorunları dile getirmesinin yanısıra ihtiva ettiği siyasi yorum ve değinmelerle de önem kazanmaktadır...

Hairdesigner
31-03-08, 04:44
Çorlulu Ali Paşa ( 12.12.1669)- (21.12.1710) </B>
1670 yılında doğdu. Çorlu'da yerleşmiş bir çiftçi ailesinin oğluydu. Sultan İkinci Ahmed devri Kapıcıbaşı Türkmen Kara Bayram Ağa'nın evlatlığı olarak, önce Galata Sarayı'na, daha sonra Enderun-ı Hümayun'daki Seferli Koğuşu'na, buradan da Hane-i Hassa'ya yerleştirildi. Şubat 1699'da rikabdarlık hizmetinde bulunuyordu. Sadrazam Amcazade Hüseyin Paşa'da kendisinden bizzat silahdarlık rica etti. 15 Ekim 1700 tarihinde bu memuriyete tayin edildi. Silahdarlığı, Saray-ı Humayun'da daha üst derecede bir memuriyet haline getirdi. Padişah ile sadrazam arasındaki haberleşmenin silahdarlık makamı vasıtasıyla yerine getirilmesini ve Darüssade'den başka Babüssade ile Enderun-ı Hümayun'a ait bütün işlerin de silahdar ağa nezaretinde yapılmasını sağladı. Çorlulu Ali Paşa'nın bu başarıları çok geçmeden birbirleriyle yarış halinde bulanan sadrazamın ve şeyhülislamın dikkatini çekti. İstanbul'daki cebeci ayaklanması sırasında Çorlulu Ali Paşa, vezirlik rütbesiyle saraydan uzaklaştırıldı. Sultan Üçüncü Ahmed'in vezir olmasından sonra üçüncü vezir olarak Edirne'de kaldı. Halep Valiliğine tayin edilmek üzere İstanbul'a çağrılan Çorlulu Ali Paşa, İstanbul'a geldiğinde Halep valiliğinden vazgeçilerek, Kubbealtı'nda beşinci vezirlikle görevlendirildi. Enişte Hasan Paşa'nın yerine 1703 Kasım ayı sonlarında rikab-ı hümayun kaymakamı oldu. Bir süre sonra Trablusşam valiliği ile İstanbul'dan uzaklaştırıldı. Tekrar İstanbul'a dönen Çorlulu Ali Paşa, 3 Mayıs 1706 günü üçüncü vezirlikten Baltacı Mehmed Paşa'nın yerine sadarete getirildi. 1708 yılında yedi yıldır nişanlı bulunduğu Sultan İkinci Mustafa'nın kızı Emine Sultan'la evlendi. Çorlulu Ali Paşa sadrazam olduktan sonra, devletin mali işleriyle ilgilendi ve saray masraflarını kontrol altına almak istedi. Tersane ve donanmaya önem verdi. Toplar döktürdü, askeri ocaklarda düzenlemelerde bulundu. İsveç - Rus savaşı sırasında İsveç'i Ruslara karşı destekledi. Amacı ilerde meydana gelebilecek Rus-Osmanlı savaşında yorgun düşmüş bir Rus ordusuyla karşılaşmak ve galip çıkmaktı. Sultan Üçüncü Ahmed'in bu siyaseti tasvip etmemesi ve bir süre sonra Rusların savaştan galip ayrılması üzerine Çorlulu Ali Paşa, aleyhinde yapılan propagandalar sonucu gözden düştü. Sultan Üçüncü Ahmed, Ali Paşa'yı sadaretten azletti ve bir gün sonra Kefe'ye sürdü. Çorlulu Ali Paşa, sadrazamken Sinop'a sürdüğü Şeyhülislam Paşmakçızade Seyyid Ali Efendinin fetvası ve padişahın Aralık 1711 tarihli fermanı ile idam edildi.

Hairdesigner
31-03-08, 04:44
Deli Hüseyin Paşa - (09.12.1658) </B>
Yenişehir'de doğdu. Sultan Dördüncü Murad zamanı komutan ve yöneticilerindendi. Yeterli bir eğitim görmemiş, gözünün pekliğinden ve konuşma tarzından dolayı kendisine "deli" lakabı verilmişti. Kaptan-ı Deryalık yapmasının yanı sıra, Bağdat, Mısır ve Bosna valiliklerinde bulundu. Serdar olarak Girit'in alınmasında büyük yararlılıklar gösterdi. Sultan Dördüncü Murad zamanında, Köprülü Mehmet Paşa, Hüseyin Paşa'nın gittikçe yaygınlaşan ünü ve başarıları karşısında, kendi yerine getirileceği endişesi ile onu İstanbul'a çağırmış ve Yedikule zindanlarında boğdurmuştur (1659).

Hairdesigner
31-03-08, 04:44
http://www.biyografi.net/images/kisi/324.jpg
Enver Paşa ( 1881)- (04.08.1922) </B>
1881 yılında İstanbul'da doğdu. Soğukçeşme Askeri Rüştiyesinde öğrenim gördü. Harp Okulunu 1899'da piyade teğmeni olarak bitirdikten sonra, 1903'te kurmay yüzbaşı olarak Harp Akademisinden mezun oldu. Selanik'teki üçüncü ordunun emrine girdi. 1906'da binbaşı oldu. İttihat ve Terakki Cemiyeti kurucuları arasına katıldı. Bu topluluk içinde tutunup, kendini sevdirdi.II. Meşrutiyet'in ilan edilmesinde önemli rol oynadı. Makedonya Genel Müfettişliği ve Berlin Ateşemiliterliği gibi görevlerde bulundu. 31 Mart olayında Hareket ordusuna katıldı. İşkodra mutasarrıfı ve cephe komutanı olarak İtalyan saldırısına başarıyla karşı koyan Enver Paşa, 1912'de yarbay oldu. 23 Ocak 1913'te İttihat ve Terakki tarafından düzenlenen Babıali baskınına katıldı. Sadrazam Kamil Paşanın istifasını sağladı. Böylece İttihat ve Terakki Cemiyetinin iktidarı ele geçirmesinden sonra, Edirne'nin kurtarılmasında önemli rol oynadı. Bu başarısından sonra albaylığa ardından da tuğgeneralliğe yükselen Enver Paşa, 1914'te de Sait Halim Paşa hükümetinde Harbiye Nazırı oldu. Şehzade Süleyman'ın kızı ile evlendi. Orduda bazı düzenlemeler yapan Enver Paşa, Fransız modeli yerine Alman stilini uyguladı.

Birinci Dünya Savaşına Almanların yanında katılmamızda etkin rol oynayanlar arasındaydı. Dünya Savaşının Osmanlı İmparatorluğunun yenilgisi ile sonuçlanmasından sonra İttihat ve Terakki partili arkadaşlarıyla birlikte, önce Odessa'ya, oradan da Berlin'e gitti; daha sonra Rusya'ya geçti. Anadolu'daki Milli Mücadele hareketine katılmak istediyse de kabul edilmedi. 1920 Eylülünde Bakü'de Doğu Ulusları toplantısına katıldı ve Batum'da Türkiye Şuraları Partisini kurarak Türkistan'ı kurtarma hareketini başlattı. Ancak Rus kuvvetleri karşısında başarılı olamadı. 4 Ağustos 1922'de Tacikistan'da, Belcivan yakınlarında bir çarpışmada öldü ve Çeğen köyüne defnedildi.

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Enver Paşa
Cilt: 2 1908-1914
Makedonya'dan Ortaasya'ya
Şevket Süreyya Aydemir
Remzi Kitabevi / Tarih Anı İnceleme Dizisi

2.Enver Paşa'nın Özel Mektupları
Arı İnan
İmge Kitabevi Yayınları

İttihat ve Terakki'nin ünlü liderlerinden Enver Paşa, Osmanlı İmparatorluğu'nun son beş yılına damgasını vurdu. "Enveriye yazısı", "Enveriye bıyığı", "Enveriye kalpağı" moda oldu. Almanlar imparatorluğu "Enverland" diye anmaya başladı. Kimilerince Osmanlı İmparatorluğu'nu gereksiz yere Birinci Dünya Savaşı'na sokup parçalanmasına yolaçmakla suçlanan Enver Paşa, kimilerince de katıksız bir yurtsever, büyük bir asker ve devlet adamı olarak görüldü. 1922 yılında, "Turan" devleti kurma düşlerinin peşinde Tacikistan'da Ruslarla çarpışırken ölen bu siyaset adamının aynı zamanda ateşli bir sevgili olduğunu biliyor muydunuz? Elinizdeki kitap Enver Paşa'nın çalkantılı özel yaşamının birinci elden tanıklığıdır.
Büyük bölümü ilk kez basılan bu mektuplar yalnızca tarihçiler için paha biçilmez bir belge hazinesi değil, bütün okurlar için sürükleyici bir serüven niteliğinde.

3.Kendi Mektuplarında Enver Paşa
Şükrü Hanioğlu
Der Yayınları / Araştırma Dizisi

4.İstiklal Harbimizde Enver Paşa ve İttihat Terakki Erkanı
Kazım Karabekir
Tekin Yayınevi

Kurtuluş Savaşımızın başlıca kahramanlarından biri olan rahmetli General Kazım Karabekir'in (1882-1948) bu eseri, 1. Dünya Savaşında Osmanlı ordularının başkomutanı olarak yenilgiye düşüp Avrupa'ya kaçmış olan Enver Paşa ile Cemal ve Talat Paşalar gibi İttihat ve Terakki Cemiyeti (Fırkası) kurucuları ve erkanının özellikle Ulusal Kurtuluş Savaşı yıllarında yaptıklarını -belgelere dayanarak- anlatır. Önemli belgeler arasında Halk Şuralar Fırkası programı ile İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı nizamnamesi de vardır. 1920-23 yıllarını kapsayan bu değerli anılar, Enver Paşa'nın Kafkaslar'dan Orta Asya'daki feci öldürülüşüne kadar geçen bütün yaşamını anlattığı gibi, Onun ve yandaşlarının Kurtuluş Savaşındaki olumsuz etkinliklerini de belirtmektedir.

5.Şehitler Ölmez
4 Ağustos 1922: Enver Paşanın Şahadeti
Yeni Avrasya Ağustos 2001

Ağustos ayı, Türk Milleti’nin zaferler ayı. Ama aynı zamanda büyük Türk kahramanlarının da şehit oldukları bir ay. 4 Ağustos 2001 tarihinden itibaren Türk Dünyası Kültür Merkezi’ni süsleyen büyük Türk kahramanı Enver Paşa’nın resimleri de işte böyle büyük bir kahramanın anısını yaşatmaya çalışıyordu.

Genç Türkler Hareketi’nin hürriyet kahramanı İsmail Enver, 1880’de İstanbul’da doğdu. Genç bir subayken, Temmuz 1908’de ihtilalin muzaffer bayrağı ile Makedonya dağlarından iniyordu. O artık ordunun ve milletin yıldızı idi. Bu yıldız, onun başkomutan olarak girdiği Birinci Cihan Harbine dek parladı. Savaşın bilinen seyri ve ülkenin içine düştüğü acılar, onun da kaderini belirledi. Kısa ve yoğun bir hayata sığdırılamayacak kadar zafer ve yenilgiyi bir arada yaşadı. Enver Paşa’nın yaşamını sonlandıran, Orta Asya’daki ümitsiz mücadelesi bile, tarihimizde benzeri çok olan bütün arayışların, bir başka büyük örneği olarak yer aldı. Bu hareketi her ne kadar gerçeklerle çelişse de, Türk insanının ruhuyla çelişmeyen bir çıkış, bir atılış olarak hatıralarımızda anıtlaştı.
Enver Paşa, Orta Asya’ya koşarken, ona nice övgülerle, "Hakanların Hakanı, Padişahların en büyüğü" diye hitap edilmişti. Onun rüyalarını süsleyen; Gazneli Mahmut’ların, Babür Şah’ların, Timurların bile karşılaşmadıkları jeopolitik kanunlar, yaşanılan çağın ideolojik akımları, silahlı düşmanlardan daha tehlikeli ve güçlü olarak karşısına dikildiler. Üstelik; "Gökkubbe sağırdı. Buhara, Semerkant, Taşkent ufuklarında artık başka rüzgarlar esiyordu. Onun mihnetli günler yaşadığı Duşanbe çevresiyle, Kurgan-Tube, Baysun ve nihayet toprağa düştüğü Balcıvan illeri, geçmişe karşı hafızasızdı. Pamir dağları ise, haşmetli olmaktan ziyade, soğuk ve cesaret kırıcıydı..." (1)

Enver Paşa canı gibi sevdiği Türkistan’da sürdürdüğü özgürlük mücadelesinde son ümitlerini de yitirmişti. Önünde Rus ordularınca gerçekler, ardında Pamir dağlarının doruklarınca temiz idealler arasında kuşatılmıştı. İdeal ile gerçeğin, artık aşılması mümkün olmayan sınırına varmış, yol bitmişti.

Şevket Süreyya Aydemir, Enver Paşa isimli eserinde, onun unutulmaz şahadet anını şöyle anlatır:
"Şimdi 4 Ağustos 1922 tarihindeyiz. Kurban Bayramı’nın birinci günüdür... Enver Paşa, maiyetinde kalanların, evin önünde toplanmasını ve onların bayramını kutlayacağını söyler. Toplanılır. Kalan askerlerine dualarını, tebriklerini bildirecek ve kendilerine bir miktar para verecektir. Asker başlarına ise, kendilerinin de bildikleri gibi, onlara sunacak bir şeyi olmadığını söyleyecek ve bu müşterek mücadelelerin hatırası olarak kendilerine, kendi mühür ve imzasıyla birer belge, hatta rütbeler verecektir.
Balcevan Beyi Devletment Bey de Enver Paşa’ya , altın ve gümüş işlemeli bir çapan, yahut ipekli cübbe ile bir sarık hediye etmiştir. Hulasa herkes bu hüzünlü Kurban Bayramının havası içindedir. Çünkü bilinir ki bu günler, artık son beraberlik günleridir. Arkadan ve çevreden ise düşman ilerler. Doğudaki Pamirler yol vermez karlı dağlardır. Kesilen kurbanların toprağa akan kanları, hala tazedir.

İşte tam bu tören sırasındadır ki doğuda, vadinin dere-i Hakiyan kısmı ile Çeğan tepesi istikametinden silah sesleri gelir. Bu bir baskındır ve tören yerindeki kalabalık, baskıncıların makineli tüfek ateşleri altında eriyebilir.

İşte o anda Enver Paşa, hemen atına atlar. Dört beşi Osmanlı Türklerinden olmak üzere 25 kadar atlı, hemen onu takip ederler. Doğru Çeğan Tepesi’ne yönelinir. Çegan, Abıderya suyunun kuzey sırtlarına düşer. Altta, Dere-i Hakiyan vadisi uzanır. Çeğan, Balcevan’a (yahut Belh-i Cevan) 15 kilometre kadar doğudadır. Tepede mevzilenmiş ve makineli tüfekleri bulunan bir düşman müfrezesine karşı aşağıdan, vadiden ve ancak atlar üstünde çekilmiş kılıçlarla, azlık bir nevi fedai süvari grubunun saldırıya geçişinin sonu bellidir. Ama Enver Paşa en öndedir. Atını yıldırım gibi sürer. Kılıcıyla havayı yararak koşar. Yanındakiler de ondan geri kalmazlar.

Bir Kumandanın, bir Başkumandanın, bir baskın müfrezesine karşı en önde ve atla, kılıçla karşı çıkışı, askeri savaş usullerine sığmaz. Ama burada artık askerlik değil, yolun sonu, son hamle ve beklenen sonu arayış konuşacaktır. Bu son ise, ölüm ve şahadettir...

Şimdi bütün yollar kapalıdır ve 1908’de Makedonya dağlarında başlayan serüven artık Himalaya dağlarının kuzey silsilelerini teşkil eden Pamir eteklerinde, yiğitçe sona erecektir.

Öyle de olur. Ceğan tepesinde ve Kulikov kumandasında ateş saçan mitralyözlerin üzerine, yalın kılıçlarla hücum eden bu 25 kadar süvarinin akıl almaz saldırısı, karşı tarafta, hatta şaşkınlık da yaratır. Bu kılıçların altında yaralananlar, teslim olanlar bile olur. Öndeki mitralyöz susturulmuştur bile, ama ateş kesilmez ki. Daha arkadaki ikinci mitralyöz, ateşini, huzmesini, en önde ilerleyenlerin üzerinde yoğunlaştırır. Bunların en önünde de, Enver Paşa vardır. Böylece, çağdaş Mitralyöz, ortaçağın ünlü silahı olan kılıcı yener. Enver Paşa vurulur. Atından düşer. Onunla beraber diğerleri de yerlere serilirler. Paşanın kır atı Derviş, bütün bu tür sahnelerde olduğu gibi, efendisinin baş ucundadır. Ama mitralyözün şeritleri ateşlerini kusmaya devam ederler. Derviş de önce ön iki ayağı üzerine çöker. Sonra yana devrilir. O da son nefesini vermiştir.

Çeğan tepesine arkadan kalabalık yardımcılar gelemez. Abıderya panik içindedir. Ama Doğu Buhara Beylerinin en vasıflısı, en sadık olanı ve en yiğidi olan Balcevan Beyi Devletment, köye biraz geç yetişmiştir. Paşasının Çeğan’a saldırdığını öğrenince, hemen atına atlar. Son sahneye yetişir. Ve Devletment Beyin de cesedi, bu tepede Paşasının biraz berisinde toprağa serilir." (2)
Bu büyük kahraman asker, 42 yaşında, Türklük ideali uğrunda şehit düştüğü Türkistan topraklarında, diğer şehitlerle birlikte, Abıderya Suyu kenarında ve vadisindeki Abıderya köyünde, bir pınarın başındaki ceviz ağacının altına gömülür ve Türkistan, yeniden özgürlüğüne kavuşuncaya dek burada inatla bekler. İdeallerinin gerçekleştiğini görünce de, ebedi istirahatgâhına çekilmek üzere, İstanbul’a getirilir. Tören sırasında onu yeniden toprağa vermek üzere mezarına inen Ayvaz Gökdemir; bu büyük kahramana ait naaşın 70 yıldır hiç bozulmadan kaldığını görür. Şehitlerle ilgili olarak söylenen bir mucize daha gerçekleşmiş, Şehid Enver Paşa’nın naaşı da bozulmadan doğduğu yere dönmüştür...
(1),(2) Makedonya’dan orta Asya’ya ENVER PAŞA, Şevket Süreyya Aydemir, 3.cilt, 1972 İstanbul

6.İstiklal Harbimizde
İttihat Terakki ve Enver Paşa
2 Cilt Takım
Kazım Karabekir
Emre Yayınları / Cumhuriyet Tarihi Dizisi
Hazırlayan: Orhan Hülagü
İstanbul Haziran 2001

Enver Paşa, Harb-i Umumi'den mağlup çıkılması üzerine Berlin'e kaçmak zorunda kalmıştı. Buradan Rusya'ya
geçen Paşa Moskova'da İngiliz emperyalizmine karşı birlikte mücadele etmek için Sovyet devlet adamları
ile görüşerek onlardan anadolu hareketine silah yardımı yapmalarını istedi. Ve Rusya'nın desteğiyle kurulan İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı adlı cemiyetin başına geçerek Anadolu'da şubeler açmak istedi ve 1920 Eylül'ünde gerçekleşen Doğu Halkları
Kongresi'ne katıldı.

Bir ara Berlin'e döndüyse de fazla kalmayarak yine Moskova'ya geldi. Ve Ankara hükümetinin temsilcisi ile görüşmeler yaptı. Mustafa Kemal Paşa'ya bir mektup yazarak hakkındaki söylentileri ve anadolu hareketinin başına geçeceği iddialarını yalanladı; fakat Yunan saldırısının başlaması ile Anadolu'ya geçme fikriyle Batum'a geldi.

Bütün bu gelişmeler olurken beride Anadolu'da gözle görülecek bazı faaliyetler belirdi: Trabzon'da Enver Paşa'ya taraftarlığı ile bilinen Yahya Kahya, mahkum ve kaçaklardan oluşan bir tabur meydana getirerek başına buyruk bazı işler yapmaya ve Enver'in yakında döneceğini açıkça telaffuz etmeye başladı. Diğer taraftan, gelişmeler Büyük Millet Meclisi'nde bulunan
kırk civarındaki İttihatçı mebuslarda da yankısını buldu. Bu gelişmelerden rahatsızlık duyan Mustafa Kemal Paşa, Rus hükümetiyle anlaşarak, Enver Paşa'yı devre dışı bıraktı.

Rusların desteklerini kaybettiğini ve Anadolu'da da birşey yapamayacağını anlayan Enver Paşa bu kez, Türkistan'a yönelerek, buradaki Türkleri Ruslara karşı istiklal mücadelesi vermek üzere örgütlemek istedi ve bu yolda da can verdi.

İlk baskısını 1967'de yapan bu eser; o sırada Şark'ta bulunan Kazım Karabekir'in kendi gözlem, hatıra ve bilgileriyle birlikte, bu maceranın kahramanlarının 1920-23 arasındaki resmi-özel yazışma ve mektuplarının suretlerinden oluşan birinci elden bir kaynak
niteliğindedir. Ayrıca, aynı hadiselerle bağlantılı olan Yahya Kahya ile Mustafa Subhi'nin öldürülmesi olayları ve bunlarla ilgili belgeler de, eserde ele alınan konulardandır.

Enver Paşa ve İttihat ve Terakki erkanının Milli Mücadeledeki faaliyetlerine dair ilk elden bilgi, belge ve anılar veren eser, İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı nizamnamesi, Halk Şuralar Fırkası Programı ve Meclis tarafından Kahya Yahya olayını incelemek üzere
Bursa mebusu Mustafa Fehmi Efendi başkanlığında oluşturulan tahkik heyetinin raporu gibi çok önemli belgeri de içermektedir.
(Arka Kapak)

7.Enver Paşa
Abdullah Recep Baysun
Erol Cihangir
TURAN KÜLTÜR VAKFI

"İdeallerinizi gerçekleştiremiyorsanız, gerçeklerinizi idealleştirin" diyerek "Turan Barışı" için yola çıkan Enver Paşa Hazretleri -Paşam başaramazsanız ne olur? Serzenişine karşılık O'nun, "-başaramazsam öleceğimi biliyorum hiç olmazsa ölümümle Batı Türklüğü ile Doğu Türklüğü arasında manevi bir bağ olurum" dediği üzere gerçekten Enver Paşa Turan yolunda şehit olarak Batı ile Türkistan (Asya) Türklüğü arasında muhkem ama bir o kadar da narin ve nezih bir bağ olmuştur.
Yayın Yılı: 2001; 208 sayfa; 3.HAMUR; 14x21 cm; KARTON KAPAK; ISBN:9757893323; Dili:TÜRKÇE

Hairdesigner
31-03-08, 04:45
İdris-i Bitlisî . </B>
İdris-i Bitlisi, Mevlana Hüsameddin Ali-ül Bitlisi’nin oğlu, Ebul Fadl Mehmet Efendi'nin babasıdır. Bitlis’te doğmuştur. Bundan dolayı kendisine “İdris-i Bitlisi” veya “Bitlisli İdris” denir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, 1452 - 1457 tarihleri arasında doğduğu tahmin edilmektedir.

Esas ismi İdris’tir. Tam künyesi; Mevlana Hakimeddin İdris Mevlana Hüsameddin Ali-ül Bitlisi’dir. Kendileri Mevlana - Hakimeddin lakaplarıyla anılmış, bazı kaynaklarda ise Kemaleddin lakabı kullanılmıştır. Babası gibi bir süre Akkoyunlu Devleti'ne hizmet etmiştir. Akkoyunlu Hükümdarı Uzun Hasan’ın vefatı üzerine Oğlu Yakup Bey, 1478 tarihinde hükümdar olarak Akkoyunlu tahtına oturmuştur. Bu tarihten hemen sonra Mevlana İdris, Yakup Bey'in sarayına divan katibi olarak girmiştir. Yakup Bey'le beraber yanında Azerbaycan’dan Erran’a kadar bir seyahat yapmış ve “Risâle-i Hazâniyye” isimli eserini yazmıştır. Bu eser, bu seyahatle ilgilidir. Mevlana İdris, Akkoyunlu sarayında hükümdar çocuklarına lalalık yapmıştır. Bu durumdan dolayı Hoca Saadettin, İdris-i Bitlisi’yi “Kutlu Müderris” olarak övmüştür.
Osmanlı Sultanı II. Bayezid 1485 yılında Memluklulara karşı büyük bir başarı elde etmişti. Bu başarısından dolayı Akkoyunlu Hükümdarı Yakup Bey, II. Bayezid’e bir tebrik-name göndermiş ve İdris-i Bitlisi’nin kaleme almasını istemiştir. Mevlana İdris yazdığı bu tebrik-namede her türlü edebi ve diplomatik hüneri göstermiştir. Bu olaydan sonra İdris-i Bitlisi, hem Yakup Beyin ve hem de II. Bayezid’in sevgi ve büyük teveccühlerini kazanmıştır. Daha önce yazdığı tebrik-nameden etkilenen II. Bayezid, İdris-i Bitlisi’yi sarayına davet etmişti. Şah İsmail’in bu hareketlerinden hoşlanmayan İdris, daha önce aldığı davete icap ederek İstanbul’a, II. Bayezid’in yanına gitmeye karar vermiştir. Tebriz’den ayrılıp Osmanlı sarayına gelen İdris’i, Sultan II. Bayezid çok güzel bir şekilde saygı ve hürmetle karşılamıştır. Kendilerini sarayına almış, hediyeler vererek maaş bağlamıştır. Yavuz Dönemi, İdris-i Bitlisi’nin en çok rağbet gördüğü dönemdir. İdris-i Bitlisi bu dönemde Osmanlı siyasetinde aktif bir rol üstlenmiştir. 1514 yılında Yavuz Sultan Selim ile beraber Şah İsmail’e karşı Çaldıran Savaşına katılmış, hatta savaştan sonra Tebriz’de bir süre daha kalarak halkı Osmanlı yönetimine bağlamaya çalışmıştır. Tebriz’deki Ulu Cami'de halka vaiz ve nasihatlerde bulunmuş, Tebriz’de kurulan karakol ve gözlemci kuvvetlere komutanlık yapmıştır. Çaldıran Savaşı'ndan sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu vilayetlerinin Osmanlı yönetimine geçmesi için görevlendirilmiştir. İdris’in buradaki başarılardan dolayı Yavuz Sultan Selim, Bitlisli İdris’i mükafatlandırmıştır. Kendilerine bir ferman göndererek, Diyarbakır bölgesini kendisine vermiş, ayrıca 1516 yılında Yavuz tarafından ihdas edilen ve merkezi Diyarbakır olan Arap Kazaskerliği rütbesiyle İdris-i ödüllendirmiştir. Böylece Bitlisli İdris, Osmanlı'nın en büyük rütbesi olan Kazaskerlik rütbesi ile taltif edilmiştir. Bununla Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun yönetimi İdris-i Bitlis-i’ye verilmiştir.
İdris-i Bitlisi bu işlerle de yetinmeyerek, Yavuz Sultan Selim’in Memlûklular'e karşı verdiği siyasette de başarılar elde etmiştir. Öncelikle Musul ve Urfa’nın Memlûklular'dan alınarak Osmanlı topraklarına katılmasını sağlamıştır. Daha sonra Yavuz Sultan Selim’in Suriye ve Mısır seferlerine katılarak 1516 ve 1517 yıllarındaki Ridaniye ve Mercidabık Savaşlarına Sultan ile beraber katılmıştır. Mısır’ın fethinden sonra bu ülkenin nasıl idare edileceği hususunda görüşlerini Yavuz’a anlatmış ve Yavuz tarafından takdirle karşılanmıştır. Nitekim Mısır’ın idare edilmesinde İdris’in görüşleri temel alınmıştır. İdris-i Bitlisi, yirmi yıldan fazla bir süre Osmanlı Devleti'ne hizmet etmiştir. Mevlana İdris-i Bitlisi, ömrünün son yıllarını İstanbul’da ilmi çalışmalara ve eser yazmaya ayırmıştır. 12 Kasım 1520 yılında İstanbul’da, Yavuz Sultan Selim’in vefatından kısa bir süre sonra hakkın rahmetine kavuşmuştur. Bütün kaynaklar ölüm yerinin İstanbul olduğunda birleşmiş, ancak ölüm tarihi hakkında farklı tarihler ileri sürmüşlerdir. Mevlana İdris-i Bitlisi’nin 65 - 70 yıl yaşadığı sanılmaktadır. İdris-i Bitlisi’nin mezarı, bugünkü Eyüp semtinde kendi adıyla anılan “İdris Köşkü” ve İdris Çeşmesi” denilen yerde muhterem hanımları Zeynep Hatun tarafından vakfederek yaptırdığı mescidin bahçesindedir.
İdris-i Bitlisi’nin Bilinen Eserleri:
1 - Heşt Behişt
2 - Selim - Name:
3 - Risâle-i Hazâniyye
4 - Risâletü’l-İbâ an Mevâki’i’l-Vebâ
5 - Tercüme-i Hayâtü’l-Hayavan
6 - Risâle-i Bahâriyye Yâ Râbi’a’l-Ebrar:
7 - Risâle-i fi’n-Nefs
8 - Şerh-i Haşiye-i Tecrid
9 - Münâzara-i Işk bâ Akl
10 - Râfizilere Reddiye
11 - Kenzü’l-Hafi fi Beyâni Makamati’s-Sûf
12 - Mir’ât’l - Uşşak
13 - Tuhfe-i Dergâh-ı Âli
14 - Şerhu Fusûsi’l-Hikem
15 - Hakku’l-Musin fi Şedhi Hakki’l-Yakin
16 - Şerhu’l-Hamriyye
17 - Şerh-i Manzume-i Gülşen-i Raz
18 - Kanun-i Şahenşâh
19 - Mir’atü’l-Cemal
20 - Münâzarâtü’s-Savm ve’l-iyd
21 - Tercüme ve Tefsir-i Hadis-i Erba’in
22 - Şerhu Esrâri’s-Savm min Şerhi Esrâri’l-İbadin
23 - Risâle Der İbâhat-ı Ağâni
24 - Tercüme ve Nazm-ı Hadis-i Erba’in
25 - Hâşiye alâ Tefsir-i Beyzâvi
26 - Kasâid ve Münşa’ât ve Müraselât
27 - Mecmu’a-ı Münşa’ât
28 - El-Münşa’ât

x

HAKKINDA YAZILANLAR

Kutlu Müderris İdris-i Bitlisi
Prof.Dr. Mehmet Bayraktar
Biyografi Net Yayınları

Doğu ve Güneydoğu'nun bazı illeri, merkezi İran olan Safevi Devleti'nin işgali altındaydı. 1514 tarihinde yapılan Çaldıran Savaşı'nda Safevi ordusu büyük bir yenilgiye uğradı.

İdris-i Bitlisi, Çaldıran Zaferi'nden yeni dönen Yavuz Sultan Selim'e, Doğu ve Güneydoğu halkının ve eşrafının Osmanlı hakimiyetine girme isteğini bildirdi, isteği olumlu karşılayan Yavuz Sultan Selim, İdris-i Bitlisi'yi bu işle görevlendirdi. Yavuz Sultan Selim'den bölge ileri gelenlerine hitaben yazılmış Emirnameler alan İdris-i Bitlisi, bölgenin Osmanlı egemenliğine girmesini sağladı.

Bu karardan sonra Osmanlı Ordusu, Safevi baskısı altındaki Diyarbakır ve Mardin'i ele geçirerek, bölge halkını esenliğe kavuşturdu.

Hairdesigner
31-03-08, 04:46
Köprülü Fazıl Mustafa Paşa ( 03.12.1636)- (17.12.1690) </B>
Köprülü Fazıl Mustafa Paşa, 1637 yılında İstanbul'da doğdu. Köprülü Mehmed Paşa'nın ikinci oğlu, Köprülü Fazıl Ahmed Paşa'nın kardeşidir. İkinci Viyana Kuşatmasını izleyen günlerde iş başına getirilmiş, aldığı köklü ve yerinde tedbirlerle İmparatorluğun yıkılmasını geçici bir süre için de olsa durdurmayı başarmıştır.

Sultan İkinci Süleyman ve Sultan Üçüncü Ahmed dönemlerine rastlayan görev süresi sadece iki yıl sürmüştür. Ağabeyi gibi çok iyi bir öğrenim görmüş, kültürlü, zeki, ileri görüşlü bir devlet adamıdır. Müderris olmuş, 1680'de vezir rütbesiyle Silistre valiliği ve Babadağı serdarlığına atanmıştır. Sultan Dördüncü Mehmed'in tahttan indirilmesinde rol oynamış, bu olaydan sonra Kandiye ve Sakız muhafızlığına atanmıştır. Avusturyalıların Serasker Recep Paşa'yı Belgrad önlerinde yenilgiye uğratmasından sonra, devletin her açıdan zor durumda olduğu bir ortamda, 1689 yılında sadrazamlığa atanmıştır.

Sadrazam olur olamaz iç karışıklıkları bastırmakla işe başlayan Köprülü Fazıl Mustafa Paşa, halkı ezen gereksiz vergileri ortadan kaldırmış, saraydaki değerli eşyaları darphanede paraya çevirerek maliyeyi düzeltmiş ve ordudaki asker sayısını azaltarak orduyu yenilemiştir. Avusturyalıların üzerine yürüyerek Niş, Budin ve Belgrad'ı geri almış, 1691 yılında savaş alanında şehit düşmüştür.

Hairdesigner
31-03-08, 04:47
Mehmed Emin Ali Paşa ( 1814)- (1871) </B>
Mehmed Emin Ali Paşa, 1814'de İstanbul'da Mercan'da doğdu. Babası Ali Rıza Efendi, Mısır Çarşısı aktarlarındandı. 1830 yılında bir aile dostunun aracılığıyla Divan-ı Hümayun kalemine girdi ve buradaki adete uygun olarak kendisine, boyunun kısalığından veya güzel tavrı ve kabiliyetinden dolayı Ali mahlası verildi.

1833'de Tercüme Odası'na girdi. 1835'te Avusturya İmparatoru Birinci Ferdinand'ın tahta çıkışını tebrik için Viyana'ya gönderilen heyette, ikinci başkatip olarak bulundu. 1837'de Petersburg'a gönderilen Mehmet Emin Ali Paşa, dönüşünde Divan-ı Hümayun tercümanlığına tayin edildi. 1838'de Londra elçisi, Reşid Paşa'nın Paris'e geçişinden sonra da maslahatgüzarı oldu. Reşid Paşa'nın takdir ve himayesini kazanan Mehmed Emin Ali Paşa, kısa zamanda yükseldi. Devletin çeşitli kademelerinde görevler aldı. Kırım Savaşı sonunda Paris'te toplanan konferansta Osmanlı Devleti'ni temsil etti ve 30 Mart 1856 tarihli Paris Barış Antlaşmasını imzaladı. Islahat Fermanı ve Paris Antlaşmasından dolayı Reşid Paşa'nın ağır eleştirilerine maruz kaldı.

Birçok kez Hariciye Nazırlığı ve Sadrazamlık görevlerinde bulunan Mehmed Emin Ali Paşa, 7 Eylül 1871'de öldü ve Süleymaniye Camiine defnedildi. Değeri öldükten sonra anlaşılan ve yokluğu hissedilen bir devlet adamı idi.

Hairdesigner
31-03-08, 04:47
Merzifonlu Kara Mustafa Paşa ( 03.12.1633) </B>
1634 yılında Merzifon'un Marınca köyünde doğdu. Babası'nın yakın arkadaşı Köprülü Mehmed Paşa tarafından korunup yetiştirildi. Medrese eğitimi gördü. Klasik kültürle beslenerek, üstün zekası ve yetenekleri sayesinde hızla yükseldi. Köprülü Mehmed Paşa'ya damat oldu. Uzun seferler için İstanbul'dan uzaklaşan Fazıl Ahmed Paşa'ya yıllarca sadaret kaymakamı olarak vekalet etti. 1676 yılında Fazıl Ahmed Paşa'nın ölümü üzerine, 41 yaşında iken sadrazamlığa getirildi. En büyük hayali Kanuni devrinin güç ve itibarını Osmanlı Devleti'ne yeniden kazandırmak olan Merzifonlu Kara Mustafa Paşa, hayatını bu amaca adadı. Osmanlı-Rus Savaşı'nda padişahla birlikte sefere katıldı. Zamansız giriştiği ve sorumluluğunu tek başına yüklendiği İkinci Viyana Kuşatması büyük bir bozgunla sonuçlandı. Bu bozgundan sonra idam edildi, Belgrad'da gömüldü. İstanbul içinde ve dışında yaptırdığı birçok hayır eseri vardır. Kendisinden sonra da ailesinden bir çok devlet adamı yetişti.

Hairdesigner
31-03-08, 04:47
Molla Gürani ( 09.10.1409)- (28.10.1487) </B>
Osmanlı âlimlerinden ve büyük velî. Dördüncü Osmanlı şeyhulislâmı. İsmi, Ahmed bin İsmâil bin Osman Gürânî, lakabı Şerefüddîn, Şihâbüddîn ve Molla Gürânî'dir. Daha çok Molla Gürânî lakabıyla tanınıp, meşhûr oldu. 1410 (H.813) senesinde, Sûriye'nin Gürân kasabasına bağlı bir köyde doğdu. Doğduğu yere nisbetle "Gürânî" denilmiştir.

Molla Gürânî, küçük yaşta Kur'ân-ı kerîmi ezberledi. Sarf, nahiv, beyân, meânî gibi âlet ve kırâat ilmini öğrendi. Sonra ilim öğrenmek için Bağdât, Diyarbakır, Hıns ve Hayfa şehirlerine gitti. On yedi yaşında iken de Şam'a gidip, bir müddet oradaki âlimlerden ders alıp, ilim tahsîl etti. Şam'dan Kâhire'ye gitti.Kâhire'de zamânın âlimlerinden ders alarak; kırâat, tefsîr, hadîs ve fıkıh ilimlerini öğrendi ve bu ilimlerde icâzet aldı. O devrin en meşhûr âlimi İbn-i Hacer Askalânî'den hadîs ve fıkıh ilmine dâir eserler okudu. Bu hocasından okuduğu eserler arasında, Sahîh-i Buhârî ve fıkıh ilminde meşhûr eserler vardı.Hadîs ilminde İbn-i Hacer Askalânî'den icâzet aldı. Molla Gürânî bu şekilde çalışarak tahsîlini tamamladıktan sonra; tefsîr, kırâat, hadîs ve fıkıh ilimlerinde değerli bir âlim olarak yetişti.Yavaş yavaş tanınmaya ve Kâhire'deki medreselerde ders vermeye başladı. Memlûk Devleti hükümdarları ile devletin ileri gelenlerinin kurdukları ilim meclislerine katılıp, münâzaralara girdi. İlmi ve fesâhati, güzel konuşmasıyla kısa zamanda tanındı. Hattâ Kâhire'de herkese açık bir ders verdi. Dersini dinleyen âlimler, onun ilimdeki üstünlüğünü takdîr ettiler. Hocası İbn-i Hacer Askalânî ona icâzet verdikten sonra, Sahîh-i Buhârî'yi gâyet güzel bir mahâretle okuttuğunu bizzat görüp, şâhid oldu. Bundan sonra hayâtının bir bölümünü Kâhire ve Şam taraflarında geçirip İstanbul'a geldi. İstanbul'a gelişi, hayâtında değişikliğe yol açtı. Önce Şâfiî mezhebindeydi. Sonradan Hanefî mezhebine geçti.

Molla Gürânî'nin İstanbul'a gelişi şöyle vukû bulmuştur: O devrin meşhûr Osmanlı âlimlerindenMolla Yegân hacca gittiğinde, Kâhire'ye uğradı. Orada Molla Gürânî'yi tanıyıp, onun dîne bağlılığını ve ilimdeki yüksek derecesini görünce, İstanbul'a getirmek istedi. Lütuf ve iltifât göstererek istanbul'a gelmesini söyledi. O da bu teklifi kabûl edip, Molla Yegân ile birlikte İstanbul'a geldi. Meşhûr âlim MollaYegân, hacdan dönüp İstanbul'a gelince, Sultan İkinci Murâd Hanın otağına gidip, bir sohbet yaptı. Sohbet sırasında Pâdişâh; "Gezip gördüğün yerlerden bize ne armağan getirdin?" diye sordu. Bunun üzerine Molla Yegân; "Tefsîr, hadîs ve fıkıh ilminde iyi yetişmiş bir âlim getirdim" dedi. "Şimdi nerededir?" deyince; "Bâb-üs-seâdede beklemektedir" dedi. Bunun üzerine Pâdişâh, onu içeri getirmelerini söyledi. Molla Gürânî içeri girip, selâm verdi, el öptü. Sohbet sırasında Molla Gürânî'nin konuşması ve hâli, pâdişâhın hoşuna gitti. Onu önce, dedesi Murâd-ı Hüdâvendigâr Gâzî'nin eski kaplıcadaki medresesine sonra da Yıldırım Medresesine müderris tâyin etti. Böylece bir müddet bu vazifede bulundu.Bundan sonra da Sultan İkinci Murâd Hân, Molla Gürânî'yi oğlu Şehzâde Mehmed'in yâni Fâtih'in yetiştirilmesi ile görevlendirdi.

Şehzâde Mehmed (Fâtih), bu sırada Manisa'da emîrdi. Babası İkinci Murâd Hân, oğlunun (Fâtih'in) yetişmesi ve eğitilmesi için pekçok âlimi ona hoca olarak göndermişti. Fakat Şehzâde Mehmed, zekî ve celalli olduğundan, giden hocalar onu bir türlü derse yanaştıramamıştı. Bu sebeple pâdişâh İkinci Murâd Hân, oğlunu yetiştirecek heybetli bir muallim arıyordu. Molla Gürânî'nin heybetli ve vakûr bir âlim olduğunu görerek, sert tutumunu duyup, bu iş için onu tâyin etti. Onun iyi bir eğitimden geçmesini istediğini söyleyip, gerekirse dövebileceğini de işâret etti. Bunun üzerine Molla Gürânî, Manisa'ya gönderildi. Molla Gürânî, Şehzâde Mehmed'in (Fâtih'in) yetişmesi için ona ders vermeye başladı. Gördüğü gevşeklik karşısında, vakûr ve sert tutumuyla, Şehzâde Mehmed'in hırçınlığını yatıştırdı. Hattâ ders sırasında; "Darabtühû te'dîben" Terbiye etmek, eğitmek için onu dövdüm mânâsındaki Arabca cümleyi dil bakımından incelettirdi, tahlîl ve tercüme ettirdi. Bu tutum karşısında Şehzâde Mehmed derslere devâm edip, kısa zamandaKur'ân-ı kerîmi hatmetti ve ilim öğrendi. Pâdişâh İkinci Murâd Hân, oğlu Şehzâde Mehmed'in Kur'ân-ı kerîmi hatmettiğini öğrenince, çok sevinip, hocası Molla Gürânî'ye fazla mikdârda mal ve parayı hediye gönderdi.

Fâtih Sultan Mehmed Hanın yetişmesinde, Molla Gürânî'nin büyük emeği geçti. Bu bakımdan Fâtih, şehzâdeliğinden beri hocasını çok sever, saygı ve hürmette kusûr etmezdi.

Babası İkinciMurâd'dan sonra tahta geçen Fâtih Sultan Mehmed Han, Molla Gürânî'yi vezîr yapmak istedi. Molla Gürânî bu teklifi kabûl etmeyip; "Huzûrunuzda, size devlet işlerinde çok hizmet edenler vardır. Onların ciddî çalışmaları, sonunda vezîrliğe, sadr-ı a'zamlığa kavuşmak ideallerine bağlıdır. Vezîriniz onlardan başkası olursa, kalbleri kırılır ve sultânımıza zarar gelir" dedi. Sultan bu sözü beğendi ve onu kadısker yapmak istediğini bildirince, bunu kabûl etti. Kâdılığa başlayınca, ayrıca müderrislik görevini de yürüttü. Daha sonra Bursa evkâf idâresi vazifesi ve kâdılık vazifesi ile Bursa'ya gönderildi. Bursa'da bir müddet bu vazifeleri yaptı. Sonra bâzı sebeplerle Anadolu'dan ayrılıp, Mısır'a gitti

Molla Gürânî Mısır'a vardığında, Mısır Sultânı Kayıtbay'dan tam bir kabûl ve çok ikrâm, hürmet gördü. Bir müddet sonra Fâtih Sultan Mehmed Hân, Mısır Sultânı Kayıtbay'a, Molla Gürânî'yi göndermesini ricâ etti. Kayıtbay, Fâtih Sultan Mehmed Hanın bu ricâsını Molla Gürânî'ye bildirerek; "Gitme, ben sana onunkinden daha çok ikrâm ve ihtirâm ederim" dedi. Molla Gürânî; "Evet inanıyorum, sizden çok fazla ikrâm gördüm. Ancak, benimle onun arasında baba ile oğul arasındaki gibi büyük bir sevgi vardır. Aramızdaki bu hâdise ise, bir başka şeydir. Bu sebepten o, tabiî olarak kendisine meyledeceğimi bilir. Eğer ona gitmezsem, sizin tarafınızdan gönderilmediğimi zanneder ve aranıza bir düşmanlık girebilir." cevâbını verdi. Sultan Kayıtbay bu cevâbı beğendi ve kendisine çok para ve yolda lâzım olabilecek eşyâları verip, büyük hediyelerle Fâtih Sultan Mehmed Hana gönderdi.

Molla Gürânî İstanbul'a gelince, Sultan ona çok hürmet gösterip, ikinci defâ Bursa kâdılığına tâyin etti. Sonra yeniden Kadıaskerliğe getirildi. Bu arada müderrislik ve eser yazmakla da meşgûl iken, 1480 (H.885) senesinde Şeyhülislâmlık makâmına getirildi. Fâtih Sultan Mehmed Hân ona; maaş, hizmetçi ve diğer yardımları yanında, çok hediyeler vererek, ikrâm ve hürmet gösterdi. Sekiz sene Şeyhülislâmlık yaptı ve hakka, adâlete uymakta, titizlik göstererek, gayet güzel bir şekilde vazifesini yerine getirdi.

Fâtih Sultan Mehmed Hana çok nasîhat eder, işlerinde yardımcı olurdu. Ona karşı duyduğu samîmi sevgi ve alâka sebebiyle, yeri geldikçe tenkid etmekten, uyarmaktan çekinmezdi. Hattâ giydiği ve yediği şeylere dikkat etmesini, dâimâ dînin emirlerine uygun olmasını isterdi. Nasîhatlerini sert sözlerle söylemekten çekinmezdi.

Molla Gürânî; heybetli, vakûr, sarsılmaz bir ilim haysiyetine ve ahlâkına sâhipti. Uzun boylu, gür sakallı, doğru ve açık sözlüydü. Vezîrleri adlarıyla çağırır, Sultanın huzûruna girince, yüksek sesle selâm verip, müsâfeha yapardı.Dâvet edilmedikçe ve bayram günlerinden başka zamanlarda saraya gitmezdi. Bir defâsında bir Arafe günü, Sultan, Molla Gürânî'ye bir haberci göndererek; "Yarın bayramı kutlamak üzere teşrif etsin, geç kalmasın." diye haber yollamıştı. Molla Gürânî, gelen haberciye; "Yağışlı günlerdir, her yer çamur. Gelirsek, kılık kıyâfet değiştirmek îcâb eder. Yarın bizi bağışlasınlar. Biz uzaktan duâ ederiz. Bayramı uzaktan kutlayalım." dedi. Haberci dönüp bu sözleri pâdişâha iletince, Pâdişâh; "Biz onların gelmesi ile bayram yaparız. Her şeye rağmen gelmelerini bekliyoruz." dedi.Üzerlerinin çamur olmaması için de, sarayın selâmlığına kadar at ile girmesine izin verildi. Bunun üzerine dâveti kabûl etti. Molla Gürânî, devrin âlimlerine mütevâzî davranır ve onlara karşı kıskançlık göstermezdi. Hattâ resmî vazifelerde kendinden daha üst makamlara çıkan âlimleri takdîr ederdi. Müderrislikden resmen ayrıldıktan sonra da ilim öğretmeye devâm etti. Pekçok âlim yetiştirdi. Osmanlı âlimleri arasında ahlâkının üstünlüğü, ilmî hususlarda tâvizsiz olan ve ilme çok önem veren bir âlim bilinip öyle tanındı. Günlerini hep ders vermekle, kitap yazmakla ve ibâdetle geçirirdi. Bir defâsında talebelerinden biri, bir gece onun konağında kalmıştı. Hocası Molla Gürânî, yatsı namazından sonra Kur'ân-ı kerîm okumaya başladı. Başından başlayıp devamlı okurken talebesi bir müddet sonra uyuyakaldı. Sabaha doğru uyanınca hocası Molla Gürânî'nin Kur'ân-ı kerîm okumaya devâm ettiğini gördü. Sabahleyin o talebe bu durumu hizmetçilere anlatınca, hizmetçileri; "O, her gece böyle Kur'ân-ı kerîm okur ve bunu hiçbir sebeple terk etmez." demiştir. MollaGürânî, ayrıca çok hayır ve hasenât yapmıştır. Dört câmi, bir Dâr-ül-hadîs medresesi, bir hamam ve binâlar yaptırmıştır.

Molla Gürânî, vefât ettiği 1488 (H.893) senesinin bahar mevsiminde bir bahçe satın aldı. Kışa kadar o bahçede kaldı. Vezîrler haftada bir bu bahçede ziyâretine gelirlerdi. Kış geldiğinde iyice hâlsizleşti. İstanbul'daki konağına göçtü. O günlerde bir sabah namazını kıldıktan sonra, kendisine bir yatak hazırlanmasını istedi. Yatak hazırlandı. Kuşluk namazını kıldıktan sonrakıbleye dönerek, sağ yanı üzerine yattı. O gün, kendisinden Kur'ân-ı kerîmi, kırâat ilmini öğrenen hâfızların yanında toplanmasını istedi. Bu arzusu üzerine, talebelerine haber gönderildi.Onlar da yanına toplandılar. Talebelerine; "Üstünüzde olan hakkımı ödeme zamânı bu gündür. İkindi vaktine kadar benim üzerime Kur'ân-ı kerîm okumaya devâm ediniz, ikindiden fazla uzamaz." dedi. Hâfız talebeleri, Kur'ân-ı kerîm okumaya başladılar. Vezîrler durumu öğrenince, yanına geldiler. Vezîrler arasındaki Dâvûd Paşa, Molla Gürânî hazretlerini çok sevdiği için, hâlini görünce dayanamayıp, ağlamaya başladı. MollaGürânî onun ağladığını görüp; "Niye ağlar durursun ey Dâvûd!" dedi. Dâvûd Paşa; "Sizi böyle zayıf görünce kendimi tutamadım." dedi. Bunun üzerine; "Ey Dâvûd, kendi hâline ağla! Ben dünyâda rahat ve huzûr içinde yaşadım. Allahü teâlâdan ümîdim odur ki, ömrümün sonunda da, son nefeste de selâmet üzere olurum." dedi.Sonra vezîrlere dönüp; "Benden Bâyezîd'e (İkinci Bâyezîd Hana) selâm söyleyin ve deyin ki, Adâlet üzere olsun, kulları himâye, beldeleri muhâfaza etsin. Namazımı bizzat kendisi kıldırsın ve borçlarımı, defnimden önce ödesin" dedi. Sonra; "Size vasiyetim olsun! Beni kabrin yanına koyunca, ayağımı tutun ve beni kabrin başına çekin, sonra kabre koyun." dedi. Öğle namazını îmâ ile kıldı. Sonra; "İkindi ezânı ne zaman okunacak?" dedi. İkindi vakti gelince, müezzinin ezân okumasını bekledi. Müezzin, Allahüekber diye ezân okumaya başlayınca, Molla Gürânî hazretleri; "Lâilâhe illallah" diyerek vefât etti.

Sultan İkinci Bâyezîd Hân, namazında bulundu ve borçlarını ödedi. Cenâze namazı çok kalabalık olup, İstanbul ahâlisi onun vefâtından dolayı gözyaşı döktü. Cenâzesi kabrin başına getirilince, vasiyetine rağmen kimse ayağından tutup çekmeye cesâret edemedi. Cenâzesini bir hasır ile kabrin yanına çektiler ve kabre indirip defnettiler. Kabri,Aksaray-Topkapı arasındaki eski tramvay yolunun sol tarafında bulunan kendi yaptırdığı câminin önündedir.

Arabca kaynaklarda "Diyâr-ı Rûm'un, Anadolu'nun âlimi" olarak zikredilen Molla Gürânî, kıymetli eserler yazmış olup, eserleri şunlardır:

1) Gâyet-ül-Emânî fî Tefsîr-i Seb'il-Mesânî,
2) El-Kevser-ül-Cârî alâ Riyâd-il-Buhârî; Hadîs-i şerîf kitaplarının en kıymetlisi olanSahîh-i Buhârî'ye yazdığı şerhdir.
3) Şâtıbiyye Kasîdesi'nin Ca'berî şerhine güzel bir hâşiye yazmıştır.
4) Keşf-ül-Esrâr an Kırâat-il-Eimmet-il-Ahyâr,
5) Şerh-i Cem'ul-Cevâmi': Usûl-i fıkha dâirdir.
6) Arûz ilmiyle ilgili bir kasîde.
.
1) Mu'cem-ül-Müellifîn; c1. ,s.166

2) El-A'lâm; c.1, s.97

3) Tam İlmihâl Seâdet-iEbediyye; (49. Baskı) s.1112

4) Ed-Dav-ül-Lâmi; c.1, s.241

5) Şakâyık-ı Nu'mâniyye Tercümesi (Mecdî Efendi); s.102

6) Tabakât-üs-Seniyye fî Terâcim-il-Hanefiyye; c.1, s.280

7) Esmâ-ül-Müellifîn; c.1, s.135

8) Keşf-üz-Zünûn; c.1, s.553, 646, 899; c.2, s.1190, 1486

9) Tâc-üt-Tevârih (Ulemâ kısmı)

10) Osmanlı Müellifleri; c.2, s.1

11) İzâh-ul-Meknûn; c.2, s.92

12) Brockelmann; Sup-2, s.319

13) Devhat-ül-Meşâyıh; s.10

14) Rehber Ansiklopedisi; c.12, s.184

15) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.12, s.298

Hairdesigner
31-03-08, 04:48
Namık Kemal ( 21.12.1840)- (1888) </B>
21 Aralık 1840'ta Tekirdağ'da doğdu, 2 Aralık 1888'de SakızAdası'nda öldü. Asıl adı Mehmed Kemal'dir, Namık adını ona şair Eşref Paşa vermiştir. Babası, II. Abdülhamid döneminde müneccimbaşılık yapmış olan Mustafa Asım Bey'dir. Annesini küçük yaşında yitirince çocukluğunu dedesi Abdüllâtif Paşa'nın yanında, Rumeli ve Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçirdi. Bu yüzden özel öğrenim gördü. Arapça ve Farsça öğrendi. 18 yaşlarında İstanbul'a babasının yanına döndü.

1863'te Babıali Tercüme Odası'na kâtip olarak girdi. Dört yıl çalıştığı bu görev sırasında dönemin önemli düşünürve sanatçılarıyla tanışma olanağı buldu. 1865'te kurulan ve daha sonra yeni Osmanlılar Cemiyeti adıyla ortaya çıkan İttifak-ı Hamiyet adlı gizli derneğe katıldı. Bir yandan da Tasvir-i Efkâr gazetesinde hükümeti eleştiren yazılar yazıyordu. Gazete, Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin görüşleri doğrultusunda yaptığı yayın sonucu 1867'de kapatıldı. Namık Kemal de İstanbul'dan uzaklaştırılmak için Erzurum'a vali muavini olarak atandı. Bu göreve gitmeyi çeşitli engeller çıkarıp erteledi ve Mustafa Fazıl Paşa'nın çağrısı üzerine Ziya Paşa'yla birlikte Paris'e kaçtı. Bir süre sonra Londra'ya geçerek M. Fazıl Paşa'nın parasal desteğiyle Ali Suavi'nin Yeni Osmanlılar adına çıkardığı Muhbir gazetesinde yazmaya başladı. Ama Ali Suavi'yle anlaşamaması üzerine Muhbir'den ayrıldı. 1868'de gene M. Fazıl Paşa'nın desteğiyle Hürriyet adı altında başka bir gazete çıkardı. Çeşitli anlaşmazlıklarsonucu, Avrupa'da desteksiz kalınca, 1870'te zaptiye nazırı Hüsnü Paşa'nın çağrısı üzerine İstanbul'a döndü. Nuri, Reşat ve Ebüzziya Tevfik beylerle birlikte 1872'de İbret gazetesini kiraladı. Aynı yıl burada çıkan bir yazısı üzerine gazete hükümetçe dört ay süreyle kapatıldı. Namık Kemal gene İstanbul'dan uzaklaştırılmak için Gelibolu mutasarrıflığına atandı. Orada yazmaya başladığı Vatan Yahut Silistire oyunu, 1873'te Gedikpaşa Tiyatrosu'nda sahnelendiğinde halkı coşturup olaylara neden oldu. Bu haberi İbret gazetesinin yazması üzerine o sırada İstanbul'a dönmüş olan Namık Kemal birçok arkadaşıyla birlikte tutuklandı. Bu kez kalebentlikle Magosa'ya sürgüne gönderildi. 1876'da I. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a döndü. Şura-yı Devlet (Danıştay) üyesi oldu. Kanun-î Esasi'yi (Anayasa) hazırlayan kurulda görev aldı. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı çıkınca II. Abdülhamid Han'ın Meclis-i Mebusan'ı kapatması üzerine tutuklandı. Beş ay kadar tutuklu kaldıktan sonra Midilli Adası'na sürüldü. 1879'da Midilli mutasarrıfı oldu. Aynı görevle 1884'te Rodos, 1887'de Sakız Adası'na gönderildi. Ertesi yıl burada öldü ve Gelibolu'da Bolayır'da gömüldü.

Namık Kemal ilk şiirlerini çocuk denecek yaşlarda yazmaya başlamıştır. İstanbul'a geldikten sonra eski ve yeni kuşaktan şairlerin bir araya gelerek kurdukları Encümen-i Şuârâ'ya ve kimi Divan şairlerine nazireler yazmıştır. Şinasi'yle tanışıncaya değin, şiirlerinde tasavvuf etkileri görülür. Bu dönemde özellikle Yenişehirli Avni, Leskofçalı Galib gibi şairlerden etkilenmiştir. Şinasi'yle tanışmasından sonra şiirlerindeki içerik de değişmiştir. Günlük konuşma dilinden alıntıların yanı sıra, o zamana değin geleneksel Türk şiirinde görülmemiş olan "hürriyet kavgası", "esaret zinciri", "vatan", "kalb-i millet" gibi yepyeni kavramlarla birlikte, doğrudan doğruya düşüncenin aktarılmasını amaçlayan bir tür "manzum nesir" oluşturmuştur. Bosna-Hersek Savaşları, 93 Savaşı gibi olayların yarattığı sonuçlar, onun yazdığı vatan şiirlerini etkilemiştir. Bu şiirlerin en tanınmışları arasında "Vâveyla", "Vatan Mersiyesi", "Vatan Şarkısı" ve "Hürriyet Kasidesi" yer alır. Namık Kemal şiirleriyle şiir tekniğine büyük bir katkıdabulunmuş sayılmazsa da o günler için alışılmamış diri bir sesle konuşmuş olması ve yapıtlarına kattığı yeni kavramlarla Türk şiirini Divan şiirinin edilgen edasından kurtarmıştır. Bütün bu nitelikler onun Vatan Şairi olarak anılmasına yol açmıştır.

Tiyatro türüne özellikle önem veren Namık Kemal, altı oyun yazmıştır. Bir yurtseverlik ve kahramanlık oyunu olan Vatan Yahut Silistire yalnız ülke için değil, Avrupa'da da ilgi uyandırmış ve beş dile çevrilmiştir. Magosa'dayken yazdığı Gülnihal'de baskıya ve zulme karşı duyduğu tepkiyi dramatik bir biçimde dile getirmiştir. Oyunun sahnelenmesinde pek çok bölüm sansür tarafından çıkarılmıştır. Namık Kemal yine Magosa'da yazdığı Akif Bey'de, yurtsever bir deniz subayının göreve koştuğu sırada karısının kendisine bağlılık göstermeyişini anlatırken, ahlaksal bir yorum da getirir. Zavallı Çocuk'ta görücü yoluyla evlenmeye karşı çıkar. On beş perdelik Celaleddin Harzemşah, Namık Kemal'in en beğendiği yapıtı olarak bilinir. Oyun, Moğollar'a karşı İslam dünyasını koruyan Celaleddin Harzemşah'ın kişiliği çevresinde gelişir. Bu eserde Namık Kemal, İslam birliği düşüncesini kapsamlı bir biçimde sergilemiştir. Namık Kemal'in ilk romanı olan İntibah 1876'da yayımlanmıştır. Ruhsal çözümlemelerinin, bir olayı toplumsalve bireysel yönleriyle görmeye çalışmasının yanı sıra, dış dünya betimlemeleriyle de İntibah Türk romanında birbaşlangıç sayılabilir. Eleştirmenler Namık Kemal'in bu romanda yüksek bir edebi düzey tutturamadığı görüşündebirleşirler. Dört yıl sonra yayımladığı Cezmi, tarihsel bir romandır. Kırım Şehzadesi Adil Giray'ın yaşadığı aşk ve Cezmi'nin onu kurtarmak isterken geçirdiği serüvenlerle gelişen romanda, Namık Kemal'in tam anlamıyla Avrupa Romantizmi'nin etkisinde olduğu izlenir. Namık Kemal'in yaşamı boyunca ilgi duyduğu alanlardan birisi de tarihtir. Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş ve yükseliş dönemlerini anlattığı Devr-i İstila yayımlandığında büyük ilgi görmüştür. 1872'de çıkan Evrak-ı Parişan'da, Selahaddin Eyyubi, Fatih gibi tarihi kişilikleri, Barika-i Zafer'de İstanbul'un alınışını anlatır. Ahmed Nâfiz takma adıyla yayımladığı Silistire Muhasarası ve Kanije, yine Osmanlı tarihine ilişkin kahramanlık olaylarını ele alan kitaplardır. Namık Kemal'in, tarih konusunda en kapsamlı çalışması olan Osmanlı Tarihi'nde, Hammer'in etkisinde kaldığı, yapıtın bilimsel olmaktan çok, eğitici değer taşıdığı konusunda görüşler ileri sürülmüştür. Yarım kalan bu yapıtın ilk basımı II. Abdülhamid tarafından yasaklanmıştır. 1975'te yayımlanan Büyük İslam Tarihi adlı yapıtındaysa Namık Kemal, İbn Haldun, İbn Rüşd gibi yazarlardan yararlanmış olduğunu belirtmiştir. Namık Kemal romanı ve tiyatroyu toplumsal yaşama soktuğu gibi, edebiyat eleştirisini de Türkiye'ye ilk getiren kişilerden biri olmuştur. En önemli eleştiri eserleri Tahrib-i Harâbât ile Takip'dir. Eleştirilerinde canlı, dolaysız bir üslup kullanmıştır. Tahrib-i Harâbât, Ziya Paşa'nın Harâbât adlı güldestesine karşı yazılmış sert bir eleştiri niteliğindedir. Takip de yine aynı güldestenin ikinci cildini eleştirir. Mukaddeme-i Celal eleştirisinde Namık Kemal, Batı edebiyatı ile Doğu edebiyatını karşılaştırmış, tiyatro, roman türleri üstünde durmuştur. Namık Kemal gazeteci olarak da Türk kültürü içinde önemli bir yer alır. Döneminin hemen hemen bütün yenilik yanlısı ve ilerici gazetelerinde yazmıştır. Siyasal ve toplumsal sorunlardan edebiyat, sanat, dil ve kültür konularına dek çok çeşitli alanlarda yazdığı makalelerin sayısı 500 kadardır. Bunlarda düzyazıdaki üstün yeteneğini ortaya koyduğu ve çok etkili bir üslup yarattığı kabul edilir.


ESERLERİ:
Oyun: Vatan Yahut Silistire, 1873 (yeni harflerle, 1940); Zavallı Çocuk, 1873 (yeni harflerle, 1940); Akif Bey, 1874 (yeni harflerle, 1958); Celaleddin Harzemşah, 1885 (yeni harflerle, 1977); Kara Belâ, 1908. Roman: İntibah, 1876 (yeni harflerle, 1944); Cezmi, 1880 (yeni harflerle, 1963).Eleştiri: Tahrib-i Harâbât, 1885; Takip, 1885; Renan Müdafaanamesi, 1908 (yeni harflerle, 1962); İrfan Paşa'ya Mektup, 1887; Mukaddeme-i Celal, 1888. Tarihsel Yapıt: Devr-i İstila, 1871; Barika-i Zafer, 1872; Evrak-ı Perişan, 1872 (yeni harflerle, 1973); Kanije, 1874; Silistire Muhasarası, 1874 (yeni harflerle, 1946); Osmanlı Tarihi, (ö.s.), 1889 (yeni harflerle, 3 cilt, 1971-1974); Büyük İslam Tarihi, (ö.s.), 1975. Çeşitli: Rüya, 1893; Namık Kemal'in Mektupları, Ö.F. Akün (yay.), 1972.

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Peçeye İsyan
Namık Kemal'in Torununun Anıları
(Unveiled)
Selma Ekrem
Anahtar Kitapları Yayınevi

Namık Kemal'i hepimiz tanırız. Tarihle ilgilenenler oğlu Ali Ekrem Bey'i de bilebilir. Oysa torunu Selma Ekrem'i yakın aile çevresi dışında bilen pek az çıkar. Üstelik bu insan, 1923 yılında, 21 yaşında bir genç kızken ABD'ye gitmek zorunda kalmış, 1986'da ölümüne kadar orada yaşamışsa. Bu kitabın yayınlanmasıyla birlikte onu herkes tanıyacak. Çünkü 1930 yılında
ABD'de ardarda dört baskı yapan ve büyük övgüler alan anıları tarihsel bir değer taşıyor. Zaman dilimi olarak 1902-1923 tarihleri arasını kapsayan anılar, çocuk ve genç kız gözüyle, çökmekte olan Osmanlı İmparatorluğu'na ilişkin gözlemlerini, tanıklıklarını yalın ve akıcı bir dille anlatıyor...

2.Boğaz'daki Aşiret
Mahmut Çetin
Edille Yayınları

"Boğaz'daki Aşiret" başlığı ister istemez "Boğaz Neresi" ve "Aşiret Kim" sorularını akla getiriyor. Evet Boğaz, bildiğimiz Boğaziçi. Genelde kırsal kesimle alakalı bir kavram olan aşiret kelimesi ise Boğaziçi"nde bir kast oluşturan büyükçe bir ailenin tarihini anlatırken hassaten seçildi. Bir sülale tarihi diyebileceğimiz Boğaz'daki Aşiret yer yer Türk Solu tarihi, yer yer de
Batılılaşma Tarihi'nin belirli dönemlerini resmediyor. Aileler arasında evliliklerle kurulan bağların, sanata, ticarete, eğitime, bürokrasiye ve giderek bir yabancılaşma zihniyeti şeklinde hayata nasıl yansıdığı eserdeki ipuçları yardımıyla daha iyi görülecektir zannediyoruz.

Boğaz'daki Aşiret, dört büyük ailenin birbirleriyle irtibatından oluşur. Eser bu sebeple dört bölüm olmuştur. Aile büyüklerinin asıl isimleri seçilerek de Konstantin'in Çocukarı, Detrois'in Çocukları, Sotori'nin Çocukları, Topal Osman Paşa - Namık Kemal kanadı bölümleri ortaya çıktı. Boğaz'daki Aşiret! şenlikli bir kitap. Ali Fuat Cebesoy'dan Nazım Hikmet'e,
Oktay Rifat'tan Refik Erduran'a, Rasih Nuri İleri'den Ali Ekrem Bolayır'a, Zeki Baştımar'dan Sabahattin Ali'ye, Numan Menemencioğlu'ndan Abidin Dino'ya uzanan ilginç akrabalık zinciri.

Polonez, Hırvat, Alman, Macar ve Rum kökenli meşhurların, yerlilerle evliliklerinden oluşan "Boğaz'daki Aşiret"in, batılılaşma tarihinde oynadığı roller...

Kimlerin kimlikleri, Çıldırtan çizelgelerle soyağaçları. Ve dipnotlar! Onlar hiç bu kadar sevimli olmamışlardır.

Hairdesigner
31-03-08, 04:48
Ömer Vehbi Paşa </B>
Ömer Vehbi Paşa, Afyonkarahisar Ulu Camii (Bedrik) Mahallesi'nden Sarhoşoğulları'ndan Tabak Ağa'nın oğludur. İlk ve (medrese) öğrenimini memleketinde yaptıktan sonra askerliği heves ederek Harbiye'ye girdi. Harbiye okulunu birinci derecede bitirdi. Harbiye'yi 1-10. olarak bitirenlerin Kurmay Okulu'na alınması sebebiyle Kurmay Okulunu da Birincilikle bitirerek subay oldu.

Ömer Vehpi Paşa, Sivastopal savaşlarında Kurmay olarak bulundu. Sonra 1861 yıllarında Bosna-Hersekte Karadağ ayaklanmalarında görev aldı ve Bosnada evlendi. R.1312-1314 (M.1894-1896) yıllarında Tesalya Kıtası komutanı Müşhir Ethem Paşanın Lavazım Amiri (Ordonat) olarak Yunan savaşlarına katıldı. 2 yıl sonra Yani 1898-1899 yıllarında şark vilayetlerindeki ayaklanmaya karşı Serdar olarak atandı. Burada güvenliği sağlayarak başarılar kazandı. Bunun üzerinde bir üst derece ile İstanbul da Saray-ı Hümayun muhafızlığına getirildi. Genel Kurmay Başkanı oldu. 2. Abdülhamitin güvenini kazanarak bu görevinde uzun süre çalıştı. Hürriyet Devrimi (23 Temmuz 1908) olmadan az önce vefat etti. Padişah 2. Abdülhamit Han tarafından verilen bir irade ile Fatih Sultan Mehmet Han Türbesi mezarlığında, Pilevne kahramanı Gazi Osman Paşa mezarı yanına gömüldü. Ömer Vehbi Paşanın Asım, Kazım, Kamil ve Tahsin adında 4 oğlu ve 1 Kızı olmuştur. Oğullarından 3'ü babaları mesleğinde asker Tahsin Bey ise Hariciyeyi oldu. Ömer Vehbi Paşa ölümünden 6 yıl önce Karahisardaki Baba mirası evlerini 3 kardeşi Mehmet Ali, Hüseyin ve Abdullah ile Kız kardeşinin yetimlerine bağışladı. Bu sırada Karaman mahallesinde Çeşme bitişiğindeki ev kız kardeşinin yetimlerine verildi.

Ömer Vehbi Paşa'nın Karahisar'daki Sarhoşoğlulları ailesi Mayatepek soyadını aldılar.

Hairdesigner
31-03-08, 04:48
Sahip Molla </B>
SAHİP MOLLA, Pirizade Mehmet (1838 – 1910)

Osmanlı İmparotorluğunun son Şeyhülislamlarındandır. Pirizadeler ismi ile maruf eski bir ailedendir. Babası Kazasker İbrahim İsmet Beydi. İstanbul’ da doğdu.O zamanın tanınmış ilim adamlarından hususi dersler aldı. Meşihat ve Adliyede muhtelif memurluklarda bulunduktan sonra uzun zaman Şurayı Devlet Azalığı yaptı. 1908 Meşruiyet İnkilabından sonra ilkin Ayan azası oldu. Bir yıl sonra da Şeyhülislamlığa getirildi. Sekiz buçuk ay kadar bu mevkide kaldıktan sonra kendi arzusu ile çekilmiş ve kısa bir müddet sonra da ölerek dedesi eski Şeyhülislamlardan Pirizade Mehmet Sahip Efendinin mezarına gömülmüştür..

Hairdesigner
31-03-08, 04:48
Sokollu Mehmet Paşa ( 01.11.1505)- (19.11.1578) </B>
Kanuni Sultan Süleyman, Sultan İkinci Selim ve Sultan Üçüncü Murad devirlerinde sadrazamlıkta bulunan Sokullu Mehmed Paşa 1506 yılında Bosna civarında Sokoloviç kasabasında doğdu. Devşirme çocuklar arasında Edirne sarayına getirildi. Türk ve Müslüman kültürü ile yetiştirildi. Saraydan kapıcıbaşılıkla çıkarak Barbaros Hayreddin Paşa'nın ölümü üzerine Kaptanı Derya ve bir süre sonra Rumeli Valisi oldu. Bu sıralarda ilk büyük başarısına, Tameşvar kalesinin fethi ile ulaştı. Bu başarı üzerine kendisine vezirlik verildi. 1561'de üçüncü vezir iken, Kanuni Sultan Süleyman'ın torunu ve Sultan İkinci Selim'in kızı Esmehan Sultan ile evlendi. İkinci Vezir iken Semiz Ali Paşa'nın ölümü üzerine, 1564'te sadrazamlığa getirildi. Bu tarihten ölümüne kadar Osmanlı devletinin idaresini elinde tuttu. Kanuni Sultan Süleyman'ın son seferi olan Zigetvar kalesi fethini, padişah öldükten sonra o idare etti. Kanuni Sultan Süleyman'ın yerine padişah olarak Sultan İkinci Selim'i tahta çıkarmayı başardı. Bu padişah döneminde sürekli sadrazamlıkta kaldı ve devlet işlerini idare etti. Don ve Volga ırmakları arasında bir kanal açma düşüncesini gerçekleştiremedi. Süveyş Kanalını da açmayı düşünen Sokullu Mehmed Paşa, bu amacını gerçekleştirmek için Sudan'ı zaptetti. Devlet teşkilatı içinde önemli düzenlemeler yapan Sokullu Mehmed Paşa, 1579 yılında öldürüldü ve Eyüp'te defnedildi.

Hairdesigner
31-03-08, 04:49
Şeref Han . </B>
1220 - 1650 yılları arasında Bitlis’te hüküm sürmüş olan Şerefhanlar sülalesinin bir mensubudur.

1543 yılında doğan Emir Şeref Han’ın babası Emir Şemsettin, annesi ise Türkmen olup Tokat Bayındırlı diye bilinen Emir Han Musullu bin Külabi Bey Bin Emir Bey’in kızıdır. Babası Emir III. Şeref, Osmanlı’ya karşı geldiğinden İran’a kaçarak Şah Tahmasb’a sığınmıştır.

Şeref Han, İran Şahı Tahmasb tarafından, Nahcivan Valiliği'ne gönderilmiştir. Oradan III. Murad’a mektup yazarak Osmanlı’ya bağlılığını bildiren Şeref Han, Sultan III. Murad tarafından hediyeler gönderilerek Bitlis beyliği'ne atanmıştır. 1604 yılında Bitlis’te vefat etmiştir. Mezarları Bitlis’te, Şerefiye Külliyesinin avlusundaki türbenin içindedir.
Şerefname’nin yazarıdır. Şeref Han’ın 60 yaşında ve 1597 tarihinde tamamladığı bu eser Farsça olup Doğu Anadolu’nun tarihi, beylikleri, soy kütükleri, Bitlis Beyleri ve vuku bulan olayları anlatmaktadır. Bu eser, Farsça’nın dışında Türkçe, İngilizce, Arapça ve Rusça’ya tercüme edilmiştir. Yazdığı bu eseri “Eğri Fatihi” olarak anılan Sultan III. Mehmed’e ithaf etmiştir.

HAKKINDA YAZILANLAR

Türkiye'nin iki asırlık engelli yolu Avni Özgürel
Radikal 2/10/2005

Şerefname'de Kürtler

Yasaklamalar dolayısıyla Türkçe çevirisi ancak 1971'de çıkan Şerefname'nin Kürt tarihi ve sosyolojisi açısından ne denli önemli bir kaynak olduğunu biliyoruz. Şerefname, Bedlis (Bitlis) beyi eref Han tarafından 1597'de Farsça yazıldı. Orijinal elyazma nüshası Oxford Üniverisitesi'nin Bodleian Kütüphanesi'nde bulunan eser 1669'da yine Bitlis beylerinden Ahmed Mirza Bey ve 1681 yılında Şem'i takma isimli bir yazar tarafından iki defa Arap harfleriyle, 1930'da ise Diyarbakırlı öğretmen Süleyman Savcı tarafından Latin harfleriyle olmak üzere üç kez Türkçeye çevrildi, ancak yayımlanmadı. İlki 1971'de çıkan M. Emin Bozarslan çevirisi ise sonra tekrar basıldı.

Han'ın değerlendirmeleri

Burada Kürt beyi Şeref Han'ın Kürtler'a dair değerlendirmelerini aktarmak istiyorum. "Birbirlerinin sözüne uymaz, asla birlik ve beraberlik içerisinde hareket edemezler" diye tanımladığı Kürtler konusunda Şeref Han hayli esprili bir dille, hikâyeler anlatarak hükümler verir. Örneğin Hz. Muhammed ile görüşmeye giden heyette yer alan Buğduz adlı bir Kürt'ün çirkinliğini gördükten sonra Hz. Muhammed'in, "Yüce Allah bu topluluğu, kendi arasında ittifaka ve birleşmeye muvaffak etmesin, yoksa birleştikleri takdirde, onların elleriyle insan nesli mahvolur" dediğini nakleder sonra da ekler: "O zamandan beri bu topluluk birleşik büyük bir devlet, birleşik büyük bir saltanat kurmaya muvaffak olamamıştır." Keza, "Kürtler arasında şimdilik, genel olarak emrine uyulacak ve yargısı uygulanacak kimse olmadığı için, bu halk en ufak ve önemsiz nedenlerle ayaklanarak, önemsiz hatalar ve küçük suçlar yüzünden büyük suçlar işlerler" der.. Ve, " Kürtler üreyip kısa zamanda çoğalırlar, ancak aralarında öldürme yaygın olduğu için nesilleri çoğalmaz!" hükmüne varır...

Diyebilirsiniz ki Şeref Han'ın değerlendirmesi yanlıştır, bakın nasıl Barzani ve Talabani'nin liderliğinde birleşti Kürtler, devlet olma yolunda en önemli safhayı atlattılar v.s. Türkiye'de de Öcalan'ın otoritesini kabul ettirdiğini öne sürebilirsiniz...

Ama unutmayın ki bu fotoğraf, devam eden oyunun şu an görünen sahnesinden. Müteakip 'kareler'de neyin olduğu da daha belli değil. Son üç asırda zaman zaman ayağa kalkmış ama her defasında 'kullanılmışlığın' pençesine düşüp hüsrana uğramış bu acılı halkın şimdi önüne düşenlerin 'doğru' yerlerde saf tuttuğundan fazla emin olmamak lazım.

Hairdesigner
31-03-08, 04:49
Tepedelenli Ali Paşa </B>
Tepedelenli Ali Paşa
Osmanlı vâlilerinden. 1744 yılında Yanya’da doğdu. Dedeleri Arnavutluk’ta muhtelif vazifelerde tanınmış olup, babası Tepedelen mütesellimi Veli Paşadır. Küçük yaşta babası öldüğünden gençliği mücâdelelerle geçti. Kurd Ahmed ve Kaplan Paşalara hizmet edip, himâyelerine girdi. Kaplan Paşaya dâmât oldu. Yanya, Delvina ve Tırhala mutasarrıflıklarıyla Derbentler-Başbuğluğu gibi vazifelerde kendini tanıttı. Oğulları Muhtar, Veli Veliyüddîn ve Sâlih Paşalar, çeşitli vazifelerle Kuzey Arnavutluk’la Yunanistan’a hâkim olunca buralar Tepedelenli âilesinin mâlikânesi hâline geldi.
Osmanlı-Rusya-Avusturya Savaşında 1787’de Avusturya cephesinde Pançova Harekâtına katıldı. Sırbistan’da çıkan isyânı bastırmada hizmetleri oldu. Rus cephesinde de savaştı. Rütbesi 1795’te mirmiranlığa yükseldi. Yanya bölgesindeki yerli halkın çıkardığı isyanların bastırılmasında, Napolyon’un Mısır’a saldırısı sırasında Fransızlarla yaptıkları mücâdelelerde zaferler kazandı. 1798’de Preveze yakınında Fransızları bozguna uğratınca kendisine Sultan Üçüncü Selim Han tarafından vezirlik verildi. Rumeli vâlisi olarak dağlı eşkıyânın cezâlandırılması için bir sene kadar bu vazifede bulundu. On dokuzuncu yüzyılın başında Osmanlı Devletiyle İngiltere, Fransa ve Rusya arasındaki siyasî olaylardan da istifâde ederek Makedonya bölgesinin en güçlü adamı hâline geldi. Bu bölgenin tanınmış vâlilerinden İbrâhim Paşayı hileyle getirterek, ölünceye kadar Yanya’da hapsetti. Oğlunu yerine göndererek Arnavutluk’un Toskalık bölgesinde hâkimiyet kurdurdu.

Ali Paşanın Arnavutluk’ta ve hâkim olduğu yerlerdeki tutumu, hâdiseleri istismar etmesi, onu devlet içinde devlet gibi hareket ettiriyordu. Mora ahâlisinin ve Rumların ayaklanarak devletin başına yeni bir gâile açılmasını istemeyen Sultan Mahmud Han, Tepedelenli Ali Paşanın yaşlı olmasını düşünerek üzerine gitmiyordu.

Ancak, İngilizlerle gizli muhâberelerde bulunan Nişancı Halet Efendinin çevirdiği entrikalar üzerine, Ali Paşa ve oğulları memuriyetlerinin bir kısmından azledildiler. Fakat dinlemedikleri için, üzerlerine karadan ve denizden kuvvet gönderildi. Yanya kalesinde bir sene 4 ay 25 gün muhâsaradan sonra, serasker Hurşid Paşanın, hayâtına dokunulmayacağına dâir teminat vermesi üzerine Ali Paşa, Yanya Gölündeki Pandeleimon Manastırına çekildi. Hurşid Paşanın yazılı bildirisini kabul etmeyen, kindar Halet Efendi, îdâm fermanını birkaç kişiyle gönderdi. Bunun üzerine kendisini müdâfaa eden Tepedelenli, kurşunla vurularak öldürüldü (1822). Tepedelenli Ali Paşanın ölümüyle Rumlar, üzerlerindeki en büyük tehlike ve baskıdan kurtulmuş oldular. Etniki Eterya da bunu fırsat bilerek isyânın başlama zamânının geldiğine kanaat getirip harekete geçti. Böylece Eflak-Boğdan ve Mora’da yıllarca sürecek olan Rum isyanı başlamış oldu.

Hakkında Yazılan Eserler

1.Yanya Sultanı
Tepedelenli Ali Paşa
William Plomer
Milliyet Yayınları / Tarih Dizisi

Hairdesigner
31-03-08, 04:49
Abdurrahman Şeref ( 1853)- (1925) </B>
Devlet adamı, tarihçi ve Osmanlı Devletinin son vak’anüvisti. 1853'te İstanbul’da doğdu. 1925'te öldü. İlk tahsiline Eyüp mahalle mektebinde başladı. Eyüp Rüşdiyesinde okudu. Bundan sonra 1873’te Mekteb-i Sultaniyi yani Galatasaray Lisesini bitirdi. Mahrec-i Aklam adlı mektebe umumi tarih hocası oldu. Bu vazifesinden sonra da Mekteb-i Sultanide daha sonra da, Muallim Mektebinde umumi tarih hocalığı yaptı.Daha sonra Mülkiye Mektebine müdür oldu. Burada genel coğrafya, Osmanlı tarihi, İslam tarihi, istatistik ve ahlak dersleri okuttu. Sonra da Darülfünuna devletler tarihi hocası oldu. Pekçok yerde hocalık ve müdürlük vazifeleri yaptıktan sonra, Defter-i Hakani Nezaretine, A’yan meclisi üyeliğine, Maarif Nazırlığına tayin edildi. İki defa Maarif Nazırı oldu. Bu vazifesinin yanında telif edilen eserleri tetkik komisyonu üyeliği, vak’anüvistlik, Tarih-i Osmani Encümeni Reisliği ve A’yan Heyeti ikinci reisliği gibi vazifeler verildi.

Birinci Dünya Savaşından sonra İttihat ve Terakki hükumeti iktidardan çekilince yeni kurulan Müşir İzzet Paşa kabinesinde önce Posta ve Telgraf Nazırı sonra da Devlet Şurası başkanı oldu. Salih Paşa kabinesinde önce vekaleten sonra da asaleten Maarif Nazılırlığı yaptı. Salih Paşa istifa edince açıkta kaldı. Kuvay-ı Milliye İstanbul’a gelip A’yan Heyeti kaldırılınca, Abdurrahman Şeref’in a’yan üyeliği sona erdi. Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisinin ikinci seçim devresinde, 1923’te İstanbul Milletvekili oldu. Ankara’ya gidip Kızılay’a başkan seçildi. Milletvekilliği sırasında hastalandı ve İstanbul’a döndü. 1925’te öldü. Mezarı Edirnekapı’dadır.
Devlet adamlığından ziyade tarihçiliği ile meşhur olan Abdurrahman Şeref, saliseden balaya kadar bütün rütbeleri kazanmıştı.

ESERLERİ

Fezleke-i Tarihi Düvel-i İslamiye (İslam Devletleri tarih özeti), Tarih-i Devlet-i Osmaniye, Fezleke-i Tarih-i Devlet-i Osmaniye, Zübdet-ül-Kısas, Tarih-i Asr-ı Hazır (Yaşadığımız asrın tarihi), Harb-i Hazırın Menşei (Birinci Dünya Harbinin sebeplerine dairdir), Sultan Abdülhamid-i Sani’ye Dair, Tarih Muhasebeleri, Umumi Coğrafya-yı Umrani, İlm-i Ahlak ve İstatistik, Lütfi Tarihi’nin sekizinci cildini hazırlamış ve Tarih-i Osmani Encümeni ve Türk Tarih Encümeni mecmualarında pekçok makaleleri neşredilmiştir.

Hairdesigner
31-03-08, 04:50
http://www.biyografi.net/images/kisi/2815.jpg
Ahmet Cevdet Paşa </B>
Ahmet Cevdet Paşa(1822 – 1895)

Osmanlı devlet adamı, tarihçi ve hukukçu. 12 ciltlik bir Osmanlı tarihi yazmış, Mecelle'nin hazırlanmasında önemli rol oynamıştır.
1822 – 1895 yılları arasında yaşamıştır. İlköğrenimini Lofça'da yaptı. 1839'da İstanbul'a gelerek Fatih'teki Papasoğlu Medresesi'ne girdi. Burada öğrenimim sürdürürken bir yandan da tarih, coğrafya, astronomi, matematik gibi alanlarda özel ders aldı ve Fransızca öğrendi. Medreseyi 1844'te bitirdikten sonra Premedi (bugün Arnavutluk'ta) kazası kadılığına atandı. 1845'te İstanbul ruüsu alarak müderris oldu. 1846'da Sadrazam Mustafa Reşid Paşa'nın yanında görevlendirildi. Bu tarihten paşanın öldüğü 1858'e değin hukuksal konularda danışmanlık yaptı. 1849'da, olağanüstü görevle Bükreş'te bulunan Fuad Efendi'nin (Paşa) yanma gönderildi. 1850'de Meclis-iMaarif üyeliğiyle birlikte Darülmuallimin müdürlüğüne atandı. 1851'de yeni kurulan Encümen-i Daniş üyeliğine getirildi. Bu kurul tarafından Osmanlı Deveti'nin 1774'ten sonraki tarihini yazmakla görevlendirildi. 1855'te vakanüvisliğe atandı. 1856'da Galata kadısı oldu. 1857'de "Mekke" payesi aldı.

Fransızca, Farsça öğrenmiş, bunun yanısıra matematik, felsefe, kozmoğrafya ve tabii ilimler üzerinde de çalışmış dönemin ünlü bir hukukçusudur. Kadılık, Divan-ı Ahkam-ı Adliye Reisliği yapmıştır.
“Mecelle-i Ahkam-ı Adliye” isimli hukuk metnini oluşturanların başında gelmiştir. Divan-ı Ahkam-ı Adliye Reisliği nazırlığı (bakanlığa) çevrilince ilk adalet bakanı olmuştur. Beş kez adalet bakanlığı, üç kez eğitim, iki kez evkaf, bir kez dahiliye, ticaret ve ziraat bakanlıklarında bulunmuştur. “Cevdet Tarihi” en önemli eseridir.

Hairdesigner
31-03-08, 04:50
Alemdar Mustafa Paşa ( 1765)- (1808) </B>
1765 yılında Hotin'de doğdu. Babası Rusçuk yeniçerilerinden Hacı Hasan Ağa'dır. Önce Yeniçeri Ocağına intisap etti. Daha sonra Rusçuk'ta hayvancılık ve ziraatla uğraşmaya başladı. Bu sırada yörenin en güçlü ayanı olan Tirsinkli İsmail Ağa'nın hizmetine girdi. Rumeli ayanlarından asi Pazvandoğlu'na karşı verilen mücadelede gösterdiği başarılar üzerine çeşitli rütbeler alarak ismini duyurmaya başlayan Alemdar Mustafa Paşa, Pazvandoğlu'nun, önde gelen adamlarını ele geçirmesi üzerine, kapıcıbaşılık rütbesi ile taltif edildi. Bir müddet sonra da Hezargad ayanlığına tayin edildi. Tirsinkli İsmail Ağa'nın ani ölümü, Alemdar Mustafa Paşa'nın hayatında bir dönüm noktası oldu. Rusçuk'a gelen Alemdar Mustafa Paşa "ayanlar ayanı" seçildi. Merkezi hükümet, istemeyerek de olsa Tirsinki'nin kontrolündekinden daha büyük bir bölgeyi, onun hakimiyetine vermek zorunda kaldı. Aynı yıl başlayan Osmanlı-Rus savaşında Alemdar Mustafa Paşa çok büyük yararlılıklar gösterdi. Bu sırada patlak veren Kabakçı Mustafa isyanı sonunda, birçok ıslahata imza atmış olan Sultan Üçüncü Selim tahttan indirilerek, yerine Sultan Dördüncü Mustafa çıkarıldı. Alemdar Mustafa Paşa bu isyana karşı çıktı. Sultan Üçüncü Selim'in öldürüleceğini haber alan Alemdar Mustafa Paşa, alelacele İstanbul'a gitti. Ancak Sultan Dördüncü Mustafa'nın emri ile eski padişah Sultan Üçüncü Selim katledildi. Bu sırada ancak Şehzade Mahmud kurtarılabildi ve tahttan indirilen Sultan Dördüncü Mustafa'nın yerine tahtta geçirildi. Bu arada sadrazam seçilen Alemdar Mustafa Paşa, ilk iş olarak Sultan Üçüncü Selim'in katillerinin cezalandırılmasını sağladı. Alemdar Mustafa Paşa'nın dört ay süren sadrazamlığı sırasındaki en önemli icraatları Sened-i İttifak'ı imzalatması ve kaldırılmış olan Nizam-ı Cedid'in yerine Sekban-ı Cedid askeri ocağını kurması oldu. Her şeye hakim görünen Alemdar Mustafa Paşa, tedbiri elden bırakmak ve yeniçeri tehlikesini küçümsemek gibi iki önemli hata yapınca, 15 Kasım 1808 gecesi büyük bir isyan patlak verdi. Alemdar Mustafa Paşa, kuşatılan köşkünde mahsur kaldı. Yardımın da gecikmesi üzerine umudu kalmayan Alemdar Mustafa Paşa, cephaneliği ateşe vererek, hem kendisinin hem de isyancıların bir kısmının ölümüne yol açtı. Cesedi zorbalar tarafından Yedikule dışında kör bir kuyuya atılan Alemdar Mustafa Paşa'nın, kemikleri Yeniçeri Ocağının ilgasından sonra oradan çıkartılarak Yedikule surları civarına gömüldü. İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra da Zeyneb Sultan Camii haziresine nakledildi.

Hairdesigner
31-03-08, 04:50
Alyanak Mustafa Paşa - (1884) </B>
Zaptiye Nazırı (1871), Müşir, Vali. 1884 yılında İstanbul'da öldü. Mezarı, Divanyolundaki II. Mahmut türbesi bahçesinde 1. adadadır.
Esseyit Ahmet Paşa'nın oğlu, Sadrazam M.Emin Rauf Paşa'nın damadıdır.

Hairdesigner
31-03-08, 04:51
Atik Ali Paşa - (02.11.1510) </B>
24. Sadrazam (1501-1503) (1506-1511), savaşta ilk vurulan ve ilk hadım sadrazam, Beylerbeyi, bilgilidir. Asi Şahkulu ile 1511 tarihinde Çubukova'da yapılan savaşta şehit olmuştur.Mezarı, Çemberlitaş'ta Atik Ali Paşa Camisi bahçesindedir (kayıp).

Hairdesigner
31-03-08, 04:51
Baltacı Mehmed Paşa - (21.12.1711) </B>
Osmancık'ta doğdu. Genç yaşta ilim merakı ile Trablus, Tunus ve Cezayir'e kadar gitti. Daha sonra İstanbul'a döndü ve akrabalarından Hacı Sefer Ağa vasıtası ile saraya girdi. Burada önce baltacı oldu. Güzel sesli olduğundan musikiye heveslendi ve müezzin olup "Mehmed Halife" namını kazandı. Katipliğe heveslenen Baltacı Mehmed Paşa, yazıcılığa ve 1703 Aralık ayında mirahurluğa tayin edildi. 1704 yılının Kasım ayında kaptan-ı derya, 21 Aralık 1704'te de sadrazam oldu. 3 Mayıs 1706'ta azledilip Sakız'a sürüldü. Daha sonra Erzurum valiliğine ve Sakız muhafızlığına getirildi. 1709 yılının Ocak ayında Halep valiliğine atanan Baltacı Mehmed Paşa, 18 Ağustos 1710'da tekrar sadrazam oldu. Serdar-ı Ekrem olarak Rus seferine çıktı. Prut Savaşı sırasında, Deli Petro'nun etrafını sarmışken, Çariçe Birinci Katarina'nın araya girmesi üzerine barışı kabul etti. Dönüşte azledilerek (Kasım 1711) önce Midilli'ye, daha sonra ise Limni adasına sürüldü. 1712 yılında Limni adasında vefat ettiğinde 50 yaşındaydı.

Hairdesigner
31-03-08, 04:51
Cem Sultan ( 21.10.1458)- (30.10.1494) </B>
1459 yılında doğdu. Osmanlı şehzadesi. II. Mehmet’in (Fatih Sultan) oğlu olan Cem Sultan, on yaşına kadar sarayda sıkı bir disiplin altında eğitildi. 1469’da Kastamonu Sancak Beyliği’ne gönderildi. 1473’te, Doğu seferine çıkan babasına vekillik etmek üzere İstanbul’a geldi. II. Mehmed’in Anadolu’da Uzun Hasan’a yenik düştüğü dedikodusuna kanarak padişahlığını ilan etme düşüncesine kapıldı. Otlukbeli zaferini kazanarak İstanbul’a dönen II. Mehmed, oğlunun aklını çelenleri cezanlandırdı. Cem’i de, 1474’te ölen büyük oğlu Musafa’nın yerine Karaman-Konya valiliğine atadı. II. Mehmed’in ölümünü gizleyerek Bayezid’e ve Cem’e haberler uçuran Cem yanlısı Sadrazam Karamani Mehmed Paşa, onun hiç değilse bir hafta önce İstanbul’a gelebileceğini hesaplamıştı. Ancak, Bayezid, hızlı bir yürüyüşle İstanbul’a gelerek tahta oturdu.

Bunun üzerine Cem, Konya’da topladığı kuvvetle 28 Mayıs 1481’de Bursa’da sultanlığını ilan etti. Ağabeyine elçi göndererek ülkenin paylaşılmasını önerdi. Ama Bayezid, harekete geçerek 20 Haziran günü Cem’in ordusunu yendi. Yenik, yaralı ve bitkin Cem, Memluklar’a sığındı. 25 Ağustos’ta Kahire’de törenle karşılandı. Buradan ağabeyiyle uzlaşma yolları aradı. Bayezid, hükümdarlık emelinden vazgeçerse, bir milyon akçe göndereceğini bildirdiyse de buna yanaşmadı ve hacca gitti. Dönüşünde şansını bir daha denedi. Ankara’ya kadar ilerledi ama Bayezid’in harekete geçtiğini öğrenince geri çekildi. Sultan Bayezid’in Kudüs’e oturması önerisini de kabul etmeyerek kendisine bağımsız bir bölge verilmesinde diretti. Karamanoğulları Beyi Kasım’a kanarak Rumeli’ne geçmek düşüncesini benimsedi. Bunun için, 18 Temmuz 1482’de Anamur açıklarında şövalyelerin bir gemisine binerek Rodos’a hareket etti. Şövalyelerin başı Pierre d’Aubusson kendisini bir hükümdar gibi karşıladı ama, artık o, Hıristiyan dünyasının çok değerli tutsağıydı. d’Aubusson, bu değerli tutsağı sürekli Rodos’ta tutamayacağından 2 Eylül 1482’de Fransa’ya gönderdi. Keşifler, Rönesans ve Reform çalkantılarıyla yeni bir çağa girmekte olan Avrupa’nın kucağına düşen Fatih’in oğlu, müslüman ve muzaffer Osmanlı’ya karşı gerçekten değerli bir kozdu. Cem bu pahalı varlığının yanı sıra, romantik kişiliği, kültürü ve serüvenleriyle de Batı’nın ilgisini çekmeye başladı.Avrupa’daki veba salgını ve her an kaçırılma korkusu yüzünden, şövalyeler onu kent kent gezdirmek zorunda kaldı. Batı edebiyatında Zizimi adıyla çeşitli eserlere konu olan Cem’in Osmanlı divan edebiyatında da önemli yeri vardır.1495’de öldü.


HAKKINDA YAZILANLAR

1.Cem Sultan
15. Yüzyıl Bir Saray İspiyoncusunun Anıları
Roderic Conway Morris
Milliyet Yayınları / Tarih Dizisi

Hairdesigner
31-03-08, 04:51
Damat İbrahim Paşa - (23.05.1601) </B>
Bosna'da doğdu. Küçük yaşta Enderun'a alındı burada yetişerek Silahdarı Şehriyari oldu. 1579 yılında Diyarbekir, 1581 yılında Şam, 1583'de Mısır valiliklerinde bulundu. Bir yıl dört ay sonra, yerine Mısır defterdarı Sinan Efendi'yi vekil bırakarak İstanbul'a geldi. 1584'te Ayşe Sultan ile evlendi. 1587'de Kaptan-ı Derya, 1588'de üçüncü vezir oldu. Daha sonra ikinci vezirliğe ve sadaret kaymakamlığına getirildi. 1595 yılında sadrazam oldu. Eğri seferi sırasında görevinden azledildiyse de ikinci defa sadrazamlığa geldi. Serdar-ı Ekrem'de olan Damad İbrahim Paşa, 29 Haziran 1601'te savaş sırasında vefat etti. Gazi, adil, iyiliksever, alçakgönüllü ve kerem sahibiydi. Tedbirli bir kimse olan Damat İbrahim Paşa savaş kaybetmemiştir. Mezarı İstanbul Şehzade camiindedir.

Hairdesigner
31-03-08, 04:52
Ebubekir Hazim Tepeyran </B>
ESERLERİ

1.Hatıralar
Ebubekir Hazim Tepeyran
Pera Turizm ve Ticaret A.Ş.

... Tepeyran, yarım yüzyıl süren devlet adamlığı süresince gözlemlerini birer öykü niteliğinde anlatmasını bildiği için anıları kişisel olmaktan çıkıp bir çeşit yaşam romanı niteliğini kazanmıştır. Niğde'de başlayıp Osmanlı İmparatorluğu'nun Hicaz, Bağdat, Beyrut, Manastır, Sivas, Ankara, Bursa, İstanbul vb. illerinde valilik, nazırlık, milletvekilliği ile geçen yarım yüzyıl! Abdülhamid, Reşad, Vahidettin'in saltanat yılları, İstiklal Savaşımızın Anadolu'su; ardından Cumhuriyet'in kuruluşu... Mütareke döneminde Divan-ı Harp önündeki duruşmalar sonucu idama mahkum oluş, ardından aklanış...

Ebubekir Hazim Tepeyran'ın daha önce "Canlı Tarihler" dizisinde yayınlanan "Hatıralar"ının ilk bölümü Niğde'deki çocukluk yıllarından İzmir, Edirne Vali Yardımcılığı'ndan Musul Valiliği'ne kadar geçen bir dönemi kapsamaktadır. 9. yy.'ın sonundan 20. yy.'ın ortasına kadar geçen bir ilginç yaşamın, canlı öykülerinden oluşan bir roman bütünlüğünde, aynı zamanda da birer belge niteliğindeki "Hatıralar" hem tarih, hem edebiyat açısından önemli bir yapıttır. Oktay Akbal-

2.Zalimane Bir İdam Hükmü
Ebubekir Hazim Tepeyran
Pera Turizm ve Ticaret A.Ş.

Devletin en yüksek kademelerinde çeşitli görevlerde bulunmuş olan Ebubekir Hazim Tepeyran, Bursa valisi iken, Kuva-yi Milliye hareketini savunduğu için tevkif edilir; "Nemrut" lakabıyla bilinen Mustafa Paşa Divanıharbi'nde sorguya çekilir. Her ne pahasına olursa olsun, Tepeyran'ı ortadan kaldırmak gayesini güden Mahkeme, bununla yetinmeyerek, bir başka suç daha isnad eder; Abdülhamid'in hall'i sırasında Yıldız Sarayı'ndaki özel eşyalarına el koyan komisyonunda görevli olan Tepeyran'ın bu görevinde suistimallerde bulunduğunda ısrar eder ve hükmünü verir: İdam!... Kitap, son dönem bir Osmanlı bürokratının; seçkin, namuslu ve aydın bir kişisinin, zor şartlar altında kendisini savunmasının hikayesidir.
İdam cezası Padişah Vahdettin tarafından "küreğe" çevrilen Tepeyran, Tevfik Paşa Kabinesi'nin ilk icraatlarından olarak beraat eder. Fakat bu karardan sonra bile, azgın muhalifler, onu bir gece daha idamlıkların hücresinde yatırırlar. İdama mahkum edilen bir kimsenin, kararın infazına ve daha sonra da tahliyesine kadar geçirdiği zor saatler yalın bir üslupla anlatılıyor...

Hairdesigner
31-03-08, 04:53
Hasan Can </B>
Yavuz' a yoldaş ve sırdaş olan nedim; Hasan Can

Hafız Mehmet Akkoyunlu sarayının mescidine bakan kendi halinde bir müezzindir. Ancak onda öyle bir ses vardır ki, bülbüller bile imrenir. Kâh volkanlar gibi coşar, kâh akar sular gibi. O yanık Kahire aksanı ile okumaya başladı mı, dinleyenler bir hoş olur. Cemaatin gözleri dolar, yanaklardan sıcak damlalar kayar.

Şah İsmail’in fitne kaynattığı günlerde doğu Anadolu’da cinayetler, baskınlar birbirini izler, halk canından bezer. Geceleri kapı sürgüler, camlara kepenk çekerler. Havada tarifi zor bir ağırlık vardır. Hani sıkıntı, kasvet karışımı bir şey. Kargaşa gitgide büyür ve gün gelir Akkoyunluları da sarar. Öyle çok cami yıkılır ve öylesine mâsum katledilir ki, görenler haçlı geçti sanır.

İşte Yavuz’un “İslam âlemine birlik” parolasıyla yola çıktığı demlerde Hafız Mehmet Tebriz’e gider. Büyük Veli Kemâleddin Erdebili’nin hizmetine girer.

Çaldıran zaferinden sonra Erdebili Hazretleri’nin ziyaretine gelen Sultan’ın gözü onca insan arasında Hafız Mehmed ile oğlu Hasan’a takılır. Bunlar isimsiz insanlardır, ancak yüzlerinde iç ferahlatan bir samimiyet vardır. Birden kanı kaynar ve niye öyle yapar bilemez, onları İstanbul’a davet eder. Hafız Mehmed’in işi bellidir: Müezzinlik! Hasan Can’ı ise yanına alır, nedim edinir. İlerliyen günlerde yanılmadığını görür. Bu genç sıradan biri değil, hem gönül ehli, hem âlimdir. Bir çok lisan bilir. İkisi arasında tarifsiz bir yakınlık başlar. Sırdaş, yoldaş olurlar. Hani o, beyninden geçenleri kafatasından saklayan Selim sadece ona açılır.

BEKLENEN RÜYA
Yavuz’un Mısır seferine niyetlendiği günlerdir. Evet Son Abbasi Halifesi Mütevekkilallah’ın gücü yoktur, ancak yine de onu incitmekten çekinir. İbn-i Kemâl Paşa ve Zembilli Ali Efendi, Sultanı iknaya çalışırlar. Evet bu seferin lüzumuna herkesten çok o inanır, ama yine de huzursuzdur. Yemekten içmekten kesilir, uykuyu dağıtır. Sabahlara kadar ibadet eder, buruşuk kağıtlara karışık şekiller çizer. “Ah!” der, “Ah bir işaret gelse.”

İşte uykusuz geçen bir gecenin ardından Hasan Cana sorar:
-Nerelerdeydin?
-Azıcık dalmışım efendim.
-Öyleyse rüyanı anlat.
-Dikkate değer bir rüya gördüğümü hatırlamıyorum.
-Olacak iş mi yani, bir insan uyusun da rüya görmesin. İyi düşün görmen lâzımdı!

Hasan Can çıkar. “Tuhaf” der, “Sultan bir işaret bekliyor ama ne?” Tam o sırada bir başka Hasan (Kapıcıbaşı Hasan Efendi) yaklaşır. “Ben” der “garip bir rüya gördüm, ama şimdi bunu nasıl anlatmalı sultana?”

Hasan Can onu adeta aparır, koparır, çıkarır Yavuz’a. Sultan “buyur!” der, o başlar anlatmaya:
-Hünkârım akşam çadırınızın önünde nöbetteydim. Bir ara içim geçti. Ya da öyle olduğunu sanıyorum. Zira mekân aynıydı ve ben ayaktaydım. Baktım dört atlı çadıra yaklaşıyor. Hemen davrandım, önlerine çıktım. Güya “Kimsiniz, necisiniz?” diye sorgulayıp çevirecektim onları. Ancak vuruldum sanki. Dondum kaldım. Atlar çok asildi ve yere basmıyorlardı. Süvariler hem çok heybetli, hem çok sevimliydiler. Bırakın hesap sormayı, eteklerine kapanmak, ellerini öpmek için yanıp tutuşmaya başladım. Esrarengiz ziyaretçiler hünkârımızı sordular. Çadırdan ışık sızıyordu. “Meşgul olmalı” dedim. Öndeki “İyi” dedi, “Rahatsız etme. Sabahleyin geldiğimizi söylersin. Biz Server-i Kâinatın eshabındanız. Efendimiz Selim Han’a selâm söyledi ve buyurdular ki: Haremeynin hizmeti kendisine verildi!” Ve geldikleri gibi uzaklaştılar. Bir anda ufukta kayboldular. Sancakları ışıklı izler bıraktı. Tam “bunlar kim ola?” diye düşünüyordum ki bir ses “Nasıl tanımazsın” dedi. “Öndeki Hazreti Ebubekir, yanındakiler, Ömer, Osman ve Ali! Radıyallahüanhüm ecmain.

Yavuz heyecanlıdır. Rüyayı tek kelimesini kaçırmadan dinler ve nedimine döner. “Bilir misin Hasan, biz emir olunmadıkça kıpırdamayız. İşte şimdi tamam. Artık çıkabiliriz yola.”

SİNA DENEN BELA
Sina Çölü kelimenin tam mânâsı ile belâdır. Yer sarıdır, gök sarı. Güneş tepsi kadar iri, hava toz yüklüdür. Kum dağları biteviye yer değiştirir ve klavuzlar dönektir. Sonra çölün tek vahası yoktur. Molalar ayrı derttir. Sıcak kum vücudu kuşatır ama, kumun az altı yılan, çiyan kaynar. Kunduralardan akrepler çıkar. Kaypak zemin yorucudur. Dahası toplar, çadırlar, hasırlar Yerinden kıpırdamayan ağırlıklar.

İşte askerin tâkâtını zorladığı anlardan birinde Yavuz Selim atından atlar, yürümeye başlar. Eh sultanın yürüdüğü yerde, hayvanına binmek kimin haddine? Bu işe mana veremeyen vezirler önceleri susmayı dener, yutkunup dururlar. Yavuz’a tek kelime söyleyemezler ama, güçleri Hasan Can’a yeter. Fırsatını bulup çevirirler. “Yetti gayri!” derler, “Astırırsanız astırın, kestirirseniz kestirin! Ama itirazımız var!”
-Neye?
-Askeri yürütmenize!
Hasan Can mânâlı mânâlı güler. Önce boynu bükük, gözleri yarı kapalı yürüyen sultanı gösterir, sonra vezirlerin kulağına eğilir “Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem yaya olarak yol gösteriyor” der, “eğer yakışır diyorsanız, binelim atlarımıza”

İnanın imdad-ı İlahi ortadadır. Nitekim hiç olmadık şeyler olur. Orduya kara kara bulutlar gölge yapar, sahraya görülmedik yağmurlar yağar. Bu çölü 13 günde geçen ikinci bir ordu yoktur. Anlaşılan o ki, halifelik İslam’ın zinde gücüne bahş olmaktadır. Türk’e!

CEZA MI, CAİZE Mİ?
Bir gün Yavuz, Hasan Can’a “Biliyor musun?” der, “Bu gece Muhammed Bedahşi Hazretlerini gördüm. Beyaz bir elbise giymiş, yolculuğa hazırlanıyordu.” Hasan Can gayri ihtiyari “Ahiret yolculuğu olsa gerek” der. Yavuz’un bu cevaba canı sıkılır. “Sen bilmez misin?” der, “Rüyalar tabire bağlıdır. Eğer Şeyh’e bir hal olursa gözüme gözükme!”

Çok geçmez. Muhammed Bedahşi hazretlerinin vefat haberi gelir. Sultan Halimi Çelebi’ye döner: “Şimdi ben bu Hasan’ı cezalandırmaz mıyım?” der. Halimi Çelebi “A be çocuk niye ağzını tutmazsın” gibilerden teessürle bakar. Lâkin Hasan Can hâl ehlidir, rahattır. “Araştıralım efendim” der, “Eğer benim tabirimden sonra vefat ettiyse, cezaya hazırım, ama önce vefat ettiyse sultanımız bu fakire bir caize (hediye) verse gerek”

Araştırırlar. Hasan Can haklı çıkar. Sultan çıkarır kaftanını, ona bağışlar. Dahası keseler dolusu altın verir. Hasan Can kaftanı sırtına alır, ama altınları fakir fukaraya dağıtır. Sevabını bağışlar Bedahşi Hazretlerinin nurlu ruhuna.

AKIBET HAYR
Biliyorsunuz hayatı muhteşem zaferlerle dolu olan Yavuz, genç yaşında küçücük bir çıbana boyun eğer. Son nefesini verirken Hasan Can yanındadır.
Yavuz sorar:
-Hasan bu ne hal?
-Şimdi Allah ile olacak zamandır sultanım.
-Ah be Hasan. Sen bunca zamandır, bizi kimle bilirdin?

Yavuz’un konuşmaya mecâli yoktur. Mushaf-ı şerifi işaret eder. Hasan Can o berrak sesiyle Yasin-i Şerif’e başlar. Yine volkanlar coşar, sular akar. Sultanın yüzünde huzurun izleri hâlelenir. Sonra latif bir tebessüm yayılır. Koca sultan ayan beyan güler, belki de ilk kez böyle güler...

“Nasıl bre?”
Mısır seferine çıkacakları gün kayıkla Üsküdar’a geçerler. Nedendir bilinmez Sultan, yoldaşına takılır. “Hasan Can kahvaltı yaptın mı?”
Hasan Can cevap verir “Beli (evet) sultanım!”
-Yumurta seversin değil mi?
-Beli sultanım!

Aradan yıllar geçer. Yollar, muharebeler, insanlar, şehirler... Nihayet Mısır seferi biter, İstanbul’a gelirler. Şimdi yine sandaldadırlar. Ama bu kez yönleri Sarayburnu’nadır. Sultan ansızın Hasan Can’a döner “Nasıl bre?”
Cevap ışık hızıyla gelir: “Rafadan sultanım!”
Birlikte düşünmek, beraber hissetmek... “Hemhâl olmak” denilen şey bu olsa gerek.

Hasan Can Hazretleri Bursa Yeşil Türbe haziresinde medfûndur.

Hairdesigner
31-03-08, 04:53
Kıbrıslı Kamil Paşa ( 1832)- (1913) </B>
Kıbrıslı Mehmed Kâmil Paşa Sadrazam, Maarif Nazırı, Evkaf Nazırı, vali ve yazardır.1832 yılında Lefkoşe'de doğdu.Maliye Nazırı Abdullah Paşa'nın babası, Milli Eğitim Bakanı Hikmet Bayur'un dedesidir.Öğrenimini Kıbrıs'ta ve Mısır'da Harbiye'de yaptı.Subay çıktıktan sonra Binbaşılığa kadar Mısır'da kaldı.1860 yılında Kıbrıs Evkaf Müdürü, 1864 yılında Sayda Mutasarrıfı, bir çok ilin valisi,

Dahiliye Müsteşarı oldu.1879 ve 1882 yıllarında iki kez Evkaf Nazırlığı, 1880-1881 yılları arasında Maarif Nazırlığı yaptı.1885-1891, 1895-1895, 1908-1909 ve 1912-1913 yılları arasında dört kez sadrazamlıkta bulundu. İzmir Valiliğine atandı.Valilikten azledilip Rodos'a sürgün edilince, İzmir'deki İngiliz konsolosluğuna sığındı.II. Abdülhamid'in teminat vermesi üzerine İstanbul'a döndü.Üçüncü sadrazamlığından İttihat ve Terakki partisinin devlet işlerine karışması yüzünden istifa etmişti.Mısır'a giderek Hindistan gezisine çıkan İngiltere Kralı V. Georges ile görüştü. Mısır'dan dönüşünde 1911 yılında Devlet Şûrası Başkanı oldu.Son sadrazamlığından Babıalî baskınında İttihat ve Terakkicilerin darbesiyle ayrılmış oldu.Lefkoşe'ye çekildi.1913 yılında Lefkoşe'de 81 yaşında iken vefat etti. Mezarı Lefkoşe'deki Arap Ahmed Paşa Camisi bahçesindedir.

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982 sf.130-132

Hairdesigner
31-03-08, 04:53
Kuyucu Murad Paşa ( 08.11.1534) </B>
1535 yılında doğdu. Söylentiye göre Hırvat asıllıdır. Sarayda yetişti. 1557'de Mısır valisi Mahmud Paşa'nın kethüdası oldu. Yemen Savaşı'ndaki büyük yararlıklarından ötürü, 1571'de Yemen'e beylerbeyi olarak atandı. Daha sonraki yıllarda, çeşitli ancak beyliklerinde bulundu. Üç kez Diyarbakır valiliğine verildi. İran seferinde esir düştükten sonra kaçıp İstanbul'a gelmeyi başardı. Bundan sonra Kıbrıs, Diyarbakır ve Halep valiliklerinde bulundu.

Macaristan seferinden sonra da, bu ülkenin serdarı ve sadrazamı oldu. Sadrazamlığında olumlu işler yaptı. İran'a karşı başarı kazandı ve Anadolu'daki iç isyanları bastırdı. Barış görüşmelerinin devam ettiği bir sırada Diyarbakır'da öldü. Bir söylentiye göre düşmanları tarafından zehirlendi. Aynı zamanda koyu bir dindar olup, Nakşibendi tarikatına bağlılığı ileri sürülür. İstanbul'da Veznecilerdeki türbesinde gömülüdür.

Hairdesigner
31-03-08, 04:53
Mehmet Ata ( 1856)- (1919) </B>
Tarihçi, yazar, gazeteci ve Maliye Nazırıdır.1856 yılında Halep'te doğdu.Yazar Dr. Galip Ataç ile yazar Nurullah Ataç'ın babasıdır.Doğu ve Batı Kültürü ile yetişti. Galatasaray Lisesi Edebiyat Öğretmeni, Maliye Mektupçusu ve 1908 yılından sonra Islahat-ı Maliye Komisyonu Üyesi oldu.1916 yılında bir hafta süre ile Maliye Nazırlığı yaptı. Ömrünün son yıllarını gazetecilikle geçirdi. "Mefhari" veya "Ata" imzası ile gazete ve dergilerde bir çok makalesi yayınlandı.Arapça, Farsça ve Fransızca biliyordu. 1919 yılında İstanbul'da 63 yaşında iken vefat etti. Mezarı Divanyolundaki II. Mahmud Türbesi Bahçesinde 6'ncı adadadır.

Eserlerinden bazıları:Devleti Osmaniye Tarihi (Hammer’den tercüme), İktitaf (faydalanma-okullar için edebiyat antolojisi ve okuma kitabı), Elmenak (almanak-takvim kitabı)

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982

Hairdesigner
31-03-08, 04:54
Mevlana Ebul Fazl Mehmed Efendi . </B>
Mevlana Ebul Fazl Mehmed Efendi, Ebul Fazl Mehmed Efendi, Eb’ül-Fadl Mehmed Efendi, Ebul Fadıl Mehmed Efendi, Ebul Fazl Mehmed Çelebi, Defterdar Ebul Fadl Mehmed Çelebi gibi isimler altında değişik kaynaklarda yer alan bu muhterem insan, Mevlana İdris-i Bitlisi’nin oğludur. Babası gibi Alim, Fadıl, Şair, Tarihçi ve Tasavvuf ehli bir kimsedir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, XV. Yüzyılın sonlarında, XVI. yüzyılın başlarında dünyaya geldiği tahmin edilmektedir. Babası kadar meşhur ve onun kadar alim olan Ebul Fazl Mehmed Efendi, Türkçe’den başka Arapça ve Farsça’yı da çok iyi bilmekteydi. Şiirlerinde Fazli mahlasını kullanmıştır. Babası gibi Osmanlı Devleti’ne büyük hizmetler yapmıştır. Çok genç yaşta ilimle uğraşmış ve devlet işlerinde görev almıştır. 1511 yılında Müeyyed-zâde’ye danışman olmuştur. Kanuni Sultan Süleyman Devrinde önce Divan üyeliği, sonra Manisa’da Müderrislik (Üniversite Hocalığı) yapmıştır. Daha sonra Trablus Kadılığına atanmıştır. 1542 tarihinde İstanbul’daki Rumeli Defterdarlığına (Baş Defterdarlığa) atanmıştır. Defterdar ismi buradan gelmektedir. Ölünceye kadar bu vazifede kaldığı ifade edilmektedir. Bazı kaynaklarda ise ölmeden önce, Defterdarlıktan istifa ettiği anlatılmaktadır. Kanuni Sultan Süleyman’ın, kanuna aykırı bir fermanı; “Şeriata aykırıdır” diyerek iki defa reddettiğini ve daha sonra istifa ettiğini kaydetmektedir. Ebul Fazl Mehmed Efendi'nin iki oğlu vardı. Ne yazık ki bu çocukları Galata’dan kayıkla karşı sahile geçmek isterken çıkan fırtına sonucunda kayıkları alabora olmuş ve iki kardeş suya düşerek boğulmuşlardır. Bu durum karşısında büyük üzüntülere gark olan Ebul Fazl Mehmet Efendi 1574 yılında vefat etmiştir.

Ebul Fazl Mehmed Efendi, babası gibi birbirinden kıymetli bir çok eser yazmıştır. Bu eserler (bilinenler) şunlardır:
1 - Kudumiye
2 - Halâk-i Muhsini
3 - Hulâsa-i Târih-i Vassaf
4 - Heşt Behişt Zeyli
5 - Selimşah-name
6 - Tarih-i Âl-i Osman
7 - Zahiret-ül Mülük
8 - Tarih-i Osmâni
9 - Medaric’ül-itikat fi Tercene-i Menecih’ül-İbad
10 - Ahlâk-i Muhsini Tercümesi
11 - Ceride-i Âsar ve Haride-i Ahbar
12 - Divan-i Hafız’a Nazire
13 - Mevâhibü’l-Âliyye Tercümesi
14 - Terceme-i Zahire

Hairdesigner
31-03-08, 04:54
Musa Çelebi - (13.04.1413) </B>
Musa Çelebi, dördüncü Osmanlı padişahı Yıldırım Bayezid'in oğullarından biridir. Babasının sağlığında Rumeli'de akıncı beyi oldu. Ankara Savaşı'na kardeşleri ile birlikte katıldı ancak babası Yıldırım Bayezid ile beraber Timur'a esir düştü. Timur bir süre sonra Musa'ya Bursa ve bölgesi emirliğini verdi. Musa Çelebi, Akşehir'de ölen babasının cenazesini Bursa'ya götürdükten sonra, İsa Çelebi ile savaştı. Yapılan ikinci savaşta İsa Çelebiye karşı yenilen Musa Celebi, önce Germiyanoğlu Yakup Bey'in, bir süre sonra da Karamanoğullarının yanına çekildi. Buradayken kardeşi Mehmed Çelebi ile Süleyman Çelebiye karşı anlaştı. Candaroğlu İsfendiyar Bey'in yardımı ile Eflak'a geçti. Eflak, Sırp ve Bulgar kuvvetlerinin yardımlarını alarak Rumeli Beylerbeyini Yanbolu'da yendi. Bu olay üzerine kardeşi Musa Çelebi'nin üzerine yürüyen Süleyman Çelebi, onu Haliç'te Hasköy yakınlarında yendi. Musa Çelebi Eflak'a çekildi. Bir süre burada kalan Musa Çelebi, Sırp Kralı Lazar'ı yenerek Edirne'ye girdi ve İstanbul'a kaçmaya çalışan kardeşi Süleyman Çelebi'yi öldürttü. Rumeli'deki Osmanlı eyaletlerinin tek hakimi olarak Edirne'de tahta geçti. Kendi adına para bastıran Musa Çelebi, Çandarlızade İbrahim Paşa'yı vezir, Mihail oğlu Mehmed Bey'i beylerbeyi yaparak, Rumeli'nin yönetimini eline aldı. Venedik ile yapılan eski bir antlaşmayı yeniledi. Sırp Despotu Stefan Lazaroeviç'in üstüne yürüyerek Nova Brado'yu aldı. Vidin'de isyan eden Bulgar prensini yendi ve Selanik'i kuşattı. Kardeşi Mehmed Çelebi ile ilişki kuran Çandarlı İbrahim Paşa, Bizans imparatoru Manuel'i Musa Çelebi aleyhine kışkırttı. İstanbul'u karadan ve denizden kuşatan Musa Çelebi, Çatalca ve İstanbul önlerinde kardeşi Mehmed Çelebi ile yaptığı savaşı kaybetti. Meriç Irmağı boyunca geri çekilmeye başladı. Sofya'nın güneyinde yapılan savaşı da kaybeden Musa Çelebi, yakalanarak Mehmed Çelebi'ye götürüldü ve 5 Temmuz 1413'te öldürüldü.

Hairdesigner
31-03-08, 04:54
Ömer Faruk Osmanoğlu </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Sürgündeki şehzade vatan ve Fenerbahçe hasretiyle can verdi

Murat Bardakçı
Hürriyet 16 Ocak 2006

Sürgün, padişah torunları için ıstırap, sefalet ve sıkıntı ile beraber
hayal ve bekleyiş demekti. Türkiye'ye girişleri yasak olan Son Osmanlılar,
yıllar boyunca memleketten gelecek olan "Artık dönebilirsiniz" haberini
hayal etmişlerdi.

Bu izni bekleyenler arasında Son Halife Abdülmecid Efendi'nin oğlu olan ve
1919 ile 1924 yılları arasında Fenerbahçe Kulübü'nün başkanlığını yapan
Şehzade Ömer Faruk Efendi de vardı.

İşte, sürgündeki şehzadenin 1966'da yazdığı bir mektubunun bazı bölümleri:
Ömer Faruk Efendi, sürgünde bil bağlı olduğu kulübünden "Cánım Fenerbahçe"
diye bahsediyor ve satırlarında kahreden bir vatan hasretini naklediyor.
Kader, Fenerbahçe Kulübü'nün sabık başkanına memleketini bir daha görmeyi
nasib etmeyecek, Ömer Faruk Efendi sürgünde can verecek ve Türkiye'ye ancak
cenazesi gelebilecekti.

BAŞLARKEN

Kanal D'de, önümüzdeki 18 Ocak Çarşamba gününden itibaren benim hazırladığım
dört bölümlük bir belgesel yayınlanacak: "Son Osmanlılar"... Konusunda bir
"ilk" olan bu belgeselde, 1924 Martı'nda Türkiye'den sınırdışı edilen
Osmanlı Hanedanı'nın bazı mensuplarının sürgünde yaşadıkları ve filmlere
bile taş çıkartacak derecede hüzünle yüklü gurbet hayatlarından kesitler yer
alıyor. Üç gün devam edecek olan bu yazı dizisinde, belgeselin tanıtımının
yanı sıra hanedanın kadın mensupları için 28, erkekleri için de tam

50 yıl devam eden bu sürgünün hüzünlü ve şaşırtıcı bazı anlarını
okuyacaksınız.

Sürgün, birçok Son Osmanlı için ıstırap, sefalet ve sıkıntı ama daha da
önemlisi, hayal ve bekleyiş demekti.

Türkiye'ye girişleri yasak olan Son Osmanlılar, yıllar boyunca memleketten
gelecek olan "Artık dönebilirsiniz" haberini hayal etmişlerdi. Bu hayal,
hanedanın kadınları için 28, erkekleri için de tam 50 sene boyunca devam
edecek ve geçen her gün sürgündeki Osmanlılar'a acı, sıkıntı ve hüzün
getirecekti.

Gurbetin getirdiği bütün bu acıları çekerken memlekete dönebilme hasretiyle
yanan Son Osmanlılar'ın arasında Şehzade Ömer Faruk Efendi de vardı.

Ömer Faruk Efendi, Son Halife Abdülmecid Efendi'nin oğluydu.
İstanbul'da, 1898'de doğdu. Almanya'da Potsdam Askeri Akademisi'ni bitirdi,
ilk dünya savaşında Verdun cephesinde savaştı, sonra Türkiye'ye döndü ve bir
kuzeniyle, zamanın hükümdarı Sultan Vahideddin'in kızı Sabiha Sultan ile
evlendi ve üç çocukları oldu: Neslişah, Hanzade ve Neclá sultanlar...

Şehzade, 1919'da Fenerbahçe Kulübü'nün başkanlığına seçildiğinde henüz 21
yaşındaydı. Başkanlığı 1924 Martı'na, hanedanın bütün mensuplarıyla beraber
Türkiye'den sürgüne gönderilmesine kadar, beş sene devam etti.

Faruk Efendi, memleketini bir daha göremedi. Sürgünü tam 45 sene boyunca
yaşadı ve hayata ailenin erkeklerine memlekete dönebilme izninin
verilmesinden beş yıl önce, 1969'da Kahire'de, memleket ve İstanbul hasreti
içerisinde veda etti. Mezarı yıllar sonra, Ankara'nın "sessizce
nakledilmesi şartıyla" verdiği özel bir izinle Türkiye'ye getirildi ve
gurbette can veren şehzadenin naaşı, Cağaloğlu'ndaki Sultan Mahmud
Türbesi'ne defnedildi.

Aşağıda, Şehzade Ömer Faruk Efendi'nin Kahire'den 1966'nın 20 Temmuz günü
İstanbul'da yaşayan dostu meşhur tarihçi İsmail Hami Danişmend'e
gönderdiği mektubun Fenerbahçe ile ilgili kısımları yer alıyor. Şehzade,
mektubunda seneler önce başkanlığını yaptığı Fenerbahçe Kulübü'nün o zamanki
başkanı Faruk Ilgaz'dan bir mektup aldığını söylüyor, kulübün kendisini
hatırlamasından duyduğu memnuniyeti anlatıyor ve gözyaşlarını tutamadığını
yazıyor.

Sürgündeki şehzadenin mektubunun sonlarındageçen "Beyefendi" bahsini biraz
açayım: Ömer Faruk Efendi şehzadelere "Efendi hazretleri" diye hitap
edilmesi gerektiği halde kulüpten gelen mektupta kendisine "Muhterem
Beyefendi" dendiğini yazıyor ama Fenerbahçe aşkından dolayı bu protokol
hatasına önem vermediğini anlatıyor...

CANIM FENERBAHÇE

İşte, Şehzade Ömer Faruk Efendi'nin Fenerbahçe'den bahsettiği mektubunun
bazı bölümleri: "Pek muhterem beyefendi,

...İçimden, bu sene bir kavuşma senesi olacak diye geldi! Sonra, o kavuşma
kim ile? Sevgili vatanım ve 15 senedir görmediğim çocuklar ile mi, yoksa
toprak ile mi diye düşündüm!

...'Maneviyatınızı bozmayın, ye'se kapılmayın' buyuruyorsunuz ama buna imkán
kaldı mı? İnsan taştan çelikten olsa yine dayanmaz! Kaçıncı senedir bu
tahammülümüz! Artık tahammül edebilme imkanları da kalmadığı gibi işkencenin
de bir derecesi var. Öyle bir hále geldim ki ne isteyeceğimi bilemez oldum.

...Geçen gün ... postacı geldi ve büyükçe bir zarf uzattı. Üstünde cánım
Fenerbahçe Spor Kulübü'nü görünce şaşırdım. Mektubu okuyunca büsbütün
hayretlere düştüm. Kulübün yeni müdürü, sabık reislerinin resmini istiyor!
Salonlarını tezyin (süslemek) için! Kırk küsur senedir böyle bir aláka
görmediğimden şaşırdım ve mütehassis oldum, teessür duydum ve gözlerimden
yaşlar boşandı. Yeni ve eski birer fotoğrafımı, kulüp ázálarıyla çıkmış olan
bir eski resmimi ve göstermiş oldukları aláka dolayısıyla teşekkürlerimi
yazdım ve gönderdim. Yeni reisin ismi de Faruk olduğundan, adaşlık hasebiyle
bir sempati doğmuş olacak! Bana gönderdikleri kulübün ismi, işareti ve
arkasına yazdıkları beni çok mütehassis etti: 'Kulüp erkánı, eski reislerine
saygılarını sunarlar.' Şimdi resim çerçeveye geçmiş halde yanımda duruyor.
'Muhterem Beyefendi' diye yazmalarına dikkat bile etmedim. Çünki,
bilmediklerinden! Bundan birkaç sene evvel de biri bana kezá 'Beyefendi'
diye hitap edince 'Affedersiniz ama ben efendi değilim. Öyle olmuş olsa idim
memleketten çıkarılmazdım. Bana çok pahalıya malolan unvanımdan vazgeçmeyin,
rica ederim' demiştim. Bunu size gülün diye yazıyorum. Gülmeyi bile unutmak
üzereyim ve unutmamaya uğraşıyorum. ...Ömer Faruk"

Osmanlı tahtının várisini haçların arasına defnettik

İSTANBUL'da 1909'da doğan Mehmed Orhan Osmanoğlu, Osmanlı hükümdarı İkinci
Abdülhamid'in torunuydu. 15 yaşındayken ailesiyle beraber sürgüne
gönderildi ve gurbette hayatını kazanmak için otomobil tamirciliğinden
kamyon şoförlüğüne kadar her işte çalıştı.

Orhan Efendi, kendisiyle tanıştığım 1970'lerin sonunda Paris'teki Amerikan
Askeri Mezarlığı'nın bekçiliğini yapıyordu!

Sonra mezar bekçiliğinden 160 dolar aylıkla emekli oldu ve Güney Fransa'nın
Nice şehrine yerleşti. Aramızdaki dostluk seneler geçtikçe arttı ve o
yıllarda Osmanlı Hanedanı'nın "reisi" yani en yaşlı şehzadesi olan Orhan
Efendi'yi 1992 Ağustosu'nda Hürriyet'in davetlisi olarak on günlüğüne
İstanbul'a getirdim. Sekiz dili rahatça konuşabilen ama gözleri artık çok az
gören Orhan Efendi vatanına 68 yıl aradan sonra ilk defa geliyordu ve
gelişi gazetelerin manşetlerinde yer almıştı.

Mehmed Orhan Osmanoğlu, tam 70 senelik sürgününü, Nice'deki tek odalı
evinde 1994'ün 12 Mart akşamı noktaladı. Vefat haberini alır almaz Nice'e
gittim ve çileli şehzadeyi şehrin "Doğu Yakası Mezarlığı"nda toprağa
verdik.

Cemaat, sadece altı kişiydi: *Sultan Abdülmecid'*in soyundan gelen ve
Nice'de yaşayan Melike ve Emire hanımsultanlar, hanımsultanların Katolik
olan Fransız eşleri, Gazi Osman Paşa ile Sultan Abdülhamid'in
torunu Bülent
Osman ve ben... Osmanlı tahtının várisinin cenaze namazını, Melike
*Hanımsultan'ın
şehrin Arap mahallelerinde bulduğu ve Bülent Osman'ın bahşiş vererek
mezarlığa gelmeye binbir güçlükle ikna edebildiği dört Tunuslu kıldı.

Sultan Abdülhamid'*in torunu, Osmanlı Hanedanı'nın sabık reisi ve saltanat
yıllarındaki resmi unvanı "Şehzáde-i civan-baht devletlu necabetlu Mehmed
Orhan Efendi Hazretleri" olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı Mehmed Orhan
Osmanoğlu, son uykusunu şimdi Nice'in "Doğu Yakası Mezarlığı"nda,
haçların arasında uyuyor. Haçların mevcudiyetinin sebebi mezarın bulunduğu
yerin Müslümanlar ve Hıristiyanlar tarafından ortaklaşa kullanılan ama
"fakirlere mahsus" bölüm olması ve şehzadenin mali imkánsızlıklar yüzünden ancak
buraya defnedilebilmesi...

Hairdesigner
31-03-08, 04:55
Özdemiroğlu Osman Paşa ( 06.11.1526)- (20.11.1584) </B>
Özdemiroğlu Osman Paşa, 1527'de Kahire'de doğdu. Annesi Mısır Abbasi Halifeleri soyundan, babası ise Mısır Çerkez Memlüklerindendir. Mısır'da sancakbeyliği ve Mısır emirihaclığı yapan Özdemiroğlu Osman Paşa, Yemen, Habeş ve Diyarbakır Beylerbeyi oldu. Lala Mustafa Paşa'nın maiyetinde Osmanlı-İran savaşlarına katıldı ve Şirvan Beylerbeyi oldu. Kırım Hanı Mehmed Giray'ın yardımı ile Karabağ, Mugan ve Kızılağaç'a kadar bütün kuzey Azerbaycan'ı yağma ve tahrip etti. Kırım Hanı Mehmed Giray'a daha ileri gitmeyi teklif ettiyse de Mehmed Giray, bunu red ederek Kırım'a döndü.

Şirvan, İranlıların eline geçti. Kefe Beylerbeyi Cafer Paşa kumandasında yardımcı kuvvetler gelince İmam Kuli Han'ı Meşale Savaşı'nda yendi. Bu savaştan sonra Şirvan kesin olarak Osmanlı hakimiyetine geçti. İstanbul'a dönünce ikinci vezir olarak Divana girdi ve 1582 yılında sadrazam oldu.

1585 yılında Ferhad Paşa'nın yerine İran cephesi serdarlığına getirildi. Alivar'da yapılan savaşta, İran veliahtı Hamza Mirza'yı yendi. Tebriz Osmanlı kuvvetlerinin eline geçti. Daha sonra İran'la yapılan bir savaşta İran kuvvetleri başarı gösterdi. Bu savaş sırasında hastalanan Osman Paşa, Tebriz yakınındaki Şenbi Gazan'da 1585 yılında vefat etti. Vasiyeti üzerine Diyarbakır'da defnedildi.

Hairdesigner
31-03-08, 04:55
Said Halim Paşa ( 1864)- (06.12.1921) </B>
1864’te Kahire’de doğdu. 6 Aralık 1921’de Roma’da vurularak şehîd edildi. Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın torunu ve vezir Halim Paşa’nın oğludur. Küçük yaşta ailesiyle birlikte İstanbul’a geldi. Özel tahsil gördü. Kardeşi Abbas Halim ile birlikte İsviçre’de siyasî ilimler dalında yüksek tahsil yaptı. Döndüğünde (1888) Şûrâ-yı Devlet âzâsı tâyin edildi. Muhtelif nişanlarla taltif olunup “Rumeli Beylerbeyliği” pâyesine erişmiş iken (1900), aleyhinde jurnaller verildiği için yalısı arandı. Birşey bulunamadıysa da baskı altına alındı ve kardeşi ile birlikte Mısır’a uzaklaştırıldı. Meşrutiyet’in ilânı üzerine İstanbul’a döndü.

Şûrâ-yı Devlet reisi (1912), Mahmud Şevket Paşa’nın sadrâzamlığında Hâriciye Nazırı (1913) ve onun ölümünden sonra Sadrâzam oldu (1913). Balkan Harbi’nin sonu ile Birinci Dünya Harbi’nin ilk yıllarında sadrâzam olarak kaldı. Osmanlı Devleti’nin harbe katılmaması için gösterdiği gayretler fayda vermedi. İttihatçıların, elindeki salâhiyetleri yavaş yavaş almaları neticesinde, önce üzerinde bulunan Hariciye Nazırlığını, sonra da Sadrâzamlığı bıraktı (Şubat 1917). Mütâreke’de yurt dışına kaçmayı reddetti. Harp suçlusu olarak yargılanması için kendisi müracaat etti. İstanbul’un işgalinden sonra 10 Mart 1919’da tevkif edildi. 22 Mayıs’ta İngilizler tarafından, öteki siyasî mahkûmlarla birlikte Malta adasına sürüldü. Burada da iki yıl kadar kaldıktan sonra 29 Nisan 1921’de bırakıldı. İstanbul’a kabul edilmediği için Roma’da oturduğu sırada 6 Aralık 1921 günü bir Ermeni vasıtasıyla şehid edildi.

Arapça, Farsça, İngilizce ve Fransızca biliyordu. Uzun makaleler halinde Fransızca olarak kaleme aldığı ve hepsi derin tefekkür eseri olan sekiz kitabı vardır. Ayrıca hâtıralarının bir bölümü ile birkaç mektubu bilinmektedir. Bilinen eserlerinin tamamı bu kitapta toplanmıştır. Kitapları, yerli ve yabancı araştırmacılar tarafından, İslâmcı fikir akımının temel eserleri olarak kabul edilmiş bulunmaktadır.

ESERİ:Buhranlarımız İz Y.

Hakkında Yazılanlar

1.Bir İslamcı Düşünür Said Halim Paşa
M.Hanefi Bostan
İrfan Yayınları / Araştırma Dizisi

... Bu araştırmada Said Halim Paşa'nın hayatı ve eserleri ele alınmakla kalmayıp, yer yer devrin siyasi olaylarına da değinildi. Siyasi olayların incelenmesinde Paşa'nın söz ve yazılarına da yer verildi.
Elinizdeki eserin, unutulmuş ve yanlış tanıtılmış şahsiyetleri gerçek yönleriyle ortaya koymak ve ayrıca dönemin tarihi hadiselerinin de gerçek yüzünü meydana çıkarmak açısından büyük bir boşluğu dolduracağı inancındayız.

Hairdesigner
31-03-08, 04:55
Şakir Paşa </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Şakir Paşa Ailesi
Harika Çılgınlar
Şirin Devrim
Milliyet Yayınları / Tarih Dizisi

Hairdesigner
31-03-08, 04:55
Şükri-i Bitlisi . </B>
Şükri-i Bitlisi, İdris-i Bitlisi’den sonra Bitlis’in yetiştirdiği ikinci önemli şair, tarihçi ve devlet adamıdır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, 16. yüzyılın ilk yarısında yaşadığını bazı kaynaklardan öğrenmekteyiz. Bitlis’in yerli beylerinden olup, her sahada kendisini yetiştirmesini bilmiştir. Pek çok yer gezmiş, Arapça, Türkçe, Farsça, Kürtçe, Ermenice ve Hindçe olmak üzere altı dil bilmektedir.

Kaynaklarda kendisinden Mevlâna Şükri, Mevlâna Aşık gibi isimlerle de bahsedilen Şükri-i Bitlisi, tahsili daha sonra kendi ismiyle anılan Bitlis’teki Şükriye Medresesinde yapmıştır. Şuarâ Tezkiresinde Şükri-i’nin ümerâdan olduğu belirtilmektedir. Türkçe’de Bey kelimesiyle karşılanan Emirlik rütbesi, Şükri-i Bitlisi’ye Osmanlı Devleti tarafından verilmiş değildir. Şükri-i, yaşadığı devirde belirli bir bölgede yaşayan, her hangi bir aşiretin beyidir. Bu unvan, bugünkü aşiret reisliği ile aynı manadadır Şükri-i Bitlisi, Yavuz Sultan Selim’in 1512 yılında tahta geçmesiyle İstanbul’a gelmiş ve padişaha bir kaside takdim etmiştir. Bu takdimden sonra onun özel meclisine girmiştir. Şükri-i Bitlisi’nin bu kasideyi takdimine karşılık olarak ayrıca padişah tarafından, Diyarbakır taraflarında belli bir toprak parçasıyla ödüllendirilmiştir. Türk ile Türki, Kürd ile Kürdem, Evde koyuni, yabanda kurdam. Sözü ile Anadolu’nun birliği için ne güzel buyurmuştur.

Şükri-i Bitlisi, Yavuz Sultan Selim ile İran, Kanuni Sultan Süleyman ile de Belgrad ve Rodos seferlerine katılmıştır. Şairin ölüm tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Prof. Dr. Ahmet Uğur’un, “Şair Kanuni Devri'nin başlarında vefat etmiştir” demesiyle birlikte, eserini Kanuni’ye 1530 yılında takdim ettiğine göre, bu tarihten kısa bir süre sonra vefat etmiş olmalıdır. Şükri-i Bitlisi’nin; Manzum Yemen Tarihi’nin Yazarı Molla Şihabi isimli bir oğlu vardır. İslâm-i ilimlerin tamamını bilmekte olup Kadılık, Müftülük ve Müderrislik (Üniversite Hocası) gibi resmi vazifeler yapmıştır. Kendisi devrin en büyük Hatip ve Vaizleri arasında sayılmıştır. Sporla ilgilenmiş; Murat Nehrini baştan başa geçecek kadar iyi yüzme bildiği, iyi ata bindiği, ok atmakta hünerli olduğu, tambur çaldığı ve iyi bir avcı olduğu anlatılmaktadır.

En büyük eseri Selim-Name’dir. Selim-Namenin tarihi yönü yanında bir başka özelliği de; eserin bütün Türklerin faydalanması için Azeri ve Çağatay Türkçesi'yle yazılmasıdır. Şükri-i Bitlisi tarafından yazılan Selim-Name, bazı kaynaklarda Fütûhâtü’s-Selimiyye veya Fütûhâtü’s-Selim Han olarak da isimlendirilmektedir.

Hairdesigner
31-03-08, 04:56
Tiryaki Hasan Paşa - (27.11.1610) </B>
Tiryaki Hasan Paşa, Kanije Kalesi savunmasının efsanevî kahramanıdır. O, dört bin Türk askeri ile kırk bin kişilik bir düşman ordusuna yetmiş gün dayandıktan sonra onları perişan etti. Bu olay dünya tarihinin şanlı bir sayfasıdır.

Tiryaki Hasan Paşa, Enderûn’da (Saray okulu) yetişmişti. 1574’te bir süre sarayda Sultan III. Murad’ın yanında çalıştı. Sonra yirmi yıl kadar Zigetvar Beyi ve Beylerbeyi oldu. Tiryaki Hasan Paşa, bir savaşta tek başına çarpışmayı göze alan cesur bir komutandı. Bir süre de Bosna ve Kanije Beylerbeyi oldu. Hasan Paşa, Kanije kumandanı iken bir gün, Romalı, İspanyol, Fransız ve Macarlardan oluşan kırk bin kişi kadar bir düşman ordusu tarafından kalesinin kuşatılmış olduğunu gördü.

Bu on misli üstün güç karşısında Tiryaki Hasan Paşanın cesareti kırılmadı. O, yılmadı ve yetmiş gün düşman kuşatmasına dayandı. Bu arada bir çok askerlik oyunları ve hileleri ile düşmanı darmadağın etti ve birçok silahı ganimet olarak ele geçirdi.

Bu eşsiz zafer, Hasan Paşanın ismini yükseltti ve şöhretini arttırdı. Kendisine vezirlik rütbesi elmaslı bir kılıç ve üç at gönderilerek tebrik edildi.

Tiryaki Hasan Paşa uzun süre Bosna ve sonra Rumeli genel valiliği yaptı. Bu sırada bir çok eşkıyayı sindirerek memleketin âsâyişini korudu.

Tiryaki Hasan Paşa 1611 yılında öldü.

Hairdesigner
31-03-08, 04:56
Abidin Paşa . </B>
Abidin Paşa

1843 yılında Arnavutluk’un Preveze sancağında doğdu. Öğrenimini memleketinde gördükten sonra İstanbul’a gelerek Silahşor rütbesiyle Mülkiye sınıfından devlet hizmetine girdi. Preveze mutasarrıf muavinliği, merkez kaymakamlığı, bir süre de mutasarrıf vekilliği hizmetlerinde bulunduktan sonra Narda kaymakamlığı yaptı.
İzmir Temyiz Meclisi İkinci Başkanlığı ile İzmir’de kurulan Olağanüstü Komisyon Başkanlığı; Tekfur Dağı, Varna, Sofya ve çeşitli kazalarda mutasarrıflık görevlerinde bulundu. Devlet borçları, borsa işlemleri, maliye meseleleri konusunda bir eser, birinci ve ikinci dereceden milletvekili seçimleri nizamnamesini hazırladı.
Mamuretülaziz (Elazığ) ve Diyarbakır’a gönderildi. Bir süre sonra Rumeli Beylerbeyi rütbesini aldı ve Doğu Anadolu Islahatı göreviyle beraber Sivas Komiserliği ve Valiliği görevlerine getirildi. Selanik Valiliğine atandıysa da çok geçmeden İstanbul’a çağrılarak kendisine Vezir rütbesi verildi ve Hariciye Nazırlığına getirildi (1880). Birinci rütbeden Mecîdî nişanıyla taltif edilerek Adana Valiliğine tayin edildi. Tekrar Sivas valisi (1884) ve bir sene sonra da Ankara valisi oldu. Son olarak Cezayir-i Bahr-i Sefid (Akdeniz adaları) valiliği yaptı (1894). 1906’da İstanbul’da vefat etti. Kabri Fatih Türbesi avlusundadır. Aynı zamanda ehl-i tarik olan Abidin Paşa, tarik-i Halvetiyye’den İstanbul’da Merkez Efendi dergâh-ı şerifi post-nîşîni merhum Nûreddin Efendi’ye mensuptu. Arapça, Farsça, Arnavutça, Fransızca ve Yunanca bilen Abidin Paşa, bu dillerin edebiyatlarını da gayet iyi kavramıştı. Yunanca yazı ve şiirleri İstanbul’da Neologos adlı gazetede uzun süre yayımlanmıştır.

Başlıca eserleri
Tercüme ve Şerh-i Mesnevî-i Şerif, Tercüme ve Şerh-i Kaside-i Bürde, Âlem-i İslâmiyet –Müdafaa– ve Meâli-i İslâm’dır.

Hairdesigner
31-03-08, 04:56
Ahmet Vefik Paşa ( 1823) </B>
1823 yılında İstanbul’da doğdu.Babası Paris Büyükelçiliği Maslahatgüzarlığı’nda bulunmuş Mehmet Ruhiddin Efendidir.Büyükbabası Yahya Naciddin Efendi, Divan-ı Hümayun tercümanlığında bulunan ilk Türk’tür.

Hairdesigner
31-03-08, 04:56
Ali Kemal ( 1889)- (1922) </B>
Gazeteci, yazar, eğitimci ve siyaset adamı. 1889 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul'da Mülkiye Mektebi'ne girdi. Dört yıllık dönemin son yılında buradan ayrılarak, Fransızca'sını ilerletmek amacıyla 1886'da Paris'e gitti. Ertesi yıl, Fransa'dan Cenevre'ye geçti ve İstanbul'a döndü. Yeniden Mülkiye Mektebi'ne başladı ve okulun son sınıfına geldiği sırada, tahrikçiliği yüzünden Halep'e sürgün edildi (1889). Orada kaldığı yıllarda Halep İdadisi'nde Türk Dili ve Osmanlı edebiyatı hocalığı yaptı. Halep'teki durgun hayata daha fazla dayanamadı ve Jön Türklerin bir çeşit karargâhı haline gelen Paris'e gitti (1894). Jön Türklerin Abdülhamit ile arasını bulmaya çalıştı. Bir yandan da gazetecilik yapıyor, İstanbul'daki İkdam gazetesine Paris izlenimlerini anlatan yazılar ve çeviriler gönderiyordu. Jön Türklerle ilgili çabalarının karşılığını bağışlanmak ve Brüksel Elçiliği'nde ikinci katipliğe atanmak suretiyle aldı. Ne var ki, huzursuzluk burada da yakasını bırakmadı. İttihatçılardan çekindiği için İstanbul'a dönmedi.

Mısır'a gitti (1896). İstanbul'a, II. Meşrutiyetin ilanından bir gün önce döndü. Döner dönmez de yeni eleştiri hedefini seçti ve İkdam gazetesinde İttihat ve Terakkicilere karşı ağır yazılar yazmaya başladı. Bir yandan da Edebiyat Fakültesi'nde siyasi tarih dersleri veriyordu. Ali Kemal'in, akıbetini hazırlayan gerçek kişiliği bu dönemde ortaya çıkmıştır. Hemen bütün çevresiyle sürekli kavga halindeydi. Sınıfta öğrencilere Fransa'daki siyasal liberalizmi hararetle övüyor, kendisiyle aynı fikirde olmayan kişilere şiddetle saldırıyor, gençlerin öfkesini bunlara yöneltmeye çalışıyordu. Ali Kemal'in tahrikleri 31 Mart Olayı ile zirvesine ulaştı. Olayı bastırmak üzere gönderilen Hareket Ordusu İstanbul'a gireceği sırada Ali Kemal Paris'e kaçmak zorunda kaldı (1908). Bu arada Mülkiyedeki görevine son verilmişti.

Tekrar Türkiye'ye döndüğünde Damat Ferit Hükümeti iş başındaydı. Hürriyet ve İtilâf Fırkası yavaş yavaş ön plana geçmeye başlamıştı. Ortam her bakımdan Ali Kemal için elverişliydi. II. Meşrutiyetin getirdiği özgürlüklerden yararlanarak saldıracağı çok sayıda düşman vardı. Hürriyet ve İtilâf Fırkası'na giren Ali Kemal, bu amaçla Peyam gazetesini çıkarmaya başladı. Mülkiyedeki hocalığa da geri verilmişti. Siyasi mücadelesini İkdam gazetesinde de sürdürüyordu. Ali Kemal I. Dünya Savaşı'nın başladığı sıralarda gazetesini kapatmak zorunda kaldı. Babıâli baskısından sonra tutuklandı. Serbest bırakılınca Viyana'ya gitti. Savaş bitmeden Türkiye'ye döndü, fakat herhangi bir siyasi faaliyette bulunmadı. Bu tutumu İttihat ve Terakki liderlerinin Türkiye'den kaçışına kadar sürdü (1918). Bu arada Damat Ferit Hükümeti'nde Maarif Vekilliğine getirildi. Daha sonra Kabinede yer değiştirerek Dahiliye Nezareti'ne geçti.

Ali Kemal, Atatürk'e karşı çıktı. O tarihte İçişleri Bakanı idi.10 Kasım 1922 günü, MM Grubu'na bağlı birkaç kişi İstiklal Mahkemesi'ne çıkarılmak üzere kendisini Ankara'ya götüreceklerini bildirdiler. Gerçekte ise Ali Kemal, İzmit'te bölge kumandanı Nurettin Paşaya teslim edildi. Ali Kemal, Nurettin Paşayla görüştükten sonra dışarı çıkarken kumandanlık karargahı önünde bekleyenler tarafından linç edildi.Gazeteciliğinin yanı sıra çeviriler yapan Ali Kemal, tarih ve edebiyat alanlarında da çalışmıştır.

ESERİ
"Ömrüm" adıyla yazdığı anılarını Peyam-ı Edebi'de yayımladı (Aralık-Haziran 1914).

HAKKINDA YAZILANLAR
1.Gazetecinin İnfazı
Osman Özsoy
Timaş Yayınları

“Son yüzyıl içinde sadece ülkemizde değil, hemen tüm dünyada, konumları itibariyle en çok tartışılan kesimi basın mensupları oluşturdu. Gazetecilerin olaylara bakışı, yaklaşımı ve yönlendirmesi hep tartışma konusu oldu. Yargısız infaz yaptıkları iddiasıyla sürekli eleştirilen bu insanlar, gün geldi, kendileri de yargısız infazla karşı karşıya kaldılar. Bu kitapta, kalemin gücünü ve gerektiğinde bir silah kadar nasıl etkili olabileceğini gösteren önemli bir örnekle karşı karşıyasınız. O kadar etkili bir kalem ki, bir yanda yazılarıyla hükümetleri sarsarken, diğer yanda etkisiz muhalifleri ateşleyip iktidara getiren önemli bir kalem. Osmanlı Devleti'nin Birinci Dünya Savaşı'na sokulmasının düşünüldüğü günlerde, İttihatçıların, karşılarında muhalif güç kalmaması için önce gazetecisini kapattıkları ve kalemini susturdukları önemli bir kalem. O kadar önemli ki, Kuvayı Milliye temsilcileriyle İstanbul Hükümeti arasında ilk resmi temas sağlandığında, yazı yazmasının engellenmesi ve gazetesinin Anadolu'ya girmesinin ve kürsüde adı ilk zikredildiğinde, meclis sıralarında dalgalanmalar meydana getiren ve çok geçmeden de, yazı yazmasının engellenmesi için İstiklal Mahkemeleri'nce gıyabında hakkında kararlar alınan bir kalem. Ali Kemal'den bahsediyoruz. Niyetimiz kimseyi aklamak veya itham etmek değildir. Bu kitap, aynı zamanda, tarihe malolmuş insanları çeşitli yönleriyle değerlendirmede önemli bir örnek teşkil edecektir. Bu kitap, bir insanın yetişmesinde ve kişiliğinin oluşumunda etkili olan aile, okul, arkadaş, çevre ve toplum faktörlerinin rolünü gösteren önemli ve gerçek örneklerle doludur. Dış baskının ve kuşatılmışlığın bir ülkeye neye malolduğunu kitapta tüm çıplaklığıyla göreceksiniz. Nasıl mı? Okuyun bizzat görün.”

Hairdesigner
31-03-08, 04:57
Arapzade </B>
ARAPZADE

* Arapzade Ahmet Ataullah
(1719-1785 İstanbul)86. Osmanlı Şeyhülislamı, Kazasker ve Reisülülema. Arap kökenli, Kazasker Arapzade A.Bahır'ın oğlu.

*Arapzade Mehmet Arif
(1740-1826 İstanbul)97. Osmanlı Şeyhülislamı. Kazasker ve hattat. Ahmet Ataullah'ın oğlu, Mehmet Sadullah'ın babası.

* Arapzade Mehmet Sadullah
(1766-843 İstanbul)Kazasker, kadı, müderris, şair ve hattat.
Arapzade Mehmet Arif'in büyük oğlu, kazasker M.Zeki'nin babasıdır.

* Mehmet Behçet (hattat)
1857'de İstanbul'da öldü. Kazasker Mehmet Sadullah'ın torunu, Kazasker M.Zeki'nin oğludur.

* Arapzade Hüseyin Ramiz (1718-1784)
Tarihçi, tezkireci, bilgin ve Divan şairidir. Balçık'ta doğdu. İstanbul'da medrese öğrenimi gördü. Kadılık yaptı. 1784 yılında 66 yaşında iken İstanbul'da vefat etti.

Hairdesigner
31-03-08, 04:57
Bahattin Şakir . </B>
Dr. Bahattin Şakir, II. Meşrutiyet döneminde, milletvekili ve bakan unvanı taşımamış olmakla birlikte, İttihat ve Terakki'nin önde gelen siyasetçileri arasında yer almıştır. İttihat ve Terakki içindeki ünlü "Doktorlar grubu"nun üç önemli isminden birisi olmuş, Cemiyet'in Türkçü-Turancı kanadında yer almış, bir ideolog olmaktan çok teşkilatçı kimliğiyle ön plana çıkmıştır. Ayrıca, Teşkilatı Mahsusa'nın kurucularından ve siyasi bölüm şefidir.

1874'te İstanbul'da doğan Bahattin Şakir, Askeri Tıbbiye'yi 1896'da tabip yüzbaşı olarak bitirdi. 1900'de aynı okulun tıbbi kanuni muallim muavinliğine getirildi. Bu görevine ek olarak Şehzade Yusuf İzzettin Efendi'nin özel hekimliğini de yapıyordu. Bu arada Ahmed Celalettin Paşa'nın maiyetine girdi. Ahmet Rıza ve İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenleri ile ilişki kurdu. Ahmed Celalettin Paşa'nın muhalefete katılmasından sonra İttihatçilerle ilişkili olmasından ve meşrutiyeti savunuyor olmasından dolayı Erzincan'a sürgüne gönderildi. Cemiyete gönderdiği yardımın ortaya çıkması üzerine tutuklandı, ardından da Trabzon'a sürüldü. 1905'te Mısır'a, oradan da Paris'e kaçtı. Paris'te ve bir ara gizlice geldiği İstanbul'da İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin çalışmalarının canlandırılmasında Ahmet Rıza ile birlikte etkin rol oynadı. 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a ve Askeri Tıbbiye'deki eski görevine döndü. Daha önce Kahire ve Paris'te çıkan Şura-yı Ümmet gazetesinin yayımını İstanbul'da sürdürdü. Bu arada "Ali Kemal Davası" ve "Kanuni Esasimizi İhlal Edenler" adlarıyla imzasız olarak yayımladığı kitaplarında karşıtlarını sert bir dille eleştirdi. 1909'da askeri ve sivil tıbbiyelerin birleştirilmesi ile kurulan Haydarpaşa Tıp Fakültesi'nde adli tıp müderrisi oldu. Ertesi yıl tıp fakültesi ikinci reisliğine seçildi. Balkan Savaşında Edirne'nin Bulgarlar tarafından kuşatılması sırasında oradaki hastanede başhekim olarak çalıştı (1912) . Edirne'nin işgali üzerine tutsak düştüyse de bir süre sonra serbest bırakıldı. 1913'te Teşkilatı Mahsusa'nın siyasi bölüm şefliğine getirildi. Aynı yıl Sıhhiye Müdüriyet-i Umumiyesi'ne bağlı olarak kurulan Tababet-i Adliye Müdürlüğü'ne ve Tababet-i Adliye Encümeni reisliğine getirildi. 1. Dünya Savaşı yıllarında Erzincan ve yöresinde Teşkilat-ı Mahsusa yöneticisi olarak görev yaptı ve Ermeni Tehciri içinde etkin rol oynadı. Mondros Mütarekesi'yle birlikte savaş suçlusu ilan edilince 2 Kasım 1918'de Enver Paşa ve Talat Paşa ile birlikte bir Alman savaş gemisiyle Sivastopol üzerinden Berlin'e kaçtı. Eylül 1920'de Bakü'de toplanan Doğu Halkları Kurultayı'na katıldı. 1920'de İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı'nın Bakü temsilcisi oldu. 1921 ilkbaharında bu örgütün Moskova'da yapılan kongresine katıldıktan sonra Almanya'ya döndü. 17 Nisan 1922 günü Berlin'de Cemal Azmi Bey ile birlikte Ermeni suikastcılar tarafından öldürüldü.

HAKKINDA YAZILANLAR

Salih Bozok'un hatıralarında Bahattin Şakir

8 Aralık 1915'de Ali Fethi Okyar, Dr. Bahattin Şakir ve Dr. Tevfik Rüştü Aras Beyler akşam Mustafa Kemal'in misafiri olarak Anafartalar Grubu Karargahı'na geldiler. Ertesi gün, Mustafa Kemal Paşa'nın aldığı hava değişimi izni üzerine Anafartalar Grubu Komutan Vekilliğine atanan Fevzi Çakmak Paşa da Anafartalar Grubu Karargahı'na geldi. 10 Aralık 1915 günü Mustafa Kemal -ve beraberinde misafirleri Fethi Okyar, Bahattin Şakir ve Tevfik Rüştü Aras Bey'ler- Çanakkale'den İstanbul'a hareket ettiler. 11 Aralık 1915 İstanbul'a geldiler. Paşa; "Ben düşmanın çekileceğini anladığım için bir taarruz yapılmasını teklif etmiştim. Fakat benim bu teklifimi kabul etmediler. Bundan dolayı canım sıkıldı. Çok da yorgun olduğum için izin alarak İstanbul'a geldim. Eğer ben orada iken düşman şimdiki gibi çekilmiş olsaydı, herhalde daha çok sıkılacaktım. Burada bulunmaklığım benim için bir talih eseridir. " demekteydi.

Hüseyin Cahit Yalçın'ın hatıralarında Bahattin Şakir

'Tehcir işinde Bahattin Şakir'in rolü nedir' En hususi toplantılarımızda bile bu mesele tasrih edilmemiştir, aydınlanmamıştır. Açık, kati bir kanaatim yok, fakat başka meseleler konuşulurken, ağızdan çıkmış bir kelimeden, sızmış bir fikirden, zapt edilememiş jestlerden, hasılı gözle görülmeyen, fakat insanda bir şüphe uyandıran ince ve hafif delillerden, bende kuvvetle peyda olan zanna göre, tehcir işinin en büyük amili ve haliki odur. Yalnız başına Şark vilayetlerini dolaşarak zemin hazırladığını, esası kararlaştırdığını ve şahsi kanaatlerini tatbike çalışırken, haiz olduğu mevki dolayısıyla, emirlerinin Merkezi Umumi ve hükümet emirleri diye telakki olunduğunu ve nihayet hükümetteki bazı nafiz arkadaşlarını da sürüklediğini kuvvetle zannediyorum. Onun için, bir gün Bahattin Şakir'in hatırasını ihya etmek lazım gelirse, onun heykeline Şark vilayetleri göğüslerini minnetle açacaklardır.'

Tanıdıklarım (Hüseyin Cahit Yalçın)

Kaynak
İttihat ve Terakki'den Teşkilatı Mahsusa'ya Bir Türk Jakobeni
Hikmet Çiçek
Temmuz 2004, Kaynak Yayınları

Hairdesigner
31-03-08, 04:57
Barbaros Hayreddin Paşa . ( 20.08.1477)- (25.03.1546) </B>
1478 yılı civarlarında Midilli'de doğdu. Aslen Vardar yenicesinden olan babası Yakup Ağa, bir Osmanlı sipahisiydi ve 1461 yılında Midilli'nin fethi sırasında Fatih Sultan Mehmed ile birlikteydi. Asıl adı Hızır olduğu halde Barbaros ve Hayreddin lakaplarıyla tanınır. Batılılar havuç rengine çalan kırmızı sakalından dolayı, ağabeyi Oruç'a verdikleri "Barbarossa" adını daha sonra Hızır içinde kullandıklarından Barbaros diye tanınmış, Hayreddin lakabını ise kendisine Yavuz Sultan Selim takmıştır.

Barbaros Hayreddin Paşa, kardeşleri İlyas ve Oruç ile beraber birçok deniz savaşında bulundu. Diğer kardeşi İshak ise Midilli'de kaldı. Barbaros Hayreddin Paşa, Cezayir seferine Oruç Reis ile birlikte çıktı. Cezayir'in fethedilmesinden sonra Oruç Reis, Cezayir'e Bey oldu. Barbaros Hayreedin Paşa, İshak ve Oruç Reis'ler şehit olunca Cezayir Beyliği'ne atandı. Beylerbeyi ünvanını alan Barbaros Hayreddin Paşa, İstanbul'a gelip 1534 yılında Kaptan-ı Derya oldu.

Bir çok zafer kazanan Barbaros, Avrupa'da nam saldı. Avrupalılar çocuklarını Barbaros geliyor diye korkutur hale geldiler. 5 Temmuz 1546 tarihinde vefat eden Barbaros Hayreddin Paşa, sağlığında Beşiktaş'ta yaptırdığı medresenin yanındaki türbesine defnedildi. Onun ölümü için "Mate reisü'l-bahr-Denizin reisi öldü" denildi. Barbaros Hayreddin Paşa zamanında Osmanlı denizciliği gücünün zirvesine ulaşmış, onun mektebinde yetişen değerli denizciler ve teşkilatlı tersane sayesinde bu güç varlığını bir süre daha devam ettirmiştir.

Barbaros Hayreddin Paşa, alim ve cesur bir komutandı. İri yapılı ve kumral tenliydi. Saçı, sakalı, kaşları ve kirpikleri çok gürdü. Ömrü denizlerde geçtiğinden Rumca, Arapça, İspanyolca, İtalyanca ve Fransızca gibi Akdeniz dillerini çok iyi bilirdi. Çinili Hamam kendisine aittir. Oğulları Mehmed Paşa, Hasan Paşa ve Vali Paşa'dır.

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Babaros Kardeşler
Jean Louis Belachami
Milliyet Yayınları / Tarih Dizisi
xxxxxxxxxx

İspanyollar neden Türk bayrağı asıyor?
Haber7 30.12.2007

İspanyol futbol takımı Deportivo'nun “Türkler” lakabı almasının ve taraftarlarının maçlara Türk Bayraklarıyla katılmalarının sebebini biliyor musunuz?

Haber7 - Barboros Hayreddin Paşa Akdeniz’e hükmettiği sıralarda Avrupa'nın yarısına sahip, dünyanın en büyük Hristiyan devleti olan İspanya'yı yaptığı baskın ve savaşlarla sarsmakta, binlerce İspanyol'u esir almakta ve İspanyol işkenceleriyle öldürülen Endülüslüler'in binlercesini de katliamlardan kurtararak gemileriyle Mağrip'e taşımaktaydı.

İşte bu sıralarda İspanya’nın yiğitliği ile ünlü Galicia bölgesinin delikanlıları Barboros’a ve Türkler'e çeşitli konularda destek vermişler. Bu desteği içlerine sindiremeyen rakip kent Vigo Halkı ise ihanet saydıkları bu durum karşısında La Coruna’lılara "Türkler" adını takmışlar. Buna karşılık, La Coruna Halkı da Celta Vigo'lulara Portekizliler'e yakınlıkları sebebiyle "Hain" manasına "Portekizli" yakıştırması yapmışlar. İki komşu şehir arasında yüzyıllardan beri süregelen bu rekabet günümüzde ise özellikle futbolda kendini göstermektedir. Celta Vigo’lular, Deportivo’lulara Türkler'e verdikleri destek nedeniyle; Deportivo’lular da Celta Vigo’lulara Portekiz’lilere yakınlıkları sebebiyle, "Hain" yakıştırması yapmaya ve rakiplerince takılmış bu adları inadına ve zevkle sahiplenmeye devam etmektedirler.

Vigo şehrinin takımı Celta’da çok sayıda Portekiz taraftar derneği kurulmasına karşılık La Coruna takımı Deportivo'da da ateşli Türk dernekleri kurulmuş. İşte bu sebeple Deportivo La Coruna’nın her oynadığı maçta sahaya asılmış çok sayıda Türk bayrağı görebilirsiniz. Celta’lı futbolseverler derbi maçlarda "Türkler dışarı" diye tezahürat yaparken, Deportivo’lular da "En büyük Türkiye" diyerek gururla takımlarını desteklemektedirler.

Hairdesigner
31-03-08, 04:57
Çandarlı Kara Halil Paşa </B>
Karaman'da Sivrihisar kazasına bağlı Çendere köyünden, Ali adlı bir kişinin oğluydu. Asıl adı Halil olup, Kara ve Karaca lakabıyla, vezirliği sırasında da Hayreddin ünvanı ile anılmıştır. Osman Gazi'nin son yıllarında Orhan Beyin, babasına vekalet ettiği tarihlerde Şeyh Edebali'nin tavsiyesiyle Bilecik kadısı oldu. Kara Halil Efendinin bu kadılığı sırasında gerçekleştirdiği en önemli hizmet, muntazam bir askeri ocak olan "yaya" teşkilatını düzenlemiş olmasıdır. Çandarlı Kara Halil Paşa, İznik'în fethinden sonra Orhan Gazi tarafından İznik kadısı tayin edildi. 1348'de devletin yeni merkezi Bursa'ya kadı oldu. Sultan Murad Hüdavendigar'ın tahta çıkmasından sonra, kendisine en yüksek şer'i ve hukuki bir makam olarak yeni ihdas edilen, kazaskerlik görevi verildi. Bundan sonra kazaskerlerin padişahla birlikte seferlere katılması kanun haline geldi. Acemi Ocağı ile Yeniçeri Ocağı'nın kurulması da Kara Halil Efendi'nin bu hizmet döneminde gerçekleşti. Ayrıca Karamanlı Molla Rüstem ile birlikte Osmanlı maliyesinin teşkilatlanmasında önemli rol oynadı. İlk defa vezirlikle birlikte beylerbeyi, yani ordu kumandanlığı görevini de bir arada yürüttü. Halil Hayreddin Paşa daha sonra Selanik, Manastır ve Ohri şehirlerini de ele geçirdi. Arnavut prensleri arasındaki mücadeleler sırasında Osmanlı orduları 1386'da Kroya ve İşkodra'ya kadar ilerledi. Ancak Sultan Murad Hüdavendigar'ın, Halil Hayreddin Paşa'yı Balkanlar'da bırakıp, oğlu Ali Paşa ile birlikte Karamanoğlu seferine çıkmaya hazırlandığı sırada, Halil Paşa'nın Yenice-i Vardar'da hastalandığı kısa bir süre sonra da Serez'de öldüğü haberi geldi. Çandarlı Kara Halil Hayreddin Paşa iyi bir teşkilatçı ve devlet adamı olmasının yanında hayır işleriyle de ilgilendi.

Hairdesigner
31-03-08, 04:58
Davut Paşa - (31.10.1498) </B>
Doğum tarihi ve yeri bilinmiyor. Küçükken devşirme olarak saraya alınıp Enderûn’da yetiştirildi. Bir süre sancakbeyliği yaptı. II. Mehmed (Fatih) döneminde Anadolu Beylerbeyi oldu. Bu görevi sırasında 1472’de Konya Valisi Şehzade Mustafa ile Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’ın yeğeni Yusufça Mirza arasındaki savaşta şehzadenin yanında bulundu. 1473’te yine Osmanlılar’la Akkoyunlular arasındaki Otlukbeli savaşında öncü güçlere komuta etti. 1478’da, II. Mehmed’in Boğdan ve Macaristan seferlerine Anadolu beylerbeyi olarak katıldı. 1478’de, başarısızlığı nedeniyle görevinden alınan Süleyman Paşa’nın yerine Rumeli Beylerbeyliği’ne atandı. II. Mehmed’in Arnavutluk seferi ve İşkodra kuşatmasına katıldı. Top dökümhaneleri yaptırıp, ağır gülleler ve yakıcı maddeler atan toplar döktürerek İşkodra’nın düşmesini kolaylaştırıp Gölbaşı, Dergos ve Leş kalelerini ele geçirdi.

II. Bayezit tahta geçince 1482’de vezirliğe yükseldi. 1483’te İshak Paşa’nın yerine sadrazam oldu. Aralıksız 15 yıl II. Bayezit’in sadrazamlığını yürüttü. Bu süre içinde iki sefere katıldı.
1487’de Rumeli ve Anadolu güçlerinden oluşan ordusuyla Memlûkler üzerine yürüyen Davut Paşa, Memlûkler’in geriye çekilmeleri üzerine Adana ve Tarsus’u ele geçirdi. Ardından Memlûkler’le işbirliği yapan Karaman beyi Turgutoğlu Mehmud Bey üzerine yürüdü.Davut Paşa, ikinci kez, 1492’de II. Bayezit’le birlikte Arnavutluk seferine çıktı. Bu seferde güney Arnavutluk ve Epir’e ilerleyip Tepedelen’i ele geçirerek Arnavutluk güçlerini bozguna uğrattı.

Davut Paşa, 8 Mart 1497’de Akkoyunlu hanedanından Göde Ahmed Bey’in İstanbul’dan İran’a kaçırılmasındaki ihmali nedeniyle sadrazamlıktan azledilerek Dimetoka’ya gönderildi. 1499’da Dimetoka’da ölen Davut Paşa’nın cenazesi İstanbul’a getirilerek kendi adını taşıyan caminin türbesine gömüldü.
İstanbul’da kendi adını taşıyan semtte 1485’te yaptırmış olduğu cami, imaret, medrese ve çeşmesi vardır.

Hairdesigner
31-03-08, 04:58
Ebussuud Efendi </B>
HOCA ÇELEBİ olarak da bilinir, tam adı MEHMED EBUSSUUD EL-ÎMADI (d. 30. Aralık 1491, İskilip - ö. 23 Ağustos 1574, İstanbul), Osmanlı şeyhülislamı, fıkıh ve tefsir bilgini.

Mutasavvıf Muhyiddin Mehmed'in oğlu, anne tarafından da Ali Kuşçu'nun torunu-dur. Önce babasından, sonra Müeyyedzade Abdurrahman Efendi ile Karamanlı Şeyyid Süleyman'dan ders aldı. 1516'da İnegöl İshak Paşa Medresesi'ne müderris olarak atandı. 1520'de bu görevinden alındı. Kısa süre sonra Davud Paşa, 1522'de Mahmud Paşa, 1525'te Gebze, ertesi yıl Bursa ve 1528'de de İstanbul Fatih sahn-ı seman medreselerinin müderrisliklerine getirildi. 1533'te önce Bursa, sonra İstanbul kadısı oldu. 1537'de Rumeli kazaskerliğine yük-seldi. 1545'te şeyhülislamlığa getirildi ve yaşamı boyunca bu görevde kaldı.

Osmanlı şeyhülislamları arasında daha çok verdiği fetvalarla tanınan Ebussuud Efendi, özellikle Batmiliği benimseyen mutasavvıflara karşı koydu.

Ebussuud Efendi'nin Türkçe, Farsça ve Arapça 20'den fazla yapıtı vardır. Bunlann en ünlüsü îrşadü'l-Akli's-Selim ila Mezaya'l-Kurani'l-Azîm (1858-59, 2 cilt) adlı Arap-ça Kuran tefsiridir. Ünlü fetvaları ise Şeyhül-islam Ebusuud Efendi Fetvaları (1972, yay. haz. E. Düzdağ) adıyla derlenerek yayımlanmıştır.

Ebussuud Efendi şiir de yazmıştır.

HAKKINDA YAZILANLAR

Tek başına bir ordu...Ebussuud Efendi

O gün Süleymaniye Camii cemaate dar gelir. Muazzam kalabalığın bir ucu Mercan yokuşundadır, bir ucu Vefa sokaklarında. Kolay değil bir devre mührünü vuran sultan, Muhteşem Süleyman yoktur artık. Ebussuud Efendi “Allah için namaza” diye bağırır, Mübelliğler haykırırlar “Er kişi niyetine” Ses dalga dalga yayılır uzaklara.

Kanûni, Zembilli Ali Efendi, İbn-i Kemâlpaşa, İmam-ı Birgivî gibi zirvelerin sohbetinde yetişir. Yahya Efendi gibi bir derya ile süt kardeştir. Eh böylesi biri ölümü çok düşünse gerektir. Nitekim kabrini sağlığında kazdırır. Ölmeden toprağını avuçlar, fatihalar okur kendi mezarına.

SEN KENDİNİ KURTARDIN AMA...
Sultanın naaşı tam mezarına bırakılacaktır ki, elindeki çekmeceyi tabutun yanına sıkıştırmaya çalışan bir saray ağası Ebussuud Efendi’nin dikkatini çeker, mübârek derhal müdahale eder “Dur bakayım!” der, “Neler oluyor orada?”

-Bu emaneti mezara bırakmam gerek.
-Olmaz! Böyle bir şey caiz değil.
-Sultanımız vasiyyet ettiler ama.
-Vasiyyet mi? İçinde ne var acaba?
-Bilmiyorum efendim.
-Ver bakayım şu çekmeceyi.

Adamcağız uzatır, Şeyhülislâm uzanır. Lâkin tam o sıra kalabalık dalgalanır, çekmece yere düşer. Ortalığa yüzlerce kâğıt yayılır. Ebussuud Efendi bunlardan birini eline alır. Altında kendi mührünü görmez mi? Gözü kararır, rengi uçar. Benzinde tek damla kan kalmaz, bildiğiniz kül kesilir. Hemen oracığa çöker, yumruklarını şakaklarına dayar. Zor duyulan bir sesle “Ah Süleyman ah!” der, “Sen kendini kurtardın. Bakalım Ebussuud ne yapacak?”

İKİ GÖZDE ELÇİ
Ali Kuşçu ve Mustafa İmâdi Uluğ Bey’in yanında yetişmiş birer zirvedirler. Hem gökleri kitap gibi okur, hem de hastalıkları teşhis ederler. Şairdirler, ediptirler. Tarihi, coğrafyayı iyi bilirler. Timuroğulları dağılınca Akkoyunlular’ın hizmetine girerler.

Uzun Hasan bunları elçi olarak Fatih’e gönderir. Fatih insan sarrafıdır. Uzun Hasan’ın mesajıyla ilgilenmez bile. Ama gözünü elçilerden alamaz. Bu iki âlime hayran olur ve ne eder eder onları Osmanlı’ya kazandırır.

Gel zaman git zaman Mustafa İmâdinin oğluyla Ali Kuşçu’nun kızı evlenirler. Bu kutlu izdivaçtan, nurlu Ahmed (Ebussuud Efendi) doğar. Ebussûud Efendinin babası Şeyh Yavsi (İskilipte medfundur) hünkârların şeyhi, şeyhlerin hünkârı diye tanınır. Özellikle II. Bayezid ona çok hürmet eder. Eh böylesi bir ailede gün boyu ilim konuşulur, hele çocuk Ebussuud Efendi gibi bir zeka küpüyse minicikken ilim ehli olur. Dahası Müeyyedzâde ve Mevlâna Seyyidi Karamâni’nin tedrisinden geçer. Nitekim Akşemseddin’in halifelerinden İbrahim Tennûri Hazretleri’nin feyzli sohbetlerine kavuşur, ulaşır kemâle.

PAŞAZADE HAZRETLERİNİN GÖZDESİ
İbn-i Kemâlpaşa, Ebussuud Efendiyi gördüğü gün bir kenara yazar. Onu genç yaşta İshâkpaşa Medreselerine müderris yapar. Sonra Bursa ve İstanbul kâdılığına getirir ki bunlar büyük makâmlardır. Zira o devrin kâdıları aynı zamanda belediye başkanıdırlar. Mübarek çok sıkı çalışır, ona ayak uydurmak çok zordur. Ancak öylesine ehil ve öylesine çalışkandır ki ara basamakları atlaya atlaya yükselir ve genç yaşta kadıasker olur. Kânuni ile Macaristan seferine katılır, askerle bıkıp usanmadan sohbet eder, onları zafere inandırır. Budin’de ilk hutbeyi o okur. Süleymaniye’nin temeline ilk taşı o koyar. Sultanı Kıbrıs’ın fethine ikna eder. Nitekim bir ilim adamının varacağı son noktaya getirilir ve tam 30 yıl (dile kolay) şeyhülislâmlık yapar.

Ebussuud Efendi sade giyinir ama çok heybetlidir. Güler yüzlü ve tatlı dillidir. Üslubu latifelidir ve çocuklarla yakından ilgilenir. Arapça sorana arapça, farisi sorana farisi cevap verir. Şiirli suallere çok sanatlı karşılıklar hazırlar. Sıradan insanları bile ciddiye alır, basit sualleri dahi savuşturmaz, muhatap anlayıncaya kadar izah eder. Ebusuud efendi sadece insanların değil cinlerin de meseleleri ile ilgilenir. (Mübareğin cinlere yazdığı fetvalar Eyüp’de Yazılı Medresenin duvarlarında bulunuyordu. Ancak hem Hind, hem Arap harflerine benzeyen bu esrarlı yazılar okunamadı ve zamanla boyatılarak kapatıldı)

Ebusuud Efendi Sultan Süleyman’a “Kânuni” adını kazandıran kânunların mimarıdır. Özellikle o devirde şiddetle ihtiyaç olan ârazi kanunnamesini yazar, Tımar ve zâametleri sisteme sokar.

HIZI BAŞ DÖNDÜRÜR
Devlet işlerinde yanındakilerin tahâmmül edemiyeceği bir süratle çalışır. Kâtiplerin bir kısmı günün ilk yarısı kalem oynatırlar, bir kısmı ikinci yarısı yumulurlar kağıda. Mübarek çok prensiplidir. Yapılmasına karar verilen işleri asla unutmaz. Vakitli vakitsiz teftiş eder, eksiklikleri aksaklıkları gözüyle görür ve yerinde giderir. Ebussuud Efendi 20 mükemmel kitap hazırlar ve zaman zaman içli ve mânâlı şiirler yazar.

Hepsi bir yana Mâlulzâde, Hoca Sadettin, Bostanzâde Mehmed ve Bostanzâde Mustafa, Şair Bâki, Kınalızâde, Fudayl bin Ali Cemali ve Ataullah Efendi gibi pırlantaları yetiştirir.

Eh elbette ibadet ehlidir. Uykusuz geçen geceler, onlar için meziyyet değildir. Belki de bu yüzden onu İmam-ı âzam Efendimize benzetirler.

Eğer yaptığı işleri, yaşadığı günlere bölerseniz şaşırırsınız. Bir insan hem halkla uğraşsın, hem sultanı yalnız bırakmasın. Seferlere çıksın, merasimlere katılsın, kitap yazsın, fetva versin, talebe yetiştirsin, devleti sisteme oturtsun, adli ve idari mes’uliyetleri olsun, müesseseleri kontrol etsin, fikir üretsin, tıkanan işleri yerinde düzeltsin. Hem de hiçbirini aksatmasın. Vallahi zor! Çok zor. Hoş onlar bu yüzden büyüktürler ya.

Eh, mimarı Sinan, kaptanı Barbaros, Şairi Baki, seyyahı Piri Reis, tarihçisi Hoca Saadettin, velisi Yahya Efendi olan bir devrin Şeyhülislâmı da böyle olmalıdır. Ebussuud gibi. (Kuddise sirruh)

Ebussuud Efendi bir sahabe aşığıdır ve Eyyûb Sultan civarına defnedilmeyi vasiyyet eder. Halid bin Zeyd'i (radıyallahu anh) ziyarete gelenler, büyük velinin önünden geçerler.

Ebussuud Efendinin nurlu kabri Eyyûb Meydanı'nda adıyla anılan Dar-ül Hadis'in bahçesindedir.

Hairdesigner
31-03-08, 04:58
Hoca Saadettin </B>
Sultanı zafere zorlayan müderris Hoca Saadettin

Hoca Saadettin Hasan Can gibi bir zirvenin çocuğudur, haliyle mükemmel yetişir. Daha küçük yaşlarda Karamanlı Mehmed’in tedrisinden geçer, Ebu Suud Efendi’nin dizi dibinde oturur. 20 yaşında müderris olur. Muratpaşa, Yıldırım ve ********* medreselerinde Fıkh, Hadis ve Tefsir okutur. Sahn-ı Seman medreseleri müderrisliğine (üniversite rektörlüğü gibi bir şey) getirildiğinde henüz çok gençtir.

Hoca Saadettin Şehzade Murat’a hocalık yaptığı için Hocaefendi diye anılır, ardından III. Mehmed’i okutur. İşte bu yüzden ona Cami’ür-Riyaseteyn derler.

HAÇOVA’YA DOĞRU
1590’lı yıllarda Avusturyalılar’la aramız açılır. Hatta Estergon, Kili ve İbrail kaleleri düşmanın eline geçer. Avrupa’da zor günler yaşanır vesselâm.

Mehmed han tenâkuzlar içindedir. Evet. Bizzat başında kendisinin bulunacağı bir sefere çıkmak ister, ancak etrafındakiler: “Aman Sultanım Allah esirgesin” derler, “Eğer zat-ı şahanelerinizin başına bir hal gelecek olursa devletimiz ipi kopmuş tesbih gibi dağılır. Al-i Osman’a yazık olur”.

Saadettin Efendi ise Sultana cesaret verir. “Asker sizi başında görmeli!” der. Zira Kanuni’den bu yana sefere çıkan sultan yoktur ve saraydan yönetilen ordular sıradan rakipler karşısında bile bocalar. Hoca Saadettin “Bu son fırsat” diye çizer altını “Eğer cihad ruhunu kaybedersek, bir daha iflah olmayız!”

Sadece Hoca Saadettin değil, omuzunda yük hissedenlerin alayı öyle düşünürler. Mesela Anadolu’nun üç güneşinden (Şems-i Tebrizi, Akşemseddin, Kara Şems) biri olarak tanınan Şemseddin Sivasi hazretleri, o yaşına rağmen kılıç kuşanır, katılır saflara. Görünüşte bir garip ihtiyardır, ama ruh kazandırır orduya. Himmeti ona keza.

Sultan Mehmed’in hocasına itiraz etmesi düşünülemez, hoş öyle bir şansı yoktur. Nitekim 100,000 kişilik bir ordu kurar, çıkar yola. Hoca Saadettin Padişah’ın yanındadır. Sultan Mehmed, Ösek önlerinde Rumeli Beylerbeyi Sokolluzade ve Kırım Kuvvetleri ile buluşur. Bazı vezirler padişahı gayrete getirir Viyana’yı kuşatmayı teklif ederler. Hocaefendi mükemmel bir tarihçidir, geçmişi iyi bilir. “Hayır!” der, “Bunu daha önce denedik. Avusturyalılar Almanya içlerine çekiliyor ve bizim muhasaradan yıldığımız demlerde düşüyorlar tepemize. Bana sorarsanız Eğri kalesini alalım. Avusturya ile Romanya’yı ayıralım.

ÖNCE EĞRİ KALESİ
Öyle de olur. Osmanlılar Eğri kalesini alıp Romanya’dan gelebilecek yardımlara mani olurlar. Ancak Avusturyalılar hâlâ çok güçlüdürler ve Haçova denilen meydanda yerlerini alırlar. Yanlarında Arşidük Maksimilyan gibi becerikli bir komutan, seçme Macar ve Alman askerleri vardır.

Mehmed Han’ın bünyesi çok zayıftır ve aylar süren yolculuk padişahı eritip bitirir. Birileri yine fısıldamaya başlarlar. “Aman Efendim!” derler, “Sıhhatinizden endişedeyiz, yetkilerinizi sadrazama devredin, dönün geri.” Hoca Saadettin ise “Yoldan bizar olmayan var mı ki?” der, “Meşakkatsiz zafer kazanıldığı nerede görülmüş. Bir kale feth etmekle yılanın kuyruğuna bastınız, artık başını ezmeden dönemezsiniz geri!”

Hoca Saadettin dahasını yapar, Kur’an-ı kerimi açar ve “Düşmanlarınız aman dileyip silahlarını terk edinceye kadar onlarla savaşın. Hasmınıza sırtınızı dönmeyin!” mealindeki ayet-i kerimeleri okur.

Padişah hakikaten bitkindir. At üzerinde duracak mecali yoktur. Hoca Saadettin olmasa bir gün ordugahta durmayacaktır ama...

İkbâl hesabı olanlar “Ah canım sultanım, siz bu hallere düşecek insan mıydınız” diye ağıtlar yaka dursun, mübarek, padişaha “Bu güne kadar bir sultanın gaza meydanından çekildiği görülmemiştir!” diye çıkışır, “Siz Osman Gazi neslisiniz. Ecdadınızın ruhunu incitemezsiniz!”

Ve gelir dayanır muharebe günü. İki ordu Haçova’da yerlerini alırlar ve cenk başlar. Zırhlı düşman süvarileri direkt merkeze yüklenirler. Çelikten dalgalar saflarımızı kağıt gibi ezerler. Öyle ki padişah otağına girmek üzeredirler. Sultan Mehmed, Efendimizin (sallallahü âleyhi ve sellem) hırkasına bürünür ve imdadı ilahi için yalvarır. Bu arada sağ cenah tamamen dağılır ve haçlılar ordugahı yağmalamaya başlarlar. Hatta Cephane sandıklarının üstüne çıkarlar.

Padişah ağlamaklıdır, Hoca Saadettin’e döner. “Peki Hocam” der, “Şimdi ne yapsak gerek?” Sesinde teessür vardır… Belki de biraz teessüf.

Mübarek eriyip giden safları görmez bile. Bir bildiği olan insanların rahatlığı ile “Bu cenk halidir” der, “Siz gönlünüzü hoş tutun, Zafer ehl-i İslâmındır!”

YAMAKLARIN ÇIRAKLARIN ÇIKIŞI
Ama manzara hiç de öyle görünmez. Haçlılar çadırlara girerler ve askerimizde panik başlar. Hoca Saadettin kargaşanın ortasına koşar. Geri hizmetlere bakan aşçı, yamak, deveci, katırcı takımını toplar ve haçlılara tava, kepçe, kamçı, değnek öyle bir saldırırlar ki, bir anda kavganın seyri değişir. Nitekim Çağalazade komutasındaki süvariler pusudan çıkar, hücuma geçerler. Osmanlı’nın sağ kolunu bozan düşmanı bataklıklara sokarak helak ederler. Haçlılar bu savaşta tam 50,000 seçme askerlerini kaybeder. Silahları ve hazineleri Osmanlıların eline geçer. Tarihçi Hammer sebep ve neticelerini ortaya dökerek der ki: Bu zafer Osmanlı için öyle kıymetlidir ki, ne Mohaç, ne de Çaldıran onunla mukayese edilemez. Öyle ki Avusturya diye bir devlet kalmaz, imparator yıllarca asker bulamaz.

Hoca Saadettin sefer dönüşü kendini kitaplarına ve sevenlerine verir. Ulemanın kutbu haline gelir ve ilerde her biri birer Hoca Saadettin olacak onlarca talebe yetiştirir. Hoca Efendi benzeri az bulunan bir tarihçidir. “Tac üt Tevarih” adlı eseri meraklısına hazinedir.

Mehmed Han, Hocasının himmetini unutamaz. Bostanzade Mehmed Efendi’nin vefatı üzerine onu Şeyhülislâm yapar. Hoca Saadettin insanlarla iç içedir. Türkçe sorana Türkçe, Arabça sorana Arabça cevap verir. Mübarek, güleryüzlü ve latifelidir. İnsanları eğlendirerek eğitir.

Hoca Saadettin Alemlerin Efendisi gibi, o hikmetli eşiğe takılır. Tam 63 yaşında vefat eder. O sıra Ayasofya camiinde bir hatim cemiyetindedir. Mübarek yaşadığı gibi ölür ve elbette öldüğü gibi haşr olunur.

Hoca Saadettin'in nurlu naaşı Eyüp Camiinin karşısındaki Dar-ül kurra bahçesine defnedilir. (Saçlı Abdülkadir mescidinin yanıbaşındadır)

Hairdesigner
31-03-08, 04:59
Korkud Çelebi ( 24.10.1469)- (02.11.1512) </B>
Korkud Çelebi 1470 yılında Amasya'da doğdu. Babası Sultan İkinci Bayezid'dir. Yavuz Sultan Selim'in ağabeyidir. Dedesi Fatih Sultan Mehmed'in yanında sarayda eğitim gördü ve Arapça, Farsça gibi dilleri öğrendi. Fatih Sultan Mehmed'in 3 Mayıs 1481 günü ölümü üzerine, babası Amasya'dan İstanbul'a gelinceye kadar, saltanat naipliği yaptı. 30 Aralık 1483'te Saruhan (Manisa) sancakbeyliğine atandı. 1501 Ekim ayında Midilli'yi kuşatan Hıristiyan donanmasına karşı asker gönderdi. Kardeşi Şehzade Ahmed'in etkisi ile Antalya sancakbeyliğine gönderildi. Yeniden eski sancağına dönmek istediyse de, bu dileği reddedildi. Nisan 1509'da, hacca gitmek gerekçesi ile Antalya'dan İskenderiye'ye gitti. Memluk Sultanınca dostça karşılandı. Mısır'da bir yıldan
fazla kalan Korkud, babasınca affedilerek Antalya'ya döndü.

Korkud Çelebi, kardeşi Şehzade Selim'in (Yavuz Sultan Selim), 1511'de Trabzon'dan Kırım'a gitmesinin yol açtığı karışıklıktan yararlanarak, İstanbul'a daha yakın olan Manisa'ya taşındı. Mart 1512'de, Şehzade Selim ile Şehzade Ahmed arasındaki mücadelenin doruğa çıktığı günlerde, İstanbul'a gitti. Yeniçerilerden kendisini desteklemelerini istediyse de, Şehzade Selim yanlısı olan yeniçeriler bu öneriyi reddettiler. Sultan İkinci Bayezid'in 24 Nisan 1512'de Şehzade Selim lehine tahttan çekilmesi üzerine, kardeşinin padişahlığını tanıdığını açıkladı.

Yeniden Manisa'ya gönderilen Korkud, bazı devlet adamlarının ağzından yazılan ve padişah olmasını isteyen mektuplara olumlu cevap verince, Yavuz Sultan Selim, 1513'te Manisa'ya geldi. Korkud Çelebi kaçmak istediyse de, Bergama yakınlarında yakalanarak Bursa'ya getirildi ve burada boğularak öldürüldü.

Sancakbeyliği sırasında Ege'de ve Akdeniz'de denizciliğin gelişmesi için çalışan Korkud Çelebi, aralarında Hızır Reis (Barbaros) ailesinin de bulunduğu birçok denizciyi koruması altına almıştı. Aynı zamanda bilim ve müzikle ilgilenmiş olan Korkud Çelebi, çeşitli eserler vermiş, Harimi mahlasıyla şiirler yazmıştır.

Hairdesigner
31-03-08, 04:59
http://www.biyografi.net/images/kisi/2747.jpg
Mahmut Şevket Paşa </B>
HARBİYE NAZIRI SADRAZAM MAHMUT ŞEVKET PAŞA'NIN GÜNLÜĞÜ
Adem Sarıgül-IQ Yayınları

FİLİPİNLİ MÜSLÜMANLARA OSMANLI YARDIMI (s.106)
26 mart salı 1913 günü harbiye Nezaretinden Bab-ıali'ye geldim Hüseyin Cahit Bey'i kabul ettim Bir müddet konuştuk. Sonra Hariciye nazırı Prens Sait Halim Paşa geldi. Sulh işlerini bir an evvel ele almamız icap ettiğini söyledi. Hükümet toplantısına girdim. Filipin Adaları Müslümanlarının geçenlerde halifeleri sıfatıyla Zatı Şahaneye gönderdikleri heyet hakkında konuştuk. Amerika Birleşik Devletleri Filipin müslümanlarının ayaklanmalarından şikayetçiydi. Filipinler'e bazı din adamları ve din kitapları göndermeye, Amerikalılarla iyi geçinmek nasihatinde bulunmaya karar verdik. Buna karşılık Amerika'dan da bazı meselelerde bizi desteklenmesini isteyecektik. Bu hususta Amerikan Sefiri ile görüşmek üzere sadaret müsteşarı Adil bey'i vazifelendirdim..........

1 Mayıs 1913 (s. 186)
Saat beşte hükümet toplantısı başladı. Nahiyeler kanununu, 36. Maddesine kadar müzakere ettik. Filipin Adalarına dört din adamımızı göndermeye karar verdik. Eski Hakan Sultan Hamit zamanında Filipinlere din adamaları göndermiş iyi neticeler almıştık...............

DÜYUN-I UMUMİYE'NİN DURUMU (s. 168)
24 Nisan çarşamba sabahı Harbiye Nezareti Düyun-ı Umumiye ve reji işleriyle uğraştım. Düyun-ı Umumiye memleketimizin en iyi müessesiydi. Hiçbir müessesemizi bu derece muntazam bir hale sokamamıştık. Meşrutiyet'ten sonra Düyun-ı Umumiye teşkilatında bazı aksaklıklar olmuşsa da, gene de iyi işliyordu. ( Burada Paşa Hazretleri aslında bir itirafta bulunuyor. 1908'in Temmuzuna kadar gayet iyi işleyen Devleti Osman-i Meşrutiyet'le birlikte tam bir enkaza dönüşmenin sinyallerini vermeye başlamıştır. Bir devlet idaresinin nasıl hercü merç olduğunu Ahmet Şerif’in Anadolu'da Tanin adlı kitabında, Mehmet Tevfik Biren’in hatıralarında detaylı bir şekilde görülebilir.)

DÜYUNU UMUMİYE'nin LAĞVEDİLMESİ (s.248)

Alman Büyükelçisi Baron Von Wangenheim, çok kuvvetli bir Yunanistan'ın veya Bulgaristan'ın Türkiye'nin başına bela kesileceğini, her iki devlet arasında muvazene bulunmasının şart olduğunu, Avusturya'nın , Sırbistan'a olan düşmanlığından dolayı Bulgaristan'ı kayıtsız şartsız tutması hususunda Berlin'in ayrı fikir beslemediğini söyledi. Fransa Sefiri girdi:
- Yarın Paris'e gidiyorum, dedi; arzı vedaa geldim. Borçlarınız bir müddet sonra ödenecek ve duyunu umumiye idaresi lağvedilecektir. Fakat bu çok mükemmel bir idaredir. Onu örnek alarak maliyenizi ıslah etmenizi, bir dost sıfatıyla söylemeye cüret ediyorum.
Mösyö Bompard'ın son mütaalası yerindeydi. Fakat bir şey söylemedim.

Hairdesigner
31-03-08, 04:59
Mehmet Tevfik Biren </B>
ESERLERİ

Bir Devlet Adamının Mehmet Tevfik Bey'in (Biren) 2. Abdülhamid, Meşrutiyet ve Mütareke Devri Hatıraları
2 Cilt Takım
Fatma Rezan Hürmen
Arma Yayınları / Tarih Anı Dizisi

Mehmet Tevfik Bey (Biren) Mabeyn Katipliği, Mutasarrıflık, Valilik ve Mütareke Dönemi'nde nazırlık yapmış, devlet idaresinin en üst kademelerinde yıllarca bulunmuş bir Osmanlı devlet adamıdır. Memuriyete on sekiz yaşında Mabeyn Katibi olarak giren Tevfik Bey, yirmi yaşında Kudüs Mutasarrıflığına, yirmi dört yaşında dönemin en büyük vilayetlerinden biri olan Selanik Valiliğine atandı. Mütareke Dönemi'nde ise Maliye Nazırı olarak Sevr görüşmelerini yürüten heyette yer aldı. Bu önemli devlet adamının hatıralarında, 2. Abdülhamid, Meşrutiyet ve Mütareke Dönemi'nin bilinmeyen yönlerini; bir Osmanlı vilayetinin nasıl yönetildiğini, sorunlarını merkezle ilişkilerini ve Kudüs Mutasarrıflığı, Selanik, Konya, Yemen, Bursa, Ankara vilayetleriyle ilgili son derece önemli
ve ayrıntılı bilgiler bulacaksınız.

Hairdesigner
31-03-08, 04:59
Mimar Sinan ( 29.10.1489)- (06.06.1588) </B>
Mimar Sinan (1490 - 1588)

Dünyanın en büyük mimarlarından biridir. Kayseri'nin Ağırnas köyünde doğdu. 1512 yılında İstanbul'a geldi. Orduya asker yetiştiren Acemi Oğlanlar Ocağı'na girdi. Çaldıran Savaşı'nda ve Mısır seferlerinde bulundu. İstanbul'a dönünce Yeniçeri Ocağı'na alındı. Kanuni döneminde 1521'de Belgrad, 1522'de Rodos seferlerine katıldı, subaylığa yükseldi. 1526'da katıldığı Mohaç seferinden sonra baş teknisyen oldu. 1529'da Viyana, 1529-1532 arasında Alman, 1532-1535 arasında da Irak, Bağdat ve Tebriz seferlerine katıldı. Bu son sefer sırasında Van Gölü'nün üstünden geçecek üç geminin yapımını başarıyla tamamlaması üzerine kendisine haseki unvanı verildi. 1536'da Pulya seferlerine katıldı. 1538'de yer aldığı Moldova seferi sırasında Prut Irmağı üstünde yaptığı bir köprüyle dikkatleri üstüne çekti. Bir yıl sonra mimar Acem Ali'nin ölümü üzerine onun yerine Saray Başmimarı oldu. Günümüzdeki bayındırlık bakanlığına eş düşen bu görevi ölümüne kadar sürdürdü. Mimar Sinan, Osmanlı İmparatorluğu'nun en güçlü olduğu çağda yaşamıştır.Kanuni, II. Selim ve III. Murat olmak üzere üç padişah döneminde mimarbaşılık yapmış, imparatorluğun gücünü simgeleyen mimarlık eserlerinin tasarlanıp uygulanmasında birinci derecede rol oynamıştır. 17 Temmuz 1588'de İstanbul'da öldüğünde ardından yüzlerce mimari eser bırakmıştır.

Hairdesigner
31-03-08, 05:00
Mustafa Reşit Paşa </B>
Mustafa Reşit Paşa (1800-1858)
Tanzimat'ın ilanında ve uygulanmasında önemli rol oynamış bir devlet adamıdır . Usta bir diplomat olarak da tanınan Mustafa Reşid Paşa dört kez 'hariciye nazırlığı, altı kez de sadrazamlık yapmıştır. 1800 yılında İstanbul'da doğan Mustafa Reşid Paşa kısa bir süre medreseye devam ettikten sonra dayısı Seyyid Ali Paşa'nın yanında yetişti. Beylerbeylik, sadrazamlık, seraskerlik gibi önemli görevlere getirilen Seyyid Ali Paşa 'nın mühürdarlığım yaptıktan sonra 1824'te sadaret mektebi kalemine girdi. 1829'da Rusya ile yapılan Edirne Antlaşması ile 1833'te Kavala- 11 Mehmed Ali Paşa ile yapılan Kütahya Antlaşması görüşmelerine katip olarak katıldı. Çalışmalarıyla dikkati çektiğinden 1834'te Paris elçiliğine atandı. 1836'da da Londra elçisi oldu. Aynı yıl İstanbul'a çağrılarak II. Mahmud'un reformları çerçevesinde yeni kurulan Hariciye Nezareti müsteşarlığına getirildi. 1837'de hariciye nazın olunca II. Mahmud'la daha yakın ilişki kurdu. Padişaha sunduğu raporlarla ülkede köklü reformlar yapılması gereğini belirtti. 1838'de gittikçe ağırlaşan Mısır sorununda destek sağlaması amacıyla Londra büyükelçiliğine atandı.

1839'da II. Mahmud ölüp Abdülmecid padişah olduğunda yeni padisahı kapsamlı bir reform programının gereğine inandırmayı başardı. Bunun ilk adımı ve hukuki temeli olarak da 3 Kasım 1839'da Tanzimat Fermanı (Gülhane Hatt-ı Hümayunu) ilan edildi. İkinci kez hariciye nazın olan Mustafa Reşid Paşa, Tanzimat Fermanı'nın öngördüğü yeniliklerin uygulanması için çaba harcarken, 1840'ta imzalanan Londra Antlaşması ile Mısır sorununu da bir çözüme kavuşturdu. Ama hem İstanbul'daki karşıtlarının, hem de Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın antlaşmaya karşı direnmeleri üzerine Abdülmecid ortalığı yatıştırmak amacıyla 1841'de Mustafa Reşid Paşa'yı nazırlıktan alarak Paris büyükelçisi yaptı.

Mustafa Reşid Paşa 1845'te üçüncü kez hariciye nazın olduktan sonra 1846'da sadrazamlığa getirilince 1839'dan beri Tanzimat Fermanı'nın getirdiği yenilikler konusunda fazla bir şey yapılmadığını görerek hızla atılımlara girişti. Özellikle yönetim, eğitim ve hukuk alanında başlayan değişimler, tepkisiyle karşılaşınca Mustafa Reşid Paşa 1846-52 arasında üç kez istifa etmek zorunda kaldıysa da kısa aralıklardan sonra yeniden sadrazam oldu. 1853'te dördüncü kez hariciye nazırlığına getirildiği sırada Kırım Savaşı patlak verdi. Rusya'ya karşı İngiltere ve Fransa'yı Osmanlı Devleti'nin yanına çekmeyi başaran Mustafa Reşid Paşa savaş bütün hızıyla sürerken 1854'te dördüncü kez sadrazam oldu. Bir yıl kadar süren bu görevden sonra 1856'da onun yetiştirdiği yeni sadrazam Ali Paşa'nın hazırladığı Islahat Fermanı'nı devletin çıkarlarına aykırı bulduğunu belirten bir raporu Abdülmecid'e sundu. 1858 yılında öldü.

Hairdesigner
31-03-08, 05:00
Ömer Hulusi Efendi ( 1857) </B>
1857 yılında Dağıstan'da doğdu. Lezgi din bilginlerinden Mehmet Ali Efendi'nin oğludur. İlk öğrenimini Dağıstan'da gördü. Arapça öğrendi. İstanbul'a gelerek fikıh eğitimi gördü ve icazet aldı. Ayrıca Bursa Öğnetmen Okulunu da bitirdi. Daha sonra Mekteb-i Nüvab (Yargıç Okulu)nu da bitirerek öğretmenllik ve yargıçlık yaptı. 1912 de Meclis-i Tetkikat-i Şer'iyye (Din İşleri İnceleme Komisyonu) Başkanlığı'na getirildi. Anadolu Kazaskerliğine atandı. 1917 de Temyiz Mahkemesi'nde Şer'iyye Dairesi Bakanı oldu. Bu görevden Ahmet İzzet Paşa kabinesinde Seyhülislamlığa atandı (14.10.1918). Salih Paşa kabinesi'nde de Evkaf Nazırlığı yaptı. Milli Mücadeleye karşı şiddet kullanılmasına karşıydı. Bu nedenle İşgal Kuvvetleri'nin isteklerine rağmen Kuvayi Milliye'yi kınamayı reddederek O da Salih Paşa ile birlikte hükümetten ayrıldı.

Hairdesigner
31-03-08, 05:01
http://www.biyografi.net/images/kisi/1560.jpg
Recaizade Mahmut Ekrem ( 1847)- (1914) </B>
1847 yılnda İstanbul'da doğdu. Özel öğrenim gördü. Mekteb-i İrfan'ı bitirdi. Çeşitli devlet memurluklarında bulundu. Öğretmenlik yaptı. Şûrâ-yı Devlet ve Meclis-i Âyân üyeliği, Evkaf ve Maarif Nazırlığı yaptı. Tasvir-i Efkâr gazetesinin yönetiminde bulundu. Hayattayken üç oğlunun ve özellikle de Nijad'ın ölümü, onu yıktı, hayata küstürdü. Sanat için sanat anlayışını savundu. Eski-yeni edebiyat tartışmalarının merkezinde yer aldı. 1914 yılnda öldü.

ESERLERİ
Nağme-i Seher, Yadigâr-ı Şebâb, Zemzeme, Pejmürde, Nijad Ekrem ve Nefrin adlı şiir kitapları bulunmaktadır.

Hairdesigner
31-03-08, 05:01
Savcı Bey . </B>
Türk-İslam tarihi sayılamayacak kadar çok kahramanlarla doludur. Saru Batu Savcı Bey’de bu sayısız kahramanlardan birisidir.

Saru Batu Savcı Bey, Oğuzların Bozok kolunun Kayı Boyu’na mensup olup Ertuğrul Gazi’nin üç oğlundan en büyüğüdür. Osmanlı Devleti’ni ve hanedanını kuran Osman Gazi ve Gündüz Bey’in ağabeyleridir.

Saru Batu Savcı Bey’in doğum yeri ve tarihi hakkında elimizde sarih bir bilgi yoktur. Doğum yeri olarak Domaniç Saru-han köyü ve Söğüt Savcıbey köyü üzerinde tartışmalar vardır. 1476-1512-1530 tarihli Söğüt’e ait tahrir defterlerinde Savcıbey isimli bir köy yoktur, bu köy ismini sonradan yakın tarihlerde almıştır.Dolayısıyla Saru Batu Savcı Bey’in doğum yeri olarak Domaniç Saru-han köyü ihtimal dahilindedir. Doğum tarihi hakkında her hangi bir kayda rastlanmamıştır.

XIV.asırdan itibaren yazılmaya başlayan Osmanlı tarihlerinde Saru Batu Savcı Bey hakkında pek çok rivayetler vardır:
“Ertuğrul Gazi, büyük oğlu Saru Batu Savcı Bey başta olmak üzere diğer oğullarını da daha çocukluklarında iken hususi bir önem vermiş, itina ile yetişmelerine gayret göstermiştir.
XIII.asırda Batı Anadolu cihad memleketi olduğu için bölgede gaza niyetiyle pek çok gazi, alperen, mücahid, derviş ve her biri birer gönül sultanı şeyh ve alim bulunuyordu. İşte öyle bir ortamda Saru Batu Savcı Bey iyi bir eğitim ve öğretim gösterilerek büyütüldü.
İslami ilimler öğretilerek, İslam terbiyesiyle yetiştirildi. Devrin örf ve adetince mükemmel bir askeri talim ve terbiyeyle yetişti. Gazilerin gazalarını ve meşhur Türk-İslam mücahidlerinin, alimlerinin, evliyalarının menkıbelerini dinleyerek şuurlandı.
Babası Ertuğrul Gazi’nin silah arkadaşlarından silah talimi gördü. Devrin silahlarını (kılıç-ok-kargı) maharetle kullanmasını, ata inmeyi ve muharebe taktiklerini öğrendi. Babasının gaza yoldaşlarının gazalarını dinleyip üstün idarecilik vasıflarını geliştirdi.
Gençliğinde İslam’ın cihad emrini, cihan mefkuresini yerine getirmek ve Kayıhanlılar’ın şanını yüceltmek için babası Ertuğrul Gazi’nin yanında gazalara iştirak ederek kumandanlık vasıflarını geliştirip, kuvvetlendirdi. Babası Ertuğrul Gazi devri ve vefatından sonraki devirlerde vukubulan gazalarda mühim roller oynadı. Babasıyla katıldığı gazalarda (Moğollara karşı zafer-İnegöl akını-Karacahisar’ın zaptı) gösterdiği muvaffakiyetler ile babasının ve gazilerin takdirini kazandı.

Babası Ertuğrul Gazi’nin vefatına kadar küçük kardeşi Osman Gazi ile birlikte Kayı Boyu’nun idaresinde, işlerinde yardımcı oldu. Özellikle babasının son yıllarında vekaleten beyliğin idaresiyle ilgilendiler. Sadarete dirayetli bir şahsiyet olan Saru Batu Savcı Bey, babasının vefatıyla küçük kardeşi Osman Gazi ile birlikte Kayı Boyu’na altı sene (1281-1287) idarecilik yaptı.

Saru Batu Savcı Bey, karakter ve karizmasıyla iyi bir teşkilatçı, cesur bir kumandan mükemmel bir liderdi. Askeri dehası, cesareti, zekası ve aksiyonu ile (kardeşi Osman Gazi ile birlikte) katıldığı gazalarda (Ermenibeli zaferi-Kulacahisar’ın fethi-İkizce/Domaniç zaferi) gösterdiği muvaffakiyetle, kumandanlığa layık olduğunu ispatladı. Bir kumandana lazım gelen bütün vasıflara haizdi. Saru Batu Savcı Bey, ilkeli ve dürüst idare anlayışı, uzak görüşlülüğü ve etkin devlet adamlığı gibi nitelikleriyle kendisinden sonraki liderlere de yol göstermiştir.

Ertuğrul Gazi’nin riyaseti döneminde elindeki savaşçı sayısının az olmasından dolayı barış merkezli bir siyaset izlenmiştir veya Konya Sultanı’ndan yardım almıştır. Domaniç ve Söğüt’e yerleşme sürecinde komşu Bizans tekfurlarıyla (İnegöl-Karacahisar-Bilecik) ve Türkmen Beyleri ile (Germiyan) iyi geçinmeye çalışan bir riyaset devrinden ibarettir. Ertuğrul Gazi çevresinde bulunan beyliklerin ve devletlerin durumlarını ve siyasi şartları gayet iyi değerlendirerek başında bulunduğu aşiretini ve kendisine bağlı yerlerde yaşayanları, bu beylikler arasında komşuları ile daima iyi geçinerek güçlü bir durumda huzur ve rahat içinde (sulh/sükun) yaşatıyordu. Kayıhanlılar yurt tutmak, zamanındaki beylikler ve devletler arasında güçlü ve etkili bir mevki edinmek amacıyla Selçuklu Devleti’nin batı hududunda bir Selçuklu uç beyliği olarak müsademe ve muhasama yapmışlardır.

Saru Batu Savcı Bey ve Osman Gazi’nin birlikte idare ettikleri yıllar (Tuğrul ve Çağrı Beyler-Bilge Han ve Kültegin birlikteliği gibi) Kayıhanlı’ların taarruza geçtiği yıllardır. Bitinya denilen coğrafyada yayılma, fetih harekatı yeni başlamıştır. Kayıhanlı Beyliği’nin (Osmanlı Beyliğ) dış siyasetinin esaslarını tesbit edilmiştir ki, buna göre, komşu Türk beylikleri ile iyi münasebetlere devam edilecek, Bizans tekfurları (valiler) daima baskı altında (fetih) tutulacaktı. Bu mefkurenin bir uzantısı olarak da Saru Batu Savcı Bey’in riyaseti devrinde Ermenibeli Muharebesi, Kulacahisar’ın fethi, Domaniç/İkizce Muharebesi, İnegöl ve Karacahisar’a akınlar gerçekleşmiştir.

Saru Batu Savcı Bey, kendisine atfolunan faziletlerle hakiki bir Türkmen asilzadesiydi. Emsalsiz derecede secaati kadar da mert bir insandı. Karakter bakımından halim selim olup kendine güvenen, yerinde ve zamanında en doğru kararı alan, tedbirli, ileri görüşlü, adil, merhametli, sabırlı ve faziletli idi. Hayırseverliği yanında insan sevgisi de onun şiarıydı. Çok yönlü bir kumandan olarak; azim ve irade kudreti, vakar ve ciddiyeti, insanlara karşı cömert ve şefkatli oluşu, makul hareket eden açık ve samimi siyasetiyle, dirayetli, sebatkar iyi ahlak meziyetlerine sahip bir insandı.

Saru Batu Savcı Bey, yiğitlik ve sehametiyle yani akıl ve zekasıyla beraber olan kahramanlığıyla maruftu. Dindar, namdar ve zühd, takva ve salahda zamanın meşahirindendi. Bu hususiyetlerinden olsa gerek Cenab-ı Hak şehadet mertebesi ile müşerref kılmış, en büyük mertebeye mahzar olmuştur. Şerefli bir hayattan sonra, 1287 yılında Osmanlı-Bizans arasında kuvvetleri arasında yapılan Domaniç İkizce Savaşı'nda Allah’ın sevgili kullarından birisi olarak şehitlik şerbetini içmiştir.”Mezarı Kütahya/Domaniç-Karaköy'de Akmeşhed/Alçay mevkiindedir.(Her yıl bu köyde anma törenleri yapılmaktadır.)

Saru Batu Savcı Bey’de bulunan en belirgin meziyet; onun diplomat özelliğine sahip olmasıdır. Kayıhanlılar’ın dış politika meselelerinde Kayıhanlılar’ı temsil etmekle görevlendirilen bir şahsiyettir. Saray adabı olarak resmi kabul ve ziyaretlerdeki merasimi, teşrifatı (protokolü) ve törenlerde uygulanan davranışları iyi bilirdi. Sözlü iletişimi, ifade kabiliyeti yüksek olan Saru Batu Savcı Bey’in etkileme ve ikna yeteneği çok güçlüydü. Konya Selçuklu Sultanı’na özellikle Saru Batu Savcı Bey’in gönderilmesinde pozitif enerjisi, bilgi birikimi ve muhakeme gücüyle diplomatik iletişim yeteneğinin etkili olduğu muhakkaktır.

Hairdesigner
31-03-08, 05:01
Şemsi Paşa </B>
Hakkında Yazılanlar

1.Şemsi Paşa, Arnavudluk ve İttihad - Terakki
El Hakku Ya'lu Vela Yu'la Aleyh
Müfid Şemsi
Nehir Yayınları / Hatıralarla Yakın Tarih Dizisi

İttihad ve Terakki'nin çoğu sıkıyönetimle geçen on yıllık iktidarı dönemindeki baskıcı idaresi sırasında, bu söylenenlere kimsenin cevap vermesi mümkün değildi. Ancak "bir şey kemale erdikten sonra zevali başlar" kaidesince onların da sonları geldi; parti feshedildi, ileri gelenleri yurt dışına kaçtılar. İşte bu dönemde, sindirilmiş olan muhalifler kendilerini savunmak, eski
yönetimi eleştirmek için istediklerini söylemeye, yazmaya başladılar. Genellikle tenkitlerinde aynı aşırılıklara onlar da düştüler. Elinizdeki bu kitapta merhum Şemsi Paşa'nın oğlu Müfid Şemsi Bey babası hakkındaki iddialara cevaplar veriyor ve İttihad ve Terakki yönetimini eleştiriyor. Yani konu başka bir perspektiften veriliyor.

Hairdesigner
31-03-08, 05:01
Tahsin Paşa </B>
Tahsin Paşa'nın Yıldız Hatıraları
Boğaziçi Yayınları / Hatıra Dizisi

Şahsiyet ve rolü çok münakaşa edilmiş kişilerin başında Sultan Abdülhamid gelir. Kimine göre "Kızıl", kimine göre "Gök" Sultan. Münakaşa hala sürüp gitmekte ve padişahın kusurları da ortaya dökülmektedir. Tarihin hesabı ise kronolojiktir. Şöyle ki "33" yıl hükümdarlık yapan sultanı ittihatçılar "biz senden daha iyi idare ederiz", iddiasıyla 1908'de tahttan indirdiler. 1919'da yani 10 sene sonra ise, Yunanlılar İzmir'i işgal ediyorlardı.

TAHSİN PAŞA'NIN YILDIZ HATIRALARI
SULTAN ABDÜLHAMİD
Boğaziçi Yayınları s.117-118

Sultan Abdülhamid'in en büyük emeli devletin borçlarını ödemek idi. Bir zamanlar Avrupa devletleri borçlar meselisinden dolayı umur-ı maliyemize müdahaleye kalkmışlardı. Sultan Hamid buna meydan vermemek ve alacaklılara emniyet- bahş bir çare olmak üzere Düyun-u Umumiye İdaresi, mahiyeti itibariya az çok bir müdahale demek idiyse de bundan daha fenasına nisbetle gene bir çare-i salah sayılabilirdi.

Cumhuriyet Hükümetinin çok meşkur bir gayretle meydandan kaldırdığı bu Düyun-ı Umumiye, o devirde devletlerin fiili müdahalelerine kısmen mani olduğu için memlekete ifa olunmuş bir hizmet demekti. İtaraf etmeli ki, bunun husulüne Sultan Hamid'in azim ve iradesi sebeb-i yegane olmuştur. Böyle iken Said Paşa bunu kendisinin muvaffakiyeti olmak üzere tasvir etmektedir.

Hairdesigner
31-03-08, 05:02
Tunuslu Hayrettin Paşa . </B>
Tunuslu Hayrettin Paşa, II. Abdülhamit Han döneminde 4 Aralık 1878 - 29 Temmuz 1879 tarihleri arasında sadrazamlık yapmış Osmanlı devlet adamıdır.
X

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Tunuslu Hayreddin Paşanın Hatıraları
Açıklamalı Tarihi Belgeler
Muhammed Salah Mzali, Jean Pignon
Nehir Yayınları / Hatıralarla Yakın Tarih Dizisi

Tunuslu Hayreddin Paşa tarafından bazen Fransızca, bazen Arapça, bazen de Türkçe olarak kaleme alınmış belgelerin bir araya getirilmesi ile ortaya çıkan
bu eser dört bölümden oluşmaktadır: Hatıralar, yazışmalar, görev notları, özel dosyalar.
.. Hayreddin Paşa gibi İstanbul'a sadrazam göreviyle gitmeden önce Tunus'un politik hayatında ön planda rol oynayan önemli bir kişinin elinden çıkmış, hiç yayınlanmamış belgeler sunabilmenin mutluluğunu paylaşıyoruz.

Hairdesigner
31-03-08, 05:02
Abdi Paşa (nişancı) - (17.12.1691) </B>
Osmanlı devlet adamı ve tarihçi. Asıl adı Abdurrahman’dır. İstanbul’un Anadoluhisarı semtinde dünyaya geldi. Doğum tarihi belli değildir.
Eğitim ve öğretimini Enderun-ı hümayunda tamamladı. 1648’de Saray-ı Hümayunun Büyük Oda kısmında ilk resmi vazifesine başladı. İki sene sonra Seferli Koğuşuna atandı. Bu vazifede 1659’a kadar kalan Abdi Paşa, Has Oda’ya tayin edildi. 1665’te tuğra çekme vazifesi verildi. 1668’de sır katipliğine getirilen Abdi Paşa ertesi sene Temmuz ayında vezirlik rütbesi ile nişancılık nasbına tayin edilerek saraydan ayrıldı. Uzun süre bu vazifede kalan Abdi Paşa Çehrin Seferi sırasında İstanbul kaymakamı oldu (1678). Ertesi sene dördüncü vezirliğe terfi etti. İkinci vezir iken 1682’de Basra valiliğine tayin edildi. On sene kadar çeşitli illerde valilik yaptı. 1690’da Kandiye, sonra Sakız muhafızlığına getirildi. Sakız muhafızı iken 1692 yılında vefat etti.

ESERLERİ

Abdi Paşa, devlet hizmetleri dışında Vekayiname adlı Osmanlı tarihi ile meşhur olmuştur. Bu eserini Has Oda’da vazifeliyken Dördüncü Mehmed Hanın isteği üzerine yazmaya başlamıştır. Eserin dili oldukça sade olup, üslubu güzeldir. Dördüncü Mehmed Han zamanı için birinci derecede kaynak olan bu eser, daha sonraki tarihçiler tarafından kullanılmıştır. Eser henüz yayınlanmamış olup, yazma nüshası Topkapı Sarayı Kütüphanesinde mevcuttur.

Abdi Paşanın, ayrıca edebi sahada da çalışmaları vardır. Abdi mahlası ile yazdığı şiirlerini bir Divan’da toplamıştır. Ayrıca Ka’b bin Züheyr’in Kaside-i Bürde’sine ve Divan-ı Urfi’deki bazı şiirlere şerhler yazmıştır.

Hairdesigner
31-03-08, 05:03
Abdi Paşa (nişancı) - (17.12.1691) </B>
Osmanlı devlet adamı ve tarihçi. Asıl adı Abdurrahman’dır. İstanbul’un Anadoluhisarı semtinde dünyaya geldi. Doğum tarihi belli değildir.
Eğitim ve öğretimini Enderun-ı hümayunda tamamladı. 1648’de Saray-ı Hümayunun Büyük Oda kısmında ilk resmi vazifesine başladı. İki sene sonra Seferli Koğuşuna atandı. Bu vazifede 1659’a kadar kalan Abdi Paşa, Has Oda’ya tayin edildi. 1665’te tuğra çekme vazifesi verildi. 1668’de sır katipliğine getirilen Abdi Paşa ertesi sene Temmuz ayında vezirlik rütbesi ile nişancılık nasbına tayin edilerek saraydan ayrıldı. Uzun süre bu vazifede kalan Abdi Paşa Çehrin Seferi sırasında İstanbul kaymakamı oldu (1678). Ertesi sene dördüncü vezirliğe terfi etti. İkinci vezir iken 1682’de Basra valiliğine tayin edildi. On sene kadar çeşitli illerde valilik yaptı. 1690’da Kandiye, sonra Sakız muhafızlığına getirildi. Sakız muhafızı iken 1692 yılında vefat etti.

ESERLERİ

Abdi Paşa, devlet hizmetleri dışında Vekayiname adlı Osmanlı tarihi ile meşhur olmuştur. Bu eserini Has Oda’da vazifeliyken Dördüncü Mehmed Hanın isteği üzerine yazmaya başlamıştır. Eserin dili oldukça sade olup, üslubu güzeldir. Dördüncü Mehmed Han zamanı için birinci derecede kaynak olan bu eser, daha sonraki tarihçiler tarafından kullanılmıştır. Eser henüz yayınlanmamış olup, yazma nüshası Topkapı Sarayı Kütüphanesinde mevcuttur.

Abdi Paşanın, ayrıca edebi sahada da çalışmaları vardır. Abdi mahlası ile yazdığı şiirlerini bir Divan’da toplamıştır. Ayrıca Ka’b bin Züheyr’in Kaside-i Bürde’sine ve Divan-ı Urfi’deki bazı şiirlere şerhler yazmıştır.

Hairdesigner
31-03-08, 05:03
Abdurrahman Şeref ( 1853)- (1925) </B>
Devlet adamı, tarihçi ve Osmanlı Devletinin son vak’anüvisti. 1853'te İstanbul’da doğdu. 1925'te öldü. İlk tahsiline Eyüp mahalle mektebinde başladı. Eyüp Rüşdiyesinde okudu. Bundan sonra 1873’te Mekteb-i Sultaniyi yani Galatasaray Lisesini bitirdi. Mahrec-i Aklam adlı mektebe umumi tarih hocası oldu. Bu vazifesinden sonra da Mekteb-i Sultanide daha sonra da, Muallim Mektebinde umumi tarih hocalığı yaptı.Daha sonra Mülkiye Mektebine müdür oldu. Burada genel coğrafya, Osmanlı tarihi, İslam tarihi, istatistik ve ahlak dersleri okuttu. Sonra da Darülfünuna devletler tarihi hocası oldu. Pekçok yerde hocalık ve müdürlük vazifeleri yaptıktan sonra, Defter-i Hakani Nezaretine, A’yan meclisi üyeliğine, Maarif Nazırlığına tayin edildi. İki defa Maarif Nazırı oldu. Bu vazifesinin yanında telif edilen eserleri tetkik komisyonu üyeliği, vak’anüvistlik, Tarih-i Osmani Encümeni Reisliği ve A’yan Heyeti ikinci reisliği gibi vazifeler verildi.

Birinci Dünya Savaşından sonra İttihat ve Terakki hükumeti iktidardan çekilince yeni kurulan Müşir İzzet Paşa kabinesinde önce Posta ve Telgraf Nazırı sonra da Devlet Şurası başkanı oldu. Salih Paşa kabinesinde önce vekaleten sonra da asaleten Maarif Nazılırlığı yaptı. Salih Paşa istifa edince açıkta kaldı. Kuvay-ı Milliye İstanbul’a gelip A’yan Heyeti kaldırılınca, Abdurrahman Şeref’in a’yan üyeliği sona erdi. Türkiye Cumhuriyeti Büyük Millet Meclisinin ikinci seçim devresinde, 1923’te İstanbul Milletvekili oldu. Ankara’ya gidip Kızılay’a başkan seçildi. Milletvekilliği sırasında hastalandı ve İstanbul’a döndü. 1925’te öldü. Mezarı Edirnekapı’dadır.
Devlet adamlığından ziyade tarihçiliği ile meşhur olan Abdurrahman Şeref, saliseden balaya kadar bütün rütbeleri kazanmıştı.

ESERLERİ

Fezleke-i Tarihi Düvel-i İslamiye (İslam Devletleri tarih özeti), Tarih-i Devlet-i Osmaniye, Fezleke-i Tarih-i Devlet-i Osmaniye, Zübdet-ül-Kısas, Tarih-i Asr-ı Hazır (Yaşadığımız asrın tarihi), Harb-i Hazırın Menşei (Birinci Dünya Harbinin sebeplerine dairdir), Sultan Abdülhamid-i Sani’ye Dair, Tarih Muhasebeleri, Umumi Coğrafya-yı Umrani, İlm-i Ahlak ve İstatistik, Lütfi Tarihi’nin sekizinci cildini hazırlamış ve Tarih-i Osmani Encümeni ve Türk Tarih Encümeni mecmualarında pekçok makaleleri neşredilmiştir.

Hairdesigner
31-03-08, 05:03
Agop Ayvaz </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Tiyatro, Agop Ayvaz’ı uğurladı
www.ntv.com.tr 05 Ekim 2006

Tiyatro adamı Agop (Hagop) Ayvaz’ın cenaze töreni bugün (5 Ekim Perşembe) Feriköy Surp Vartanats Ermeni Kilisesi’nde gerçekleştirildi ve sanatçının naaşı Şişli Ermeni Mezarlığı’na defnedildi.

İSTANBUL - Agop Ayvaz, Birinci Dünya Savaşı yıllarından günümüze uzanan asırlık ömrü boyunca toplumumuza, özellikle de Osmanlı Tiyatrosu’na büyük hizmetler sunmuştu.

Yıllarca tiyatroya emek veren, Türkiye’deki ilk Ermenice tiyatro dergisi olan ‘Kulis’i 50 yıl boyunca kesintiye uğratmadan yayımlamayı başaran Ayvaz, 29 Eylül Cuma günü hayata gözlerini yumdu.

ÜSTÜN AKMEN: TİYATRO İÇİN BÜYÜK KAYIP

Tiyatroyla onikisinde tanışıp, onsekizinde oyuncu olarak işe başlayan, Türk Tiyatrosunun belki de son yaşayan tanıklarından 1911 doğumlu Agop Ayvaz’ın ölümü üzerine bir açıklama yapan Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Türkiye Merkezi Başkanı Üstün Akmen, “Agop Ayvaz Türk Tiyatrosu için unutulmayacak bir markaydı. Türk tiyatro tarihinin bu ulu çınarı Naşit Özcan, Baltazar ve Karakaş ile aynı sahneyi paylaşmış canlı bir tarih, son günlerine kadar seyirci koltuğunda sahne tozu yutmayı sürdüren mümtaz bir tiyatro tutkunuydu,” dedi.

Agop Ayvaz’ın 1946 yılında iki arkadaşıyla birlikte “Kulis” adlı haftalık, Ermenice tiyatro dergisi çıkarmaya başladığına ve bu yayının eksilmeyen bir heyecanla tam 50 yıl sürdüğüne de değinen Akmen, “Esasında Agop Ayvaz’ın tiyatro sevdasını oyunculuk ve dergicilikle sınırlı tutmamak gerekli. Türk tiyatrosunu kuran, emek veren kişilerin mezarlarının bakımını da gönüllü olarak o üstlenmişti. Agop Ayvaz’ın eski tiyatrocuların mezarlarına ilgisi, zaman içinde Şişli Ermeni Mezarlığı’yla da sınırlı kalmadı. Haldun Taner’in, Neyyire Neyir’in ve diğerlerinin mezarlarını da ziyaret ederek, gerekirse bakımlarıyla bizzat uğraşırdı,” dedi.

Akmen, Agop Ayvaz’ı, “Işıklar içinde yatsın” sözleriyle yad etti ve Agop Ayvaz’ın ölümünün Türk Tiyatrosu’nun olduğu kadar Ermeni tiyatrosever vatandaşlarımızın da kaybı olduğunu sözlerine ekledi.

Hairdesigner
31-03-08, 05:03
Ahmet Muhtar Paşa ( 1861)- (16.03.1926) </B>
Yazar, tarihçi, tümgeneral ve ilk Askeri Müze Müdürüdür.1861 yılında İstanbul'da doğdu. Kolağası Hasan Bey'in oğlu ve yazar Sermet Muhtar Alus'un babasıdır. 1880 yılında Harp Okulundan topçu subayı, 1883 yılında Harp Akademisinden Kurmay Yüzbaşı olarak mezun oldu. Harp Okulunda ve Topçu Okulunda görev aldı. 1908 yılında Tümgeneralliğe yükselerek Askeri Müzeye ilk müdür olarak atandı. Bir depo halinde olan Askeri Müzeyi kuran kişi olarak tanınır. Yeniçeri giysilerini Askeri Müzeye taşıttı. Silah tetkiki için bütün Avrupa şehirlerini dolaştı. 16 Mart 1926 tarihinde 65 yaşında iken İstanbul'da vefat etti.

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982 sf.21

Hairdesigner
31-03-08, 05:04
Ahmet Rasim ( 1865)- (21.09.1932) </B>
1865'te İstanbul' da doğan Ahmet Rasim Ahmed Mithat'ın yönlendirmesiyle basın hayatına atıldı; makale, sohbet, şiir ve çevrilerini çeşitli dergi ve gazetelerde yayımladı. Cumhuriyet döneminde İleri, Vakit, Akşam ve Cumhuriyet gazetelerinde yazdı.

Ders kitapları ve çevirileri dışında 140 kadar yapıtı vardır. Roman ve öykülerinde İstanbul hayatına dair ilginç betimlemelere rastlanır. Liselerde okutulmak üzere yazdığı Resimli ve Haritalı Osmanlı Tarihi (1910-1912; bu dört ciltlik yapıt 1966'da yeni harflerle Meydan gazetesinde yayımlandı), “faide” başlığı altında ve dipnotlarıyla önemlidir. Şehir Mektupları'nda (4 cilt, 1910-1911) II. Abdülhamit döneminin İstanbul'unu büyük bir gözlem yeteneği, sade ve kıvrak bir üslupla anlatır.

En büyük özelliği, yazılarını bir sohbet havası içinde yazması ve okurunu daha ilk cümleden kucaklamasıdır. Çeşitli yazınsal akımların dışında kalarak kendine özgü bir üslup ve ironiyle ortaya koyduğu yapıtlar geniş bir kitlesi tarafından zevkle okunan Ahmet Rasim altmış kadar da şarkı bestelemişti.

Gazeteci, tarihçi, yazar Ahmet Rasim 21 Eylül 1932’de Heybeliada' daki evinde öldü.

Romanya Mektupları
Bütün Eserleri 5
Ahmet Rasim
Arba Yayınları / Ahmet Rasim Bütün Eserleri

...Romanya Mektupları gezi izlenimlerini anlatan bu türdeki tek kitabıdır. 1. Dünya Savaşı yıllarında Romanya Cephesi'ndeki Osmanlı Ordusu'nun başarılarını kutlamak ve askere tütün vs. hediyeler dağıtmak için Tasvir-i Efkar gazetesinin yazarı olarak cepheye giden Ahmet Rasim, cephe ve cephe gerisini, çeşitli uluslardan askerlerin ilşkilerini keskin gözlemciliği ve kendine has
üslubuyla yazmışdı. Yazılar önce Tasvir-i Efkar gazetesinde yayınlanmış ve daha sonra 1917 yılında kitap haline gelmiştir.
...Falih Rıfkı Atay'ın Suriye Cephesini anlatan "Zeytindağı" ve Ahmet Rasim'in Romanya Cephesini anlatan "Romanya Mektupları" bu türün başlıca örnekleridir.

Hairdesigner
31-03-08, 05:04
Ahmet Refik </B>
ESERLERİ

1.Eski İstanbul Manzaları
(1553-1839)
Ahmed Refik
Timaş Yayınları / Osmanlı Dizisi

Osmanlı'nın ihtişamını ancak İstanbul gibi muhteşem bir şehir yansıtabilir. Başka bir ifadeyle İstanbul ile Osmanlı, aşıkla maşuk gibidir. Dünkü medeniyetimize göz attığımız zaman bu dünya başkentini övmek için şairlerin en güzel şiirlerini terennüm ettiklerini görüyoruz. Başka delil aramaya ne gerek var; sırf "İstanbul Türkçesi", "İstanbul Efendisi" sözleri bile bu şehrin
özelliklerini ve güzelliklerini ortaya kor. Bir zamanlar dünyaya hükmeden padişahların içinde oturduğu, Avrupa krallarına taç giydiren vezirlerin ikamet
ettiği, dünyaya ilim ve irfan ışıkları saçan alimlerin ve şairlerin, ilim ve şiir buketleriyle süslediği İstanbul'u tarihi ve tabii güzellikleriyle tanımak, eski İstanbul'dan yeni manzaraları seyretmek istiyorsanız elinizdeki kitap size en sağlam kılavuz olacaktır.

Hairdesigner
31-03-08, 05:04
Ahmet Refik Altınay ( 1881)- (10.10.1937) </B>
Tarihçi, yazar, şair, Darülfünun Tarih Müderrisi ve yüzbaşıdır.1881 yılında Beşiktaş'ta doğdu.Kethüda Ürgüplü Ahmed Ağa'nın oğludur.İlk öğrenimini Vişnezade İlkokulunda, orta öğrenimini Beşiktaş Askeri Ortaokulunda ve Kuleli Askeri Lisesinde gördü.1898 yılında Harp Okulundan piyade birincisi olarak mezun oldu.Küçük yaşta teğmen çıktığı için kıtaya gönderilmeyip öğretmen sınıfında bırakıldı.Toptaşı ve Soğukçeşme Askeri Ortaokullarında 4 yıl süre ile Coğrafya Öğretmenliği yaptı. 1902 yılında Harp Okuluna Fransızca, 1908 yılında tarih öğretmeni oldu. Tercüman-ı Hakikat ve Millet gazetelerinde başyazarlık yaptı. 1909 yılında Genelkurmay Başkanlığı Yayın Şubesinde çalışırken Askeri Mecmuayı yönetti.1909 yılında kurulan Tarihi Osmani Encümenine üye seçildi. Fransa'ya tarihi araştırmalar için bir kurulla birlikte gitti.1912 yılında Balkan Savaşında Askeri Sansür Müfettişi oldu.1913 yılında gözleri bozuk olduğu için yüzbaşı iken emekliye ayrıldı.1918 yılında İstanbul Darülfünun Osmanlı Tarihi Öğretmenliğine, 1919 yılında Türkiye Tarihi Müderrisliğine atandı.Türk Tarih Encümeninde görev aldı.1924-1927 yılları arasında bu encümenin başkanlığını yaptı.1932 yılında I.Tarih Kongresine katıldı.1933 yılında Üniversite Öğretmenliğinde kadro dışı bırakıldı. 10 Ekim 1937 tarihinde İstanbul'da 56 yaşında iken zatürreden vefat etti.Mezarı Büyükada'da Tepeköy Mezarlığındadır. 116 eseri vardır.

Kaynak :Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982

Hairdesigner
31-03-08, 05:05
Ali Birinci ( 25.08.1947) </B>
PROF. DR. ALİ BİRİNCİ

25 Ağustos 1947'de Hendek'te (Sakarya) Balıklı Şeyh köyünde doğdu. Babası Şeker(1925- 1993), annesi Müzeyyen Hanım(1924- 1977) tütün ziraatiyle geçiniyordu.

Ali BİRİNCİ İlk mektebin ilk üç senesini köyünde, son iki senesini Hendek'te okudu. Cumhuriyet İlkokulunu (1960), Hendek Orta Okulunu (1963), Ankara Polis Kolejini(1966) bitirdi. Polis Enstitüsü 1. sınıfından ayrılarak A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi, İktisat ve Maliye Bölümünden mezun oldu (1973),

Emniyet Genel Müdürlüğünde (1973 - 1976), Cumhuriyet Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi (Sivas) Tarih Bölümünde çalıştı (1976 - 1988). 30 Haziran 1988'de Polis Akademisinde vazifeye başladı. Türk Siyasi Tarihi ve İnkılâp Tarihi dersleri veriyor. 18 Haziran1986' da, Hürriyet ve İtilâf Fırkası başlıklı doktorasını verdi. 1993' de doçent, 2000' de Yakınçağ Tarihi profesörü oldu.3 Ekim 1989-25 Eylül 1990 arasında Fransa’da Paris’te meslekî çalışmalarda bulundu.25 Eylül 2002-28 Temmuz 2004 devresinde Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi’nde ders verdi ve Üniversitenin dergisi Sosyal Bilimler’i dokuz sayı çıkardı ve bu arada Kırgızca ve Rusça kurslarına devam etti.
Ali Birinci yazı hayatı 1968 senesinde şiirle başladı ve ilk şiiri o zaman Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde bulunan öğrenci derneklerinden Hür Düşünce Kulübü ‘nün yayın organı Millî Düşünce dergisinde ( Ocak 1968) çıktı. Daha sonra Fikir ve Sanatta Hareket dergisinde ilk denemeleri ve diğer şiirleri basıldı. Doktora tezini verdikten ( 18 Haziran 1986) sonra bilhassa Tarih ve Toplum, Dergâh, Yeni Türkiye, Polemik, Türk Yurdu ve Kebikeç ile Müteferrika dergilerinde yakın devrin siyasî hayatı, tarihî şahsiyetleri ve yazarları hakkında yazılar yazdı ve bu yazılarının 1999 senesi sonuna kadar neşredilmiş olanları Dergâh yayınları tarafından üç cilt hâlinde bastırıldı. Bu arada başka yazarların eserlerinden yirmi kadarını baskıya hazırladı.

KİTAPLARI ve MAKALELERİ:

I-KİTAPLARI:

1-Hürriyet ve İtilaf Fırkası, İstanbul, 1990, 300 s. Dergâh Yayınları.
2- Matbuat Âleminde Birkaç Adım, İstanbul 1992, 68 s. Emek Matbaacılık
3- Müverrih-i Mâderzâdın Fülânnâmesi, İstanbul 1994, 87 s. Emek Matbaacılık
4- Tarihin Gölgesinde, İstanbul, 2001, 456 s. Dergâh yayınları
5- Tarih Yolunda, İstanbul, 2001, 328 s. Dergâh yayınları
6- Tarih Uğrunda, İstanbul, 2001, 270 s. Dergâh yayınları

II-BASKIYA HAZIRLADIĞI KİTAPLAR:

1- Abdülmecid Fehmi (Derin), Manastır’ın Unutulmaz Günleri (Haz. Ayşe Şen-Ali Birinci), İzmir , 1993 , 44 s.
2 Selim Nüzhet Gerçek (Haz. Ali Birinci- İsmail Kara) İstanbul'dan Ben de Geçtim, İstanbul 1997 296 s. Kitapevi
3- Mahalle Mektebi Hatıraları (Haz. İsmail Kara-Ali Birinci) İstanbul, 1997 194 s. Kitabevi ;İkinci baskı :İstanbul, 2005 ,467 s. Dergâh Yayınları
4- "Kamil Kepecioğlu" Tarih Lûgatı,(Haz.Ali Birinci) Ankara, 1999 365 s. 21.Yüzyıl Yayınları s. IV-X
5- "Mehmet Behçet Yazar" Edebiyatçılar Âlemi(Haz.Ali Birinci) Ankara 1999, 344 s. 21. Yüzyıl Yayınları.
6- Süleyman Necati Güneri (Haz. Ali Birinci),Hatıra Defteri, (İstanbul, 1999) 118s.Dergâh Yayınları
7- Mahmut Nedim Bey, Arabistan'da Bir Ömür (Ali Birinci), İstanbul, 2001 228 s. İsis yayınları.
10- Kamil Su, Karaosmanoğlu Halit Paşa (Haz:Ali Birinci), Manisa, 2002 96 s. Celal Bayar Üniversitesi Yayını
11-Ahmet Kemal Üçok,Görüp İşittiklerim (Haz.Ali Birinci), Ankara,2002 591 s.Okuyan Adam Yayınları
12-Ahmet Kemal Üçok,Çankırı Coğrafyası (Haz.Ali Birinci), Ankara ,2002 205 s.Okuyan Adam Yayınları
13-Hasan Üçok,Çankırı Tarih ve Halkiyatı (Haz.Ali Birinci), Ankara,2002 435 s.Okuyan Adam Yayınları
14-Tahsin Nahit Uygur ,Çankırı Halk Edebiyatı (Haz.Ali Birinci),Ankara ,2002 248 s. Okuyan Adam Yayınları
15-Zeki Mesud Alsan,Mustafa’nın Romanı-Memleket Çocuğu (Haz.Ali Birinci), Ankara,2002 239 s. Vadi yayınları
16-Osman Turan (Haz. Ali Birinci),Ankara,2003, 252 s. Alternatif Yayınları
17-Turhan Yörükan-Ayda Yörükan, Üniversitede İlim ve Ahlak (Haz. Ali Birinci),Ankara ,2003 256 s. Vadi yayınları
18- Zeki Mesud Alsan , Mustafa’nın Romanı- Hürriyet Pervanesi (Haz.Ali Birinci) , Ankara , 2006 , 280 s. Vadi Yayınları
19-Mehmet Selâhattin , Bildiklerim ( Cüneyd Okay ile)), Ankara , 2006 , 196 s. Vadi Yayınları
20- M.Şerif Korkut, Hayattan Çizgiler-Tanıdıklarım (Haz.Ali Birinci) , İstanbul, 2006 , 112 s. Ötüken yayınları

ŞİİRLERİ ve MAKALELERİ:
1968

1-“ Özlem”( şiir), Millî Düşünce, Sayı. ( Ocak 1968), s.15; Sonbahar adıyla tekrar basıldı ( Fikir ve Sanatta Hareket, Sayı. 47, Kasım, 1969, s. 25).
2-“ Sevgiliye”( şiir), Fikir ve Sanatta Hareket, Sayı. 36 ( Aralık 1968), s.25

1969

1-“ Gecede” (şiir), Fikir ve Sanatta Hareket, Sayı. 40( Nisan 1969), s. 22

1970

1-“ Bir Dosta Mektuplar ( deneme, Ali Nurettin imzasıyla), Fikir ve Sanatta Hareket, Sayı. 53 ( Mayıs 1970), s. 17; Sayı. 55( Temmuz 1970), s. 9; Sayı. 56 ( Ağustos 1970), s. 8


1971

1-“Türkiye Tarihinde ilk Halk Hareketleri “,Fikir ve San’atta Hareket, Sayı.71(Kasım 1971),s.8- 10

1982

1-“Türk Tarımına Hizmet Eden A. Faik Kurdoğlu”, Karınca, Sayı. 545, (Mayıs 1982), s. 29- 30

1983

1."1. Meşrutiyet Meclis-i Mebusanında Hükümete Yöneltilen Tenkitler", Sanat Bilim ve Kültürde Orkun. Sayı.8 (Şubat 1983) s.22- 25

1984

1."Halil Rifat Paşa'nın Tenbihnameleri", C.Ü.Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı.3 (Sivas, 1984)s. 13- 24
2."Elazığ'da Bir Kollokyum" Hakikat ,Gazete, Sivas, 4- 11- 18 Haziran 1984

1986

1."Halil Rifat Paşa'nın Hayatı, Eserleri, Şahsiyeti" (Ahmet Turan Alkan'la), C.Ü.Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı.7 (Kasım, 1986)s. 97- 118

1987

2.Tokat Tarihçisi Halis Turgut Cinlioğlu (1901- 31 Mayıs 1982) Türk Tarihinde ve Kültüründe Tokat Sempozyumu, 2- 6 Temmuz 1986 (Ankara, 1987), s.483- 486
3."Abdullah Cevdet" Tarih ve Toplum, Sayı.40 (Nisan 1987)s. 58- 63
4."Hürriyet ve İtilâf Fırkası" Tarih ve Toplum, Sayı.41(Mayıs 1987)s.17- 24
5."Şükrü Hanioğlu'nun Bir Siyasal Düşünür Olarak Abdullah Cevdet Kitabıyla İlgili Tartışmaya son cevabı" Tarih ve Toplum, Sayı.47 (Kasım 1987)s.61- 64

1988

1."İttihat ve Terakki Cemiyeti kuruluşu ve ilk Nizamnamesi" Tarih ve Toplum, Sayı.52 (Nisan 1988)s.17-23
2."İttihat ve Terakki'nin İlk Risalesi: Vatan tehlikede" Tarih ve Toplum, Sayı.54 (Haziran 1988)s.9- 14
3."Bir Köy Adlı Risale" Tarih ve Toplum, Sayı.57 (Eylül 1988)s.58- 59
4."Jön Türklüğün Tarihine Dair Dikkate Değer Bir Kitap Hakkında" Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı.56 (Ekim 1988)s. 160- 171
5-Orhan Koloğlu’nun II. Abdülhamid Hakkındaki Kitabı Münasebetiyle”,Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sayı.14(Şubat 1988)s.42- 46

1989

1."Trabzon'da Matbuat ve Neşriyat Hayatı, Trabzon Kültür Sanat Yıllığı (88- 89)'İstanbul, 1989,s.173- 188
2."Çalışkan Kardeşler Cemiyeti", Tarih ve Toplum, Sayı.64 (Nisan 1989)s.12- 14
3."Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması Münasebetiyle: Hayreddinler Hakkında" Tarih ve Toplum, Sayı.64(Haziran 1989)s.64- 65
4."II. Meşrutiyette Resim Yasakları" Tarih ve Toplum, Sayı.67(Temmuz 1989)s.24- 27
5."Rıza Tevfik'in Bir Konferansı", Tarih ve Toplum, Sayı.69(Eylül 1989)s.33- 35
6."Mustafa Suphi Hakkında Belgeler", Tarih ve Toplum, Sayı.70 (Kasım 1989)s.36- 38
7-“Bir Şahsiyet Abidesi Olarak Mehmet Akif Ersoy”,Milli Eğitim, Sayı.83(Mart 1989)s.27- 28

1990

1. "Tarih Kaynakların Neşrine dair Örnekler ve Düşünceler" Tarih Metodoloji ve Türk Tarihinin Meseleleri Kollokyumu, Elazığ, 1990, s.263- 271 (Ayrı basım)
2. "Sadık Vicdanî" (İsmail Kara ile) Tarih ve Toplum, Sayı.78(Haziran 1990)s.35- 38
3. "Bulgaristan'da 120 Yıllık Türk Gazeteciliği Böyle midir?" Tarih ve Toplum, Sayı,85(Ocak 1990)s.35- 38

1991

1. "Bir Serencam-ı Harb'in Talihsiz Serencamı" Tarih ve Toplum, Sayı.86 (Şubat 1991)s.57- 59
2. "Bir Jöntürk'ün Sergüzeşti: Lütfi Fikri Bey'in Günlüğü" Dergâh, Sayı.18(Ağustos 1991)s. 16- 20
3. "Türkiye'de Mektep tarihçiliği ve Mirat-ı Mekteb-i Tıbbıye'nin Yeni Neşri" Dergâh, Sayı.20(Ekim 1991)s.21-22
4. "Ali Ekrem Bolayır'ın Hatıraları" Dergâh, Sayı, 21 (Kasım 1991)s.18

1992

1. "Osmanlı İttiahat ve Terakki Cemiyetinin II. Meşrutiyet Sonrasındaki İlk Nizamnamesi", Tarık Zafer Tunaya'ya Armağan, İstanbul, 1992, s.409- 437
2. "Leskovikli Mehmed Rauf ve Eseri: İttihat ve Terakki Cemiyeti Ne idi?" Tarih ve Toplum, Sayı.100(Nisan 1992)s.57- 60
3. "Şerif Paşa'nın Rüyası", Dergâh, Sayı.28(Haziran 1992)s.18
4. "Volkan'ın Yeniden Neşrinin Düşündürdükleri" Dergâh, Sayı.29(Temmuz 1992)s.22
5. "Ali Kemali Aksüt'ün Filat Hatıraları", OTAM Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkez Dergisi, Sayı.4(1992)s.437- 466

1993
1. "Kelâmî Dergâhından Hatıralar Hakkında Birkaç Kelam" Dergâh, Sayı40(Haziran, 1993)s.22
2. "Matbuat Hatıralarımın Kararlılan Tarihi" Tarih ve Toplum, Sayı1118(Ekim 1993)s.61- 64

1994
1. "Kitabistan Mülkünün Sultanı: Ali Emiri Efendi" Dergâh, Sayı. 47(Ocak 1994)s.20
2. "Harputlu Hacı Hayri Bey" Dergâh, Sayı 48(Şubat, 1994)s. 19- 20
3. "Bay Alpay Kabacali'nin Cevap Niyetine Karaladığı Satırlarına Zoraki Bir Cevabımız" Polemik, Sayı.12 (Mart-Nisan 1994)s.69- 72
4. "Usulden ve Hasbilikten Nasipsiz Bir tenkide Zoraki Cevabımız" Polemik, Sayı.12(Mart-Nisan 1994)s.72- 76
5. "Tarih Usûlü Bakımından Küçük Ağa" Türk Yurdu, Sayı.80(Nisan 1994)s.51- 52
6. "Direktör Ali Bey" Dergâh, Sayı.50(Nisan, 1994)s.18- 19

1995
1. "Hassas Bir Mevzuda, Hassasiyetten Uzak Bir Kitap: Başlangıçtan Günümüz Türkiye'de Basın Sansürü" Kebikeç, Sayı.1(1995)s.91- 96
2. "Kitapçılık tarihimizden bir isim: Kaspar Efendi" Kebikeç, sayı.1(1995)s.27- 34
3. "Tahsin Nahit Uygur (1899- 1992) ve Kastamonu Matbuatı" Müteferrika, Sayı.7(Güz, 1995)s. 15- 20
4. "Meşrutiyet Matbuatı" Haz. Ali Birinci, Kebikeç, Sayı.2(1995)s.143- 147; Sayı.3(1996)s. 71- 76; Sayı.4(1996)s.39- 42;Sayı 5(1997)s.61-67: Sayı.6(1998)s.87-89
5. "Türk Siyasi Düşüncesinde İngilizperestlik" Yeni Türkiye, Sayı.3(Mart-Nisan 1995)s. 558- 564
6. "Mecelle Cemiyeti azasından Bağdat'lı Mehmed Emin Efendi" Dergâh, Sayı.64(Haziran 1995)s.16
7. "Habil Adem Pelister Hakkında" Toplumsal Tarih, Sayı.19(Temmuz 1995)s.54- 56

1996
1. "Server İskit" Kebikeç, Sayı. 3(1996)s. 57- 66
2. "Halim Sabit Şibay" Türkiye Cumhuruyeti Devletinin Kuruluş ve Gelişmesine Hizmeti Geçen Türk Dünyası Aydınları Sempozyumu Bildirileri: (23- 26 Mayıs 1996) Kayseri, 1996, s.135- 145
3. "Abdurrahman Nâcim"; Müteferrika, Sayı.8- 9(Bahar, Yaz 1996)s. 109- 116
4. "Burdur Muharriri Dr.M. Şerif Korkut" Türk Yurdu, Sayı. 106(Haziran 1996)s. 70- 71
5. "Türkçe'yi Sevmek İsteyenler için Bir Rehber" Türk Yurdu, Sayı.106(Temmuz 1996)s.14- 16
6. "Kemahlı Şeyh İbrahim Hakkı'nın Serencamı" Türk Yurdu, Sayı.110(Ekim 1996)s.3- 7
7. "Birgivi Risalesi: İlk Din Kitap Niçin ve Nasıl Basıldı?" Türk Yurdu, Sayı.112(Aralık 1996)s.13- 14
8. “Selim Nüzhet Gerçek”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1996 c.14 s. 25- 27

1997
1. "Jön Türklük Aleminden Biri İsim: İsmail Kemal Nam'ı Diğer Kemal Mithat" Türk Yurdu, Sayı.113 (Ocak 1997) s.14- 15
2. "Ali Münif Bey'in Hatıraları ve Tarihte Usulsüzlük" Türk Yurdu, Sayı.114(Şubat 1997)s.19- 20
3. "İstanbul Muharriri Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey" İstanbul Araştırmaları, Sayı.1(Bahar, 1997)s.87- 94
4. "Cumhuriyet'in İlk Şairi: Tarsusizade Münif'in Serencamı" Yeni Türkiye, Sayı.17(Eylül-Ekim 1997)s.679- 685
5. "Seyyid Abdülaziz ve Eseri" Türk Yurdu, Sayı.115(Mart 1997)s.24- 26
6. "Hariciye ile Mülkiye Arasında Mehmed Galib Bey" İstanbul Araştırmaları, Sayı.2(Yaz, 1997)s. 73- 89
7. Mehmet Bahaeddin Bey(B.Toven), Müteferrika, Sayı 11- 12 (Yaz, Güz 1997)s. 3-18
8. "Siyaset Meydanında Bir Dersiam: Hoca Ahmet Rasim Avni Efendi'nin Serencamı" İstanbul Araştırmaları, Sayı.3(Güz, 1997)s.163- 183
9. "Fanizade Ali İlmi Bey" İlmî Araştırmalar, Sayı.5(İstanbul, 1997)s.75- 80(Ayrı basım)
10. "Tebliğin Müzarekesi" İslam ve Modernleşme (İstanbul, 1997)s.315- 319
11. "Müzakere" (Cevdet Paşa Hakkında) Ahmet Cevdet Paşa, (Ankara 1997)s.58- 60
12. “Halim Sâbit Şibay”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1997 c. 15 s. 336- 337
13. “Şarki Türkistan Tarihinde Mehmet Emin Buğra”,Yeni Türkiye, Sayı.16(Temmuz-Ağustos 1997)s.1423- 1426

1998
1. "Garplılaşmanın İfrat Ucundaki Bir Adam: Ahmet Muhtar (Kevakibi)Bey" Türk Yurdu, Sayı, Sayı. 127-128 (Mart-Nisan 1998)s.27-33
2. "Hatırat Türündeki Kaynakların Tarihi Araştırmalardaki Yeri ve Değeri" Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı.41 (Temmuz 1998)s.611- 620
3. "Bâbıâlî'nin Tarih Mecmuaları(1943- 1965)" Türk Yurdu, Sayı.132 (Ağustos 1998)s.29- 38
4. Mehmed Suad Nam-ı Diğer Ali Suad'ın Hikayesi" İstanbul Araştırmaları Sayı, 4(Kış,1998)s.159- 180(Ayrı Basım)
5. "Edirne Hacı İzzet Efendi: Çay Tiryakilerinin Piri", Edirne: :Serhattaki Paytaht, İstanbul, 1998s.629-632
6. "Siyasileşmenin İlk Devresi"(24 Temmuz 1908- 11 Haziran1913) Yeni Türkiye, Sayı 23- 24(Eylül-Aralık 1998) 229- 239
7. “Ali Suat'ın Seyahatlerim , İsimli Kitabı”, Türklük Bilgisi, Sayı.1(Nisan,1998)s.7
8. "Kaşif Dehri'yi Keşfeden Var mı?" Türklük Bilgisi, Sayı.1(Nisan 1998)s.46
9. "Semih Mümtaz'ın İki Kitabı" Türklük Bilgisi, Sayı.2(Mayıs, 1998) s.7
10. "Kahire'de İstanbul Kahvesi Nerededir?" Türklük Bilgisi, Sayı.2(Mayıs, 1998)s.43 (Ali Tekinci müstearı ile)
11. "Çankırı Halkıyatı" Türklük Bilgisi, Sayı.3(Haziran, 1998)s.7
12. "Nevsal-i Milli'de Bir Bilmece" Türklük Bilgisi, Sayı.3(Haziran 1998)s.45(Ali Tekinci müstearı ile)
13. "Minel Bab İlel Mihrab" Türklük Bilgisi, Sayı.4(Temmuz 1998)s.9
14. "Yakın Tarihimizde Kâzımlar Meselesi" Türklük Bilgisi, Sayı.4(Temmuz 1998)s.45(Ali Tekinci Müstearı ile)
15. “Hoca Rasim Efendi”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1998 c. 18, s.507- 511

1999
1. "Türk Emniyet Teşkilatındaki İlkler" Polis Bilimleri Dergisi Sayı.3 (Nisan 1999)s.9- 16
2. "Dr.Fuat Sabit" Türk Yurdu, Sayı.139- 141(Mart-Mayıs 1999)s.45- 58
3. "Hüsnü Hamit Bey" Türk Yurdu, Sayı.142.(Haziran 1999)s.13- 17
4. "Mustafa Zühtü İnhan" Türk Yurdu, Sayı.143.(Temmuz 1999)s.8- 10
5. "Koca Sekbanbaşı Risalesinin Müellifi Tokatlı Mustafa Ağa (1131- 1219)" Prof Dr. İsmail Aka Armağanı İzmir, 1999s.105- 120
6. "Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyetinin Kuruluş ve İlk Nizamnamesi", Osmanlı, (Ankara, 1999)C.2s.401- 409
7. Şeyhü-l-Mebusin Ali Naki Efendi", Trabzon Tarihi Sempozyumu" (Tarbzon, 1999)s.423- 427
8. "Osmanlı Devletinde Firarilerin Muhakemesi" Türk Yurdu, s.148- 149 (Aralık 1999-Ocak 2000) s.335- 339 89
9. "Ahmet Akgündüz ve Tarih İlminde Ahlak Meselesi", Türk Yurdu, s.24- 26, s.148- 149(Aralık 1999-Ocak 2000)
10. “Meçhul Bir Karikatür Üstadımız; Yusuf Franko Paşa”, Osmanlı Basın Yaşamı Sempozyumu, Ankara, 1999, s. 169- 174
11. “Cehalete Methiye”, Türk Yurdu, Sayı 144, (Ağustos 1999), s. 7- 11
12. “The Foundation of the Union ad Progres and its First Regulation (1895)”, The Great Offoman-Turkish Civilisation, Ankara 1999, vol. I, p. 675- 681
Yapıtları ve Yaşamlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi’nde( İstanbul, 1999 Yapı Kredi Yayınları ) yazdığı maddeler:
1. Abdullah Paşa (Kölemen), I 19- 20
2. Ahmed Cevdet Efendi(Bergamalı), I, 113- 114
3. Ali Emiri Efendi, I, 209- 210
4. Ali Haydar Midhat, I, 212- 214
5. Ali Rıza Bey (Balıkhane Nazırı), I, 233- 234
6. Ali Şefkati, I, 237- 238
7. Arda, Hacı Adil, I, 244- 246
8. Bilgili, Ali İlmî Fânî, I, 324
9. Fahreddin Reşad (Rumbeyoğlu), I, 432
10. Halil Rıfat Paşa, I, 520- 521
11. İsmail Galib, I, 669- 670
12. Lütfi Fikri, II, 50- 51
13. Mehmed Ali Fethi (Rusçuklu), II. 104- 105
14. Mehmed Kadri Nasıh(Hoca), II, 144- 146
15. Mehmed Rauf (Leskovikli), II, 198- 199
16. Münir Paşa, II, 330- 332
17. Nur, Rıza, II, 372- 373
18. Refik Nevzad, II, 455- 456
19. Rey, Ahmet Reşit, II, 458- 459
20. Rıfat Bey(Mevlânzade), II, 461- 463
21. Şerif Paşa, II, 586- 588
22. Şibay, Halim Sabit, II, 592
23. Tek, Ahmet Ferit, II, 613- 614
24. Yeğena, Ali Münif, II, 673- 674

2000
1.“Server Rifat İskit”, TDV İslam Ansiklopedisi,2000, c. 22, s. 584- 585
2.“Kadı el-Hacc Mehmed Hurşit Efendi Kimdir” Dergâh, Sayı 124, (Haziran 2000) s. 16- 17
3.“Roman mı, Hatırat mı?”, Türk Yurdu, Sayı 153- 154, (Mayıs-Haziran 2000), s. 88- 91
4.“Erbilli Haşim Nahid’in Hikâyesi”, Türk Yurdu, Sayı 156 (Ağustos 2000), s. 5- 9
5.“Hasan Duman’ın Osmanlı-Türk Süreli Yayınları ve Gazeteleri(1828- 1928) İsimli Kitabının Neşri Hakkında”, Türk Yurdu, Sayı 157, (Eylül 2000) s. 61
6.“Ahmet Akgündüz ve Tarih İlminde Ahlak Meselesi”, Türk Yurdu, Sayı 148- 149, (Aralık 1999-Ocak 2000), s. 24- 26
7.“Osmanlı Devletinde Firarilerinin Muhakemesi”, Türk Yurdu, Sayı 148- 149 (Aralık 1999-Ocak 2000), s. 340- 346
8.“Yusuf Franko-Mechûl Bir Karikatür Üstadımız”, Gül Diken, Sayı 22, (Güz 2000), s. 22- 36

2001

1.“İsmail Hakkı İzmirli”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2001, c. 23, s. 530- 533
2.“İsmail Hakkı İzmirli”, Pax Ottomana-Nejat Göyünç Armağanı, Ankara - Haarlem 2001, s. 687- 733
3.“Ispartalı Hakkı Bey”, Türk Yurdu, Sayı 162- 163 (Şubat-Mart 2001), s. 72- 78
4.“Ahmet Haşim’i Artık Tanıyoruz”, Türk Yurdu, Sayı 162- 163 (Şubat-Mart 2001), s. 471- 472
5.“İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850- 1950) Hakkında”, Türk Yurdu, Sayı 162- 163 (Şubat-Mart 2001), s. 402- 403; Sayı 164 (Nisan 2001), s. 55- 56; Sayı 166, (Haziran 2001), s.51- 53; Sayı 167 (Temmuz 2001), s. 36-39
6.“Rumelihisarı’nda Bir Bektaşi Şeyh Ailesi”, Dergâh, Sayı 134 (Nisan 2001), s. 9- 11; aynı yazı: Mahmud Cevad, Maarif-i Umumiye Nezareti-Tarihçe-i Teşkilât ve İcraatı, (Haz. Taceddin KAYAOĞLU), Ankara 2001, s. XXXIX-L
7.“Ebülhindili Cafer Bey”, Teşkilât-ı Mahsusu Günleri, (Yazan; Hasene ILGAZ-Haz. Ali BİRİNCİ), Türk Yurdu, Sayı 165 (Mayıs 2001), s.44- 57; Sayı 166, (Haziran 2001), s. 34- 46
8.“Kabaklı Hocanın Ardından”, Türk Yurdu, Sayı 165, (Mayıs 2001), s. 41
9.“Biyografi Kitapları Ne İşe Yarar”, Dergâh, Sayı 137, (Temmuz 2001), s. 12- 13

2002

1.“31 Mart Vak’asının Bir Yorumu”, Türkler, Ankara 2002, c. 13, s. 193- 211;Genel Türk Tarihi, Ankara 2002, c. 7, s. 381- 414; İngilizcesi The Turks, (Ankara 2002), c. 4’de basılıyor.
2.“Ankara’nın Kitabiyat Mecmuaları”, Türk Yurdu, Sayı 176, (Nisan 2002), s. 111- 114
3.“Tarihçi Osman Turan”, Trabzon ve Çevresi Tarih Dil Edebiyat Sempozyumu Bildiriler Kitabı-Tarih, Trabzon 2002, s.1- 20
4.“Zeki Mesut Alsan- Hayatı ve Eserleri”, Türk Yurdu, Sayı. 181 ( Eylül 2002 ) s. 31- 40
5.“Ahmet Bedevi Kuran- Jön Türklüğün Tarihçisi”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi”, Sayı:12 ( Konya, 2002), s. 1- 37

2005

1-“Abdullah Battal- Taymas: Kazanlı Bir Âlimin Hayat Hikâyesi”,Journal of Turkish Studies-Türklük Bilgisi Araştırmaları, Festschrift in Honor of Orhan Okay, ,2005, Volume.30 -1,pp.171-195 Harvard University
2-“Kitap, İlim ve Üniversite Hakkında Düşünceler ve Tespitler”,Türk Yurdu,Sayı.211(Mart 2005) s.27-30
3-“ Türk Yurdu’ndan Hatıralar”,Türk Yurdu,Sayı.213 (Mayıs 2005)s.56
4-“Hareket Mecmuası (1939-1982)”,Türk Yurdu,Sayı.213 (Mayıs 2005)s.84-89
5-“İlim hayatında Köylüler ve Köylülük”,Türk Yurdu,Sayı.217 (Eylül 2005) s.7-12
6-“Namık Kemal Külliyatı Basılıyor”,Türk Yurdu,Sayı.219 (Kasım 2005) s.64-65
7-“Sultan Abdülhamid’in Hâtıra Defteri Meselesi”,Divan-İlmî Araştırmalar,Sayı.19 (2005-2) s.177-194
8- “ Canlanamayan Hâtıralar”, Müteferrika, Sayı. 27( Yaz 2005- 1), s. 73- 88

2006

1-“Nurettin Topçu’nun Sohbetlerinden Hatırda Kalanlar”,Hece, Sayı.109 (Ocak 2006)s.433-445
2-“Tarihçilikte Meslek Ahlâkı veya Ahlâksızlığın Tarihçiliği Meselesi”,Muhafazakâr Düşünce, Sayı.7 (Kış 2006), s.77-108
3- “Osmanlı Devletinde Matbuat ve Neşriyat Yasakları Tarihine Methal”,Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Sayı.7 (2006),s. 291-349
4-“Salican Agay bizi terk etti”, Türk Yurdu, Sayı.223 (Mart 2006) s.67-68
5-“Asya-yı Vusta Seyyahı Mehmet Emin Bey,”Türk Yurdu, Sayı.223 (Mart 2006) s.72-77
6-“Dr. Atıf Hüseyin ve Muhtırası”,Tarih Yazıları- Tuncer Baykara’ya Armağan, İstanbul,2006, s.93-104
7-“Mehmet Şerif Paşa-Osmanlıcılıktan Ayrılıkçılığa Bir Meşrutiyet Jöntürkünün Hikâyesi”,Ercüment
Kuran’a Saygı , Ankara, 2006,s. 59-71
8-“Trabzon’un Kültür Tarihinde Bir Aile:Bayraktarzâdeler”Baskıda
9-“Bitikçi Ali Rıza Bey”, Müteferrika, Sayı.29(Yaz 2006-1), s.89-96
10-“Ahmet Hamdi Paşa’nın Hayatı ve Eserleri “,Müteferrika, Sayı.29(Yaz 2006- 1), s.193- 209
11-“Sayın Sahaf Sami Önal’ın Tenkit Sanatına Katkıları”, Müteferrika, Sayı.29(Yaz 2006- 1), s.297- 305
12- “Sait Molla’nın Serencamı”, Müteferrika, Sayı.30 (Kış- 2006/2), s. 145- 158
13-“l’Experience Said Molla”, İnternational Journal of Turcologia, C.I-I(Bahar 2006) s.7- 16,
14-“ Teracim-i ahvâl araştırmalarında arşiv meseleleri”,TTK XIV. Kongresi Bildirileri, C. II, Kısım: II, s. 1551- 1558
15-“Bir tarih kaynağı olarak hâtırat türünden eserlere dair meseleler”,TTK XV. Kongresi- baskıda

2007

1-“Cemil Şerif Baydur”, Türk Yurdu, Sayı:233( Ocak, 2007), s. 57- 61
2- “ Bolşevik Süleyman’ın Hikâyesi”, Mete Tunçay’a Armağan,( Haz. Mehmet Ö. Alkan- Tanıl Bora- Murat Koraltürk),İstanbul, 2007, s. 391- 452
3-“ Mustafa Suphi’nin Babası Ali Rıza Bey’in Hikâyesi”, Mete Tunçay’a Armağan (Haz. Mehmet Ö. Alkan- Tanıl Bora- Murat Koraltürk),İstanbul, 2007, s. 453- 460
4- “ Türkiye’de Siyasî Tarihin Tarihi I. Mülkiye’de Siyasî Tarih I”, Fahir Armaoğlu, Armağanı ( Der. Baskıda
5-“ Rıfkı Salim Burçak”, Fahir Armaoğlu Armağanı . Baskıda
6- “ Hatıraların bir müdafaası”, Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı- 2007, Ankara, 2007, s. 580- 601.
7-“ Emekli Suvari Albayı Şerif Güralp ve Eserleri”. Baskıda
8- “ Mustafa Suphi”, Türk Sosyologları. Baskıda
9- “Necmettin Sadık Sadak”, Türk Sosyologları. Baskıda
10- “ Ali Kâmi Akyüz”, Türk Sosyologları. Baskıda
12- “ Kâzım Nami Duru”, Türk Sosyologları. Baskıda
13- “ Turhan Yörükân”, Türk Sosyologları. Baskıda
14- “ Halit Cevdet ve Gazetesi”, Sivas’ta baskıda
15- “ Lügatci Dr. Hüseyin Remzi’nin Serencamı”, Müteferrika, Sayı. 31 ( Yaz, 2007- 1), s. 55- 70
16- “ M. Şükrü Hanioğlu’na cevap”, Muhafazakâr Düşünce, Sayı. 12 ( Bahar 2007), s. 209- 214

Hairdesigner
31-03-08, 05:05
Ali Birinci ( 25.08.1947) </B>
PROF. DR. ALİ BİRİNCİ

25 Ağustos 1947'de Hendek'te (Sakarya) Balıklı Şeyh köyünde doğdu. Babası Şeker(1925- 1993), annesi Müzeyyen Hanım(1924- 1977) tütün ziraatiyle geçiniyordu.

Ali BİRİNCİ İlk mektebin ilk üç senesini köyünde, son iki senesini Hendek'te okudu. Cumhuriyet İlkokulunu (1960), Hendek Orta Okulunu (1963), Ankara Polis Kolejini(1966) bitirdi. Polis Enstitüsü 1. sınıfından ayrılarak A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi, İktisat ve Maliye Bölümünden mezun oldu (1973),

Emniyet Genel Müdürlüğünde (1973 - 1976), Cumhuriyet Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi (Sivas) Tarih Bölümünde çalıştı (1976 - 1988). 30 Haziran 1988'de Polis Akademisinde vazifeye başladı. Türk Siyasi Tarihi ve İnkılâp Tarihi dersleri veriyor. 18 Haziran1986' da, Hürriyet ve İtilâf Fırkası başlıklı doktorasını verdi. 1993' de doçent, 2000' de Yakınçağ Tarihi profesörü oldu.3 Ekim 1989-25 Eylül 1990 arasında Fransa’da Paris’te meslekî çalışmalarda bulundu.25 Eylül 2002-28 Temmuz 2004 devresinde Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi’nde ders verdi ve Üniversitenin dergisi Sosyal Bilimler’i dokuz sayı çıkardı ve bu arada Kırgızca ve Rusça kurslarına devam etti.
Ali Birinci yazı hayatı 1968 senesinde şiirle başladı ve ilk şiiri o zaman Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde bulunan öğrenci derneklerinden Hür Düşünce Kulübü ‘nün yayın organı Millî Düşünce dergisinde ( Ocak 1968) çıktı. Daha sonra Fikir ve Sanatta Hareket dergisinde ilk denemeleri ve diğer şiirleri basıldı. Doktora tezini verdikten ( 18 Haziran 1986) sonra bilhassa Tarih ve Toplum, Dergâh, Yeni Türkiye, Polemik, Türk Yurdu ve Kebikeç ile Müteferrika dergilerinde yakın devrin siyasî hayatı, tarihî şahsiyetleri ve yazarları hakkında yazılar yazdı ve bu yazılarının 1999 senesi sonuna kadar neşredilmiş olanları Dergâh yayınları tarafından üç cilt hâlinde bastırıldı. Bu arada başka yazarların eserlerinden yirmi kadarını baskıya hazırladı.

KİTAPLARI ve MAKALELERİ:

I-KİTAPLARI:

1-Hürriyet ve İtilaf Fırkası, İstanbul, 1990, 300 s. Dergâh Yayınları.
2- Matbuat Âleminde Birkaç Adım, İstanbul 1992, 68 s. Emek Matbaacılık
3- Müverrih-i Mâderzâdın Fülânnâmesi, İstanbul 1994, 87 s. Emek Matbaacılık
4- Tarihin Gölgesinde, İstanbul, 2001, 456 s. Dergâh yayınları
5- Tarih Yolunda, İstanbul, 2001, 328 s. Dergâh yayınları
6- Tarih Uğrunda, İstanbul, 2001, 270 s. Dergâh yayınları

II-BASKIYA HAZIRLADIĞI KİTAPLAR:

1- Abdülmecid Fehmi (Derin), Manastır’ın Unutulmaz Günleri (Haz. Ayşe Şen-Ali Birinci), İzmir , 1993 , 44 s.
2 Selim Nüzhet Gerçek (Haz. Ali Birinci- İsmail Kara) İstanbul'dan Ben de Geçtim, İstanbul 1997 296 s. Kitapevi
3- Mahalle Mektebi Hatıraları (Haz. İsmail Kara-Ali Birinci) İstanbul, 1997 194 s. Kitabevi ;İkinci baskı :İstanbul, 2005 ,467 s. Dergâh Yayınları
4- "Kamil Kepecioğlu" Tarih Lûgatı,(Haz.Ali Birinci) Ankara, 1999 365 s. 21.Yüzyıl Yayınları s. IV-X
5- "Mehmet Behçet Yazar" Edebiyatçılar Âlemi(Haz.Ali Birinci) Ankara 1999, 344 s. 21. Yüzyıl Yayınları.
6- Süleyman Necati Güneri (Haz. Ali Birinci),Hatıra Defteri, (İstanbul, 1999) 118s.Dergâh Yayınları
7- Mahmut Nedim Bey, Arabistan'da Bir Ömür (Ali Birinci), İstanbul, 2001 228 s. İsis yayınları.
10- Kamil Su, Karaosmanoğlu Halit Paşa (Haz:Ali Birinci), Manisa, 2002 96 s. Celal Bayar Üniversitesi Yayını
11-Ahmet Kemal Üçok,Görüp İşittiklerim (Haz.Ali Birinci), Ankara,2002 591 s.Okuyan Adam Yayınları
12-Ahmet Kemal Üçok,Çankırı Coğrafyası (Haz.Ali Birinci), Ankara ,2002 205 s.Okuyan Adam Yayınları
13-Hasan Üçok,Çankırı Tarih ve Halkiyatı (Haz.Ali Birinci), Ankara,2002 435 s.Okuyan Adam Yayınları
14-Tahsin Nahit Uygur ,Çankırı Halk Edebiyatı (Haz.Ali Birinci),Ankara ,2002 248 s. Okuyan Adam Yayınları
15-Zeki Mesud Alsan,Mustafa’nın Romanı-Memleket Çocuğu (Haz.Ali Birinci), Ankara,2002 239 s. Vadi yayınları
16-Osman Turan (Haz. Ali Birinci),Ankara,2003, 252 s. Alternatif Yayınları
17-Turhan Yörükan-Ayda Yörükan, Üniversitede İlim ve Ahlak (Haz. Ali Birinci),Ankara ,2003 256 s. Vadi yayınları
18- Zeki Mesud Alsan , Mustafa’nın Romanı- Hürriyet Pervanesi (Haz.Ali Birinci) , Ankara , 2006 , 280 s. Vadi Yayınları
19-Mehmet Selâhattin , Bildiklerim ( Cüneyd Okay ile)), Ankara , 2006 , 196 s. Vadi Yayınları
20- M.Şerif Korkut, Hayattan Çizgiler-Tanıdıklarım (Haz.Ali Birinci) , İstanbul, 2006 , 112 s. Ötüken yayınları

ŞİİRLERİ ve MAKALELERİ:
1968

1-“ Özlem”( şiir), Millî Düşünce, Sayı. ( Ocak 1968), s.15; Sonbahar adıyla tekrar basıldı ( Fikir ve Sanatta Hareket, Sayı. 47, Kasım, 1969, s. 25).
2-“ Sevgiliye”( şiir), Fikir ve Sanatta Hareket, Sayı. 36 ( Aralık 1968), s.25

1969

1-“ Gecede” (şiir), Fikir ve Sanatta Hareket, Sayı. 40( Nisan 1969), s. 22

1970

1-“ Bir Dosta Mektuplar ( deneme, Ali Nurettin imzasıyla), Fikir ve Sanatta Hareket, Sayı. 53 ( Mayıs 1970), s. 17; Sayı. 55( Temmuz 1970), s. 9; Sayı. 56 ( Ağustos 1970), s. 8


1971

1-“Türkiye Tarihinde ilk Halk Hareketleri “,Fikir ve San’atta Hareket, Sayı.71(Kasım 1971),s.8- 10

1982

1-“Türk Tarımına Hizmet Eden A. Faik Kurdoğlu”, Karınca, Sayı. 545, (Mayıs 1982), s. 29- 30

1983

1."1. Meşrutiyet Meclis-i Mebusanında Hükümete Yöneltilen Tenkitler", Sanat Bilim ve Kültürde Orkun. Sayı.8 (Şubat 1983) s.22- 25

1984

1."Halil Rifat Paşa'nın Tenbihnameleri", C.Ü.Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı.3 (Sivas, 1984)s. 13- 24
2."Elazığ'da Bir Kollokyum" Hakikat ,Gazete, Sivas, 4- 11- 18 Haziran 1984

1986

1."Halil Rifat Paşa'nın Hayatı, Eserleri, Şahsiyeti" (Ahmet Turan Alkan'la), C.Ü.Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı.7 (Kasım, 1986)s. 97- 118

1987

2.Tokat Tarihçisi Halis Turgut Cinlioğlu (1901- 31 Mayıs 1982) Türk Tarihinde ve Kültüründe Tokat Sempozyumu, 2- 6 Temmuz 1986 (Ankara, 1987), s.483- 486
3."Abdullah Cevdet" Tarih ve Toplum, Sayı.40 (Nisan 1987)s. 58- 63
4."Hürriyet ve İtilâf Fırkası" Tarih ve Toplum, Sayı.41(Mayıs 1987)s.17- 24
5."Şükrü Hanioğlu'nun Bir Siyasal Düşünür Olarak Abdullah Cevdet Kitabıyla İlgili Tartışmaya son cevabı" Tarih ve Toplum, Sayı.47 (Kasım 1987)s.61- 64

1988

1."İttihat ve Terakki Cemiyeti kuruluşu ve ilk Nizamnamesi" Tarih ve Toplum, Sayı.52 (Nisan 1988)s.17-23
2."İttihat ve Terakki'nin İlk Risalesi: Vatan tehlikede" Tarih ve Toplum, Sayı.54 (Haziran 1988)s.9- 14
3."Bir Köy Adlı Risale" Tarih ve Toplum, Sayı.57 (Eylül 1988)s.58- 59
4."Jön Türklüğün Tarihine Dair Dikkate Değer Bir Kitap Hakkında" Türk Dünyası Araştırmaları, Sayı.56 (Ekim 1988)s. 160- 171
5-Orhan Koloğlu’nun II. Abdülhamid Hakkındaki Kitabı Münasebetiyle”,Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sayı.14(Şubat 1988)s.42- 46

1989

1."Trabzon'da Matbuat ve Neşriyat Hayatı, Trabzon Kültür Sanat Yıllığı (88- 89)'İstanbul, 1989,s.173- 188
2."Çalışkan Kardeşler Cemiyeti", Tarih ve Toplum, Sayı.64 (Nisan 1989)s.12- 14
3."Osmanlı İktisat Düşüncesinin Çağdaşlaşması Münasebetiyle: Hayreddinler Hakkında" Tarih ve Toplum, Sayı.64(Haziran 1989)s.64- 65
4."II. Meşrutiyette Resim Yasakları" Tarih ve Toplum, Sayı.67(Temmuz 1989)s.24- 27
5."Rıza Tevfik'in Bir Konferansı", Tarih ve Toplum, Sayı.69(Eylül 1989)s.33- 35
6."Mustafa Suphi Hakkında Belgeler", Tarih ve Toplum, Sayı.70 (Kasım 1989)s.36- 38
7-“Bir Şahsiyet Abidesi Olarak Mehmet Akif Ersoy”,Milli Eğitim, Sayı.83(Mart 1989)s.27- 28

1990

1. "Tarih Kaynakların Neşrine dair Örnekler ve Düşünceler" Tarih Metodoloji ve Türk Tarihinin Meseleleri Kollokyumu, Elazığ, 1990, s.263- 271 (Ayrı basım)
2. "Sadık Vicdanî" (İsmail Kara ile) Tarih ve Toplum, Sayı.78(Haziran 1990)s.35- 38
3. "Bulgaristan'da 120 Yıllık Türk Gazeteciliği Böyle midir?" Tarih ve Toplum, Sayı,85(Ocak 1990)s.35- 38

1991

1. "Bir Serencam-ı Harb'in Talihsiz Serencamı" Tarih ve Toplum, Sayı.86 (Şubat 1991)s.57- 59
2. "Bir Jöntürk'ün Sergüzeşti: Lütfi Fikri Bey'in Günlüğü" Dergâh, Sayı.18(Ağustos 1991)s. 16- 20
3. "Türkiye'de Mektep tarihçiliği ve Mirat-ı Mekteb-i Tıbbıye'nin Yeni Neşri" Dergâh, Sayı.20(Ekim 1991)s.21-22
4. "Ali Ekrem Bolayır'ın Hatıraları" Dergâh, Sayı, 21 (Kasım 1991)s.18

1992

1. "Osmanlı İttiahat ve Terakki Cemiyetinin II. Meşrutiyet Sonrasındaki İlk Nizamnamesi", Tarık Zafer Tunaya'ya Armağan, İstanbul, 1992, s.409- 437
2. "Leskovikli Mehmed Rauf ve Eseri: İttihat ve Terakki Cemiyeti Ne idi?" Tarih ve Toplum, Sayı.100(Nisan 1992)s.57- 60
3. "Şerif Paşa'nın Rüyası", Dergâh, Sayı.28(Haziran 1992)s.18
4. "Volkan'ın Yeniden Neşrinin Düşündürdükleri" Dergâh, Sayı.29(Temmuz 1992)s.22
5. "Ali Kemali Aksüt'ün Filat Hatıraları", OTAM Osmanlı Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkez Dergisi, Sayı.4(1992)s.437- 466

1993
1. "Kelâmî Dergâhından Hatıralar Hakkında Birkaç Kelam" Dergâh, Sayı40(Haziran, 1993)s.22
2. "Matbuat Hatıralarımın Kararlılan Tarihi" Tarih ve Toplum, Sayı1118(Ekim 1993)s.61- 64

1994
1. "Kitabistan Mülkünün Sultanı: Ali Emiri Efendi" Dergâh, Sayı. 47(Ocak 1994)s.20
2. "Harputlu Hacı Hayri Bey" Dergâh, Sayı 48(Şubat, 1994)s. 19- 20
3. "Bay Alpay Kabacali'nin Cevap Niyetine Karaladığı Satırlarına Zoraki Bir Cevabımız" Polemik, Sayı.12 (Mart-Nisan 1994)s.69- 72
4. "Usulden ve Hasbilikten Nasipsiz Bir tenkide Zoraki Cevabımız" Polemik, Sayı.12(Mart-Nisan 1994)s.72- 76
5. "Tarih Usûlü Bakımından Küçük Ağa" Türk Yurdu, Sayı.80(Nisan 1994)s.51- 52
6. "Direktör Ali Bey" Dergâh, Sayı.50(Nisan, 1994)s.18- 19

1995
1. "Hassas Bir Mevzuda, Hassasiyetten Uzak Bir Kitap: Başlangıçtan Günümüz Türkiye'de Basın Sansürü" Kebikeç, Sayı.1(1995)s.91- 96
2. "Kitapçılık tarihimizden bir isim: Kaspar Efendi" Kebikeç, sayı.1(1995)s.27- 34
3. "Tahsin Nahit Uygur (1899- 1992) ve Kastamonu Matbuatı" Müteferrika, Sayı.7(Güz, 1995)s. 15- 20
4. "Meşrutiyet Matbuatı" Haz. Ali Birinci, Kebikeç, Sayı.2(1995)s.143- 147; Sayı.3(1996)s. 71- 76; Sayı.4(1996)s.39- 42;Sayı 5(1997)s.61-67: Sayı.6(1998)s.87-89
5. "Türk Siyasi Düşüncesinde İngilizperestlik" Yeni Türkiye, Sayı.3(Mart-Nisan 1995)s. 558- 564
6. "Mecelle Cemiyeti azasından Bağdat'lı Mehmed Emin Efendi" Dergâh, Sayı.64(Haziran 1995)s.16
7. "Habil Adem Pelister Hakkında" Toplumsal Tarih, Sayı.19(Temmuz 1995)s.54- 56

1996
1. "Server İskit" Kebikeç, Sayı. 3(1996)s. 57- 66
2. "Halim Sabit Şibay" Türkiye Cumhuruyeti Devletinin Kuruluş ve Gelişmesine Hizmeti Geçen Türk Dünyası Aydınları Sempozyumu Bildirileri: (23- 26 Mayıs 1996) Kayseri, 1996, s.135- 145
3. "Abdurrahman Nâcim"; Müteferrika, Sayı.8- 9(Bahar, Yaz 1996)s. 109- 116
4. "Burdur Muharriri Dr.M. Şerif Korkut" Türk Yurdu, Sayı. 106(Haziran 1996)s. 70- 71
5. "Türkçe'yi Sevmek İsteyenler için Bir Rehber" Türk Yurdu, Sayı.106(Temmuz 1996)s.14- 16
6. "Kemahlı Şeyh İbrahim Hakkı'nın Serencamı" Türk Yurdu, Sayı.110(Ekim 1996)s.3- 7
7. "Birgivi Risalesi: İlk Din Kitap Niçin ve Nasıl Basıldı?" Türk Yurdu, Sayı.112(Aralık 1996)s.13- 14
8. “Selim Nüzhet Gerçek”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1996 c.14 s. 25- 27

1997
1. "Jön Türklük Aleminden Biri İsim: İsmail Kemal Nam'ı Diğer Kemal Mithat" Türk Yurdu, Sayı.113 (Ocak 1997) s.14- 15
2. "Ali Münif Bey'in Hatıraları ve Tarihte Usulsüzlük" Türk Yurdu, Sayı.114(Şubat 1997)s.19- 20
3. "İstanbul Muharriri Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey" İstanbul Araştırmaları, Sayı.1(Bahar, 1997)s.87- 94
4. "Cumhuriyet'in İlk Şairi: Tarsusizade Münif'in Serencamı" Yeni Türkiye, Sayı.17(Eylül-Ekim 1997)s.679- 685
5. "Seyyid Abdülaziz ve Eseri" Türk Yurdu, Sayı.115(Mart 1997)s.24- 26
6. "Hariciye ile Mülkiye Arasında Mehmed Galib Bey" İstanbul Araştırmaları, Sayı.2(Yaz, 1997)s. 73- 89
7. Mehmet Bahaeddin Bey(B.Toven), Müteferrika, Sayı 11- 12 (Yaz, Güz 1997)s. 3-18
8. "Siyaset Meydanında Bir Dersiam: Hoca Ahmet Rasim Avni Efendi'nin Serencamı" İstanbul Araştırmaları, Sayı.3(Güz, 1997)s.163- 183
9. "Fanizade Ali İlmi Bey" İlmî Araştırmalar, Sayı.5(İstanbul, 1997)s.75- 80(Ayrı basım)
10. "Tebliğin Müzarekesi" İslam ve Modernleşme (İstanbul, 1997)s.315- 319
11. "Müzakere" (Cevdet Paşa Hakkında) Ahmet Cevdet Paşa, (Ankara 1997)s.58- 60
12. “Halim Sâbit Şibay”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1997 c. 15 s. 336- 337
13. “Şarki Türkistan Tarihinde Mehmet Emin Buğra”,Yeni Türkiye, Sayı.16(Temmuz-Ağustos 1997)s.1423- 1426

1998
1. "Garplılaşmanın İfrat Ucundaki Bir Adam: Ahmet Muhtar (Kevakibi)Bey" Türk Yurdu, Sayı, Sayı. 127-128 (Mart-Nisan 1998)s.27-33
2. "Hatırat Türündeki Kaynakların Tarihi Araştırmalardaki Yeri ve Değeri" Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, Sayı.41 (Temmuz 1998)s.611- 620
3. "Bâbıâlî'nin Tarih Mecmuaları(1943- 1965)" Türk Yurdu, Sayı.132 (Ağustos 1998)s.29- 38
4. Mehmed Suad Nam-ı Diğer Ali Suad'ın Hikayesi" İstanbul Araştırmaları Sayı, 4(Kış,1998)s.159- 180(Ayrı Basım)
5. "Edirne Hacı İzzet Efendi: Çay Tiryakilerinin Piri", Edirne: :Serhattaki Paytaht, İstanbul, 1998s.629-632
6. "Siyasileşmenin İlk Devresi"(24 Temmuz 1908- 11 Haziran1913) Yeni Türkiye, Sayı 23- 24(Eylül-Aralık 1998) 229- 239
7. “Ali Suat'ın Seyahatlerim , İsimli Kitabı”, Türklük Bilgisi, Sayı.1(Nisan,1998)s.7
8. "Kaşif Dehri'yi Keşfeden Var mı?" Türklük Bilgisi, Sayı.1(Nisan 1998)s.46
9. "Semih Mümtaz'ın İki Kitabı" Türklük Bilgisi, Sayı.2(Mayıs, 1998) s.7
10. "Kahire'de İstanbul Kahvesi Nerededir?" Türklük Bilgisi, Sayı.2(Mayıs, 1998)s.43 (Ali Tekinci müstearı ile)
11. "Çankırı Halkıyatı" Türklük Bilgisi, Sayı.3(Haziran, 1998)s.7
12. "Nevsal-i Milli'de Bir Bilmece" Türklük Bilgisi, Sayı.3(Haziran 1998)s.45(Ali Tekinci müstearı ile)
13. "Minel Bab İlel Mihrab" Türklük Bilgisi, Sayı.4(Temmuz 1998)s.9
14. "Yakın Tarihimizde Kâzımlar Meselesi" Türklük Bilgisi, Sayı.4(Temmuz 1998)s.45(Ali Tekinci Müstearı ile)
15. “Hoca Rasim Efendi”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul, 1998 c. 18, s.507- 511

1999
1. "Türk Emniyet Teşkilatındaki İlkler" Polis Bilimleri Dergisi Sayı.3 (Nisan 1999)s.9- 16
2. "Dr.Fuat Sabit" Türk Yurdu, Sayı.139- 141(Mart-Mayıs 1999)s.45- 58
3. "Hüsnü Hamit Bey" Türk Yurdu, Sayı.142.(Haziran 1999)s.13- 17
4. "Mustafa Zühtü İnhan" Türk Yurdu, Sayı.143.(Temmuz 1999)s.8- 10
5. "Koca Sekbanbaşı Risalesinin Müellifi Tokatlı Mustafa Ağa (1131- 1219)" Prof Dr. İsmail Aka Armağanı İzmir, 1999s.105- 120
6. "Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyetinin Kuruluş ve İlk Nizamnamesi", Osmanlı, (Ankara, 1999)C.2s.401- 409
7. Şeyhü-l-Mebusin Ali Naki Efendi", Trabzon Tarihi Sempozyumu" (Tarbzon, 1999)s.423- 427
8. "Osmanlı Devletinde Firarilerin Muhakemesi" Türk Yurdu, s.148- 149 (Aralık 1999-Ocak 2000) s.335- 339 89
9. "Ahmet Akgündüz ve Tarih İlminde Ahlak Meselesi", Türk Yurdu, s.24- 26, s.148- 149(Aralık 1999-Ocak 2000)
10. “Meçhul Bir Karikatür Üstadımız; Yusuf Franko Paşa”, Osmanlı Basın Yaşamı Sempozyumu, Ankara, 1999, s. 169- 174
11. “Cehalete Methiye”, Türk Yurdu, Sayı 144, (Ağustos 1999), s. 7- 11
12. “The Foundation of the Union ad Progres and its First Regulation (1895)”, The Great Offoman-Turkish Civilisation, Ankara 1999, vol. I, p. 675- 681
Yapıtları ve Yaşamlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi’nde( İstanbul, 1999 Yapı Kredi Yayınları ) yazdığı maddeler:
1. Abdullah Paşa (Kölemen), I 19- 20
2. Ahmed Cevdet Efendi(Bergamalı), I, 113- 114
3. Ali Emiri Efendi, I, 209- 210
4. Ali Haydar Midhat, I, 212- 214
5. Ali Rıza Bey (Balıkhane Nazırı), I, 233- 234
6. Ali Şefkati, I, 237- 238
7. Arda, Hacı Adil, I, 244- 246
8. Bilgili, Ali İlmî Fânî, I, 324
9. Fahreddin Reşad (Rumbeyoğlu), I, 432
10. Halil Rıfat Paşa, I, 520- 521
11. İsmail Galib, I, 669- 670
12. Lütfi Fikri, II, 50- 51
13. Mehmed Ali Fethi (Rusçuklu), II. 104- 105
14. Mehmed Kadri Nasıh(Hoca), II, 144- 146
15. Mehmed Rauf (Leskovikli), II, 198- 199
16. Münir Paşa, II, 330- 332
17. Nur, Rıza, II, 372- 373
18. Refik Nevzad, II, 455- 456
19. Rey, Ahmet Reşit, II, 458- 459
20. Rıfat Bey(Mevlânzade), II, 461- 463
21. Şerif Paşa, II, 586- 588
22. Şibay, Halim Sabit, II, 592
23. Tek, Ahmet Ferit, II, 613- 614
24. Yeğena, Ali Münif, II, 673- 674

2000
1.“Server Rifat İskit”, TDV İslam Ansiklopedisi,2000, c. 22, s. 584- 585
2.“Kadı el-Hacc Mehmed Hurşit Efendi Kimdir” Dergâh, Sayı 124, (Haziran 2000) s. 16- 17
3.“Roman mı, Hatırat mı?”, Türk Yurdu, Sayı 153- 154, (Mayıs-Haziran 2000), s. 88- 91
4.“Erbilli Haşim Nahid’in Hikâyesi”, Türk Yurdu, Sayı 156 (Ağustos 2000), s. 5- 9
5.“Hasan Duman’ın Osmanlı-Türk Süreli Yayınları ve Gazeteleri(1828- 1928) İsimli Kitabının Neşri Hakkında”, Türk Yurdu, Sayı 157, (Eylül 2000) s. 61
6.“Ahmet Akgündüz ve Tarih İlminde Ahlak Meselesi”, Türk Yurdu, Sayı 148- 149, (Aralık 1999-Ocak 2000), s. 24- 26
7.“Osmanlı Devletinde Firarilerinin Muhakemesi”, Türk Yurdu, Sayı 148- 149 (Aralık 1999-Ocak 2000), s. 340- 346
8.“Yusuf Franko-Mechûl Bir Karikatür Üstadımız”, Gül Diken, Sayı 22, (Güz 2000), s. 22- 36

2001

1.“İsmail Hakkı İzmirli”, TDV İslam Ansiklopedisi, İstanbul 2001, c. 23, s. 530- 533
2.“İsmail Hakkı İzmirli”, Pax Ottomana-Nejat Göyünç Armağanı, Ankara - Haarlem 2001, s. 687- 733
3.“Ispartalı Hakkı Bey”, Türk Yurdu, Sayı 162- 163 (Şubat-Mart 2001), s. 72- 78
4.“Ahmet Haşim’i Artık Tanıyoruz”, Türk Yurdu, Sayı 162- 163 (Şubat-Mart 2001), s. 471- 472
5.“İzmir Fikir ve Sanat Adamları (1850- 1950) Hakkında”, Türk Yurdu, Sayı 162- 163 (Şubat-Mart 2001), s. 402- 403; Sayı 164 (Nisan 2001), s. 55- 56; Sayı 166, (Haziran 2001), s.51- 53; Sayı 167 (Temmuz 2001), s. 36-39
6.“Rumelihisarı’nda Bir Bektaşi Şeyh Ailesi”, Dergâh, Sayı 134 (Nisan 2001), s. 9- 11; aynı yazı: Mahmud Cevad, Maarif-i Umumiye Nezareti-Tarihçe-i Teşkilât ve İcraatı, (Haz. Taceddin KAYAOĞLU), Ankara 2001, s. XXXIX-L
7.“Ebülhindili Cafer Bey”, Teşkilât-ı Mahsusu Günleri, (Yazan; Hasene ILGAZ-Haz. Ali BİRİNCİ), Türk Yurdu, Sayı 165 (Mayıs 2001), s.44- 57; Sayı 166, (Haziran 2001), s. 34- 46
8.“Kabaklı Hocanın Ardından”, Türk Yurdu, Sayı 165, (Mayıs 2001), s. 41
9.“Biyografi Kitapları Ne İşe Yarar”, Dergâh, Sayı 137, (Temmuz 2001), s. 12- 13

2002

1.“31 Mart Vak’asının Bir Yorumu”, Türkler, Ankara 2002, c. 13, s. 193- 211;Genel Türk Tarihi, Ankara 2002, c. 7, s. 381- 414; İngilizcesi The Turks, (Ankara 2002), c. 4’de basılıyor.
2.“Ankara’nın Kitabiyat Mecmuaları”, Türk Yurdu, Sayı 176, (Nisan 2002), s. 111- 114
3.“Tarihçi Osman Turan”, Trabzon ve Çevresi Tarih Dil Edebiyat Sempozyumu Bildiriler Kitabı-Tarih, Trabzon 2002, s.1- 20
4.“Zeki Mesut Alsan- Hayatı ve Eserleri”, Türk Yurdu, Sayı. 181 ( Eylül 2002 ) s. 31- 40
5.“Ahmet Bedevi Kuran- Jön Türklüğün Tarihçisi”, Türkiyat Araştırmaları Dergisi”, Sayı:12 ( Konya, 2002), s. 1- 37

2005

1-“Abdullah Battal- Taymas: Kazanlı Bir Âlimin Hayat Hikâyesi”,Journal of Turkish Studies-Türklük Bilgisi Araştırmaları, Festschrift in Honor of Orhan Okay, ,2005, Volume.30 -1,pp.171-195 Harvard University
2-“Kitap, İlim ve Üniversite Hakkında Düşünceler ve Tespitler”,Türk Yurdu,Sayı.211(Mart 2005) s.27-30
3-“ Türk Yurdu’ndan Hatıralar”,Türk Yurdu,Sayı.213 (Mayıs 2005)s.56
4-“Hareket Mecmuası (1939-1982)”,Türk Yurdu,Sayı.213 (Mayıs 2005)s.84-89
5-“İlim hayatında Köylüler ve Köylülük”,Türk Yurdu,Sayı.217 (Eylül 2005) s.7-12
6-“Namık Kemal Külliyatı Basılıyor”,Türk Yurdu,Sayı.219 (Kasım 2005) s.64-65
7-“Sultan Abdülhamid’in Hâtıra Defteri Meselesi”,Divan-İlmî Araştırmalar,Sayı.19 (2005-2) s.177-194
8- “ Canlanamayan Hâtıralar”, Müteferrika, Sayı. 27( Yaz 2005- 1), s. 73- 88

2006

1-“Nurettin Topçu’nun Sohbetlerinden Hatırda Kalanlar”,Hece, Sayı.109 (Ocak 2006)s.433-445
2-“Tarihçilikte Meslek Ahlâkı veya Ahlâksızlığın Tarihçiliği Meselesi”,Muhafazakâr Düşünce, Sayı.7 (Kış 2006), s.77-108
3- “Osmanlı Devletinde Matbuat ve Neşriyat Yasakları Tarihine Methal”,Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi, Sayı.7 (2006),s. 291-349
4-“Salican Agay bizi terk etti”, Türk Yurdu, Sayı.223 (Mart 2006) s.67-68
5-“Asya-yı Vusta Seyyahı Mehmet Emin Bey,”Türk Yurdu, Sayı.223 (Mart 2006) s.72-77
6-“Dr. Atıf Hüseyin ve Muhtırası”,Tarih Yazıları- Tuncer Baykara’ya Armağan, İstanbul,2006, s.93-104
7-“Mehmet Şerif Paşa-Osmanlıcılıktan Ayrılıkçılığa Bir Meşrutiyet Jöntürkünün Hikâyesi”,Ercüment
Kuran’a Saygı , Ankara, 2006,s. 59-71
8-“Trabzon’un Kültür Tarihinde Bir Aile:Bayraktarzâdeler”Baskıda
9-“Bitikçi Ali Rıza Bey”, Müteferrika, Sayı.29(Yaz 2006-1), s.89-96
10-“Ahmet Hamdi Paşa’nın Hayatı ve Eserleri “,Müteferrika, Sayı.29(Yaz 2006- 1), s.193- 209
11-“Sayın Sahaf Sami Önal’ın Tenkit Sanatına Katkıları”, Müteferrika, Sayı.29(Yaz 2006- 1), s.297- 305
12- “Sait Molla’nın Serencamı”, Müteferrika, Sayı.30 (Kış- 2006/2), s. 145- 158
13-“l’Experience Said Molla”, İnternational Journal of Turcologia, C.I-I(Bahar 2006) s.7- 16,
14-“ Teracim-i ahvâl araştırmalarında arşiv meseleleri”,TTK XIV. Kongresi Bildirileri, C. II, Kısım: II, s. 1551- 1558
15-“Bir tarih kaynağı olarak hâtırat türünden eserlere dair meseleler”,TTK XV. Kongresi- baskıda

2007

1-“Cemil Şerif Baydur”, Türk Yurdu, Sayı:233( Ocak, 2007), s. 57- 61
2- “ Bolşevik Süleyman’ın Hikâyesi”, Mete Tunçay’a Armağan,( Haz. Mehmet Ö. Alkan- Tanıl Bora- Murat Koraltürk),İstanbul, 2007, s. 391- 452
3-“ Mustafa Suphi’nin Babası Ali Rıza Bey’in Hikâyesi”, Mete Tunçay’a Armağan (Haz. Mehmet Ö. Alkan- Tanıl Bora- Murat Koraltürk),İstanbul, 2007, s. 453- 460
4- “ Türkiye’de Siyasî Tarihin Tarihi I. Mülkiye’de Siyasî Tarih I”, Fahir Armaoğlu, Armağanı ( Der. Baskıda
5-“ Rıfkı Salim Burçak”, Fahir Armaoğlu Armağanı . Baskıda
6- “ Hatıraların bir müdafaası”, Türkiye Kültür ve Sanat Yıllığı- 2007, Ankara, 2007, s. 580- 601.
7-“ Emekli Suvari Albayı Şerif Güralp ve Eserleri”. Baskıda
8- “ Mustafa Suphi”, Türk Sosyologları. Baskıda
9- “Necmettin Sadık Sadak”, Türk Sosyologları. Baskıda
10- “ Ali Kâmi Akyüz”, Türk Sosyologları. Baskıda
12- “ Kâzım Nami Duru”, Türk Sosyologları. Baskıda
13- “ Turhan Yörükân”, Türk Sosyologları. Baskıda
14- “ Halit Cevdet ve Gazetesi”, Sivas’ta baskıda
15- “ Lügatci Dr. Hüseyin Remzi’nin Serencamı”, Müteferrika, Sayı. 31 ( Yaz, 2007- 1), s. 55- 70
16- “ M. Şükrü Hanioğlu’na cevap”, Muhafazakâr Düşünce, Sayı. 12 ( Bahar 2007), s. 209- 214

Hairdesigner
31-03-08, 05:07
Arpaeminizade Mustafa Sami - (26.12.1732) </B>
Vakanüvis, Divan şairi, hattat, ruznameci ve şehreminidir. İstanbul'da doğdu. Arpaemini Osman Efendi'nin oğlu olduğu için bu isimle tanınır. Babıali'de yetişti. Ruznameci ve Şehremini oldu. 1730-1733 yılları arasında vakanüvislik yaptı. 1733 yılında vefat etti.

Hairdesigner
31-03-08, 05:08
Arzu Enver Sadıkoğlu </B>
'Atatürk'ü Çanakkale'ye gönderen dedemdi'
Zaman 15.01.2006
Osman İridağ

Tarihin değişkenliğini en iyi anlatacak örneklerden biri de Enver Paşa olsa gerek.
Kurtlar Vadisi’nin mahkeme sahnesinde de Polat Alemdar tarihin kendilerini nasıl yargılayacağını anlatırken “1907’de eşkıya, 1908’de hürriyet kahramanı, 1915’te büyük devlet adamı ve 1923’te vatan haini olan Enver Paşa ile ilgili hangisi doğru?” diye sormuş ve “Tarihe nerden bakarsanız gerçek odur.” demişti. İkisi de 1881 yılında doğan Enver Paşa ile Atatürk’ün yürüdüğü yol, Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar aynı çizgide devam etmişti. Asker ve devlet adamı olarak basamakları daha hızlı tırmanan Enver Paşa, Çanakkale Savaşı’nda ordu komutanlığı yaparken Atatürk Anafartalar Cephesi’ni savunmuştu. İkili, Meşrutiyet’in ilanında, Balkan Harbi’nde, Trablusgarp’ta birlikte savaşmıştı. Bunların çoğunda ise rütbe olarak üstün olan Enver Paşa idi. Tarih kitapları Enver Paşa için hayalperest, maceracı derken, Atatürk’ün gerçekçi ve akıllı olduğunu anlatır. Kaybedilen savaşlarda sorumluluk Enver Paşa’ya yıkılırken kazanılan mücadelelerde onun adı geçmez. Başta dedik ya tarihe nereden bakarsanız onu görürsünüz. Bugüne kadar hep Enver Paşa’ya 1923 gözüyle baktık. Yani hain olduğunu okuduk. Peki gerçekten öyle miydi? İdealleri uğruna 41 yaşında hayatını feda etmeyi göze alan Enver Paşa bir hain miydi; yoksa vatanperver mi? Özellikle son yıllarda tarihçiler arasında farklı görüşler ortaya çıkmaya başladı. Kimine göre o hâlâ hain, kimine göre ise kahraman. Okullarda dedesinin hain olduğunu okuyarak büyüyen torunu Arzu Enver Sadıkoğlu’yla Enver Paşa’yı konuştuk. Bugüne kadar “Konuşsam da kimse dinlemeyecek, anlamak istemeyecekti.” gerekçesiyle susan Arzu Sadıkoğlu, dedesiyle ilgili bildiklerini anlattı. Baştan belirtmekte fayda var. Arzu Sadıkoğlu, söylediklerinin bir kısmının duygusal olabileceğini kabul etse bile çoğunun belgesi olduğunu belirtiyor.
Enver Paşa’nın oğlu tarafından tek torunu Arzu Enver Sadıkoğlu, dedesinin Kurtuluş Savaşı sırasında Atatürk’e defalarca “Gerekirse bir er olarak yardıma hazırım.” şeklinde mektup yazdığını söylüyor. Enver Paşa’nın yurtdışına kaçmak zorunda kaldığını hatırlatan Sadıkoğlu şöyle konuşuyor: “Önce Rusya’ya gitti, Bolşeviklerle pazarlık yaparak Anadolu hareketine silah desteği aradı. Kurtuluş Savaşı’nı yönetenlere mektup yazıp her türlü desteği vereceğini, asker gönderebileceğini, gerekirse er olarak cephede savaşabileceğini belirtti. Ama kimse onun mektuplarına cevap yazmadı. Bunlar dedemden kalan mektuplarda var ve hepsi yavaş yavaş açığa çıkacak.” Böyle yapılarak Enver Paşa’nın yok sayıldığını düşünen Arzu Enver’e göre Atatürk’ün etrafındaki bazı insanlar, ikisinin arasını bozmakla kalmadığı gibi dedesine de hain damgası vurmuşlardı. Atatürk ile Enver Paşa’nın uzun yıllar yol arkadaşlığı yaptığını, Trablusgarp’ta, Balkan Harbi’nde, Birinci Dünya Savaşı’nda, Çanakkale’de aynı safta yer aldıklarını söyleyen Arzu Sadıkoğlu, ikisinin rakip gösterilmesine anlam veremiyor: “Mustafa Kemal büyük bir kahraman; ama benim dedem de öyle. Birbirlerine çok benzedikleri için ister istemez rakip hale getirildiler.” Atatürk’ün kendisinin öyle düşünmese bile çevresinin Atatürk’ü kahramanlaştırmak için Enver Paşa’yı hain ilan ettiklerini ifade ediyor Arzu Sadıkoğlu. Mustafa Kemal’in anılarında Enver Paşa ile ilgili satırların yer almamasını ise, “Belki hatırlamak istemiyordur, belki de onunla yaşadığı dönemlerde hoşuna gitmeyen şeyler olmuştur. Ya da dedemin fazla sivrilmesinden rahatsızdır.” şeklinde yorumluyor.

Balkan Harbi ve Birinci Dünya Savaşı gibi yenilgiyle sonuçlanan savaşlarda dedesinin rolünü anlatanların Trablusgarp ve Çanakkale’de onu yok saymalarına anlam veremeyen torun Sadıkoğlu; “Kazanılan savaşlarda dedemin ismini yazmıyorlar, çünkü oralarda kahramanlık destanı yazıldı. Çanakkale’de orduların komutanı Enver Paşa’dır. Atatürk’ü oraya gönderen dedemdir. Kurtuluş Savaşı’nı yapan askerlerin temeli İttihat Terakki’ye dayanır. Trablusgarp’ta beraberdiler, Libyalıların İtalyanlara karşı verdiği mücadelenin tohumlarını atmışlardı.” diyor.

Sarıkamış’ta 18 bin asker şehit oldu

Öğretim hayatı boyunca derslerde dedesine hain denmesine çok üzüldüğünü, için için ağladığını söylüyor Arzu Sadıkoğlu: “Vatan haini diyenlerin onun askerî tarafını, kahraman tarafını ortaya koymaması beni çok üzerdi. Oysa Enver Paşa Türk halkına mâl olmuş bir kahramandır. Ve ben bunu insanlara anlatamamanın acısını uzun yıllar yaşadım.” Sadıkoğlu’na “Madem kahramandı neden Sarıkamış felaketinde o vardı ve neden Birinci Dünya Savaşı’nda Almanların yanında bizi savaşa sokarak felakete sebep oldu?” diye soruyoruz. Bunların da doğru olmadığını söylüyor. “80 bin-90 bin diyerek rakamlar abartılıyor.” diyen Sadıkoğlu şöyle konuşuyor: “18 bin askerimiz şehit oldu Sarıkamış’ta. Bu operasyon anlatıldığı gibi hatalı değildi. Askerî uzmanlarla da konuştum. Harekatta hiçbir hata olmadığını, kumandanların dedemin emrini dinlemeyerek harekatın uzamasına neden olduklarını, bunun da beraberinde felaketi getirdiğini söylediler.”

Almanların yanında savaşa girmek hezeyanla alınan bir karar değil

Arzu Sadıkoğlu, Birinci Dünya Savaşı’nda oldubittiye getirildiğimiz tezinin de doğru olmadığını iddia ediyor: “Gerek İngiltere, gerek Fransa ile masa başında, vasıtalarla ya da bire bir görüşmeler yapıldı. Hiçbirinden istenilen sonuç alınmadı. İngilizler görüşmeleri sürdürmeyi kesti ve bizi ortada bıraktı. Mecburiyetler karşısında Almanya ile beraber savaşa girdik. Ama bu hezeyanla, aniden verilen bir kararla yapılmış bir hareket değildi. Politik ve siyasi nedenli olayların doğurduğu sonuçtu.”

Ermeni soykırımı iddialarını da reddediyor Enver Paşa’nın torunu.

O dönemde yaşananların tamamen insanların bir yerden diğer yere nakli olduğunu belirtiyor: “Bölgede isyanlar oluyor ve iki taraf arasında çatışma kaçınılmaz bir noktaya gidiyordu. Kaynağın kurutulması için tehcir gündeme geldi. Ama bunu katlederek yapmadılar. Kolay olanı tercih etmediler yani. Hep belli bölgelerden insanlar nakledildi. Sorun olmayan şehirlerde böyle bir şey olmadı. Bugün hâlâ İstanbul’da binlerce Ermeni vatandaşımız yaşıyor. Enver Paşa soykırım yapmayı isteyecek biri değildir. İnsanlar onun ülkesi için tehlike oluşturursa karşı saldırıya geçen bir askerdir. Bütün bunlar dedemin Talat Paşa ile mektuplaşmasında açıkça yazıyor.”

Türkistan’da 7 ayrı yerde mezar yapılmış
Onunla ilgili tarih kitaplarında en çok yer alan maceracı, hayalperest tanımlamaları da torununun içine sinmeyen konulardan biri: “Dedem bir askerdi. Olaylara hep bu açıdan baktı. Politik biri değildi, politik oyunlardan anlamazdı. Kanının ve kalbinin doğrultusunda hareket ederdi. Çok düşünmezdi. Onun için olaylar siyah ve beyazdan ibaretti, belki bu yüzden yaptı bazı hataları.” Enver Paşa, Mondros Ateşkes Antlaşması’nın ardından Talat ve Cemal paşalarla bir Alman denizaltısıyla ülkeden ayrılmıştı. Abdülmecit’in torunu Naciye Sultan ile evli olan Enver Paşa, eşini ve iki çocuğunu Almanya’da bırakarak Osmanlı’yı içinde bulunduğu durumdan kurtarmak için Rusya’ya gitmiş, bu ülkede pazarlıklar yapmıştı. Ancak başarılı olamayacağını anlayınca Orta Asya’ya geçerek oradaki Türkleri örgütleyip güçlü bir devlet kurmayı hedeflemişti. Güçlü bir devletin kumandanı olarak da topladığı askerlerle Osmanlı’yı içinde bulunduğu zor durumdan kurtarmak istiyordu. Yani Turan ülküsünü gerçekleştirmek için Almanya’da kendisine sunulan imkanları reddetmişti. Rusya’da kaldığı dönemlerde birçok kez tutuklanan ve hapis yatan Enver Paşa, sonunda Türkistan’a ulaşmayı ve oradaki beylikleri ayaklandırmayı başarmıştı. Ancak Rusların ani yaptıkları bir baskın sırasında elinde kılıç etrafına topladığı insanların önünde mitralyözlerin üzerine gitmiş ve hayatını kaybetmişti. Arzu Sadıkoğlu’na “bu kadarını ancak hayalperest biri yapar” diyoruz, o ise farklı düşündüğünü söylüyor. Ona göre sadece Enver Paşa değildi bu ülküye inanan, bölgedeki bütün Türkler de Enver Paşa’ya inanmıştı: “Rahmetli Samet Ağaoğlu anlatmıştı. Orta Asya’ya yaptığı bir ziyarette görmüş. 7 ayrı yerde Enver Paşa adına türbe yapılmış. İnsanlar buraya gidip dua ediyormuş. Konuştuğu insanlar dedemin adını duyunca gözyaşı döküyormuş. Çünkü Enver Paşa’nın onları kurtaracağına inanmışlardı.”

Yurtdışına giderken imkanları olmasına rağmen yanında bir şey götürmeyen Enver Paşa yaptığı resimleri satarak ailesinin geçimini sağlamış. Esaret günlerinde yazdığı mektuplarda ölümünün yakın olduğunu, çocuklarına iyi bakmasını istemiş Naciye Sultan’dan. Oysa daha önceki mektuplarında hep bir gün Osmanlı’yı yeniden kurtarmış olarak döneceğini yazarmış. Karakalem resim çalışmaları yapan Enver Paşa, ünlü Osmanlı ressamı Osman Hamdi’den de resim dersleri almış. Sultan Abdülmecid’in torunlarından Naciye Sultan ile evlenerek damat olan Enver Paşa’nın, bu evliliği gücünü artırmak için yaptığı söylenir. Ancak torunu bunun da doğru olmadığı iddiasında: “Herkes farklı düşünse de büyük bir aşktı onların yaşadığı. Politik amaçlı başlasa bile müthiş bir aşka dönüştü ilişkileri.”
HAYATINDAKİ 3 İNSANI DA ERKEN YAŞTA KAYBETTİ
1955 doğumlu Arzu Enver Sadıkoğlu dünyaya geldiğinde Enver Paşa’nın ölümünün üzerinden 44 yıl geçmişti. Enver Paşa tek oğlu Ali’nin doğumundan kısa bir süre sonra Ruslar tarafından öldürülmüş. Dedesini hiç görmeyen Arzu Enver’in, babasıyla birlikteliği de uzun sürmemiş. 1939 yılında Naciye Sultan’ın bir akrabasının araya girmesiyle Enver Paşa’nın eşi ve çocuklarına (Türkan, Mahpeyker, Ali) Türkiye’ye dönme izni verilmiş. Babalarının ismini soyadı olarak kabul etmişler. Ali Enver, bununla yetinmeyip subay olmak için Harbiye’ye gitmiş. Uzun süre orduda görev aldıktan sonra girdiği kurmaylık sınavında başarılı olmasına rağmen Enver Paşa’nın oğlu olduğu için kurmaylığı reddedilince istifa etmiş. Yurtdışında bir derede başına taş düşmesi sonucu vefat ettiğinde babasından sadece 10 yaş büyükmüş. (Enver Paşa 41 yaşındaydı). Arzu Enver’in erken kaybettiği üçüncü kişi ise kocası olmuş. Aslan Sadıkoğlu, evliliklerinin 18’inci yılında kalp krizi sonucu hayatını kaybetmiş.

Hairdesigner
31-03-08, 05:08
Asım Köksal </B>
Mustafa Asım Köksal, 1913 yılında Kayseri'nin Develi ilçesinde doğdu. İlköğrenimini Develi Numune Mektebinde gördü. Develi Müftüsü İzzet Efendi'den medrese usulüne göre eğitimi aldı. Ankara'da bulunduğu sıralarda Kerkük alimlerinden Muhammet Efendi’nin öğrencisi oldu. İskilipli İbrahim Etem'den tasavvuf terbiyesi aldı. 1933 senesinde Diyanet İşleri Başkanlığı’nda memuriyete başladı ve 31 yıl boyunca üst kurullarda çeşitli vazifelerde bulundu. 1964 senesinde İslam Tarihi adlı eserini yazabilmek için emekli oldu.
1983 yılında 18 ciltlik İslam Tarihi adlı eseriyle, Pakistan Siret Ödülü’nü kazanmıştır. 1995 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından yılın kültür adamı seçilmiştir. Asım Köksal 1998 tarihinde vefat etmiştir.

ESERLERİ
İslâm Tarihi-Hz Muhammed Aleyhisselam ve İslamiyet (18 cilt), Hz.Hüseyin ve Kerbela Faciası, Peygamberler Tarihi, Gençlere Din Kılavuzu, Tevbe, Reddiye, Peygamberler (manzum), Peygamberimiz (manzum bir siret), Sohbetler, Armağan, Ezanlar, Bir Amerikalının 23 Sorusuna Cevap, Türkçe Ezan Meselesi, Şeyh Bedrettin (basılmamıştır), Şeyh Ahmet Kuddisi hayatı, mesleği, üstün kişiliği ve eserleri, İslâm İlmihâli.

Hairdesigner
31-03-08, 05:09
Aşıkpaşazade ( 05.10.1392)- (26.10.1480) </B>
Aşıkpaşazade Derviş Ahmet 1393'te Amasya'da Elvan Çelebi köyünde doğdu. Şeyh Yahya'nın oğlu, Tasavvuf şairi Aşık Paşa'nın torun çocuğudur.Bu nedenle Aşıkî mahlasını kullanmıştır.1413 yılında hastalanıp Orhan Gazi'nin imamının oğlu Yahşi Fakih'in evinde kaldığında Yıldırım Bayazıd'a kadar yazılmış bir Osmanlı tarihini okuması, kendisini bu işe verdirmiştir.1413-1419 yılları arasında Rumeli'de Musa Çelebi'nin hizmetinde bulundu.1419 yılında köyüne döndü.1422 yılında köylerindeki tekkeye uğrayan Mihaloğlu Mehmed Bey, Ahmed'i II. Murad'ın ordusuna getirdi. II. Murad ile Mustafa Çelebi arasında yapılan Ulubat savaşını seyretti. 1436 yılında hacca gitti.1437 yılında Üsküp'e gelip İshak Bey'in yanında akınlara katıldı.1438 yılında II. Murad'ın Macaristan seferine katılarak gazi oldu.1448 yılında II. Kosova savaşına girip vuruşmuştur. 1453 yılında İstanbul'un alınışında bulundu.Fatih Sultan Mehmed kendisine Cibali yakınında bir ev verdi.Evin yanına dedesi Aşık Paşa adına bir mescit yaptırdı.Fatih'in hizmetinde çalışırken padişahın çok beğendiği bir kişi olarak tanındı.1456 yılında Edirne'de Fatih'in çocuklarının sünnetine davet edildi.Zeyni tarikatına girdi.1481 yılında 88 yaşında iken İstanbul'da vefat etti.Mezarı Cibali yakınındaki Aşıkpaşa Mescidi bahçesindeki türbesindedir.

ESERİ
Aşıkpaşazade Tarihi

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak

Hairdesigner
31-03-08, 05:09
Basiretçi Ali ( 1845)- (1910) </B>
1845 doğdu.Enderundan yetiştiği halde sarayda görev almadı.1869-1878 yılları arasında Basiret gazetesini (2376 sayı) çıkardı.Bu nedenle "Basiretçi" adı ile tanındı.1870 yılında Almanya-Fransa savaşında Almanları tutan yazılar yazdığı için savaştan sonra 1871 yılında Bismarck tarafından Berlin'e davet edildi.Berlin'den para ve matbaa makinası ile İstanbul'a döndü.1878 yılında Ali Suavi'nin bir yazısından dolayı Basiret gazetesi kapatılarak Ali Efendi sürgüne gönderildi.1878-1908 yılları arasında Suriye ilçelerinde 30 yıl kaymakamlık yaptı.1908 yılında II.Meşrutiyet'in ilanı üzerineizinsiz olarak İstanbul'a döndü.Basiret gazetesini tekrar çıkardı ise de gazete çok kısa ömürlü oldu.1910 yılında 65 yaşında iken İstanbul'da vefat etti.

Kaynak :Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982 sf.62-63

ESERLERİ

1.İstanbul'da Yarım Asırlık Vekayi-i Mühimme
Basiretçi Ali Efendi
Kitabevi Yayınları

Hatıralar, tarihi hadiseleri olduğu gibi nakleden eserler değildir ancak Türk siyasi tarihini muhakeme ederken hadiselerin mümkün olduğu kadar vuzuha kavuşabilmesi, büyük ölçüde onların şehadetine bağlıdır. Bununla beraber Türk edebiyatı açısından da vazgeçilmez birer kaynak olan hatıralar, edebiyatçıların yetiştiği ortamların siyasi, sosyal ve kültürel zeminini bütün cepheleriyle tesbit edebilmek ve onların meydana getirdiği edebi eserlere ve akımlara tam manasıyla vakıf olabilmek bakımından da büyük bir öneme sahiptir. Bu düşünceden hareketle, 1866'dan başlayarak 1908'e kadar devam eden yaklaşık yarım asırlık bir devreye, zaman zaman hissi de olsa ışık tutan ve XIX. asrın ikinci yarısında devrin en tesirli yayın organı olan Basiret gazetesinin sahibi Ali Efendi'nin kaleme aldığı bu eseri, üzerinde biraz çalışarak hem orijinal dili ve üslubuyla hem de sadeleştirerek günümüz okuyucusuna
kazandırmaya çalıştık. Ali Efendi'nin bizzat yaşadığı veya şahit olduğu hadiseleri akıcı ve sade bir üslupla anlatan bu eser, gerçekte, Sultan Abdülaziz, V. Murat ve II. Abdülhamid devrinde meydana gelen ve Osmanlı Devleti'ni alabora eden siyasi ve sosyal çalkantıların acı bir hikayesidir.

Hairdesigner
31-03-08, 05:09
Behişti Çelebi - (31.10.1500) </B>
Tarihçi, divan şâiri ve sancakbeyidir.Çorlu yakınında Karıştıran'da doğdu. Karıştıran Süleyman Bey'in oğludur.Öğrenimini Edirne'de yaptı.Sancakbeyi iken kendisine kızan II. Bayezıd'dan korkarak Herat'taki Timur soyundan Türk Sultanı Hüseyin Baykara'nın yanına kaçtı.Affedilince İstanbul'a döndü.Hüseyin Baykara'dan II. Bayezıd'a çeşitli armağanlar getirdi.Padişaha Kerem redifli kasidesini sundu.Beylerbeylik verilerek İstanbul'a yerleşti. 1501 yılında vefat etti.

Eserleri:Behişti Tarihi, Hamse.

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982 sf.65

Hairdesigner
31-03-08, 05:10
Bekir Baykal ( 1908) </B>
Tarih profesörü, dekan, rektör ve yazardır.1908 yılında Rize'de doğdu.Berlin ve Freiburg Üniversitelerinin edebiyat fakültelerini bitirdi.1943 yılında profesör oldu. 1950-1952 yılları arasında Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Dekanlığı yaptı.1960 yılında Atatürk Üniversitesi Rektörlüğüne, 1961 yılında Kurucu Meclis üyeliğine seçildi.

ESERLERİ
(bazı) Birinci Meşrutiyet, Bağdat Demiryolları Problemi, Mithat Paşa Siyasi ve İdari Şahsiyeti.

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982 sf.63

Hairdesigner
31-03-08, 05:10
Besim Özcan ( 1959) </B>
1959 yılında Artvin-Şavşat-Yağlı Köyü’nde dünyaya geldi. İlk öğrenimini adıgeçen köyde, Orta ve Lise öğrenimini Artvin’de tamamladı. 1988-89 Öğretim yılında girdiği Erzurum Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nden Haziran 1982’de mezun oldu. Eylül 1983’te mezun olduğu bölüme Arş. Görevlisi olarak atandı. III. Selim’e Sunulan Islahat Lâyıhaları (Tatarcık Abdullah Efendi Lâyıhası) konulu çalışma ile 1985’te Yüksek Lisansını tamamladı. Rusların Sinop Baskını (30 Kasım 1853) konulu çalışmasını 1990’da bitirerek Dr. unvanını aldı. Ekim 1990’da Yrd. Doçentliğe atandı. Kasım 1997’de girdiği Doçentlik sınavını başarı ile verip Doçent oldu. 30 Aralık 2002 tarihinde Profesörlüğe atanan ÖZCAN, evli ve bir çocuk babasıdır.

YAYIN LİSTESİ
A. Kitaplar:
1. Kırım Savaşı’nda Malî Durum ve Teb´anın Harp Siyaseti (1853-1856), Atatürk Üniversitesi Yayını, Erzurum 1997.
2. Bursa Âfetleri (1326-1900), Aktif Yayıncılık, Erzurum 2002.

B. Makaleler:
1.Tatarcık Abdullah Efendi ve Islahatlarla İlgili Lâyıhas”, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü, Türk Kültürü Araştırmaları, Prof. Dr. İbrahim Yarkın’a Armağan, Yıl: XXV/I (1988), s. 55-64.
2.Kaptan-ı Derya Mahmud Paş”, Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Türklük Araştırmaları Dergisi, İstanbul 1991, sayı: 6, s. 151-163.
3.1853 Sinop Felâketinin Ülkede, Rusya’da ve Avrupa’daki Akisleri, Türk Kültürü, Ekim 1992, sayı: 354, s. 621-632.
4.1853 Sinop Felâketzedelerinin Mağduriyetinin Giderilmesi ve Şühedâ Hatırasının Yaşatılması, Doğumunun 50. ve Hizmetinin 10. Yılında Prof. Dr. Bayram Kodaman’a Armağan, Samsun 1993, s. 207-226.
5.Sultan III. Selim’in Vatanperverliği, Tarih ve Medeniyet, Mart 1995, sayı: 13, s. 15-17.
6.Kırım Harbi’ne Kadar Rus Karadeniz Filosu, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Edebiyat Bilimleri Araştırma Dergisi, sayı: 21, Erzurum 1995, s. 233-243.
7.Nizâm-ı Cedid Eşiğinde III. Selim Devri Islahat Lâyıhaları, Tarih ve Medeniyet, Eylül 1995, sayı: 19, s. 27-28.
8.1877-78 Harbi’ne Kadar Osmanlı-Rus Münasebetleri, Aziziye Zaferi 8/9 Kasım 1877) Paneli, (8 Kasım 1994, Erzurum), Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Edebiyat Bilimleri Araştırma Dergisi, sayı: 22, Erzurum 1995, s. 111-122.
9.XIX. Asrın Ortalarına Kadar Osmanlı Bahriyesinde Yabancı Uzmanların Görevlendirilmesi, Atatürk Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Edebiyat Bilimleri Araştırma Dergisi, Erzurum 1997, sayı: 24, s. 39-49.
10. Gayrimüslim Osmanlı Teb‘asının 1853 Kırım Harbi’ndeki Siyasetleri, Beşinci Askeri Tarih Semineri Bildirileri II, Değişen Dünya Dengeleri İçinde Askeri ve Stratejik Açıdan Türkiye (23-25 Ekim 1995, İstanbul), Ankara 1977, s. 391-402.
11.Osmanlı Bahriyesinde Bir İngiliz Müşâvir: Sir Adolphus Slade (1804-1877), Askeri Tarih Bülteni, sayı: 43, Ağ. 1997, s.25-47.
12. 93 Harbi Felâketi ve Elviye-i Selâse Dramı, Tarih ve Medeniyet, Haziran 1997, sayı: 39, s. 36-40.
13. Kırım Harbi Sırasında Bazı Avrupalı Devlet Adamlarının Osmanlı Ülkesini Ziyaretleri (1854-1855), Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi (OTAM), Ankara 1998, sayı: 9, s. 287-322.
14. Bursa Depremleri (2 Mart, 12 Nisan 1855), Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Enstitüsü Dergisi, Erzurum 1999, sayı: 5, s. 73-118.
15. Cumhuriyet’in İlânı ve Yankıları, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Erzurum 1999, sayı: 11, s. 289-298.
16. Kırım Savaşı (1853-1856), Osmanlı, II, Ankara 1999, s. 97-112.
17. Birinci Kolordu Başkâtibi Hikmet Bey’in Kaleminden Gazi Osman Paşa, I.Uluslar arası Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa ve Dönemi(1833-1900) Sempozyumu, 5-7 Nisan 2000. s. 69-77.
18. Gayrimüslim Mahzarnâmeleri: Teşekkürler Osmanlı, Tarih ve Düşünce, Ocak 2001, sayı: 2001/01, s. 48-53.
19. 1853-1856 Osmanlı-Rus Harbi’nde Osmanlı Hıristiyanlarının Takındığı Tavır Tarih ve Düşünce, Şubat 2001, sayı: 2001/02, s. 27-33.
20. 1855 Bursa Depreminde Mağduriyetleri Giderilen Gayrimüslimlerin Şükran İfadeleri, Yeni Türkiye Ermeni Sorunu Özel Sayısı-, Ankara 2001, II, s. 719-725.
21. Trabzon Eyaleti’nin Kırım Harbi’ne Katkıları, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi (Prof. Dr. Efrasiyab Gemalmaz Özel Sayısı), Erzurum 2001, sayı: 17, s. 247-260.
22. İmparator III. Napoleon’un İstanbul’u Ziyaret Düşüncesi Ve Türk Misafirperverliği, Fen-Edebiyat Fakültesi Dergisi, Erzurum 2001, Nr. 27, s. 137-146.
23. Sultan III. Selim Devri Islahat Hareketleri (Nizâm-ı Cedîd), Türkler, Ankara 2002, 12, s. 671-682.
24. Ölümünün 102. Yıldönümünde Gazi Osman Paşa ve Plevne’den Manzaralar, Atatürk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü Dergisi, Erzurum 2002, sayı: 19, s. 239-254.
25. İngiliz Amirali Sir Adolphus Slade’in Türkiye İzlenimleri, CEIPO 15 th CIEPO Symposium, London 8-12 July 2002.

Hairdesigner
31-03-08, 05:10
Biruni ( 25.06.972)- (14.07.1050) </B>
Biruni hastalıkları tedavi konusunda değerli bir uzmandı. Yunan ve Hint tıbbını incelemiş, Sultan Mes'ud'un gözünü tedavi etmişti. Otların hangisinin hangi derde deva ve şifa olduğunu çok iyi bilirdi. Eczacılıkla doktorluğun sınırlarını çizmiş, ilaçların yan etkilerinden bahsetmiştir. Bîrûnî, Cebir, Geometri ve Coğrafya konularında bile o konuyla ilgili bir âyet zikretmiş, âyette bahsi geçen konunun yorumlarını yapmış, ilimle dini birleştirmiş, fennî ilimlerle ilahî bilgilere daha iyi nüfuz edileceğini söylemiş, ilim öğrenmekten kastın hakkı ve hakikatı bulmak olduğunu dile getirmiş ve "Anlattıklarım arasında gerçek dışı olanlar varsa Allah'a tevbe ederim. Razı olacağı şeylere sarılmak hususunda Allah'tan yardım dilerim. Bâtıl Şeylerden korunmak için de Allah'tan hidayet isterim. İyilik O'nun elindedir!" demiştir.

Hayatı

Yaşadığı çağa damgasını vurup " Biruni Asrı" denmesine sebepolan zekâ harikası bilginimiz.973 yılında Harizm'in merkezi Kâs'ta doğdu. Esas adı Ebû Reyhan b. Mu-hammed'dir. Küçük yaşta babasını kay-betti. Annesi onu zor şartlarda, odunsatarak büyüttü. Daha çocuk yaştaaraştırmacı bir ruha sahipti. Birçok ko-nuyu öğrenmek için çılgınca hırs göste-riyordu. Tahsil çağına girdiğinde Hâ-rizmşahların himayesine alındı ve saray terbiyesiyle yetişmesine özen gösterildi. Bu aileden bilhassa Mansur, Bîrû-nî'nin en iyi bir eğitim alması için herimkânı sağladı.(1)Bu arada İbn-i Irak ve Abdüssamed b. Hakîm'den de dersler alan bilginimizin öğrenimi uzun sürmedi, daha çok özel çabalarıyla kendisini yetiştirdi.Araştırmacı ruhu, öğrenme hırsı ve sön-meyen azmiyle birleşince 17 yaşındaeser vermeye başladı.Fakat Me'mûnîlerin Kâs'ı alıp Hârizmşahları tarihten silmeleriyle Bîrûnî'nin huzuru kaçtı, sıkıntılar başladı veKâs'ı terketmek zorunda kaldı. (2) An-cak iki yıl sonra tekrar döndüğünde ün-lü bilgin Ebü'l-Vefâ ile buluşup rasat ça-lışmaları yaptı.Daha sonra hükümdar Ebü'l-Abbas,sarayında Bîrûnî'ye bir daire tahsisedip, müşavir ve vezir olarak görevlen-dirdi. Bu durum, hükümdarların ilme duydukları derin saygının göstergesi,bilginimizin de devlet başkanları yanın-daki yüksek itibarının belgesiydi. (3)

Gazneli Mahmud Hindistan'ı alınca hocalarıyla Bîrûnî'yi de oraya götürdü.Zira onun yanında da itibarı çok yük-sekti. " Bîrûnî, sarayımızın en değerli hazinesidir' derdi. (4) Bu yüzden ted-birli hünkâr, liyakatını bildiği Bîrûnî'yiHazine Genel Müdürlüğü'ne tayin etti.O da orada Hint dil ve kültürünü bütü-nüyle inceledi. Üstün dehasıyla kısa sü-rede Hintli bilginler üzerinde şaşkınlıkve hayranlık uyandırdı. Kendisine sağ-lanan siyasî ve ilmî araştırmalarına de-vam etti. Bir devre adını veren, çağınıaşan ilmî hayatının zirvesine erişti. Sul-tan Mes'ud, kendisine ithaf ettiği Ka-nun-u Mes'ûdî adlı eseri için Bîrûnî'yebir fil yükü gümüş para vermişse de o,bu hediyeyi almadı. (5) Son eseri olanKitabü's-Saydele fi't Tıb'bı yazdığında80 yaşını geçmişti. Üstad diye saygıylayâd edilen yalnız İslâm âleminin değil,tüm dünyada çağının en büyük bilginiolan Bîrûnî, 1051 yılında Gazne'de hayata gözlerini yumdu. Ruhu şâd, ma-kamı cennet olsun. Âmin.

ŞAHSİYETİ:Bîrûnî, " Elinden kalemdüşmeyen, gözü kitaptan ayrılmayan,iman dolu kalbi tefekkürden dûr olma-yan, benzeri her asırda görülmeyen bil-ginler bilgini bir dâhiydi. Arapça, Farsça, Ibrânîce, Rumca, Süryânice, Yunan-ca ve Çinçe gibi daha birçok lisan bili-yordu. Matematik, Astronomi Geomet-ri, Fizik, Kimya, Tıp, Eczacılık, TarihCoğrafya, Filoloji, Etnoloji, Jeoloji, Din-ler ve Mezhepler Tarihi gibi 30 kadarilim dalında çalışmalar yaptı, eserlerverdi. (4) Onun tabiat ilimleriyle yakından ilgi-lenmesi, Allah'ın kevnî âyetlerini anla-mak, kâinatın yapı ve düzeninden Al-lah'a ulaşmak, O'nu yüceltmek gâyesi-ne yönelikti. Eserlerinde çok defa Kur ân âyetlerine başvurur, onların çeşitli ilimler açısından yorumlanmasınıamaçlardı. Kurân'ın belâğat ve i'cazı-na olan hayranlığını her vesileyle dilegetirdi.İlmî kaynaklara dayanma, deney vetecrübeyle ispat etme şartını ilk defa oileri sürdü. İbn-i Sinâ'yla yaptığı karşı- ;lıklı yazışmalarındaki ilmî metod ve yo-rumları, günümüzde yazılmış gibi taze-liğini halen korumaktadır.Tahkîk ve Kanûn-ı Mes'ûdî adlı eserleriyle trigonometri konusunda bugünküilmî seviyeye tâ o günden,ulaştıgı açık-ça görülür. Bu eser astronomi alanındazengin ve ciddî bir araştırma âbidesiolarak tarihe mal olmuştur. İlmiyle dinehizmetten mutluluk duymaktadır. Gaz-ne'de kıbleyi tam olarak tespit etmesive kıblenin tayini için geliştirdiği mate-matik yöntemi dolayısıyla kıyamet günüRabb'inden sevap ummaktadır.Ayın, güneşin ve dünyanın hareketle-ri, güneş tutulması anında ulaşan hadi-seler üzerine verdiği bilgi ve yaptığı ra-satlarda, çağdaş tespitlere uygun neti-celer elde etti. Bu çalışmalarıyla yer öl-çüsü ilminin temellerini sekiz asır önceattı. Israrlı çabaları sonunda yerin çapı-nı ölçmeyi başardı. Dünyanın çapınınölçülmesiyle ilgili görüşü, günümüz ma-tematik ölçülerine tıpatıp uymaktadır.Avrupa'da buna BÎRÛNI KURALI den-mektedir.Newton ve Fransız Piscard yaptıklarıhesaplama sonucu ekvatoru 25.000 mil olarak bulmuşlardır. Halbuki bu öl-çüyü Bîrûnî, onlardan tam 700 yıl öncePakistan'da bulmuştu. O çağda Batılı-lardan ne kadar da ilerideymişiz.(6)Biruni, hastalıkları tedavi konusundadeğerli bir uzmandı. Yunan ve Hint tıbbını incelemiş, Sultan Mes'ud'un gözü-nü tedavi etmişti. Otların hangisininhangi derde deva ve şifa olduğunu çokiyi bilirdi. Eczacılıkla doktorluğun sınır-larını çizmiş, ilaçların yan etkilerindenbahsetmiştir.Daha o çağda Ümit Burnu'nun varlı-ğından söz etmiş, Kuzey Asya ve Ku-zey Avrupa'dan geniş bilgiler vermişti.Christof Coloumb'dan beş asır önce Amerika kıtasından, Japonya'nın varlı-ğından ilk defa sözeden O'dur. Dünyanın yuvarlak ve dönmekte olduğunu,yerçekimin varlığını Newton'dan asır-larca önce ortaya koydu.Henüz çağımızda sözü edilebilen karaların kuzeye doğru kayma fikrini 9.5asır önce dile getirdi. Botanikle ilgilendi, geometriyi botaniğe uyguladı. Bitki ve hayvanlarda üreme konularına eğil-di. Kuşlarla ilgili çok orjinal tespitler yaptı. Tarihle ilgilendi. Gazneli Mah-mud, Sebüktekin ve Harzem'in tarihleri-ni yazdı.Bîrûnî, ayrıca dinler tarihi konusunaeğildi, ona birçok yenilik getirdi. Çağından dokuz asır sonra ancak ayrı birilim haline;gelebilen Mukayeseli DinlerTarihi, kurucusu sayılan Bîrûnî'ye çokşey borçludur.

Bîrûnî, felsefeyle de ilgilendi. Ama felsefenin dumanlı havasında boğulupkalmadı. Meseleleri doğrudan Allah'a dayandırdı. Tabiat olaylarından söze-derken, onlardaki hikmetin sahibinigösterdi. Eşyaya ve cisimlere takılıpkalmadı.Bîrûnî, Cebir, Geometri ve Cografyakonularında bile o konuyla ilgili birâyet zikretmiş, âyette bahsi geçen ko-nunun yorumlarını yapmış, ilimle dinibirleştirmiş, fennî ilimlerle ilahî bilgileredaha iyi nüfuz edileceğini söylemiş,ilim öğrenmekten kastın hakkı ve haki-katı bulmak olduğunu dile getirmiş ve"Anlattıklarım arasında gerçekdışı olanlar varsa Allah'a tevbeederim. Razı olacağı şeylere sa-rılmak hususunda Allah'tan yar-dım dilerim. Bâtıl şeylerden ko-runmak için,de Allah'tan hida-yet isterim. İyilik O'nun elinde-dir!" demiştir.

Eserleri halen Batı bilim dünyasındakaynak eser olarak kullanılmaktadır.Türk Tarih Kurumu 68. sayısını Bîrû-nî'ye Armağan adıyla bilginimize tah-sis etti.Dünyanın çeşitli ülkelerinde Bîrûnî'yianmak için sempozyumlar, kongrelerdüzenlendi, pullar bastırıldı. UNESCO'nun 25 dilde çıkardığı Conrier Dergisi 1974 Haziran sayısını Bîrûnî'ye ayırdı. Kapak fotoğrafının altına,"1000 yıl önce Orta Asya'da yaşayanevrensel dehâ Bîrûnî; Asrtonom, Tarih-çi, Botanikçi, Eczacılık uzmanı Jeolog,Şair, Mütefekkir, Matematikçi, Coğraf-yacı ve Hümanist" diye yazılarak tanı-tıldı.Eserleri;Biruni, toplam 180 kadar Eser kaleme aldı. En meşhurları şunlardır:

1. EI-Asâr'il-Bâkiye an'il-Kurûni'I-Hâli-ye: (Boş geçen asırlardan kalan eser-ler.)
2. EI-Kanûn'ül-Mes'ûdî; En büyük ese-ridir. Astronomiden coğrafyaya kadarbirçok konuda yenilik, keşif ve buluşları içine alır.
3. Kitab'üt-Tahkîk Mâ li'I-Hind: HindTarihi, dini, ilmi ve coğrafyası hakkın=da geniş bilgi verir.
4. Tahdîd'ü Nihâyeti'l-Emâkin li Tas-hîh-i Mesâfet'il-Mesâkin: Meskenler ara-sındaki mesafeyi düzeltmek için mekân-ların sonunu sınırlama. Bu eseriyle Bîrû-nî, yepyeni bir ilim dalı olan Jeodezi'nintemelini atmış, ilk harcını koymuştu.
5. Kitabü'I-Cemâhir fî Ma'rifet-i Cevâ-hir: Cevherlerin bilinmesine dair kitap.
6. Kitabü't-Tefhim fî Evâili Sıbaâti't-Tencim: Yıldızlar İlmine Giriş.
7: Kitâbü's-Saydele fî Tıp: EczacılıkKitabı. İlaçların, şifalı otların adlarınıaltı dildeki karşılıklarıyla yazmış.Bu yazı Eğitim Bilim Dergisi Ocak 2000sayısından alınmıştır.

KAYNAKLAR1. Zeki Velidi Togan, İbn-i Fadlan,s.10/TDV Ansiklopedisi, c.6, s.207-2082. şifat eI-Mâ'mure alel Bîrûnî, s.593 İslâm Alimleri Ansiklopedisi. c.4,, s.594. Şaban Döğen, Müslüman İÎim Oncüleri,s.50-535. Şaban Dögen, a.g.e./s.49.6. Islâm Ansiklopedisi, c.2, s.635

Hairdesigner
31-03-08, 05:11
Celal Esat Arseven ( 1885)- (13.11.1971) </B>
Profesör, yazar, sanat tarihçisi, ressam, milletvekili ve kıdemli yüzbaşıdır.1875 yılında İstanbul Beşiktaş'ta doğdu.Sadrazam Ahmed Esad Paşa'nın oğludur.40 günlük iken babası ölmüştü. 1888 yılında Galatasaray Lisesine girdi.Lisede okurken 1889 yılında Siyasal Bilgiler Fakültesi'ne girdi ve mezun oldu.Güzel Sanatlar Akademisinde de okurken II. Abdülhamid'in özel emri ile Harp Okulunun asiller sınıfına girdi.1894 yılında piyade subayı olarak mezun oldu. 1908 yılında kıdemli yüzbaşı (Kolağası) iken askerlik hayatından istifa ederek ayrıldı.1908 yılında arkadaşı Salah Cimcoz ile "Kalem" adlı mizah dergisini çıkardı. I. Dünya Savaşı sırasında Kadıköy Belediye Şube Müdürlüğü, sonra ressamlarımıza Avrupa'da sergi açmalarını tertipleme görevi yaptı.1921-1941 yılları arasında Güzel Sanatlar Akademisi Mimari Tarihi ve Şehircilik profesörlüğünde bulundu. 1923 yılından sonra Darülbedayi Müdürlüğü, 1924-1941 yılları arasında Ankara şehri imar müşavirliği, 1933-1937 yılları arasında Kadıköy Halkevi Başkanlığı, Türk Sanatı Tarihi Enstitüsü üyeliği, 1942-1950 yılları arasında İstanbul ve Giresun milletvekilliği yaptı.Üç kez evlendi. 1932 yılında I. Tarih Kongresine katıldı.Ankara, İstanbul ve Roma'da resim sergileri açtı.Pul, tiyatro, müzik ve gezi meraklısı idi. 13 Kasım 1971 tarihinde 96 yaşında iken İstanbul'da vefat etti. Mezarı Erenköy'de Sahrayı Cedid mezarlığındadır.

Eserlerinden bazıları:Türk Sanatı Tarihi 4 cilt, Sanat Ansiklopedisi 5 cilt, Mimari Tarihi, Kamusu Sanat, Türk Sanatı, Şehircilik, Eski İstanbul Abidat ve Mebanisi, Selimi Salis (Salah Cimcoz ile yazdı-tiyatro), Saatçı (operet), Şaban (Viyana’da temsil edilin ilk Türk operası)

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak istanbul 1982 sf.50-52

Sanat ve Siyaset Hatıralarım
Celal Esad Arseven
Ekrem Işın
İletişim Yayınevi / Anı Dizisi

Celal Esad Arseven (1875-1971) resimden edebiyata, tiyatrodan sinemaya, mimari ve şehircilikten sanat tarihçiliğine geniş bir alanda ürünler vermiştir. Tanzimat döneminin devlet ricalinden, valilik ve sadrazamlık yapmış Ahmet Esad Paşa'nın oğlu Celal Esad, küçük yaştan itibaren tanık olduğu toplumsal hayatın hızlı değişimlerini, Batılılaşma çabalarını, imparatorluğun çöküş sürecini farklı ürünlerle değerlendirebilmiş ve çalışmalarını sistemleştirebilmiş ender aydınlarımızdandır. Osmanlı modernleşmesinin kültürel dayanaklarını açıklamada birikimi, yetenekleri, özgün söylemi ve sanatçı kimliği ile dikkat çeker. Arseven, düşüncelerini savunmada kullandığı ilginç yöntemlerle de tanınır. Şehircilik konusunda tartıştığı Şehremini Cemil Paşa'yı (Topuzlu) alt yapının gerekliliğine inandırmak için Paris lağımlarında sandalla dolaştırır. Kadıköy Belediye Dairesi Başkanlığı, Darülbedayi Müdürlüğü, İstanbul Eski Eserleri Koruma Encümeni üyeliği, iki dönem milletvekilliği, Eski Eserler ve Anıtlar Kurulu üyeliği, Sanayi-i Nefise Mektebi'nde hocalık yapan Celal Esad'ın eserleri arasında Türk Sanatı, Sanat Ansiklopedisi, Eski İstanbul, Eski Galata
ve Binaları vardır. Elinizdeki kitabı, Celal Esad Arseven'in Yeni İstanbul gazetesinde yayınlanan "Türk Resim Sanatında Yetmiş Yıllık Hayatım" adlı yazıları ile Dünya gazetesinde çıkan "Yıldız Sarayından Mütarekeye kadar Celal Esad Arseven'in Hatıraları" başlıklı yazılarını biraraya getirerek Ekrem Işın yayına hazırladı.

Hairdesigner
31-03-08, 05:11
http://www.biyografi.net/images/kisi/964.jpg
Cemal Kutay ( 1909) </B>
1909'da Konya'da doğan Kutay, orta öğrenimini Kadıköy Lisesi'nde tamamladı. Anadolu Ajansı'nda 1924-1928 yılları arasında muhabirlik, Hakimiyet-i Milliye'de İstihbarat Şefliği ve fıkra yazarlığı yapan Kutay, Konya'da Yeni Anadolu Gazetesi'ni ve Zaman Dergisi'ni, İstanbul'da Halk Gazetesi'ni, Millet Dergisi'ni çıkardı. Kutay, Pek çok gazete ve dergide özellikle tarihi konularda yazılar yazdı.
4 Şubat 2006 tarihinde İstanbul'da vefat etti.

HABER

Tarihçi-yazar Cemal Kutay öldü
Hürriyet 5 Şubat 2006

Tarihçi-yazar Cemal Kutay, dün İstanbul'da vefat etti. Marmara Üniversitesi Vakfı Academic Hospital'den yapılan yazılı açıklamada, bir süredir yaşlılığa bağlı çeşitli rahatsızlıkları nedeniyle tedavi görmekte olan Cemal Kutay'ın, fenalaşarak gözetim altına alındığı hastanede bu akşam saat 21.17'de hayata gözlerini yumduğu bildirildi.

Cemal Kutay'ın bir süredir Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Ana Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sevinç Aktan gözetiminde tedavi gördüğü belirtilen açıklamada, Kutay'ın, sağlık durumu ağırlaştığı için dün Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesi Vakfı Academic Hospital'e kaldırıldığı kaydedildi.Academic Hospital Sorumlu Hekimi İç Hastalıkları Uzmanı Türkan Özer, Kutay'ın vefatına ilişkin şu açıklamayı yaptı:

“Hastamız, bir süredir evinde yatarak pnömoni (zatürree) tedavisi görmekteydi. Artan şikayetleri ve böbrek yetmezliği nedeniyle dün (Cumartesi) saat 15.00 sıraları hastanemize yatırılarak 114 numaralı odamızda bakım altına alındı. Tıbbi müdahaleler sonuç vermedi. Başımız sağ olsun.”

HAKKINDA YAZILANLAR

KU(Ü)RT TARİHÇİ
Cemal. A. Kalyoncu
Aksiyon 8 Eylül 2001 s.353

Paşalar, valiler, bakanlar, büyükelçiler çıkarmış Fatin Rüştü Zorlu, Eşref Kuşçubaşı, Vasıf Çınar gibi birçok kişinin mensup olduğu Bedirhani aşiretinden olan 'ku(ü)rt' tarihçi Cemal Kutay, 183 kitap yazarak önemli bir rekora da imza atar

Cemal Kutay, tarihin, eğitimini almamasına rağmen tarihçi diye anlatacağı birisi. O, tarihin içinden bulup çıkardığı veya ortaya attığı iddialarla da (Türkçe ibadet, Atatürk şamandı gibi) gündeme gelen bir kişilik. 2001 itibariyle yazdığı 183 kitapla belki bir dünya rekorunun da sahibi. Bazı kitaplarda doğum tarihi hicri takvimden miladi takvime dönüştürmedeki yanlışlıklardan dolayı 1906, 1907, 1912 yazsa da esasında 1909 yılında doğmuş olan 'ku(ü)rt' tarihçi Cemal Kutay, 90'ı aşmış yaşına rağmen gündemde yer edinecek konu bulmakta zorluk çekmeyen ve hayatını halen kalemle kazanan bir kişidir de.


Dede Bedirhan Bey: asi mi vatansever mi ?

Cemal Kutay, bir taraftan Kürt aşiret reisi Bedirhan Bey'in (bazı kitaplarda paşa olarak adlandırılmasına rağmen aslı beydir) üçüncü kuşaktan torunudur. Bir Kürt hanedanı olan Azizan hanedanından Abdullah Han'ın oğlu olan Bedirhan Bey, Cemal Kutay'ın anlattıklarına göre, 1827 Osmanlı—Rus harbine 20 bin atlı ile katılarak, Rus tarihlerinde bile o zaman Osmanlı'nın kazanılan tek zaferinin sahibi olarak gösterilmiş birisidir.

Hıristiyan bir topluluk olan Nasruriler'i kılıçtan geçiren Bedirhan Bey, Osmanlı—Rus Harbinde gösterdiği başarıdan sonra Sultan Abdülmecit tarafından İstanbul'a davet edilir ve bugünkü Darüşşafaka binası oturmasına tahsis edilir, ardından Girit'e vali atanır. Sonrasında tekrar İstanbul'a gelir, hacca gittiğinde de vefat eder ve orada gömülür.

Kutay, Bedirhan Bey'in dini konulardaki danışmanı Molla Abdülkavs'ın bugünkü İran'daki idareye benzer bir çizgide olduğunu belirterek Bedirhan Bey'in de buna yakın bir hayat sürdüğünü ifade ediyor.


Tarih kitaplarına göre ise Tanzimat Fermanı'nın getirdiği yeniliklere karşı gelen, kendi adına para bastırarak hutbe okutan Bedirhan Bey, Babıali'nin Topal Osman Paşa kumandasında büyük bir ordu göndererek uzun bir çatışmadan sonra teslim aldığı, 1847'de ailesi ve yakınları ile birlikte İstanbul'a gönderilen birisidir. Ardından 20 yıla yakın Girit'in Kandiye kasabasında zorunlu ikamete tabi tutulur. Sonra affedilip İstanbul'a yerleşir. Oradan Şam'a gider ve ömrünü burada nihayetlendirir. (Osmanlılar Ansiklopedisi. YKY) Ancak Kutay, bunların gerçek olmadığını söylemektedir.

Adıvar'dan Eşref Kuşçubaşı'na

Bedirhan Bey, yaptığı evliliklerden 42 çocuk sahibi olduğundan, aşiret daha sonraki yıllarda bir çok valiler, paşalar çıkarır. Bedirhan Bey'in çocuklarından Şurayı Devlet Reisliği yapan Murat Bey, Galatasaray'da başkanlık yapan Tevfik Ali Çınar, Ali Şamil Paşa (İlk eşi Mahmure Hanım, Halide Edip Adıvar'ın üvey annesidir), Şam Valisi Salip Bey, Bedirhan Bey'in kardeşi Abdullah Bey'in oğlu, Atatürk'ün yakınında yer alarak Maarif Bakanlığı yapan ve eğitim alanında köklü ve sarsıcı değişikliklere imza atan Vasıf Çınar ailenin diğer fertleridir.


Bedri Paşa ve Eşref Sencer Kuşçubaşı

Yine aileden olan Bedri Paşa (Paşanın hanımı Teşkilat—ı Mahsusa'nın ilk lideri Eşref Kuşçubaşı'nın teyzesinin kızıdır) ise Suriye ve civarlarında ayaklanmalar olduğunda merkezi idarenin, ayaklanmaların bastırılması için aklına gelen ilk isimdir. Başbakan Adnan Menderes'le birlikte asılan Hasan Polatkan'ın dışındaki Fatin Rüştü Zorlu da aşiretin bir diğer üyesidir.

Tahir Kutay

Vasıf Bey, Atatürk'ün çok yakınında olduğundan Çınar soyadını ona Atatürk verir. Bedirhan Bey'in Hüseyin Kenan adlı oğlundan dünyaya gelen ve Cemal Kutay'ın da babası olan Tahir Bey ise, Kutay soyadını alır. Tahir Kutay birçok yerde görev yaptıktan sonra Konya'da, bugünkü Yargıtay'la askeri mahkeme arası bir derece olan İstinaf Ceza Mahkemeleri Reisliği görevi görür. Milli Mücadele'nin hemen başında da o zaman merkezi Sivas'ta olan Yargıtay (Mahkeme—i Temyiz) başkanlığı yapar. Konya'daki hukuk mektebinde ders verdiğinden, daha sonraki yıllarda Meclis İkinci Başkanlığı yapacak Tevfik Fikret Sılay, DP'nin kurucularından Refik Koraltan onun talebeleri arasında yer alacaktır.

Tahir Kutay’ın Eşi

Tahir Kutay, bugün Batı Trakya'da kalan Dimetokalı Miralay Mustafa Nuri Bey ile Fahrünisa Hanım'ın Nazire dışındaki kızı Süreyya Hanım'la evlenir.


Tahir Kutay’ın Çocukları

Tahir Kutay ile Süreyya Hanım’la evliliğinden yedi çocuk sahibi olur:

1.Faika
(Mehmet Şevki Yazman'la evlenir. DP döneminde Elazığ Milletveki ve Milli Müdafaa Encümeni Başkanlığı yapan Yazman'ın çocuklarından Tuncer Yazman, Türkiye'nin ilk petrol mühendislerinden biridir),

2.Fahrünisa (O da Albay Suphi Akgün'le evlenir. Haşim İşcan'la dünür olan çiftin tek çocukları Ege Üniversitesi kurucularından ve Türkiye'nin ilk kalp cerrahlarından Prof. Dr. Sermet Akgün'dür),

3.Fitnat (Atatürk'ün şahsi muhafızlarından ve Birinci dönem Van Milletvekili Hasan Sıddık Haydari ile birleştirir hayatını),

4.Hayrünnisa (Konyalı tüccar Mustafa Öztermiyeci ile evlenir).

Ailenin erkek çocukları ise

5.Cemal,

6.Kenan ve

7.Abdi Kutay

Aile o kadar geniştir ki, Galatasaray Başkanlığı da yapan Tevfik Ali Çınar, ailenin sicilini çıkarmak ister ama üstesinden gelemeyeceğini anlayınca vazgeçer. Cemal Kutay da denemek ister ama başaramayacağını farkedip konunun üzerine düşmez.

Hairdesigner
31-03-08, 05:12
Cigerxvin . </B>
Asıl adı Şeyhmuz Hasan olan Cigerxvin, 1903 yılında Mardin'in Hesar Köyü'nde dünyaya geldi. Bir yaşındayken babası öldü, çok geçmeden annesini de kaybedince yetim kaldı. On kardeşiyle birlikte hayat mücadelesine giren Şeyhmuz köyde çobanlık yaptı. Okula gidemedi, ilk harfleri çobanken bir arkadaşından öğrendi. Medrese eğitimine başladı. On yıl çeşitli yerlerde imamlık yaptı.

1925'te Şeyh Sait İsyanı'ndan sonra, Suriye'ye kaçanların Ermeniler’le birlikte kurdukları Hoybun örgütüne katıldı. Celadet Bedirhan'ın çıkardığı Havar Dergisi'nde şiirlerini yayınlamaya başladı. Adını Cigerxvin diye değiştirdi.

Cigerxvin'in birinci divanı 1974'te yayımlandı. Daha sonra değişik tarihlerde Şam, Beyrut ve İsveç'te klasik-modern şiirlerinden oluşan yedi divanı daha yayınlandı. İki anı ve hikaye kitabının yanısıra, Kürt Tarihi üzerine iki kitabı, Kürtçe sözlük çalışması, Kürt folkloru üzerindeki araştırma kitabı ve hayat hikayesini konu alan bir otobiyografisi vardır.
Birtakım sosyalist faaliyette de yer alan Cigerxvin, hayatının büyük bir kısmını Suriye'nin Kamışlı şehrinde geçirdi, daha sonra İsveç'e yerleşti.

Cigerxvin, 22 Ekim 1984'te İsveç'in başkenti Stockholm'de öldü. Cenazesi, çok sayıda Kürt, Arap, Süryani ve Ermeni’nin katılımıyla Kamışlı'daki toprak evinin bahçesine gömüldü.

Medrese kültürü içerisinde yetişen Cigerxvin eserlerinde hem klasik edebiyatı devam ettirdi, hem de modern şiirde eserler verdi.
Cigerxvin'in şiirlerinde özellikle solcu kişiliği ön plana çıkmıştır.

Xx
Hayat Hikâyem
Cigerxwîn Kürt Tarihi ve Kültürü Dizisi

Modern Kürt şiirinin öncüsü sayılan Cigerxwîn, Kürt tarihinin en olaylı, değişimlerle dolu dönemi olan 20. yüzyılda yaşamıştır. Bir şair ve eylemci olarak, Kürt tarihi içinde özel bir yer tutan pek çok olaya ya bizzat katılmış, tanık olmuş, ya da olayın kahramanlarıyla sohbet olanağı bulmuştur. Kıtlık, hastalık ve yağmanın hüküm sürdüğü seferberlik yıllarından 1925 Şeyh Sait İsyanı'na, Kürtlere kısmi haklar tanıyan 1958 Irak Devriminden 1970'lerdeki Kürt örgütlenmelerine kadar pek çok olaya yer veriliyor “Hayat Hikâyem”de. Rahat bir üslupla yazılan ve geniş ayrıntılara yer veren kitabın Kürt tarihine olduğu kadar Ortadoğu tarihine de pek çok yönden ışık tuttuğu rahatlıkla söylenebilir. Cegerxwîn'in “Hayat Hikâyem” başlığı altında anlattıkları, gerçekte sadece bu büyük, bilge Kürt şair ve düşünürünün değil tüm Kürtlerin hikâyesidir.

“Şimdiye kadar sadece büyük ve ünlü insanların hayatı yazıldı. Oysa benim düşünceme göre, bu büyük iş, tarihlerini yazma işi, aydına, düşünüre, yurtsevere ve insansevere düşmektedir. Böylece biz hem halkımıza hem de insanlığa kutsal ve yerinde bir hizmette bulunmuş olacağız.” (Cigerxwîn)

•Dîwana yekem: Prîsk û Pêtî , 1945 Şam
•Dîwana diwem: Sewra Azadî , 1954 Şam
•Dîwana siyem: Kîme Ez? 1973 Beyrûd
•Dîwana çarem: Ronak , Weşanên Roja Nû , 1980 Stockholm
•Dîwana pêncem: Zend-Avista , Weşanên Roja Nû, 1981 Stockholm
•Dîwana sesem: Sefeq , Weşanên Roja Nû 1982 Stockholm
•Dîwana heftem: Hêvî , Weşanên Roja Nû 1983 Stockholm
•Dîwana hestem: Astî , Weşanxana Kurdistan , 1985 Stockholm

Hairdesigner
31-03-08, 05:12
Dursun Bey </B>
Tarihçi, defterdar, akıncı beyidir.Bursa'da doğdu.Asıl adı Tur'i Sina'dır. Tursun Bey de denilmektedir.Fatih zamanı komutanlarından Ceb Ali'nin oğlu, Karıştıran Süleyman Paşa'nın kayınbiraderidir.Medrese öğrenimi gördü. Uzun yıllar Fatih Sultan Mehmed'in hizmetinde bulundu. 1453 yılında İstanbul'un alınışında Fatih Sultan Mehmed'in yanında idi. Fatih Ayasofya'ya girdiğinde beraberinde olanlar arasında bulundu.İstanbul'un ev ve dükkânlarının sayım ve tesbiti işlerinde çalıştı.Belgrad kuşatmasında bir nevi vakanüvislik görevi yaptı.Mahmud Paşa'nın 1458 yılında Sırbistan Seferinde Akıncı Beyi olarak savaştı.1461 yılında Trabzon seferinde divan kâtipliğinde bulundu.Anadolu Defterdarı, Anadolu Detterdarlığı kethüdası ve Başdefterdarı oldu.1499-1508 yılları arasında vefat etti.

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982

Hairdesigner
31-03-08, 05:12
Edward Taşçı </B>
Edward Taşçı Türk-Ermeni Dostluk Derneği Başkanı. ABD'de yaşayan Edward Taşçı, açtığı sergilerle Ermeniler'in soykırım görmediğini anlatmaya çalıştı. Edward Taşçı'nın, ilkini 1998'de Ankara'da düzenlediği 'Bir Amerikalı'nın Türkiye Sevgisi' adlı resim ve tarihi döküman sergisi, İstanbul'da 1999 yılı Mart ayında açılan sergisinde konuşan Edward Taşçı, Ermeni ve Süryani asıllıların Türk dostu olduklarını, ABD'deki Ermeni cemaatinin ise Türk düşmanlığına devam ettiğini söyledi. Osmanlı döneminde Süryani ve Ermeniler'in 'soykırım' görmediğini, ancak buna rağmen Türk düşmanlığının çocukluktan itibaren Ermeniler tarafından beyinlere kazındığını anlatan Taşçı, ABD'de doğmuş ve büyümüş olmasına rağmen Türk sevgisiyle dolu olduğunu, bu sebeple ABD'de Ermeni cemaatler tarafından tenkit edildiğini söyledi. Taşçı'nın sergisinin açılışına, dönemnin kültür bakanı İstemihan Talay ve müsteşarı da katılmıştı.

Kaynak:Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları İstanbul 2000

HAKKINDA YAZILANLAR

Ermeni asıllı Türk dostu Edward Taşçı hayatını kaybetti
Milliyet 23 Haziran 2005

Hayatı boyunca Ermeni soykırım iddialarına karşı hep Türklerin yanında yer alan Ermeni asıllı Türk dostu Edward Taşçı, mart ayından bu yana yoğun bakımda bulunduğu New York’taki hastanede dün akşam hayatını kaybetti.
İki böbreği de çalışmayan 72 yaşındaki Taşçı, yaklaşık üç ay önce aniden fenalaşınca Long Island Jewish Medical Center’a kaldırılmış ve komaya girdiği için bu hastanede yoğun bakıma alınmıştı. Hastaneye kaldırıldığından bu yana yoğun bakımda bulunan Taşçı, New York ve çevresinde bulunan Türkler tarafından sürekli olarak ziyaret ediliyordu.
Taşçı’nın yakınlarından edinilen bilgiye göre, yarın sabah cenaze evine konarak sevenleri tarafından ziyaret edilecek olan Taşçı için, 25 Haziran Cumartesi günü New Jersey Teaneck’teki Saint Marks Süryani Kilisesi’nde dini tören düzenlenecek. Taşçı, aynı gün kendi vasiyeti doğrultusunda yine New Jersey’deki Karaçay Türklerine ait mezarlığa defnedilecek.
Son 20 yıldır Türk-Amerikan Dernekleri Federasyonu’nun (TADF) halkla ilişkilerinden sorumlu olan Taşçı, Osmanlı Ermenisi bir anne-babanın oğlu olarak Amerika’da dünyaya geldi. Bütün yaşamı Amerika’da geçmesine rağmen kendi gayretleriyle Türkçe öğrenen Taşçı, "vatanım" dediği Türkiye ve Türk kültürü sevgisiyle tanınıyor. Başta Ermeni lobileri olmak üzere, ABD’de Türkiye’yi karalamaya çalışan tüm gruplara karşı hep Türk tezlerini savunan Taşçı, özel hayatının her kesimine de Türkiye ve Türklük sevgisinin izlerini taşımakla biliniyordu. Otomobilinin plakasını bile "Vatan" olarak seçen Taşçı, sürekli olarak ay-yıldız kolye takıyordu. Her yıl hiç aksatmaksızın New York’ta yapılan Türk yürüyüşüne katılarak, büyük bir Türk Bayrağı taşıyan Taşçı, mektuplarını, üzerinde "Bana Türk dostu derler" yazısı bulunan bir mühürle imzalıyordu. New York’un Queens semtinde bulunan evini, Topkapı Sarayı’nın minyatürü şeklinde inşa eden Taşçı, bu evi yine Osmanlı esintileri taşıyan sayısız eşyayla süslemişti. Taşçı, paha biçilmez Türk sanat eserleri koleksiyonlarının yanı sıra geniş bir Türkçe taş plak koleksiyonuna sahip bulunuyordu. Hayatı boyunca Ermeni iddialarına karşı, bu iddialara destek veren Amerikalı politikacı, bilimadamı, şirket, medya organı, öğretmen ve din adamlarına binlerce mektup yazan Taşçı, 1960’lardan bu yana New York’ta ve Washington’da görev yapan tüm Türk diplomatları tarafından saygı gösterilen bir isim haline gelmişti. Gerçek bir Türk dostu olan Taşçı, son olarak, "Bana Türk Dostu Derler-Ermeni İddiaları, Gerçek Söylenmeli" adlı, Ermeni soykırım iddialarına cevap teşkil eden bir kitap yazmıştı. Kitabın yeni baskısı mayıs ayında tamamlanarak dağıtımı yapılmıştı.


Amerika’dan bir Ermeni sesi
Amerika Mektubu
Ayşe Göktürk Tunceroğlu atunceroglu@tg.com.tr
Türkiye 25 Nisan 2005

Yirmi küsur yıldır Amerika’da tertiplediğimiz hemen her açık hava toplantısında ve yürüyüşlerde elinde Türk bayrağı ile, her salon toplantımızda boynunda ay yıldızlı kolyesi ile hazır olan bir Ermeni dostumuz vardır: Edward Tashji. Kartvizitinde “Bana Türk dostu derler” yazar. Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu’nun demirbaşlarındandır. Yıllardır Ermeni meselesinde Amerikan makamları nezdinde giriştiğimiz bütün faaliyetlerde en önde hep o vardı. Türkleri ilgilendiren her faaliyette hep o vardı. Bir keresinde Rauf Denktaş’ı Kennedy Havaalanında karşılarken, en önde elinde Türk bayrağı ile yine o vardı. New York’taki evi, kendi evim dahil, burada tanıdığım hiçbir Türk’ün evinde görmediğim kadar ince bir hassasiyetle tepeden tırnağa Osmanlı-Türk evi olarak dekore edilmiştir. Yıllar önce ilk defa bizi buyur ettiğinde darbuka ile bir oyun havası çalarak karşılamıştı.

Edward Taşçı (Türkiye topraklarından ve Türkçe’den gelen soyadını aslı gibi yazabiliriz), Balıkesir’de doğup büyümüş bir Ermeni anne ve Urfa’da doğup büyümüş Süryanî bir babadan Amerika’da dünyaya gelmiş. Eşi Mary Taşçı da Ermeni asıllı bir Amerikalı. Edward Taşçı’nın Türkiye ve Türklere olan yakınlığı anne babasından dinlediği anılardan kaynaklanmaktadır. Türkçe’yi ailesinden öğrenmiştir. Onlardan hem Türkçe’yi, hem zamanın Türkiye’sinde olup biten olayları öğrenmiştir. Bugüne kadar elindeki belge ve malzemelerle birçok sergi açtı. 1998’de Ankara Millî Kütüphâne’de açtığı sergiyi hatırlayanlarınız olacaktır.

Geçen hafta, sayın Edward Taşçı’nın bir kitabı piyasaya çıktı. Ermeni Soykırımı iddialarına cevap teşkil edecek, hakikî bir hayat hikâyesi olan”Armenian Allegations-The Truth Must Be Told=Ermeni İddiaları-Gerçekler Söylenmelidir” adlı bir kitap. Kitap bundan böyle Ermeni soykırımı iddialarına cevap teşkil edecek eserlerden biridir ve böyle bir hatıra kitabının Ermeni asıllı bir Amerikalı tarafından yazılması şüphe yok ki son derece önemlidir. New York merkezli Türk Amerikan Dernekleri Federasyonu’nun gayretiyle basılan kitap bugünlerde Amerikan Kongresi üyelerine, mahallî yöneticilere, lobicilere, tarihçilere postalanmaktadır.

Kitaptan öğrendiğimize göre... Edward Taşçı’nın annesi Ermeni tehcir hareketi esnasında genç bir kız... Balıkesir’den alınıp Kilis’e gönderilir, Kilis’te faaliyetine devam etmekte olan Ermeni Kilisesi’nde misafir edilir, daha sonra kilise tarafından Kilis’te yaşayan Ermeni ailelerden birine teslim edilir, genç kız yeni ailesi ile kaynaşır. Derken bir gün tesadüfen tanıştığı bir Osmanlı zabiti ile orada evlenir, bu zabit Edward’ın babasıdır. Aile daha sonra Amerika’ya göçer. Hikâye devam eder... Bu kadar bilgi ile iktifa edelim şimdilik. Kitabın Türkçe’ye çevrilmesini ve Türk okuyucuların da Amerika’dan yükselen Türkiye sevdalısı bu Ermeni sesini duymalarını arzu ederim.

Ne yazık ki Edward Bey bugünlerde hastahânede, yoğun bakımda. Kendisine âcil şifalar diliyoruz.

Hairdesigner
31-03-08, 05:13
Ekrem Hakkı Ayverdi ( 22.12.1899) </B>
22 Aralık 1899'da İstanbu'da Şehzadebaşı'nda Kalender Mahalleri'nde doğmuştur. Babası Piyade Kaymakamı İsmail Hakkı Bey, annesi Fatma Meliha Hanımdır. Ekrem Hakkı Bey'in Kardeşi Samiha Ayverdi, babasına atfen, dedesinin soy kütüğünün Ramazanoğullarına kadara uzandığını nakleder. Annesi Fatma Meliha Hanım'ın ataları, Kanûnî Sultan Süleyman'ın Budin seferinde şehit olmuş ve oraya defnedilmiş Gül Baba'ya kadar uzanır.Ekrem Hakkı Ayverdi, tıpkı kardeşi Samiha Ayverdi gibi, İstanbul'un karakteristik bir semti olan Şehzadebaşı'ndan İstanbul'u görmüş ve tanımış; aile muhitinden şifahi kültürü ve tarih şuurunu almış, Osmanlı Türk'ünün soyluluğunu yaşamış ve İmparatorluk coğrafyasının dağılışını müşahade etmiştir.

Ekrem Hakkı Ayverdi, 1907-1911 tarihlerinde Dârü't-tedrîs ve Hadîka-i Meşveret mekteplerinde okuduktan sonra, 1915'te Vefa Sultânîsi'nden (Lisesi), 1920'de de Mühendis Mektebi'nden (Teknik Üniversite) mezun olmuştur. İstanbul Belediyesi Fen İşleri'nde birbuçuk yıl kadar memur olarak çalıştıktan sonra serbest meslek hayatına atılmış, 1950 yılına kadar süren bu devrede çeşitli inşaatların tahhüdünü almasının dışında, İstanbul ve Trakya'da birçok tarihî binanın restorasyonunun yapmıştır. Mühendisler Birliği ve Türkiye Turing Otomobil Kurumu şeref üyelerindendi. Kubbealtı Akademisi ve İstanbul Fetih Cemiyeti'nin kurucu üyeliğini yapmış, çalışmalarına katılmış; İstanbul Fetih Cemiyeti ile bu cemiyete bağlı Yahya Kemal Enstitüsü ve İstanbul Enstitüsü'nün otuz yıl başkanlığını yapmıştır. Ayrıca, Türk Tıp Tarih Kurumu ve Türk Ocağı üyesiydi.

1979 yılında kendisine ıstanbul üniversitesi Senatosu tarafından "Fahri Edebiyat Doktoru" payesi; Aydınlar Ocağı tarafından da "üstün Hizmet Armağanı" verilmiştir. Bir diğer "üstün Hizmet Beratı"da, 18 Eylül 1981 tarihinde ıstanbul Teknik üniversitesi Bilim ve Teknoloji Tarihi Enstitüsü tarafından verilmiş ve bu münasebetle yapılan merasimde Prof. Kazım Çeçen, Ekrem Hakkı Ayverdi için, "Bu zatın ilim sahasında yaptıklarını ve meydana getirdiği eserleri ancak bir enstitü yapabilirdi." ifadesiyle, bir hakkı teslim ve tescil etmiştir.

24 Nisan 1984 tarihinde ıstanbul'da Fatih'teki evinde vefat etmiş ve Merkezefeni Kabristanı'nda bağlandığı 'Dost'un ayak ucuna defnedilmiştir.
Doktoru Prof.Dr. Süleyman Yalçın, Ekrem Hakkı Ayverdi hakkındaki duygu ve düşüncelerini şu satırlarla ifade etmiştir: " Ekrem Hakkı Ayverdi, hergün görülen, milyonları teşkil eden kalabalıklar dışında müstesna bir şahsiyeti temsil ediyor. Onu karakterize eden ve tanıyanlarca hemen ittifakla kabul edilen belli başlı husûsiyetleri şöyle özetlenebilir:

· Osmanlı'nın yıkılış ve tükeniş devrinde gerçek Osmanlı Türk'ünü temsil etme selabeti,
· Başka bir ifade ile, Batı hayranlığında bayılıp, şahsını ve şahsiyetini kaybeden Meşrûtiyet ve Cumhuriyet aydınlarına mukabil hakîkî Müslüman-Türk münevveri,
· 'ıstanbul Efendisi' denilen manayı, görgüsü, terbiyesi, zevki ve yaşayışı ile günümüze kadar getiren insan,
· ınandığı fikir ve dava için şahsî menfaatini geriye itip, ileri yaşında bile Müslüman Türk'ün tarihe bıraktığı mirası kaybolmaktan kurtaran, kayda, kuyuda ve kitaba geçiren büyük irade; hudutsuz gayretin nadir temsilcisi, Osmanlı-Türk mîmarîsini en iyi bilen ve en gayretli ölçülerle tefekkürünü yapan ve koruyan insan…
(Bu yazı, "Ekrem Hakkı Ayverdi Bibliyografyas, ısmet Binark, Kubbealtı Neşriyatı, ıstanbul 1999" kitabından kısaltılarak alınmıştır.)

Hairdesigner
31-03-08, 05:13
Feridun Fazıl Tülbentçi </B>
Feridun Fazıl Tülbentçi, 1912 yılında İstanbul'da doğdu. Vefa Lisesi'ni, Yüksek Ticaret Okulu'nu bitirdi. Ardından basın hayatına atıldı. Ulus. Vatan, Cumhuriyet, Hürriyet gazetelerinde yazarlık yaptı. Daha sonra İstanbul Radyosu'nda görev aldı. Edebiyata şiirle başladı. Tülbentçi, radyoda "Geçmişte Bugün" adlı programı hazırladı. Tarihi romanlar yazdı. 1982 yılında vefat etti.

ESERLERİ:
Barbaros Hayrettin Geliyor, Büyük Türk Zaferleri, Cem Sultan, Hurrem Sultan, İstanbul'un Fethi (İstanbul Kapılarında), Osmanoğulları, Sultanların Aşkı, Tarihe Şan Veren Türk, Turgut Reis, Türk Atasözleri ve Deyimleri, Türk Tarihinden Sayfalar, Yavuz Sultan Selim Ağlıyor, Geçmişte Bugün.

Hairdesigner
31-03-08, 05:14
Fikri Karaman </B>
1966 tarihinde Doğanşar’da dünyaya geldi. İlk ve ortaokulu Doğanşar’da okudu. 1984 tarihinde 4 Eylül Sivas Kongre Lisesi’nden, 1988 tarihinde Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Tarih Anabilim Dalı’ndan mezun oldu. Kırklareli Vize Endüstri Meslek Lisesi (1988 – 1990), Kırklareli Vize Sergen İlköğretim Okulu (1990 – 1991), Sivas Çatpınar Ahmet Ayık Ortaokulu ve İlköğretim Okulu (1990 – 1991 ve 1993 – 1994), Sivas Anadolu Teknik Lise ve Endüstri Meslek Lisesi (1992 – 1993 Yedeksubay asker öğretmen olarak), Sivas İmam Hatip Lisesi (1994 – 1996), İstanbul Avcılar Lisesi’nde (1996 – 1998) Tarih Öğretmenliği görevinde bulundu. Avcılar Lisesi tarih öğretmeni iken iki yıl kadar görevlendirme olarak Süleyman Nazif Lisesi’nde çalıştı. 1988 – 1989 Eğitim Öğretim Yılı’nda Süleyman Nazif Lisesi’nde bir öğretim yılı müdür yardımcılığı görevinde bulundu. Müdür yardımcılığından kendi isteğiyle ayrıldı. 15 Ekim 1999 tarihinde Süleyman Nazif Lisesi tarih öğretmenliği görevine atandı. Halen bu görevine devam etmektedir. Fikri KARAMAN, evli ve iki çocuk babasıdır.

Fikri KARAMAN, 2001 tarihinde Türk Folklor Kurumu tarafından, Türk Halk Kültürüne Hizmet Ödülü ile ödüllendirildi. Aynı yıl Türkiye genelinde ödüle layık görülen diğer isim ve kurumlar ise Türk Dil Kurumu, Kültür Bakanı M. İstemihan Talay, TRT Gezelim Görelim Programı, Prof. Dr. Örcün Barışta, Doç. Dr. Göktan Ay, Sabiha Tansuğ, Avni Özbenli, Mehmet Özel, Fethi Ülkü, Coşkun Ertepınar, Asım Yahyabeyoğlu, Ahmet Tufan Şentürk, Ömer Kayaoğlu, Mustafa Ertaş, Muharrem Bayar, Selâhattin Önerli, İlhan Yardımcı ve Turgay Aydın’dır.

ESERLERİ
1- İPSİLE TOZANLI DOĞANŞAR 1990
2- DOĞANŞAR FOLKLORU 1993
3- DOĞANŞAR İLÇESİ VE KÖYLERİ BELGESELİ 2000
4- OZAN ÖMER 2000
5- SÂLNÂME-İ VİLÂYET-İ SİVAS 1308 / 1890 2001
6- 1455’TEN 2003’E TOZANLI KAZASI 2003
7- TARİHÎ VE KÜLTÜREL DEĞERLERİYLE ORTAKÖY 2005

MAKALELERİ
-TÜRK DÜNYASI TARİH DERGİSİ – İstanbul
- TÜRK KÜLTÜRÜ – Ankara
-ERCİYES – Kayseri
-İÇEL KÜLTÜRÜ – Mersin
-REVAK – Sivas
-REŞADİYEM – İstanbul
-TOKAT – İstanbul
-DOĞANŞAR BÜLTENİ – İstanbul
-ALEVİLİK – DR. İSMAİL ENGİN ile HAVVA ENGİN tarafından 2004 tarihinde hazırlandı. 25 civarında ilim adamının makalesinden oluşan Alevilikle ilgili bir çalışma. Bu kitapta Fikri KARAMAN’ın HUBYAR SULTAN hakkında detaylı bir araştırması yer almaktadır.
-KÜLTÜR BAKANLIĞI HALK KÜLTÜRÜ ARAŞTIRMALARI – Ankara.
Yukarıda isimleri zikredilen dergileri Fikri KARAMAN’ın 50 civarında makalesi yayınlandı.

iletişim:
fikrikaraman@gmail.com

Hairdesigner
31-03-08, 05:14
Friedrich Sarre </B>
Küçükasya Seyahati 1895 Yazı
(Selçuklu Sanatı ve Ülkenin Coğrafyası Üzerine Araştırmalar)
(Reise in Kleinasien -Sommer 1895-)
Friedrich Sarre
Pera Turizm ve Ticaret A.Ş.

"Bu kitap, benim 1895 yılı Haziran ve Temmuz aylarında, antik çağda Frigya, Lykaonia ve Pisidya bölgelerinde ve Türk vilayeti Konya'ya yapmış olduğum Küçükasya gezisinde elde ettiğim, sanat tarihine ve coğrafyaya dair bilgileri içeriyor.Bu gezinin en temel bilimsel amacı, Selçuklu İmparatorluğu'nun XIII. yüzyıldaki altın çağında Konya'da inşa edilen yapıtlarda görülen erken Türk mimarisinin tanınması ve araştırılmasıydı.

Çok gelişmiş bir sanatın şahitleri olan bizler de, özellikle antik dönem anıtları konuunda çok da derine inmeyen araştırmalarla ilgilenen ve bu anıtları değerli bulan seyyahlardaki ilgi ve hayranlığa sahip olarak yola koyulduk.Karşımıza nerede çıkarsa çıksın, bu anıtları etraflıca incelemeyi ve eğer varsa, anıtlardaki yazıtları bazen fotoğraf çekerek, bazen de kopyalayarak
bütünüyle belgelemeyi görev bildik...

XX
Friedrich Sarre'nin ayrıca “Konya Selçuklu Abideleri”
(Konya İpek Yolu, Özel Sayı: Konya II, Konya 1999, s. 97-144) adlı kitabı
Şehabettin Uzluk ve Ali Osman Öztürk'ün çevirisiyle yayınlanmıştır.

Hairdesigner
31-03-08, 05:14
H.C.Armstrong </B>
ESERLERİ

Türkiye Nasıl Doğdu?
H.C. Armstrong
Arma Yayınları / Tarih-Anı Dizisi

Ülkemizde büyük tartışmalara yolaçan Bozkurt'un yazarı olarak bilinen H.C. Armstrong'un, 1915 Nisan'ında İngiliz ordusunda savunma subayı olarak görev yaptığı Bağdat yakınlarında Türk ordusuna esir düştüğü günden, Lozan antlaşmasının imzalandığı 1923 ortalarına kadar yaşadıkları ve gördüklerini anlattığı önemli bir eser...

Hairdesigner
31-03-08, 05:15
Hacer Mirgül Griffe ( 20.12.1954) </B>
H.Mirgül Eren Griffe, 20 Aralık 1954 Ankara doğumlu. Anne Galip Ali Paşa Rızvanbegovic ve Hacı Bey Rızvanbegovic’in 6. göbek torunu. Baba tarafından da Bosnalı Daltaban Mustafa Paşa’nın 6. göbek torunu. Yüksek eczacı. Tahsilini Ankara Üniversitesi ve Zürih Teknik Üniversitesi’nde tamamladı. Viyana, İsviçre ve Fransa’da mesleğiyle ilgili eğitimlere katıldı. Yüksek lisansı Eczacılık Sanayinde Plus Valör (Artık değer) konusunda yaptı. İleri düzeyde İngilizce ve Almanca, orta derecede Fransızca bilir. YİSAV (Yükseliş Stratejik Araştırmalar Vakfı) ve Türkiye Bosna-Hersek Dostluk Derneği’nin kurucu üyesi. Fransız vatandaşı Berthand Griffle evli, çocuksuz. Bosna ve Hersek Tarihi, Osmanlı ve Osmanlı öncesi dönemleri ile Kuzey Kafkasya Tarihi (Sovyet İhtilali öncesi) konusunda araştırmalarını çeşitli devletlerin arşivlerinde 1985’ten bu yana sürdürmektedir.

ESERLERİ

Osmanlı’nın Hizmetkarı
Galip Ali Paşa Rızvanbegovic-Stocevic
Babil Yayıncılık

H.Mirgül Eren Griffe

Yaşlı Paşa, okuduğu Kuran-ı Kerim'ini rahlesine bırakarak divanındaki köşesine geçti ve düşünmeye başladı. Sultan Murat ve daha sonra da Fatih Sultan Mehmet'le bağlandıkları Osmanlı Devletine, atalarından bu yana karşı koymamışlardı. Devlet-i Aliye'nin yanlışlıkları konusunda İstanbul'u uyarmış haksızlıklara karşı koymuş ama isyan etmemişlerdi. 'Kanuni'ye kadar, Osmanlı'nın o haşmetli ve çocuk yaştan itibaren savaş alanlarında ve akınlarda yetişen Sultanları nerede' diye sordu kendi kendine. Düşündükçe daha da hüzünleniyordu. Salih'in getirdiği kahveden bir yudum aldı, belki de Osmanlının en batı ucundaki bu serhat eyaletinin 400 yıldır ne kadar şehit verdiğini hatırlamak için. En son Napoleon Ordusu Akka'ya dayandığında, Cezzar Ahmet Paşa ve abisi Hacun, kaç Bosna ve Hersekli'yi Devlet-i Aliye adına, Din-i İslam adına kurban etmemişler miydi? Darendeli Ali Paşa ile birlikte Sırp İsyanlarında kaç evladını vermişti bu topraklar. Kavalalı'nın isyanında ve İngilizler Çanakkale'ye dayandıklarında da Devlet-i Aliye, onlara 'yardımıma koşun' dememiş miydi.

KİTAP TEMİNİ İÇİN
BABİL YAYINCILIK
0312 2120027
x

Kuş Gribi mi?
P..t Gribi mi?
H.Mirgül Eren Griffe
Belge Yayınları
Ankara Kasım 2005

Bu kitapta anlatılanlar, komplo teorilerinden çok uzakta olup mevcut bilinenlerin sistematik bir değerlendirilmesidir.

Bu çalışmanın amacı, Türkiye'nin jeopolitik yapısına uyumlu ve Ortadoğu merkezli gerçekleştirilen yeni dünya düzeninin belirleyicileri ve onların işbirlikçilerinin rastgele ve kontrolsüz olarak attıkları adımların sonunda nelerin ortaya çıkabileceğini vurgulamak ve hepimizi insanlık adına düşünmeye sevk etmektir.

Belge Yayınları
0312 3412352
x

AÇIKLAMA

Sayın Mahmut Çetin Bey,
X İlişkiler ve Boğaz’daki Aşiret isimli kitaplarınızı okudum. Bazı yanlış bilgilendirmelerin ve gazete, magazin dergileri kaynaklı kitaplarınızdaki bilgilerin gerçek ve makbul arşivlerin incelenmesi sonunda ortaya çıkmadığına emin oldum.

Bendeniz, Şanar, Lale, Alpay, Can ile ata birliği olan bir kişiyim. Çok şükürki, bizler Osmanlı'dan başlıyarak (15'ınci yy sonlarından) bu yana Bosna Hersek'in mavi ve yeşilini, al zemin üstündeki ay ve yıldızla bezemiş insanlarız. Geçmişimizden hiç bir zaman kaçmadık. Bogomil kökenli bir Boşnak olduğumuzu da asla unutmayarak bu milletin asli unsuru olarak o'na bağlı kaldık.

Bildiğiniz gibi Osmanlı Dünya devleti olmasını topraklarına Bosna’yı 1463te Hersek'i de 1480’de katmasıyla başlamıştır. Bosna ve Hersek Osmanlı için bir serhat eyalet ve askeri karargah olmuştur. Osmanlı'nın Fatih Sultan Mehmet'ten Karlofça Andlaşması süresindeki hemen hemen tüm sadrazamları Bosna Hersek kökenlidir. Bosna Hersekliler Avrupalıların adlandırdıkları gibi "Türk'ten daha Türk" tür. Bu zaman dilimi içinde ve sonraları Anadolu’da. Osmanlı tebaası içindeki hangi millet bu özelliği taşır. Bogomil kökenliler "boşnaklar" İslam’ın bayrağını yaklaşık 600 yıldır taşımaktadırlar. Onların İslam anlayışı Bektaşilikten başlıyarak 1826’dan sonra Nakşibendilikle sonuçlanır. Ama bu dergahların şu andaki Bektaşi ve Nakşibendi dergahları ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Her iki dergahta özünü Ahmet Yesevi’den alır.

Alpay'ın baba tarafı Naziki’dir. Aile bu dergahın kurucularındandır. Hepizin ata dedesi Galip Ali Paşa Rızvanbegovic-stocevic tir. (İstoliçeli Ali Paşa). O'nun aile kökeni ise bogomil güney slavdır. Ailenin başlangıcı Mürtedan Paşadır. Bu aile dünya genetik literatüründe (Obrenknezevic-Mahmutbegovic-stoceic) diye geçer. Ailenin Kavalalı, Tepedelenli, Sokollu ve en son Mısır Burci çerkez sultanı Kansu Gauri ile kan bağı vardır.

Aile eski Bosna krallığındaki mevcut 12 asil aileden biridir. Galip Ali Paşa Rızvanbegovic Sultan 2'inci Mahmut tarafından Osmanlıya bağlılığı ve Kavalalı İbrahim Paşa’yı Kütahya önlerinde durdurmasının mükafatı olarak ödüllendirilmiş kendisi Bosna Hersek dışında hiç bir görevi kabul etmeyince Hersek Bosna’dan ayrılarak 18 sene bağımsız vezaretle kendisine verilmiştir. 1851’de Osmanlı yanlış bilgilendirme sonucu (Serasker Ömer Lütfü Latas Paşa tarafından) görevden alınmış padişahın haberi olmadan katledilmiş, tüm mal varlığına Latas Paşa tarafından el konulmuş ve bu yanlışlık 4 sona sonra anlaşılıp aileye iadei itibar edilmiştir.

Bizim soyumuzda Sabetaylık yoktur.

Aile genelde Mevlevi veya Nakşibendidir. 28-30 Nisan arası Çanakkale 18 Mart Üniversitesinde yapılacak "Uluslararası Bosna Hersek Sempozyum"unda Galip Ali Paşa'nın vakfiyesi ve vasiyetnamesi de açıklanacaktır. Bu vasiyetname 20. yy İslam anlayışının en kabul edilir belgesidir. Bu yazılı belgede olduğu gibi; Bizler "Haktan gelenin halka gitmesi" ve "Hak için halkla beraber olmak" düsturlarıyla yetiştik.

Galip Ali Paşanın 4 kızı ve 4 oğlu vardır. Kızları Habiba (Divan Şairlerimizden), Şakire, Emine ve Uma Hanımdır. Erkek çocukları ise Zülfikar Nafiz Paşa (ki bunun oğlu Hersekli Arif Hikmet=Divan Şairimiz ve Kamil Paşadır.) İkinci oğlu.Elhac Hafız Mehmet Rıdvan Paşa’dır. Ankara, Amasya, Urfa Mutasarrıflığı yapmış ve Osmanlının en sıkışık döneminde Mostar Mutasarrıfı yapılmış ve Osmanlı bir gecede Bosna Hersek'i Avusturya’ya bırakıp çekilince felç geçirmiştir. Hastalığından dolayı Anadolu’ya dönemeyen bu paşaya Avusturya hükümeti ölünceye kadar general maaşı bağlamış ve ölünce Mostar’da askeri merasimle top atışları arasında Karagöz Camiine gömülmesini sağlarken Avusturyalı generalin söylediği sözler bugün tüm arşivlerde kayıtlıdır. "Ölen asker düşmanımızdı O bir Osmanlı idi. Ama önemi yok O'çok şerefli bir askerdi. Bunun için bu merasimi yapıyoruz."

Üçüncü oğlu Rüstem Beydir. (Miralay) aynı zamanda Rifat mahlası ile yazan Divan şairidir. Bir kızı vardır. Hasene Hanım ondan olan torunlar şu anda Bursa’da şerefli ve onurlu hayat sürmektedirler. Galip Ali Paşa’nın 1948’de doğan 1903’te Erzurum’da ölen en küçük oğlu Ferik Mehmet Ali Paşadır. Hanımı Mahinur Hanım’dır. Mahinur Hanım, Yüksel Söylemez’in annesi Saliha Hanım’ın halasıdır. Ferik Mehmet Ali Paşa ve Mahinur Hanım’ın 2 kız dört erkek evlatları olur. Kızları Mevhibe (Fatma Münire) bu hanım Ferik Hüsnü Paşanın oğlu Servet Paşa (tugbay rütbeli) evlenir ve ondan Korgeneral Mehmet Daniş (Daniyel) Yurtatapan (bunun çocukları: Şanar, Oktay, Onur, Lale ) olur.

Dana Yurdatapan bu kişi değerli bir hukukçudur eşi Nezihe hanımdır.( evlatları Birsen ve Fatma) Emine Danende Hanım bu Mehmet Halit Arpaçla evlidir (bir oğlu vardır: Can Arpaç) Ayşe Daime bu da Nazikioğlu Turhan Cemal Bey’le evlidir (oğlu şarkıcı Alpay).

Ferik Mehmet Ali Paşa’nın ikinci kızının ismi Ayşe Fahriye’dir. Kocası Albay Halil Nasır Berkay’dır. Bunun da 4 çocuğu vardır. İbrahim Adnan Berkay, A.Mehmet Ali Berkay, Lamia Nezahat Berkay. Ferik Mehmet Ali Paşa’nın en büyük oğlu. Abdülhat Mehmet Ali’dir. (Benim anneannemin annesinin babası olan İsmail Bey’in babasıdır) Abdülhat Bey’in 1'inci eşinden tek oğlu İsmail Bey’dir. İsmail Bey’in eşi Fatma Hanım’dır. Fatma Hanım, Rıdvan Bey’le Zübeyde Hanım’ın kızıdır. Rıdvan Bey, Galip Ali Paşa Rızvanbegoviç’in kendisinden büyük iki abisinin torunudur. Bu iki abinin adı tarihte Hacı Mustafa Bey (İstoliçe kaptanı) ve Hacı Mehmet Ali Bey (Hacun) olarak geçer. Hacı Mehmet Ali Bey’in karısı Kavalalalı Mehmet Ali Paşa’nın kızı Fatma Hanım’dır. Rıdvan Bey’in karısı Zübeyde Hanım da Galip Ali Paşa’nın kızı Uma Hanım’la meşhur Boşnak beyi Mehmet Firdus'un çocuklarıdır. Bu hanımefendi anne ve baba tarafından tam Boşnaktır. Rızvanbegovictir.

İsmail Bey’in tek evliliği vardır. 2 oğlu Ali Namık ve Ömer olmuştur. Alp soyadını taşırlar ve kızları Nazife Hanım ve Vasfiye Hanımdır.( Nazife Hanım benim anneannem Abide Hanım’ın annesidir. Kocası ise yine meşhur bir Boşnak ailenin oğlu olan Yusuf Bey’dir. Yusuf Bey’in annesi Devlet Hanım’dır ve Devlet Hanım Bosna’nın büyük ve asil ailelerinden Babiçler’in kızıdır. Yusuf Bey ise Bosna’nın meşhur ailelerinden Kadiç'lerdendir. (Alikadiç de denir) Vasfiye Hanım'ın kızı Nedime Hanım tarafından ise Ahmet Tarık Tekçe, Necip Tekçe ve Cemil Tekçe gelir. gördüğünüz gibi ailede sabetaycı değildir. Ferik Mehmet Ali Paşa’nın, ikinci oğlu Besalet Gerede’dir. Çocuksuz vefat etmiştir. Soyadı Yatağan’dır. Çanakkale’de ve Kurtuluş Savaşı’nda Kuvayi Milliye’de büyük hizmetleri olmuştur.

Üçüncü oğlu Ahmet Ziya (üç evlilik yapmış birincisi Nazife Hanım bundan oğlu Ali Rıdvan, ikinci eşi Zehra Hanım bundan kızı Emine Fethiye Sarper. Üçüncü eşi Zahide Tozan bundan çocukları Zeynep Vedia Bayman, M. Galip Tozan, Süleyman Faik, Ayşe Refiye Sezen’dir.)

Ferik Mehmet Ali Paşa’nın son oğlu da Hüsrev Gerede’dir. Kendisi Ali Kemali Bey’in kızı Lamia Hanım’la evlidir. 2 oğlu olmuş. Faruk ve Selçuk… Selçuk, Canan Gerede ile evlidir. Şima ve Bennu kızlarıdır.

Sayın Mahmut Çetin Bey,
Kitabınızda ayrıca dikkat ettiğim başka bir noktada Ferik Mehmet Ali Paşa’dan Hersekli diye bahsetmeniz. Hersekli tanımlaması bölge olarak doğru ama aile lakabı olarak yanlıştır. Hersekli lakabı en son Hersek dükü Stephan Hersek ve ailesinin kullanabileceği bir lakaptır. Bu aile İslamiyet’e geçtikten sonra Hersekli olarak anılmışlardır. Bunlardan biri de Dük'ün oğlu Sadrazam Hersekli Ahmet Paşa’dır. Başka bir konu da gerek Ferik Hüsnü Paşa’dan gerekse Ferik Mehmet Ali Paşa’dan Sultan Abdülhamit’e karşıtlıklarını belirtirken suçlar bir ifade kullanmanız. Sizin de bilmek zorunda olduğunuz gibi Osmanlı Sultanları kafese girip sarayda yaşamaya başladıkları andan itibaren Osmanlı’nın çöküşü başlamıştır. Çünkü sultanlar veliahtlarını da eğitilemez olmuşlardır. Sultan Abdülhamit de kafeste çok uzun süre yaşayan vehimi literatüre hastalık olarak geçmiş bir sultandır. Ve sultanlığının ilk 5 yılında yaptığı hatalar ve İngiliz yanı politikası ile Osmanlı’yı ne denli zorlukların içine soktuğu tüm dünyanın malumudur. Osmanlı askeri teşkilatında padişahla farklı düşünen paşalar her zaman olmuştur. Ama bu onların vatanseverliğinden hiç ödün vermez. Çünkü Mehmet Ali Paşa Osmanlı’nın en son zamanlarında Yenipazar’daki tüm askerlerin komutanıdır. Yine kendisi Ermeni isyanlarında Erzurum’daki redif alayının ve Muş'un komutanıdır. Zor şartlarda görev yaptığı Erzurum’da 1903’te vefat etmiş olup Murat Paşa Camii avlusunda gömülüdür. Erzurum’da eli açıklığı, vatanseverliği, hoşgörüsü ve dini inancı ile Erzurum halkı ve bölgenin tarihini yazan tarihçilerce takdir edilir.

Demek istediğim kısaca şudur. Bizler tüm Rızvanbegovic torunları Bosna Hersek’in mavi ve yeşilini al zemin üzerindeki Ayyıldız’la bezemenin onurunu taşımaktayız. Atalarımızın bogomil kökenli güney slav olmasından hiç gocunmayarak bu vatanın asli unsuru olarak şerefle bu bayrağı 550 senedir taşıyoruz.

Evet ben de müslüman olmayan bir beyle evliyim. Ama bu benim dini inancıma ve bu Cumhuriyetin çocuğu olma hasletimi engellemez.
Sonsuz saygılarımla…

Hacer Mirgül Eren Griffe

Hairdesigner
31-03-08, 05:15
Hacı Ali . </B>
HACI ALİ
17. yüzyılın ikinci yarısında yaşayan bir tarihçi...

HAYATI
H.A.’nin hayatı hakkındaki bilgimiz yok denecek kadar azdır. 17. yüzyılda yaşamış olan H.A.’nin katip sıfatıyla çeşitli görevlerde bulunduğu anlaşılıyor. Sarı Tarhuncu Ahmed Paşa’nın (ö. 1062/1652) valiliği döneminde Mısır’da katip olarak görev yaptığını ve onun isteği üzerine 1060/1649’de Ahbarü’l-Yemani isimli eseri yazdığını ve kendisini “Mevlana” diye tanımladığını biliyoruz. H.A. zaman zaman Gelibolulu Mustafa Ali ile karıştırılmıştır. Hac vazifesini ifa ettiği dönemde müşahede ettiği olayları 1074/1663-64 senesinde Tuhfetü’l-hüccac adlı eserinde anlatmıştır. 1083/1672 senesinde divan-ı hümayun katibi sıfatıyla Qamaniçe seferine katılmış ve bu seferin ruznamçesini Fethname-i Qamaniçe adıyla kaleme almıştır.

ESERLERİ
1) Ahbarü’l-Yemani
H.A. Mısır’da katiplik yaptığı dönemde vali Ahmed Paşa’nın (ö. 1063/1653 ) Yemen’le ilgili sorularına cevap olmak üzere 1060/1649 senesinde Qutbuddin Muhammad b. Ahmad’ın Barq al-Yamani fi al-Fath al-Utmani adlı Arapça eserini Ahbarü’l-Yemani adıyla Türkçe’ye tercüme etmiştir. Bu eser ilk anda Arapça eserin doğrudan bir özeti gibi görünse de, Ahbarü’l-Yemani’nin mukaddimesinde Qutbuddin’in eserinin tercümesine ilaveler yapılmış ve Yemen’in fethinde bulunmuş mücahitlerin rivayetlerinden, Yemen’e seyahat etmiş seyyahların anlattıklarından ve Yemen’i gezmiş olan bilginlerin vermiş olduğu malumatlardan alıntılar bölümler arasına serpiştirilmek suretiyle tercüme genişletilmiştir. Tercümeye esas olan Barq al-Yamani Sinan Paşa’nın (ö. 1004/1596) 981/1574’de serdar olarak bulunduğu Halqu’l-vad (Halqu’l-vadi/Goletta) muharebesi ile bittiği halde H.A. eserin tercümesini kendi zamanına kadar getirmektedir.

Eserin Süleymaniye Kütüphanesi, Hamidiye Kitaplığı 886 numarada Ahbarü’l-Yemani adıyla kaydedilmiş olan nüshası 1077/1668 tarihinde Mustafa b. İbrahim tarafından istinsah edilerek yer yer şerhlerle genişletilmiştir. Söz konusu şerhler 1082/ 1671 yılında Mustafa b. Rıdvan tarafından özetlenerek metne dahil edildikten sonra eserin adı Telhisü’l-barqü’l-Yemani şeklinde değiştirilmiştir. İlk bakışta farklı iki esere aitmiş izlenimi veren bu iki nüsha yakından incelendiğinde içerdikleri kitap bablarının ve fasıl başlıklarının aynı olduğu görülür.
Gerek tarihinin önce olması ve gerekse verilen şerhlerle müellif nüshasına en yakın nüsha olmasından dolayı içerik söz konusu olduğunda esas alınması gereken Ahbarü’l-Yemani, mukaddime, beş bölüm ve bir hatime üzerinden tertip edilmiştir. Mukaddimede eserin tercüme ve yeniden tertibine sebep olan durumlar anlatılmıştır. Birinci bölümde, Osmanlı devletinin eline geçmeden önce üç nesilden beri Yemen’e hakim olan hükümetler on beş fasıl üzerinden; ikinci bölümde, Osmanlı Devleti’nin Yemen’i almasına zemin hazırlayan durumlar otuz altı fasıl üzerinden; üçüncü bölümde, Yemen’in Osmanlı Devleti adına Sinan Paşa tarafından alınışı altmış fasıl üzerinden; dördüncü bölümde, Sinan Paşa’dan Haydar Paşa’nın isyanına kadar valilik eden vezir ve beylerbeylerinin yönetimleri on bir fasıl üzerinden; beşinci bölümde, Yemen’de ortaya çıkan yerli hükümetlerin ve imamların ayaklanmaları ve şekavetleri beş fasıl üzerinden anlatılıp, hatimede ise 1030/1620-21 senesinden itibaren Yemen’de Osmanlı hakimiyetinin ne şekilde kesintiye uğradığından ve Yemen’de imamlık davası güden İmam Qasım (ö. 1029/1620) ve kendisinden sonra gelen evlatlarının bozuk itikatlarına sebep olan hallerden bahsedilmiştir.

2) Fethname-i Qamaniçe
1083/1672 yılında gerçekleşen Qamaniçe (Kamianets-Podilsky) seferinin ruznamçesi mahiyetindedir ve 17. yüzyılda bir Osmanlı seferinin detaylarına ışık tutması açısından önemlidir. H.A. divan-ı hümayun katibi sıfatıyla katıldığı bu seferde bizzat şahit olduğu olayları kaleme almıştır. Eser bölüm ve fasıllar şeklinde yazılmamış, bunun yerine seferin menzilleri esas alınmak suretiyle düzenlenmiştir.

Fethname mukaddime, gidiş güzergahı, kale muhasarası ve dönüş güzergahı şeklinde bölümlendirilebilir. Mukaddimede 1082/1671-72 senesinin siyasi olayları ve Qamaniçe seferine yol açan Kazaklar üzerinde nüfuz kurmak için Lehistan ile yapılan mücadele özetlenmiş ve 1082 senesinin kışında Özi (Ochakov) muhafızı Halil Paşa’nın (ö. 1096/1685) Kazak hatmanı Petro Doroşenko’ya (ö. 1676) yardım seferi anlatılmıştır. Bundan sonra seferin fiziki ve manevi hazırlığından bahsedilmiş ve bu bağlamda sefere hazırlanmaları için ‘sefer eşme’ (sefere çıkma) sırası kendilerinde olan eyaletlere (Rumeli, Bosna, Anadolu, Sivas, Haleb, Qaraman, Diyarbekir, Maraş, Adana) sefer daveti için fermanlar gönderilmesinden ve askere moral vermesi için Bursa’da izinli bulunan saltanat vaizi Vani Mehmed Efendi’nin (ö. 1098/1687) göreve çağırılmasından bahsedilmiştir. Fethname’ye göre 2 Muharrem 1083/30 Nisan 1672’de tuğ ve sancaklar çıkarılarak padişahın otağ-ı hümayunu ordunun toplanma yeri olan Edirne Çuqur Çayırı sahrasına kurulmuş, IV. Mehmed 9 Muharrem 1083/7 Mayıs 1672’de otağına geçmiş ve burada yirmi yedi gün beklenmiştir (2a-8a).
Daha sonra Çuqur Çayırı sahrasından ilk menzil olan Çömlek köyüne gelinmiş ve buradan itibaren yol güzergahlarından Rumeli sağ kolu takip edilerek Tuna kıyısındaki İsaqçı’ya (Isaccea) varılmıştır. Burada gerek karadan, gerekse denizden bol miktarda zahire gelmesinden dolayı bolluk yaşanmış ve askerler ziyadesiyle zahire almışlardır. Askerler fazla eşya ve elbiselerini İsaqçı kalesine emanet bıraktıktan sonra Tuna üzerinde kurulan köprüden geçilerek Qartal sahrasına (Kagul) inilmiş ve burada devlet erkanı ve askerler, fazla eşya ve giysilerini bırakarak sade elbise ve sarık giymişlerdir. Qartal’dan kuzeye hareketle İsaqçı’dan sonra Osmanlının önemli lojistik üslerinden birisine, Prut nehri kenarında ve Boğdan’ın (Moldova) merkezi Yaş (Iasi) şehrine yakın olan Çuçure’ye (Podu) gelinmiştir. Burada bir taraftan Prut üzerinde kurulacak köprü yapımının bitmesi beklenirken diğer taraftan ordudaki son hazırlıklar gözden geçirilmiştir. Çuçure’de Osmanlı ordusunun tamamına resm-i geçit yaptırılıp beylerbeyi, sancakbeyi ve ocak ağalarına rütbelerine göre hilatler giydirilmiş ve askere umumi zahire dağıtılmıştır (25a-42a). Çuçure’den sonra düşman hududuna en yakın bölge olan Pınarbaşı (Melnitsa Podolskaya) menziline gelindiğinde Eflak (Wallachia), bir sonraki menzilde ise Kırım kuvvetleri orduya iltihak etmişlerdir. Bundan sonra Qamaniçe hedefine doğru yol alınmış ve Edirne’den Qamaniçe’ye kadar olan mesafe otuz beş menzilde konaklanmak suretiyle katedilmiştir. Qamaniçe kalesinin 17 Ağustos’ta teslim alınmasından sonra ileri hareket devam edilerek Bucaş’a (Buczacz) gelinmiş ve 23 Eylül’de Lehistan ile Bucaş Anlaşması yapılarak geriye doğru hareketle dönüş yoluna girilmiştir (42a-120b). Dönüş yolunda menziller bu defa geriye doğru teker teker katedilmek suretiyle geçilip Edirne’ye gelinmiş, yolda kendi eyaletlerine yaklaşılan kuvvetler izin isteyerek bölgelerine gitmişlerdir (120b-136b).

Eserde her bir menzilin adı (veya adları), menzile varış tarihi, varış saati, burada kaç gün kalındığı bütün menzillerde düzenli şekilde kaydedilmiştir. Menzillerdeki yol ve hava durumu, buna bağlı olarak meydana gelen zorluklar, aksamalar, plan dışı konaklamalar, menzillere en yakın şehir ve kalelere yapılan geziler ve teftişler, moral vermek için verilen hediyeler ve bahşişler ile kapıkulu askerine ulufelerinin verilmesi gibi konular kitapta yer bulur. Fethname’de padişahın sefere giderken ve dönerken uğranan menzillerdeki av faaliyetleri de konu edilmiştir.

Osmanlı ordusunun ilerlerken uğradığı her bir menzilin askerin ihtiyaçlarının karşılandığı bir mekan olmasının yanısıra aynı zamanda bir ekonomik faaliyet alanı olduğunun da somut kanıtlarını bu eserde bulmak mümkündür (129b). Bunun güzel bir örneğini Musa Bey karyesi menzilinde görmekteyiz. Esere göre ordu içinde pazar kurulmuş ve çevredeki köy ve kasabalardan ahalinin getirdiği zahire, ekmek, sebze ve meyve getirip pazarda narh-ı cari, yani serbest piyasa fiyatı üzerinden satılmıştı. Satılan malın fiyatı suni olarak şişirildiğinde, fiyatlara müdahale edildiğinden de bahseder. Fethname’de anlatılan faaliyetlerden birisi de ordu ilerlerken eyalet askerlerinin ve vasal devletlerin gönderdikleri askerlerin menzillerde orduya iltihak etmeleri, bu vesileyle devlet erkanının önünde geçit yapmaları, beğeni kazanılması halinde de komutanlara ve ileri gelen askerlere hilatler giydirilmesi hadiseleridir (msl. 17a).
Yine ordunun ilerlemesi esnasında bazı önemli menzillerde yapılan ordu şenlikleri de bu eserde kaydedilmiştir (18b). Bunun bir örneğini gidiş yolundaki İsaqçı menzilinde görmekteyiz. İsaqçı Osmanlı sağ kolunda önemli bir toplanma merkezi olduğundan burada şenlik yapılmıştır. Osmanlı ordusunun ilerlemesi sırasında her menzilde bir sonraki menzil için bir çarhacı ve bir konakçı tayin olunması da Fethname’de detaylıca anlatılmıştır (28a). Eserde anlatılan kronolojik sıralamada Qarasu (Novodari) menzilinden itibaren tarihlerde tutarsızlık görülmektedir. Mesela 29 gün çeken Safer ayına 30 Safer olarak giriş yapılmıştır.

H.A. Hicaz’a gitmiş, sonra nasıl hacı olunacağını ve gördüğü ve ziyaret ettiği yerleri bir mukaddime ve altı bölüm olarak tertip ettiği Tuhfetü’l-hüccac adlı kitabında anlatmıştır (1074/1663-64). Eserin Istanbul, Süleymaniye Kütüphanesi, Esad Efendi, no. 386/6’da kayıtlı bir nüshası bulunmaktadır.

BİBLİYOGRAFYA
1) Ahbarü’l-Yemani
Yazmalar: (1) Istanbul, Millet Kütüphanesi, no. 657, 243 y., 25 sat., nesih kırması. Babinger, GOW, no. 154’te yanlışlıkla Millet Kütüphanesi 801 olarak gösterilmiştir. (2) Istanbul, Süleymaniye Kütüphanesi, Hamidiye 886, 226 varak, 25 sat., nesih. (4) Istanbul, Süleymaniye Kütüphanesi, Hamidiye, no. 921, 320 y., 27 sat., nesih. Telhisü’l-barqü’l-Yemani olarak. (3) Istanbul, Süleymaniye Kütüphanesi, Reisülküttab 632; 320 varak, 25 satır, talik. Nemden yıpranmış durumda olan bü nüshanın müstensihi Molla Halil’dir; istinsah tarihi verilmemiştir.
2) Fethname-i Qamaniçe
Yazma: (1) Istanbul, Süleymaniye Kütüphanesi, Lala İsmail Efendi, no. 308, 136 y., 15 sat., nesih.

Genel Kaynakça:
Emin Yaqıtal, “Osman III.’ün tahta çıkışının bildirilmesi için 1755 yılında Lehistan Devleti’ne büyükelçi olaraq gönderilen Ali Aga’nın bu görevle ilgili manzum sefaretnamesi,” Ta’rih-i Osmani Encümeni Mecmuası, 13 (1328/1910), 151-155. Bursalı Mehmed Tahir, Osmanlı Mü’ellifleri, c. 3 (Istanbul, 1342/1923), 47. Franz Babinger, Osmanlı Tarih Yazarları ve Eserleri (Ankara, 1982), no. 154. Antoine Galland, Istanbul’a Ait Günlük Hatıralar, çev. Nihat Sırrı Örik (Ankara, 1987), 109-130. Bogdan Murgescu, “İsakça” Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 22 (2000), 489. Mustafa Nuri Türkmen, Kamaniçe Seferi’nin Lojistik Hazırlıkları, Doktora Tezi (Ankara Üniversitesi, 2002).

Mustafa TÜRKMEN
Ağustos 2005

Hairdesigner
31-03-08, 05:15
Hakan Baki Gülsün ( 09.12.1960) </B>
Dr. Hakan Baki Gülsün (9 Aralık 1960 - Günümüz)
Meslek: Sanat Tarihçisi

İstanbul doğumlu olan Hakan B. Gülsün, ilk ve orta öğrenimini İst./Aksaray'da Oruç Gazi Okulunda, lise öğrenimini ise yine Aksaray'da Pertevniyal Lisesi'nde tamamladı. 1978 yılında İ.Ü. Ed. Fak. Estetik ve Sanat Tarihi Bölümü'ne girerek 1984 yılında mezun oldu. Aynı bölümde "Mimar Vedat Bey ve Dolmabahçe Sarayı" konulu bilim uzmanlığı tezini hazırladı. Hemen ardından İ.T.Ü. Mimarlık Fak. Mimarlık Tarihi bölümünde "Dolmabahçe ve Çırağan Sarayları'nın 19.yy daki Konumu" konulu Doktora Tezini verdi. Yayımlanmış çeşitli kitaplarının yanısıra çeşitli dergi ve gazetelerde kültürel ve sanatsal içerikli yazıları yayımlanmakta, kongre ve konferanslara katılmaktadır.

[Yayımlanan Kitapları]

|Beylerbeyi Sarayı|
TBMM Vakfı Yayınları(İstanbul, 1993) Beylerbeyi Sarayı ve çevresinin
tarihçesi ve mimari özellikleri.

|Marko Paşa Köşkü|
Deniz Kuv. Komutanlığı Yay.(1994) Marko Paşa Köşkü ve çevresinin tarihçesi
ve mimari özellikleri.

|Küçüksu Kasrı|
TBMM Vakfı Yayınları(İstanbul, 1995) Küçüksu Kasrı ve çevresinin tarihçesi
ve mimari özellikleri.

|Milli Saraylar|
TBMM Milli Saraylar Daire Bşk. Yay.(İstanbul, 1995) Milli Saraylar'ın
tarihsel kimlik ve özellikleri.

|Atatürk İstanbul'da|
TBMM Milli Saraylar Daire Bşk. Yay.(İstanbul, 1996) Atatürk'ün Dolmabahçe
Sarayı'nda geçirdiği zamana ait bilgi.

Hairdesigner
31-03-08, 05:16
Haluk Dursun ( 1957) </B>

A.Haluk Dursun, 1957 yılında Hereke'de doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sonçağ ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Bölümü'nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü'nde "İslam Amme Hukukunda Hükümet Anlayışı" konusunda yüksek lisans, "II. Abdülhamit Döneminde Akabe'de Osmanlı-İngiliz Rekabeti" konusunda da doktora tezi hazırladı. 1982 yılında Marmara Üniversitesi Atatürk Eğitim Fakültesi'neAraştırma Görevlisi olarak girdi. Daha sonra Öğretim Görevlisi ve Yardımcı Doçent oldu. Fakültede Bizans Tarih ve Medeniyeti, Türk Kültür Tarihi, Osmanlı Müesseseleri ve Medeniyeti, Yeni ve Yakınçağ'da Avrupa Tarihi ve Türk İnkılap Tarihi dersleri verdi.

Atatürk Eğitim Fakültesi ve Fen Edebiyat Fakültesinde Akademik Kurul ve Yönetim Kurulu Üyeliği yaptı.

Akademik çalışmaları dışında kamusal alanda da faaliyetleri olan Haluk Dursun, İBB Kültür A.Ş. Genel Müdür Danışmanı olarak, Miniatürk Projesinin hazırlanmasında katkıda bulundu.

İçişleri Bakanlığınca Türkiye Turing Otomobil Kurumunun Yönetim Kurulu Üyeliğine atandı ve 2005/2006 tarihlerinde Başkan Vekilliği yaptı.
Kültür ve Turizm Bakanlığının talebiyle Ayasofya Müzesi Başkanlığı görevini yürütmekte olan Haluk Dursun 2007 yılında kısa bir dönem İstanbul İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü yaptı. 2010 Avrupa Kültür Başkenti İstanbul’da Danışma Kurulu ve Yürütme Kurulu görevlerinde bulundu.

Tarih ve İslam Araştırmaları Vakfı ve Türbeler, Çeşmeler, Taşınır, Taşınmaz Kültür Varlıkları Koruma ve Yaşatma Derneği Yönetim Kurulu Üyeliği yapmaktadır.

2007 yılında İstanbul Büyükşehir Belediye’sinin Haliç Kültür Gezilerini gerçekleştirdi.

Kültür ve Turizm Bakanlığının “İstanbul Kültür Sanat Rehberliği Rehberlikte Uzmanlaşma Projesi”nde “Ölüm Kültürü ve Türbeler”, “Su Kültürü ve Çeşmeler” derslerini verdi.

Eman Tur ve TURİNG Kurumu adına “Mustafa Kemal’in Rumeli’si” ve “Üç Dinin Kavşağında Kudüs” başta olmak üzere Osmanlı Coğrafyasına Kültür Gezileri düzenledi.

Değişik gazetelerde “Kültür Sanat Yazıları”, Televizyonlarda “Kültür Sanat Programları” hazırladı.
Eylül 2005 tarihinden itibaren TRT 2 de yayınlanan “Tarih Mekan” programını hazırlayıp sunuyor.

Halen Marmara Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde Öğretim Üyesi kadrosunda bulunan A.Haluk Dursun Osmanlı Kurumları ve Medeniyet Tarihi Doçentidir ve aynı zamanda 2006 yılından beri Ayasofya Müze Başkanlığı görevini sürdürmektedir.

BASILMIŞ KİTAPLARI:

1.Ermeni Terörünün Kaynakları
2.İstanbul’da Yaşama Sanatı, Ötüken Y
3.Nil’den Tuna’ya Osmanlı Yazıları, Ötüken Y.
4.Tuna Güzellemesi, Kubbealtı Y.
5.Osmanlı Coğrafyasına Yolculuk, Timaş Y.

Hairdesigner
31-03-08, 05:16
Hilmi Yücebaş </B>
1915 yılında, Drama’da dünyaya gelen Yücebaş, henüz ortaokul sıralarında iken edebiyata gönül vermiş ve 1931’de Resimli Şark, Muhit gibi dergilerde yazdığı yazılarla ismini duyurmaya başlamıştır. İki yıl kadar edebiyat öğretmenliği yaptıktan sonra basın-yayın hayatına atılan Yücebaş, Akşam, Cumhuriyet, Son Posta gazeteleri ve Anadolu Ajansı muhabirliği yapmıştır. Hayatı boyunca birçok gazete ve dergide yayımlanmış yazının ve kırk beş civarında eserin altına imza atan Yücebaş, asıl şöhretini “Bütün Cepheleriyle” serisiyle yakalamıştır.
Önemli Türk yazar ve şairleri hakkında çıkmış, yazı, eleştiri, hatıra notları, fıkra ve karikatürleri derleyerek biyografi ilmine ve edebiyat tarihine büyük bir hizmette bulunmuştur.
Edebiyat dünyasının en velût simalarından biri olan Hilmi Yücebaş, bu saha ile ilgilenenlerin yakından tanıdıkları bir isimdir...

ESERLERİ:
Ahmet Haşim, Ahmet Rasim, Aka Gündüz, Cemal Nadir, Cem ve Ramiz Edebiyatımızda Atatürk, Ercüment Ekrem, Filozof Rıza Tevfik, Halide Edip, Hiciv Edebiyatı Antolojisi, Hüseyin Cahit, Hüseyin Rahmi, Mehmet Akif, Mehmet Emin Yurdakul, Mevlânâ, Neyzen Tevfik, Ömer Hayyam, Ömer Seyfettin, Refi Cevat Ulunay, Reşat Nuri, Sait Faik, Süleyman Nazif’ten Hatıralar, Şair Eşref, Şair Padişahlar, Tevfik Fikret, Türk Mizahçıları, Yahya Kemal...

Hairdesigner
31-03-08, 05:16
Hizber Hikmetağalar </B>
Kıbrıs Türk Edebiyatı

HAKKINDA YAZILANLAR

(1936-1993)
4 Mart 1993 tarihinde kaybettiğimiz Hizber Bey 30 Ocak 1936 tarihinde Lefkoşa'nın isim yapmış ticaret erbabından Mustafa Hikmet Bey ve eşi Hıfziye Hanımın altı çocuğundan beşincisi olarak dünyaya gelmiştir. İlkokuldan sonra İngiliz okuluna başlamış fakat orta eğitimini tamamlamadan genç yaşta babasının yanında ticaret hayatına atılmıştır. İş hayatının ağır yükü onun sanat dünyasına da adım atmasına mani olmamış, çeşitli gazetelerin sanat sayfalarında çıkan yazı ve şiirleri ile kısa zamanda kendisine adından söz edilir bir sanatkâr kişiliği kazandırmıştır.

1 Aralık 1957 senesinde ilk sayısını çıkardığı "Er Meydanı" adlı aylık fikir-sanat yaprağında kendisininkine ilaveten o devrin önde gelen genç yazar ve şairlerinin imzalarına rastlanır. A.Sedat Törel, Bener Hakkı Hakeri, Ahmet M. Gürkan, Üner Ulutuğ, Fuat Veziroğlu bunlardan bazılarıdır. Herhalde içlerinde en duygulu yazar da, yanlış bir tedavi sonucu ömur boyu genç yaşında yatağa bağlı kalan amcasının kızı Feride Hikmet Hanımdır.

Hizber Bey, "Aşksız yaşanmaz (Nesir)" başlıklı ilk kitabını 1957 yılında Bozkurt Basımevi'nde, Adım Yayınları olarak bastırmış daha sonra "Er Meydanı Yayınları"nı kurarak şu kitapları sanat ve edebiyat sevenlere sunmuştu:
1.Solan Yapraklar (Şiirler), Feride M. Hikmet, Ocak 1958
2.Eylül Misafiri (Çiçekler), Hizber M. Hikmet, Şubat 1958
3.Utanan Çiçek (Şiirler), Üner Ulutuğ, Mart 1958
4.Her Müslümanın Bilmesi Gereken Din Dersleri, Halkın Sesi, 1958
5.Geçen Yıllar (Şiirler), Feride M. Hikmet, Eylül 1958
6.Mum Işığı (Şiirler), Feride M. Hikmet, 1959
7.Teselli (Nesir), Hizber M. Hikmet, 1962
Rahmetlinin bu arada iki yıl kadar süren bir İstanbul devresi de vukû bulmuş ve Üstâdı diye kabul ettiği Necip Fazıl Kısakürek'in yazı ve yayın faaliyeti içerisinde yer almıştı. Üstadla samimi bağlılıkları vefat edene kadar devam etmişti.

1962 yılı Nisan'ında muhalif bir gazetenin sahip ve yazarları olan kardeşi Ayhan M. Hikmet ile Ahmet M.Gürkan'ın öldürülmeleri üzerine bir müddet edebiyat dünyasından uzak kalmış ve kendisini tamamıyle iş hayatına vermişti. 1970 sonrasında Kıbrıs Türk İslam Cemiyeti'nin yönetici kadrolarına dahil olarak onun yayın organı olan "Nizâm" gazetesinde tekrar aktif yayın hayatına geri döner ve 1972 yılında Rahmetli Raif Denktaş'ın çıkardığı Zaman gazetesinde manevi konuların işlendiği yazılar ve şiirler yazmaya başlar. 1987 yılında yeniden yayınlanmaya başlayan Kıbrıs Türk İslam Cemiyeti'nin ismi "Selâm"a tahvil edilen yayın organının yönetmenliğini üstlenir. Hizber Bey, aylık çıkan bu gazetede Hikmetağalar soy ismini almış olarak "Tarih-Yargı" isimli köşe yazıları yazmakta idi.

Hizber Bey fikrî formasyonları farklı olsa bile kendisi gibi edebiyat hassasiyetine sahip kişilerle de yakın ilişki içerisine girebilen nüktedan ve kültürlü bir kişilik sahibi idi. Haşmet Gürkan, Harid Fedai, Ahmet An ve Kutlu Adalı ile beraber başladıkları dostluk, başkalarının da katılması ile 17 Mayıs 1990 tarihinde K.T. Sanatçı ve Yazarlar Birliği'nin kurulması ile sonuçlanmıştı. En son ve sürekli yazı sürecine Kıbrıs Gazetesi'nin sayfaları arasında "Semtler ve Anılar" başlığı altında yazdığı haftalık yazılarla giren Hizber Bey'in 12 Mart 1990 ile 8 Şubat 1993 yılları arasında 109 adet yazısı yayınlanmıştır. Lefkoşa'nın geçmişini anlatan bu yazılar , vefatından 3 yıl sonra , "Eski Lefkoşa'da Semtler ve Anılar" başlıklı bir kitap haline getirilmiştir (Marifet Yayınları, İstanbul, 1996).

Hairdesigner
31-03-08, 05:17
İlhan Bardakçı </B>
Milli Mücadele kahramanlarından, Konya Valiliğinden emekli Cemal Bardakçı ve Merhume Fatma Nuriye hanımefendinin çocuğu olarak İstanbul' da dünyaya geldi. İstanbul Hukuk Fakültesi' nden mezun oldu. 1948 yılında gazeteciliğe başladı.

Yeni Sabah, Milliyet, Havadis ve Cumhuriyet gazetelerinde mesleğin her seviyesinde çalıştı. 1956 yılında Macar İhtilalini tek Türk gazetecisi olarak izlediği ve dizi yazı olarak yayınladığı bu röportajı ile Türkiye'de ve Avrupa'da ödüller aldı.

Fransızca, İngilizce ve İtalyanca dillerini bilen yazar, bu dillerde birçok eserler ve konferanslar vermiştir. Ankara Gazi Üniversitesi Basın Yayın Okulu'nda "Mukayeseli Devlet Fikir ve Rejimieri" dersini okutmuştur. Basın Şeref Kartı sahibi İlhan Bardakçı, 35 senedir Tülay Bardakçı ile evlidir.Yazar Murat Bardakçı'nın da babasıdır.

HAKKINDA YAZILANLAR


HÜRRİYET GAZETESİ YAZARI MURAT BARDAKÇI'NIN ''CASUSLUKLA SUÇLANDIĞI'' İÇİN YILLARDIR YURTDIŞINDA YAŞAYAN BABASI İLHAN BARDAKÇI, ÖLÜM DÖŞEĞİNDE... AİLESİ, AFFEDİLİP TÜRKİYE'YE DÖNMESİNİN SAĞLANMASI İÇİN CUMHURBAŞKANI SEZER'E BAŞVURDU !!!

Bardakçı Ailesi
Uğur İpekçi
Hürriyet 25 Mayıs 2001

Bu topraklardaki insan öyküleri hep trajik olmak zorunda mıdır?... O beylik lafları kullanmak istemiyorum ama, bizim insanımızın öyküsü öyle her ülkede görülecek gibi değil hani. Size yakın tarihimizden birkaç örnek vermek istiyorum.... Kaçımız bilebilirdik; 2. Abdülhamit'in torunu Şehzade Abdülkadir Efendi'nin Paris'te Amerikan Askeri Mezarlığı'nda bekçilik yaptığını... Keza yine 2. Abdülhamit'in torunu Şehzade Abdülkerim Efendi'nin, 1930 yılında Japonya'nın desteğiyle Moğol İmparatoru ilan edilmesi söz konusu iken New York'ta bir otel odasında cesedinin bulunduğunu... Padişah Mehmet Reşat'ın torunu Şehzade Mahmut Namık'ın bir zenci torunu olduğunu ve halen Londra'da yaşayan Mahmut adındaki bu zencinin Osmanlı Hanedanı'ndaki ilk siyah şehzade olduğunu... Peki bizler o kadar İkinci Dünya Savaşı hikayesi okuduk, seyrettik. Kaçımız biliyorduk; 2. Dünya Savaşı sırasında Almanlara karşı oluşturulan Paris'teki direniş komitelerinin birinde Padişah Mehmet Reşat'ın torunu Şehzade Fevzi Efendi'nin de bulunduğunu ve üstelik bildiri dağıtırken yakalanıp hapis yattığını... 1944 Ocak ayında Alman uçaklarının, Bulgaristan başkenti Sofya'yı bombalaması sonucu ölen siviller arasında 60 yaşındaki Şehzade Mehmet Abdülkadir'in de bulunduğu.... Sürgünde yaşayan "Son Osmanlılar" ın yaşam öykülerini ne güzel anlatır gazeteci Murat Bardakçı... "Son Osmanlılar" atalarının "diyetlerini" ödemektedirler. O günlerde yeni bir Türkiye yaratmak isteyenler tarafından topraklarından sürğüne gönderildilerin hepsi 144 kişiydi. "Borçlarını" fazlasıyla ödediler. Öyleki cenazeleri bile ülkeye sokulmadı... "Şartlar öyle gerektiyordu, bu nedenle yapılanlar doğruydu" da diyebilirsiniz, karşı tezi de savunabilirsiniz. Ben bu yazıda bunu tartışmak istemiyorum. Ben olayın sadece insani boyutuyla ilgiliyim. Tüm bu girişi bir noktaya gelmek için yazdım: Sürgündeki insanların hikayelerini kaleme alan Murat Bardakçı'nın babası İlhan Bardakçı da bugün "sürgündedir." İlhan Bardakçı gazetecidir, tarihcidir. Ne yazık ki her insan gibi o da yaşamında hatalar yapmıştır. 1985 yılında Türkiye hakkındaki bilgi ve belgeleri Irak ve Libya'ya sızdırdığı iddiasıyla yargılanmış ve 15 yıla mahkum olmuştur. Cezaevine girmemek için Almanya'ya kaçmıştır. Murat Bardakçı'nın yazdıklarına kızanlar ona hemen babasının başına gelen bu talihsiz olayı hatırlatırlar. Benim öyle bir amacım yok. İlhan Bardakçı bugün Almanya'da ağır hasta. Gözlerini Anadolu toprağında kapatmak istemektedir. Yakınları ve dostları Cumhurbaşkanı Sezer'e başvurdular, cezasını affetmesi için. Sezer, bugünlerde İlhan Bardakçı'nın sağlık raporlarını inceletiyor. Eğer Cumhurbaşkanı Sezer affederse; İlhan Bardakçı, oğlu Murat Bardakçı'nın yazdığı gibi, cenazeleri bile ülkelerine sokulmayan "Son Osmanlılar" la aynı kaderi paylaşmayacak... Dedim ya beni olayın sadece insani yönü ilgilendiriyor. Umut ederim Cumhurbaşkanı Sezer'le benzer duyguyu paylaşıyoruzdur…

Xxx

Aşkına ulaşamadan dünyası değişti
Latif Çelik (Almanya)
Aksiyon YIL:10 | SAYI: 499 | 30 Haziran 2004

Yeni Türk devletinin temeline harç koyan bir aileden geliyordu İlhan Bardakçı. Kelimenin tam anlamıyla bir Türkiye aşığıydı ama büyük aşkına kavuşamadan dünyasını değiştirdi.

Bir vatansever sessizce dünyasını değiştirdi. Sürgün idi ama, küsmedi devletine. Çünkü o, devleti kuran bir aileden geliyordu. Babası Cemal Bardakçı, Mustafa Kemal ve arkadaşları daha Ankara’ya gelmeden, siyasi konjonktüre etki eden, asayişi sağlayan, kısacası Kuvay—ı Milliye ruhunu diri tutan biriydi. Sivas’tan yola çıkan Heyet—i Temsiliye’nin Ankara’ya geleceği Anadolu’da konuşulurken herkes bir hazırlık içindeydi. Osmanlı zaptiye teşkilatından Cemal Bardakçı da işgal altındaki şehirde bir şeylerin yapılmayacağını anlamış ve bir grup İttihatçı arkadaşı ile beraber iki ay evvel bu şehre gelip Emniyet Müdürü olarak göreve başlamıştı.

Osmanlı yönetiminin Ankara’daki son ve aynı zamanda Mustafa Kemal yönetimindeki Ankara’nın ilk Emniyet Müdürü olan Cemal Bardakçı, Dikmen sırtlarından Ankara’ya giren Mustafa Kemal, Refet Bele, Rauf Orbay ve İsmet İnönü’yü ilk karşılayanlardandı. Cumhuriyet ilan edildikten sonra Mustafa Kemal’in valilik kararnamesine ilk imza attığı insandı. Konya’da Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk valisi olarak göreve başladığında 26 yaşındaydı.

Aile şeceresinden 1820 yılına kadar Balıkesir Burhaniye bölgesinde yaşadığı kesin olan Bardakçı ailesini, Osmanlı’nın son döneminde devlet katında görüyoruz. İttihat ve Terakki’de kısa zamanda sivrilen Cemal Bardakçı, Cumhuriyet Türkiyesi’nin başlangıcındaki bütün zorlukları yaşayan biridir. Konya’da vali iken aldığı maaş 4 liradır. Oğlu İlhan ise bu yıllarda iki yaşındadır. 7 yaşından itibaren İlhan artık dost sohbetinde, misafir karşılamada hep babasının yanındadır.

İmparatorluktan Cumhuriyet’e geçiş yıllarının Türk milletine getirdiği ağır yük Bardakçı ailesinde de hissediliyordu. Baba Bardakçı, devlet işlerinin yanında oğlu İlhan’ın eğitimine çok titizlik gösteriyordu.

İlhan Bardakçı, 1944’te 19 yaşında iken çocuk kitapları çıkarmaya başladı. Yazarlıktaki başarısı yıllarla beraber hızla yükseldi. Özellikle tarihi ve milli konuları ele alma şekline, konuya hakimiyetine basın yayın organları hemen ilgi gösterdi. Kitaplarından en önemlileri “İmparatorluğa Veda”, “Taşhan’dan Kadifekale’ye”, “Bir İmparatorluğun Yağması” ve “İnsanlık Zelzelesi”dir. Çeşitli yayınevlerinde 24 eseri yayınlanan Bardakçı’yı uzun yıllar Tercüman Gazetesi’nde tarih sohbetleri yazarken görüyoruz.

60’lı yılların başında Milliyet Gazetesi’ndeki yazı dizisi ile Cumhuriyet’in başlangıç yıllarını en iyi anlatan yazar seçildi. Basın yayın yüksek okulunda öğretim üyeliği yaptığı sıralarda, devlet adamı olmanın, iyi bir insan olmanın ve gerçek bir gazeteci olmanın ilk şartının devleti sevmek olduğunu söylerdi. Onun derslerini dinleyen ve çizgisini takip eden birçok mezun, Türk basınında kalem oynatıyor bugün.

TRT’de radyo programlarında Çanakkale’yi, İstiklal Savaşı’nı ve Cumhuriyet’in kuruluşunu kendi sesiyle anlattı. 70’li yıllarda televizyonun hayata girmesiyle Bardakçı’yı birkaç idealist arkadaşı ile beraber ellerindeki kamerayla görüyoruz. “1206 Gün” adlı programında Cumhuriyet Ankara’sının en sancılı saatlerini ekrana aktarmaya çalışıyordu. Bu programın çekimi sırasında tutuklandı ve cezaevine kondu, iki yıla mahkum edildi. Sonra salıverildi. Sonra tekrar mahkumiyet kararı verildiği halde tutuklanmadı. Sanki bir nevi Türkiye’den gitmesi isteniyordu.

Mahkum olduğu davada verilen kararın siyasi boyutunun olduğu yıllarca söylendi. Çünkü savcının beraat talebine karşılık mahkum edilmişti. Kendisini ülkesinden ayıran olaylar sonrasında Bardakçı’nın Avrupa’da sürgün yılları başladı. 1990 yılı başında Almanya’ya gelen İlhan Hoca’yı gurbetteki Türkler bağırlarına bastı. Toplam 400 ayrı konferansta vatan sevgisini konu alan seminer veren Bardakçı, vatan sevgisi ve milliyetçilik bilincinin canlı tutulmasında önemli çalışmalarda bulundu. Osmanlı’nın 700’üncü kuruluş yıldönümü sempozyumlarında tarihseverlere veciz konuşmalar yaptı. Özellikle ATİB ve Türk Federasyon dernekleri kendisine sürekli kürsüler vererek gençlere ruh aşılamasına yardımcı oldular. Hoca’nın yanında iki önemli isim gördük hep; Musa Serdar Çelebi ve Dr. Yaşar Bilgin. Biri siyasi ve sosyal olarak, diğeri de sağlık açısından son saniyede bile yalnız bırakmadı.

Bardakçı’ya Avrupa’da kucak açan kurumlardan biri de Zaman gazetesi oldu. 1992’den itibaren Zaman gazetesinde yazmaya başlayan ve vefatından birkaç gün öncesine kadar da Avrupa Zaman’da yazılarını ara vermeden sürdüren İlhan Bardakçı çeşitli Türk derneklerinde sohbet toplantıları yaparak insanları aydınlattı. Bir seferinde Çanakkale Zaferi kutlanacaktı. Koca salonda 23 kişi vardı. Bardakçı az sayıda kişi olmasını hiç problem yapmadı. Konuşmasını aynı aşk ve heyecanla yaptı. Arkadaşları onun moralinin bozuk olabileceğini düşünürken o, “Müjdeler olsun, Çanakkale Zaferini andık” dedi.

Rahmetli, kimseyi kırmamaya, insanları bilgilendirmeye çalışırdı.

Yargıtay’ın bozduğu mahkumiyet kararını kendine yediremediği için, hiç bir zaman dilekçe ile şahsi başvuru yapmadı. Vakar sahibi idi. Hiçbir zaman, hatta yürümekte zorlandığı son anlarında bile “Beni affedin” diye eğilmek istemedi. “Kimliğini taşımakla gurur duyduğum devlet benden yaptığı hata ve ortadaki iftira için özür dilesin” dediğine şahit oldum. İstiyordu ki, devlet yaptığı hatayı kendisi düzeltsin. Bu devlet düzeltip özür dileyeceklerini sıraya koysa sana zor sıra gelir hocam diyemedik kendisine. Cumhurbaşkanı Sezer’in incelemekte olduğunu basından öğrendiğimiz dosyanın Türkiye âşığı bu insanın lehine bir kararla neticeleneceğine inanıyoruz.

Çok garip, Türkiye’nin sevdalıları dünyanın dört bir yanına neden savruluyor demek geçiyor içimde. Frankfurt’tan New York’a, Moskova’dan Yeni Delhi’ye kadar bu vatanseverler ülkelerinden neden uzak tutulmaya çalışılıyor sahi? İlhan Bardakçı yaşadığı sürece kalemini hep milletinin lehine kullandı. Onun satırlarını okuyanlardan hiç kimse devlete kırgınlığına şahit olmadı. Hastaneden yazdığı son yazılarında bile “Son Türk devletine sahip çıkalım” diye üzerine basarak yazdı. Bir gün kendisine karşı yapılan hatanın düzeltileceğine hep inandı. Fakat emr—i Hak vaki oldu ve Türkiye’nin bu muhteşem âşığı sevdiğine kavuşamadı. Sevenlerin sevdiğine kavuşamaması insana acı geliyor. İlhan Bardakçı ülkesini çok seviyordu. Keşke kavuşsaydı. Allah rahmet eylesin

Hairdesigner
31-03-08, 05:18
İsmail Hami Danişmend ( 1889)- (1967) </B>
Babası Cebeli Garbi mutasarrıflarından Kamil Paşadır. 1889 yılında Merzifon'da doğdu. Siyasal Bilgiler Okulu'nu bitirdi ayrıca Kollej de France'da okudu. Sivas Kongresi'ne İstanbul delegesi olarak katıldı. Sivas Kongresi sıralarında yayınlanan "İrade-i Milliye" gazetesine Mustafa Kemal Paşa'nın kendisine dikte ettirdiği makaleleri, imzası ile yayınladı. Temsil Heyeti ile birlikte Ankara'ya gelmeyen Danişmend, İstanbul'a gitmiş ve Padişah Hükümeti tarafından Barselona'ya şehbender (konsolos) olarak atanmıştır. Büyük Zafer'den sonra yurda dönmüş ve İstiklal Mahkemesi'nde yargılanmışsa da beraat etmiştir.

Hairdesigner
31-03-08, 05:18
İsmet Binark ( 1941) </B>
1941 yılında İstanbul'da doğdu. A.Ü.Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik Bölümü'nden 1963'de mezun oldu. Yurt dışında "kütüphanecilik" ve "arşivcilik" eğitimi gördü. Milli Kütüphanede Başuzmanlık yaptı.
Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'nin kurulmasına öncülük etti. Sırasıyla Devlet Arşivleri Genel Müdür Yardımcılığı ve Genel Müdürlük görevlerinde bulundu.
Modern arşivcilik, Türk arşivcilik tarihi ve Osmanlı arşiv belgelerinin neşri ile ilgili olarak, çok sayıda telif, tercüme ve toplu basım eseri Türk arşivciliğine kazandırmıştır.
Türk kitapçılık, kütüphanecilik, arşivcilik ve kültür tarihi konularında kitapları, inceleme yazıları, milli ve milletler arsı kongrelere sunulmuş tebliğleri vardır.
Türk ilim, kültür, fikir hayatına ve Türklüğe yaptığı hizmetlerden dolayı, çeşitli kuruluşlara ödüllendirilmiştir.
Türk Ocakları Merkez Heyeti Denetleme Kurulu üyesidir.

HAKKINDA YAZILANLAR

Arşivlik hayat
Cemal A. Kalyoncu
Aksiyon 12 Mayıs 2001 s.336

Yanlış hatırlamıyorsam Samiha Ayverdi'nin kitaplarında okumuştum İstanbul'un semtlerinin kimliklerine dair bir yazıyı. O yazıya göre Şişli, Beyoğlu, Nişantaşı Batılı; Beşiktaş, Üsküdar, Fatih Müslüman olmuştur daima.

Özellikle Fatih için, 'Müslümanlığının yanında bir de Türk olmuştur her zaman' tanımlaması getirir Samiha Hanım.
Semt bu kimliğini durup dururken almamıştır tabii ki. Semte bu kimliği kazandıran mimari yapı, dolayısıyla insanlardır. Böyle bir coğrafyada gözlerini dünyaya açanın, fikir ve düşünce yapısının nasıl olacağını anlamak da zor değildir tabii.
"Fatih'te Hırka—i Şerif'te doğdum. Oranın benim hayatımda çok önemli yeri var. Kulağımda ezan seslerini hatırlıyorum. Hırka—i Şerif Camii'ni hatırlıyorum. İstanbul'un musikisini, mimarisini hatırlıyorum. Benim yetişmemde, belki kütüphane ve arşivciliği seçmemde, o muhitin çok önemli tesiri var. O atmosfer benim Osmanlıyı, Türk'ü sevmemde, Türk milliyetçisi olmamda son derece önemli bir faktör olmuştur." Fatih'in, atmosferi ile yoğurduğu bu kişi, Türkiye'de kütüphane ve arşivcilik denince ismi akla ilk gelenlerden biri olan, olması gereken Mehmet İsmet Binark'tır. 1998'de, Devlet Arşivleri Genel Müdürü olarak devlete 37 yıl hizmet ettikten sonra emekliye ayrılan Binark, 1959'da liseyi bitirdiği yıl hem Mülkiye hem de Tıbbiye imtihanını kazanmış, her ikisine kaydını yaptırmış ama daha sonra, gönlünde yatan aslanın kütüphanecilik olduğunu fark edince Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi'ne devam etmeyi yeğlemiştir. Zamanın Başbakanlık Müsteşarı, sonraki yıllarda da bakanlık yapacak Ekrem Ceyhun'un davetiyle 1976'da, o tarihe kadar düşünülmemiş, Türkiye Cumhuriyeti'nin ilanından sonraki döneme ait bilgi, belge ve dokümanların bir çatı altında toplanıp değerlendirileceği Cumhuriyet Arşivi'nin kurucusu da olan Binark, Osmanlı ve Cumhuriyet Arşivleri'nin bağlı bulunduğu Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü yaptığı 1992—98 arasında da, Osmanlı idaresi altında yaşamış birçok ülke ile işbirliği protokolleri gerçekleştirmiştir. Onu daha yakından tanıyınca, Türkiye'de arşivcilik ve kütüphanecilik deyince onun ismi akla gelmelidir konusunda bana hak vereceğinizi sanıyorum.
28 Şubat 1941'de İstanbul Fatih'te gözlerini dünyaya açan İsmet Binark, Kanuni öncesi veya onun döneminde yollara düşüp Anadolu'ya yerleşmiş Türkistanlı bir aileye mensuptur. İsmet Binark'ın dedesi ordudan (topçu) albay rütbesi ile emekli olan Hamdi Binark'tır: "Harp okulunda hocalık yapıyor. Hatta Atatürk'ün de tabiiye hocası olduğunu biliyorum." İsmet Binark'ın babası olacak ve Maliye'de memurluk yapacak Mehmet Bey, Hamdi Binark'ın, ilk evliliğinden Adile Hanım'la beraber doğan iki çocuğundan biridir. Hamdi Binark, ikinci evliliğini yaptığı Dürdane Hanım'dan Meziyet ve Hikmet adını vereceği iki çocuk sahibi daha olur. (İsmet Binark'ın da amcası olan Hikmet Binark, İTÜ Rektörlüğü yapmış, 1961 Kurucu Meclis Üyesi, TÜBİTAK Kurucu Genel Sekreteri, Bilim Kurulu Üyesi ve Fevziye Mektepleri eski Yönetim Kurulu Başkanı olarak da tanınmaktadır. Hikmet Bey, evliliğini, Sadrazam Cevat Paşa'nın yeğeni, ünlü Şakir Paşa'nın kızı Ayşe Erner ile Atatürk'ün kurmay okulundan sınıf arkadaşı Ahmet Erner'in kızı Nermidil Hanım'la yapar.)
İsmet Binark'ın anne tarafı ise, şeceresi Osmanlı'nın ilk devirlerine kadar ulaşan Kastamonulu bir ailedir. Binark'ın anne tarafından dedesi Fatih Hırka—i Şerif Camii imamlarından Cemal Efendi'dir: "Meramınız nedir anlayamadım ama şunu söyleyeyim öz be öz Türk aileden geliyorum. Türklüğümle de iftihar ediyorum. Milliyetçi bir insanım." (Sırası gelmişken, bu sorular, bugüne kadar görüştüğüm herkese sorduğum sorularla aynıdır. Biyografilerde bu tür bilgilerin tamamlayıcı olduğunu düşünmekteyim. Herhangi bir maksadım yoktur. C.K.)
İşte böyle bir aileden gelen İsmet Binark'ın çocukluğu, devrin edebiyatçılarının katılımıyla gerçekleşen sohbet toplantılarının yapıldığı bir evde geçer. Ney üfleyen mu*****inas bir babanın oğlu olan Binark'ın hayata dair fikir ve düşüncelerinin şekillenmesinde o çevrenin çok etkisi vardır. Ömer Seyfettin, Peyami Safa, Abdullah Ziya Kozanoğlu'nun eserleri ile büyüyen Binark, ilmen var olan açlığını doyurmak için konferanstan konferansa koşar. Osman Turan'ı, Burhan Toprak'ı, Ali Fuat Başgil'i, Nurettin Topçu'yu dinler. Karagümrük Nişancı Mehmet Paşa İlkokulu ve Haydarpaşa Lisesi'nin Ortaokul kısmından sonra babasının memuriyeti dolayısıyla gittikleri Ankara Gazi Lisesi'nde, ünlü Bayrak şairi Arif Nihat Asya'nın edebiyat hocası olması da onun için bir şanstır. Binark, entellektüel zümre dediği çevreden Nihat Sami Banarlı, İbrahim Kafesoğlu, Yahya Kemal ile hayatına yön verecek en önemli kişilerden olacak Samiha Ayverdi ve Ekrem Hakkı Ayverdi ile tanışma fırsatı bulacaktır.
İsmet Binark, 1960'ta Tıbbiye ve Mülkiye imtihanını kazanıp ikisine de kayıt yaptırmasına rağmen Ankara Üniversitesi Dil—Tarih ve Coğrafya Fakültesi Kütüphanecilik bölümüne girer. 1964'te üniversiteyi bitiren Binark, herkesin aksine, modern kütüphanecilik yerine Fatih Devri Kitap Tezhipleri üzerine tez çalışması ile, o bölümün Amerikalı kurucusu olan Emily Dean adına konan ödülün sahibi olur. Süheyl Ünver Hoca'dan tezhip dersi alır. İstanbul'daki hocalardan cilt, hat ve ebru dersleri de görür fakat icazet alamaz.
'Müdür ararken ilim adamı bulduk'
İsmet Binark, ünivesiteden sonra kısa bir süre DİE'de çalışır. Ardından İstanbul Tuzla'daki piyade okulunda yedek subay olarak askerliğini yapar ve 1967'de Milli Kütüphane'de en alt memurluktan girerek çalışmaya başlar. Çeşitli kademelerde görev alan Binark, burada boş durmaz. Yunus Emre, Mevlânâ, Fatih ve Fetih sergileri açar, Mehmet Akif Günü düzenler. 1971—74 yılları arasında da İngiltere ve Finlandiya'da kütüphane ve arşivcilik üzerine eğitim görür. Milli Kütüphane'de Başuzman iken Başbakanlık Müsteşarı Ekrem Ceyhun'dan bir davet alır: "O zamana kadar hazırladığım bibliyografyalarımı masanın üzerine koyduğum zaman Ekrem Bey güldü ve 'Biz arşive müdür arıyorduk, karşımıza bir ilim adamı çıktı' dedi." 1976'ya kadar Türkiye Cumhuriyeti'nin derli toplu bir arşivi yoktur. Hepsi dağınıktır. Çeşitli kurum ve kuruluşların elindeki cumhuriyet dönemine ait evrakın tamamını bir çatı altında toplamaktır amaç. Cumhuriyet Arşivi'ni kurma görevi Binark'a verilir. Önce buraya Daire Başkanı olan Binark 1987'ye gelindiğinde, Cumhururiyet ve Osmanlı Arşivleri'nin bağlı bulunduğu Devlet Arşivleri Genel Müdür Yardımcılığı'na getirilir. Binark, Mithat Sertoğlu, Prof. Nejat Gönenç, Prof. İsmet Miroğlu ve Prof. Yusuf Halaçoğlu'ndan sonra 1992'de de Devlet Arşivleri Müdürlüğü bayrağını devralır. Genel müdür iken yoğunlaştığı konuların başında, Osmanlı idaresi altında yaşamış ve daha sonra bağımsızlıklarını ilan etmiş devletlerle karşılıklı bilgi—belge alışverişini içeren işbirliği protokolleri gelir. Makedonya, Romanya, Polonya, Macaristan, Hırvatistan, Kırım, Azerbaycan, Kıbrıs ve Tataristan gibi ülkelerle anlaşmalar imzalanır, Arnavutluk daha sonra ilave olur bunlara. Yunanistan'la anlaşma sağlanamaz. Fakat Bulgaristan'la yapılan anlaşma çerçevesinde, 1931'de bu ülkeye kilosu 3 kuruş 10 paradan satılan Osmanlı belgelerinin hepsi olmasa da bir kısmını geri getirir: "Bulgaristan'ın Milli Arşivi olan Krilmetodi Kütüphanesi'nde bu evrakı gördüm. Bulgarlar tasnif etmişler. Evrakın aslı değil ancak mikrofilm ve fotokopi olarak 45 bin podunu, yani üçte birini getirebildik. Evrakı işe yaramaz kağıt diye satmışlar ama getirip tasnif ettiğimizde evrakın son derece önemli olduğunu gördük. Osmanlı'nın erken dönemine ait bu evraklar arasında Bursa'daki Orhangazi Medresesi'nde okutulan dersler, müderrislerin adlarının bulunduğu evraklar da mevcuttu. Bunun kataloğunu neşrettik ve araştırmacıların istifadesine sunduk."
Üç yeni belge
İstanbul'un işgali dahil hiç bir zaman kapalı olmayan Osmanlı Arşivleri, zamanında çok geniş bir alana hükmeden İmparatorluğun hakimiyeti altındaki halklar için önemli belgeler içermektedir. Osmanlı Arşivleri, Ermeni soykırım iddialarını ortaya atan Ermeniler için de önem arz etmektedir. Ancak 1912'den bu yana 4 bin yabancı araştırmacının inceleme yapmak için başvuruda bulunduğu arşivlerden bugüne kadar sadece 200 Ermeni araştırmacı yararlanmıştır. Türk vatandaşı olan Ermeniler de buna dahildir. Ermeniler'in soykırımı iddialarının asılsız olduğu konusunda çalışmalarına halen devam eden İsmet Binark, bunun ilmi ve tarihi olduğu kadar milli bir görev de olduğunu söylemektedir: "Bunu aynı zamanda şehitlerimize ödememiz gereken manevi bir borç diye de düşünüyorum." Binark, gerçekte Türkler'in değil, Ermeni'lerin soykırım yaptığını ispatlayacak üç yeni belge daha bulmuştur: "Rus arşivlerine de mutlaka girmek lazım. Oradaki belgeler de Ermeniler'in iddialarını çürütüyor. Benim elimde şu anda 3 tane belge var. Bir tanesi 1905 tarihli Rusya'da çıkan bir gazete. Bu, Bakü'de gönüllü Ermeni alaylarının Şuşa'da Azeri Türkleri'ni katlettiğine dair bir Rus gazetesinde çıkan haberdir. Bir başka belge de Kaspi— Türkçe'deki Hazar'ın Rusça'daki adıdır— adlı gazetede, Tiflis'teki Müslüman cemaatinin Ermenistan milli komitesine müracaat ederek Anadolu'da 'vahşet ve mezâlim yapılıyor, buna derhal son verilsin' dedikleri yazılıdır. Bu da aslında Ermeniler'in katliam yaptığını göseriyor. Bir başka belge de, 1918'de Erzurum'un işgalinde oradaki Rus kuvvetlerine kumandanlık yapan Abgar adlı bir Rus askerinin hâtıratıdır. Bu, bir Rus resmi dokümanıdır. Bu Rus üsteğmen Erzurum'da gördüğü vahşeti anlatıyor. Dünya kamuoyunun vahşet yapanın kim olduğunu bilmesi lazımdır. Biz bu konuda geç kaldık. Meseleye monşer gözüyle bakmamak lazım."
Evliliğini 1963'te aynı fakültede okuduğu Kazan Türklerinden olan ve yine hayatını Türk kültürünü araştırmaya adamış Naile (Kamay) Hanım'la yapan ve Mutlu adında bir kız, Kutlu adında da bir erkek çocuğu olan İsmet Binark, 1998'de Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'nden emekli olur. Arşivcilik eğitiminin Türkiye'de üniversite düzeyinde başlamasında öncülük etmiş olan Binark, A.Ü. Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi ile Hacettepe Üniversitesi'nde arşivcilik dersleri vermiş, halen de Hacettepe ve Gazi Üniversiteleri'nde ders vermeye devam etmektedir. "Ben kendi coğrafyamda huzur buluyor, kendi edebiyatımda ve mimarimde sakinleşiyor, kendi kültürümde, kendi zenginliklerimde kendimi buluyorum. Bizi biz yapan değerlere aşığım" diyen Binark, Kütüphaneciler Derneği, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yönetim Kurulu ve Türk Ocağı Denetleme Kurulu Üyesi'dir: "Ben yükselmek için hiçbir lobiyi kullanmadım."
40'a yakın kitabı, 300'e yakın makalesi bulunan İsmet Binark, bu kadar esere rağmen halen yakınmaktadır: "Bunu lütfen nefsaniyet olarak almayın. Benim yaşımda birisi için bu kadar eser verimlidir. Ama bugün üniversiteden yeni mezun biri olsam vaktimi hiç israf etmeden kullanırım diye düşünüyorum."

Hairdesigner
31-03-08, 05:18
İsmet Bozdağ ( 1916) </B>
İsmet BOZDAĞ, 1916 yılı Mart ayında Bursa’da doğdu.Orta tahsilini Bursa’da yaptı. Yüksek öğrenimini İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi ve Gazetecilik Yüksek Okulu'nda tamamladı.

İlk şiirlerini şair Celal Sılay ile birlikte, 1934 yılında yayınlanan ?Üç Mum Yandı’ adlı kitapta topladı. Asıl kendisinin yakaladığı şiirleri 1943 yılında yayınlanan ?Gönderilmemiş Mektuplar’ adlı kitabında toplamıştır.

Bugüne kadar 32 kitap yayınlamış ve 11 kitabı da yayına hazır hale getirmiştir. Kitapları daha çok tarih felsefesi, sosyal antropoloji ve yakın tarih çalışmalarını yansıtır. Tarih felsefesi çalışmaları arasında bulunan,’Sovyet Marksizmi, Çin Marksizmi ve Türkiye Gerçekleri’ ile ?İnsanlığın Son Çerçevesi ÜÇÜNCÜ ÇÖZÜM’ ülke dışında da ilgi toplamış ve yabancı dillere çevrilmiştir.İngilizce,Arapça,Urduca ve Çince de eser sahibidir.

Emre Yayınları'nda Çıkan Eserleri :

1- İnsanlığın Son Çerçevesi ÜÇÜNCÜ ÇÖZÜM (Tükendi)

2- Bir Darbenin Anatomisi (Tükendi)

3- Değişim Şafağı

4- Gazi ve Latife (Tükendi)

5- Toprakta Bile Bitmeyen Kavga - Atatürk, İnönü, Bayar - (Tükendi)

6- Mustafa Suphi' yi Kim Öldürttü ? - Atatürk mü, Lenin mi ?- (Tükendi)

7- Demir Kırat Aldatmacası (Tükendi)

8- Atatürk' ün Sofrası (Tükendi)

9- Menderes Menderes

10- Harem Penceresinden Sultan Abdülhamid (Tükendi)

11- Osmanlının Son Kahramanları (Tükendi)

12- Türkiye' de ve Dünyada Basın İstibdadı (Tükendi)

13- Divan Edebiyatından Seçmeler

Hairdesigner
31-03-08, 05:19
İsmet Miroğlu ( 1944)- (23.10.1997) </B>
1944 yılında Bayburd'un Kalecik köyünde doğdu, ilkokulu Kalecik köyünde, ortaokulu Bayburd'da, liseyi Erzincan'da bitirdikten sonra 1 965 yılında istanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümüne girdi. Dört yıl sonra Yeniçağ Tarihi kürsüsünden, "Fatih Devrinde Osmanlı-Kırım Münasebetleri' konulu lisans teziyle mezun oldu.1 970 yılı Ocak ayında aynı kürsüye asistan tayin edildi.Başbakanlık Arşivi'nde bulunan Tapu Tahrir Defterler/ne ve diğer arşiv belgelerine dayanarak, "16. Yüzyılda Bayburd Sancağı" başlıklı doktora teziyle 1 974 tarihinde "doktor" unvanını kazandı.

1 976 yılındaki kısa dönem askerlik hizmeti akabinde 1 978'de fakülte tarafından Fransa'ya gönderildi. Fransa, Almanya ve Hollanda'da mesleğiyle ilgili araştırmalar yaptı.1981 'de, "IB.Yüzyılda Kemah Sancağı" mevzuundaki doçentlik tezi ilgili jüri tarafından kabul edildi ve "üniversite doçenti" oldu.

1 989 yılında da profesörlüğe yükseltildi.

13 Mayıs 1987 tarihinde 2547 Sayılı Yükseköğretim Kanununun 38. maddesine istinaden Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü vazifesine tayin edildi.Yıllarca ihmal edilmiş Osmanlı ve Cumhuriyet arşivlerini modern anlamda yeniden yapılandırdı. Üniversite mezunu yüzlerce genç arkadaşımızın bu sahada uzmanlaşmasına vesile oldu.31.1 2.1 990 tarihine kadar bu görevi yürüttü. Bu tarihten sonra yeniden üniversitedeki görevine dönen merhum Miroğlu, 24.7.1991 tarihinde Yeniçağ Tarihi Anabilim Dalı başkanı oldu.Üniversitedeki görevinin yanısıra, ilk sayısını 1 994'ün Mart ayında çıkaran Tarih ve Medeniyet dergisini kurdu ve 23 Ekim 1 997 tarihindeki vefatına kadar derginin Genel Yayın Danışmanlığı vazifesini yürüttü.

Arkadaşım ve meslektaşım İsmet Miroğlu

Prof. Dr. Mustafa Çetin Varlık

30 yılı askın bir arkadaşlık ve meslektaşlık... Taa üniversite yıllarından.. . Üniversitede aramızda bir yıllık bir fark olmasına rağmen çoğu derslerimiz birlikte yapılırdı. Mezuniyetten sonra Yeniçağ Tarihi kürsüsünde meslektaşlık başladı. Aynı hocalardan okuduk ve doktora yaptık. Ne idi o şefkatli hocalar... Çoğu rahmetli oldu; Sahabeddin Tekindağ, Münir Aktepe, Cengiz Orhonlu, Bekir Kütükoğlu, Nejat Goyünc... Cengiz Ohonlu'nun ayn bir önemi vardı. Bizlere arkadaşça ve çok yakın bir ilgi gösterirdi. Rahmetli ismet Miroğlu'nu çok temiz bir Anadolu çocuğu olarak değerlendirirdi; gerçekten öyle olduğunu zaman içinde tanıyan herkes doğruladı. Diğer bocalanınız mesafeli ve babacan tavırlı idi. Bu arada, o zamanki asistan ağabeyimiz Mücteba Ilgüre! hepimize kolkanat gererdi. Arkasından Yusuf Halacoğlu, ilhan Şahin ve Feridun Emecen geldiler. Hepsi de profesör olan bu değerli ilim adamları arkadaşlarımızın bugün ilmî ve idarî kariyerlerde çok güzel hizmetler vermesi memnuniyet vericidir.

Merhum ismet Miroğlu çok çalışkan bir arkadaşımızd. Asistanlığında, doğum yeri olan Bayburd Sancağı adlı bir doktora tezi hazırladı. Doçentlik tezi olarak Kemah Sancağı isimli bir çalışma yaptı. Bu yıllarda ilmi araştırmalara çok büyük ağırlık vermişti. Parasını pulunu kitaplara yatırırdı. Daha sonraki yıllarda idarecilik yönünün ağırlık bastığını gördük. 1987 yılında Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü ne getirildi. Burada bütün gücünü kullandı ve istanbul'daki Osmanlı Arsivi'ni eski yerinden şimdiki yerine taşıdı. Modem teçhizatla donattı. Yeniden yapılanmaya gitti. Şimdiki personelin çoğu onun zamanında alındı. Tasnifler yeni bir hız kazandı. Osmanlı Arşivi'nin bugün bu hale gelmesi onun ve yakın çalışma arkadaşlarının eseridir. 1990 yılı sonunda Üniversite'deki görevine döndü. Arşivde bu tarihten sonra yapılan çalışmalar ve yayınların pek çoğu onun zamanında plânlanmış, projelendirilmiş ve yayına hazırlanmış eserlerdir. Ancak bunları kamuoyuna duyuramadı. Çünkü bu tarakta bezi yoktu. Bu çalışmalar onun zamanında ve Yusuf Ha/acoğ/u nün daire başkanlığı ve genel müdürlüğü zamanında, İstanbul'daki üniversitelerden görevlendirilen öğretim üyeleri ve uzman arşiv personeli tarafından yapıldı. Asistanlık yıllarında Fransızca, Arapça ve Farsça'ya özel önem verdi.

Osmanlıca'sı gayet iyi idi. Arşiv Genel Müdürlüğü sırasında Amerika Birleşik Devletleri'ne yaptığı bir seyahatten (1990) sonra ingilizce çalışmaya başladı ve epeyce mesafe aldı.

Daha sonra çalışmalarının ağırlığını Tarih ve Medeniyet dergisinin yayın danışmanlığı görevine kaydırdı. Gerek Arşiv Genel Müdürlüğü ve gerekse Tarih ue Medeniyet dergisinin yayın danışmanlığı sırasında büyük bir azim, şevk ve heyecanla çalışır, etrafındakilere de bu heyecanı verirdi. Bu görevleri sırasında gece yarılarına kadar çalışırdı. Türk milletinin Müslüman bir ferdi olmaktan gurur duyduğunu her yerde dile getirirdi. İnandığı gibi yaşadı ve yaşadığı gibi vefat etti. Allah rahmet eylesin, başımız sağ olsun

Hairdesigner
31-03-08, 05:19
Kantemiroğlu ( 12.12.1672)- (24.12.1722) </B>
1673 yılında doğdu. Rumen tarihçi ve besteci. Gençliğinde Latin, Yunan ve İslav dillerinin yanı sıra, din bilgisi ve silah kullanmayı da öğrendi. 1684’te Osmanlı Devleti babasını Boğdan beyliğine atayınca, geleneğe göre 1678’de rehin olarak İstanbul’a gönderildi. Öğrenimini İstanbul’da sürdürerek, patrikhanedeki akademide eski Yunan ve Latin kültürüyle Bizans ağırlıklı Ortodoks kültürünü, enderunda ise Osmanlıca, Farsça ve Arapça öğrendi. Osmanlı siyaset ve kültür çevreleriyle yakın ilişki kurdu. Osmanlı Devleti’nin siyaseti, kurumları, etnik durumu, İslam dini ve sanatına ilişkin köklü bilgiler edindiği gibi Batı’daki hareketleri izlemeyi de ihmal etmedi. Kantemiroğlu’nun besteci olarak önemi, oluşturduğu nota sistemiyle pek çok eseri notaya almış olmasındadır.

Çağdaş Rumen yazarlarının araştırmalarına göre, ilk müzik zevkini, flütle Boğdan havaları çalan babasından almıştır. Boğdan’dayken müziğin temel kurallarını da öğrenmiştir. Türk müziği öğrenimi ise, 14 yaşında geldiği İstanbul’da başlar. Kemani Edirneli Ahmed Çelebi’den bu müziğe ait bilgileri, Tamburi Angeliki’den tambur öğrenir. II. Ahmed zamanında enderuna alınır.
Ney üflediği de söylenen Kantemiroğlu, saz çalmış olmasının kazandırdığı bilgilerle, Türk müziğinin kuramsal temelini kısa zamanda öğrendi. O dönemde, kuramsal konuları en iyi bilenlerden biri sayılıyordu. Müzik meraklısı bir kimse olan Hazine-i Hümayün müdürü İsmail Efendi ile saray hazinedarı Latif Çelebi’nin ısrarlarıyla ünlü kitabını yazdı. Kısaca “Kantemirloğlu Edvarı” diye anılan, Kitab-ı İlmü’l-Müsiki ala Vechi’l-Hurüfat adlı bu kitap iki ana bölümden oluşur. Birinci bölümde makamlar, perdeler, usuller üstüne bilgiler, ikinci bölümde ise, 16.-17. yüzyıla ait toplam 349 parça eserin notasını verir. O dönemin Osmanlıca’sı ile düzgün bir üslupla kaleme alınan Edvar, II. Ahmed’e sunulmuştur. Kantemiroğlu 1723 yılında öldü.

Türkiye’deki çağdaş müzikoloji çalışmalarında, onun önemine ilk kez dikkati çeken kişi Rauf Yekta Bey oldu. 1912’de Şehbal dergisinde yayınladığı iki yazıda, biyografisini sunduktan sonra Hüseyin Sadettin Arel aynı dergide hem bu edvarı yayınladı, hem de eser üstüne açıklamalarda bulundu.

Hairdesigner
31-03-08, 05:20
Katip Çelebi ( 13.09.1657) </B>
Şubat 1609'da İstanbul'da doğdu. Asıl adı Mustafa'dır. Doğu'da Hacı Halife, Batı'da ise Hacı Kalfa adıyla da tanınır. Babası Abdullah Enderun'da yetişmiş, silahdarlık göreviyle saraydan ayrılmıştı. 14 yaşına kadar özel eğitim gören Kâtib Çelebi, 1623'te Anadolu Muhasebesi Kalemi'ne girdi. IV. Murad döneminde (1624-1640) girişilen Doğu seferlerinde kâtib olarak katıldı. 1635'te İstanbul'a dönerek kendisini tümüyle okuyup yazmaya verdi. Dönemin ünlü bilginlerinin derslerine katılarak medrese öğrenimindeki eksikliklerini giderdi. Tarihten tıbba, coğrafyadan astronomiye kadar geniş bir ilgi alanı olan Kâtib Çelebi'nin aynı zamanda zengin bir kitaplığı da vardı. 1645'te sırası geldiği halde yükselemediği için kalemdeki görevinden ayrıldı. Ancak 1648'de Takvimü't-Tevarih adlı yapıtı dolayısıyla şeyhülislam Abdürrahim Efendi aracılığıyla kalemde ikinci halifeliğe getirildi. Bundan sonra da öğrenme ve öğretme yolundaki çabalarını sürdüren Kâtib Çelebi peşpeşe yapıtlar vermeye başladı. Telif ve çeviri olarak yirmiyi aşkın kitap yazdı. En önemlileri tarih, coğrafya ve bibliyografya alanındadır.

Tarih alanındaki yapıtlarının ilki 1642'de tamamladığı Arapça Fezleke'dir. (Fezleketi Akvâlü'l-Ahyâr fi İlmi't-Tarih ve'l-Ahbar). Dört bölümden oluşan kitapta tarihin anlamı, konusu ve yararı anlatıldıktan sonra bu alandaki temel yapıtların bir bibliyografyası verilmiş, ardından da klasik İslam tarihçiliğine uygun olarak dünyanın yaratılışından 1639'a dek kurulan devletler ve meydana gelen önemli olaylar kısaca sıralanmıştır. Arapça Fezleke'nin devamı niteliğindeki Türkçe Fezleke 1591-1654 arasındaki olayları anlatan bir Osmanlı tarihidir. Olayların kronolojik sıralamasının ardından her yılın sonunda o yıl içerisinde ölen devlet adamları ve bilginlerin yaşam öykülerinden ve yapıtlarından da kısaca söz eder. Takvimü't-Tevarih ise, Adem Peygamber'den 1648'e kadar geçen tarihsel olayların bir kronolojisidir.

En tanınmış yapıtlarından olan Tuhfetü'l-Kibar fi Esfari'l-Bihar'da kuruluş döneminden 1656'ya kadar Osmanlı denizciliğinin bir tarihçesi yanında Osmanlı donanmasının, tersane ve bahriye örgütünün işleyişini anlatır, kaptan-ı deryaların yaşam öykülerini verir. Sonunda da son zamanlarda denizlerde uğranılan başarısızlıkları giderme yolundaki öğütlerini sıralar.

Coğrafi yapıtların en önemlisi olan Cihannüma Osmanlı coğrafyacılığında yeni bir çığır açmıştır. Kâtib Çelebi Cihannüma'yı iki kez yazmıştır. 1648'de yazmaya başladığı ilki klasik İslam coğrafyası temelindeydi. Bu yapıtını henüz bitirmemişken eline geçen Gerardus Mercator'un Atlas'ını Mehmed İhlasî adlı bir Fransız dönmesinin yardımıyla Latince'den Türkçe'ye çevirterek yeni bilgiler edindi ve 1654'te Cihannüma'yı ikinci kez yazmaya girişti. Ardından yine Mercator'un Atlas Minor'unu elde etti. Bunların yanı sıra Batılı coğrafyacılardan Ortelius, Cluverius ve Lorenz'in yapıtlarından da yararlandı. Doğal olarak eski Arap, İran ve Osmanlı coğrafyacıların yapıtlarını da kullandı.

Kristof Kolomb ve Macellan’dan bahsedir

İkinci Cihannüma, dünyanın yuvarlak olduğunu da kanıtlamaya çalışan fiziki coğrafya ağırlıklı bir giriş bölümünden sonra Kristof Kolomb ve Macellan'ın keşif gezilerinden söz eder. Ardından Japonya'dan başlayarak Asya ülkelerini tanıtır. Bunların tarihleri, yönetim biçemleri, ekonomileri, inançları konusunda bilgiler verir. Bu arada İslam coğrafyacılarının bilgi yanlışlarını gösterir, bunların harita kullanmamaktan ileri geldiğini açıklar. Bu ikinci Cihannüma'da anlatılan son yer Van'dır. Birinci Cihannüma'da ise Osmanlı Avrupa'sı ve Anadolu ile İspanya ve Kuzey Afrika'yı kapsamaktadır. Her iki biçimde de ek olarak birçok harita vardır.
Cihannüma, özünde tüm İslam ve Hıristiyan coğrafyacılığının da temeli olan Batlamyus (Ptolemaios) kuramına dayanmakla birlikte, o güne dek hemen hemen hiç yararlanılmayan Batı kaynaklarını Osmanlı coğrafyacılığına tanıtması bakımından büyük önem taşır.

14.500 kitap

Kâtib Çelebi'nin Batı'da tanınan en ünlü yapıtı Keşfü'z-Zünun an Esamü'l-Kütübi ve'l-Fünun'dur. Arapça bir bibliyografya sözlüğü olan yapıtta 14.500 kitap ve risalenin adı ve yazarı verilir. Bilim tasnifine göre ve alfabetik olarak düzenlenmiş olan yapıt, yirmi yılda tamamlanmıştır.

İbni Haldun çizgisi

Kâtib Çelebi'nin tarih felsefesini ve toplum görünüşünü açıklaması bakımından önemli olan yapıtı Düsturü'l-Amel li-Islahi'l-Halel'dir. Kısa kısa dört bölümden oluşan bu küçük risalede İbn Haldun'un etkisi açıkça görülür. Toplumların da canlılar gibi doğup, gelişip, öldüğü görüşünü yineleyen Kâtib Çelebi, bu dönemlerin uzunluğunun ya da kısalığının toplumlara ve kişilere göre değiştiğini de ekler. Risalede Osmanlı toplumunun ömrünün uzaması için de reaya, asker ve hazine konularında alınması gerekli önlemleri sıralar, öğütler verir.

Namaz ve oruç vakitleri

Daha çok dinsel konuları tartıştığı yapıtlarının en önemlilerinden olan İlhamü'l-Mukaddes fi Feyzi'l-Akdes'de kuzey ülkelerinde namaz ve oruç zamanlarının belirlenmesi, dünyada güneşin hem doğduğu hem de battığı bir yerin var olup olmadığı ve her ne yana yönelirse Mekke'den başka kıble olabilecek bir yer olmadığını tartışır. Arapça olan bu yapıtında yanıtlamaya çalıştığı bu soruları daha önce şeyhülislama ve bilginlere sorduğunu, ama doyurucu bir karşılık alamadığını da belirtir.

Akl-ı selime davet: Mizanü’l Hakk

Son yapıtı olan Mizanü'l-Hakk fi İhtiyari'l-Ahakk'da da dönemin din bilgilerinin tartıştıkları çeşitli konular hakkında düşüncelerini açıklar.Karşıt düşüncelere hoşgörüyle bakılmasını öğütler. Din bilginlerinin kendi aralarındaki şiddetli tartışmalarının temelsizliğini ve zararlarını vurgular. Yapıtın sonunda kendi özyaşamöyküsüne yer verir.

6 Ekim 1657'de İstanbul’da öldü.

ESERLERİ
Tuhfetü'l-Kibar fi Esfari'l-Bihar, (ö.s), 1729; (yeni harflerle, 1973); Cihannüma, (ö.s), 1732; Takvimü't-Teravih, (ö.s), 1733; Düsturü'l-Amelli-İslahi'l-Halel, (ö.s), 1863, (yeni harflerle, 1982); Nizanü'l-Hakk fi İhtiyari'l-Ahakk, (ö.s), 1864, (yeni harflerle, 1972); Türkçe Fezleke, (ö.s), 2 cilt, 1869-1870; Keşfü'z-Zünun an Esamii'l-Kütübi ve'l-Fünun, (ö.s), Ş. Yaltkaya ve R. Bilge (yay.), 2 cilt, 1941-1943; İlhamü'l-Mukaddes fi Feyzi'l-Akdas, (ö.s), M. Hamidullah (yay.), İslam Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, IV, (3-4), 1971.

Mizanu'l-Hak fi İhtiyari'l-Ehakk
İslam'da Tenkit ve Tartışma Usulü
Katip Çelebi
Marifet Yayınları

Dinî ilimlerden matematik ve coğrafyaya kadar geniş bir yelpâzede söz sahibi olan Kâtip Çelebi, Mizânü'l-Hak adını verdiği bu Türkçe eserde; Osmanlı toplumunda tartışma konusu olan dînî ve sosyal konuları ele alıp incelemiştir.
Tartışma usûl ve âdâbına dikkat etmeden âdetâ bir karalama ve kör döğüşüne döndürülen ve toplumu rahatsız eden bu gidişe, o, sağduyu ve tarafsızlığı ile karşı çıkmış; aşırı uçlarda ölçüsüz bir şekilde kavga edenlere orta yolu, itidâl ve dengeyi göstermiştir.
Bugün de ülkemizde tartışılan birçok dînî ve sosyal konuya da ışık tutan Mîzânu'l-Hak, dünün tartışmalarını aktarırken, yarını da aydınlatmaktadır.

Hairdesigner
31-03-08, 05:20
Kazım Karabekir ( 1882)- (26.01.1948) </B>
Kazım KARABEKİR, 1882 yılında İstanbul'da doğdu. Mehmet Emin Paşa'nın oğludur. İlköğrenimini İstanbul, Van, Harput ve Mekke'de tamamladıktan sonra, 1896'da İstanbul Fatih Askeri Rüştiyesi'ni, 1899'da Kuleli Askeri İdadisi'ni, 1902'de Harbiye Mektebi'ni ve 1905'te de Erkân-ı Harbiye Mektebi'ni bitirerek yüzbaşı rütbesiyle orduya katıldı. İki yıllık kıta stajını Manastır'da yaptı. İttihat ve Terakki'nin Manastır örgütünün kurulmasına katıldı. 1907'de kolağası (önyüzbaşı) rütbesi alarak İstanbul Harbiye Mektebi, tabiye öğretmen vekilliğine atandı. İttihat ve Terakki İstanbul örgütünün kurulmasında görev aldı. 2.Meşrutiyet' ten sonra Edirne'de 2.Ordu 3.Fırka (tümen) erkân-ı harfliğine (kurmaylığına) atandı.

31 Mart 1909 ayaklanmasında Hareket Ordusu'nda görev aldı. 1910 Arnavutluk ayaklanmasının bastırılması harekâtında çalıştı. 14 Nisan 1912'de binbaşılığa yükseldi. Balkan Savaşı'nda Trakya sınır komiseri olarak görev yaptı. 1914'te kaymakam (yarbay) rütbesiyle Birinci Kuvve-i Seferiye komutanlığıyla İran ve ötesi harekâtıyla görevlendirildi. Bir süre sonra İstanbul Kartal'da 14. Fırka komutanlığına atandı ve Çanakkale'ye gönderildi. Kerevizdere' de Fransızlar' a karşı üç ay savaştıktan sonra miralaylığa (albay) yükseldi. Buradan, İstanbul'da I. Ordu erkân-ı harbiye başkanlığına, sonra Galiçya' ya gidecek ordunun ve ardından Mareşal Von der Goltz' un erkân-ı harbiye başkanlığına atanarak Irak'a gitti.

1916'da Kutü'l-Amare'yi kuşatan 18. Kolordu komutanlığına getirildi ve burayı aldıktan sonra Irak'ta İngilizler' le çarpıştı. 1917'de Diyarbakır'daki 2. Kolordu komutanlığına getirildi ve Van, Bitlis, Elaziz (Elazığ) cephelerindeki 2. Ordu komutanlığına vekâlet etti. 1918'de Erzincan ve Erzurum'u Ermeniler' den ve Ruslar' dan geri aldı. Ardından Sarıkamış, Kars ve Gümrü Kalelerini ve Karaköse’ yi kurtardı. Aynı yıl Mirliva (Tümgeneral) oldu. Mondros Mütarekesi sırasında sadrazam olan Ahmet İzzet Paşa'nın erkân-ı harbiye-i umumiye reisliği (genelkurmay başkanlığı) önerisini kabul etmeyerek Anadolu'da görev almak istedi. Önce Tekirdağ'daki 14. Kolordu Komutanlığı'na, ardından da Erzurum'daki 15. Kolordu Komutanlığı'na atanmasını sağlayarak Nisan 1919'da göreve başladı.

Hazırlıkları yapılan Erzurum Kongresi'nin toplanmasında önemli rol oynadı. Kurtuluş Savaşı'nda Edirne milletvekilliği ve Doğu cephesi komutanlığı yaptı. Ermeniler' in eline geçen Sarıkamış, Kars ve Gümrü Kalelerini geri alarak 15 Kasım 1920'de Ermeni ordusunu kesin olarak yendi. Ermeni hükümetiyle Ankara hükümeti adına Gümrü Antlaşması'nı imzaladı. Kars'ın alınmasıyla ferikliğe (korgeneral) yükseldi. Rus Sovyet Sosyalist Federe Cumhuriyeti ve Kafkasya hükümetleriyle Kars Antlaşması görüşmelerini yürüttü. Halk Partisi’nden Ayrıldı Kurtuluş Savaşı'nın bitiminden sonra I. Ordu müfettişliğine atandı, 1923'te İstanbul milletvekili oldu. 1924'te, TBMM'deki Dörtler Grubu'nu destekledi. Ardından askerlikten ayrılarak Halk Fırkası'ndan istifa etti. 17 Kasım 1924'te kurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın başkanlığına seçildi. Parti 3 Haziran 1925'te Şeyh Sait ayaklanması nedeniyle kapatıldı. Karabekir Mustafa Kemal Paşa'ya karşı yapılan İzmir suikasti ile ilgili görülerek bazı partililerle birlikte yargılandıysa da beraat etti. Siyasi hayatına on iki yıllık aradan sonra, 6 Ocak 1939'da İstanbul milletvekili olarak devam etti. 1946'da TBMM başkanlığına seçildi ve bu görevde iken 26 Ocak 1948'de Ankara'da öldü.

Emre Yayınları'nda Çıkan Eserleri :

Kazım Karabekir paşanın eserleri 1991 yılından itibaren Emre Yayınları tarafından seri olarak yayınlanmaya başlamıştır.Daha önce paşanın bilinen İSTİKLAL HARBİMİZ (1960 yılındaki ilk baskısı yasaklanmış ve 5 sene süren mahkemeden sonra beraat etmiştir.)ve İSTİKLAL HARBİMİZİN ESASLARI (1933 yılında Paşa Sinan Matbaası'na eserini bastırmak isterken matbaa basılmış ve 3000 adet forma kireç ocaklarında yakılarak imha edilmiştir)eserlerini EMRE YAYINLARI tekrar basmış ve bunun yanında paşanın 30 eserini daha gün ışığına çıkararak yakın tarihimize büyük katkı sağlamıştır.

Bu eserler şunlardır.

1- Hayatım (Karabekir Paşa bu eserinde gençlik yıllarını anlatmaktadır.)

2- İttihat ve Terakki Cemiyeti 1896-1909 (Bu eserde Paşa İttihat ve Terakkinin kuruluş dönemini ve ilk çalışmalarını anlatmaktadır.)

3- Birinci Cihan Harbine Neden Girdik ? (Birinci Cilt) (Bu eserde Paşa'nın istihbarat subayı olduğu dönemleri kapsadığından Osmanlının 1.Dünya Savaşı'na neden girdiğini çarpıcı belgelerde ortaya koymaktadır.)

4- Birinci Cihan Harbine Nasıl Girdik? (İkinci Cilt) (Cihan harbine Osmanlı İmparatorluğu'nun nasıl girdiğini anlatmaktadır.)

5- Birinci Cihan Harbini Nasıl İdare Ettik? (Üçüncü Cilt) - Erzincan ve Erzurum'un Kurtuluşu (Karabekir Paşa bu eserinde ise Erzurum ve Erzincan'ın nasıl kurtarıldığını anlatmaktadır)

6- Birinci Cihan Harbini Nasıl İdare Ettik? (Dördüncü Cilt) - Sarıkamış, Kars ve Ötesi - (Bu eserde ise Sarıkamış, Kars bölgelerinin nasıl kurtarıldığını anlatmaktadır)

7-Ermeni Dosyası (Paşa savaşacağı Ermenilerin tarihçesini araştırmış ve kaleme almıştır.)

8- Ermeni Mezalimi (Paşa Ermenilerin görev yaptığı doğu illerindeki katliamlarını belgelerle ve resimlerle ortaya koyarak, günümüzde koparılan kızılca kıyamete hayalle değil belgelerle cevap vermiştir.)

9-Paşaların Hesaplaşması ? İstiklal harbine neden girdik,niçin girdik ve nasıl idare ettik ? (Paşa, İstiklal Harbi öncesi İstiklal Harbi'ne kimlerin ve nasıl karar verdiğini, kimlerin karşı çıktığını ve inanmadığını bu eseriyle anlatmakta ve resmi tarihimizi kökten değiştirecek belgeleri koyup doğrularıyla bir dönemi aydınlatmaktadır.)

10- İstiklal Harbimiz (5 CİLT TAKIM) (Karabekir Paşa'nın en çok konuşulan ve tartışılan eseri. 1960 yılında ailesinin Türkiye Yayınevi tarafından yayınlattığı ve hemen yasaklanıp toplatılan eseri. Eseri baskıya hazırlayan Paşa'nın rahmetli damadı Prof.Faruk ÖZERENGİN beyefendinin deyimiyle "trenle Ankara'ya ailece toplanıp giderken kanun kaçakları gibi korka korka ürkek gözlerle baka baka gittiğimiz" diye anlattığı olay 5 yıl sürmüş ve sonunda beraat edip yayınına devam edilmiştir.

11- İstiklal Harbimizin Esasları (Karabekir paşanın 1933 yılında bastırmak istediği ancak matbaanın basılarak kireç ocaklarında imha edilen eseridir. İstiklal Harbi'mizi esas hatlarıyla ortaya koyan ve 1933 yılında bir Ankaralı adıyla bir gazetede yalan ve yakın tarihimizdeki olayları farklı, Karabekir Paşa'nın ismini aşağılayıcı yayınlar başladığında Paşa belgeler göndermeye başlar, ilk iki belge yayınlanır ama gerisi yayınlanmaz. Paşa bunun üzerine bu eseri hazırlar ve matbaada 3000 adet forma halindeki eser matbaa basılarak imha edilir. Bu eserin eksiksiz ve tam metin baskısı.)

12- İstiklal Harbimizde İttihat Terakki ve Enver Paşa (2 cilt takım) (Paşa bu eserinde de İstiklal Harbi döneminde İttihat Terakki Erkanının ve özellikle Enver Paşa'nın çalışmalarını belge ağırlıklı olarak anlatmaktadır. Kurtuluş Savaşımızın başlıca kahramanlarından biri olan rahmetli General Kazım Karabekir' in (1882-1948) bu eseri, 1. Dünya Savaşında Osmanlı ordularının başkomutanı olarak yenilgiye düşüp Avrupa'ya kaçmış olan Enver Paşa ile Cemal ve Talat Paşalar gibi İttihat ve Terakki Cemiyeti (Fırkası) kurucuları ve erkanının özellikle Ulusal Kurtuluş Savaşı yıllarında yaptıklarını -belgelere dayanarak- anlatır. Önemli belgeler arasında Halk Şuralar Fırkası programı ile İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı nizamnamesi de vardır. 1920-23 yıllarını kapsayan bu değerli anılar, Enver Paşa'nın Kafkaslar' dan Orta Asya'daki feci öldürülüşüne kadar geçen bütün yaşamını anlattığı gibi, Onun ve yandaşlarının Kurtuluş Savaşındaki olumsuz etkinliklerini de belirtmektedir. Enver Paşa, Harb-i Umumi'den mağlup çıkılması üzerine Berlin'e kaçmak zorunda kalmıştı. Buradan Rusya'ya geçen Paşa Moskova'da İngiliz emperyalizmine karşı birlikte mücadele etmek için Sovyet devlet adamları ile görüşerek onlardan Anadolu hareketine silah yardımı yapmalarını istedi. Ve Rusya'nın desteğiyle kurulan İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı adlı cemiyetin başına geçerek Anadolu'da şubeler açmak istedi ve 1920 Eylül'ünde gerçekleşen Doğu Halkları Kongresi'ne katıldı. Bir ara Berlin'e döndüyse de fazla kalmayarak yine Moskova'ya geldi. Ve Ankara hükümetinin temsilcisi ile görüşmeler yaptı. Mustafa Kemal Paşa'ya bir mektup yazarak hakkındaki söylentileri ve Anadolu hareketinin başına geçeceği iddialarını yalanladı; fakat Yunan saldırısının başlaması ile Anadolu'ya geçme fikriyle Batum'a geldi. Bütün bu gelişmeler olurken beride Anadolu'da gözle görülecek bazı faaliyetler belirdi: Trabzon'da Enver Paşa'ya taraftarlığı ile bilinen Yahya Kahya, mahkum ve kaçaklardan oluşan bir tabur meydana getirerek başına buyruk bazı işler yapmaya ve Enver'in yakında döneceğini açıkça telaffuz etmeye başladı. Diğer taraftan, gelişmeler Büyük Millet Meclisi'nde bulunan kırk civarındaki İttihatçı mebuslarda da yankısını buldu. Bu gelişmelerden rahatsızlık duyan Mustafa Kemal Paşa, Rus hükümetiyle anlaşarak, Enver Paşa'yı devre dışı bıraktı. Rusların desteklerini kaybettiğini ve Anadolu'da da bir şey yapamayacağını anlayan Enver Paşa bu kez, Türkistan'a yönelerek, buradaki Türkleri Ruslara karşı istiklal mücadelesi vermek üzere örgütlemek istedi ve bu yolda da can verdi. İlk baskısını 1967'de yapan bu eser; o sırada Şark'ta bulunan Kazım Karabekir' in kendi gözlem, hatıra ve bilgileriyle birlikte, bu maceranın kahramanlarının 1920-23 arasındaki resmi-özel yazışma ve mektuplarının suretlerinden oluşan birinci elden bir kaynak niteliğindedir. Ayrıca, aynı hadiselerle bağlantılı olan Yahya Kahya ile Mustafa Suphi'nin öldürülmesi olayları ve bunlarla ilgili belgeler de, eserde ele alınan konulardandır. Enver Paşa ve İttihat ve Terakki erkanının Milli Mücadeledeki faaliyetlerine dair ilk elden bilgi, belge ve anılar veren eser, İslam İhtilal Cemiyetleri İttihadı nizamnamesi, Halk Şuralar Fırkası Programı ve Meclis tarafından Kahya Yahya olayını incelemek üzere Bursa mebusu Mustafa Fehmi Efendi başkanlığında oluşturulan tahkik heyetinin raporu gibi çok önemli belgeleri de içermektedir. )

13- Paşaların Kavgası (İstiklal Harbi biter bitmez Karabekir Paşa'nın M. Kemal Paşa ve etrafıyla arasındaki ihtilafların ve tartışmaların başladığı dönemi çok çarpıcı şekilde ele alarak anlattığı eseridir. Bu kitapta Türk yakın tarihinin en çapraşık dönemi Karabekir Paşa'nın kalemiyle ele alınıyor. Resmi tarihe yer yer ters düşen bu hatıralar yakın tarihimizin iyi anlaşılması için büyük kazançtır. Tarihin hafızası hiç bir zaman unutkanlıkları bağışlamamıştır. Bu kitabı okuyup bitirdiğiniz zaman yakın tarih tablosunun son çizgisinin çizilmiş olduğunu göreceksiniz. )

14- Bir Düello ve Bir Suikast (Karabekir Paşa'nın iktidar sahipleriyle ihtilafa düştüğü ve 15 yıla yakın Erenköy'deki köşkünde göz hapsinde tutulduğu dönemlerde kendisine planlanan suikast girişimini anlattığı eseri.)

15- Çocuk Davamız 2 cilt takım ("Kazım Karabekir Paşa'nın özellikle görev yaptığı Doğu vilayetlerinde bakımsız çocuklara yönelik yapmış olduğu çalışmaları ve raporlarını topladığı bu 2 ciltten oluşan eser günümüz idarecileri için iyi bir kaynak, tarih meraklıları için ise ibret verici bir çalışmadır. Paşa bu eserine başlarken şunları söylüyor: "Bir taraftan çocuk sefaleti, bir taraftan da şahane çocuk balolarını okudukça ve işittikçe bende duygularımı kaybettim. Bakımsız çocuklar millet enerjisinin, bakımsız topraklar da vatan enerjisinin kaybedilmesi demektir. Bakımsız çocuk milli tehlikedir. Çünkü her yıl maddi manevi bir sürü düşkün halk arasında kaynaşacak ve ordu saflarına karışacaktır. Demek milletin ve ordusunun keyfiyet bakımından kıymeti her yıl bir derece daha düşecektir. Vatanın geleceğinin sahipleri bugünün çocuklarıdır. Şu halde bakımsız çocukların bu vatana nasıl sahip olacakları bugünden düşünülecek bir meseledir. Bazı kimselerden esefle duydum ve duymaktayım da: Madem ki bakamayacaklar ne diye çocuk yapıyorlar. Bende cevap veriyorum ki: Ailelerin vatan borçları, fakir de olsalar, mümkün olduğu kadar çok çocuk yapmalarıdır. Nasıl Bakılacağını hesap etmek onların değil, devletin vazifesidir. Hayatımda bana zevk veren hayli başarılarım vardır: En zevklisi binlerce bakımsız çocuğun hayat ve geleceğini kurtarmak olmuştur."

16- Çocuklara Öğütlerim (Karabekir Paşa'nın özellikle ilk okul dönemine ait çocukları için hazırladığı eseri. Büyük çocuklara (!) da vereceği pek çok şey olduğunu okudukça bu eserde göreceğiz)

17- Bulgaristan Esareti -Hatıralar, Notlar- (Paşa'nın hatıra ve notlarından Bulgar esareti dönemine ait eseri.)

18- İngiltere, İtalya ve Habeş Harbi (Paşa'nın bu üç devlet arasındaki savaşı anlattığı,askeri güç ve psikolojik durumu ortaya koyduğu eseri.)

19- Kürt Meselesi (Paşa'nın dün için doğu ve güneydoğu insanımızla ilgili ortaya koyduğu tezlerin bugün içinde aynen devam ettiğini, Kürt toplumu üzerinde emelleri olan Ermeni ve Batılı ülkelerin bu insanlarımızı nasıl kullanmak istediklerini bu eserinde okuyacaksınız.Doğu insanını ve doğu bölgelerini çok iyi bilen bir paşanın günümüz içinde geçerli tezlerini bu eserde bulacaksınız)

20- İzmir Suikasti (Paşa'nın ve muhalefetin İstiklal Harbi sonrası yargılandıkları M. Kemal Paşa'ya düzenlenen suikastı, Paşa'nın mahkemedeki savunmasını ve iddianameyi okuyacaksınız. Yayınevimizin sahibi Sn. Sami ÇELİK bu eserden dolayı yargılanmıştır.)

21- Ankara'da Savaş Rüzgarları -CHP Grup Tartışmaları- (Paşa ülkemizde ilk kez bir partinin grup tartışmalarını gün yüzüne çıkarmıştır. 2. Dünya Savaşı'na katılalım ve katılmayalım diyenleri, savaş öncesi savaşı yorumlayanlardan savaş sonrası kimlerin ahkam kesip büyük yanılgıya düştüklerini okuyacaksınız)

22- Nutuk ve Karabekir' den Cevaplar (12 Cilt) (Kazım Karabekir paşanın 1933 baskılı orijinal ve Osmanlıca Nutuk'un üzerine düştüğü notlar orijinal nutukla birlikte yayınlanmıştır.)

23- İktisat Esaslarımız (Paşa'nın İzmir İktisat Kongresi ile ilgili hazırlattığı rapordur ve kendi notlarıyla yayınlanmıştır.)

24- İtalya ve Habeş (Paşa'nın İtalya ve Habeş'i inceleyip kaleme döktüğü eseri.)

25-Tarihte Almanlar ve Alman Ordusu (Paşa'nın tarihi süreci içerisinde Almanları ve mesleği olan askeri açıdan Alman ordusunu incelediği eseridir.)

26-Tarih Boyunca Türk-Alman İlişkileri (Almanlarla Osmanlı arasında, Osmanlının son yıllarında başlayan yakın ilişkilerini ve Almanların Türkler tarafından en gizli bilgilere kadar ulaşabileceği makamlara getirilmesini anlatan eseridir.)

27- Türkiye'de ve Türk Ordusunda Almanlar (Paşa'nın Türk ordusunda görev yapan komutanları ve görev sürelerini inceleyip anlattığı eseri. Moltke, Goltz Paşa, Liman Von Sanders ıslah heyetlerinin başında Türkiye'ye gelip Osmanlı ordusunda senelerce görev yapmışlardır. Türk askerlik tarihine son asırlarında damgalarını vurmuşlar, bunlardan Goltz Paşa ülkemiz topraklarında ölerek İstanbul'a defnedilmiştir. Goltz ve Liman paşalarla birlikte çalışması hasebiyle Karabekir Paşa yer yer bu döneme ait hatıralarını da bu eserinde anlatmaktadır.





HAKKINDA YAZILANLAR

Karabekir Anlatıyor
Uğur Mumcu
um:ag Yayınları / Uğur Mumcu Bütün Yapıtları Dizisi

"Her ihtilal, çatışmalar ve çalkantılar içinde oluşur. Bu çatışma ve çalkantılar, ihtilalcileri karşı karşıya da getirir. Mustafa Kemal ve Karabekir Paşa, Ulusal Kurtuluş Savaşı'mızı kesin utkuya ulaştıran iki eski dost, iki eski asker ve iki eski ihtilalcidir. (Ama) yolları, hilafetin kaldırılması ve cumhuriyetin ilanıyla birlikte ayrılmıştır. İhtilal, evlatlarını yer! Bu bir değişmez kuraldır. Anadolu İhtilali, Türkiye'de bir yeni dönem açmış, bir çağ değiştirmiştir. Böylesine bir olayda, ihtilalcilerin yollarının ayrılması doğaldır. Doğal olmayan, bu olaylar üzerindeki yasakların şu ya da bu nedenle bu gün bile sürmesi, sürdürülmesidir."
-Uğur Mumcu-

Hairdesigner
31-03-08, 05:20
Mahmut Kaptan </B>
ESERLERİ

1.Mahmut Kaptan'ın Anıları
(Makale-i Zindancı Mahmud Kapudan Bera-yı Feth ü Zafer-Keşti-i Maltiz-i Lain-i Duzah-Mekin)
Yusuf Efendi
Kitabevi Yayınları

Hairdesigner
31-03-08, 05:21
Matrakçı Nasuh - (12.03.1564) </B>
Doğum tarihi ve yeri bilinmiyor. Kâtip Çelebi ölüm tarihi olarak 1533'ü vermekteyse de, bunun doğru olmadığı bugün kesinleşmiştir. Çeşitli kaynaklarda onun 1547'den, 1551'den, 1553'ten sonra ölmüş olabileceği ileri sürülmektedir. Yaşamı üstüne bilgi de yok denecek kadar azdır. Saraybosna yakınlarında doğduğuna, dedesinin devşirme olduğuna ilişkin kesinleşmemiş ipuçları vardır. Enderun'da okumuştur.

Matrak sporcusu

Matrakçı ya da Matrakî adıyla anılması, lobotu andıran sopalarla oynandığı ve eskrime benzeyen bir tür savaş oyunu olduğu bilinen "matrak" oyununda çok usta olmasından ve belki de bu oyunun mucidi bulunmasından ileri gelmektedir.

Silahın kitabını yazan bir silahşör

Nasuh ayrıca çok usta bir silahşördür. Bu nedenle Silahî adıyla da anılırdı. Türlü silah ve mızrak oyunlarındaki ustalığı nedeniyle Osmanlı ülkesinde "üstad" ve "reis" olarak tanınması için 1530'da I. Süleyman (Kanuni) tarafından verilmiş bir beratı da vardı. Çeşitli silahların nasıl kullanılacağını ve dövüş yöntemlerini anlatan Tuhfetü'l-Guzât adlı bir kılavuz kitap bile yazmıştı.

Matematikçi

Nasuh, özellikle geometri ve matematik alanlarında önemli bir bilim adamıydı. Uzunluk ölçülerini gösteren cetveller hazırlamış ve bu konuda kendinden sonra gelenlere önderlik etmiştir. Matematiğe ilişkin iki kitabı Cemâlü'l-Küttâb ve Kemalü'l- Hisâb ile Umdetü'l-Hisâb'ı I. Selim (Yavuz) döneminde yazmış ve padişaha adamıştır. Bu yapıtlardan sonuncusu uzun yıllar matematikçilerin elkitabı olarak kullanılmıştır.

Tarih kitapları yazdı

Nasuh bir tarihçi olarak da önemli yapıtlar vermiştir. Mecmaü't-Tevârih adıyla Taberî Tarihi'ni Türkçe'ye çevirmiştir. Ayrıca Tarih'i Sultan Bayezid ve Sultan Selim ile Tarih'i Sultan Bayezid adlı iki kitabında bu padişahlar dönemindeki olayları anlatmıştır. Süleymannâme adlı kitabının üç ayrı nüshasında 1520-1537, 1543-1551 ve 1542-1543 arasında geçen olayları ele almıştır. Kanuni'nin 1534 Irak seferini Beyan-ı Menazil-i Sefer-i Irakeyn-i Sultan Süleyman Han'da 1538 Karaboğdan seferini de Fetihnâme-i Karaboğdan' da konu etmiştir.

Minyatürde bir zirve

Onu bugüne taşıyan asıl yönü ise minyatür sanatındaki yeridir.

Matrakçı Nasuh 28 Nisan 1564'te öldü.

Hairdesigner
31-03-08, 05:21
Mehmet Ata ( 1856)- (1919) </B>
Tarihçi, yazar, gazeteci ve Maliye Nazırıdır.1856 yılında Halep'te doğdu.Yazar Dr. Galip Ataç ile yazar Nurullah Ataç'ın babasıdır.Doğu ve Batı Kültürü ile yetişti. Galatasaray Lisesi Edebiyat Öğretmeni, Maliye Mektupçusu ve 1908 yılından sonra Islahat-ı Maliye Komisyonu Üyesi oldu.1916 yılında bir hafta süre ile Maliye Nazırlığı yaptı. Ömrünün son yıllarını gazetecilikle geçirdi. "Mefhari" veya "Ata" imzası ile gazete ve dergilerde bir çok makalesi yayınlandı.Arapça, Farsça ve Fransızca biliyordu. 1919 yılında İstanbul'da 63 yaşında iken vefat etti. Mezarı Divanyolundaki II. Mahmud Türbesi Bahçesinde 6'ncı adadadır.

Eserlerinden bazıları:Devleti Osmaniye Tarihi (Hammer’den tercüme), İktitaf (faydalanma-okullar için edebiyat antolojisi ve okuma kitabı), Elmenak (almanak-takvim kitabı)

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982

Hairdesigner
31-03-08, 05:21
Mehmet Demiryürek ( 20.04.1971) </B>
Yrd. Doç. Dr. Mehmet Demiryürek, 20.04. 1971 tarihinde Kozan / ADANA’da doğdu. Ailesi 1975 yılında KKTC’ye göç ettiği için Kıbrıs’a gitti. İlk, Orta ve Lise öğrenimini KKTC’de tamamladı. 1986 yılında girdiği Dokuz Eylül Üniversitesi, Buca Eğitim Fakültesi Tarih Öğretmenliği Bölümünü bölüm üçüncüsü olarak 1990’da tamamladı.

1990-1992 yıllarında Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü’nde Yüksek Lisansını tamamladı ve Prof. Dr. Ergün Aybars’ın danışmanlığında hazırladığı “Hilafetin Kaldırılmasının İzmir Basınındaki Yankıları” adlı teziyle mezun oldu.

1993-1999 yıllarında Dokuz Eylül Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsü’nde Doktorasını tamamladı ve Prof. Dr. Zeki Arıkan’ın danışmanlığında hazırladığı “Devlet Adamı ve Tarihçi:Abdurrahman Şeref Efendi 1853-1925” teziyle doktor ünvanını aldı.

1991-1999 yılları arasında çeşitli devlet okullarında ve 1999-2000 Öğretim yılında İzmir Özel Tevfik Fikret Lisesi’nde Tarih Öğretmeni olarak çalıştı.

2000-2001 Öğretim yılında KKTC Lefke Avrupa Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü öğretim üyeliğine kabul edildi. Halen hem bu görevi hem de Tarih Bölüm Başkanlığı görevini sürdürmektedir.

YAYINLANMIŞ ESERLERİ

KİTAPLAR

1.Hasan Bulliler’in Suç Faaliyetleri, (İngilizceden çeviri), Lefkoşa 2001.

2.Tanzimattan Cumhuriyet’e Bir Türk Aydını:Abdurrahman Şeref Efendi, Phoneix Yayınevi, Ankara 2003.

3.İngiliz Devrinde Kıbrıs’ta Eşkıyalar ve Devlet (1878-1896) (Yazım çalışmaları tamamlanmış Tarih Vakfı Yayın Kurulundadır.)

4.Tarih Musahabeleri II (Abdurrahman Şeref Efendi’nin Tarih Musahabeleri adlı kitabına alınmamış ve dönemin günlük gazete ve dergilerinde yayımlanmış yazılarının derlemesidir.Basım çalışmaları sürmektedir.)

5.Güney Doğu Avrupa Tarihi’nin Öğretimi, (İngilizceden çeviri. Yayın için izin çalışmaları sürmektedir.)

MAKALELER

1.Şeyh Sait İsyanı Hakkında Çağdaş Bir Kaynağın Yorumu, , Türk Yurdu, Ağustos 1992.

2.Kıbrıs’ta Yunan Oyunları ve ENOSİS, Türk Yurdu, Eylül 1994.

3.Hilafetin Kaldırılmasının Türk Basınındaki Yankıları I, Toplumsal Tarih, Sayı:11, Kasım 1994.

4. Hilafetin Kaldırılmasının Türk Basınındaki Yankıları II, Toplumsal Tarih, Sayı:12, Aralık 1994.

5. Hilafetin Kaldırılmasının Türk Basınındaki Yankıları III, Toplumsal Tarih, Sayı:1, Ocak 1995.

6.Vahdet-i Millîye Heyeti(Cemiyeti), Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi, Sayı:6-7, İzmir 1996.

7.Tarih-i Osmanî Encümeni’nin Kuruluşu, Toplumsal Tarih, Haziran 2001.

8.İkinci Dünya Savaşı’nda Kıbrıs Türkleri:İngilizlerin Kurduğu Kıbrıs Alayı, Toplumsal Tarih, Şubat 2002.

9.Belgeler ve Sözlü Tarih Çalışmaları Işığında Kıbrıs’ta Türk Varlığı, Toplumsal Tarih, Temmuz 2002

10.Fetihten Günümüze Kıbrıs, (Kıbrıs Özel Sayısı Editörlüğü), Toplumsal Tarih, Temmuz 2002.

11.İngiliz Devrinde Kıbrıslı Eşkıya:Hasan Bulliler, Toplumsal Tarih, Eylül 2002.

12.Tıp Tarihi Kongreleri Yapıldı, Toplumsal Tarih, Ekim 2002.

13.Kıbrıs Türk Basını ve Osmanlı Hükûmetleri, (1978-1910), Toplumsal Tarih, Mart 2003.

14.Kibar İşgalciler, Akşam-lık, (Akşam Gazetesi Eki), 2 mayıs 2003.

15.Biyografi Yazarı Olarak Abdurrahman Şeref Efendi, Tarih İncelemeleri Dergisi, Cilt/Volume: XVIII, Sayı/Number: 1, Temmuz/July 2003, s. 45-59.

16. Lozan Barış Antlaşması Ve Kıbrıs'tan Türkiye'ye Göç (1923-1926), Toplumsal Tarih, Temmuz 2003.

17. Yunan Donanma Sandığı ve Osmanlı Hükûmeti, Toplumsal Tarih, Temmuz 2003.

18.Ölümünüm 78. Yılında Son Vak’anüvis Abdurrahman Şeref Efendi ve Cumhuriyet, Milli Eğitim,s.198-204, Bahar 2003, Sayı:158.

19.Türk Silâhlı Kuvvetleri İçin Düzenlenen Yardım Kampanyaları ve Kıbrıs Türkleri (1897-1909), Askerî Tarih Araştırmaları Dergisi, Yıl:2, Şubat 2004, Sayı: 3.

BİLDİRİLER

1.Kıbrıs’ta İç Güvenlik Sorunu, (1882-1895), Güzelyurt Tarih Buluşması Sempozyumu, (KKTC), 3-5 Nisan 2001. (Bildiriler kitab halinde Lefke Avrupa Üniversitesi tarafından yayımlanmıştır.)

2.XIX. Yüzyıl Sonlarında Kıbrıs’ta Salgın Hastalıklar ve Hastalıklarla Mücadele, 38. Uluslararası Tıp Tarihi Kongresi, 1-6 Eylül 2002.

3.Kıbrıs’ta Tarih Öğretimi: 1950’li Yıllarda Kıbrıs Türk İlkokullarında Okutulan Tarih Ders Kitabı, II. Güzelyurt Tarih Buluşması Sempozyumu, (KKTC), 2-3 Nisan 2003. (Sunulan bildiriler kitap olarak yayınlanmıştır.)

Hairdesigner
31-03-08, 05:22
http://www.biyografi.net/images/kisi/908.jpg
Meral Akşener ( 1956) </B>
MHP İstanbul Milletvekili

1956 yılında İzmit Gündoğdu köyünde doğdu. Tahir Ömer Bey ile Sıddıka Hanım’ın kızı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü mezunu. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde doktora yaptı. Yıldız ve Kocaeli Üniversitelerinde öğretim görevlisi olarak çalıştı. Zübeyde Hanım Şehit Anaları Vakfı’nın başkanlığını yaptı. 1995 yılında DYP Kadın Kolları Başkanı oldu. 24 Aralık 1995 seçimlerinde İstanbul Milletvekili seçildi. Önce DYP Genel Başkan Yardımcısı, sonra da İçişleri Bakanı oldu. Bilahare MHP’ye geçti. MHP’den Kocaeli Milletvekili seçildi. Halen MHP Merkez Yönetim Kurulu Üyesi. İngilizce biliyor. Evli ve bir çocuk annesi. 22 Temmuz Genel Seçiminde MHP İstanbul Milletvekili seçildi.

Hairdesigner
31-03-08, 05:22
Mustafa Müftüoğlu </B>
1925 yılında Eskişehir’de dünyaya gelen Mustafa Müftüoğlu, yakın dönem tarihimizi konu alan araştırmalarıyla biliniyordu. Merhumun yazıları Tasvir, kendi çıkardığı Kızılelma, Volkan, Büyükdoğu, Bizim Anadolu ve Milli Gazete gibi basın yayın organlarında çıktı.

7 Mart 2006 tarihinde İstanbul’da vefat etti. Edirnekapı Kozlu Mezarlığı’na defnedildi.

Asıl adı Mustafa Tatlısu olan Müftüoğlu, müftü Ali Osman Tatlısu’nun oğludur.

ESERLERİ
Çankaya’da Kabus, Yakın Tarihimizde Siyasi Cinayetler, Yüz Küçük Adam, Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Abdülhamit, Cumhuriyet Devrinde Mühim Olaylar, Tarihi Gerçekler, Menemen Vakası, Milli Mücadele Gerçekleri I-II ve 31 Mart Vakası…

HAKKINDA YAZILANLAR

Mustafa Müftüoğlu, son yolculuğuna uğurlandı
Zaman 9 Mart 2006

Yakın dönem tarih araştırmalarıyla bilinen tarihçi yazar Mustafa Müftüoğlu, Hakk’ın rahmetine kavuştu. Önceki gün sabah namazından sonra hayatını kaybeden Müftüoğlu, yakalandığı akciğer hastalığı sebebiyle evinde bir süredir tedavi görüyordu.

Müftüoğlu’nun cenazesi dün öğle namazını müteakip Fatih Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Edirnekapı Kozlu Mezarlığı’nda toprağa verildi. Cenaze namazına katılan yakınları ve dostları, Müftüoğlu’nun hayatının sonuna kadar kitap çalışmalarını sürdürdüğünü belirtti. Yakın dönem tarihimizi konu alan araştırmalarıyla tanınan Müftüoğlu, ‘Yalan Söyleyen Tarih Utansın’, ‘Abdülhamit’, ‘Cumhuriyet Devrinde Mühim Olaylar’, ‘Tarihi Gerçekler’ gibi çalışmalarında resmî tarih bilgileri ile çatışan eserler kaleme aldı. Müftüoğlu’nun kitaplarının belirli bir dönemde büyük bir kitleyi etkilediğini söyleyen gazeteci-yazar Sadık Albayrak, “Mustafa Bey, resmî tarih anlayışına aykırı eserler kaleme alması ve bunları belgelendirmesi sebebiyle onlarca kez mahkemelerde yargılanmıştır.” dedi. Çankaya’da Kabus, Yakın Tarihimizde Siyasi Cinayetler, Yüz Küçük Adam, Yalan Söyleyen Tarih Utansın, Abdülhamit, Cumhuriyet Devrinde Mühim Olaylar, Tarihi Gerçekler, Menemen Vakası, Milli Mücadele Gerçekleri I-II ve 31 Mart Vakası, Müftüoğlu’nun başlıca eserleri arasında yer alıyor.
Mükremin Albayrak, İstanbul

X

İnsan ki insan; dost ki dost
Hasan Aksay
Vakit 09 Mart 2006

Mustafa Müftüoğlu'nun ufulü, gözden kaybolması, sanki bütün dünya boşalmış gibi bir his doğuruyor bende. Hayatıyla İslâm'ı yaşamış, yazmış büyük şahsiyetlerin vefatları, yakın dostlarına, hatta zaman zaman bütün topluma bu hissi yaşatmıştır. Bir devrin müstesna değerlerinden Abbas Halim Paşa'nın vefatı üzerine, Mehmet Akif'imiz:
"Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiçbiri yok!
Sen mi kaldın, yalnız kafileden böyle uzak?"
Der ya, tam öyle. Değerli fikir adamı, değerli yazar, aksiyon insanı, tarihçi Mustafa Müftüoğlu'nun aramızdan ayrılması, sanki herkes göçmüş, dünya boşalmış gibi, insanlık ve değerler atmosferde bir boşluk hissi veriyor.
Ömer'i Hazreti Ömer; Mehmet Akif'i, Mehmet Akif yapan İslâmi değerler bütünü, Mustafa Müftüoğlu'nu da Mustafa Müftüoğlu yaptı. İnandı ve inandığı gibi yaşamayı başardı.

"Hayattan da üstün bir değeri yakalayamayan insanın hayatının da değeri yoktur" diyordu Malcom X. Müftüoğlu İslâm'ın sunduğu, hayattan da üstün değeri öylesine yakalamıştı ki, onunla oturup sohbet ederken o hava ve iklim yaşanır, bir huzur ortamı doğardı... Milletine zulmeden veya ikiyüzlü çifte standartlı insandan bahis geçiyorsa, Müftüoğlu'nun yüzüne bakmak, "İnsanla insan arasındaki fark, yerle gök arasındaki farktan daha büyüktür" deyip, Üstad Necip Fazıl'ın ifadesiyle:
"Ey düşmanım sen benim, ifademsin, hızımsın;
Gündüz geceye muhtac sen de bana lazımsın"
diye Müftüoğlu'nun somutlaşan insani değerlerini, insani yüceliğin güzelliklerini bir kere daha düşünüp, ferahlamak için yeter bir imkan doğardı.
Müftüoğlu'nun bütün gayreti, herkes İslâm'ın iman ve ahlak ikliminde yaşama mutluluğunu elde etsin hedefinde düğümlenirdi. Konferansları, kitapları, on binlerce makalesi bunun içindi. Cağaloğlu'nun her taşında; Anadolu'nun konferans salonlarında, gayret sahibi misafirperver kimselerin evlerinde; Avrupa'da, Avustralya'da, onun ayak izleri bunun için vardı. Müslümanların gönüllerinde, bu gayret, bu azim ve ses iz bıraktı.

Babası Merhum Ali Osman Tatlısu (Müftü) Efendinin "Esma ül Hüsna" adlı kitabı nasıl elden ele, gönülden gönüle dolaştı ise; Mustafa beyin onlarca kitapları da, on binlere ulaşmış, Anadolu'nun birçok evinde ışıklı köşeler oluşturmuş, gönüllerde yerini almıştır.
İslâm düşmanlarından başka hayatta dargın olduğu kimse yoktu. Üzüntüsü, milletimizin az okuması ve dünyada olup bitenlerden kendisinin sorumlu olduğu bilinciyle hareket edenlerin, bütünü kapsamamasıydı.

Müftü Ali Osman Efendi'nin oğlu Mustafa Müftüoğlu'nun hayatı, zaman ve şartlar bakımından farklıydı ama, önemli ölçüde, Müderris Mehmet Tahir Efendinin oğlu Mehmet Akif'imizin hayatına benzerdi. Ne tevafuk ise, Kandilli yokuşunu diz ağrılarından dolayı çıkamaz oluncaya kadar uzun zaman Akif'in arkadaşı Fatin Hoca'nın evinin hemen yanındaki evde kiracı olmuş, Akif'in defalarca inip çıktığı yokuştan, o da, aynı iman, aynı heyecan, azimle ve aynı düşüncelerle inip çıkmıştı.

Akif gibi, Eşref Edip, Necip Fazıl, Osman Yüksel gibi yazdı, konuştu, diyar diyar koştu, çırpındı. Sadece üslubu farklıydı. Sıkıntılar çekti yılmadı, duraklamadan, bir an tereddüde düşmeden yoluna devam etti. Böyle insanlar, toplumların rahmet pınarlarıdır.

O hâlâ yazılarını kalemle yazıyordu. Birkaç aydan beri eli kalem tutmuyordu, sesi kısılmıştı. Onun için yazamadı. Ama 7 Mart 2006 sabahı, yine namazını kıldı ve biraz sonra büyük buluşma anı geldi. Allah rahmet eylesin.
Ruhu için Fatiha.
x

xxxxxxxxxxxxx

Onu unutan tarih utansın
İbrahim Doğan Aksiyon Sayı: 588 - 13.03.2006

Osmanlı’yı savunan ilk yazarlardandı ve doğru bildiklerini söylemekten çekinmeyen biri olarak tanınıyordu Mustafa Müftüoğlu. ‘Canlı tarih’ olarak biliniyordu. Necip Fazıl’ın en yakınındaki çalışma arkadaşlarından biriydi. 81 yaşında hayata gözlerini yumarken onlarca kitap bıraktı arkasında. Ancak birçoğunu da yazamadı.

Okullarda okutulan kitaplarda, ‘resmî tarih’ tezi işlenir genelde. Akademik çevrelerce pek kabul görmese de halk gayri resmî tarihi benimser öteden beri. Resmî tarihin anlattıklarının dışına çıkan kitapların başında Mustafa Müftüoğlu’nun ‘Yalan Söyleyen Tarih Utansın’ kitabı geliyor. Osmanlı adının ağza alınmadığı bir dönemde bildiklerini cesaretle dile getiren Müftüoğlu, onlarca kitap yazdı, birçoğunu da yazamadan 7 Mart’ta hayata gözlerini yumdu.

Hasta iken evinde dört defa ziyaret ettiğimiz Mustafa Müftüoğlu ile dergimiz adına röportaj talebimiz oldu. Bu sırada Marmara Üniversitesi Hastanesi’ndeki kanser tedavisi sürüyordu. Röportaj talebimiz için “Bu vaziyetimle zor. Tedavinin müspet taraflarını gördüm, bitsin bakalım. 10 gün sürecek. Bitince olur.” demişti. Ancak tedavinin bitiminden dört gün sonra vefat haberi geldi. Müftüoğlu ile ziyaretlerimiz sırasında yaptığımız görüşmeden çıkan notlar şöyle:

Müftüoğlu soyadıyla tanınıyor ancak gerçek ismi Mustafa Hayreddin Tatlısu. 1925 yılında Eskişehir’de dünyaya gelir, 18 yaşında ise İstanbul’un yolunu tutar. Esma ül Hüsna’yı en güzel şekilde açıklayan babası Eskişehir Müftüsü Ali Osman Tatlısu bunu kitap haline getirir. O da oğlundan bir yıl sonra İstanbul’a gelerek Beyoğlu Müftüsü olur. Mustafa Müftüoğlu 1944-1950 yılları arasında Volkan ve Kızılelma mecmualarını çıkarır, bir de yayınevi kurar. Sonraki yıllarda ise Büyük Doğu’yu çıkaran Necip Fazıl Kısakürek’in en yakınındaki kişidir. Kitaplarının yanı sıra birçok tarihî olaya da şahitlik eder. Volkan Mecmuası’nı çıkardığı yıllarda posta yoluyla bir mektup gelir. Zarfı açtığında Bediüzzaman’ın kaleme aldığı Gençlik Rehberi ile karşılaşır. Bunu dergide “Risale-i Nur ve Hapishanedekiler” diye yayımlar. Ancak yasak matbuattan iktibas yaparak kanuna muhalefet ettiği gerekçesiyle Mustafa Müftüoğlu da Bediüzzaman ile birlikte Eminönü’ndeki Büyük Postane’nin üstündeki mahkemeye çıkar. Hâkim yazıyı nereden aldığını sorduğunda “Posta yoluyla geldiğini” söyler. Bediüzzaman’ı tanımadığını anlatır, o da bunları doğrular. Bunun üzerine Bediüzzaman hâkime dönerek, “Bunu yayımlayandan Allah razı olsun.” der.

Bediüzzaman ile ilgili bir diğer hatırası ise dergiyi çıkardığı yıllara denk gelir. Volkan Mecmuası hazırlanmış, baskıya girecektir. Ancak telefonun ucundaki ses “Bediüzzaman’ı hapiste zehirlediler.” der. O yıllarda Said Nursi Emirdağ’da alıkonmaktadır. Bunun üzerine sayfalar değiştirilir, başlık da askerin aktardığı gibi olur. Bu bilginin o günlerde nereden geldiğine herkesin şaşırdığını söyleyen Mustafa Müftüoğlu, “Onu cezaevinden bir asker göndermişti.” diye buna açıklık getiriyor.

Kendi dergisini çıkardığı yıllarda kaleminin sertliği hissedilir. Doğru bildiklerini söylemekten çekinmeyen Mustafa Müftüoğlu bir gün emekli Genelkurmay Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak’ı Erenköy’deki evinde ziyaret eder. Amacı 1944’te Türkçülere yapılan işkencelerle ilgili sorularına cevap almaktır. Kapıda Çakmak’ın damadı karşılar. Odaya girdiğinde Fevzi Çakmak’ı askeri kıyafetiyle bekler ken sivil elbiseleriyle görür. “Mareşali sivil kıyafeti ile tahayyül ediyordum ama sivil bir pantolon ile görünce şaşırdım.” diyen Müftüoğlu, görüşmeyi, ilgili olarak, “Mareşal ‘Türkçülere işkence yapıldı’ dedi. Çok büyük işkence yapılmış. Olay ona intikal etmiş. ‘Yapmayın, yaptırmayın diye hükümeti ikaz ettim.’ dedi.” sözleriyle anlatıyor. Sonraki yıllarda bu işkence olayları gazete ve dergiler aracılığıyla basına yansır. Konuyu ilk yazanlardan biri de Müftüoğlu’dur: “Milliyetçilere yapılan işkenceyi hemen hemen ilk yazanlardan biri benim.” Ancak Çakmak ile ilgili hem yaptığı görüşmeden hem de çeşitli yerlerden topladığı birçok bilgiyi yazamadığını söylüyor. “Mareşal hakkında söyleyecek çok şey var. Bence mareşal mesuldür. Mareşal ile ilgili aleyhinde çok şey var ama yazamıyorum. Sen ne dersen de halk kafasında bir mareşal belirlemiş. Beş vakit namazını kılan diye biliniyor.” Mustafa Müftüoğlu yazdığı kitapların yanı sıra elindeki birçok belge ve bilgiyi yayımlayamadı. Bunu oğlu Mehmet Akif Tatlısu da doğruluyor.

Müftüoğlu’nun kaleminin sert olmasına rağmen dikkat çeken özelliklerinden biri de vefalı olmasıydı. Uzun yıllar kendisi sorumlu müdür olarak, Büyük Doğu’yu sahibi Necip Fazıl ile birlikte çıkarttı. Neredeyse her ay, çıkan yazılardan dolayı mahkemede hâkim karşısına çıkıyordu. Necip Fazıl bir defasında kendisine 50 lira verir ve bu parayla “Üniversitede okuyup yurtlarda kalan kızlar fuhşa sürükleniyormuş.” diyerek bu konuyu araştırmasını ister. Müftüoğlu da Beyoğlu’nda fuhşa bulaşan kadınlarla görüşüp bunları Büyük Doğu’ya yazar. Ancak Necip Fazıl, bunları yeterli bulmaz. O dönem için büyük para olan 50 lira daha verir ve yeniden yayınlanır.

Mustafa Müftüoğlu’nun en uzun süre yazarlık yaptığı kurum Milli Gazete olur. Burada kurulduğundan beri, yani 34 yıldır yazarlık yapıyordu. Bu süre içinde farklı gazetelerden birçok iş teklifi alır. Ancak Mustafa Müftüoğlu, “Ben şu an bir gazetede yazıyorum. Beni kovuncaya kadar orada yazacağım.” cevabını verip gelenleri geri çevirir. Son iki aya kadar yazılarını düzenli olarak faks yoluyla gönderir. Ancak tedavinin başlaması ve yazmakta zorlanması üzerine yazmayı bırakır.

İki yıldır evinden pek çıkmayan Müftüoğlu, Eylül 2005’te annesini rüyasında görmesini öleceğine yorar. Uzun yıllar Kandilli’de bir yalıda oturur, ancak evinde bir yangının çıkması üzerine Ümraniye’de bir siteye taşınır. Yangından kurtulan Sultan Abdülhamid’e ait fotoğraf için “Bütün kitaplarım yansın ama Abdülhamid fotoğrafı yanmasın” diyordu. O fotoğraf halen çalışma masasında duruyor. Mustafa Müftüoğlu’nun cenaze namazı vasiyeti üzerine babasının cenazesinin kaldırıldığı Fatih Camii’nde kılındı. Ardından Kozlu Mezarlığı’nda bulunan babası Ali Osman Tatlısu’nun mezarının yanına defnedildi.

MUSTAFA MÜFTÜOĞLU’NUN BAZI KİTAPLARI

-Yalan Söyleyen Tarih Utansın

-Abdülhamid

-Çankaya’da Kabus

-Yakın Tarihimizde Siyasi Cinayetler

-Tarihi Gerçekler

-Menemen Vakası

-31 Mart Vakası

-Yüz Küçük Adam

Hairdesigner
31-03-08, 05:22
Mustafa Özdamar </B>
Konya Güneysınır’da doğdu (1946): Konya ve Ankara İmam Hatip Liselerinde, bir müddet de Erzurum Yüksek İslâm Enstitüsünde (iki sene) din ve dünya kültürü tahsil etti. Millî Gazete’de köşe yazarlığı yaptı. Çeşitli dergi ve gazetelerde araştırma ve deneme yazıları yazdı. “Seyir Defteri”nde kendi hayatını kaleme aldı. Evli ve 2 çocuk babasıdır.

Yayınlanan eserleri:
1- Cinnet, (roman), Çığır Yayınları, 1976.
2- Yaşı ve Başıyla Mim Sin Harekâtı, (araştırma), Çığır Yayınları,1977.
3- Devran, (roman), İklim Yayınları, 1988.
4- İstanbul’da Makam ve Merkadleri Bulunan Şehid Sahabeler, (araştırma).
5- Karasakal Hoca, (belgesel biyografi), Marifet Yay.1993 1.baskı, 2.baskı 1995. Timaş Yayınları
6- Hacıveyiszâde, (belgesel biyografi), 3.baskı Kırkkandil Yayınları 1995.
7- Celâl Hoca, (belgesel biyografi), Marifet Yay. 1993 1.baskı, 2.baskı 1995.
8- Lâdikli Ahmed Ağa, (belgesel biyografi), Kırkkandil Yayınları, 6.baskı 2004.
9- Yaman Dede, (belgesel biyografi), Marifet Yayınları, 1994. 2. Baskı 2001
10- Dersaâdet Dergâhları, (araştırma), Kırkkandil Yayınları, 1994. 2. Baskı 2007
11- Mahir İz Hoca, (belgesel biyografi), Marifet Yayınları, 1995. 2. Baskı 2001
12-Gönenli Mehmed Efendi, (belgesel biyografi), Kırkkandil Yay, 7.baskı 2004.
13- Gönül Cerrahı Nureddin Cerrahi ve Cerrahiler, (belgesel biyografi), Kırkkandil Yay., 2004.
14- Hadimül Kur’an Üstaz Süleyman Hilmi Tunahan, (belgesel biyografi), Kırkkandil Yay.,12.baskı 2005.
15- Abdülhay Efendi, (belgesel biyografi), Kırkkandil Yayınları, 1996.
16- Ol İmaret Eyler Seni, (belgesel biyografi), Kırkkandil Yayınları, 1996.
17- Şeyh Kotku, (belgesel biyografi), Kırkkandil Yayınları, 2. baskı 2000.
18- Garip Hafız, (belgesel biyografi), Kırkkandil Yayınları, 1996.
19- Hüvel Bâki, (araştırma), Kırkkandil Yayınları, 1996.
20- Üstad Necip Fazıl, (belgesel biyografi), Kırkkandil Yayınları, 1996.
21- Şeyh Sukûti Mürteza Baba, (belgesel biyografi), Kırkkandil Yay., 1996.
22- Nur Volkanı Üstad Said Nursi, (belgesel biyografi), Kırkkandil Yay., 1996.
23- Ahmed Gazâli ve Tevhidde Tecrid, (inceleme), Kırkkandil Yayınları, 1997.
24- Şah-ı Nakşıbend, (biyografi), Kırkkandil Yayınları, 2. baskı 2002.
25- Güzel İnsanlar, (belgesel biyografi), Kırkkandil Yayınları, 1997.
26- Ahmed Amiş Efendi, (belgesel biyografi), Kırkkandil Yayınları, 1997.
27- Yahya Efendi, (belgesel biyografi), Kırkkandil Yayınları, 1997.
28- İslâmbol Geleneğinde Sivil Merasimler ve Doğumdan Ölüme Musîki, (araştırma), Kırkkandil Yay., 1997.
29- İ.Hakkı Konyalı ve Konyalı Kütübhanesi, (belgesel biyografi), Kırkkandil Yayınları, 1997.
30- Meczublar, (belgesel biyografi), Kırkkandil Yayınları, 1997.
31- Şıh Hasan Sarıbaba, (belgesel biyografi), Kırkkandil Yayınları, 1997.
32- Abdülkadir Geylânî, (biyografi), Kırkkandil Yayınları, 3. baskı 2005.
33- Yunuslar Deryası, (biyografi), Kırkkandil Yayınları, 1998.
34- İnsanlığın Piri, Hz. Mevlânâ, (biyografi), Kırkkandil Yayınları, 2000.
35- İrfan Güneşi Hz. Şems, (biyografi), Kırkkandil Yayınları, 2000.
36- Niyazî Mısrî, (biyografi), Kırkkandil Yayınları, 2000.
37- Âşık Ahmed Divânî ve Bolu Rehberi, (biyografi), Kırkkandil Yayınları, 2000.
38-Ramazanoğlu Mahmud Sami Efendi, (belgesel biyografi), Kırkkandil Yay.2001 2. Baskı, 2005
39- Aziz Mahmud Hüdâî, (biyografi), Kırkkandil Yayınları, 2001.
40- Hüsameddin Uşşaki ve Uşşakiler, (biyografi), Kırkkandil Yayınları, 2001.
41- Pirân, (biyografi), Kırkkandil Yayınları, 2. baskı 2005.
42- Bir Dervişin Seyir Defteri, (otobiyografi), Kırkkandil Yayınları, 2002.

43- Nazlar ve Niyazlar, (şiir), Kırkkandil Yayınları, 2002.
44- Hasbahçe, (şiir), Kırkkandil Yayınları, 2002.
45- Eşrefoğlu Abdullah-ı Rumî, (biyografi), Kırkkandil Yayınları, 2002.
46- Neyzen Tevfik, (biyografi), Kırkkandil Yayınları, 2002.
47- Haçkalı Baba (belgesel biyografi), Kırkkandil Yayınları, 2003.
48- Kuddûsî, (biyografi), Kırkkandil Yayınları, 2003.
49- İsmâil Maşûkî-İbrâhim Aksarayî, (biyografi), Kırkkandil Yayınları, 2004.
50-Ümmi Sinan-Sinan Ümmi ve Seyyid Seyfullah, (biyografi), Kırkkandil Yayınları, 2004.
51- Nasreddin Hoca, (mizah), Kırkkandil Yayınları, 2005.
52- Mehmed Muhyiddin Üftâde, (biyografi), Kırkkandil Yayınları, 2005.

Hairdesigner
31-03-08, 05:23
Münevver Ayaşlı ( 1906) </B>
1906 yılında Selanik'de doğdu. Babasının görevi sebebiyle imparatorluğun çeşitli bölgelerini gezdi. Alman okulu ve Fransa'da College de France ile Şark Dilleri okullarında okudu. Arapça ve Farsça öğrendi. Ünlü şarkiyatçı Massignon'dan tasavvuf dersleri aldı. Viyana Büyükelçisi Sadullah Paşa'nın oğlu Nusret ile evlenerek Ayaşlı soyadını aldı. Romanlarında Osmanlı kültür ve medeniyetinin tasviri vardır. Gınluk gazete yazıları da yazmıştır.

Romanları:
1- Pertev Bey'in Üç Kızı (1968), 2- Pertev Beyi'in İki Kızı (1969), 3- Pertev Bey'in Torunları

Diger Eserleri: 1- Dersaadet (1975, hatıralar), 2- Ondokuzuncu Asır (1971, tarih), 3- İşittiklerim Gördüklerim (1973, tanıdıklarının portreleri).

Hairdesigner
31-03-08, 05:25
Münim Mustafa </B>
ESERLERİ

Cepheden Cepheye
(Kanal, Çanakkale, Kafkasya)
Münim Mustafa
Arma Yayınları / Tarih-Anı Dizisi

1. Dünya Savaşı sıralarında Hukuk Fakültesi öğrencisi iken ihtiyat zabiti olarak orduya alınan genç bir Osmanlı aydının cephe anıları...

1. Dünya Savaşı'nın kader çizgilerinin belirlendiği Kanal, Çanakkale ve Kafkas cephelerinde aktif görevler üstlenen Münim Mustafa, ateş hatlarında yaşayıp gördüklerini anlatıyor. Bir savaşçı olarak derin bir duyarlılıkla, bir aydın olarak sağlam bir muhakeme ve tahlillerle anılaştırdığı bu kitap, ilk olarak 1935 yılında Hafta mecmuasında tefrika edilmiştir. Yazarın daha sonra, bazı ilaveler ve düzenlemelerle yeniden "Cepheden Cepheye" adıyla kitap halinde neşrettiği eserin, kaynak değeri itibariyle yararlı olacağı inancındayız.

Hairdesigner
31-03-08, 05:25
Nahit Sırrı Örik ( 22.05.1895)- (18.01.1960) </B>
Divan sahibi Olti'li Ahmet Hafız Paşa'nın torunu ve Hukuk Mektebi hocası, rüsûmât müdir-i mütercimi, Şûrâ-yı Devlet Âzâsı, Shakespeare'den iki oyun çevirmiş Hasan Sırrı Bey'in oğlu olan Nahit Sırrı, 22 Mayıs 1895 tarihinde İstanbul'da doğdu. Özel dersler aldıktan sonra Beşiktaş'taki Âfitab-ı Maarif Rüşdiyesi'nde okudu ve mezun oldu, Sırayla bir İngiliz, bir Fransız Mektebinde okudu, Galatasaray Mekteb-i Sultânisi'ne girdi, hiçbirini tamamlamadı. Bir müddet Mekteb-i Hukuk'un derslerine katıldı ve burayı da yarım bıraktı (1913).
Birinci Dünya Savaşı'nın ikinci yılında yurt dışına çıkarak Tiflis, Berlin, Paris, Viyana, Roma ve Kopenhag vd. Batı kentlerinde yaşayan Nâhit Sırrı (1915), Cumhuriyet'in ilânından sonra geri döndü (1928). Yurda dönüşünden hemen sonra Cumhuriyet gazetesinde yazmaya başladı, Milli Eğitim Bakanlığında mütercim olarak görev aldı. 18 Ocak 1960 tarihinde İstanbul'da öldü.

ESERLERİ
Hikaye Kitapları:Kırmızı ve Siyah, San'atkârlar, Eski Resimler, Eve Düşen Yıldırım
Romanları:Eve Düşen Yıldırım,, Kıskanmak, sultan Hamid Düşerken
Oyunlar:Sönmeyen Ateş, Muharrir, Alınyazısı.
İnceleme:Edebiyat ve sanat Bahisleri, Tarihi Çehreler Etrafında, Roman ve Hikaye.
Gezi Notları:Anadolu, Bir Edirne Seyahatnamesi, Kayseri-Kırşehir-Kastamonu.
Hatıraları:Eski Zaman Kadınları Arasında.


Anadolu'da -Yol Notları-
Kayseri Kırşehir Kastamonu
Bir Edirne Seyahatnamesi
Nahid Sırrı Örik
Arma Yayınları / Nahid Sırrı Örik Dizisi

Anadolu'da -Yol Notları- (1939) Bir Edirne Seyahatnamesi, (1941) ve Kayseri, Kırşehir, Kastamonu (1955) adlı üç ayrı kitaptan oluşan elinizdeki eser 1930'lu yılların Türkiye'sinden önemli bir kesit sunmaktadır.

Nahid Sırrı Örik gezip gördüğü Edirne, Kayseri, Kırşehir, Kastamonu, Yozgat, Adapazarı, İzmit, Elmadağ, Bağlım, Gölbaşı, Haymana, Polatlı gibi yerleri kendine özgü üslubu ile anlatmaktadır.

Türk edebiyatında seyahatname adı verilen gezi kitapları içinde çok önemli yer tutan bu üç kitap aynı zamanda 1930'lu yılların Türkiyesi için önemli bir belge niteliğini taşımaktadır.

Hairdesigner
31-03-08, 05:26
Naima ( 07.12.1651)- (22.12.1714) </B>
Nâimâ, ilk resmî vak'anüvis ve Osmanlı tarihçileri arasında en ünlü kişidir. 1652 yılında Halep'te doğdu, Babası. Halep eşrafındandı. İlk öğrenimini orada tamamlayan Nâimâ, genç yaşta İstanbul'a geldi. Yüksek öğrenim gördü ve Dîvan Kalemi'nde memur olarak hayata atıldı. Sonra hayatı birçok memurluklarda geçti. Dîvan Mektupçuluğu, Başmuhasebecilik vesaire yaptı. Nâimâ memurluk hayatında bazen yükselip bolluğa kavuştu, bazen atılıp sıkıntı çekti. Bir aralık Alanya ve Bursa'ya da sürüldü. Çorlu'lu Ali Paşa onu Mora seferine beraber götürdü. Nâimâ, 1715 yılında Patras'da muhasebeci iken 63 yaşında öldü ve bu kasabada bulunan bir caminin bahçesine gömüldü.

Osmanlı Tarihi'nde resmî olarak ilk vak'anüvis olan Mustafa Naimâ Efendi, ilk öğrenimini doğduğu şehir olan Halep'te tamamladıktan sonra, genç yaşta İstanbul'a geldi. Küçüklüğünden beri okuyup yazmaya, özellikle tarihe ve edebiyata büyük merakı vardı. İstanbul'da Enderun'a devam etti. Sonra, Dîvan katipliğinde görev aldı.

Pırıl pırıl zekâsı, titiz çalışmasıyla kendini kısa zamanda gösteren Nâimâ, Kalaylı Koz Ahmet Paşa'nın Dîvan Efendiliği'ne yükseldi. Daha sonra, ilim ve sanat adamlarını korumakla tanınmış Amcazade Hüseyin Paşa'nın hizmetine girdi. İşte, Nâimâ'yı Nâimâ yapan o ciddi çalışmalar, Hüseyin Paşa'nın yanındayken başladı. Amcazade Hüseyin Paşa, Nâimâ'nın mükemmel tarih bilgisini öğrenince, ona önemli bir görev verdi. Paşanın kütüphanesinde, Şârihu'l-Menârzade Ahmet Efendi'nin yazdığı, fakat henüz düzene konulmamış, müsvedde halinde bir tarih kitabı vardı. Bu kitap, 1591 ila 1659 yılları arasındaki olayları naklediyordu.

Hüseyin Paşa, bu kitabın derlenip toplanması ve yeniden kaleme alınması işini Nâimâ'ya verdi. Nâimâ, çalışmalarını çok sıkı tuttu. Çeşitli kaynaklara dayandı, Uzun araştırmalar yaptı ve kitabın daha ilk bölümlerini henüz tamamlarken Hüseyin Paşa'nın büyük takdirini kazandı.

Bu eser tamamlandığı zaman, artık eski müsveddelerle ilgisi kalmamış, baştan başa Nâimâ'nın araştırması ve usta kaleminin bir ifadesi olmuştu, Bu yüzden büyük eser NaimâTarihi olarak bilinir. Nâimâ Tarihi'ne konu olan yıllar, Osmanlı İmparatorluğu'nun en düşkün zamanlarına rastlar. Nâimâ, canlı ve zarif uslubuyla o yılları önümüze sererken, sadece tarihçiliğindeki ustalığı değil, yazarlığındaki kudreti de ortaya koymuştur.

Osmanlı tarihçileri, genellikle saray dahilinde cereyan eden olaylara pek nüfuz imkânını bulamadıkları ve kulaktan kulağa bir şeyler duysalar bile, hayatlarından korktukları için, olayları aktarmada yüzeysel kalmışlardır. Oysa, Nâimâ cesaretle davranmış, hatta III. Ahmet'in, tahta geçer geçmez 19 erkek kardeşini nasıl idam ettirdiğini bile açık açık anlatmıştır:

"Padişah-ı Cihanpenah'ın biraderi olan on dokuz nefer şehzade-i bî-günah, nizam-ı alem için, kemend-i cânistan ile şüheda zirvesine ilhak edilirlerken, yetişkin olmayanların, annelerinin kucağından alınıp canlarına kıyılmasını harem-i hümayun vaveyla ve göz yaşlarına gark olarak seyreylemiştir..."
İstanbul halkı da bu facianın üzüntü ve ızdırabını çekmiştir. Şehzadelerin en büyüğü Mustafa'nın son anında şu beyti söylemiş olduğunu da, Nâimâ, eserinde rahatça nakleder:
Nâsiyemde kâtib-i kudret ne yazdı bilmedüm
Âh, kim bu gülşen-i alemde herkiz gülmedüm.

Naimâ Tarihi'nin bir başka bölümünde, Sultan III. Mehmet'in korkaklığı anlatılmıştır. Nâimâ 'dan öğrendiğimiz olay şudur: Padişah III. Mehmet zorla sefere çıkarılmış ve Osmanlı Ordusu, Hasova mevkiinde durmuştu. Tarihe, Hasova Zaferi olarak geçecek olan savaştan önce, padişahın, Sadrazam Damat İbrahim Paşa'ya gönderdiği tezkire pek yüz kızartıcı oldu:

"Sen ki lalamsın, burda muharebe içün seni serdar idüp, ben buradan İstanbul'a revân olsam olmaz mı?.."
Nâimâ, tarih yazışına yepyeni bir stil getirmiştir. Onun renkli ve çekici bir üslûbu vardı. Olayları, bunları doğuran sosyal çevre ile beraber görüp anlattı. Halkın ve memleketin bu devirdeki hayatı Nâimâ'nın eserinde canlandı. Padişah ve vezirlerin eksik yönlerini, hatalarını güçlü bir ifade tarzıyla yazdı ve eleştirdi.
Nâimâ, tarih olaylarının ve bunları meydana getiren şahısların iç dünyalarına da sızarak yepyeni bir tarih edebiyatı ve sanatı ortaya koydu. Bu eser tarih edebiyatımızın en değerli eserlerinden biridir.
Nâimâ'nın bu düzenli eserini ilk kez İbrahim Müteferrika iki cilt olarak bastı. Daha sonra eser altı cilt olarak yeniden yayınlandı. Nâimâ Tarihi, Osmanlı tarihleri içinde önde gelen tarih kitaplarından biridir.
Nâimâ, devlet görevinde, Anadolu Muhasebeciliği'ne kadar yükseldi, fakat haksızlığa karşı göz yummadığı ve devrin ileri gelenleri hakkında tenkit edici sözler söylediği için 1706 yılında Hanya'ya sürüldü.
Eşinin talebi üzerine, sürgün yeri Bursa olarak değiştirildi. Sürgünde, çok sıkıntılı günler geçirdi. Koca bir yıl çekmediği çile kalmayan Nâimâ, nihayet Çorlulu Ali Paşa'nın izniyle İstanbul'a geldi. Tekrar devlet hizmetine alındı. Hatta Çorlulu Ali Paşa, onun gönlünü almak için Mora seferine beraberinde götürdü.

Ancak bu sefer sırasında da tok sözlülüğünün cezasını çeken Nâimâ'ya, bir kısım görevlerinden el çektirildi. Haksız ve yersiz muamelelere maruz kaldı. Mora'nın Patras kasabasında muhasebeci olarak görevlendirildi. Nâimâ 63 yaşında iken, Patras'ta öldü. Patras'ta bulunan tek caminin avlusuna gömüldü. Bir süre sonra ne o cami kaldı, ne de Nâimâ'nın mezarı...

Hairdesigner
31-03-08, 05:27
Nazım Beratlı ( 1952) </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

M.A. Talat ve Nazım Beratlı
İrfan ülkü
Ortadoğu 22.04.2005

KKTC'nin yeni Cumhurbaşkanı Mehmet Ali Talat'la KKTC'nin önde gelen tarihçi ve gazeteci-yazarlarından Doktor Nazım Beratlı aynı yıl doğmuşlar, 1952'de.

Talat, Ortadoğu Teknik Üniversitesi'ni bitirmiş, Beratlı ise İstanbul Tıp Fakültesi'ni. Talat'ın resmi biyografisinde CTP'nin gençlik kollarında çalışırken, siyasal düzeyde yükseldiği belirtiliyor, başka bilgi verilmiyor. Nazım Beratlı ise KKTC'nin yeni Cumhurbaşkanı'yla aynı yıllarda CTP'ye girerek siyasete atılmış. Kıbrıs ve Gençlik, Kıbrıs Postası, Yeni Düzen, Yeni Gün gibi gazetelerde köşe yazıları yazmış. Talat'ın düşünsel-siyasi planda makale ya da kitabına rastlanmıyor.

1991 yılında Talat'ın da içinde bulunduğu CTP'deki Rumcu ekiple çatışmış Dr. Beratlı. Parti yönetiminde kapalı kapılar ardında yaşanan çatışmada Türk milliyetçisi, Pan Türkist v.b. olmakla suçlanmış ve Türkçü ve Kıbrıslı çatışmasını kamuoyuna taşıyarak görüşlerini "Kıbrıs'ta Ulusal Sorun" adlı kitabında anlatınca, kıyametler kopmuş. Kıbrıslı Türkler'in özgür, özgün, eşit ve egemen bir halk oldukları tezini, Marxist milliyetler teorisinin ışığında analiz ederek savunan Beratlı, böylece Kıbrıslı solcular ve CTP içinde aforoz edilmiş. Beratlı'nın ayrıca 800 sayfalık, "Kıbrıslı Türkler'in Tarihi" adlı kitabı, bence Kıbrıs Türkü'nün tarihi konusunda en aydınlatıcı ve belki de çapı ve bilimsel değeri konusunda bu alanda tek olan eser.

Dr. Beratlı, KKTC'de bugün Cumhurbaşkanlığı'nı da ele geçiren ve ilk konuşmasında Kıbrıs Rumları'na çağrıda bulunarak, "Sana uzattığım barış eli sen onu sıkıncaya kadar (havada) bekleyecek" diyen Cumhurbaşkanı Talat ve CTP'sinin eleştirisini yazılarında yapmayı sürdürüyor. Nazım Beratlı, tarihinin son bölümünde Kıbrıs sorunu konusunda şu yargıya ulaşıyor:

"Kıbrıs sorunu ada solunun iddia ettiği gibi, dış dinamiklerin kışkırtmasıyla ortaya çıkmış bir sorun olmayıp, iki adalı halkın tarihsel süreç sonucunda iki ayrı kimlik, iki ayrı ulusal yapı, iki ayrı yaşam biçimi, iki ayrı ulusal ülkü yaratmış olmasından dolayı dünyayı meşgul etmektedir."

Nazım Beratlı uzun yıllar görev yaptığı partisi CTP ve genel olarak KKTC'nin Rumcu solunu da şöyle değerlendiriyor:
"Bizim, solculuğu soyunu inkâr etmek sanan Elenofİl dostlarımız da oturup bu sorunu bütün veçheleriyle analiz ederek gerçek bir çözüm modeli üretmek yerine, bir zamanlar proletarya ve dünya devriminin öncüsü SSCB'ye ihale edip kendilerini üzerinde düşünmekten kurtardıkları çözümü, bugün AB'ye terketmeyi barışçılık sanmakla aynı hatayı yapıyorlar."

Dr. Beratlı'nın "Kıbrıslı Türkler'in Tarihi"nde ilginç tesbitler de var. CTP'nin Rum kesimindeki ikizi AKEL partisinin 30 yıldır utangaç bir sağcı politika uyguladığını ve Kıbrıs sağının ardına takılarak çözüm politikaları konusunda onlarla aynı uzlaşmazlığı sürdürdüğünü yazıyor.

Ayrıca kitapta bugün CTP ve Talat ekibi tarafından savunulan Kıbrıslılık, Rumlar'dan ve Türkler'den ayrı, "Tarihi Kıbrıs halkı" uydurmacasının da tarihsel belgelerin ışığında çürütülmesi yer alıyor.

Dr. Beratlı'nın yazdıklarından anlıyoruz ki belki de AKEL ile Rum-Türk ortaklığı CTP arasındaki tek fark, AKEL'in Rum kesiminde Helen-Rum milliyetçiliği yaparak Türkler'i basit azınlık olarak gören EOKA-Makarios-Grivas çizgisinin solcu bir versiyonu olması, CTP'ninse AKEL'den ve Rumlar'dan bu konuda "Helenofil" olmasıdır.

KKTC, işte bugün böyle bir saplantı ve sendrom içindeki bir siyasi ekibin eline geçmiş durumda.

Hairdesigner
31-03-08, 05:27
Nejat Göyünç ( 04.12.1925) </B>
04.12.1925'te İstanbul'da doğdu.
1948 yılında Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü'nü bitirdi. Doktorasını " İmad es-Seravî'nin Camiü'l-hesab adlı eserinin edisyonu (Metin, Almanca tercüme ve yorum)" adlı çalışmasıyla 1962 yılında Georg-August Universität Göttingen'de yaptı. İstanbul, Boğaziçi, Hacettepe, İnönü, Selçuk, Balıkesir ve Uludağ Üniversite'lerinde öğretim üyesi olarak çalıştı. 1986-1987'de Münih'te, Bamberg'te misafir profesör olarak bulundu.Osmanlı Araştırmaları Dergisi'nin kurucusu ve 1980-2001 tarihleri arasında yazı işleri sorumlusu olarak calıştı. 03.07.2001 tarihinde vefat etti.

Üyesi olduğu kuruluşlar: Türk Tarih Kurumu, Deutsche Morgenländische Gesellschaft, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü, American Research Institute of Turkey
Bildiği yabancı diller: Almanca, İngilizce(okuyacak kadar)

Kitapları:

XVI. Yüzyılda Mardin Sancağı . İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Basımevi,1969 ; (2.baskı) Ankara:Türk Tarih Kurumu, 1991.
Osmanlı İmparatorluğu hakkında bazı düşünceler. Ankara: Türk Kadınları Kültür Derneği Genel Merkezi ,1973.
Osmanlı İdaresinde Ermeniler. İstanbul:Gültepe Yayınları, 1983.
Atatürk ve Millî Mücadele. İstanbul: Emek Matbaası,1984 ;(2.baskı) Konya: Damla Matbaacılık, 1987.
Cumhuriyet Türkiyesi ve Doğu Anadolu. Ankara: Anadolu Basın Birliği,1985.
Malatya'dan Görüş. İstanbul:Acar Matbaası, 1985.

Hairdesigner
31-03-08, 05:27
Nihat Sami Banarlı ( 1907)- (1974) </B>
Edebiyat tarihçisi, yazar, şair ve edebiyat öğretmenidir.1907 yılında İstanbul'da Fatih'te doğdu.Trabzon mebusu şair Emin Hilmi'nin torunu, vali şair İlyas Sami'nin oğludur.Soyadını babasının ve annesinin mezarlarının bulunduğu Banarlı kasabasından aldı. 1930 yılında Edebiyat Fakültesinden ve Yüksek Öğretmen Okulundan mezun oldu.1929-1934 yılları arasında Edirne Lisesi ile Kız ve Erkek Öğretmen Okulunda edebiyat öğretmenliği yaptı.1947 yılına kadar İstanbul'da Kabataş, Galatasaray, Boğaziçi, Şişli Terakki ve Işık Liselerinde, 1947-1969 yılları arasında Eğitim Enstitüsü ile Yüksek Öğretmen Okulunda Edebiyat; Yüksek İslâm Enstitüsünde İslâmi Türk Edebiyatı Tarihi öğretmenliklerinde bulundu.1969 yılında kendi isteği ile emekliye ayrıldı. Öğretmenlik yaparken bir çok kuruluşlarda ek görev aldı.1948 yılından itibaren Hürriyet gazetesinde Edebi Sohbetler sütununda devamlı yazılar yazdı.1953 yılında kurulan İstanbul Fetih Cemiyetine girdi. Bu kuruluşa bağlı olan İstanbul Enstitüsüne müdür oldu.1958 yılında Yahya Kemal Enstitüsü yayın işlerini yürüttü.Milli Eğitim Bakanlığı 1000 Temel Eser ve Çağdaş Türk Yazarları Komisyonlarına üye ve başkan seçildi.1970 yılında kurulan Kubbealtı Akademisine Edebiyat Kolu Başkanı ve Akademi Dergisi Müdürü oldu.1974 yılında 67 yaşında iken İstanbul'da vefat etti. Mezarı Rumeli Hisarı Mezarlığı'ndadır.

Eserleri:
Yahya Kemal Yaşarken, Yahya Kemal’in Hatıraları,Türkçe’nin Sırları, Şiir ve Edebiyat Sohbetleri, Resimli Türk Edebiyatı Tarihi, Dasitan’i Tevarih’i Müluk’i Ali Osman ve Cemşid ve Hurşid Mesnevisi(Ahmedi), Namık Kemal ve Türk Osmanlı Milliyetçiliği, Büyük Nazireler Mevlid ve Mevlid’de Milli Çizgiler, Edebi Bilgiler, Metinlerle Edebi Bilgiler, Başlangıçtan Tanzimata Kadar Türk Edebiyatı Tarihi, Fatih’in Zafer Sırları.

Kaynak:

1)Edebiyatımızda İsimler Sözlüğü Behçet Necatigil Varlık Y. İstanbul 1980 sf.70

2)Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982 sf.60-61

3)Ş.Güngör'ün notları

Hairdesigner
31-03-08, 05:29
Niyazi Ahmet Banoğlu ( 1913) </B>
1913 yılında Batum'da doğdu, 1924 yılından beri Türkiye'de. 1929 yılında haftalık Bereket Dergisi’nde gazetecilik mesleğine başladı. Politika ve İnkılap, Halk Dostu, Yedigün, Vakit, Hergün gazeteleriyle, Yedigün dergisinde mesleğini sürdürdü. İncili Çavuş adında bir gazete çıkardı. Tarihi araştırmalarıyla tanınan Banoğlu, 1957'de Tarih ve Coğrafya Dergisi'ni yayınladı. 27 tanesi Atatürk konusunda olmak üzere yüzden çok eser verdi. 1937’de Atatürk kendisini Dolmabahçe Sarayı’nda kabul etti. Atatürk Hatay konusundaki baş makaleleri, Banoğlu’nun Yazıişleri Müdürü olduğu Kurun gazetesinde Asım Us imzasıyla yayınlandı. 6 Ekim 1992’de vefat etti

Hairdesigner
31-03-08, 05:31
Nogales Mendez </B>
ESERLERİ

1.Türkiye'de Bir Gezgin Şövalye Nogales Mendez
Mehmet Necati Kutlu
Gendaş Kültür / Araştırma İnceleme Dizisi

Nogales Mendez Venezuelalı anti-emperyalist bir savaşçı. Soyu Kristof Kolomb'un subaylarından Yüzbaşı Diego Mendez'e dayanıyor. Nogales çocukluğundan itibaren savaş sanatı üzerine özel dersler aldı. Barselona, Brüksel ve Louvain üniversitelerinde felsefe, edebiyat ve fen bilimleri okudu. On yedi yaşında asteğmen rütbesiyle İspanyol ordusuna katıldı. Küba'da Amerikalılara karşı savaştı. I. Dünya Savaşı'na kayıtsız katılmak istemeyen Nogales tercihini Osmanlı İmparatorluğu'ndan yana yaptı. Bunda o zamanlar Bulgaristan'da Büyükelçi olarak görev yapan Fethi Bey'le (Okyar) tanışması da rol oynamıştır. Dr. M. Necati Kutlu'nun bu araştırmasında yakın tarihimizin büyük dönüşümler öncesi bir kesitini bir Latin kahramanın gözlemleriyle birlikte okuyacaksınız

Hairdesigner
31-03-08, 05:31
Orhan Bayrak ( 1926) </B>
M.Orhan Bayrak 1926 yılında Denizli’de doğdu.Emekli Kd. Albay (1977), Harita Mühendisi, Harita Genel Müdürlüğü Komptrolörü(1972-1977), İstanbul Belediyesi Harita Müdürü (1981-1982), yazar.


Eserlerinden bazıları:İstanbul’un Tarihi Yerler Kılavuzu, Türkiye Tarihi Yerler Kılavuzu, İstanbul’da Gömülü Meşhur Adamlar, Osmanlı Meşhurlarından Fıkralar, Atatürk ve Kurtuluş Savaşı,Ansiklopedik İstanbul Rehberi, Osmanlı Tarihi Yazarları, 1920-1984 Türkiye’yi Kimler Yönetti?

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982 Arka Kapak

Hairdesigner
31-03-08, 05:32
Osman Turan ( 1914)- (17.01.1978) </B>
1914 yılında, Trabzon'un Çaykara kazasının soğanlı köyünde doğdu. Kuranoğlulları adı ile anılar bir aileden gelmektedir. Babası, Birinci Cihan Savaşında Kafkas Cephesinde şehit olan Hasan Ağadır. Osman Turan, ilk okulu Çaykara'da, Liseyi Trabzon ve Ankara'da bitirdi. Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesinden 1940'ta mezun oldu. "On iki Hayvanlı Türk Takvimi" adlı eseriyle doktor oldu. Doktora jürisinin başkanı Prof. Dr. Fuat Köprülü idi. 1944 'de doçentliğe, 1951'de de profesörlüğe yükseldi. 1948'de Paris'te toplanan Şakiyatçılar Kongresine "Selçuklu Türkiye'sinde Toprak Hukuku" adlı tebliği ile katıldı. 1948-1950 yılları arasında Londra ve Paris'te incelemeler yaptı. 1954 yılında Trabzon'dan milletvekili seçildi. Milletvekilliği 27 Mayıs 1960'a kadar sürdü. Yassıada'da 17 ay tutuklu kaldı. Beraat etti. 1964'te Adalet Partisi Genel başkan Yardımcısı seçildi. 19657e tekrar Trabzon'dan milletvekili oldu, 1969'da siyasetten çekildi. 1972'de emekli oldu. 17 Ocak 1978'de öldü.

Prof. Dr. Osman Turan, meslektaşları "Ciddi ilim adamı formasyonu, sağlam karakteri, yüksek medeni cesareti, doğruluğu ve tok sözlülüğü, çok geniş fikri ihata kabiliyeti, Türklükle ilgili geniş ve sağlam bilgisi, muktedir kalemi ile tanınmış bir ilim adamı" olarak tarif ediyorlar.

Prof. Dr. Osman Turan, İngilizce, Fransızcı, Arapça ve Farsça biliyordu.

Türk Ocaklarını Genel merkezinin Ankara'ya nakli üzerine 1959'dan yapılan Kurultayda Genel Başkan oldu. Türk Yurdu Mecmuasını yepyeni bir muhteva ve ruhla çıkardı. Türkiye'nin en çok okunan fikir dergisi yaptı. Yassıadaya sevk edilince bir süre Türk Ocaklarından ayrı kaldı. 1966 da Hamdullah Suphi Tanrıöver'in ölümü üzerine yapılan kurultayda Prof. Dr. Osman Turan'ın Genel Başkanlığı döneminde Türk Ocakları her bakımdan şahsiyetini kazanmış, itibarlı, fikir ve kanaatleri cemiyetin her kesiminde kabul gören bir kuruluş olarak vasıflandırıldı.

ESERLERİ

Dünya çapında bir Selçuklu tarihi mütehassısı olan Prof. Dr. Osman Turan'ın yüzlerce makalesinin dışında şu eserleri vardır:
"On İki Hayvanlı Türk Takvimi (1941), Selçuklular Tarihi ve Türk İslam Medeniyeti (1965), Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi (iki cilt) (1969), Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi (1973), Selçuklular ve İslamiyet (1971) Türkiye Selçukluları Hakkında Resmi Vesikalar (1958), Selçuklular Zamanında Türkiye (1971), Türkiye'de Manevi Buhran Din ve Laiklik (1964), Türkiye'de Komünizmin Kaynakları (1965) Vatanda Gurbet (1980), Türkiye'de Siyasi Buhranın Kaynakları (1980)"

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Prof. Dr. Osman Turan'ın Hayatı ve Eserleri
Nurdan Demirci
Boğaziçi Yayınları / Prof.Dr.Osman Turan’ın Eserleri
x


Anadolu'da Türkler ve Kürtler
Taha Akyol
Milliyet 15 Ağustos 2005

TARİHÇİ Prof. Osman Turan, bizde, hatta dünyada bir numaralı Selçuklu dönemi uzmanıdır ve eserleri Anadolu'nun Türkleşmesi, bu arada Güneydoğu'da Kürt nüfusunun gelişimi gibi konularda son derece aydınlatıcı niteliktedir.
Bugün merhum Turan'ın bir eserinden, "Doğu Anadolu Türk Devletleri Tarihi" adlı kitabından bahsedeceğim. (www.otuken.com.tr).
Cemşid Bender gibi şoven Kürt milliyetçilerine göre, Kürtler beş bin yıldan beri bugün bulundukları topraklarda yaşıyorlar, Türkler sonradan gelmişlerdir, Kürtçe antikçağı aydınlatan bir dildir, insanlığı mağaradan kurtaran, matematiği icat eden Kürtlerdir! vs... (Kürt Tarihi ve Uygarlığı, Kaynak Yay., sf. 29-31, 46)
Prof. Turan'dan öğreniyoruz ki, Türklerin Anadolu'ya girmesinden önce, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'nun pek çok yerinde, şehirden şehre değişmek üzere, Ermeniler ve Süryaniler çoğunluğu oluşturuyordu, hatırı sayılır bir Rum nüfusu da bulunuyordu.
Mesela Malatya'da Ermeniler ve Süryaniler; o zaman adı Hısn-ı Mansur olan Adıyaman'da, Harput'ta, Muş, Bitlis ve Van'da Ermeniler; Urfa, Mardin, Hasankeyf, Silvan ve Diyarbekir'de Süryaniler, biraz da Yahudiler yaşıyordu.
Prof. Turan, 1070 yılındaki Urfa nüfusunu örnek verir:
"20 bin Süryani, 8 bin Ermeni, 6 bin Rum ve Frenk..."
Frenkler Birinci Haçlı Seferi'nde Urfa ve çevresini içine alan bir "Haçlı Kontluğu" bile kurmuşlardır. (Sf. 250)
* * *
BİZANS hem sosyoekonomik bakımdan çöküntüye gidiyordu ve hem de mezhep farkı sebebiyle Doğu'daki Ermeni ve Süryanilere büyük baskı yapıyor, onları dağıtmak için şuraya buraya tehcir ediyordu.
Malazgirt'ten sonra kurulan Türk beyliklerinin dinlere saygılı davranışı Ermenilerin, özellikle de Süryanilerin dostça duygularıyla karşılaşmış, hiç büyük Türk-Ermeni veya hele de Türk-Süryani savaşı yaşanmamıştır. (Sf. 252-253)
Bölgenin Müslüman nüfusuna gelince... İslamlaşma, Hz. Ömer'in fetihleriyle 7. yüzyılda başladı. Bugün Diyarbakır ilini oluşturan topraklara o zaman Arap Bekir Bin Vâil aşireti yerleştiği için buraya "Diyar-ı Bekir" denildi.
Müslüman nüfus, değişen oranlarda Türk, Kürt ve Araplardan oluşuyordu.
Selçukluların Ortadoğu'ya girişi Anadolu'ya doğru büyük göçlere yol açtı: Biri Anadolu'yu Türkleştirecek Türk göçü...
Öbürü, Kürtlerin de Doğu İran'daki orijinal dağlık yurtlarından kuzeye ve batıya, yani Anadolu'ya göçmeye başlaması... (Sf. 255)
Bölgeye ikinci Kürt göçü, Eyyubiler zamanında oldu. (Sf. 134, 155)
Yavuz Selim'le Şah İsmail'in kavgasında bazı Alevi Türkmen aşiretleri İran'a, İran'daki bazı Sünni Kürt aşiretleri Türkiye'ye göçecektir.
* * *
KÜRTLERİN Fırat'ın doğusuna yayılmasında, Selçukluların Bizans'ı geriletmesinin rolü çok büyüktür. Bölgede kurulmuş bulunan Türk beylikleri, Saltuklular, Sökmenliler ve Artuklular ile Türkleşmiş Kürt Mengücek hanedanları Kürtleri "cihat arkadaşı" olarak gördüler. (Sf. 252)
Göçebe hayat tarzı Türkmenlerde de Kürtlerde de hâkimdi, bu yüzden ikisinin içinde geniş bir kesim eşkıyalık, yağmacılık yapıyor, birbirleriyle de çatışıyorlardı. (Sf. 133, 143, 212)
Ama göçebe Türkmenlerin göçebe kesimleri daha Artuklular zamanında tarım ve ticarete, şehir hayatına yöneldiler. (Sf. 256-259)
Tarihçi Claude Cahen, dağlık arazileri yüzünden Kürtlerde göçebeliğin çok uzun süre devam ettiğini belirtir.
Aynı sosyal kulvarda rakip olmamaları ve dindaşlık faktörü, tarihte Türkmen ve Kürt birlikteliğini sağlamış, Gökalp'in belirttiği gibi, nüfus yoğunluğuna ve hayat tarzına göre bazı Türkmenler, mesela Siverek'te Karaçeli aşireti gibi Kürtleşmiş, buna karşılık tarım ve şehir hayatına geçen Kürtler Türkleşmiştir.
Bu konularda Claude Cahen'in ve Mükremin Halil'in eserlerinde çok geniş bilgi vardır; onları başka yazılarımda tanıtacağım.
Böylesine iç içe geçmiş bir tarihi, etnik milliyetçilik fanatizmiyle parçalamaya çalışmak, ancak kötü niyetle yapılabilecek bir 'tahrif'tir.

Hairdesigner
31-03-08, 05:32
Ömer Tadmori </B>
Prof. Dr. Ömer Tadmori

Eminönü’nün kardeşi Trablusşam
Naciye KAYNAK
Yeni Asya 15 Haziran 2003

Beyoğlu’ndaki Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi’nde düzenlenen bir toplantı ile Lübnan’ın ikinci büyük kenti Trablus tanıtıldı. Eminönü Belediyesi’nin yeni kardeş şehri olan Trablus’tan gelen Tarihçi Prof. Dr. Ömer Tadmori’nin Trablus’un tarihini anlattığı programda Dr. Mimar Halid Ömer Tadmori de dia gösterisiyle Trablus’u tanıttı. Eminönü Belediye Başkanı Lütfi Kibiroğlu da Trablus’la ilgili anılarını anlattı.

Trablus’un Eminönü’ne çok fazla benzediğini ve zaten kardeş olduğunu söyleyen Eminönü Belediye Başkanı Lütfi Kibiroğlu “Eminönü ile Trablus’un çok ortak yanı var” dedi.

Kardeş şehir adına konuşma yapan Tarihçi Prof. Dr. Ömer Tadmori, nüfus ve yüzölçümü olarak Trablus’un Lübnan’ın ikinci büyük kenti olduğunu ve geçmişinin 3500 yıla kadar dayandığını anlattı. Fenikeliler tarafından deniz kenarına inşa edilen Trablus’un Memlüklerin eline geçtikten sonra denizden üç kilometre geriye taşındığını ifade eden Tadmori 1516 tarihinden itibaren Osmanlı idaresine geçen Trablusşam’da başta Trablus Kalesi’nin ana kapısı ve kuzey burcu olmak üzere birçok Osmanlı eserinin bulunduğunu vurguladı. Tadmori, Abdülhamit Han’ın culusunun 25. yıldönümünde inşa ettirdiği saat kulesinin de şehrin önemli eserlerinden olduğunu ifade etti.

Hairdesigner
31-03-08, 05:32
Ömer Lütfi Barkan ( 1902)- (1979) </B>
İktisat tarihi profesörü ve yazardır.1902 yılında Edirne'de doğdu.1926 yılında İstanbul Edebiyat Fakültesinin felsefe bölümünden mezun oldu.Milli Eğitim Bakanlığınca gönderildiği Fransa'nın Strazburg Hukuk Fakültesinden iktisat diploması aldı.1931 yılında Türkiye'ye döndü.1931-1933 yılları arasında Eskişehir Lisesinde Felsefe öğretmenliği yaptı.1933 yılında Üniversite Reformu ile Türk İnkılap Enstitüsü doçenti, 1937 yılında İktisat tarihi doçenti, 1940 yılında Türk Tarih Kurumu asli üyesi oldu. 1941 yılında profesörlüğe yükseldi. Strazburg Üniversitesi tarafından şeref doktoru payesi verildi.1950 yılında Türk İktisat Tarihi Enstitüsünü kurdu.1957 yılında Ord. Profesörlüğe yükseldi.1973 yılında emekliye ayrıldı.1979 yılında 77 yaşında iken İstanbul'da vefat etti.Mezarı Edirnekapı şehitliğindedir.

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982

Hairdesigner
31-03-08, 05:33
Pars Tuğlacı ( 1933) </B>
Pars Tuğlacı (1933 ) Tarih araştırmacısı. Dil bilgini. Kıbrıs’ta, Melconian Eğitim Enstitüsü’nü (1951), ABD’de Michigan Üniversitesi’ni (1955) bitirdi. Ankara Askeri Tıp Akademisi’nde (1955-1958), İstanbul’da Orta ve Yüksekokullarda (1958-1961) İngilizce okuttu. Sözlük ve Ansiklopedi çalışmalarına 20 yaşlarında başladı ve bu dalda uzmanlaştı. Yayımladığı İngilizce’den Türkçe’ye ve Türkçe’den İngilizce’ye dil ve meslek sözlüklerinden dolayı İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth tarafından tebrik edildi (1966). Türkiye Türkçesi’nin en geniş sözlüğü Okyanus’u telif etti Bu sebeple zamanın Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından 17.4.1974’de Çankaya’ya davet edilerek tebrik edildi.Türkiye’nin 1071 öncesi ve sonrası tarih ve kültürünü konu alan 25 ciltlik Büyük Türk Ansiklopedisi’ni hazırladı.

Paris İnsani Bilimler Evrensel Akademisi (Academie des Sciennes Humaines Universelles) tarafından 'Şeref Profesörlüğü Payesi", Amerika Birleşik Devletleri'nin Los Angeles Eyaletindeki Addison Devlet Üniversitesi'nce, 'Genel Araştırma Doktorluğu' payesi, Londra Üniversitesi Tatbiki Araştırma Enstitüsü'nce 'Edebiyat Doktorluğu' payesi verilen Pars Tuğlacı, ABD'nin Uluslararası Bibliyoğrafya Enstitüsü'ne 'Şeref Profesörlüğü' ünvanıyla ve Avustralya'nın Uluslararası Koordine Araştırma Enstitüsü'ne de Şeref Profesörlüğü ünvanıyla ömür boyu üye seçildi.

Tarihçi ve dilbilimci Pars Tuğlacı’ya, Bohemya Kraliyet Tacı'nın 'Baron' ünvanı, Askeri 'Deniz Kartalı' ünvanı ve Kudüs Kutsal Haç (Salib-i Mukaddes) ünvanı verildi.
Pars Tuğlacı hakkında, araştırmacı-yazar Ziyad Ebuzziya'ya ait değeri yüksek olan bazı kitap ve dergileri 'yararlanmak' amacıyla alıp, bazı sayfalarını eksik teslim ettiği iddiasıyla dava açıldı. Pars Tuğlacı, 2 ay hapis ve 20 bin lira para cezasına çarptırıldı. İstanbul 5'inci Asliye Ceza Mahkemesi'nde yargılanan Pars Tuğlacı, hakkındaki suçlamaları reddetti. Kitapları tamamlayıp Ebüzziya'ya teslim etmek istediğini, ancak onun kabul etmediğini belirtti. Güneş gazetesinde çıkan habere göre, Tuğlacı şöyle diyordu; "Ben Amerika'da olduğum sırada evim basılmış, bu çirkin bir olaydır. Alınan kitapları aynen iade etmediğim söylenerek emniyeti suistimalden dava açıldı, ancak ben suçsuzum"
DYP’den bir ara Adalar Belediye Başkan Adayı olan Pars Tuğlacı’nın Tarih Boyunca İstanbul Adaları adlı kitabı bulunuyor.

Kaynak:Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları İstanbul 2000

Hairdesigner
31-03-08, 05:34
Recep Çelik ( 1966) </B>
Dr. Recep ÇELİK, 1966 yılında Afyon’da doğdu. İlk tahsili Derbent köyünde, Orta dereceli tahsilini Afyon ve Isparta’da tamamladı. 1985 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ne kaydoldu.Bu bölümden 1989 yılında mezun oldu. Aynı yıl İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Bölümü’nde Yüksek Lisans çalışmasına başladı.Bu bölümde ‘Balkan Savaşında Şark Ordusu Komutanı Abdullah Paşa’nın Hatıratı’ adlı tezini hazırladı. 1991 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü’nde aynı bölümde Doktora programına kaydoldu.Bu bölümden ‘Milli Mücadelede Din Adamlarının Rolü’ isimli teziyle bilim Doktoru oldu.Sahasıyla ilgili birçok inceleme ve araştırmaları bulunan Çelik, İngilizce bilmekte olup evli ve iki çocuk babasıdır.

Emre Yayınları'nda Çıkan Eserleri :

1- Milli Mücadelede Din Adamları (2 Cilt)

Hairdesigner
31-03-08, 05:35
Reha Çamuroğlu </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

REHA ÇAMUROĞLU İLE SÖYLEŞİ
Yeniçeriler, Bektaşiler ve Modernleşme Süreci

METE TUNÇAY
BİLMEZ BÜLENT CAN
Bilmez Bülent Can (BBC)- Söyleşi konumuzun sınırlarını belirlemekle başlayalım. Osmanlı tarihinin belli bir dönemine baktığımızda, aynı modernleşme sürecinde Bektaşiler, yeniçeriler ve modernleşmeci Osmanlı yönetimi çıkıyor karşımıza. Yaşanmakta olan bu modernleşme sürecinde, Yeniçeri Ocağının ortadan kaldırıldığını ve Bektaşiliğin bir süre için yasaklandığını biliyoruz. Bu süreçte rol oynayan aktörler olarak, Bektaşiler ve yeniçerilerin yanı sıra, ulema ve diğer tarikatları da unutmamak gerekiyor. Ayrıca zamanla sarayın etrafında oluşan modernist bürokrasinin ve tekrar güçlenecek olan Bektaşilerin yeni aktörler olarak 19. yüzyılın ikinci yarısında bu sürece katıldığını biliyoruz. Reha'nın bu konuda yazdıklarından yola çıkarak, bu "çokbilinmeyenli denklem"i konuşmadan önce, Yeniçeri Ocağının kapatıldığı 1826 yılına kadarki tarihi tartışalım isterseniz.

Benim bu konudaki ilk sorum, Bektaşiler ile yeniçerilerin ilk olarak bir araya gelmesi ve kaynaşmasıyla ilgili: Ne zaman başladı bu ve hangi oranda gerçekleşti? Çünkü Suraiya Faroqhi'nin Toplumsal Tarih'in bu sayısında yayımlanacak yazısında, bu konudaki bilgilerin sözlü geleneğe dayandığı, aslında arşiv çalışmalarına dayanarak, yeniçerilerin ne kadar Bektaşi olduğunun, hatta Yeniçeri Ağası, Padişah ve Hacıbektaş'ta oturan Dedebaba arasındaki ilişkinin bile ortaya çıkarılamadığı söyleniyor. Hacıbektaş'taki Pirevi'ne ve tekkelere atama yetkisi konusu, yani periferideki bir tekkenin başına gelecek dervişin atanma işinin ne kadar Dedebaba tarafından yapıldığı, saray veya bölgesel grupların ne kadar etkili olduğu gibi konular kesin olarak bilinmiyor.

BEKTAŞİLİK-YENİÇERİLİK İLİŞKİSİ

Mete Tunçay (MT)- Reha'nın Vaka-i Şerriye kitabındaki tezlerinden biri, belki de en önemlisi, Bektaşilik-yeniçerilik ilişkisinin başlangıçtan beri olamayacağı. Şunu her zaman merak etmişimdir: Eğer bütün Kapıkulu askeri yeniçeri Bektaşi idiyse, Yavuz Selim nasıl olup da Çaldıran'da Şah İsmail'e karşı savaşabildi? Orada senin tezin şu: Bu, sonradan icat edilmiş bir gelenek olmalı; yoksa Hacı Bektaş-ı Veli'nin bu ocağı takdis etmesi, bu konudaki gülbankların falan çıkması daha sonraki bir tarihte olmalı, buna bir tarih verebiliyor musun?

Reha Çamuroğlu (RÇ)- 16. yüzyılın ikinci yarısı ve sonları diye düşünüyorum. Çaldıran sahrasına Osmanlı ordusu yerleşirken Osmanlı savaş divanında bir tartışma geçiyor. Hoca Sadeddin bunu ayrıntılı veriyor Tacü't-tevarih'te. Tartışma şu: Orduyu dinlendirip mi hücuma geçelim, hemen mi hücuma geçelim? Aynı şey bu sırada karşı tarafta, İsmail'in ordusunda da var. Osmanlı savaş divanında eğilim, "dinlendirelim; onlar saldırırlarsa saldırsın, ama biz dinlenmeden, dinlendirmeden saldırmayalım!" şeklinde. Şu anda adını unuttuğum, kâtip düzeyinde bir görevli söz alıyor, "hemen saldırmalıyız!" diyor. "Niçin hemen saldırmalıyız?" diye soruyor Yavuz buna. Diyor ki, "Rumeli'den gelen akıncılar, bunların laflarına pek meyyal; bu lafları duymadan hemen saldıralım." Onlar Bektaşi, yani Malkoçoğlu ailesi, Evrenosoğulları, Rumeli'den gelen akıncılar…

MT- Yeniçeri değil ama.
RÇ- Değil, bu önemli: "Yeniçeriler" demiyor, savaşa erken girişmek gerektiğinin gerekçesi olarak.
MT- O halde birinci tespitimiz: Yeniçeri Ocağının kurulmasında Hacı Bektaş-ı Veli'nin iştiraki, başından itibaren bu Bektaşi gülbanklarının kullanılmış olduğu doğru değil. Bu bir "invention of tradition" olarak, ancak 16. yüzyılın ikinci yarısında, Kanuni döneminde ortaya çıkmış bir şeydir, diyor Reha.
RÇ- Gelenekte şu bile var: Yeniçeri, "yeni asker"den gelmez, "yen çeri"nden gelir! Hacı Bektaş "yen"inden çıkarmıştır onları. Keramet göstermiştir. Şifahi gelenekte bu vardır.
BBC- Bu hem Bektaşi geleneğinde var (mesela Turgut Koca'nın yeniçerilerle ilgili kitabında anlattığı bu), hem de yeniçerilerin kendi geleneğinde var.
RÇ- Tabi, bence yeniçeriler kendilerini, en azından uzun yüzyıllar boyunca bir lonca olarak gördüler. Yani onların yaptıkları, icra ettikleri, bir meslek. Tabii ki "meslek" bugünkü "profession" anlamında değil, çünkü kunduracı da başka türlü bakıyordu mesleğine o yüzyıllarda. Yaptıkları bir meslekti ve bir mesleğin ve bir loncanın "nur"suz ve "pir"siz olması düşünülemezdi. Her loncanın bir pir geleneği var.
MT- Mesela Hz. İsa hekimler loncasının piridir, Hz. Muhammed tüccarlar loncasının piridir. Onun gibi, bu askeri loncanın da piri Hacı Bektaş-ı Veli'dir?
RÇ- Bir şekilde belli güçler dengesine uygun, belki yeniçerilerin kendi kabul ettikleri, kendi meyyal oldukları, belki de belli bir dönem devletin tavsiyesiyle yönlendirildikleri bir "pir" olabilir Hacı Bektaş. Ama mehter pirsiz ve nursuzdur, yani mehterin piri yoktur. Bir meslektir mehterlik, ama mehterliğin piri yoktur; çünkü müzik konusundaki hadisler onlara bir pir vermeye engeldir. Onların pirsiz kalması istenmiştir, çünkü sırf savaş için müzik kullanılması nispeten ehven görülmüştür.
BBC- Bu "iç içe geçiş" olayı 16. yüzyılda bir anda mı oluyor? Mesela Kalender Çelebi örneğini veriyorsun kitabında: Resmen heteredoks bir ayaklanma söz konusu ve yeniçeriler tarafından bastırılıyor. 1550'lere kadar kesinlikle zaten bu süreç başlamamış diyelim ve bu yüzyılın ikinci yarısında başlatalım, ama bir anda olup bitmediğine göre, bunun ne zaman tamamlandığıyla ilgili olarak yaklaşık bir tarih verebilir miyiz? Gerçekten sarayın yeniçerileri artık Bektaşi olarak tanımlamaya başladığı yaklaşık bir tarih var mı, yoksa hiç tamamlanmıyor mu bu süreç?

RÇ- Tamamlanmasa Bektaşi tarikatını niye yasaklasın 1826'da?! Ayrıca bütün dönem boyunca ulemanın söylemi, yeniçerilerin "Bektaşiler gibi" olduğu, Bektaşi yeniçerilerin kâfir olduğu düşüncesi üzerine oturuyor. Ocağın önde gelen ağaları ("bıyığını balta kesmez ağaları" deniyor ) "Dudman-i Bektaşiyan" adıyla anılıyor.
Yeniçeriler kapıkulu sipahileriyle dövüştükleri zaman, 1644 ya da 1648'de, (tam tarihini şu anda hatırlamıyorum) Sultan Ahmet Meydanı'nda kapıkulu sipahilerini kırarlar. Yok ederler neredeyse. O zaman iki heterodoks tarikatın birbirine düşman kesildiğini görüyoruz: Bektaşiler ile Melamiler... Çünkü sipahiler Melamilere, heterodoks bir tarikata bağlıdır. Artık 17. yüzyılın ilk yarısında kesin bir şekilde yeniçerilerin Bektaşilere ve Bektaşilerin yeniçerilere ait olduğu görülmektedir.

ULEMA MODERNLEŞMEYE ENGEL MİDİR?

MT- İkinci bir konu olarak, devşirme hikâyesini merak ediyorum. Devşirme ne zaman delindi? Bana öyle geliyor ki devşirme sistemi yavaş yavaş gevşedi ve ocağın kaldırılmasına kadar devam etti aslında.
RÇ- Şunu söylemek mümkün gibi geliyor bana: Devşirme sistemi hiç delinmedi! 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, turna katarlarının (çocukları toplayıp getirmelerine "turna katarı" deniyor) durduğunu görüyoruz.

MT- Ama 19. yüzyılda hâlâ devşirme var.
RÇ- Bunlar daha çok Enderun'a alınıyor. [Reşat Ekrem] Koçu çok güzel anlatır ya hani, elini ayağını beğenir, "Aman ne güzel oğlan!" der ve alır saraya. Onlar saraydan çıktıkları vakit ocağa kaydedilmezler, kazan defterine yazılmazlar. Yeniçeri değildir onlar, kapıkuludurlar.

MT- Dönüş 17. yüzyıl mı diyorsun?
RÇ- Evet, çünkü ondan sonra zaten yeniçerilerin çocuklarının yazılmasıyla, loncalardan insanların yazılmasıyla başa çıkamaz hale geliyorlar. Mesela Bektaşi tarikatının sözlü geleneğinde bu çok net konu. Turgut Baba diye bir Arnavut Bektaşi vardı, dört sene önce hakka yürüdü. Beş kuşak Bektaşi'ydi kendisi. İşte Sütlüce'de dokuma loncasıyla Bektaşilerin ilişkisini anlatırdı. Topkapı'da demircilerle Bektaşilerin ilişkisini, Yedikule'de dericilerle Bektaşilerin ilişkisini. Bektaşiler bir dolayım teşkil ediyor ve yeniçeri çocukları ve loncalardan ocağa kaydolmak isteyenler zaten inanılmaz bir fazla yaratıyorlar. Dışardan devşirmeye ilişkin o dönemde bir iz görmedim.

MT- O halde ikinci tespitin, bu yeniçeri ocağına devşirme adam da aşağı yukarı aynı dönemde sona ermiş.
RÇ- Evet, yeniçeriler bu dönemde artık evlenme hakkını ve meslek tutma hakkını elde ediyorlar.
MT- Yeniçeriler "kul oğlu" diye çocuklarını ocağa sokuyorlar, onlar gidip çeşitli loncalarda ticaret yapıyorlar, esnaflık yapıyorlar. Bir de aynı zamanda tersi oluyor: Loncalar adam vermeye başlıyor...
RÇ- Bunların çoğu, "taslakçı" denilenler, fahri yeniçeri. Yeniçeri ortalarının, diyelim 56. ortanın işaretini ("balta"deniyor ona) yaptırıyor dövme olarak koluna, ama o ortanın defterine kayıtlı değil.
Maaş almıyor, ulufe almıyor. Fakat o "orta" ona izin veriyor bunu yapması için. "Taslakçı kardeşimiz" veya "taslakçı yoldaşımız" diyor…

MT- Bir çeşit fahri üyelik gibi bir şey.
BBC- Yeniçeri olmamasına rağmen, bazı esnafa da yapıyorlar bunu değil mi? Bazıları yeniçeri, bazıları hiç değil, ama öyle bir işaret koyuyor "bizim korumamız altındadır!" gibi...
RÇ- O başka bir şey! Benim sözünü ettiğim, hem yeniçeri hem de esnaf, "halk" olanlar. Mesela II. Mahmut Topkapı Sarayı'nda şeyhleri topluyor 1826 olayından önce. Orda bir şeyhin itirazı oluyor yeniçerilerin yok edilmesine. Diyor ki "bunlar ahalinin çoğunluğudur", "ahalinin çoğunluğunu mu yok edeceksiniz?" diyor. Bu şekilde, esnafla bütünleşmeleri gibi bir durum var. Benim özellikle söylemek istediğim şuydu: Bizim tepeden inme modernleşme tarihimizin başında, iddia edilegeldiği gibi, ulema "engel" falan değil.

MT- O da modernleşmeyi destekliyor...
RÇ- Tabii! Aktif olarak. Ulema eğer sarayın yanında yer almasaydı, muhtemelen saray yok olacaktı, son ayaklanmada.
BBC- O zaman, tam da burada modernleşme sürecinde ortaya çıkan, çokbilinmeyenli denkleme geçebiliriz sanırım. Şimdi şunu anladık; yeniçeriler Bektaşileşiyorlar, ancak bir konu tam açık değil: Tarikatın kendisi nasıl bakıyor bu olaya? Çünkü yeniçeriler tarikatın içerisinde bazı değişikliklere yol açmıyor mu? Diğer yandan, tespitlerin doğruysa, yani Patrona isyanında, daha sonra III. Selim'in öldürülmesi olayında, "ulema-yeniçeri işbirliği" iddiası tamamen yanlış mı?
RÇ- Yok değil!
BBC- Peki... Özellikle III. Selim olayında, bu isyan devletin modernleşme ve merkezileşme sürecine tepki olarak çıkmıyor mu ortaya? Bu anlamda da ulema, bu modernleşmeye tepki olarak, gerçekten yeniçeri ile birlikte o sürece karşı çıkmış olmuyor mu?
RÇ- Şimdi burada başka bir şey var. Birçok yeniçeri isyanında, son noktada ulemanın zorla, kılıç zoruyla yeni odalara, kışlaya getirildiğini görüyoruz. Ama özellikle Son Yeniçeri'de ben bir şeye dikkat çekmek istedim: 1826'da ve öncesinde, yeniçeriler giderek bizzat hanedanın kendisini hedef almaya başlıyorlar. Hanedan karşıtı laflar duyulmaya başlıyor. "Kırım hanını padişah yaparız!" gibi. Selim Giray'ı…

MT- Kırım hanları "yedek hanedan" olduğundan...
RÇ- Daha ilginci var: "Konya'daki Mevlevi Şeyhini padişah yaparız!" diyorlar...
MT- Yani Mevlevilere bu kadar sıcak mı bakıyorlar?
RÇ- Mesala, II. Mahmut'un Halet Efendisi vardır, Mevlevidir. Yeniçerilerle çok iyi ilişkisi vardır.
BBC- Peki Halet Efendi bu arada Rumeli'de Tepedelenli ile savaşırken de Bektaşi düşmanı olarak çıkmıyor mu karşımıza? Tepedelenli, o bölgede Bektaşiliğe dayanarak merkeze isyan eden biri. Nasıl yerine oturtuyoruz tüm bunları? Halet'in sarayla böyle bir yakınlığı var ve Tepedelenli de kendi bölgesinde Bektaşilere dayanarak saraya karşı...
RÇ- Şimdi bir şeyi görmek lazım: Rumeli zaten uzun yıllardır neredeyse özerk. Yani Rumeli, kafasına yatarsa uyguluyor fermanları zaten. Bosna hep öyle. Edirne yeniçeri ve Bektaşi cumhuriyeti neredeyse! Şehre Nizam-ı Cedid ordusunu sokmuyor. Silivri'den itibaren ayaklanmalar başlıyor.

MT- Zaten Reha, Erich Zürcher kitabında çok net söylüyor (çok basit bir şey, ama bizim göz ardı ettiğimiz bir şey): Osmanlı İmparatorluğu bir "pre-modern imparatorluk" olduğu için, "standart yönetim" diye bir şey yok 19. yüzyıla kadar. Birçok bela modernleşmeyle beraber standart yönetimin gelmesine...
RÇ- Bu nedenle "standart çıkarlar" diye de bir şey yok.

MT- Doğru.
RÇ- "Halet Efendi orada Tepedelenli'ye karşı çıkar, ama burada da bunlarla ittifak kurar!" anlamında bunu söyledim, çünkü böyle bir genel geçer çıkarlar bağlamında bakmıyorlar olaya. Güçler ayrı. İstanbul'da da ayrı bir durum var.

NİZAM-I CEDİD'E KİMLER KARŞI ÇIKTI?

BBC- İstanbul'da yeniçerilerin Nizam-ı Cedid'e karşı çıktıklarını ve bu nedenle isyan ettiklerini biliyoruz.
RÇ- Yeniçerilerde böyle bir ayaklanma yoktur. Bir kere Nizam-ı Cedid'e yeniçerilerin baştan karşı çıktıkları bir tevatür. Kendileri asker veriyorlar, yoldaşlarını veriyorlar! İkinci bir nokta: İstanbul'a gelen Fransız zabitlerle yeniçerilerin Aksaray'daki yeni odalarda, en büyük kışlalarında birlikte yemek sofraları kurdukları, muhabbet sofraları kurup içki içmeleri ve Fransız kralcılarla Fransız cumhuriyetçiler kapışırken, müsademede Galata'daki (zannediyorum 56. ortadır Galata'nın güvenliğini sağlayan yeniçeri ortası) yeniçeri ortasının Fransız cumhuriyetçilerden yana tavır alması başka birtakım şeyleri getiriyor akla. Hiç de yalıtılmış bir dünyada yaşamıyorlar. Yeniçeri meyhaneleri, yeniçeri kahvehaneleri aynı zamanda Frenklerin de sık sık gidip geldiği yerler. Denizcileri, cumhuriyetçileri, kralcıları, tüccarı... Son Yeniçeri'de ben onun için bir beyanname olayına dikkat çektim. Padişahı bir bildiriyle uyarıyorlar. Altına da "Ocaklı" diye imza atıyorlar.
BBC- O tamamen kurgu mu?
RÇ- Tamamen kurgu değil. III. Selim için kurgu, ama I. Abdülhamit'e yapılmıştır bu. I. Abdülhamit'i beyanname ile uyarmışlar ve bunu İstanbul'un her tarafına dağıtmışlardır.
MT- "Beyanname" adıyla mı?
RÇ- "Beyanname" adıyla! Dolayısıyla böyle bir beyanname geleneği, "geleneği" diyemezsek de, "beyanname" diye bir olay girmiş. Bu tamamen Batılı bir şey. Çoğalttırmışlar ve onu dağıtmışlar. Bu noktada ulema da başka bir yerden muhalefet yürütüyor. Birincisi, Kırım kaybedilince, çok büyük bir baskı yaratıyor: Müslüman toprağı kaybedilmiş! Müslümanlar orada acı çekiyor, zulme uğruyor.

Hairdesigner
31-03-08, 05:35
Reşit Safvet Atabinen ( 1884)- (1965) </B>
Tarihçi, yazar, gazeteci, hariciyeci ve milletvekilidir.1884 yılında İstanbul'da doğdu. Besteci Miralay Safvet Atabinen'in oğludur. Özel öğrenim gördü. 1900 yılında Kadıköy Saint-Joseph Lisesinden, 1902 yılında Paris Siyasal Bilgiler Fakültesinden mezun oldu. Sadrazam Avlonyalı Ferid Paşa'ya Fransızca özel katip, 1908 yılında Bükreş, 1909 yılında Washington ve Madrid, 1911 yılında Tahran Büyükelçiliklerinde başkatip ve müsteşar, 1912 yılında Maliye Bakanlığı özel kalem müdürü, 1917 yılında Devlet Şurası üyesi oldu.1918-1920 yılları arasını İsviçre'de geçirdi.1922 yılında Lozan anlaşmasında genel katiplik, 1923 yılında Memaliki Şarkiye Fransız Bankası Müşavirliği, 1927-1934 yılları arasında Kocaeli Milletvekilliği yaptı.Türk Tarih Kurumu kurucu üyesi oldu.Milletvekiliyken Rakam İnkılabını 24 Mayıs 1828 tarihli önergesiyle mecliste kabul ettirmişti.Otomobil ve Turing Kulübünü 1923 yılında kurup başkanlığına getirildi.Uzun yıllar bu görevde bulundu.1932 yılında I.Tarih Kongresine katıldı.Türkçe eserleri dışında üç Fransızca eseri vardır."Ekonomiste D'Orient" adlı bir dergi çıkardı. 70 kez Avrupa'ya gidip geldi. 1965 yılında 81 yaşında iken İstanbul'da vefat etti.

Eserlerinden bazıları:Osmanlı Tarih’I Mali Dersleri, Harbi Umumi’de Türkiye, Türkiye ve Sosyalizm.

Kaynak:Osmanlı Tarihi Yazarları M.Orhan Bayrak İstanbul 1982 sf.55

Hairdesigner
31-03-08, 05:35
http://www.biyografi.net/images/kisi/493.jpg
Rıza Nur ( 1879)- (1942) </B>
Rıza Nur 1879 yılında Sinop'ta doğdu. İlköğrenimini Sinop'ta yaptıktan sonra İstanbul'a gelerek Soğukçeşme Askeri Rüştiyesi'ne girdi. Sonra Tıbbiye İdadisi'ni (Tıp Lisesi) ve Mekteb-i Tıbbiyei Şahane'yi (Askeri Tıp Okulu) tabip yüzbaşı olarak bitirdi. 1901 yılında Gülhane hastanesinde (Askeri Tıp Akademisi) staj yaparken çalışkanlığı ile Alman hocaların ilgisini çekti ve orada asistan oldu. Önce Prof. Dr. Deike Paşa'nın yanında çalıştı, sonra cerrahi kısmına geçti. Prof. Dr. Wietin Paşa'nın yanında çalışarak operatör oldu. Bu arada fenni sünnet usul ve aletlerini anlatan özgün bir kitap yazdı. Önce padişaha sunulan kitap sonra yayımlandı ve Prof. Wieting tarafından bir kısmı Almanca'ya çevrildi. 1903'te Rumeli Zibefçe gümrük kapısına bakteriyolog atanan Dr. Rıza Nur 1905'te Gülhane'ye yardımcı öğretmen, 1907'de Askeri Tıbbiye'ye cerrahi hocası oldu. Meşrutiyet'in ilanından sonra yapılan seçimlerde Sinop'tan milletvekili seçilerek Meclis'e girdi. 1908 yılında Birinci İcra Vekilleri Heyetinde Maarif Vekiliydi.

1920'de Sovyetler'le dostluk ve yardım antlaşması yapmak üzere Moskova'ya gönderilen heyete delege olarak katıldı. Cumhuriyet'in ilanına kadar bütün hükümetlerde Sıhhiye vekili olarak görev aldı. Lozan Konferansı'na ikinci delege olarak katıldı. İkinci dönemde yeniden Sinop milletvekili olarak Meclis'te yer aldı. 14 cilt tutan Türk Tarihi'ni bu sıralarda yazdı. 1926'da Sinop'ta bir kütüphane kurarak, gelir kaynakları ile birlikte maarife vakfetti. Dr. Rıza Nur İstanbul'da 1942 yılında öldü.

ESERLERİ

Yeni Usulü Hitan (sünnet) ve Yeni Kıskaç (1909), Fenni Cerrahi Ortopedi (1910), Gurbet Dağarcığı (1919), Hürriyet ve İtilaf nasıl doğdu nasıl öldü? (1919), Türk Tarihi (1924-1926, 14 cilt, 12 cildi basıldı), Oğuzname (1928), Namık Kemal(1936), Hayat ve Hatıratım(1968).

Hayat ve Hatıratım
Rıza Nur Kendini Anlatıyor
Rıza Nur, Abdurrahman Dilipak
İşaret Yayınları / Belgelerle Yakın Tarih Dizisi

Hayat ve Hatıratım
Cilt: 3
Rıza Nur-Atatürk Kavgası
Rıza Nur - Abdurrahman Dilipak
İşaret Yayınları / Belgelerle Yakın Tarih Dizisi

Dr. Rıza Nur'un Lozan Hatıraları
Rıza Nur
Boğaziçi Yayınları / Hatıra Serisi

İsmet'e beş on defa söyledim: "Bu muahedeyi yaptık. Bunda türlü gayeler vardır... Muahedenin tatbikatının bu gayelere doğru fiilen yürütülebilmesi için "muahedenin tatbikatı komisyonu" diye bir komisyon yap. Bir de bu gayeleri gizli olarak yazalım, bu komisyona ver. Başvekil idi, yapardı, yapmadı. Halbuki bir yıl sonra Yunanistan buna benzer bir heyet yaptı.

Dr. Rıza Nur'un Moskova - Sakarya Hatıraları
Rıza Nur
Boğaziçi Yayınları / Hatıra Serisi

Enver Paşa karşımızda.
Kayseriler bizi kazıklıyor.
Sivasta muhteşem karşılama.
Vali deli Hamid.
Kazım Kaarabekir'in büyük hizmetleri.
Ahali Mustafa Suphi'ye tükürmüş.
Gümrüde hala Türk askeri var.
Tiflis Aşık Garibin diyarı.
Azerileri esarete Halil Paşa'mı düşürdü.
Ermeni istasyon şefinin oyunu.
Karahanın karısı Enver'e aşık.
Korkmazof Karahandan ermeni çıkmaz mı?
Beş milyon mermi alıyoruz
Stalin'den para istiyoruz
Komünistler sarayda şampanya içiyor
Yunan taaruzu meclisi karıştırdı
Cephe çöküyor
Müslümanlar ayağımıza kapanıp "bizi kurtarın " diyorlar
İnönü birtürlü durumu anlamıyor
Bir zabit düşmanın kaçtığını haber veriyor ancak o zaman uyanıyor
Mustafa Kemal başkumandan
vs. vs.
- Dr. Rıza Nur-


Hürriyet ve İtitlaf Fırkası Nasıl Doğdu? Nasıl Öldü?
Rıza Nur
Kitabevi Yayınları

Cemiyet-i Hafiye
Gizli Örgüt
Rıza Nur
İşaret Yayınları / Belgelerle Yakın Tarih Dizisi

Hairdesigner
31-03-08, 05:36
Robert Anhegger - (27.03.2001) </B>
Bedri Rahmi ve Sabahattin Eyüboğlu'nun kardeşi Mualla Eyüboğlu'nun eşi olan Dr.Robert Anhegger 27 Mart 2001 tarihinde öldü.


HAKKINDA YAZILANLAR

*İstanbul Goethe Enstitüsü’nün 40 yıllık bir geçmişi vardır. Türk-Alman kültür ilişkilerini tekrar canlandırmak ve yetişkinler için dil kursları vermek amacıyla 1955 yılında Türk-Alman Kültür İşleri İstişare Kurulu kuruldu (bugünkü ismi Türk-Alman Kültür İşleri Kurulu Derneği’dir). Kuruluşundan bir yıl sonra ilk enstitü müdürü olan Dr. Robert Anhegger’i Federal Almanya Cumhuriyeti Başkonsolosluğu Kültür Dairesi yöneticisi, İstanbul’da dil kursları organize etmekle görevlendirdi. Kurs yeri olarak Alman Lisesi tahsis edildi.


*ROBERT ANHEGGER - HALİL İNALCIK: Kanunname-i Sultani Ber Muceb-i Örf-i Osmani (II. Mehmet ve II. Bayezid Devirlerine Ait Yasakname ve Kanunnameler).

*Doğan Apartmanı

Figen Nalan Özkan
star.com.tr/ şehir rehberi

Galata Kulesi'ne çıkan sokakların birinde romantik, çekici, kollarını "U" şeklinde Boğaz'a açmış, 6 katlı, 49 daireli, avlulu, teraslı bir apartman var. Mimarı belli değil ama hayat hikayesinin inişli çıkışlı olduğu biliniyor ve tamı tamına 105 yaşında...


Kimler yok ki o apartmanda... Türkiye'nin ilk kadın mimarlarından Mualla Eyüboğlu ve Türkolog Robert Anhegger çifti, araştırmacı-yazar Rasih Nuri ve Bedia İleri , İstanbul Barosu Başkanı Yücel Sayman, ressamlar, edebiyatçılar....
Şehrin keşmekeşinden kaçmak, geçmişi kıyısından köşesinden yakalamak için şöyle bir Galata yapmanız yeterli. Bu semtin ara sokaklarını keşfetmek, değişik renkleri, ruhları, hikayeleri yakalamak, o üzerine sinmiş tarihi dokunun kokusunu içimize çekmek... Her bir sokak başka bir sürprize kaynaklık eder.

İşte Galata'da Doğan Apartmanı da insanın gönlüne bir ateş gibi düşer. Her Beyoğlu'na çıkışımda beni o gizemli avlusuna çekiverirdi. Doğan Apartmanı'na uğramadan geçemez oldum. Sevdiklerimi götürdüm, tanıştırdım onunla. Doğan Apartmanı'ndan dostlar edindim. Onlarla bir başka mekanda değil, o apartmanda ve kendi evlerinde görüşmek istedim hep. O büyülü dünyanın birer parçasıydılar çünkü. Avlusunda uzun uzun oturdum, rüyalara daldım...

Dışardan baktığımda, yeşil panjurlu, kocaman bir apartman görmüştüm, içeri girdiğimde ise bir rüya. Her bir penceresinde zaman takılıp kalmıştı. Bir o yana bir bu yana, ileri geri... Kocaman bir avlu, avluyu sarmalamış taş duvarlar, duvarlarda gene yeşil panjurlu pencereler, çiçekli eski zaman balkonları ve gökyüzü. Nasıl da merak etmiştim bu dev binanın hikayesini.

Kimler oturmuştu, kimler oturuyordu... Çaldığım ilk kapı, araştırmacı-yazar ve şair Suphi Nuri İleri'nin oturduğu dairenin kapısı. Zaten avluda karşılaştığım kızı Esin o güler yüzlü ifadesiyle "babam size her konuda yardımcı olur. Buradan 4 numaralı daireye çıkın" demişti.

Doğan Apartmanı'nı ilk kez araştırmacı yazar Rasih Nuri İleri, 21 yıl önce, burada oturan eski dostu Mualla Eyüboğlu'nu ziyarete geldiğinde keşfetmiş.
Birkaç gün sonra da oğlu Suphi'yi bu muhteşem binayı göstermek için götürmüş. Şans bu ya kaytan bıyıklı kapıcı yolunu kesip "ne aradığını" sorunca, o da binayı oğluna göstermek istediğini söyleyip, "Burada satılık daire var mı" deyivermiş; ve şimdiki oturdukları daireyi göstermiş kapıcı. O daireyi de satın almış zaten.

O bir aşk
Suphi Nuri İleri için Doğan Apartmanı bir aşk. "Aşkı, evet aşktı ve hala da aşığım bu apartmana" derken gözleri parıldıyor. O, bu apartmanda ölmek istiyor. "Burayı görüp de hayran kalmamak mümkün mü?" diyor bize Doğan Apartmanı'nı ve manzarayı göstererek. Ve hemen ekliyor: "Aradığım İstanbul'u buldum burada."

Ahmet'i de Suphi Nuri İleri'nin evinde tanıdık. O, bütün ailesini savaş sırasında kaybetmiş, tek başına kalmış bir Somalili. Ama Galata'da, Doğan Apartmanı'nda hayat yeniden filizlenmiş onun için. Tıp eğitimi için geldiği İstanbul'da ekonomik koşullar nedeniyle marangozluk ve boyacılık yapmak zorunda kalmış, ama hayata karşı o kadar dirençli ki, aynen Doğan Apartmanı gibi her türlü olumsuzluğa karşı dimdik ayakta. İleri'lerin evinde onlara yardım ediyor. "Kendime bir baba, anne ve kız kardeş buldum" diyor. Galatayı da çok renkli buluyor: Çingeneler, Araplar, Etiyopyalılar, Nijeryalılar, Senegalliler...

Esin İleri, bu apartmanın pırıl pırıl gençlerinden biri. Tıpkı Doğan Apartmanı gibi gururlu, mağrur, cana yakın. Piyer Loti Lisesi'nde okuyor. O kendini bir İstiklal Caddesi çocuğu olarak tanımlıyor. Başka bir yerde yaşaması mümkün değil. Doğan Apartmanı ise onun için çok değerli. Anneannesi, büyükbabası ve ailesi orada. "Togay var. Reklamcı. Canım sıkılınca hemen ona kaçarım. Benim sığınağım. Doğan Apartmanı'nın çehresi değişti. Burası gibi kozmopolit bir yerde altın günleri yapmak ters geliyor" diyor.

xxxxxxxxxxxx

Türkleşmiş bir Alman: Robert Anhegger
Beşir Ayvazoğlu
Zaman 9 Mayıs 2001

Robert Anhegger'in ölüm haberini nasılsa kaçırmışım. Geçen ay ölen bu değerli "Alman Türk'ü" için, danışma kurulunda yer aldığı ve birçok yazısını yayımladığı Tarih ve Toplum dergisinin yeni sayısında bir dosya hazırlanmış. İlber Ortaylı, Rasih Nuri İleri ve Fahri Aral'ın yazılarından oluşan bu dosyada, Anhegger'in de "Evangelinos Misailidis ve Türkçe Konuşan Dindaşları" başlıklı eski ve önemli bir yazısı yer alıyor.

Yıldızı Nazilerle barışmadığı için 1935 yılında ülkesini terk etmek zorunda kalan ve ömrünün büyük bir kısmını haymatlos olarak Türkiye'de geçiren, bu arada bir Türk'le, Mualla Eyüboğlu'yla evlenen Anhegger, kendini "Türkleşmiş bilinçli bir Alman" olarak görüyordu. Viyana'da doğmuştu ve niyeti aslında madencilik okumaktı. Ancak şartlar onu Balkanistik tahsili yapmaya zorladı. Bununla beraber madencilik hevesi büsbütün sönmemişti. 1942'de tamamladığı ve Zürich Üniversitesi'ne sunduğu doktora tezinde bu hevesiyle uzmanlık alanı şaşırtıcı bir biçimde bir araya gelmişti: "Osmanlı İmparatorluğu'nda Maden İşletmelerinin Tarihi Üzerine."

Anhegger, Balkanlar'da Osmanlı gerçeğiyle yüz yüze gelmiştir. Balkanistik çalışırken, bu bölgeyi altı yüz yıl idare eden Osmanlı gerçeğiyle ve Türk kültürüyle karşılaşmamak imkânsızdır. İlber Ortaylı Tarih ve Toplum'un yeni sayısında ikinci defa yayımlanan "İçimizden Biri" başlıklı Robert Anhegger portresinde, Türkçe'ye ve Türk kültürüne Balkanistik yoluyla giren araştırmacıların, bu alana Arapça ve Farsça'dan sonra yönelenlere göre daha gerçekçi olduklarını, yani oryantalistik kalıplardan ve kavramlar yumağından uzak durmayı başardıklarını söylüyor. Robert Anhegger gibi.

Savaş şartları ve ilgi duyduğu konular, Anhegger'i 1940'larda Türkiye'ye sürüklemişti. Özel Almanca derslerinden musahhihliğe ve redaktörlüğe kadar bir yığın iş yaparak ayakta kalmaya çalıştı. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı Bölümü'nde görev yaptı. Dostlar edindi. Bir yandan da yakın dostu Prof. Andreas Tietze'yle Türk dili, tarihi ve folkloru üzerine çalışmaya devam ediyordu. Aynı yıllarda Halil İnalcık'la birlikte, İlber Ortaylı'ya göre "Osmanlı tetkiklerinin temel eserlerinden biri" olan Kanunnâme-i Sultanî, ber-muceb-i Örfî Osmanî'nin gün ışığına çıkmasını sağladı.

1949 yılında, diğer Alman hocalarla birlikte üniversitedeki aktif görevinden ayrılan Anhegger, artık "Türkleşmiş" bir Almandı, dostları ve eşi tarafından akrabaları vardı; bunun için Türkiye'yi terk etmedi. Çeşitli kurumlarda görev yaptı. 1961'den itibaren yedi yıl boyunca İstanbul Goethe Enstitüsü'nü yönetti. İstanbul'daki ilk önemli sanat galerilerinden biri olan Maya Sanat Galerisi'ni o kurmuş ve öncü Türk ressamlarına açmıştı. Geniş bir sanat kültürüne sahipti.

İlber Hoca'nın sözünü ettiğimiz Anhegger portresindeki şu tespitleri çok önemlidir:
"[...] kimsenin el atmadığı bazı alanlarda öncü araştırmaları olan bir Türkologdur. Osmanlı İmparatorluğu içindeki halkların ayrı hücrelerde değil, iç içe yaşadıklarını görüp aralarındaki kültür alışverişini, ürünlerini bu açıdan tedkike yönelmiştir. Özellikle Türkçe konuşan Ortodokslar, yani Karamanlılar üzerindeki bazı bilgileri ona borçluyuz [...] Missailidis'in Temâşâ-i Dünya adlı eserini Vedat Günyol'la birlikte Lâtin harfleriyle yayımlamış ve bu eser ile Karamanlı ağzı üzerinde etraflı tetkiklerini özetlemiştir. Anhegger, Balkanlar ve Rumeli'deki Osmanlı mimarîsi ve geniş alandaki Türk kültürünün evreleri ve etkileşimi üzerinde de ilginç makaleler yazmıştır."

Son yıllarını yaşadığı Hollanda'da da Türk kültürü üzerindeki çalışmalarına aynı heyecanla devam eden Anhegger'in gençliğinde sosyalist olduğu anlaşılıyor. Türkiye'de bu kimliğini hiç ön plana çıkarmamakla beraber yakın çevresinde solcu aydınların ağırlıkta olduğu bir gerçektir. Keşke bütün sosyalist aydınlar bu "Türkleşmiş Alman"ı örnek alıp Türk kültürüne onun kadar hizmet edebilselerdi; o zaman başımız üstünde yerleri olurdu.
Robert Anhegger'i saygıyla anıyorum. Toprağı bol olsun.

b.ayvazoglu@zaman.com.tr

Hairdesigner
31-03-08, 05:36
Ronald Rigory Suny </B>
Tarihçi. Şikago Üniversitesi'nde ermeni asıllı siyasal bilimler profesörü. 1998 yılında İstanbul’a gelerek Koç Üniversitesi’nde ‘soykırım’ konulu konferans verdi. Prof. Suny, 1915 olaylarıyla ilgili Türk ve Ermeni tezleri hakkındaki bir soruya şöyle cevap veriyor; "Birinci Dünya Savaşı'nda insanlar öldürüldü, açlık vardı pek çok insan öldü ama Anadolu'da bu dönemde Ermeniler'le Türkler arasında bir iç savaş yoktu. Peki bu nerden çıktı? Bana göre, Ermeniler bu olayları sağlıklı bir şekilde analiz etmiyor. Onlara göre, Türkler Ermeniler'den nefret ederler; Türkler ırkçıdır, müslümandır ve müslümanlar da hıristiyanları öldürür. Son derece ilkel bir yaklaşım. Ermeni tarihçiler genellikle daha derin bir soruyu, 'Neden?' sorusunu sormuyorlar. Neden bu olaylar Osmanlı'nın çöküşünde ortaya çıkmıştır? Bazı siyaset bilimciler, aynı toprak için iki milletin çarpıştığını söylüyor. Katılmıyorum. Tıpkı Rumlar, Bulgarlar, Romenler, Sırplar gibi Ermeniler'de millet-i sadıka olarak kabul ediliyorlardı, imparatorluk içinde. 1912'de hem bir ermeni partisi hem de İttihat ve Terakki birlikte seçime gittiler. Ayrıca, 1914'e kadar Ermeniler’de askerlik yaptılar."

Kaynak:Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları İstanbul 2000

Hairdesigner
31-03-08, 05:36
Ronald Rigory Suny </B>
Tarihçi. Şikago Üniversitesi'nde ermeni asıllı siyasal bilimler profesörü. 1998 yılında İstanbul’a gelerek Koç Üniversitesi’nde ‘soykırım’ konulu konferans verdi. Prof. Suny, 1915 olaylarıyla ilgili Türk ve Ermeni tezleri hakkındaki bir soruya şöyle cevap veriyor; "Birinci Dünya Savaşı'nda insanlar öldürüldü, açlık vardı pek çok insan öldü ama Anadolu'da bu dönemde Ermeniler'le Türkler arasında bir iç savaş yoktu. Peki bu nerden çıktı? Bana göre, Ermeniler bu olayları sağlıklı bir şekilde analiz etmiyor. Onlara göre, Türkler Ermeniler'den nefret ederler; Türkler ırkçıdır, müslümandır ve müslümanlar da hıristiyanları öldürür. Son derece ilkel bir yaklaşım. Ermeni tarihçiler genellikle daha derin bir soruyu, 'Neden?' sorusunu sormuyorlar. Neden bu olaylar Osmanlı'nın çöküşünde ortaya çıkmıştır? Bazı siyaset bilimciler, aynı toprak için iki milletin çarpıştığını söylüyor. Katılmıyorum. Tıpkı Rumlar, Bulgarlar, Romenler, Sırplar gibi Ermeniler'de millet-i sadıka olarak kabul ediliyorlardı, imparatorluk içinde. 1912'de hem bir ermeni partisi hem de İttihat ve Terakki birlikte seçime gittiler. Ayrıca, 1914'e kadar Ermeniler’de askerlik yaptılar."

Kaynak:Ermeni Portreleri Hüdavendigar Onur Burak Yayınları İstanbul 2000

Hairdesigner
31-03-08, 05:37
Samiha Ayverdi ( 25.11.1905)- (22.03.1993) </B>
Sâmiha Ayverdi, 1905 Ramazan’ının Kadir Gecesi’ne rastlayan 25 Kasım günü, İstanbul Şehzadebaşı’nda dünyaya gelmiştir. Babası Piyade Kaymakamı (Yarbay) İsmail Hakkı Bey’dir. Ayverdi, babasına atfen, dedesinin soy kütüğünün Ramazanoğullar’ına kadar uzandığını nakleder. Annesi Fatma Meliha Hanım’ın ataları Kanuni’nin Budin seferinde şehit olmuş (1541) ve oraya defnedilmiş Gül Baba’ya kadar uzanır.Sâmiha Ayverdi, Kubbealtı Akademi’sinin kurucu üyesidir. Ayrıca, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul ve Yahya Kemal Enstitülerinde faal üyeliklerde bulunmuş, Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi’nin kurucu üyeliğini yapmıştır.

Ayverdi, hizmetlerinden dolayı, 1978’de Türkiye Millî Kültür Vakfı Armağanı ile taltif edilmiş; 1984’te kendisine, Millî Kültür Vakfı Tarafından Türk Millî Kültürüne Hizmet Şeref Armağanı takdim edilmiş, 1985’de Yeryüzünde Birkaç Adım isimli eseri münasebetiyle Boğaziçi Yayınları tarafından Boğaziçi Başarı Ödülü verilmiş; 26 Nisan 1986’da, Türk Edebiyat Vakfı tarafından Millî Sanata Hizmetlerinden ötürü bir plaket sunulmuştur.

Bunların yanısıra, Türk Edebiyat Dergisinin 127inci sayısında (1984), Sâmiha Ayverdi için özel bir bölüm ayrılmıştır. Yazı hayatının 50inci yılı dolayısıyla, Aydınlar Ocağı Genel Merkezi’nde 5 Mart 1988 tarihinde kendisine plaket verilmiş, aynı münasebetle Kubbealtı Akademi Mecmuası Ekim 1988 Sayısını kendisine ayırmıştır. Türk Edebiyatı Dergisinin Ekim 1988 tarihli 180inci sayısının bir bölümü de Sâmiha Ayverdi’nin 50inci Sanat yılına ayrılmıştır.

1988 yılında yayınlanan Hey Gidi Günler Hey isimli eseri üzerine, Türkiye Yazarlar Birliğince kendisine Yılın Dil Ödülü verilmiştir.

13 Mayıs 1990 tarihinde, Başbakanlık Aile Araştırma Kurumu, bir şükran beratı ile teşekkürlerini bildirmiştir.

1992 yılında Türkiye İlim ve Edebiyat Eserleri Sahipleri Meslek Birliğince (İLESAM), kendisine Üstün Hizmet Ödülü takdim edilmiştir.

Ayverdi son olarak, kurucu üyeliğini yaptığı Türk Kadınları Kültür Derneği İstanbul Şubesi tarafından, 28 Şubat 1992 günü Minnet ve Şükranlarının ifadesi olan bir plaket sunulmuştur.

Sâmiha Ayverdi, 22 Mart 1993 günü Hakk’ın rahmetine yürümüş cenaze namazı Ramazan Bayramı’nın ilk günü (24) Mart öğle namazından sonra Merkez Efendi camiinde kılınmış, Merkez Efendi Camii haziresinde medfun bulunan hocasını ayak ucu tarafındaki kabrine defnedilmiştir.

Ayverdi 88 senelik hayatında roman, hikâye, biyografik tetkik, deneme, kültür-medeniyet-içtimai-siyasi tarih, hatırat, seyahat notları, mensur şiir türlerinde otuzdan fazla kitaba imza atmış, birçok tebliğler ve konferanslar vermiş, birçok dergi ve mecmua’da yazıları yayınlanmış, ve birçok gazete, dergi, yıllık ve antolojide Onun hakkında yazılar yazılmış ve yazılarından alıntılar yapılmıştır.

(Bu yazı Sâmiha Ayverdi Bibliyografyası, İsmet Binark, kitabından kısaltılarak alınmıştır.)

Hairdesigner
31-03-08, 05:37
Semavi Eyice </B>
PROF. DR SEMAVİ EYİCE

1923 yılında İstanbul’da doğdu. Annesi ve babası Amasra’lıydı. Dedesi çocuklarını okutmak için İstanbul’a gelmiş, buraya yerleşmişti. Semavi Eyice ilk öğrenimini Kadıköy’deki Fransız okullarında yaptı, sonra Galatasaray Lisesi’ne geçerek oradan mezun oldu. Kararlıydı, Bizans ve Osmanlı sanatı okuyacaktı. II. Dünya savaşının en şiddetli günlerinde Almanya’ya gitti. 1944- 45 yıllarında Viyana ve Berlin Üniversitelerinde iki sömestre eğitim gördü. “Berlin Üniversitesinin üçte biri bombalanmıştı. Sanat tarihi dersi o şartlarda yapılıyordu. 1945 yılının ortalarında yurda dönerek İstanbul Üniversitesinde öğrenimine devam etti ve 1948’de Sanat Tarihi kürsüsünden “İstanbul Minareleri” teziyle mezun oldu. 1954’te Kâmran Yalgın hanımla evlendi. 1963 yılında Edebiyat Fakültesi’nde ayrı bir Bizans sanatı Tarihi kürsüsü kuruldu. Semavi Eyice “Zaviyeler” teziyle 1964’te profesörlüğe yükseldi. Yurt içinde ve dışında konferanslar verip, kongre ve toplantılarda bildiriler sundu. İlk yazısının yayınlandığı 1946 yılından günümüze gelinceye kadar, Türkçe ve yabancı dillerde olmak üzere 15 kadar kitap, 500 den fazla bilimsel makale ve araştırması basıldı. 80 yaşının üzerinde ve gözlerinden rahatsız olmasına rağmen hala çalışıyor. Konferanslara katılıyor, yayınları takip ediyor, öğrencilere yardım ediyor. Prof. Dr. Yıldız Demiriz ‘kimse onun kadar iyi bilemez İstanbul’u’ diyor. Öğrencilerinden Dr. Feridun Özgümüş de ‘O, gerçek bir profesör’ diye tanımlıyor Eyice’yi. Onun eserleri hakkında bir bibliyografya hazırlayan Prof. Dr Mahmut Şakiroğlu ise ‘bugün bile aynı enerjiyle çalışıyor, beni sık sık arıyor, yeni çıkan yayınları soruyor, bu yaşında dahi ondan eser bekleyebiliriz’ diyor.

Hairdesigner
31-03-08, 05:37
Sermet Muhtar Alus ( 1887)- (21.05.1952) </B>
Tarihçi, gazeteci ve yazardır. 1887 yılında İstanbul'da doğdu. Askeri Müze Müdürü Ahmet Muhtar Paşa'nın oğludur. Özel öğrenim gördü. Son sınıf sınavına girdiği Galatasaray Lisesinden 1906 yılında, Hukuk Fakültesinden 1910 yılında mezun oldu. 1908 yılında öğrenci iken Elüfürük adlı mizah gazetesini yayınladı. 1908-1909 yılları arasında Davul, diğer yıllarda Akbaba ve Amcabey mizah dergilerinde yazı ve karikatürleri yayınlandı. Tarihi eserlerinden başka 21 adet tiyatro ve roman türünde eseri basıldı. 21 Mayıs 1952 tarihinde 65 yaşında iken İstanbul'da vefat etti. Fransızca ve Almanca biliyordu.

ESERLERİ

Askeri Müze Rehberi, Aya İrini’nin ve Askeri Müzenin Tarihçesi, Yeniçeriler ve Eski Türk Ordusu, Yeniçeri Kıyafetleri, İstanbul’u Tanıyalım, Kıcırcık Paşa (roman), Türkçe-Fransızca Yeni Lügat, Helal Mal (adapte tiyatro), Pembe Maşlahlı Kadın (roman), Eski Çapkın Anlatıyor (roman).

Masal Olanlar
Sermet Muhtar Alus
İletişim Yayınevi / İstanbul Dizisi

1932 yılında Akşam gazetesinde yayımlanan bu yazılarda Sermet Muhtar Alus, "masal olanlar" diyerek bir zamanların gündelik hayatını, o günleri yaşamış olanların ağzından yazıyor. Kitapta masal olmayan ne yok ki... Mektebe başlangıç, düğünler, kına geceleri, doğumlar, hamama gidiş, eğlenceler, meyhaneler, Odeon'daki maskeli balo, bayram yerleri, meczuplar, mirasyediler, mahalle baskınları, seyir yerleri, kayık yarışları, ziyafetler... Alus'un "Masal Olanlar"ını, Münif Fehim ile Salih Erimez'in karikatürleri ve döneme ait fotoğraflarla zenginleştirerek sunuyoruz.

Hairdesigner
31-03-08, 05:38
Sertaç Kayserilioğlu </B>
R. Sertaç Kayserilioğlu, 10 Mayıs 1948 doğumlu. Kadıköy Kızıltoprak İlkokulu’nda başlayan tahsil hayatı, Bartın Ortaokulu, Kadıköy Marmara Koleji devamı ile İstanbul Diş Hekimliği Fakültesi mezuniyeti ve Patolojik Anatomi Kürsüsü Öğretim Üyeliği görevi ile sürmüş. 1980 senesinden itibaren koleksiyonerlik ve araştırmacılığa başlamış, 1990 senesinde de yayın hayatına girmiş. Halen serbest dişhekimi ve araştırmacı.

“Eski İstanbul Kartpostalları, Fotoğrafları”, “Osmanlı Mühürleri”, “Eski İstanbul Sokak Tabelaları”, “Osmanlı Bayram Kutlama Kartları”, “Yeni yıl Kartpostalları”, “Sinemanın 100. Yılı”, “Eski İstanbul’da Ramazanlar”, “İstanbul’un Eski Kışları”, “Osmanlıdan Günümüze Eğitim Araç ve Gereçleri”, “ Cumhuriyetin 10. Yıl Kutlamaları “, “Bahar ve İstanbul”, “Eski İstanbul’da Mesire Yerleri”, “İstanbul’da İlk Kent Dokusu”, “İstanbul’da İlk Aydınlanma”, “Osmanlı Döneminde Ulaşım”, “İstanbul ve Vapurları”, “İETT Tarihçesi”, “Tünelimizin 120. Yılı”, “Haydarpaşa ve Karatrenler”, “İstanbul’da İlk Araba Sevdası”, “O Unutamadığımız Oyuncaklarımız”, “Fenerbahçe Spor Kulübü Tarihi “, “Eski İstanbul’da Tramvaylar”, “İzmir Tramvayları”, “İstanbul’dan Geçen İlk Otomobiller”, “Eski Köşkler “, “Eski İstanbul Takıları”, “I. Dünya Savaşı Osmanlı Cepheleri”, “ İşgal Dönemi İstanbul’u “, “Osmanlı Sansür Damgaları”, “Osmanlı Padişah Fermanları”, vs... konulu kişisel ve karma sergileri olmuş, 300’ü aşkın sayıda makaleleri yayınlanmış.

Kadıköy 2000, Yol Kültürü, En Attendant/Beklerken, Dentatlon, GazeteKadıköy, Dergi, Bakış, Tombak, Open, Collection, Kadıköy Life, İstanbul Ansiklopedisi, Finans Dünyası, Toplumsal Tarih, İstanbul Dergisi, Sky Life, Tempo, Fenerbahçe S.K., İstanbul Life, vs... dergilerinin yazarlar gurubu ve yayın kurullarında yer almış.

Kadıköy ve İstanbul Filateli Dernekleri, Kadıköy Kültür ve Sanat Derneği, İstanbul Ephemera Derneği, Boğaziçi Musiki Vakfı, Fenerbahçe Spor Kulübü, The Oriantel Philatelic Ass.of London, KASDAV Feneryolu Gönüllüleri, Doğa ile Barış Çevre Derneği, Collection Kültür-Araştırma-Yayın Kulübü, vs... kurucu ve üyeliklerinde bulunmuş. “Türkiye Yazarlar Birliği” üyesi.

“BBC Television Channel 4” tarafından hazırlanan “First World War / 1. Dünya Savaşı Belgeseli”nde dokümanları ve araştırmaları ile yer almış. “1. Dünya Savaşı Osmanlı Sansürleri” ile filateli alanında, yurt içi ve yurt dışında çeşitli kez “Jüri TebrikIeri ve Altın Madalya” ödülleri kazanmış.

Yayınlanmış eserleri : “İETT Tarihçesi”, “Dersaadet’ten İstanbul’a Tramvay 1.cilt (Atlı Tramvaylar)” , “Dersaadet’ten İstanbul’a Tramvay 2.cilt (Elektrikli Tramvaylar)”, “Osmanlı’dan Günümüze Aydınlanmanın Tarihçesi 1, 2, 3 cilt ”, “Sultanların Suyu; Hamidiye”, “Bir İstanbul Klasiği”, “ İstanbul Yazıları ”, “Çıktık Açık Alınla”. Halen ; “İlk Sen Vardın Kadıköy’üm ” ve “Fenerbahçe Spor Kulübü 100 Yıllık Tarihi” isimli eserleri yayına hazırlanmakta.

Eserleri :
İETT Tarihçesi : 1. Baskı / Mayıs 1994
Dersaadet’ten İstanbul’a Tramvay 1. Cilt ; Atlı Tramvaylar
(1.Baskı/Mayıs1998 - 2.Baskı/Haz.2003)
Dersaadet’ten İstanbul’a Tramvay 2. Cilt ; Elektrikli Tramvaylar
(1.Baskı/Ekim1999 - 2.Baskı/Haz.2003)
Osmanlı’dan Günümüze Aydınlanmanın Tarihçesi 1. Cilt ; Havagazı ile Aydınlanma (1.Baskı/Nisan1999)
Osmanlı’dan Günümüze Aydınlanmanın Tarihçesi 2. Cilt ; Elektrik ile Aydınlanma
(1.Baskı/Nisan 1999)
Osmanlı’dan Günümüze Aydınlanmanın Tarihçesi 3. Cilt ; Osmanlı’da Aydınlanma
(1.Baskı/Nisan 1999)
Sultanların Suyu ; Hamidiye .
Bir İstanbul Klasiği : 1. Baskı /13 Aralık 2001
İstanbul Şiirleri-Yazıları (Karma) : 1. Baskı / Mart 2004
Çıktık Açık Alınla : 1. Baskı /29 Ekim 2004
“İlk Sen Vardın Kadıköy’üm, Fenerbahçe Spor Kulübü 100 Yıllık Tarihi” isimli eseri yayına hazırlanmakta.

Makaleleri :
Tuğralı Buyruk “Fermanlar” : Collection/Nisan 2002, Skylife /Haziran 1999, Tombak/ 1997-Haziran
İdman Şenliklerinden 19 Mayıs Kutlamalarına : Sabah Gazetesi /18.05.2003
Kağıt Arkeologluğu : Aktüel/15.05.1996
Taksimden İnsan Manzaraları : Tempo/06.07.2000, Dergi/Eylül 2000
Bayram Kartlarındaki Tarih : Hürriyet Gazetesi / 7 Nisan 1998
Tarihi Tebrik Kartları : Milliyet-Gazete Pazar/28 Aralık 1997
Unutulan Bayram Kartları : Radikal/30 Ocak 1998
Eski Kartlardan Yeni Yıl Mesajları : Sabah Gazetesi /29.12.2002
Geçmişin Tanıkları “Reklamlar” : Toplumsal Tarih/ Mayıs 2004
Sevgililer Günü : İstanbul Life/Şubat 2001,
Yeni Yılınız Kutlu Olsun : Skylife /Ocak 1999
Geçmiş Bayramlar : Radikal/Mart 1999
Yok Başka Yerin…Kalamış’tan : İstanbul-T.T.Vakfı/Temmuz 1999
Kadıköyümden Anılarda Kalanlar : Tempo/23.03.2000
Geçmişten Günümüze Kadınlarımız : Tempo/22.06.2000
İydiniz Kutlu Olsun : Tempo/16.03.2000
İstanbulun Seyyar Satıcıları: Tempo/ 11.05.2000
İstanbulda Baharlar : Tempo/30.03.2000
İdman Bayramınız Kutlu Olsun: Tempo/18.05.2000
Geçmişten Günümüze Mutlu Son (Evlilikler) : Tempo/20.4.2000
Ve Şimdi de Reklamlar : Tempo/06.04.2000, Dergi/ Eylül 2001
Beyoğlu “Bey Oğlu” Gibiydi: İstanbul Life/Nisan 2001
Tünelden Metroya : İstanbul Life/Eylül 2001
İstanbul’dan Geçen İlk Otomobiller : İstanbul Life/Kasım 2000, İsfalt Yol Kültür/Kasım 2000
İstanbul’dan Geçen İlk Otomobiller : Dergi/Mayıs 2001, Gazete Kadıköy/23 Şubat 2001
Bir Başkaydı Kadıköy’de Baharlar : İstanbul Life/Mayıs 2001
İstanbul’da Eski Ramazanlar : İstanbul Life/Aralık 2000
O Çocukluk Yılbaşılarım : İstanbul Life/Ocak 2001
Bir Keyifti İstanbul Vapurları : İstanbul Life/Ağustos 2001
İstanbul Plajlar Beldesiyken : İstanbul Life/Temmuz 2001, Collection/Temmuz 2002
Kara Yolculuk : Tempo/25 Mayıs 2000
İstanbul’un Eski Sesleri : İstanbul Life/Ekim 2001
Sevda Kartpostalları : Collection/Nisan 2004
Aşk ; Bu Dünyadaki Tek Gerçek : Open /Ocak 2004
Karanlıklar Prensine Yolculuk : Collection/ Temmuz 2004…..
İşgalden Cumhuriyete İstanbul : İstanbul Life/Ekim 2000
Hoş Geldin Yeni Yıl : En Attandant -Beklerken/Ocak 2000
Eski Kartpostallarda Yeni Yıllar : Finans Dünyası/ Aralık 2003
Eski Kartpostallarda Yeni Yıllar : Collection/Ocak 2003
Mevsimlerin Dili : En Attandant-Beklerken/Kasım 2000
Kartpostallarda Beyaz Güzellik “Kış ve İstanbul”: Collection/Ocak 2005
Eski İstanbul Sokak Tabelaları : Tombak/1997-12, Collection/Nisan 2003, Finans Dünyası/ Mart 2003
Osmanlı İmparatorluğunda Posta Sansürleri 1-2 : Türk Pulculuğu / Mayıs 1993
1. Dünya Harbi Posta Sansürleri 1 - 2 : Pul Kültürü/ Mayıs 1996, Eylül 1996
İzmir Tramvayları : Collection/Temmuz 2003
Haydarpaşa’dan İyi Yolculuklarla : Collection/ Ekim 2003
İşgal Kartları Koleksiyonu : Collection/Ekim 2004
Beyoğlu “Bey Oğlu” Gibiydi : Finans Dünyası/ Kasım 2002
19 Mayıs ile Gelmiş Gelecek : Finans Dünyası/ Mayıs 2003
Gelecekteki İstanbul : Finans Dünyası/ Aralık 2002
Eski Köşklere Saygı : Finans Dünyası/Ocak 2003, Dergi/Temmuz 2002, Gazete Kadıköy/2 Mart 2001
İstanbul’un Son Sayfiyeleri; Adalar : Finans Dünyası/ Haziran 2003
Şen Gönüller Yatağı ; Boğaziçi : Finans Dünyası/Eylül 2003, Dergi/Mayıs 2003,
Ve de Mevsim Bahardı İstanbul’da : Finans Dünyası/ Nisan 2003
Ve de Mevsim Sonbahardı İstanbul’da : Finans Dünyası/ Ekim 2003
Ve de Mevsim Plajdı İstanbul’da : Finans Dünyası/ Temmuz 2003, İstanbul-T.T.Vakfı/ Temmuz 2004
Elveda Sevgili Yolcularım ; Finans Dünyası/ Kasım 2003
Karanlıkların Sessiz Şahitleri; Eski Sinema Biletleri : Collection/ Ocak 2004
Koleksiyonlar Hayatın İçinde Olmalı : Finans Dünyası/ Mayıs 2002
Bizim Şato : Koşan Adam/ Kasım 2002
Geçmişin İzinde : House Beautiful/ Mayıs 2002
İstanbulda İlk Kent Dokusu : İsfalt Yol Kültür/Ocak 1999
İstanbul’da Araba Sevdasının Öncüleri : İsfalt Yol Kültür/!998- Temmuz
Yeraltı Taşımacılığı ; Tünel : İsfalt Yol Kültür/!998-Ekim
İçinden Tramvay Geçen Şehir : Türsab/Eylül 2002
Tramvay ve Biletlerinin Hikayesi : İsfalt Yol Kültür/1998-1
İstanbul’dan Eski İlanlar : Etoİst/2002-2
İstanbul’da İlk Aydınlanmanın Öyküsü 1: Etoİst/2002-3
İstanbul’da İlk Aydınlanmanın Öyküsü 2: Etoİst/2002- 4
İstanbul’da İlk Aydınlanmanın Öyküsü 3: Etoİst/ 2003- 5
İstanbul’da İlk Aydınlanmanın Öyküsü 4: Etoİst/ 2003- 6
İstanbul’da İlk Aydınlanmanın Öyküsü 5: Etoİst/ 2004- 7
İstanbul’da İlk Aydınlanmanın Öyküsü 6: Etoİst/ 2004- 8
İstanbul’da İlk Aydınlanmanın Öyküsü 8: Etoİst/ 2004- 9
İstanbul’da İlk Aydınlanmanın Öyküsü 9: Etoİst/ 2005- 10
Geçmişin Tanıkları : Dergi/Mayıs 2004
Kadıköy’ümün Lapa Lapa Kışları : Bakış/Ocak 2001
Kadıköy’ümde Baharlar : Bakış/Mayıs 2001
Eski İstanbul’un Nöbetçi Tabipleri : Asklepios/2004-2
Eski İstanbul’un Seyyar Dişçileri : Dental/Aralık/2002
İlk Seyyar Dişçilerden Günümüz Diş Hekimlerine : Dental/Kasım 2003
Diş İmal ve Tedavihanesi,1920 : Dergi/ Mart 2004
Sararmış Belgelerde Dişçiler : Dergi/ Temmuz 2004
Fenerbahçesi : FB. Spor Kulübü Resmi Dergisi/Nisan 2004
Bir Başkaydı Fenerbahçesinde Baharlar : FB. Spor Kulübü Resmi Dergisi/Mayıs 2004
Ve de Mevsim Plajdı İstanbul’da : FB. Spor Kulübü Resmi Dergisi/Ağustos 2004
Fenerbahçesi’nde Teodora Sarayı : FB. Spor Kulübü Resmi Dergisi /Mart 2004
Chalkedonia Körler Ülkesinden Fenerbahçesi’ne : FB. Spor Kulübü Resmi Dergisi /Temmuz 2004
Fenerbahçe Tren İstasyonu : FB. Spor Kulübü Resmi Dergisi /Ocak 2004
Bir Keyifti Maç Vapurları : FB. Spor Kulübü Resmi Dergisi /Eylül 2004
O En Güzel Yıldan “1907” : FB. Spor Kulübü Resmi Dergisi /Aralık 2003
Terketmedi Sevdan Beni : FB. Spor Kulübü Resmi Dergisi /Şubat 2004
Fenerbahçe Stadyumunda Cumhuriyet Kutlamaları : FB. Spor Kulübü Resmi Dergisi/Ekim 2004
Şampiyonluk Kadıköy’e Bir Başka Yakışır : FB. Spor Kulübü Resmi Dergisi /Haziran 2004
Fenerbahçe Spor Müzesine Doğru : FB. Spor Kulübü Resmi Dergisi /Haziran/2003
Avrupa Ortak Futbol Müzesi : FB. Spor Kulübü Resmi Dergisi /Ocak 2005
İlk Sen Vardın Fenerbahçe’m: FB. Spor Kulübü Resmi Dergisi/Mayıs 2005
Kadıköy Futbol Kulübü’nden, FB. Spor Kulübü’ne : FB. Spor Kulübü Resmi Dergisi/ Şubat 2003
Işıksız “Fener”, Çiçeksiz “Bahçe” : FB. Spor Kulübü Resmi Dergisi /Mart 2003
Kuvai Milliye Ruhu : FB. Spor Kulübü Resmi Dergisi /Nisan 2003
Atatürk ve Fenerbahçe’si : FB. Spor Kulübü Resmi Dergisi /Mayıs 2003
Fenerbahçe Spor Kulübü Kuruluş Tarihçesi 1-2-3 : Gazete Kadıköy/ 8,15,22 Haz.2001
Fenerbahçesi’ne Giden Hat Boyu 1-2 : Gazete Kadıköy/30 Mayıs,6 Haz.2003
Bizim Şato : FB. Koşan Adam Dergisi/ Mayıs 2003
1907 Senesi Kartpostalları : FB Koşan Adam/Aralık 2003
Hatıralarda Fenerbahçe : Bakış/Mayıs 2001
Körler Ülkesi “Kadıköy” : Gazete Kadıköy / 2 Şubat 2001
Bir İstanbul Yorgunu “Galata” : Dergi/ Ocak 2003
Önce Bir Tutkudur Adalar… : Dergi/ Temmuz 2003
Kutlama Kartları : Tombak/ 1996-11
İstanbul’da Asar-ı Umran : İETT Haber/Ocak 1999
Dersaadet Tramvay Şirketinden Bugüne : İETT Haber/Ekim 1998
Eski İstanbulda Toplu Taşıma Ücretleri : İETT Haber/Nisan 1999
Kadıköy’ümün O Eski Sinemaları : Gazete Kadıköy/18 Mayıs 2001
Geldikleri Gibi Gittiler : Gazete Kadıköy/5 Ekim 2001
1936 Mayıs Mühürdar’ında : Kent 2000/ Nisan 1996, Gazete Kadıköy/30 Mart 2001
Sana Bir Haller Olmuş İstanbul’um : Kent 2000/ Mayıs 1996
Sana Bir Haller Olmuş Kadıköy’üm : Gazete Kadıköy/16 Şubat 2001
Fotoğraflar Sararsa da : Kent 2000/ Şubat 1996
Adalar : Gazete Kadıköy/4 Temmuz 2003
Kalamış Hatıraları : Gazete Kadıköy/23 Şubat 2001
Sevgililer Gününüz Kutlu Olsun : Dergi/Ocak 2001, Gazete Kadıköy/9 Şubat 2001,15 Şubat 2002
Çocukluğumun Karlı Yılbaşıları : Dergi/Kasım 2000, Gazete Kadıköy/5 Ocak 2001, Bartın Gazetesi/31 Kasım 2004
Kadıköy’ümde Baharlar Bir Başkaydı : Gazete Kadıköy/23 Mart 2001,15 Mart 2002
Haydarpaşa’dan Karatrenler Kalkardı: Gazete Kadıköy/6 Nisan 2001, 3 Mayıs 2002
O Gün 23 Nisandı : Gazete Kadıköy/20 Nisan 2001
Kadıköy’de 23 Nisan Kutlamaları : Gazete Kadıköy/27 Nisan 2001
Kadıköy’ümden Eski Sesler 1-2 : Gazete Kadıköy/4 Mayıs 2001,11 Mayıs 2001
Bir Keyifti Kadıköy’ümün Vapurları : Gazete Kadıköy/16 Mart 2001, 29 Mart 2002, 5 Nisan 2002
Kadıköy Plajlar Beldesiyken : Gazete Kadıköy/29 Haz. 2001
Kadıköy’ümde Tramvaylar : Gazete Kadıköy/13 Nisan 2001
Elveda Sevgili Yolcularım : Gazete Kadıköy/26 Ekim 2001
Kadıköy’de Mevsim Sonbahardı : Gazete Kadıköy/9 Kasım 2001
İşte Mevsim Sonbahar : Gazete Kadıköy/10 Ekim 2003
Kadıköyü Beğenmek : Gazete Kadıköy/6 Temmuz 2001
İstanbul’da Eski Ramazanlar 1-2 : Gazete Kadıköy/23 Kasım 2001, 30 Kasım 2001
Bir Başkaydı O Bayramlar : Gazete Kadıköy/14 Aralık 2001
O Çocukluğumun Karlı Kış Günleri : Dergi/Ocak 2002, Gazete Kadıköy/21 Aralık 2001
Eski Kartpostallarla Mutlu Yıllara 1-2-3-4 : Gazete Kadıköy/28 Aralık 2001, 4,11,18 Ocak 2002
Bir Başkaydı O Bayramlar : Gazete Kadıköy/22 Şubat 2002
Bir Başkaydı O İdman Bayramları : Gazete Kadıköy/11 Mayıs 2002
Kadıköy’ümden Eski İlanlar 1-2-3 -4 : Gazete Kadıköy/1 Haz.,13 Tem.,20 Tem., 7 Aralık 2001
Ey Şehir Sen Yoksun : Dergi/Temmuz 2000
Karanlıklar Prensine Yolculuk : Dergi/ Kasım 2001
Bir Başkaydı İstanbul’umun O Baharları : Dergi/Mart 2002
Haydarpaşa’dan İyi Yolculuklara : Kadıköy Life/Ocak 2005
Kadıköy’ümü Sevmek : FB. Spor Kulübü Resmi Dergisi/Şubat 2005
Gece ve İstanbul : Koleksiyon Dergisi. Sayı 19, Nisan/ Mayıs 2005
Ve de Mevsim Sonbahardı : Lacivert Dergisi. Sayı 2, Kasım/ Aralık 2005
Eski Bayram Kutlamaları: Kadıköy Life. Sayı 6, Kasım/Aralık 2005
Fenerbahçesiz Bir Kadıköy Düşünülemez : Guide. 2005/2006
Nerede O Denizin İyot Kokusu?: Sea Life. Ocak/ 2006
Kartpostallarda Yeni Yıllar: VIP Magazine. Sayı 100, Ocak/ 2006
İlk Seni Sevdim Fenerbahçe’m: FB. Spor Kulübü Resmi Dergisi/Şubat 2006
Taksimden İnsan Manzaraları: Koleksiyon Dergisi. Sayı 28, Ocak/Şubat 2006

x

rsertack@mynet.com

Hairdesigner
31-03-08, 05:38
Süleyman Bağlan </B>
1947'de Samsun'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Şarkiyat-Türkiyat ve Tarih bölümlerinde okudu. Rumeli üzerine doktora çalışması yaptı. Kültür tarihçisi Süleyman Zeki Bağlan; İstanbul'daki tarihi yapılar uzmanı. Özellikle Boğazdaki saraylar, hisarlar, camiler, yalılar, köşkler, konaklar, ağaçlar, burunlar, mesire yerleri, semt isimleri ve daha birçok konuda engin bilgi birikimi ve eşsiz anlatımıyla Boğaz turlarının vazgeçilmez rehberidir. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kentsel Dönüşüm projesınde tarih danışmanlığı yapmaktadır. Kültür çevrelerinde 0smanlı`ya ve İstanbul'a hayranlığı ile ünlenen tarih hocasının Hırka-i Şerif Semt Tarihi, Yakın Tarih ve istanbul üzerine ceşitli makalaleri yayınlanmıştır.

Hairdesigner
31-03-08, 05:39
Şahin Uçar ( 1949) </B>
Prof. Dr. Şahin Uçar

Doğum Yeri, Tarihi : Acıyurt, Sivas 1949

Doktora Tezi: “640-750 tarihleri arasında Araplar’ın Anadolu Seferleri”
(“Anadolu’da İslam-Bizans Mücadelesi” adıyla yayınlanmıştır.) 1982

Üniversite Mezuniyeti: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Umumi Türk Tarihi 1972

Özel Eğitim: Ord. Prof. Dr. Süheyl Ünver, Kemal Batanay, Münir Nureddin Selçuk, Hâmid Aytaç gibi Türkiye’nin tanınmış üstatları nezâretinde Klasik Türk Mûsikisi ve Hat-Tezhib sanatları 1968-1972

Orta Öğretim: Kızılırmak İlkokulu, Atatürk Ortaokulu, 4 Eylül Kongre Lisesi

Öğretim ve Kariyer Tecrübesi:
Sofya Yüksek İslam Enstitüsü Rektör Yardımcısı, Bulgaristan 2003
İslâm Araştırmaları Merkezi ve İslam Ansiklopedisi Başkanı, İstanbul 2001
Mütevelli Heyet Başkanı Danışmanı, H. A. Yesevi Türk-Kazak Üniversitesi 1999
Tarih Bölümü Başkanı, H. A. Yesevi Türk-Kazak Üniversitesi, Türkistan 1999
Rektör Yardımcısı, Niğde Üniversitesi 1995
Sosyal Bilimler Enstitüsü Müdürü, Niğde Üniversitesi 1994
Profesör: Eğitim Fakültesi, Niğde Üniversitesi, Nığde 1993
Doçent: Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, Selçuk Üniversitesi. Konya 1988
Yardımcı Doçent: Selçuk Üniversitesi, Konya 1983
Doktora: Edebiyat Fakültesi,Tarih Bölümü, Atatürk Üniversitesi 1977
Paleografya ve Epigrafya Uzmanı: Edebiyat Fakültesi, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü, Atatürk Üniversitesi, Erzurum 1976
Sanat Tarihi Öğretmeni: Öğretmen Okulu, Sivas 1975
Müzik Öğretmeni: 4 Eylül Lisesi, Sivas 1974
Sosyal Bilgiler Öğretmeni: 4 Eylül Ortaokulu, Sivas 1973
Müzik Öğretmeni: Yeni Levent Lisesi, İstanbul 1972

Basılmış Kitapları:
Şeyda Divanı (Klasik Osmanlı tarzında şiirler) Sivas, 1980, İkinci Baskı, Niğde,1987
1980
“Patterns and Trends in History” (Tarih Felsefesi hakkında İngilizce Makale, Selçuk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, Sayı: 3, Sayfa: 157-194), Konya
1986
Anadolu’da İslam–Bizans Mücadelesi, İşaret yy., İstanbul
1990
Tarih Felsefesi Açısından İslamda Mülk ve Hilafet, Konya, 1992.Türkiye Yazarlar Birliği’nden “Yılın Fikir Adamı” ödülü almıştır. İkinci Baskı, İz Yy., İstanbul 19921996
Tarih Felsefesi Yazıları, Vadi Yayıncılık, Ankara
1994
Varlığın Mâna ve Mazmûnu, İz yy., İstanbul, Türkiye Yazarlar Birliği’nden bu eserle ikinci defa “Yılın Fikir Adamı” ödülü almıştır
1995
Malihülya, (Modern Türkçe Şiirler) Ötüken yy., İstanbul
1997
Tarih Felsefesi Meseleleri, Nehir yy., İstanbul
1997
İnsanın Yeryüzü Macerası, Gelenek yy., İstanbul 2003
1989’da Ankara Valisi himayesinde İl Kültür Sergi salonunda “hat ve tezyinat” sergisi açmıştır ve Klasik Osmanlı Tarzındaki bazı besteleri de TRT Denetleme Kurulu’ndan geçerek TRT Repertuarı’na girmiştir.
Yabancı Dil: İngilizce, Arapça, Farsça, Latince.

Hairdesigner
31-03-08, 05:39
Şükri-i Bitlisi . </B>
Şükri-i Bitlisi, İdris-i Bitlisi’den sonra Bitlis’in yetiştirdiği ikinci önemli şair, tarihçi ve devlet adamıdır. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Ancak, 16. yüzyılın ilk yarısında yaşadığını bazı kaynaklardan öğrenmekteyiz. Bitlis’in yerli beylerinden olup, her sahada kendisini yetiştirmesini bilmiştir. Pek çok yer gezmiş, Arapça, Türkçe, Farsça, Kürtçe, Ermenice ve Hindçe olmak üzere altı dil bilmektedir.

Kaynaklarda kendisinden Mevlâna Şükri, Mevlâna Aşık gibi isimlerle de bahsedilen Şükri-i Bitlisi, tahsili daha sonra kendi ismiyle anılan Bitlis’teki Şükriye Medresesinde yapmıştır. Şuarâ Tezkiresinde Şükri-i’nin ümerâdan olduğu belirtilmektedir. Türkçe’de Bey kelimesiyle karşılanan Emirlik rütbesi, Şükri-i Bitlisi’ye Osmanlı Devleti tarafından verilmiş değildir. Şükri-i, yaşadığı devirde belirli bir bölgede yaşayan, her hangi bir aşiretin beyidir. Bu unvan, bugünkü aşiret reisliği ile aynı manadadır Şükri-i Bitlisi, Yavuz Sultan Selim’in 1512 yılında tahta geçmesiyle İstanbul’a gelmiş ve padişaha bir kaside takdim etmiştir. Bu takdimden sonra onun özel meclisine girmiştir. Şükri-i Bitlisi’nin bu kasideyi takdimine karşılık olarak ayrıca padişah tarafından, Diyarbakır taraflarında belli bir toprak parçasıyla ödüllendirilmiştir. Türk ile Türki, Kürd ile Kürdem, Evde koyuni, yabanda kurdam. Sözü ile Anadolu’nun birliği için ne güzel buyurmuştur.

Şükri-i Bitlisi, Yavuz Sultan Selim ile İran, Kanuni Sultan Süleyman ile de Belgrad ve Rodos seferlerine katılmıştır. Şairin ölüm tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Prof. Dr. Ahmet Uğur’un, “Şair Kanuni Devri'nin başlarında vefat etmiştir” demesiyle birlikte, eserini Kanuni’ye 1530 yılında takdim ettiğine göre, bu tarihten kısa bir süre sonra vefat etmiş olmalıdır. Şükri-i Bitlisi’nin; Manzum Yemen Tarihi’nin Yazarı Molla Şihabi isimli bir oğlu vardır. İslâm-i ilimlerin tamamını bilmekte olup Kadılık, Müftülük ve Müderrislik (Üniversite Hocası) gibi resmi vazifeler yapmıştır. Kendisi devrin en büyük Hatip ve Vaizleri arasında sayılmıştır. Sporla ilgilenmiş; Murat Nehrini baştan başa geçecek kadar iyi yüzme bildiği, iyi ata bindiği, ok atmakta hünerli olduğu, tambur çaldığı ve iyi bir avcı olduğu anlatılmaktadır.

En büyük eseri Selim-Name’dir. Selim-Namenin tarihi yönü yanında bir başka özelliği de; eserin bütün Türklerin faydalanması için Azeri ve Çağatay Türkçesi'yle yazılmasıdır. Şükri-i Bitlisi tarafından yazılan Selim-Name, bazı kaynaklarda Fütûhâtü’s-Selimiyye veya Fütûhâtü’s-Selim Han olarak da isimlendirilmektedir.

Hairdesigner
31-03-08, 05:39
Tonyukuk . </B>
Tonyukuk, adı bilinen ilk Türk yazar, tarihçi ve büyük devlet adamı. Milattan sonra 8. asırda Göktürkler devrinde yaşamış İlk defa Türk adını taşıyan Türk devletidir. Göktürkler, Türklerin atlı uygarlık ya da bozkır uygarlığından yerleşik uygarlığa geçiş döneminde, Türk boylarının başına geçerek hüküm süren bir hakan sülâlesidir (552-745). Kurdukları devlete de Göktürk Devleti denir.

GöktürklerAsya Büyük Hun İmparatorluğu'ndan sonra, her bakımdan temsil ettiği Türk kültürü itibariyle ikinci "süper" Türk imparatorluğu niteliğinde olan Gök-Türk hakanlığı, "Türk" sözünü ilk defa resmî devlet adı
...Detaylı bilgi için linke tıklayınız.İlteriş Kağan (Kutluk), Kapagan Kağan, Bögü Han ile Bilge Kağana baş vezirlik yapmış, bazı savaşlarda başkomutan olarak vazife görmüştür.

Kendi adına dikilen abideye yazdırdıklarından anlaşıldığına göre; Çin’de doğmuş, Çin esaretinden İlteriş (Kutluk ) Kağanla birlikte kurtularak Türklerin Çin esaretinden kurtuluş savaşını idare etmiş, gençlik yıllarında ataklık ve cesaretiyle, yaşlılığında da tecrübe ve bilgisi ile devletine hizmet vermiştir. Damadı Bilge Kağanın Türk milletini yerleştirmek ve Budist tapınakları açmak gibi fikirlerini reddetmiştir. Bu sebeple milleti her an at sırtında harbe hazır tutmuş ve Türklüğün İslamiyete girmesine zemin hazırlamıştır. Politikayı iyi bilen, halk ruhunu derinlemesine kavramış olan bu meşhur Göktürk vezirinin kendi adına M.S. 720-725 yıllarında dikilen kitabesi, Moğolistan’ın Bayın Çoktu mevkiindedir.

Sade ve sanatsız bir dille yazılan bu kitabede; Çin esaretinin çilesinden, Çinlilerin hile ve zulümlerinden bahsedilerek halka öğütler verilir. Bazı bölümlerde de kendi hayatından bahisler vardır.

Bilge Tonyukuk kitabesinden:

“Tanrı yarlıgadığı için Türk milleti içinde silahlı düşmanı gezdirmedim. Damgalı atı koşturmadım. İlteriş Kağan çalışmasaydı ona uyarak ben kendim çalışmasaydım, il de millet de yok olacaktı. Çalıştığı, çalıştığım için il, il oldu. Millet de millet oldu. Kendim artık kocadım... Şimdi Türk Bilge Kağan, Türk müstakil milletini, Oğuz milletini iyi idare ederek tahtında oturuyor."
xxxxxxx


Vizier Tonyukuk
He is the first known Turkish writer and historian. He worked as a counselor for Kutlug Khan, the founder of Gokturk State as well as Kapagan Khan and Bilge Khan, and conducted the post of their council chairman.

It is understood from the epitaphs he erected in his name, that he was born in times when Gokturks were under captivity by Juan Juan State. He escaped captivity together with Kutlug Khan and took part in establishment of Goktur State.

He not only served as vizier to Bilge Khan but also married his daughter to him and became his father-in-law. Since he was a good strategist and tactician, western Turkologists call him as the "Bismarc of Turks".

Tonyukuk talks about himself as follows in his epitaph:
"Since God vouchsafed, I did not let armed enemy walk around in Turkish Budun. I did not run marked horse. If Ilteriş Khan did not work and I did not work obeying him, this nation was to be eliminated. Since I worked, it became provinces and nations. Now I am old. Now Bilge Khan leads his nation governing Turks well".

Vizier Tonyukuk, who prevented Turks' conversion into Buddhism also prevented Turks' settling down in cities surrounded by ramparts and being enslaved by Chinese again. Tonyukuk who always guided his nation, explains as follows the life of his nation which reached comfort from hunger, and independence from slavery: We were eating rabbits and deers in Karakurum. The nation was full. Our enemies were like furnace nearby. We were fire." Although his date of birth is not known, his death is in 726. His memory was reminded in a place named Bain-Cokto by Bilge Khan.

Hairdesigner
31-03-08, 05:40
Uygur Kocabaşoğlu </B>
1945'te Kastomonu'da doğdu. Ankara Üniversitesi SBF'den mezun oldu, aynı üniversitede "Şirket Tesirinden Devlet Radyosuna" başlıklı teziyle doktorasını tamamladı. 1983-1988 arasında üniversiteden kendi isteğiyle uzak kaldı. 1988-2002 arasında ODTÜ Tarih Bölümü'nde Osmanlı sosyal ve yönetsel tarihi, basın tarihi, Amerikan misyoner faaliyetleri üzerine dersler verdi. Halen İzmir Ekonomi Üniversitesi'nde yarı zamanlı olarak ders vermektedir. Uygur Kocabaşoğlu'nun başta Avrupa ve İngiltere tarihi olmak üzere çeşitli konularda yayımlanmış çok sayıda kitap çevirisi ve yine Osmanlı sosyal tarihiyle ilgili olarak yerli yabancı dergilerde yayımlanmış çok sayıda makalesi vardır.

Eserleri
Anadolu'daki Amerika/ Kendi Belgeleriyle Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Amerikan Misyoner Okulları (İmge Yayınları, 2000), Bolşevik İhtilali ve Osmanlılar( Metin Berge ile birlikte, Kebikeç Yayınları, 1994) İki Arada Bir Derede/ İmlaya Gelmez Tarih Yazıları (İmge Yayınları,1997), İngiliz Sicimi (İmge Yayınları, 1995), Türkiye İş Bankası Tarihi (İş Bankası Yayınları, 2001), Salnamelerde Kayseri (Murat Uluğtekin ile birlikte), SEKA Tarihi (Seka Yayınları,1995) bulunmaktadır.

Ayrıca İletişim Yayınları tarafından yayımlanmakta olan Modern Türkiye'de Siyasal Düşünce kitap dizisinin Modernleşme ve Batıcılık başlıklı üçüncü cildinin edidörlüğünü yapmıştır.

Hairdesigner
31-03-08, 05:40
http://www.biyografi.net/images/kisi/3300.jpg
Vahid Çabuk ( 1946) </B>
Dr. Vahid ÇABUK, 1946 yılında İskenderun’da dünyaya gelmiştir. İlk,Orta ve Lise tahsilini İskenderun’da tamamladıktan sonra 1967 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’ne kaydolmuştur. 1971 yılında Yeniçağ Tarihi Kürsüsü’nden mezun olmuştur.Daha sonra daha birinci sınıftayken hocalarının dikkatini çeken Vahid Çabuk, o zaman yazı kurulu Fakülte hocalarından oluşan ve Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayınlanan İslam Ansiklopedisi’nde görevlendirildi.İslam Ansiklopedisi’nde 22 yıla yakın görev yapan Dr. Vahid Çabuk İstanbul Üniversitesi hocaları tarafından ‘kürsüsüz profesör’olarak tanındı. Doktorasını dışarıdan tamamladı ve tez çalışmaları yapan birçok Lisans ve Doktora öğrencilerine çalışmalarında yardımcı oldu. 6 Ekim 1993 tarihinde İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü’nde öğretim görevlisi olarak ders vermeye başladı.Onu İslam Ansiklopedisi Müdürlüğü’nden azleden devrin Kültür Bakanlığı Dr. Vahid Çabuk’u siyasi görüş farklılığından dolayı Süleymani’ye Kütüphanesi’ne sürmüş ve normal bir memur olarak çalışmaya zorlamıştı. Bunu kabul edemeyen yazar Kültür Bakanlığı’na açtığı davayı kazanmış, eski görevine dönmeye hak kazanmış olmasına rağmen bunu kabul etmeyerek Üniversite’de Osmanlıca ve Atatürk İlke ve İnkılapları Tarihi derslerine girmiştir.(Dönemin Kültür Bakanı Fikri Durmuş Sağlar’dır.)

8 yıla yakın Üniversite hocalığının akabinde emeklilik hazırlığı içerisindeyken uzun süredir mücadele verdiği, şeker hastalığına yenik düşerek vefat etmiştir.

Hayatı boyunca tarih ve edebiyat dallarında 40 cilde yakın eser bırakan Dr. Vahid Çabuk’un çeşitli dergilerde yayınlanmış 200’den fazla makale, şiir ve hikayesi vardır. Meydan Larousse, Görsel gibi birçok ansiklopediye tarih ile ilgili birçok maddelerde yazmıştır.

Ayrıca TRT radyolarında birçok defa yayınlanan ?Mühre Kan Bulaşmasın’ isimli bir tiyatro oyunu da vardır.Bazı hikaye ve yazılarında A.Efe Cebikeli ve Cemil Çölbeyi müstear isimlerini de kullanan yazarın 3 erkek çocuğu ve yüzlerce sayfa eseri bırakarak ebedi hayata intikal etmeden kısa süre önce 25 yıl emek verdiği ve Emre yayınları tarafından 10 cilt halinde yayınlanan Kuruluşundan Cumhuriyete Büyük Osmanlı Tarihi isimli eserini de kendi deyimiyle dünya gözüyle gördü.Yazarın başlıca eserleri şu şekildedir.

Emre Yayınları'nda Çıkan Eserleri :
1- Kuruluşundan Cumhuriyete Büyük Osmanlı Tarihi (Büyük Boy, 10 Cilt)
2-Osmanlı Siyasi Tarihinde Sultan II. Abdulhamit Han
3-Osmanlı Teşkilatı ve Siyaset Kültürü

Diğer eserleri şunlardır:

Yayınlanan eserleri:
1- Küçük Türk-İslam Ansiklopedisi,Türk Kültürü XIII 150-151,252 (Kitabiyat)
2-Tiryaki Hasan Paşa’nın Gazaları ve Kanije Savunması, 208 sayfa (Kitap)
3-Divan-ı Muhibbi ( Kanuni Sultan Süleyman’ın Şiirleri )Üç cilt,(Kitap)
4-Alimler ve Sanatkarlar (Kitap)
5-Tarih-i Hind-i Garbi (İsimsiz),(Kitap)
6-Ottoman Minyatür (İngilizce), isimsiz (Kitap)
7-Süleymanname, isimsiz, (Kitap)
8-Ottoman Empire in Drawnings (İsimsiz), (Kitap)
9-Köprülüler, (Kitap)
10- Piri Reis Kitab-ı Bahriye I-IV (Kitap,Dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından ABD Başkanı Bush’a hediye olarak götürülmüştür.)
11-Solak-zade Tarihi, I.II. (Kitap) 1990
12-İslam Ansiklopedisi İndeksi, Türk Tarih Kurumu (Kitap)
13-Sultan 4. Murad Han (Kitap)
14-Göçer Toprağa Düştü (İskenderun ile ilgili romanı), (Kitap)
15-Taliki-zade Mehmet Suphi Efendi’nin Eğri Seferi Şehnamesi (Kitap)

Baskı aşamasında olup bitiremediği eserleri:

1-İskenderun Tarihi (Baskıya hazır haldedir)
2- Abidei Eser İslam Ansiklopedisi
3-Taliki-zade’nin Şehname-i Humayun-u
4-Taliki-zade’nin Yanık Seferi Şehnamesi
5- Vak’a-i Selimiye
6-Şair Osmanlı Padişahları
7-Antakyalı Yahya Efendi’nin Divançesi
8-Üç Köşeli Gölge (Roman, yayına hazır ve 1983 yılında tefrika edilmiştir.)
9-Türk Hükümdarları (Yazarın 1300 civarındaki isim belirleyip Emre yayınlarının 15 cilt olarak yayına hazırlandığı ancak yazarın vefatı münasebetiyle yayınlanamayan tamamlanmamış eseri)

Hairdesigner
31-03-08, 05:40
Vilhelm Radloff </B>
Wilhelm Radloff, (1837 - 1918) “Türk Dünyası’nı türlü yönlerden araştıran yabancı bilginler arasında müstesna bir yer tutan ve devir açan şahsiyetlerden biri de, hiç şüphesiz 81 yıllık uzun ömrünün (1837-1918) altmış yılını bu uğurda çalışmaya hasretmiş olan Alman asıllı Rus Türkoloğu Wilhelm Radloff’tur. 1813 Savaşları’na katılmış olan Prusya Ordusu yedek subaylarından ve Berlin şehri polis komiseri Wilhelm Radloff’un biricik oğlu olarak 5 Ocak (yeni takvime göre 17 Ocak) 1837’de Berlin’de doğmuştur.
İlk ve orta tahsilini aynı şehirde yaptıktan sonra, gelirleri mahdut olduğu halde çocuklarının ciddi bir tahsil görmesini isteyen ailesinin teşvikiyle 1854 yılının sonbaharında, Wilhelm henüz 17 yaşında iken Berlin Üniversitesi Felsefe Fakültesi’ne kaydolmuştur.
Lisede iken en çok Alman Edebiyatı ve klasik filoloji hocalarının derslerini sevmiş, bunlardan bilhassa klasik edebiyat öğretmeni ve iyi bir pedogog olan üniversite doçenti Benari’nin, Radloff’un yetişmesinde mühim rolü olmuştur.

Üniversite hayatının ilk aylarında manevi ilimlerin türlü dallarını denemiş, esas olarak önce ilahiyat tahsil etmek istemişse de, az zaman sonra fikrini değiştirerek filolojide karar kılmıştır. Tahsilinin büyük bir kısmını Berlin’da yapmış, iki sömestir Halle’de bulunmuş ve doktora sınavını da Jena’da vermiştir. (20 Mayıs 1858)…
Radloff mukayeseli dilbilgisini kuran ve bilhassa İndocermen dillerinin mukayeseli gramerini yazan F.Bopp’un son derslerini dinleyebilmiş, dilci ve filozof H.Steinthal’in derslerine devam etmiş Jena’da A.F.Pott’un takririlerini dinlemiştir. Bütün bu genel dersler meyanında Radloff Şark dillerini de merak ederek Berlin’da başlıca W.Schott’un talebesi olmuştur…
Radloff’un hocaları arasında W.von Humbold’un fikirlerini devam ettirenlerden A.F.Pott ile H. Steinthal’i görmekteyiz. Fakat bunların fikirleri de sonraları birbirinden ayrılmıştır…

..Radloff, üniversite tahsili esnasında H.Steinthal’den ziyade A.F.Pott’un fikirlerine bağlanarak, önümüzdeki eserinde dil hadiselerini halk psikolojisiyle değil de, insanların ferdi hususiyetleriyle açıklamaya çalışmıştır.
Radloff’u şark dillerine meraklandıran hocası, daha sonra A.Castren’den önce linguistik özelliklere dayanarak Türk, Mançu, Moğol, Fin ve kuzeydeki diğer diller arasındaki akrabalığı göstermeye çalışan Wilhelm Schott olmuştur.
Bunlara Abel Rėmusat gibi ‘Tatarische Sprachen’ adını veren ve sonra da ‘Hochaslatiscih Sprachen’ tabirini teklif eden W.Schott, 1836’da ifade ettiği gibi, yaptığı araştırmanın sağlam bir zemine dayanabilmesi için daha çok çok zamana ihtiyaç olacağını müdrikti.
Böylece Radloff, W.Schott’un tesiriyle Orta Asya ve Sibirya’nın az tanınmış dillerini kendisine çalışma sahası olarak almış, Türkçe ile birlikte Moğol, Mançu ve Çin dillerini öğrendiği gibi, İbrani, Arap ve Fars derslerine devam etmiştir. Radloff bunları içerisinde bilhassa Mançu Tunguz dilleri üzerinde durarak ilerideki araştırmalarını da bu konu üzerine yöneltmeyi düşünüyordu…
Jena Üniversitesi’ne sunduğu Über den Einfluss der Religion auf die Nationalitäten und Sprachen Hochasiens’ adlı teziyle 20 Mayıs 1858 tarihinde felsefe doktoru payesini kazanıp, halk mektebi öğretmenlerinden birinin kızı olan Pauline-Auguste Fromm ile nişanlandıktan sonra, aynı yıl hocası Wb.Schott’un tavsiye mektubu ile Petersburg’a hareket etti.
1854’de Petersburg’da açılmış bulunan Vostoçnıy Fakültet’e (Şark Fakültesi’ne) Kazem-beg Şeyh Tantavi, İ.N Berezin, D.A.Chwolson, V.P Vasilyev ve Popov gibi tanınmış şahsiyetlerin de çağrılmış olması, Radloff’un Rusya’ya giderek doğu dillerini yerinde öğrenmek hususunu körükleyen hadiselerdendi.
Yakut dili gramerini yazan O.Böhtligk de o zaman Petersburg’da yaşıyordu. Bu sıralarda L.vonSchrenk idaresindeki sefer heyeti (1858) Amur civarında bulunuyor, fakat Radloff’un da iştirak etmek istediği F.B.Schmidt’in doğu seferi heyeti ise bir türlü harekete geçemiyordu.
Bunun üzerine Baron P.Meyendorff ve F.A.Schiefner gibi hamileri 1859 Mayısı’nda (tayin tarihi 14.Mayıs.1859) onu Batı Sibirya’da bulunan Barnaul şehrindeki yüksek madencilik mektebine (Barnaulskoye Visşoye Gornoye Uçilişçe) Almanca ve Latince öğretmeni olarak tayin ettirdiler.
İlk anlaşması beş yıl müddetle olup, maaşı senede 1000 ruble idi ve bundan başka, yazın yapacağı geziler için her yıl ayrıca 700 rublelik tahsisat ayrılmıştı.
İşte W.Radloff’un ilmi faaliyeti esas bundan sonra başlar. Barnaul’a gelirken henüz 22 yaşında olduğu halde, kafasında ne muazzam planlar taşıdığını sonraki senelerde yaptığı çalışmalarla ispat etti.
Radloff Sibirya’da 1859’dan 1871’e kadar 12 yıl kalmış, kışın öğretmenlik yapmış, yazları da dil, etnografya ve tarih malzemesi toplamak üzere Sibirya ve Türkistan’da yaşayan türlü Türk boyları arasında seyahat etmiştir.

Radloff bu zaman içinde (Kuznetsk havalisi madencilik müfettişi Freze’nin daveti üzerine 1859’da yaptığı ilk kısa gezi müstesna), ilk defa 1860 yazında ve son defa da 1870’de olmak üzere on defa seyahat etmiş, ancak 1864’de kesilen tahsisatı yeniden temin etmek maksadıyla Petersburg’a gitmek zorunda kaldığından gezisini tatbik edememiştir.
…Freze’nin daveti üzerine yaptığı kısa gezisinden Barnaul’a döndüğü zaman, tesadüfen orada bulunan Tomsk Valisi Ozerskiy’i ziyarete gelmiş olan Altay Türkleri mümessillerinden ibaret bir heyetle karşılaştı ve onun başkanından, kendisine söze usta birini öğretmen olarak göndermesini rica etti. Radloff, kısa zaman içinde gelen Yakob adlı bu öğretmenle bütün yaz ve kış çalışarak Altay ağzını öğrendi ve 1860’da başlayacak gezisine hazırlandı.
1860-1863 yılları yazında Altaylı, Soyon, Kazak-Kırgız, İli ve Abakan Türkleri’ni ziyaret ederek onların dilleri üzerine ve bundan başka Rus-Moğol ticareti hakkında da malzeme topladı. 1860 yazında Berlin’den yeni gelmiş olan karısının veöğretmen Yakob’un iştirakiyle yaptığı ilk gezi esnasında, 1843-1865 yıllarında misyoner Landışev ile tanışarak sonra onu kendisine öğretmen ve anmaraş edindi ve onun hayatını Proben der Volksliteratur’un 1.cildinde yayımlayarak ebedileştirdi.
1864’de tahsisatı yenilemek maksadıyla Petersburg’a gidince, P.Meyendorff ölmüş olduğundan başka hamiler aramak icabetti. Akademi üyesi Ber, onu saray nedimesi Fräulein Editha von Rahden’e takdim etmek suretiyle, bu yolda ona yeni imkanlar açtı. Radloff, E.von Rahden’in salonunda o zamanki Rusya’nın birçok münevver şahsiyetleriyle tanışmak fırsatına nail oldu. Saray nedimesi onu büyük prenses Elena Pavlovna’ya takdim etti, bu suretle tahsisat işi çabuk halledildi. Oradan Berlin ve Tirol’e seyahat ederek dinlendi ve yeni kuvvetle Barnaul’a döndü.
Radloff bu gezileri esnasında her şeyden evvel Türk boylarının dil ve halk edebiyatına ve bu meyanda halk bilgisi, arkeoloji, coğrafya, istatistik ve ekonomi sahasına ait malzeme topladı. Barnaul’da kaldığı müddet zarfında hepsi 20 adet eser neşretmekle beraber, ilk beş senede malzemesini tasnifle uğraştığından, bu müddet içinde yayınladıkları birkaç makale ile seyahati hakkındaki raporlara inhisar etmiştir. Proben der Volksliteratur der Turkischen Stämme ‘Türk boylarının halk edebiyatı denemeleri) gibi büyük eserleri ancak 1866’dan sonra çıkmaya başlamıştır (1.bölümün metin ve tercümesi 1866; 2. ve 3. bölümleri 1868 ve 1870). Bunlar ilim dünyasında geniş bir ilgiyle karşılanmış ve Dorpat Üniversitesi Radloff’a bu eserleri yüzünden fahri doktor ünvanını tevcih etmiştir. “Honoris causa pro maxima intelligentia orlentalium”.)
Radloff, 1871 yılının ilk aylarında Barnaul’dan ayrıldı ve yol üzerinde Kazan’dan geçerken birkaç gün tanınmış Rus misyoneri N.İ.İlminskiy’nin (1822-1891) evinde misafir kaldı. 15 yol Kazan ve Mısır medreselerinde tahsil etmiş olan ve Kazan’daki Rus İlahiyat Akademisi’nde profesörlük yapan İlminskiy, İdil boyu Türkleri’ni çok iyi tanıyor, bir yerliden farksız Türkçe konuşuyor ve buradaki Türk boyları arasında Hıristiyanlığı yaymak için canla başla çalışıyordu.
O zamanki Kazan Maarif Müdürü Şestakov, İlminskiy’nin evinde Radloff ile tanışarak, ona, İdil boyu Müslüman mektepleri müfettişliği vazifesini teklif etti. Bu iş, zorla Hıristiyanlaştırılmış Mazanlılar’a (Kreşinler’e) ait mektepleri idare eden İlminskiy’nin faaliyetine paralel bir çalışma teşkil edecekti.

Hairdesigner
31-03-08, 05:40
Yaşar Kalafat ( 1939) </B>
İlk ve orta tahsilini 1939 yılında dünyaya geldiği Kars'da, Yüksek tahsilini 1961 - 1962 yıllarında mezun olduğu Atatürk Üniversitesi Ziraat Fakültesi'nde zooteknist olarak yaptı. 1986-1987 Güz döneminde Gazi Üniversitesi Gazi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünden fark derslerini vererek mezun oldu. 1987 yılında Hacettepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünden Yakın Çağ Tarihinden "Şeyh Sait" konulu 1989 yılında Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Türk Dili ve Edebiyatı Bölümünde Halk Edebiyatından "Doğu Anadolu'da Eski Türk İnançlarının İzleri" konulu ve 1991 yılında Erciyes Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dinler Tarihi'nden "Kuzey Azerbaycan Doğu Anadolu ve Kuzey Irak'da eski Türk Dini İzleri, Dini Folklorik Tabakalaşma" konulu mastırlar yaptı. 1992 yılında Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Ana Bilim Dalı'ndan "Şark Meselesi Işığında Şeyh Sait Olayı, Karakteri, Dönemindeki İç ve Dış Olaylar" konulu çalışması ile bilim doktoru ünvanını aldı. 2002 yılında KPSA (Kazakistan)nın Fahri doktoru oldu.

Irak, İran, Suriye, Türkmenistan, Tacikistan Afganistan, Özbekistan, Karakalpakistan, Kırgızistan, Kazakistan, Nahçıvan, Azerbaycan, Gürcistan, Karaçay-Çerkez, Kabartay-Balkar, Dağıstan, Kırım, Çuvaşistan, Tataristan, Başkürdistan,Altay, Hakasya,Yunanistan, Romanya, Makedonya, Sırbistan, Dağıstan, Bulgaristan, Gagauzeli, Kıbrıs, Dağlık Altay gibi Türk Bölgelerinde, Suudi Arabistan'da Almanya, Belçika, Avusturya, Norveç, İsveç, Hollanda bulundu ve buralarda alanında yaptığı çalışmaları sürdürmektedir.

Başbakanlıktan emekli olan Yaşar Kalafat halen ASAM'da Kafkasya Araştırmaları Masası Başkanı ve üyesi olarak çalışmaktadır. İLESAM, Folklor Araştırmaları Kurumu, Dinler Tarihi Derneği üyesidir. Avrasya, Alanız, Stratejik Analiz, Avrasya Dosyası, Jeopolitik Gündem gibi yayınların Yayın Kurulunda görevlidir.

Hairdesigner
31-03-08, 05:41
Yavuz Bahadıroğlu </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Bahadıroğlu'na 35'inci yıl şükrânı Berkay Çiftçi
Zaman 22.11.2004

Çemberlitaş'taki Fırat Kültür Merkezi (FKM) önceki akşam pek alışık olmadığımız bir toplantıya ev sahipliği yaptı.

Siyasi parti temsilcileri, eski ve yeni belediye başkanları, yazarlar, gazeteciler, kültür adamları ve halktan 7'den 77'ye kadın erkek davetliler, Niyazi Birinci'nin, herkesin bildiği adıyla Yavuz Bahadıroğlu'nun yazarlıktaki 35. yılını kutlamak için toplanmıştı. FKM'nin o büyük salonunun duvarları, Bahadıroğlu'nun her biri onlarca kez basılmış ve hafızalarda derin izler bırakmış romanlarının afişleriyle süslenmişti. Sahnenin iki yanına ise altında ‘Tarihi Sevdiren Adam' yazılı büyükçe birer Yavuz Bahadıroğlu posteri yerleştirilmişti. Birlik Vakfı'nın düzenlediği 'Yazarlıkta 35. Yıl, Yavuz Bahadıroğlu' gecesi, yazarın dostlarını, çocukluk arkadaşlarını, okurlarını ve radyo sohbetlerinin tiryakisi olan dinleyenlerini bir araya getiren coşkulu bir atmosfere dönüştü. Kürsüde, Bahadıroğlu ile ilgili düşünce ve hatıralarını anlatan ‘hocaların hocası' Sabahattin Zaim'den AK Parti İstanbul İl Başkanı Mehmet Müezzinoğlu'na, Abdurrahman Dilipak'tan Kültür eski Bakanı İsmail Kahraman'a hemen herkes, kültür hayatımıza katkıda bulunan yazar ve düşünce adamlarının değerinin, kendileri hayattayken bilinmesi gerektiğine işaret ederek, Birlik Vakfı'nın yazara sunduğu 35. Yıl Şükran Plaketi'nin bu bakımdan değerli olduğunu ifade ettiler. Bütün konuşmacıların ortak dileği, Bahadıroğlu'nun daha nice yıllar kalemi elinden bırakmaması ve toplumda tarih şuuru oluşturan romanlarını, yazılarını yazmaya devam etmesiydi. Bahadıroğlu ise teşekkür konuşmasında, 35 yıl önce yazdığı ilk yazıdan bugüne hep ‘doğruları' yazdığını, bundan sonra da kendisi hakkında yapılan övücü konuşmalara layık olmaya çalışacağını ifade etti. İslam coğrafyasında yaşanan zulümlerin bir gün son bulacağını söyleyen Bahadıroğlu, Osmanlı adalet anlayışının yeniden hayata geçmesiyle dünyanın huzura kavuşacağını söyledi. Yazarın torunu Nilüfer Taktak'ın, bir ‘dede' olarak Bahadıroğlu'nu anlattığı duygusal konuşma ise salondakilerin gözlerini yaşarttı. Gecede Birlik Vakfı dışında, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı, Kubbealtı Vakfı, İstanbul İl Kültür Müdürü Doç. Dr. Ahmet Emre Bilgili ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi eski Başkanı Ali Müfit Gürtuna da Yavuz Bahadıroğlu'na plaket ve hediyeler sundu. Program, Moral FM radyosundan da canlı olarak yayınlandı.

Hairdesigner
31-03-08, 05:41
http://www.biyografi.net/images/kisi/928.jpg
Yılmaz Karakoyunlu ( 1936) </B>
ANAP İstanbul Eski Milletvekili-
İSTANBUL - 1936, Mahmut Fikret, Melek - Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi, ABD University of Georgia Master, İstanbul Üniversitesi Doktora - İngilizce - Siyasi Tarih Dr. - İktisatçı, Yazar - XX nci Dönem İstanbul Milletvekili - Evli, 2 Çocuk.

GÜNDEM GÜNDEM GÜNDEM 5 HAZİRAN 2001

özelleştirmeye özel bakan

‘Salkım Hanım’ kabinede
Milliyet 5 Haziran 2001

Özelleştirmeden sorumlu Devlet Bakanlığı’na getirilen ANAP İstanbul Milletvekili Yılmaz Karakoyunlu, sanatçı kişiliği ile tanınıyor. Yazar olan Karakoyunlu, Şanlıurfa kökenli bir ailenin çocuğu olarak 1936 yılında İstanbul’da doğdu. Babası hukukçu Mahmut Fikret Bey, Demokrat Parti kurucularından. Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdikten sonra ABD’de master, İstanbul Üniversitesi’nde doktora yaptı. Bir dönem, "Banker Kastelli" olarak bilinen Cevher Özden’in danışmanlığında bulundu. Edebiyata şiirle başladı, öykü ve romanla devam etti. Son dönemde, "varlık vergisi" uygulanan Türkiye’deki gayrimüslimlerin trajik öyküsünü anlatan "Salkım Hanım’ın Taneleri" romanıyla gündeme geldi. Aynı adla beyazperdeye aktarılan kitap, Karakoyunlu’ya 1990 Yunus Nadi Roman Ödülü’nü getirdi.

Hairdesigner
31-03-08, 05:43
Abaka Han ( 28.08.1233)- (09.09.1281) </B>
İran-İlhanlı Devletinin ikinci hükümdarı. Zulmü ile meşhur olan Hülagu’nun oğlu. 1234 senesinde doğdu.Dedesi Cengiz Han ve babası Hülagu gibi kan dökücü ve zalim bir kimse olan Abaka Hanın çocukluğu ve gençliği, doğduğu yer olan Moğolistan’da geçti. 1256 senesinde, babasıyla birlikte İran’a geldi. Hülagu’nun 1258 senesinde Bağdat’ı yakıp-yıktığı ve sekiz yüz binden fazla müslümanı katlettiği sırada, onunla beraber bulundu. Babasının ölümü üzerine, hanedan temsilcileri tarafından hükümdarlığa seçildi. Hülagu, Bizans İmparatorunun kızını istemişti. Fakat kız yolda iken, Hülagu öldü. Abaka Han babasının yerine bu kızla evlendi.

Babasının Mısır Memluklerine ve Müslümanlara karşı başlattığı zalimane mücadeleye devam etti. Koyu bir budist olan Abaka Han, Bizans İmparatorunun kızıyla evli olduğundan, Müslümanlara karşı düşmanca, Hıristiyanlara karşı ise dostça bir siyaset takib etti. Bu davranışları, Avrupa’da memnuniyetle karşılandı. Bütün gayret ve çalışmalarına rağmen, Avrupalılarla birleşip Memlukler üzerine hakimiyet sağlayamadı. Ayrıca Kafkasya’da yaşayan kabileler üzerinde hakimiyet kurmak istediyse de önceleri muvaffak olamadı.

1243 Kösedağ Savaşından sonra Moğollar, Türkiye Selçukluları üzerinde hakimiyet kurmuşlar ve Anadolu’yu işgale başlamışlardı. Moğollar taraflısı görünerek Anadolu’yu daha büyük bir tahribattan koruyan Pervane Muinüddin Süleyman, daha sonra Memluk hükümdarından yardım istedi. Bu davet üzerine Anadolu’ya büyük bir sefer düzenleyen SultanBaybars, Moğol ordusunu Elbistan’da bozguna uğrattı. Halkın sevgi gösterileri arasında Kayseri’ye kadar geldi. Moğol ordusunun yenilgiye uğradığını haber alan Abaka Han, büyük bir ordu hazırlayarak Anadolu’ya girdi. Bu sırada Melik Baybars, geri çekilip Suriye’ye döndü. Abaka Han ise hıncını Anadolu Türklerinden çıkardı. Kayseri ve Erzurum arasında yaptığı mezalimlerde binlerce masum kişiyi katlettirdi. Pervane Muinüddin Süleyman idam edildi (1277).

Abaka Han, batıdaki muvaffakiyetsizliğine rağmen, doğuda birçok galibiyetler elde etti. Burak komutasındaki büyük bir Çağatay ordusu, 1270 senesinde yenilgiye uğratıldı. Abaka Han, doğudan gelecek bazı hücumlarda üs olarak kullanabilmek için, devrin büyük ilim merkezi olan Buhara’yı 1273 senesinde yağmalatıp yıktırdı.

Abaka Han, babasının kurduğu İlhanlı Devletinin sınırlarını güçlükle koruyabildi. Halk üzerindeki ağır vergi yükünü hafifleterek içeride huzuru sağlamak istediyse de, gayesiz ve kuru bir cihangirlik sevdası için pekçok İslam memleketlerini talan ve pekçok müslümanı şehid etmiş, ilmin ve faziletin yayılmasını engellemişti. Budizmin yayılmasına çalıştı ve birçok Budist tapınakları yaptırdı. 1282 senesinde Hemedan’da öldü. Bazı kaynaklar onun zehirlenerek öldürüldüğünü, bazıları ise tutulduğu bir hastalıktan kurtulamadığını kaydederler. Abaka Hanın ölümünden sonra yerine yeni müslüman olan kardeşi Ahmed Han (Teküdar) geçti.

Hairdesigner
31-03-08, 05:43
Abay ( 22.08.1845)- (23.07.1904) </B>
Kazak Tarihi

Abay Kunanbayev

Çağdaş Kazak edebiyatında Abay Kunanbayev’in yeri ise çok ayrıdır. Abay, İlk eğitimini özel hocalardan aldı. Daha sonra Semey’de medrese eğitimi gördü. Arap, Fars ve Rus edebiyatlarını yakından tanıdı. Ayrıca klâsik Osmanlı şâirlerine de vâkıf oldu. Çok iyi bir eğitim almış olduğundan ve çok dakîk gözlemlere sahip bulunduğundan dolayı halk arasında kabul görmeye başladı. Kazakların hayatlarını tenkidî bir süzgeçten geçirerek lirik şiirler yazdı. O, Kazakları çağdaş bir eğitime yönlendiriyor, onları göçebe hayat düzenlerini bırakarak yeni meslekler edinmeleri konusunda teşvik ediyordu. Şiirleri halk tarafından Kazak bozkırlarında ezbere okunuyordu. Kunanbayev, fikirlerini daha çok düz yazılarla ifade etmekteydi. Kara Sözder “Halk Sözleri” adıyla bir kitapta toplanan nesirlerinin çoğu 1890’lı yıllarda kaleme alınmıştır. Abay, günümüzde de, hemen hemen her Kazak tarafından bilinmekte, şiirleri her yerde söylenmekte ve fikirlerine çok önem verilmektedir. Kazakların meşhur edebiyatçılarından Muhtar Avezov (1897-1961), 4 ciltlik büyük romanının adını Abay Jolı “Abay Yolu” koymuştur. Avezov, romanında Abay’ın Kazaklar için yapmak istediklerini, Kazakların gerçek medeniyete nasıl ulaşacaklarını anlatmaktadır. O, Abay’ın Kazakların yollarını aydınlatıcı bir rehber olduğunu herkese göstermiştir. Onun yolundan giden genç nesil, büyük Kazakistan’ı meydana getirecektir. Yani Kunanbayev, Kazaklar için, takip edilmesi gereken büyük bir fikir adamıdır.

Mahabbatpen jaratkan adamzattı
Sen de süy Allanı janan tetti
Adamzattın berin süy bavrım dep
Jane hak joli osı dep ediletti

“(Allah) insanı muhabbetle yarattığı için
Sen de o Allah’ı canından tatlı sev
İnsanların hepsini ‘kardeşim!”diye sev.
‘Hak yolu budur.’ diye (insanlararasında) adaleti gözet.”

(Abay Kunanbayev, Abaydı Okı, Tanırga “Abay’ı Oku, Tanı”, Almatı 1993.)

Kazak Edebiyatının Belli Başlı Temsilcileri
Bünyamin ÖZGÜMÜŞ Yağmur Sayı : 16
Temmuz - Ağustos - Eylül 2002
x

HAKKINDA YAZILANLAR

BİR SÖZ SANATI USTASI
KAZAK MİLLİ ŞAİRİ ABAY KUNANBAYOĞLU*

Yard. Doç. Dr. Abdulvahap Kara

Ünlü yazar Cengiz Aytmatov’un Goethe ve Tolstoylar ile kıyasladığı Abay (İbrahim) Kunanbayoğlu, kendi halkını tüm yönleriyle eserlerine yansıtabilen ender şair ve yazarlardan biridir. Özellikle Kazak edebiyatında yeni bir çığır açmasıyla tanınan Abay sadece Türk kültürüne değil, dünya kültürüne mal olmuş bir şahsiyettir. Bu sebeple, 1995 yılı UNESCO tarafından bütün dünyada “Abay Yılı” olarak ilan edilmiştir. Bu etkinlikler dünyanın bir çok ülkesinde olduğu gibi, Türkiye’de de kutlanmıştır.

Bu çerçevede Zeytinburnu Belediye Başkanlığı ile Kazak Türkleri Vakfımızın ortaklaşa düzenlediği etkinlikte, ilçemizde bir caddeye onun adı verilmiştir. Daha sonra bu cadde de inşa edilen ve İstanbul’umuzun güzide okullarından biri olan İlköğretim okulumuza onun adı verilmiştir. Kazakistan Cumhurbaşkanı Nursultan Nazarbayev, 21 Mayıs 2003 tarihinde, ilçemize şeref vererek, bu okulun açılış törenine bizzat katılmışlardır. Bu da bize Abay isminin Kazak Türklerinde ne derece büyük bir saygı uyandırdığını göstermektedir.

Edebiyat ve kültür araştırmacıları Abay’ın hem manzum ve hem de nesir yazılarında, Kazak kültürünü her yönüyle ortaya koyduğu konusunda hem fikirdirler. Abay’ın yetiştiği çevreye baktığımızda bunun bir tesadüf olmadığını görmekteyiz. Çünkü Abay hem iyi bir aile ve hem de iyi bir okul eğitiminden geçmiştir. Aşağıda bahsedeceğimiz gibi, Abay’ın çocukluğu eğitimde aile ve çevrenin etkisini bize açıkça göstermektedir. Özellikle sevgi, şefkatle ve ilgi yumağı içinde büyüyen çocukların daha iyi yetiştiğini görmekteyiz. Abay aldığı eğitimde, sadece mensup olduğu Türk-İslam kültürünü öğrenmekle kalmamış, aynı zamanda Rus ve dünya kültürünü de yakından tanımıştır. Böylece çevresindeki olaylara her zaman geniş açıdan bakabilmiş ve ardında kalıcı eserler bırakabilmiştir.

Kazakların Argun boyundan gelen Abay’ın babası Kunanbay Öskenbayoğlu’dur. Kunanbay’ın dört eşi vardı. İlk eşinden Hüdaverdi (Kudayberdi), ikinci hanımı Ulcan’dan Tanrıverdi (Tanirberdi), İbrahim (Abay), İshak ve Osman, üçüncü hanımı Aykız’dan Halilullah ve İsmail isimli çocukları dünyaya geldi. Kunanbay’ın dördüncü hanımı olan Nurhanım’dan hiç çocuğu olmadı. Bu yüzden Abay bir şiirinde “atadan altav, anadan törtev”, yani “babadan altı, anadan dört kardeşiz” demektedir.

22 Ağustos 1845’te dünyaya gözlerini açan Abay, annesi Ulcan’dan ziyade, babaannesi Zere’nin elinde büyüdü. Abay’ın dedesi Öskenbay (1778-1850) zeki ve adil bir Kazak Beyi idi. Adaletli yönetimi dolayısıyla, halk arasında “haklıysan Öskenbay Bey’e, haksız isen Erali Bey’e git” şeklinde bir deyim oluşmuştu. Öskenbay Bey, orta yaşlara geldiğinde, beylik yetkilerini ikinci oğlu Kunanbay’a devretti. Kendisi ise sadece oğluna zaman zaman tecrübelerini aktarmakla yetindi. Dedesi Öskenbay 1850’de öldüğünde, Abay beş yaşındaydı. Babaannesi Zere ile birlikte dedesinin cenaze merasimine katıldığı tarihi kayıtlardan öğreniyoruz.

Zere nine, çok akıllı, iyi huylu, kalp kırmaktan çekinen bir kimseydi. Ayrıca edebiyata ve şiire düşkündü. Abay’ı hikaye, masal ve destanlar anlatarak büyüttü. İşte Abay’daki edebiyat aşkı bu şekilde yerleşmiş olmalıdır. Çünkü, Abay daha çocuk yaşlarda hikaye ve destanlara ilgi duymaktaydı. Eve gelen misafirlerin bu konulardaki konuşmalarını can kulağıyla dinlemekteydi. Zere nine, torunları içinde en çok Abay’ı sever ve şımartırdı. Hatta torununu İbrahim diye adıyla değil, şımartarak Abay diye çağırmaktan haz alırdı. Böylece zamanla İbrahim isminin yerini Abay aldı. Zere nine, kocası Öskenbay’dan çok sonra, 1873 yılında öldü.

Abay’ın annesi Ulcan da (1810-1887), Zere gibi, kültürlü ve iyi mizaçlı bir kimseydi. Şefkatli ve alçakgönüllü bir karaktere sahip olan Ulcan aynı zamanda hazır cevap ve hatipti. Annesinin bu özellikleri Abay’a da geçmiştir.

Abay ilk eğitimini köyün imamı Gabithan Molla’dan aldı. 10 yaşına geldiğinde, babası Kunanbay onu Semey’deki Ahmet Rıza medresesine yatılı verdi. Abay burada dini bilgilerin yanısıra Arapça ve Farsça öğrendi. Çok zeki olan Abay dersleri hocalarının ilk anlatışında kavrardı. Böylece ders çalışmak için ayrıca bir zaman harcamazdı. Bu da onun boş vakitlerini arttırıyordu. Abay ders dışı saatlerini, edebi eserler okumakla değerlendirdi. Medrese kütüphanesindeki Doğu’nun klasikleri olan Nizami, Nevai, Saidi, Hafız ve Fuzuli’nin eserlerinden ne bulursa okudu. Gençlik döneminde yazdığı şiirlerinden birinde şöyle demektedir: “Fuzuli, Şemsi, Seyhali /Nevai, Saidi, Firdevsi /Hoca Hafiz – bu hemmesi /Medet ber ya şairi feryad.” Medresedeki üçüncü senesinde Abay, şehirdeki bir Rus okuluna devam ederek Rusça öğrenmeye başladı. Ancak, bu fazla sürmedi. O sene babası Kunanbay, Abay’ı kendisine yardımcı olması için yanına aldırdı. Kunanbay Bey, oğulları içinde kendisinin beylik işlerine en yatkın olanının Abay olduğunu fark etmişti. Böylece Abay daha 13 yaşındayken Kazak halkının idari işlerine karışmış oldu.

Abay babasının yanında Kazak halkının bir çok meselesine aşina oldu. Kazak halkının ileri gelenleriyle tanıştı. Onların sohbetinde bulundu. Özellikle, Kazak şair ve ozanlarının çalıp söylediği eserleri zevkle dinledi. Böylece Abay, Kazak halkının edebi eserlerini, örf-adetlerini, sosyal olaylarını, geçim kaynaklarını yakından öğrenmek fırsatını buldu.

Abay, duyduğu bir şeyi hiç unutmazdı. Ozanlardan ve tecrübeli aksakallardan duyduğu ilginç ve ibretli hadiseleri, kendi konuşmalarında ustalıkla kullanmasını bildi. Böylece genç yaşlarda bölgede iyi bir hatip ve şair olarak tanınmaya başladı.

Abay bu yıllarda, Semey ile bağlantısını kesmedi. Sık sık şehrin kütüphanesine giderek edebi, felsefi ve tarihi eserleri okudu. Bu sıralarda Rusça kitaplara merak sardı. Mihaelis isimli bir Rus demokrat aydını Rusçasını ilerletmesine yardımcı oldu. Böylece Abay, Puşkin, Krilov, Çernişevski, Lermantov ve Nekrasov gibi Rus yazar ve düşünürlerinin kitaplarıyla tanıştı. Aynı zamanda, Spencer, Goethe ve Byron gibi Avrupalı yazarların Rusça’ya çevrilmiş eserlerini de okumak fırsatını buldu. Bütün bunlar, Abay’ın ufkunun genişlemesine yol açtı. Okuduklarının ışığında Abay, Kazak toplumundaki sosyal ve siyasal olayları daha iyi değerlendirecek bir hale gelmişti.

Abay, kitaplar vasıtasıyla, Kazakistan bozkırlarından hiç çıkmamasına rağmen, dünyadaki siyasi ve sosyal gelişmelerden haberdar olmuştu. Böylece Çarlık Rusyasının yönetiminde halkının çektiği sıkıntıları ve geri kalmışlıkları çok iyi anlamış bulunuyordu. Özellikle halkının yerel yönetimler tarafından çok büyük haksızlıklara uğratıldığını farkediyordu. Abay, halkının uğradığı haksızlıkları azaltmak maksadıyla yerel seçimlere de katıldı. Konırkökşe ilçesindeki seçimleri kazanarak İlçe Başkanı (Bolıs) seçildi. 1876-1878 yıllarında başarılı bir yönetim sergiledi. Mazlumlara zulüm yapanlara yol vermedi. Hırsızlık ve gasp yapanları şiddetle cezalandırdı. 1885 yılında Semey Vilayeti Kazakları için ceza kanunları hazırlama komisyonuna başkan seçildi. Abay’ın başkanlığındaki komisyon Kazak örf ve adetlerine dayalı kanunları çok kısa bir sürede hazırladı. Bu durum bize Abay’ın sadece bir düşünür ve yazar değil, aynı zamanda iyi bir devlet adamı olduğunun bilgisini vermektedir.

Abay, 23 Temmuz 1904’de Cengizdağı sırtlarında Balaşakpak yaylasında vefat etti. Mezarı Semey vilayetine bağlı Abay ilçesindedir.

Abay’ın yazdığı şiirler, Rus şairlerinden yaptığı çeviriler ve nesir yazıları üç şekilde okuyucularına ulaşmıştır. Birincisi matbu eser olarak, ikincisi halk arasında ağızdan ağıza yayılarak, üçüncüsü birbirinden kopya edilen elyazmaları şeklindedir. Abay’ın şiirleri toplu olarak ilk defa, ölümünden beş yıl sonra, 1909’da kitap olarak yayınlandı. Daha sonra bu kitap, bulunan başka şiirleriyle ikmal edilerek tekrar tekrar basılarak günümüze kadar gelmiştir.

Abay’ın eserleri günümüzde iki cilt halinde basılmaktadır. Birinci ciltte onun manzum yazılarıyla çevirileri, ikinci ciltte ise nesir yazıları yer almaktadır. Abay’ın 200 civarındaki şiirlerinde ve Rus şairlerinden yaptığı manzum çevirilerde, tabiat, birlik-beraberlik, dürüstlük, bilimin aydınlığı, sevgi, aşk, yardımseverlik, ölüm, yaşam, örf-adetler, tarih ve efsane gibi çeşitli konular ele alınmaktadır. O şiirlerinde Kazak halkını geri kalmışlıktan ilerlemeye, cahillikten ilim ve bilime, tembellikten çalışmaya ve güzel huy ve ahlak sahibi olmaya öğütlemektedir. Bir şiirinde şöyle demektedir:

Allanın özi de ras, sözi de ras,
Ras söz eş vakıtta calgan bolmas.
Köp kitap keldi Alladan, onın törti,
Allanı tanıtuvga sözi ayrılmas.


Allah’ın kendisi de gerçek, sözü de gerçek,
Gerçek söz hiçbir zaman yalan olmaz.
Çok kitap geldi Allah’dan, onun dördü,
Allah’ı tanıtırken sözü ayrılmaz.

Abay nesir yazılarında felsefi düşüncelerini ortaya koyar. Sade ve etkili cümlelerle ve genellikle soru-cevap türünde kaleme aldığı bu yazılarında çocuk terbiyesi ve psikolojisi, insanın tabiatı, bilimin önemi ve yüce Mevla’nın buyruklarına uygun yaşamanın gerekliliğine işaret eder.

Abay’ın gerek manzum ve gerekse nesir yazılarındaki bazı ifadeleri o kadar etkilidir ki, onlar Kazak Türkçesinde birer vecize halini almıştır. Bunlardan birkaç örnek vermek gerekirse:

İnsanın insanlığı akıl, ilim, iyi baba, iyi anne, iyi arkadaş ve iyi öğretmenden meydana gelir.
(Adamnın adamşılıgı akıl, gılım, caksı ata, caksı ana, caksı kurbı, caksı ustazdan boladı.)

İnsanoğlu insan oğlundan akıl, ilim, ar, huy denen şeylerle üstün olur.
(Adam balası adam balasınan akıl, gılım, ar, minez degen narselermen ozadı.)

Kötü arkadaş gölgedir. Başına talih kuşu konarsa ondan kaçıp kurtulamazsın, başına bir felaket gelirse, arayıp bulamazsın.
(Caman dos kölenke, basındı kün şalsa kaşıp kutıla almaysın, basındı bult şalsa izdep taba almaysın.)

Bütün insanoğlunu rezil eden üç şey vardır. Onlardan kaçmak gerekir: Evvela cahillik, ikincisi üşengeçlik, üçüncüsü zalimlik.
(Külli adam balasın kor kılatın üş narse bar. Sonan kaşpak kerek: Aveli nadandık, ekinşi erinşektik, üşinşi zulımdık.)

Mal tükenir, sanat tükenmez.
(Mal cutaydı, öner cutamaydı.)

Netice olarak şunu söyleyebiliriz ki, Abay yazılarıyla halkını devamlı iyiye, güzele ve gelişmeye, kalkınmaya teşvik etmiştir. Bunu yaparken de söz sanatının inceliklerini büyük bir maharetle kullanmıştır. Böylece sözlü edebiyatı çok zengin Kazak edebiyatının yazılı türünün oluşmasına da büyük bir katkı yapmıştır.

* Makale, Kazak Turkleri Vakfi Arman Dergisinin Aralik 2004 sayisinda (sayfa 22-24) yayinlanmistir.

Hairdesigner
31-03-08, 05:44
Abbas El-Beyati </B>
Abbas El-Beyati
Irak Yüksek Komisyonu Üyesi
Şii Türkmenlerin önde gelen isimlerinden. Önderliğindeki altı kişilik Türkmen grubu da Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi Başkanı El Hekim ile yaptıkları görüş-melere rağmen son anda ITC’nin listesinden seçime dahil oldu.

Hairdesigner
31-03-08, 05:44
Abdulla Latifzade ( 1891)- (1938) </B>
Kırım Türk Edebiyatı

Edebi çalışmalarına 1917 inkılabından önce "Tercüman" gazetesinde başlayan Abdulla Latifzade (1891-1938), inkılabından sonra da çalışmalarına devam eder.

Uyanık fikirli, zeki, halkına ve milletine bağlı bir şair olan Latifzade inkılabın getirdiği yenilikleri tam olarak benimsemiş; şiirlerinde halkı taassuptan kurtaracak, medeniyet ve kültürlerini geliştirecek arzu ve düşüncelerini sade bir dille anlatmıştır.

Abdulla Latifzade'nin "Ömür", "Şaire", "Şairin Ruhu", "Közaydın", "Baar Türküsü", "Ahır Zaman Kuşu", "Hayırsız Tüş", "Mücde" gibi şiirleri Kırım edebiyatına konu ve şekil bakımından byük yenilikler getirmiştir. Sade bir dille yazdığı şiirleri okuyucuda derin bir tesir bırakır. Şair şiirlerini toplayarak 1928'de "Yeni Saz" ismindeki kitabında yayımlamıştır.
Alfabe ve terminoloji komisyonlarında çalışan Latifzade, okullarda garp edebiyatı dersleri de vermiştir.

Abdulla Latifzade, Kırım kültürüne dil ve edebiyat konularında yazdığı makalelerle de hizmet etmiştir. Latifzade 1927'de yazdığı "Kırım Tatar Edebiyatının Kısa Obruzı" isimli makalesinde Umer İpçi, Mahmut Nedim, Cafer Gafar, Ziyaddin Cavtöbeli,Eşref Şemizade gibi şair ve ediplerin eserlerini de inceleyerek Kırım edebiyatının gelişmesini açıklamıştır.
Birkaç sene oynanan "Ömer Baari" adlı piyesi yazan Abdulla Latifzade, Kırım dramatoloji sanatının gelişmesinde de önemli rol oynamıştır.Kırım edebiyatı ve kültürünün gelişmesinde çok hizmetleri olan Laifzade, 1938 yılındaki toplu sürgün ve idamlar sırasında bir çok Kırımlı yazar ve şair gibi yok edilmiştir.

Hairdesigner
31-03-08, 05:44
Abdullah Abdurrahman </B>
Abdullah Abdurrahman
/albay/
1913 tarihinde Kerkük’te doğmuştur. Öğrenimini bu-rada tamamladıktan sonra Bağdat’a gitmiştir. Burada Bağdat Harb Okulu’na girdi. Harb Okulu’nu başarı ile tamamladıktan sonra 1941 yılında İngilizlere karşı olan milli harekette yer aldı. Daha sonra 1948 yılında bü-yük Türk Generali Mustafa Ragıp ve Ömer Ali Paşalar'la birlikte başarılı bir şekilde Filistin’i kurtarma harekatına katılmıştır. 1958 yılında Irak’ta Krallığa karşı yapılan ihtilalden sonra Kerkük İkinci Tümen Komutan Yardımcılığı görevinde bulunmuştur. ITC lideri Faruk Abdullah Abdurrahman’ın babasıdır.

Hairdesigner
31-03-08, 05:45
Abdullah Tütüncü </B>
Abdullah Tütüncü
Şii lider El-Hekim’in önderliğindeki Irak İslam Devrimi Yüksek Konseyi’nin Türkiye temsilcisi

Hairdesigner
31-03-08, 05:45
Abdulvahap Kara ( 19.11.1961) </B>
19.11.1961’de Istanbul’da doğan Yard. Doç. Dr. Abdulvahap Kara, Zeytinburnu Gazipaşa İlkokulu, Abdülhak Hamit Ortaokulu ve Yeşilköy Ticaret Lisesini bitirdikten sonra, 1982’de Boğaziçi Üniversitesi Elektronik Yüksek Teknisyenliği bölümünden mezun oldu. 1982-1985 Yeşilköy Atatürk Havalimanı Elektronik bölümünde görev yapan Kara, 1986 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih bölümünü bitirdi. 1987-1988 arasında Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünde görev yaptıktan sonra, Almanya’nın Münih şehrinde bulunan Hürriyet Radyosu’na giderek, burada 1988-1995 yıllarında Kazak Türkçesi yayınlarda editör olarak çalıştı.

1995 yılında yurda dönerek Mimar Sinan Üniversitesi Tarih Bölümünde Araştırma Görevlisi olarak çalışmaya başlayan Kara, 1997’de Mimar Sinan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsünde “Kazakistan’da 1986 Almatı Olaylarının İçyüzü ve Etkileri” adlı teziyle Yüksek Lisans eğitimini ve 2002’de “Mustafa Çokay’ın Hayatı ve Orta Asya Türk Cumhuriyetlerinin Bağımsızlığı Yolundaki Mücadelesi” adlı teziyle Doktora eğitimini tamamladı.

Doktora tezi “Türkistan Ateşi Mustafa Çokay’ın Hayatı ve Mücadelesi” adıyla kitap olarak basıldı ve Türkiye Yazarlar Birliği tarafından 2002 Biyografi dalında birincilik ödülüne layık görüldü. Türkiye’de ve Kazakistan’da yayınlanmış bir çok makalesi bulunan Kara, İngilizce, Almanca, Rusça ve Fransızca gibi batı dillerinin yanı sıra Kazakça, Özbekçe, Kırgızca gibi Orta Asya Türk lehçelerini de bilmektedir.

Hairdesigner
31-03-08, 05:46
Abdulvahit Ahmet Küzeci - (1925) </B>
Abdulvahit Ahmet Küzeci
/şarkıcı/
1925 yılında Kerkük şehrinde doğdu, 5 yaşından sonra Molla Hamdi’den Kuran-i Kerim dersleri almaya başladı ve okumayı öğrendi. 7 yaşındayken ilkokula gitmeye başladı ve ikinci sınıfta Kuran-i Kerim derslerinde başarı gösterdi. Öğretmeni Namık Efendi, bazı makamlar ve kolay müzik maarifini öğretmede yardımcı oldu. Küçüklüğünden beri mevlidi şeriflere katılırdı ve zevkle mollaları dinlerdi, bunlardan Molla Taha, Molla Sabır’dan çok şey öğrendi. Özel tören ve düğünlerde de hoyratlar, besteler ve şarkıları İzzetin Nimet, Reşit Küle Rıza gibi ünlü sanatçılardan dinlerdi. 1959 yılında Türkiye’ye gider ve Ankara Radyosunu ziyaret ederek burada bazı Türkmence şarkıları kaydeder. 1959 yılın-da Bağdat Radyosunda Türkmence bölümünün açılma-sı münasebetiyle birkaç Türkmence şarkı, makam ve hoyratlarla çalışmalara katılmıştır.

Hairdesigner
31-03-08, 05:46
http://www.biyografi.net/images/kisi/2278.jpg
Abdurrahman Avtorhan ( 1908) </B>
Siyasi bilimler profesörü, yazar. 1908 yılında Çeçen Cumhuriyeti'nde Grozni'de doğdu. Stalin zorbalığına karşı cephe alan binlerce Kafkasya'lı gibi o da İkinci Dünya Savaşı yıllarında yurdunu terk etmek zorunda kaldı.

Savaş sırasında Berlin'de "Kuzey Kafkasya Milli Komitesi" ve "Kuzey Kafkasya Lejyonu"nun organı olarak Rusça ve K.Kafkas dilleriyle yayımlanan "Gazavat" adlı gazetenin redaktörlüğünü yaptı. 1951-54 yıllarında Münih'te Rusça-Türkçe olarak" Svobodniy Kavkaz-Serbest Kafkasya" dergisini yayımladı.

Üyesi bulunduğu "Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü" (Münih) tarafından yayınlanan "Caucasian Review", "Dergi", "Vestnik", "Elmecelle" vb. dergilerde, "Problems of the Peoples of the USSR" dergisinde, Avrupa ve Amerika'da yayınlanan birçok dergi ve gazetede Almanca, İngilizce, Rusça, Türkçe, Arapça, Fransızca, İtalyanca... çok sayıda makale ve araştırmaları yayınlandı. Yazılarında ve politik çalışmaları sırasında Manius Mansur, Abdurrahman Kunta, A. Uralov vd. birçok isim kullanmıştır.

ESERLERİ

Sovyetler Birliğinde iken yayınlanmış eserleri: "Kosnovnım voprosam istorii Çeçni" (Çeçenistan Tarihinin Ana Sorunları, Grozni 1930), "Kratkiy istorikokulturnıy i ekonomzçeskiy oçerk o Çeçne" (Çeçenistan'ın Tarihi-Kültürel ve Ekonomik Taslağı, Rostov-Don 1931), "Revolütsiya i kontrrevolütsiya v Çeçne" (Çeçenistan'da Devrim ve Karşıdevrim, Grozni 1933), "Obedineniye, rojdennoye revodütsiyey" (Devrimden Doğan Birlik, Parti yayınları; 1934), "Revolütsiya 1905 g. na Severnom Kavkaze" (Kuzey Kafkasya'da 1905 Devrimi, Grozni 1935),. "Nauçnaya grammatika Çeçenskogo yazıka" (Çeçen Dilinin İlmi Grameri, A. Matsiev ve Kh. Yandarov ile birlikte, Grozni 1936).

Sürgünde yayınlanmış eserlerinden birkaçı: "Stalin au Pouvoir" (Stalin İktidarı, Paris, 1951), "Polojeniye istoriçeskoy nauki v SSSR" (SSCB'nde Tarih Biliminin Durumu, Münih 1951), "Narodoubiystvo v SSSR-Ubiystvo çeçenskogo naroda” (SSCB'nde Soykırım-Çeçen Halkının Soykırımı, Münih 1952), "Genocide-Slaughter of the Chechen people" (Münih 1952),"The Reign of Stalin" (Stalin İktidarı Londra, 1953), "Stalin al Potere" (İtalyanca, Bologna 1953); L' URSS contre L'Islam-La suppression de deux peoples Mu­sulmans"(SSCB İslama Karşı-İki Müslüman Halkın İmhası,BEIPI, Paris, Nr. 94, 1953) "Tekhnologiya vlasti protsets obravozaniya KPSS" (Sovyetler Birliği Komünist Partisi'nde Teknoloji İktidarı Olgusunun Oluşması, Münih 1959), "Stalin and the Soviet Communist Party" (Stalin Sovyet Komünist Partisi, Münih 1959), "La methode Brejniev" (Brejnev Yöntemi, 1981), "Memuary" (Anılar, 1983), "İmperiia Kremlia" (Kremlin Imparatorluğu; 1988)...

SSCB döneminde bir "vatan haini" sayılan Profesör A. Avtorhan hakkında, Glasnost'tan sonra Kafkasya'da oluşan egemen Çeçen-İnguş Cumhuriyeti yeniden vatandaşlığa kabul kararı vermiş, Çeçen-İnguş Üniversitesi Bilim Kurulu da onu öğretim üyesi olarak Üniversite bünyesine almayı kararlaştırmıştır (1991).

Hairdesigner
31-03-08, 05:47
Abdurrahman Baturşah </B>
ABDURRAHMAN BATURSAH: KIRIM DAVAMIZDA BiR YILDIZ

Zafer KARATAY


Bir gün yolunuz, ystanbul'daki Millet ve Vatan caddelerini birbirine baglayan, Çapa Tip Fakültesinin batisindaki Tatlipinar Caddesi'ne düserse, ona rastlayabilirsiniz. Olaganüstü bir durum olmadigi takdirde, her sabah saat 9.30 - 10.00 arasinda Tatlipinar caddesinin yokusunu ölçülü ve düzenli adimlarla agir, agir tirmanan, basinda Kirim kalpagi, kalpaginin kenarindan görünen saçlari agarmis, yillardir arkadaslik ettigi sigarasinin izlerini ak biyiklarinda tasiyan bu adam, Abdurrahman Batursah'tir. Kirim'i ve Kirim Tatar kalpagini tanimayanlar onu Türk ystiklâl Savasi'na katilmis bir muharip gazi, bir Kuvvâ-yi Milliyeci sanabilir.

Abdurrahman Batursah, Tatlipinar Caddesi'nin Millet Caddesi ile birlestigi yere gelmeden önce saga sapar. Pazartekke Sokagi'nin basindaki ikinci apartmandan içeri girer. Bir süre sonra onu pencerede görürsünüz. Kirim Türkleri Kültür ve Yardimlasma Dernegi
ystanbul Subesi yazili tabelanin hemen üstündeki pencerelerin pervazlarindaki çiçekler, onun can yoldaslaridir, yalniz saatlerinin sevgilileridir.

Günün hangi saatinde giderseniz gidin, Kirim Dernegi'ni tertemiz bulursunuz.

O kimdir? diye sorarsaniz, saatlerce anlatabilirim onun kim oldugunu. Ama kisaca onun Kirim ystiklâl Davamizda gerçek bir yildiz oldugunu söyleyebilirim. Niçin mi? Vatan Kirim'a borcunu sonuna kadar ödedigi için. 1991 senesinden bugüne kadar bir gün olsun bile Vatan Kirim'a yaptigi hizmetlerden dolayi sikayetçi olmadigi için. Niçin mi? Vatan Kirim'a, halkina oradaki kardeslerine elinden geleni esirgemeden kismadan verdigi, gücünü sonuna kadar bu davanin istifadesine sundugu için.

Abdurrahman amcanin, Kirim davasinda aktif olarak mücadeleye atildigim ve neredeyse yirmi yili bulan süre içerisinde tanidigim binlerce insan arasinda müstesna bir yeri vardir. Çünkü o, kapasitesini yüzde yüz oraninda ve hiç bir karsilik beklemeden davamizin, halkimizin hizmetine sunan, sayili insanlardan birisidir.

Etrafimiza baktigimizda kaç kisi görebiliriz, her seyini millî Emel ugruna ortaya koyan? O ayda-yilda bir Kirim'i hatirlamaz. Seneden seneye, Kirim gecelerinden tepreçlere, arada sirada bazi bir toplantilara katilanlardan degildir. O, hattâ hiç derneklere ugramadan,
elini cebine atmadan, emegini, alin terinin bir damlasini bile bu dava ugruna dökmeden, hizmet edenleri tenkit edenlerden degildir. O, her bir sorumlulugu dernek yöneticilerine havale edenlerden de degildir. Abdurrahman amca Kirim davasini Kirim Dernegi baskan ve yöneticilerinin isi ve vazifesi olarak görmez. ysmail Bey Gaspirali gibi, milletin davasi olarak görür. Gerçek bir dava adami olarak, ferdî sorumlulugunu yerine getirenlerdendir.

Elbette, Kirim Davasi için yapilan en küçük bir hizmet bile kutsaldir. Ama onun hizmetlerini, onu diger hizmet verenlerden ve Vatan Kirim için bir seyler yapanlardan ayiran en önemli özelligi, dedigim gibi, elindeki imkanlari, yetenegini, akil ve beden gücünü yüzde yüz davanin hizmetine sunmasindadir.

Böyle bir insanin öz geçmisini merak edenler de olabilir:

Abdurrahman amca Bahçesaray'in Kous köyünden. Kartbabasi Ali Odaman 1885'de rahmetli olmus. Babasi Mehmet, Dereköylü Konsullar sülalesinden Topal Muhterem'nin kizi Alime ile evlenmis. Aile 1922 senesinde Kirim'dan Türkiye'ye göç ediyor.
Kirimli Mehmet ve Alime'nin ikisi kiz, alti çocugundan ikincisi Abdurrahman amca ve o 1926 senesinde Samsun'da doguyor. Aile Samsun sehrinde ve köylerinde yasiyor. Baba Mehmet 1944 senesinde Hakk'in rahmetine kavusmus.

Abdurrahman amcanin esinin hayat hikâyesi de çok ilginç. 1917-1918 senelerinde Türk-Rus savasinda Erzurumlu bir Türk Ruslara esir düser ve esirlikteyken bir Kirim Tatar kiziyla evlenir. 1933 yilinda bu aile de Türkiye'ye göç ediyor. Bu ailenin kizi Zöhre ile Abdurrahman amca 1951 senesinde evleniyor. Onlar, 1955 senesinde ystanbul'a göç ediyorlar. Dört çocugu, bes torunu olan Abdurrahman amca, emekli olana kadar pazarcilik yaparak hayatini namusuyla kazaniyor.

Onunla tanismamiz iste bu emekliye ayrildigi yillarda oldu. Tabiî ki ystanbul'daki dernegimizde. Onu ilk gördügümdü, biraz saskinlikla yüzünü inceledim. Tertemiz, masum bakislarinda insan sevgisi ve saygisi açikça belliydi. Beni asil sasirtan yani büyük fikir adami, atamiz ysmail Bey Gaspirali'ya olan sasirtici benzerligiydi. ylk aklima gelen de, bir gün Kirim ile ilgili bir televizyon programi yaparsam, onu ysmail Bey Gaspirali rolünde oynatmaliyim düsüncesi oldu. Bu arzum da gerçeklesti. Abdurrahman amca 1993 yilinda TRT için hazirladigim Kirim Belgeseli'nde ysmail Bey Gaspirali olarak yer aldi.

Görüldügü gibi, o zengin bir insan degil. Bag-Kur'dan emekli. yyi bir egitim yapma imkânini bulamamis. Ama, sanki Vatan Kirim'a hizmet terazisi gibi, İstanbul'daki dernegimizde daima vazifesinin basindadir. Yolunuz ystanbul'a düstügünde dernegimize bir
ugrayin, bir çayini, bir kahvesini için. Onun kalbinin, onun ruhunu aynasinda kendinizi bir görün.

Keske bütün cemiyet üyeleri Abdurrahman amca gibi olsalardi. Keske millî davamiz etrafinda onun gibi bir kaç yüz insan daha toplanabilseydi...

Hairdesigner
31-03-08, 05:47
Abdurrahman Kadrizade ( 1894)- (1939) </B>
Kırım Türk Edebiyatı

Kırım şairlerinden Abdurrahman Kadrizade (1894-1939) medrese tahsilini tamamladıktan sonra Arap, Fars ve Rus dillerini öğrenmiştir. "Yanı Dünya" gazetesinde çalışırken siyasi kitapları, ders kitaplarını ve edebi eserleri Kırım Türkçesi'ne tercüme eder. Diğer Türk boylarının folklorunu ve Kırım sözlü edebiyatını çok iyi bilir. Kadrizade, halk arasında anlatılan masalları, tekerlemeleri, yırları çınları ve atasözlerini derleyerek gazetelerde yayınlar. Kadrizade, masallardan fıkralardan faydalanarak "Molla Nefsi", "Aksak Temir ve Nasreddin", "Çırk Mırk mı, Mırk Çırk mı?", "Nasreddin Oca ve Karısı" gibi satirik eserler de yazmıştır.

Abdurrahman Kadrizade 1927 senesinde "Kızma Be Yau!", "Birkaç Öğütler" veya "Öğütlerim" gibi şiirlerinde insan hayatındaki eksikleri, çirkinlikleri tenkit ederek kendi düşüncelerini, öğütlerini anlatır.

Kırım Türkleri Edebiyatı Yrd.Doç.Dr. Zühal Yüksel kirimdernegi.org.tr

Hairdesigner
31-03-08, 05:47
Abdurrahman Kızılay ( 1940) </B>
Abdurrahman Kızılay
Türk Halk Müziği sanatçısı
1940'da Kerkük'ün Musalla semtinde dünyaya gelen Abdurrahman Kızılay, ilk ve orta eğitimini Kerkük'te tamamladı. Çocuk yaşlarda halk müziğine ilgi duyan Kızılay, başta Abduvahit Küzecioğlu, İzzettin Nimet, Reşit Küle Rıza olmak üzere Kerkük'lü ünlü ustalardan ders aldı. Türkiye'de Kerkük hoyrat ve türküleriyle özdeşleşen Kızılay, ilk türkülerini 1959'da Bağdat Radyosu'nun günde yarım saatlik Türkmen programında okudu. 1950'lerin ortalarından itibaren Kerkük Kızılay'ında gönüllü olarak çalıştı. Kerkük Kızılay'ındaki dostları, kuruma verdiği hizmetler nedeniyle Türkiye'-de Kızılay soyadını almasını teklif ettiler ona, o da kabul etti. Türkiye'de "Altun hızma Mülayim" türküsü ile tanınan sanatçı, 1960 yılında 6 yıl Ankara Devlet Konservatuvarı Kontrbas Bölümü'nde eğitim aldı. Eğitimini tamamladıktan sonra 1966'da Kerkük'e dö-nen Kızılay, Baas Partisi'nin iktidara gelmesinden bir ay önce tekrar Türkiye'ye geldi ve geliş o geliş. Ancak seneler sonra 2003 Eylül'ünde baba toprağına adım atabildi. Asıl adı Abdurrahman Ömer İbrahim olan Abdurrahman Kızılay, 1974'de Türk vatandaşlığına kabul edildi. Türkiye'de evlenen Kızılay'ın iki kız çocuğu var

Hairdesigner
31-03-08, 05:48
Abdurraim Altanlı ( 1898)- (1976) </B>
Kırım Türk Edebiyatı

Şiir yazmaya 1922 yılında Kırım'da başlayan Abdurraim Altanlı (1898-1976), sürgün bölgelerinde de Kırım Türk şiirinin canlanmasında ve genç şairlerin yetişmelerinde oldukça önemli bir rol oynamıştır.
Eserlerinde sosyalizm propagandası yapmıştır.Şiirlerinde geleneksel şiir ile yeni şiiri birleştirmiştir.
Şairin bu dönemde yazdığı şiirleri "Sevem Seni Partiyam!" (1962), "Menim İzlerim" (1970), "Kanatlı kıvançım" (1972), "Şiirler" (1979) isimli şiir kitaplarında neşredilmiştir.

Abdurraim Altanlı'nın şiirleri yanında edebi bir tenkitçi olarak yazdığı edebi ve sosyal makaleleri de vardır. "Üseyin Şamil Toktargazive Asan Çergeyev" isimli makalesi, 1924'de "Yanı Çolpan" dergisinde basılır. 1934-36 senelerinde derin bilgisi ve araştırmalarına dayanarak hazırladığı edebiyat tarihi ile ilgili makaleleri "Bolşevik Yolu" ve "İleri" dergilerinde basılmıştır.

Abdurraim Altanlı Şeyhzade (1898-1976), komünist dönemin en verimli şairlerinden biridir. Altanlı'nın 1922 yılında gazete ve dergilerde şiirleri yayınlanmaya başlar. "Yaş Komünist Yırı" isimli eserine "Yoksul" imzasıyla neşreder. 1928'de "Traktör"; 1930'da "Ateşli Satırlar"; 1932'de "Yeniş Yırları" isimli şiir kitapları çıkar. 1935 yılında "Bu Epoha" adlı eserinde şiirlerini, hikayelerini denemelerini toplamıştır.

Kırım Türkleri Edebiyatı Yrd.Doç.Dr. Zühal Yüksel kirimdernegi.org.tr

Hairdesigner
31-03-08, 05:48
Abdül Fettah Rauf </B>
Abdül Fettah Rauf 1910-1963

HAKKINDA YAZILANLAR

Üsküp’te Abdül Fettah Rauf da Yaşadı
www.makturk.com 05.03.2006

“Önce yazdığı şiir havasını bir nebze de olsa soluyalım istedim hep beraber. Bu nedenle, “Haftanın Şiiri” köşesine, okuyabilme fırsatı bulduğum şiirlerinden, çok sevdiğim “Kuvvet ve Hak” şiirini gönderdim.
Abdül Fettah Rauf, bir dönemde, belli bir rejim tarafından örülen “ideolojik duvarı” aşamayan, bu nedenle de sınırlı sayıda kişinin, hakkında son derece sınırlı şeyler bildiği, önemli ve değerli aydınlarımızdan biri. Ancak onun daha geniş kitlelere tanıtılamamış olmasının faturasını, sadece, kendine rakip istemeyen bir ideolojiye, bu ideolojinin katı savunucusu bahse konu rejime çıkartmaya kalkmamalıyız. Bunda, 1945 yılından beri aydın geçinenlerimiz başta olmak üzere, hepimizin günahı vardır elbette.

Suat ENGÜLLÜ’nün Yazısı

Çocukluk anılarında, Abdül Fettah Rauf’un hayal meyal suretini bir andaç gibi saklayan “imtiyazlı kişilerden” biri olarak, aramızdan erken ayrılmasının Allah’ın takdiri olduğuna asla şüphem yok. Ancak böyle olmakla birlikte, keşke daha uzun yaşasaydı da, oturup kendisiyle şiir, şiiri, şiirimiz hakkında konuşabilseydim der dururum hâlâ. Tıpkı keşke kadri bilinseydi de şiirleri kitaplaştırılsaydı; tek tük şiirini okuyarak değil, şiir kitaplarını okuyarak tanıyabilseydik, tanıtabilseydik onu.dediğim gibi.

İnşallah bir gün bunu da görmüş, bu olanağa da kavuşmuş oluruz. O zamana kadar, ulaşabildiklerimizle yetinmekten başka bir seçeneğimiz yok. Tıpkı “Yedi İklim” dergisinde yayımlanan bu naçizane yazıyı yazarken, benim de, birkaç şiiri ve hakkında ulaşabildiğim çok aza bilgiye dayanarak yazmaktan başka bir seçeneğim olmadığı gibi.

Tarihçiler hak verir mi bilemem; ama ben diyorum ki Osmanlı devri, Rumeli’nin elden gidişiyle kapanmıştır. Kapanmasına kapanmıştır da, bu “felâketi” yaşayan, Balkan Savaşları’ndan beri devam eden (zaman zaman diner gibi görünen, fakat hep tekrar tekrar azan) trajediye maruz kalan, “Rumeli terk edilmez” diyenlerimiz, uzun bir süre daha bu acı gerçeği sineye çekememişlerdir. Geçen zaman içinde, Rumeli coğrafyası yeni baştan “şekillenmiş”, yeni yeni devletler ortaya çıkmış, farklı rejimler gelmiş geçmiştir, ama özellikle “Rumeli’nin göbeğinde” yer alan o “paylaşılamayan toprak parçası Makedonya” da, ezelden beri “evlâd-ı fatihan” olmanın gururunu gizlemeyen Türkler, Osmanlı’nın bıraktığı kültür mirasını yaşatmaya, bu önemli hazineye karınca kararınca bir şeyler daha katmaya uğraşıp durmuşlardır. Ülkeler arasındaki ilişkilerde daima “oynadıkları köprü rolüyle hatırlanan Türkler”, Makedonya Cumhuriyeti’nin Balkanlar’da bağımsız bir devlet olarak ortaya çıkışına kadarki dönemde, Türkiye’den hiç yardım görmemelerine rağmen (oysa, iki sınır ötelerde büyük başarılara ulaşmalarını sağlayacak, eninde sonunda mutlaka geleceğine inandıkları bu yardıma öylesine umut bağlamışlardı ki sormayın), içinde bulundukları şartları ve sahip oldukları imkânları zorlayarak önemli işler de başarmışlardır. Hiç kuşkusuz bütün bu başarılanlar arasında, Balkan Savaşları’nın araya girmesiyle kesintiye uğrayan Makedonya Türk Edebiyatı’na tekrar hayatiyet verebilmiş olmaları başta gelmektedir.

Bugüne kadar hayatı, eserleri, yaratıcılığı hakkında herhangi bir çalışmanın maalesef yapılmadığı, iki dünya savaşı arasında neredeyse tek başına edebiyat mücadelesi verdiği bilinen Üsküp Rufaî Tekkesi’nin şeyhi Şeyh Saadeddin Efendi’ nin son derece zor şartlar altında, büyük imkânsızlıklar içinde bir yere kadar getirebildiği yolun, İkinci Dünya Savaşı sonrasında doğan yeni şartlar ve imkânlar ortamında devamı sayılması gereken Makedonya Türk Edebiyatı, elli yıl gibi kısa bir süre içinde, kopmaz bir parçası olduğu Türk Edebiyatı’ ndan “koparılmış” olarak gelişmiş olmasına rağmen, hiç mi hiç küçümsenemeyecek bir düzeyi yakalamıştır. 1943 yılının sonlarından itibaren bu topraklarda “hakimiyetini ilân eden” rejimin bağlı olduğu ideoloji ile belirlenen sınırlar olmasaydı ve 1950’li yıllarda ortaya çıkan ilk kuşak Makedonya Türk yazarları inanç ve düşünceleriyle doğal olarak belirlenen “ideolojik sınırın” ötesinde kalanları da “kurdukları edebiyat sofrasına” almaya biraz olsun gayret sarf etselerdi, Makedonya Türk Edebiyatı’ nın ulaştığı nokta, muhakkak ki çok çok yukarılarda olurdu.

“İdeolojik sınırın” ötesinde kalan, Makedonya Türk yazarlarınınsa kendisini de aralarına katmaya herhangi bir teşebbüste bulunma zahmetine bile katlanmayı göze alamadıkları edebiyatçılardan biri ve hiç kuşkusuz en değerlisi, Üsküplü şair Abdül Fettah Rauf’ tur.

Ne yalan söylemeli; elden gidişi, içimizde hep bir ukde olan Rumeli’yi, “Yüce Hak inayetisin bize / A güzel vatan, a şirin vatan / Atalar emanetisin bize / A güzel vatan, a şirin vatan” dizeleriyle anlamlı bir biçimde yücelten Abdül Fettah Rauf, 1910 yılında Üsküp’te dünyaya gelmiştir. Hacı İshak sülâlesindendir. Babası, Üsküp eşrafından Rauf Efendi, oğlunun iyi bir eğitim görüp yetişmesi için elinden geleni esirgememiştir. Fakat onu, kendi mesleği olan tüccarlığın dışında tutmuş, dönemin ünlü din âlimlerinden Ataullah Efendi’nin yanında yetişmesini sağlamıştır. Kendisi de okumaya ve ilme meraklı olan Abdül Fettah Rauf eğitimini müderrisliğe kadar sürdürmüştür.

Bir inanç ve fikir adamıdır. İki dünya savaşı arasında Makedonya’da zar zor yetişebilen, sayıları çok az olan aydın ve ulemanın önde gelenlerindendir. Kısa fakat onurlu yaşamı boyunca, inanç ve fikirlerinden taviz vermeye kesinlikle yanaşmamıştır. Aslında bir erdem sayılması gereken bu tavrına karşılık yüksek bir bedel ödemiştir. Öyle ki 1945 sonrası Yugoslav rejiminin gazabına uğrayan Makedonyalı Türk aydınlarından biri olmuştur. Rejim açısından “tehlikeli” görülen kimselerden kurtulmak için en olmadık suçların icat ve isnat edildiği bu dönemde, “rejim aleyhtarlığı” yaptığı gerekçesiyle tutuklanıp yargılanmıştır. Yedi yıl ağır hapis ve “cebri iş”, üç yıl siyaset yasağı cezasına çarptırılmıştır.

Hairdesigner
31-03-08, 05:48
http://www.biyografi.net/images/kisi/72.jpg
Abdülhaluk Mehmet Çay ( 1945) </B>
İSKİLİP - 1945, İsmail, Nuriye - İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü, Aynı Fakültede Doktora - Fransızca, Farsça - Prof. Dr., Öğretim Üyesi - Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü Öğretim Üyesi, Türk Kültürü Araştırma Enstitüsü Üyesi, Türk Tarih Kurumu Asli Üyesi, TÜDEV Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk Kardeşlik ve İşbirliği Vakfı Kurucu Üyesi ve Yönetim Kurulu Başkanı - Devlet Bakanı- Evli, 2 Çocuk.

Hairdesigner
31-03-08, 05:49
Abdülkadir Hurşit ( 25.11.1951) </B>
Prof. Dr. Abdülkadir HURŞİT, 25 Kasım 1951 yılında Kerkük ilinde Dünyaya geldi. 1970'te girdiği Süleymaniye Üniversitesi Ziraat Fakültesi Hayvansal Ürünler Bölümünden 1974 yılında mezun oldu.1976 'da başladığı Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Süt Teknolojisi Bölümünde 1980 'de Doktora tahsilini tamamladı.1981'de Süleymaniye Üniversitesi Ziraat Fakültesi Gıda Teknolojisi Bölümünde Asistan Dr. olarak göreve başladı. 1982-1987 yılları arasında Erbil - Salahaddin Üniversitesi Ziraat Fakültesi Gıda Teknolojisi Bölümünde öğretim üyesi olarak çalıştı.1989' da Musul Üniversitesi Ziraat Fakültesi Gıda Teknolojisi Bölümünden Doçentlik ünvanını aldı ve 1992' ye kadar Musul Üniversitesinde çalıştı.1993 - 1998 süresince 19 Mayıs Üniversitesi Ziraat Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümünde Doç. Dr. Ünvanıyla sözleşmeli olarak görev yaptı. 2000 'de Mühendislik Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümüne Profesör olarak atandı.1999'dan itibaren 19 Mayıs Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Gıda Mühendisliği Bölümünde Bölüm Başkanı olarak görev yapmaktadır.

Hairdesigner
31-03-08, 05:49
Abdülkadir İnan ( 1889) </B>
Kültür tarihimize devlet kuruculuğundan ve istiklâl mücâhidliğinden önce dilbilimci, tarihçi ve halkbilimci olarak geçmiştir. Başkurdistan’ın Çıgay köyünde 1889’da doğmuş ve 1980’lerde Ankara’da ölmüştür. Sağlığında yalnızca beş eseri yayınlanmıştır. Ölümüne yakın günlerde üç bine yakın makalesinden seçmeler yapılarak yayına hazırlanmış ve ilk cildi yayınlanmıştır. Ölümünden sonraki yıllarda da ikinci cildi yayınlanmıştır. Bunlar bin sahifeye yaklaşan hacmı yanında muhtevası ile de Türk milletinin esas ve temel kaynaklarını araştıran, tetkik eden, yorumlayan yazılmamış ve yazılamayacak kadar derin ve tarihî malzemenin yorumları idi.
Başkurt Türklerinden olan Abdülkadir İnan böylece büyük bir Türk kültür tarihçisi durumundadır. Rusya’nın Çarlık döneminde Troyitsk’de Resuliye ve Yüksek Öğretmen Okulu’nda öğrenim görmüştü (1914). Resuliye Okulu Müdürü Abdurrahman Resuli ve Rusya Türkleri’nin ünlü yazarı, MUALLİM dergisi yayımcısı Hasan Ali Efendi’nin özendirmesi ile Türk folkloru konusunda çalışmaya başladı. Öğretmenlik görevini sürdürmeye başladığı sıralarda bu konuda geniş bir zamana ve imkâna da kavuşmuştur (1915-1923).

Rus istilâsına karşı Başkurdistan’ın bağımsızlığını korumak amacıyla girişilen mücâdeleye etkin bir biçimde katıldı. Bir ara Başkurt Eğitim Bakanlığı Bilim Kurulu üyeliğinde bulundu. Başkurt kadınlarının beşik ninnileri, Ruslarla yapılan mücâdeleleri konu edinen destan parçaları gibi folklor malzemelerini toplarken, Zeki Velidî Togan’ın tavsiyesi üzerine çalışmalarını bütün Türk boylarının folklorunu kapsayacak genişliğe ulaştırdı. Türk destanları (özellikle Kırgızlar’ın Manas Destanı) ve Şaman dini üstüne özgün araştırmalar ortaya koydu. Petrograd (-Leningrad) kitaplıklarında çalışırken pek çok bilimsel kitabı Başkurdistan’a getirmişti. Bağımsızlık savaşı sonunda Türkistan’daki komitenin yardımı ile Zeki Velidî Togan ile birlikde Asya’daki Türkler’in yaşadığı bölgeleri dolaştı. İran ve Afganistan’a, oradan da Hindistan’a ve Avrupa’ya geçti (1924).

Paris ve Berlin’deki bilimsel çalışmalarına, Türkiye’ye geldikten sonra asistan olarak girdiği Türkiyat Enstitüsü’nde devam etti. Zeki Velidî Togan ile Yeni Türkistan dergisini (1927) çıkardı.

Halk Bilgisi Haberleri (1928) dergisinin yayımına katıldı. Türkiye Halk Bilgisi derneği’nin bilimsel komisyonu üyesi iken Erzurum ve Hasankale’de folklor araştırmaları yaptı. Birinci ilmî seyahate ait rapor (1930) bu dönemin ürünüdür. “Yeni Türk” dergisinde ve “Azerbaycan Yurtbilgisi” ile zamanının hemen bütün Türkçü/Milliyetçi dergilerinde pek çok değerli araştırmaları yayınlanmıştır. Çok verimli bir kalemi ve kafası vardı. Şimdiki Türk Dil Kurumu’nun ilk şekli olan ve hemen hepsi de büyük Atatürk’ün istekleri doğrultusunda kurulan Türk Dili Tetkik Cemiyeti, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti’nde vazifeler aldı. Birincisinin ilk umumî kâtibliğini üstlendi. Ruşen Eşref ve Maarif Vekili Reşid Galib’in daveti üzerine Ankara’ya gitti.

Cemiyette ihtisas kâtibi olarak görev aldı. İlmî komisyon ve kılavuz kolu çalışmaları üyesi iken pek çok defa Atatürk ile görüşmüş, Atatürk’ün dil konusunda yaptğı toplantılara ve çalışmalara katılmıştı.

Ankara Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi kurulurken (1935), Atatürk kendisinden fakültede doğu Türk lehçelerini incelemesini ve bu konuda ders vermesini istedi. Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde 1944’e kadar profesörlük yapan Abdülkadir İnan, Türk lehçelerinin özellikleri ve tasnifi Türkolojinin tarihçesi, Orhon ve Yenisey yazıtları, Kırgızcanın genel özellikleri ve Manas Destanı gibi konularda dersler verdi. Bu dersleri de “Türkoloji ders Hülâsaları” adlı kitabında toplayarak yayınladı (1936).
Ayrıca Güneş Dil Teorisi üzerinde de durmuş, bu teorinin temel özelliklerini ve kurallarını açıklamış, bazı Türkçe ve Islavca kelimeleri bu teoriye göre çözümlemişti. 1944 yılında unvan ve kadrosu kaldırılan İnan tercüman ve okutman olarak 1955’e kadar görevde kaldı.

Bu arada Türk Dil Kurumu’nda başuzman olarak da çalışıyordu. Şaman dininin genel özelliklerini belgesel olarak ortaya koyuyordu. Diyanet İşleri Başkanlığı Danışma Kurulu’nda çalışırken Kur’an-ı Kerim’in Türkçe çevirileri üzerinde önemle duran, hurafelerin kökeni üzerinde bir araştırma da yazan İnan, 1964’den sonra Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü’nde uzman olarak çalışmıştır.

Onun 1980’lerdeki ölümüne kadar Türk kültür tarihinin çok önemli ve bilinmeyen konularında durmadan çalıştığına arkasında bıraktığı birbirinden emsalsiz eserleri en güçlü tanıklardır. Eserlerinin ve makalelerinin sayısı binleri buluyor.

MİSYONU
Cumhuriyet’in kültür temelinde harcı bulunan adam Abdülkadir İnan, Cumhuriyetimiz’in temelleri atılırken kurulan dil ve tarih kurumlarında, üniversitelerimizin kuruluş ve teşkilâtlanmalarında da çok önemli roller almıştır. Atatürk’ün bir akademi gibi çalışan Çankaya toplantılarının en devamlı ilim adamlarından birisi de o idi.

Aynı zamanda büyük bir istiklâl savaşçısı, devlet adamı ve Türk dili ve kültürü âlimi olan İnan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde Atatürk’ün çevresinde yer alan isimlerdendir. Abdülkadir İnan, Cumhuriyetimiz’in temelleri atılırken kurulan dil ve tarih kurumlarında, üniversitelerimizin kuruluş ve teşkilâtlanmalarında da çok önemli roller almıştır. Atatürk’ün bir akademi gibi çalışan Çankaya toplantılarının en devamlı ilim adamlarından birisi de o idi.

ABDÜLKADİR İNAN’IN TEMEL ESERİ: ‘TARİHDE VE BUGÜN ŞAMANİZM’

Türk Tarih Kurumu yayınları arasında birkaç kere basılan bu ünlü eser kendi dönemine kadar konu ile ilgili yayınlar arasında başköşeyi alır. Bu eserin de Atatürk’ün ilgisi ve teşviki ile uzun araştırmalar sonucunda hazırlandığını Abdülkadir İnan söylerdi. Türk ve Batı kaynaklarında Şamanizm ile ilgili hemen her eser incelenmiş ve çok iyi bildiği Rusça yanında üç Batı dilindeki literatürü de inceleyerek yazıldığı için bugüne kadar bir benzeri bile yazılamamıştır.

Çünkü rahmetli hoca hiç açık nokta bırakmamacasına konuya hakim bir durumda kalmıştır. Türkçemizde Şamanizm konusunda Atanaş Manof’dan M. Türker Acaroğlu’nun yaptığı ve 1930’lu yıllarda rahmetli Yaşar Nabi Nayır’ın ilk Varlık Yayınları arasında çıkan eserinden başka bir eser bulunmadığı göz önüne alınırsa, Abdülkadir İnan’ın bu eseri hazırlayıp yayınlamasındaki isabet de ortaya çıkar.

Abdülkadir İnan’ın eseri bize Türkler’in en eski inançlarında ve ibadetlerinde bile İslâma çok yakın ve yatkın bulunduklarını göstermektedir.

Bugünkü dünyamızda yalnızca Yakutistan’da Şamanizm yaşamaktadır. Şamanizm konusu ve Şamanlık bundan yıllarca önce yalnızca Ziya Gökalp’in eserlerinde ve özellikle kısa bir bölüm halinde yer almıştır.

Ayrıca yine Abdülkadir İnan’ın İslâmiyetdeki batıl inançlar konusunda yaptığı bir başka araştırma da Diyanet Yayınları arasında küçük bir kitap halinde yayınlanmıştı. Bu hacmı küçük ve fakat muhtevası büyük eserin de yeniden yayınlanması bugün için büyük bir ihtiyaç ve zarurettir. Ayrıca yine İnan hocanın Türkçe Kur’an tercümeleri konusundaki sistematik, bilimsel eserinin de taşıdığı öneme binaen yeniden basılması lâzımdır.

Bu küçük eser de Diyanet Yayınları’ndandır. İlk yayınlanmasının üzerinden otuz yıl kadar uzun bir zaman diliminin geçmesine karşın bu eser de yeniden bir daha yayın sahasına çıkarılmamıştır. Bu esere de çok büyük bir ihtiyaç vardır. İki büyük cilt halinde yayınlanan araştırmalarına gelince: Bu iki cildin de Türk Tarih Kurumu Yayınları arasındaki baskısı çok az bir miktarda basılmıştır. Keza mevcudu da kalmamıştır. Gerek bu iki araştırma kitabının ve gerekse Şamanizm’in yeniden yayınlanması çok iyi olacaktır.
Bizden hatırlatması.

Orada Mustafa Kemal Paşa var

Ord. Prof. Dr. Hikmet Bayur rahmetliden dinlemiştim: Atatürk’ün Çankaya’daki akademik sohbetlerinde bulunulduğu sıralarda, konuşmalar çok uzun sürer ve Abdülkadir İnan bazen uyuklarmış. Bir defasında Cemal Paşa’dan konuşulurken de böyle olmuş. Atatürk’e hazır bulunanların işareti ile uyuklayan Abdülkadir Bey gösterilmiş. Atatürk, kendisine seslenerek:
“- Abdülkadir Bey, bu konuda siz ne düşünüyorsunuz?
Diye sorulunca, hazret birden bire kendine gelir. Hiç bir duraksama yapmadan der ki:
“- Ben onun büyüklüğünü Türkistan’dan bilirim...”
Herkes birbirine bakar: Bu adam neler saçmalıyor, diye.
Atatürk ise oralı olmadan devam eder:
“- E, ... Anlat bakalım, nasıl?
Abdülkadir Bey devam eder:
“- Biz istiklâlimizi ilân etmiş, Ruslarla çarpışıp dururken çıktı geldi. Vara yoğa işimize karışmaya başladı. Biz kendisine çıkıştık:
“- Senin buralarda ne işin var? Biz kendi yağımızla kavrulup gidiyoruz. Sen Anadolu’ya gitsene? Hem orada biliyorsun bir istiklâl savaşı veriliyor. Yunanlılar Kütahya, Afyon ve Bursa’yı aldılar. Eskişehir de düştü. Türk’ün son kalesi Ankara üzerine yürümeye hazırlanıyorlar. Ankara da düştü mü, anavatan istiklâlini kaybetti mi Türkistan’ın, Başkurdistan’ın istiklâlinin ne kıymeti kalır ki? Senin yerin orasıdır. Türklüğün son mücadelesinin yapıldığı topraklardır!...”
İşte bize o çıkışmamız üzerine verdiği cevaptan onun büyüklüğünü anlamıştım. Bize:
“- Orada Mustafa Kemal Paşa var!...” dedi.
Elbette, huzurda bulunanlar Abdülkadir İnan’ın bu defa uyumadığını, bütün konuşmaları büyük bir dikkatle izlediğini anlamakla mahcub olmuşlar ve bu arada gözleri yaşarmıştı.
Abdülkadir İnan’ın büyük bir Türk milliyetçisi olduğunu kaydetmeye lüzum görmüyorum. Fakat aynı zamanda onun büyük bir Türk kültür tarihçisi ve araştırmacısı olduğu noktasında herkes fikir birliği içindedir. Araştırdığı ve yayınladığı konuların hemen her biri Türk millî kültürünün hiç bilinmeyen ya da çok az bilinen bir konusunu aydınlığa çıkarmıştır. Onun “Tarihde ve Bugün şamanizm” gibi, “Manas Destanı” gibi pek çok eseri vardır ki hemen her zaman okunan ve aranan eserlerindendir. Ayrıca, metinde zikrettiğimiz gibi iki büyük cilt halinde yayınlanan yüzlerce araştırması da onun adının Türk milleti ile beraber yaşayacağının en güzel kanıtıdır.

Hairdesigner
31-03-08, 05:49
Abdülkerim Abushwereb </B>HAKKINDA YAZILANLAR

Ecevit’in Libya’daki akrabaları
Cemal A. Kalyoncu -Sayı: 624

Aksiyon, Ecevit'in Libya’daki akrabalarını buldu.Kimdir bunlar? Kaç kişidirler? İşte Kaddafi’nin ülkesindeki akrabalar…

Satır aralarında ‘Bülent Ecevit’in Libya’daki akrabaları’ şeklinde ibarelerle anlatılan Ecevit’in yakınlarını bulduk. Bilindiği gibi Libya lideri Muammer Kaddafi, ihtilal yaparken, ordunun güvendiği Albay Sadettin Abushwereb ismini kullanmış ve başarıya ulaşmıştı. Sadettin Abushwereb de Bülent Ecevit’in, Libya’da yaşayan akrabalarından biriydi. İşte bu Abushwereb ailesinden, Albay Sadettin Abuswereb’in de amcasının oğlu, yani kuzeni olan doktor Abdülkerim Abushwereb Aksiyon’a ilginç açıklamalarda bulundu. Sözgelimi Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliği konusunda şunları söylüyor: “Allah peygambere dedi ki; Yahudi ve Hıristiyanlar senden razı olur, yalnız onların milletine tâbi olursan. Kur’an-ı Kerim’den. Orhan Pamuk bir örnektir.”

Trablus’ta yaşayan, çocuk doktoru ve aynı zamanda da öğretim üyesi olan Abdülkerim Abushwereb, ilk kez 1954 senesinde Türkiye’ye gelmiş. O yıl 40 Libyalı talebe eğitim için Türkiye’ye gönderilmiş. Gelenler arasında Abdülkerim Abushwereb de yer almış. Abdülkerim Bey, iki yıl sonra da yani 1956 yılında Türkiye’deki akrabalarını bulmuş. Bülent Ecevit’in babası Fahri Bey 1954’te vefat ettiği için o tarihte hayatta değil ama annesi Nazlı Hanım ve Bülent Ecevit’le ilk irtibatı böylece kurmuş.

Trablus’ta, Türkiye’de Ortanın Solu’nu temsil etmiş kuzeni Bülent Ecevit’ten çok farklı bir hayat süren Abushwereb eğitimini de ülkemizde tamamlamış. Cerrahpaşa Tıp Fakültesi mezunu Dr. Abdülkerim Abushwereb, Bülent Ecevit’le de dört kez görüşüp konuşmuş. Ziyaretlerin ilki 1956’da gerçekleştikten sonra üçüncüsü, Bülent Ecevit ikinci kez başbakanlık koltuğuna oturduğunda Çankaya’da gerçekleşmiş. Abdülkerim Bey, o görüşmede, Ecevit’e, 1973-80 yılları arasında Türkiye’de Libya büyükelçisi olarak görev yapan, Muammer Kaddafi’nin ihtilal sırasında ismini kullandığı kuzeni Sadettin Abushwereb’i tanıştırmış. Sadettin Bey, Mısır Harp Okulu’nu bitirdikten sonra Libya ordusunda albaylığa kadar yükselmiş ve sevilen bir kişi olarak biliniyor.

KADDAFİ’NİN AYASOFYA TEKLİFİ

Ecevit bu konuda Zaman gazetesindeki röportajında şu bilgileri vermişti: “Abushwereb, İspanya’da tatilde iken radyodan Libya’da darbe olduğunu, darbeyi yapanın da kendisi olduğunu duymuş. Tabii çok şaşırmış. Hiçbir şeyden haberi yok. Libya’dan döndüğünde Kaddafi’ye ‘Neden böyle yaptınız?’ diye sormuş. Kaddafi de ‘Asker sizi çok seviyor, takdir ediyor. Bunun için sizin isminizi açıkladım.’ demiş.” Dr. Abdülkerim Abushwereb, bu olayın Libya’da herkes tarafından bilindiğini ifade ediyor. Abdülkerim Bey, Kaddafi’nin, Albay Sadettin Abushwereb aracılığıyla Ecevit’ten istediği ‘Ayasofya’yı bir günlüğüne ibadete açın, gelip namaz kılacağım’ teklifini de doğruluyor.

Abdülkerim Abushwereb’in, Ecevit ailesiyle görüşmelerinden dördüncüsü ise 1978 yılında Libya’da gerçekleşmiş. Bülent Ecevit, eşi Rahşan Hanım’la Trablus’a gittiklerinde, akrabalarını evlerinde ziyaret etmiş. Bundan sonra karşılıklı görüşmeler sona ermişse de mektuplaşmayı sürdürmüşler.

Abushwereb ailesinin Ecevit’lerle kan bağı

Şimdi gelelim Abushwereb ailesinin Ecevit’lerle kan bağına. Bülent Ecevit Libya’daki bu aile ile anne tarafından akraba. Abdülkerim Abushwereb ‘ailemizin iki kolu var, biri Libya’da, ikincisi Türkiye’de’ diyerek aile bağlantılarına açıklık getiriyor.

Türkiye’de bazı kaynaklara da girmiş bazı yanlışlıkları düzeltmiş olmak için önce ailenin en eski isminden başlayalım. Bülent Ecevit’in anneannesinin babası Ali Kırat Paşa’dır. 1840 Trablusgarp doğumlu olan Kırat Paşa, Sultan II. Abdülhamid’in yaverliğini yapmış birisidir. Ömer Kırat’ın oğlu olan ve 1903 yılında vefat eden paşa, evliliğini, Mekke ve Medine’de uzun yıllar görev yapan Medine Harem Şeyhi Emin Paşa’nın kızı Emine Hasna (Türkiye’de Hasene diye geçiyor) Hanım’la yapar. Bülent Ecevit’in Arabistan’da kendisine intikal eden miras da buradan geliyor. Miras, Hacı Emin Paşa’nın vefatından sonra eşi Emine Şerife ile çocukları Vehbi Paşa, Saliha, Şadiye, Fatma Nazire, Havva Seher, Ayşe, Hilmiye, Hasene ve Medeniye’ye geçmişti. Ecevit de buradaki mirası Türk hacıların konaklaması için devlete bağışlamıştı.

Lütfiye Hanım, yaver Mehmet Faik’le evlenmiş

İşte buradaki Hasene yani Emine Hasna Hanım’la evlenen Ali Kırat Paşa’nın Lütfiye, Adviye, Behire, Ferhunde ve Safia (Safiye) adında beş kızı dünyaya gelmiş. Lütfiye Hanım, yaver Mehmet Faik’le evlenmiş ve Aksiyon’un ulaştığı Dr. Abdülkerim Abushwereb’in de babaannesidir.

Ferhunde Hanım, Osmanlı’nın son sadrazamı Tevfik Paşa’nın Afife Hanım’dan dünyaya gelen ilk çocukları İsmail Hakkı Okday’ın, Sultan Vahdettin’in kızı Ulviye Sultan’dan boşandıktan sonra evlendiği ikinci eşidir. Dr. Abdülkerim Abushwereb, Safia Hanım’ın da Türkiye’nin ilk hanım doktoru olduğunu söylüyor.

Ecevit’in anneannesi de olan Adviye Hanım ise alay kumandanı Mehmet Emin (Sargut) Bey’le birleştirmiştir hayatını. Bu evlilikten Melahat ve Nazlı adında iki kız çocukları olmuş. Ressam Nazlı Hanım da Prof. Dr. Fahri Ecevit’le evlenerek, 1925’te doğan ve 2006 yılında hayata gözlerini yuman Karaoğlan Mustafa Bülent Ecevit’i dünyaya getirmiş.

İşte Ecevit’lerin Libya’daki akrabalarının hikâyesi böyle.

Ailesinin, Ecevit soyadını, Kastamonu yöresindeki bir bucağın isminden esinlenerek aldığı Bülent Ecevit’in Libya’da kalan anne tarafından akrabaları bakın kendilerini nasıl tanımlıyor. Sözü yine Dr. Abdülkerim Abushwereb’e bırakalım: “Bu konuyu ben babama sordum, rahmetli ‘Osmanlıyım’ derdi.”

AKRABALAR TÜRKİYE İLE İRTİBATI HİÇ KESMEMİŞ

Hairdesigner
31-03-08, 05:50
Abdüllatif Benderoğlu ( 1937) </B>
Abdüllatif Benderoğlu
/gazeteci/yazar/
1937’de Tuzhurmatu’da doğdu. Bir demircinin oğlu-dur. İlk ve orta öğrenimini Tuzhurmatu ve Kerkük’te yapmıştır. Kerkük’teki Irak petrol şirketinin teknisyen okulunda üç yıl okuduktan sonra 1956’da siyasi sebeplerden ötürü okuldan atılmıştır. Okuldan atıldıktan sonra kimi şirketlerde teknik ressam olarak çalışmıştır. 1964’te siyasi faaliyetlerinden dolayı Irak’tan ayrılmak zorunda kalan Benderoğlu, önce Lübnan, sonra Yunanistan, daha sonra da Bulgaristan’a gitmiş, Sofya’da yayınlanan Türkçe gazete ve dergilerde yazdığı şiirler-le hayatını sürdürmüştür. 1965’te yurduna dönen Benderoğlu, 24 ocak 1970’te Irak Türklerine kültürel hakların tanınması üzerine Kerkük ve Kuzey Bölgesi İrşad Müdürlüğüne atandı. Üç ay bu görevde kaldıktan sonra Irak Tanıtma Bakanlığına bağlı Türkmen Kültür Müdürlüğü ve haftalık Yurt gazetesinin genel yayın yönetmeni oldu. Şair Türklerin yaşadığı bir çok ülkede, bu meyanda Yunanistan, Yugoslavya, Bulgaristan, Türkiye, Azerbaycan ve Kazakistan’da bulunmuştur. Benderoğlu yaptığı hizmetler dikkate alınarak Bakü Memmed Emin Resulzade Üniversitesi tarafından 1992’de fahri doktorlukla ödüllendirilmiştir. Benderoğlu 2000 yılına kadar Yurt gazetesinin redaktörlüğünü yürütmüştür.

Hairdesigner
31-03-08, 05:50
http://www.biyografi.net/images/kisi/2266.jpg
Abdülmecid Çermoy ( 15.03.1882) </B>Abdülmecid (Tapa) Çermoy

15 Mart 1882'de Çeçenistan'ın Caharkala(Grozni) şehrinde dünyaya geldi. Soylu bir Çeçen ailesine mensuptur. Babası Ortsu Çermoy Rus ordusunda generaldi. Vladikafkas lisesini bitirdikten sonra askeri öğrenimini Rusya'nın ünlü askeri okulu "Nikolayevskoye Kavaleriysekol Noyennol Uçilişçe"de yaptı. Çar'ın muhafız alayında bir müddet görev yaptı. Petersburg'da yüksek bir sosyete hayatı yaşamasına rağmen 1908'de ordudan istifa ederek memleketine döndü, petrol işleriyle uğraşmaya başladı. Zekası ve teşebbüs kabiliyeti sayesinde petrol işlerini ilerletti. Grozni'de ve bütün Kafkasya'da bugünkü petrol tesisatının esas temellerini atanlardan biri oldu.

1917 ihtilalinden sonra Kuzey Kafkasya'daki devletleşme ve bağımsızlık çalışmalarının içinde yer aldı. 18 Eylül 1917'de Andi'de toplanan II. kurultay sonucunda oluşturulan Kuzey Kafkasya Milli Müessesan Meclisi Merkez İcra Komitesi Başkanlığı görevine getirildi.

11 Mayıs 1918 tarihinde ilan edilen "Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti"nin ilk Cumhurbaşkanı oldu.

8 Haziran 1918'de Osmanlı Hükümeti ile Dostluk ve İşbirliği Anlaşması imzalayan heyette yer aldı.

10 Aralık 1918 günü Terek Kazakları ile Kuzey Kafkasya Hükümeti arasında Terek Kazaklarının Kuzey Kafkasya birliğine dahil olduklarına dair imzalanan anlaşmaya hükümet adına imza koyanlar arasında bulunarak Kazaklarla kanlı mücadeleleri milli menfaata uygun tarzda sonuçlandırma başarısında büyük pay sahibi oldu.

Paris Barış Konferası'na katılmak üzere 1919 baharında Fransa'ya giden sabık Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti başkanı Abdülmecid Çermoy bir daha ülkesini göremedi.

28 Ağustos 1937'de Lozan'da (İsviçre) vefat etti.

Hairdesigner
31-03-08, 05:50
Abdülvahit Küzecioğlu ( 1925) </B>
Abdulvahit Ahmet Küzeci 1925 senesinde Kerkük şehrinde doğdu, beş yaşında Kuranı kerim dersleri almaya başladı.küçüklüğünden beri mevlitlerde hazır olup Molla Taha ve Molla Sabır gibi değerli hocalardan çok şeyler öğrendi. Sesinin güzelliği ve yüksek kabiliyetinden dolayı pek çok Türkmen şarkıcı sanatkarların arasına girmeyi başardı, düğün ve özel törenlerde Reşit Küle Rıza ve İzzettin Nimet gibi şarkıcılarla Hoyrat ve şarkı okumayı sevilerek başardı.

1956 yılında Ankara radyosunda birkaç şarkı kayıt etmiştir ayrıca 1959 yılında Bağdat Radyosu Türkmence kısmında Türkmen sanatçısı olarak kabul edilmiştir. Bugüne kadar okuduğu şarkı, makam ve hoyratları tüm Türkmenler tarafından zevkle dinleniyor.

HAKKINDA YAZILANLAR

Kerkük’ün Gür Sesi Abdülvahit Küzecioğlu
Suphi Saatçi
suphisaatci@hotmail.com
www.kerkukvakfi.com

Geniş sesi ve güçlü yorumu ile haklı bir şöhret kazanan Abdülvahit Küzecioğlu, Irak Türkmen müziğinin yirminci yüzyılda yetiştirdiği en büyük sanatçı idi. 1924 yılında Kerkük’ün Çay mahallesinde doğdu. İlk eğitimini camide Kuran kurslarında aldı. İlkokul ile ortaokulu ise resmi devlet okullarında tamamladı. Daha sonra Kerkük Petrol Şirketi’nde çalışmağa başladı ve emekli olana kadar da işini sürdürdü.
Babası Ahmet Rıza, Kerkük’te küzecilik denilen çanak-çömlek imalatı yaptığı için Küzeci Ahmet adı ile tanınmıştır. Güzel bir sese sahip olan Küzeci Ahmet bir yandan testi, küp ve çanak gibi sanat eserleri yaparken, diğer yandan da bir çeşit uzunhava türü olan hoyrat ve türküler okurdu. Onu yakından tanıyanlar Ahmet Küzeci’nin Kesük, Muçula ve Nobatçı (Nöbetçi) hoyratlarında usta olduğunu söylerler.
Abdulvahit böylece küçük yaşta tanıştığı hoyrat ve türküleri, ilk hocası sayılan babasından öğrenmiştir. Kerkük Kalesi’nde başladığı ilkokulda ise, müzik yeteneği ve sesinin güzelliği müzik hocası Namık Efendi’nin de dikkatini çekmiştir. Böylece Namık Efendi’nin kemanı eşliğinde, okuldaki bütün Türkçe marşları Küzecioğlu seslendirmiştir.
Küzecioğlu Kerkük’te tekke ve camilerde düzenlenen mevlit törenlerine de katılmıştır. Mevl,t törenlerinde okunan ezgileri dinleyerek, kendini geliştirmiş, zaman zaman bu törenlerde Kur’an-ı Kerim’den sureler okumuş ve bazen dinî kasideler ve tenzile havaları da seslendirmiştir. Bu arada Kerkük’ün tanınmış makamşinası Molla Sabir’den makam ve hoyrat usûllerinin inceliklerini öğrenmiştir. Molla Sabir’in kardeşi Molla Taha’dan da dinlediği makam havaları ile dağarcığını zenginleştirmiştir. Bütün Irak’ta büyük bir şöhret sahibi olan Molla Taha’nın yaygın taş plaklarını dinleyerek, repertuarını geliştirmiştir.
Küzecioğlu 1944 yılında Kerkük’teki Irak Petrol Şirketi (IPC)’ne girer. Bu arada müzik sever kişiliği ile tanınan Dayı Kadir de aynı şirkette hattat olarak görev yapmaktadır. Henüz 20 yaşlarında olan Küzecioğlu, bu arada şirkette çalışan kemanî İlham Merdan, ses sanatçısı ve udî Memet Kalayı ve ses sanatçısı Sati Köprülü ile birlikte küçük ama ideal bir müzik topluluğu oluştururlar. O sıralarda Kerkük Belediye Başkanı olan Şamil Yakubî’nin müzikli toplantılara ön ayak olması ile bu ekip haftada en az bir iki müzikli toplantılar yaparlar. Böylece Kerkük’ün ileri gelen musiki meraklılarının da takip ettiği tadına doyum olmaz hoyrat ve türkülerin harman olduğu eğlence fasılları icra edilir.
1952 yılında IPC (Iraqi Petrol Company) tarafından bir meslekî eğitim kursuna katılmak üzere İngiltere’ye gönderilmesi, Küzecioğlu’nun hayatında önemli bir dönüm noktası oluşturur. Londra’da BBC radyosunun Arapça Servisinin Müdürü olan Naim Basri, Küzecioğlu’nun Londra’da bulunduğunu, Irak Radyo Müdürü Aziz Şellal’den öğrenir. Radyo Müdürü Naim Basri, Küzecioğlu’yu BBC radyosuna davet eder. Müdür: “Çok güzel ve güçlü bir sese sahip olduğunuzu öğrendim. Sizin sesinizden BBC radyosu için kayıtlar yapmak istiyorum”, der.
Aslında Londra’ya meslekî bir eğitim kursu için gitmiş olan Küzecioğlu, orada BBC radyosunun Arapça ve Türkçe servisleri için kayıtlar yaptırır. Londra radyosunun Arapça servisinde Kur’an-ı Kerim’den parçalar okur. Aynı radyonun Türkçe servisi için de Kerkük hoyratları ve türküleri kaydeder.
Küzecioğlu’nun BBC radyosunda yayınlanan bantları kendisine büyük bir şöhret kazandırır. Özellikle Ortadoğu’da çok dinlenen BBC radyosunun Arapça ve Türkçe yayımları, Irak’taki Türkmen toplumu arasında büyük bir heyecan yaratır. O tarihlerde halkın en büyük ilgi ve merakı radyo dinlemekti. Küzecioğlu’nun sesini duyanlar, ona bir kat daha hayranlık duyuyorlardı. Londra’dan dönüşünde kalabalık bir grup tarafından karşılandı.
Irak’ın ünlü kardeş müzisyenleri Cemil Beşir ve Münir Beşir’in de ilgisini çeken Küzecioğlu, onlarla yakın dostluklar kurdu. Özellikle kemanî Cemil Beşir’in icrası eşliğinde yaptırdığı kayıtlar, Kerkük kahvelerinde gramofonlarda çalınan taş plaklar aracılığı ile geniş halk kitlelerine ulaştı.
1954 yılında Kerkük’te banda alınan Muhalif ve Muçula hoyratları ile iki türkü, ilk kez taş plak haline getirildi. 1956 yılında değerli folklor uzmanı araştırmacı ve yazar Av. Ata Terzibaşı ile birlikte Türkiye’ye yaptığı seyahat sırasında, İstanbul radyosunda Kerkük hoyrat ve türkülerinden oluşan bir bant yaptı. Daha sonraki yıllarda Ankara ve İstanbul radyolarında yeni bantlar doldurdu. Bu bantların Ankara ve İstanbul radyolarının yanı sıra Erzurum, İzmir, Çukurova, Diyarbakır ve diğer mahalli radyolarda da çalınması üzerine, Türkiye’de sevilen ve tanınan bir ses haline geldi.

Kerkük’te kurulan Kızılay Yardımlaşma Derneği’nde bir müzik ekibi oluşturulmasına öncülük etti. Dernek yararına aylık konserler düzenlenerek, halkın rağbet ettiği müzik etkinliklerini sürdürdü. Büyük ilgi gören halk konserlerine ünlü ses sanatçıları Abdurrahman Kızılay, Sati Köprülü, Ali Kaleli, Sami Celali ve diğerleri de büyük destek veriyorlardı.
İstanbul Radyosunda rahmetli Nida Tüfekçi ile tanıştı ve onun sazı eşliğinde Yolcu, Muhalif, Matarı ve Muçula hoyratlarını seslendirdi. İstanbul Radyosunun nadir koleksiyonları arasında bulunan bu bant, uzun yıllar büyük bir hayranlık ve ilgi ile dinlendi. Bir çok müzik firması sanatçının taş plaklarını satışa sundu. Böylece bir kaynak kişi olarak ünü artan Küzecioğlu, Kerkük’ün en büyük müzik elçisi durumuna yükseldi. Türkiye’de Nezahat Bayram, Muzaffer Akgün, Neriman Altındağ Tüfekçi gibi ünlü sanatçılar da Küzecioğlu’ndan alınan Kerkük türkülerini okuma yolunda yarış etmeğe başladı.

Bağdat Radyosunun 1959 yılının 1 Şubat tarihinde açılan Türkmence Bölümü Küzecioğlu’nun sesiyle yayına başlamıştır. Daha sonra Türkmence bölümünde okuduğu parçaların sayısı 150’yi aşmıştır. Irak’ta yaşayan Türkmen toplumu Telafer’den Mendeli’ye kadar Küzecioğlu geniş bir dinleyici kitlesi üzerinde unutulmaz etkiler bıraktı.

Küzecioğlu, ses rengi ve geniş ses aralığı ile uzun hava türüne uygun bir gırtlağa sahiptir. Kerkük folklorunun en zengin yanını oluşturan hoyrat geleneği açısından sanatçı zengin bir repertuara sahiptir. Usta yorumu ile sanatçı, Beşiri hoyratında büyük başarı göstererek zirveye çıkmıştır. Muçula hoyratta da kendine özgü yorumu ile yegâne kalmış ve bu vadinin eşsiz bir ustası kabul edilmiştir. Özellikle Irak Türkmen müziğinin en zengin yanını oluşturan hoyrat türleri arasında Muhalif, Yolcu, Ömergele, Nobatçı, Yetimi, Matarı ve Mazan türlerinde sergilediği güzel yorumu ile sanat çevrelerinin büyük takdirini toplamıştır. Kerkük Divanı’nda artistik tavrı ile kendine özgü bir yorum sergilemiştir. Gazel tarzında ise sanatçı, klâsik gazel okuyucularından geri kalmadığını gösteren sanatçı, bir çok genç yeteneği etkilemiş ve Türkmen sanatına gönül veren okuyucuların yetişmesini sağlamıştır.

Davudî sesi ile haklı bir şöhret kazanan Abdülvahit Küzecioğlu, Irak Türkmen müziğinin Kerkük Türkmen müziğinin özgün ve geleneksel icrasını büyük bir ustalıkla sergileyen Küzecioğlu, 30’un üzerindeki parçayı taş plağa okumuştur. yirminci yüzyılın ikinci yarısında Irak’taki Türkmen sanatının rakipsiz en büyük ismi olmuştur. Kerkük Petrol Şirketi’nden emekli olduktan sonra sanatını bir süre daha icra etmiştir. Ancak 1990’dan sonra aktif sanat hayatından çekilen Küzecioğlu, 29 Haziran 2007 Cuma günü saat 22.30 sularında hayata veda eden Küzecioğlu, 30 Haziran 2007 Cumartesi günü Kerkük’ün en büyük mezarlığı olan Musalla Kabristanı’ndaki aile mezarlığında toprağa verilmiştir.

Türkmen Toplumun sesini dünyaya duyuran Abdülvahit Küzecioğlu, 29 Haziran 2007 tarihinde hayata veda etti. Ömrünü Türkmen müziğine vakfeden büyük usta, hayatının son günlerinde hasta yatağında geçirmişti

Hairdesigner
31-03-08, 05:51
Abrek Zelimhan - (26.09.1913) </B>
Çeçenlerin yetiştirdiği gelmiş geçmiş en ünlü halk kahramanlarından birisidir. Ruslar Çeçenya`ya egemen olmuşlardı ama orada iktidar olamamışlardı. Yerel yöneticiler Abrek Zelimhan`ın kaçağa çıkmasından sonra Çeçenya`da zulüm yapamamışlardır. Zelimhan, hem ailesine eziyet eden hemşehrilerinden, hem de Viedan ve Grozny yöneticilerinden öldürmek suretiyle intikam almıştır. Varlığı ile çeçenlere zulum ettirmemiştir. 26 Eylül 1913 günü öldürülmüştür.

Hairdesigner
31-03-08, 05:51
Abuk Ahmet Paşa ( 1857) </B>
Kafkasya'nın Kabardey yöresinden Anadolu'ya göç eden bir Çerkes ailesinin çocuğu olarak 1857 yılında Uzunyayla'da doğdu. Harbokulu'nu 1879 ve Harp Akademisi'ni 1881 yılında bitirdi. Kurmay Binbaşı rütbesiyle Osmanlı Devleti'nin Belgrat Elçiliği'ne ataşemiliter oldu. Çarlık Rusya'da görevli olarak bulundu. İkinci Meşrutiyet'in ilanından sonra (1908) genellikle İttihat ve Terakki Partisi'ni desteklemekle birlikte onun yersiz uygulamalarına karşı çıkmaktan da çekinmedi.

"Çerkes İttihad ve Teavun Cemiyeti"nin üyeleri arasında bulundu. Savaş yıllarında Kafkas Göçmenleri tarafından Çarlık Rusyası'na karşı oluşturulan "Şimali Kafkas Cemiyeti", "Türkiye'de Şimali Kafkas Siyasi Muhacirleri Komitesi" vb. kuruluşlarda rol oynadı.

Anadolu'daki Kafkas göçmenlerinin karşı ihtilal hareketlerine karışmalarını önlemeye çalıştı. Kafkasya'da Sovyet iktidarının kurulmasından sonra İstanbul'a sığınan Kafkasyalı göçmenlere büyük yardımları oldu. 1923 yılında İstanbul'da öldü. Paşabahçe Mezarlığı'nda gömülüdür.

Hairdesigner
31-03-08, 05:51
http://www.biyografi.net/images/kisi/2268.jpg
Adel Mıhamceriy Hasoko ( 1933)- (1984) </B>
1933 yılında Ürdün'ün başkenti Amman'da doğdu. Ürdün'deki Kafkas göçmenlerinin kültürel kuruluşlarının çalışmalarında rol oynadı. 1950-1957 yılları arasında Ürdün'de bulunan İkinci Dünya Savaşı mültecilerinden yazar, besteci ve halkbilimci Kube Şaban ile birlikte Adige halkbilimi ve edebiyatı üzerinde çalıştı. Onun "Qebertayeme Yaçecstyeu" (Kabartay'ların Baskını) ve "Psiyıçvij” (Göç) adlı piyeslerinin Amman'da sahnelenmesine yardım etti ve bunlarda oynadı. Kube Şaban'ın Fransa'ya gitmesinden sonra da Amman'daki Gençlik Derneği'nde Adige dili ve alfabesi üzerine kurslar düzenledi. 1958 yılında "Dy Anebze" (Anadilimiz), 1959 da "Adighe Alfibe" (Adige Alfabesi), 1960 yılında ise "Xexiqheu Adighe Uered Zaul" (Seçme Adige Halk Şarkıları) ve "Mefepç" (Takvim) adlı yapıtları yayımlandı. Bu arada Şurdum Memduh ve Balkız Mahmud ile birlikte doldurmuş oldukları Kafkas halk müziği bantları Amman Radyosunda yıllarca çalınmıştır.

1960 yılında Ürdün'ü terk edip işçi olarak Batı Almanya'ya gitti. Bir süre sonra Almanca'yı öğrenip bir kompüter enstitüsünü bitirdi ve işini değiştirdi. Bu arada Schwelm adlı küçük bir kasabada kurduğu "Tscherkessischer Kulturverein" kısa sürede Almanya'da çalışan Kafkas kökenli işçiler ve Avrupa üniversitelerinde Kafkasoloji üzerinde çalışan öğrenciler için küçük bir enformasyon merkezi haline geldi. Almanya’da iken de çoğu bu derneğin yayını olmak üzere "Adighe Alfibem Yiqhuaz" (Adıge Alfabesi İçin Rehber), "Nart Txidezh I." (Nart Efsaneleri I.), "Zi Mafe Guerem" (Günün Birinde - Fabl'ler) gibi kitapları yayınlandı. "Nıbjeqhu" (Arkadaş) ve "Cible" (Yıldırım) adlı bültenlerin yayımlanmasında emeği geçti.

1984 yılının Ocak ayında öldü.

Hairdesigner
31-03-08, 05:51
Adil Şerif ( 1928) </B>
Adil Şerif
/işadamı/
1928 yılında Kerkük’te doğmuştur. İlkokul tahsilini burada tamamlamıştır. İlkokul tahsilini bitirdikten sonra eğitimini yarıda bırakarak, iş hayatına atılmıştır. İş hayatında yaptıklarıyla çok başarılı olmuştur. İş hayatındaki başarıların yanında, milli dava da büyük özveriler göstermiş ve yaptıklarıyla burada da başarılı olmuştur. Milli dava uğruna her türlü çalışmayı yapmıştır. Bu uğurda gerek maddi gerekse manevi her türlü fedakarlığı yapmaktan asla geri kalmamıştır. Bu konuda her türlü fedakarlığı yapmıştır. Irak Türklüğünün ve Kerkük’ün yetiştirdiği en önemli şahsiyetlerden birisidir. Tüm maddi ve manevi imkanlarını milleti uğruna sarf etmekten çekinmemiştir. Sevilen, sayılan ve sözü dinlenen birisiydi. Halk içinde yetiştiği için halkın büyük sevgisini ve saygısını kazanmıştır. Halkı için her türlü çalışmayı yapan ve yapacak birisi olduğu için halkın güvenini tam anlamıyla kazanmıştı. 1959 yılında yapılan katliamın intikamını almak için çalışmalara başlandı. Bu çalışmalarda en aktif görevleri alarak mücadele timlerinin kurulmasında öncülük edenlerden birisidir. Kurulan mücadele timlerinin başına geçip, milletine her şeyini verebilecek birisi olduğunu kanıtlamıştır.Bu olaylardan kısa bir süre sonra Kerkük’ten ayrılmış ve Bağdat’a yerleşmiştir. Burada milli davaya elinden gelen her türlü yardımı yapmaya devam et-miştir. Mart 1979 tarihinde tutuklanmış ve 16 Ocak 1980 günü diğer dava arkadaşları ile birlikte idam edilerek şahadet mertebesine ulaşmıştır.

Hairdesigner
31-03-08, 05:52
Adnan Şükür ( 1942) </B>
HAKKINDA YAZILANLAR

Bir ailenin başarısı

Türkmen milletinin pek çok başarılı olan insanları vardır başka milletler gibi , gönül isterdi ki bu başarıların devamını kendi memleketimizde sürdürmek, ne yazık ki başka ülkelerde sürdürmeye mecbur kalıyorlar. Bu başarılı ailelerden birisini ziyaret ettik ve aile reisine bir kaç soru sorduk ,

İsminizden başlayalım Sayın.....?
İsmim Adnan Şükür 1942 Kerkük doğumluyum , evliyim 3 erkek çocuk sahibiyim ( Timuçin 23 yaşında , Levent 18 yaşında , Yüsüf 10 yaşında )

İlk okula 1948 de Fayseliye mektebinde başladım orta ve liseyi de şarkiye ve musallada bitirdim sonra 1963 ta beden eğitimi üniversitesine başladım , 1968 de mezun oldum ,18 sene kerkükte spora hizmet verdim çeşitli vazifelerde. Bunlardan : 1969 dan 1983 kadar sevre kulübünde yönetim kurulu üyesiydim aynı zamanda Basketbol antrenörlüğünü kısa bir müddet idare ettim , 10 sene Atletizm federasyonunun sekreterliğini yaptım , müderris olarak Darelmuallimi , Fidai Filistin ve Tahir lisesinde görev yaptım .
Hangi sporcular başarılı oldu sayenizde ? sorusuna şöyle yanıt verdi
Irak şampiyonu Sead Namık 800 ve 1500 metrede , Asya’da Irak’ı temsil eden 3000 metrede Burhan Reşit , Irak şampiyonu Nuri Şükür 800 metrede , Irak Şampiyonu İhsan Dara 400 metre engelde , Sahip Mehdi Disk atma , Hadi Mehdi Gülle atmada ve pek çok başarıya imza attık sporcu arkadaşlarımla beraber bunlardan , Kasım Dev , Muhammed Bala , İbrahim
Mecit , Necat İzzet , Adil Abdullah , Kerim Efendi......
Spora verdiğiniz hizmet yeterlimiydi ? sorusuna da......
Hayır değildi , imkanlar kısıtlı olmasaydı iki mislini verebilirdim .
Ne zaman Irak’ı Terk ettiniz ?
1986 senesinde Irak’ı Terk ettim şuanda Danimarka da Yaşıyorum .
Genç sporcularımıza ne tavsiye edersiniz ?
Düzenli antrenman yapmak , hocaların sözlerine saygı duymak ve düzenli yemek .
Çocuklarından biraz bahis edermisin ?
Hay hay efendim , Büyük oğlum Timuçin’i sporda bir nevi başarılı ettim , şuanda 800 metre koşmakta Danimarka Kulüpler arası şampiyonudur .
O bir oğlum Levent’iyse ,Takma ismi DJ Turkman Souljah , DJ Mix Müziğinde mütemadiyen başarıdan başarıya koşuyor , Bu sene Danimarka birincisi oldu ve İsveç şampiyonu olduktan sonra Londra’da Dünya şampiyonasına katılmaya hak kazandı , ne yazık’ki ön sıralarda yer alamadı , lakin ileride daha iyi sırada yer almasına inanıyorum çünkü henüz 18 yaşında ve büyük heves içerisindedir .
Görüşmemizin sonunda S. Adnan beyin ailesine çok teşekkür ettik ve kendilerine daha iyi başarılar diledik.

Mohammed Samad / 4.10.2002
Biz Türkmeniz / Danimarka

Hairdesigner
31-03-08, 05:52
Agim Rifat Yeşeren </B>
Makedonya Türk Edebiyatı

Makedonya’da yayımlanan Sesler dergisi, 1965 sonrasında Bayram İbrahim Rogovalı, Mürteza Büşra, İskender Muzbeg, Arif Bozacı; geleneksel şiire çağdaş bir boyut kazandırarak insanı değişik yanlarıyla ele alan, insanî unsurları sıfıra indirgeyen zihniyeti, sırıtmayan bir mizahî yaklaşımla eleştiren Agim Rifat Yeşeren; Altay Suroy Recepoğlu, Zeynel Beksaç, gibi Kosova Türk şairlerinin yetişmesinde büyük katkıda bulunmuştur.

Balkanlar’da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1.Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir

Hairdesigner
31-03-08, 05:52
Ahat Andican ( 1950) </B>
Prof.Dr. Ahat ANDİCAN,1950 yılında doğdu. İlk ve orta öğrenimini Akşehir'de tamamladıktan sonra 1968 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne girdi ve 1974 yılında doktor oldu. Askerlik görevini bitirdikten sonra Cerrahpaşa Tıp Fakültesi'ne Genel Cerrahi Ana Bilim Dalı'na asistan olarak girdi. 1980 yılında Genel Cerrahi Uzmanı, 1984 yılında Doçent ve 1991 yılında profesör olarak akademik kariyerini sürdürdü. Bu alanda basılmış 2 kitabı ve çok sayıda makalesi vardır.

Dr. Andican, mesleki çalışmalarının yanında Türk Dünyası, Doğu Bloku ve Türk ilişkilerinin kurulmasında görev aldı. Bu konularla ilgili "Değişim Sürecinde Türk Dünyası" isimli yayımlanmış kitabı vardır.

1995 seçimlerinde Anavatan Partisi'nden İstanbul Milletvekili seçildi. 1996 Genel kongresinde MKYK Üyeliği'ne seçildi ve Basın ve Medyadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı'na getirildi. 30 Haziran 1997'de kurulan Mesut Yılmaz Hükümetinde Türk Cumhuriyetleri ve Türk Toplulukları ile ilişkilerden sorumlu Devlet Bakanlığı ve Hükümet Sözcülüğü görevini yürüttü. 2003 yılında Cedidizm’den Harice TÜRKİSTAN MÜCADELESİ isimli eseri yayınevimizce yayınlanmıştır. 1998-2001 Yılları arasında Basın ve Medyadan Sorumlu Genel Başkan Yardımcılığı görevini yürüttü. Prof.Dr. Ahat ANDİCAN, evli ve iki çocuk babasıdır.

Emre Yayınları'nda Çıkan Eserleri :
1- Değişim Sürecinde Türk Dünyası
2- Cedidizm' den Bağımsızlığa
Hariçte TÜRKİSTAN MÜCADELESİ

Hairdesigner
31-03-08, 05:53
Ahi Evran </B>
XIII. yüzyılda Horasan’dan Anadolu’ya göç etmiştir. Denizli, Konya ve Kayseri’den sonra 1277 yılında Kırşehir’e yerleşmiştir. Gençliğinde debbağlık sanatını öğrenmiş, kısmen ticaretle uğraşmıştır. Önce debbağ esnafının piri, sonrada tüm Türk İslam esnafının piri olmuştur.

Ahi Evran, kurduğu inanç düzeni ile esnafı uyarmış, ahlaki ve sosyal kuralları ile dayanışmayı sağlamış, ekonomik yaşamı canlandırmıştır.Ahlak ile sanatı bir ahenk içerisinde birleştirerek, Ahi Teşkilatını kurmuş ve tüm Anadolu’ya yaymıştır. Ahi Evran-ı Veli yaklaşık 1215 ile 1220 yılları arasında Horasan’da doğmuş, 92 yaşında Kırşehir’de vefat etmiştir. Türbesi Kırşehir’dedir.

Hairdesigner
31-03-08, 05:53
http://www.biyografi.net/images/kisi/2270.jpg
Ahmed Nabi Magoma ( 1897)- (26.03.1961) </B>
Kafkas yurtseveri, bilim ve siyaset adamı, yazar. 1897 yılında Dağıstan'ın Andi yöresinde Godoberi köyünde doğdu. Orta ve lise öğrenimini Temirhan Şura (Buynak) kentinde yaptı. 1917 Rusya devriminin karışıklıkları, anayurdunda yüksek öğrenim görmesine olanak vermedi. İhtilalden hemen sonra kurulan Dağıstan Milli Şurası tarafından doğduğu Andi yöresine komiser (yönetici) olarak atandı. Bağımsız Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'nin (11 Mayıs 1918) ilanından sonra da aynı görevi sürdüren Magoma, önce Kuzey Kafkasya topraklarını işgal eden beyaz "Gönüllü Ordu"ya sonra da "Kızılordu"ya karşı yapılan silahlı mücadeleye katıldı.

Kuzey Kafkasya'nın Kızılordu tarafından bütünüyle işgali üzerine önce Gürcistan'a, oradan da Türkiye'ye sığınmak zorunda kaldı (1921). Bir süre İstanbul'da yaşadıktan ve Kafkas göçmenlerine yardım için oluşturulan komitede görev yaptıktan sonra, 1923 yılında Çekoslavakya hükümetinin Kafkasyalı göçmenlere tanıdığı olanaklardan yararlanarak oraya gitti ve Prag Teknik Üniversitesi'ne kaydoldu. Öğrenim yılları boyunca Prag’da kurulmuş bulunan "Kuzey Kafkasyalı Öğrenciler Birliği"nde başkan ve yönetim kurulu üyesi sıfatıyla aktif rol oynadı. Mühendis olarak bitirdiği bu üniversitede görev aldı ve zaman içinde elektroteknik ve mekanik profesörü olarak Prag bilim çevrelerinde iyi bir ün kazandı. Bu süre içinde Kafkasya’nın ulusal kurtuluş davası ve Kafkasyalı göçmenlerin sorunlarıyla ilgili çalışmalara da aktif bir şekilde katılıyordu.

İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından sonra sürgündeki diğer Kafkasyalı liderler gibi Ahmed Nabi Magoma’da Berlin’e giderek Kafkasya’nın kurtuluşu için yapılan toplantılara katıldı (1942). Eski ve yeni Kafkas göçmenlerinin genel toplantısında oluşturulan "Kuzey Kafkasya Milli Komisyonu (Komitesi)"nin Başkanlığına getirildi. Bu komitenin çalışmaları sayesinde en azından Almanlar’a esir düşmüş bulunan binlerce Kafkasyalı Sovyet askeri esir kamplarından kurtularak yaşamlarını daha iyi koşullar altında sürdürme olanağına kavuştular.

Savaş sonrasında da binlerce Kuzey Kafkasyalı mülteci onun ve arkadaşlarının çalışmaları sayesinde Sovyetlere teslim edilmekten kurtularak ABD, Avustralya, Türkiye ve Yakındoğu ülkelerine göç etme olanağını buldular. 1951'de Münih'de toplanan Kuzey Kafkasya mültecilerinin kongresinde Profesör Ahmed Nabi Magoma tekrar Kuzey Kafkasya Milli Komitesi'nin başkanlığına seçildi. Komitenin işlerini yürütmek, ulusal kurtuluş davasının bayraktarlığını yapmak, Kafkasyalı göçmenlere yardım etmek, çeşitli sosyal ve siyasal kuruluşların toplantılarına katılmak ve memorandumlar vermek, Münih'de Kafkasya İstiklal Komitesi'nin organı olarak Rusça, Türkçe, İngilizce yayınlanan "Kavkaz-Kafkasya" (daha sonra Obedınennıy Kavkaz-Birleşik Kafkasya) dergilerine komünist diktatörlüğünü ve Sovyet koloniyalizmini eleştiren ve teşhir eden yazılar yazmak suretiyle yurdunun ulusal kurtuluş davasına hizmet etmeyi sürdürdü. Başkanı olduğu Kuzey Kafkasya Milli Komitesi, diğer Kafkas örgütleriyle birlikte, Kafkasya’ dan toptan sürgün edilen Karaçay Malkar ve Çeçen İnguş halklarının durumunun ele alınması için birçok kez Birleşmiş Milletler örgütüne başvurmuş ve bu konunun örgütte bir dereceye kadar ele alınmasını sağlamayı başarmıştır. Bu yıllarda Münih'deki özel bir mühendislik okulunda matematik, elektroteknik ve mekanik dersleri vermek suretiyle hayatını kazanan Prof. A.N.Magoma, aynı zamanda "Sovyetler Birliği Milletlerini Kurtarma Cemiyeti" (Paris Bloku) ve "Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü” gibi kuruluşlann çalışmalarına da aktif şekilde katılıyordu. Bu kuruluşların organı olarak yayınlanan İngilizce "Problems of the Peoples of the USSR" (Münih) ve Türkçe “Dergi", Rusça "Vestnik", Arapça "Elmecelle" (Münih) gibi dergilere de anayurdunun durumu ve sorunları ile ilgili yazılar yazıyordu.

26 Mart 1961'de Münih'de öldü.

Hairdesigner
31-03-08, 05:53
http://www.biyografi.net/images/kisi/2482.jpg
Ahmed Şah Mesud - (09.10.2001) </B>
Eski Savunma Bakanı olan Tacik komutan, ABD'de 11 Eylül'de meydana gelen saldırılardan 2 gün önce öldü. Mesud, gazeteci kılığına girmiş iki kişinin saldırısına uğramıştı. Şah Mesud, öldürülünceye kadar en önde gelen kişiydi. Şah Mesud'un güçleri, önce dağılan Sovyetler Birliği'ne, daha sonra Taliban'a karşı savaştıkları Pençşir Vadisi'nde bulunuyor.

Hairdesigner
31-03-08, 05:53
Ahmet Baytursunulı ( 1873)- (1937) </B>
Kazak Edebiyatı

Ahmet Baytursunulı

Kazak kültürü denince akla ilk gelenlerden birisi de Ahmet Baytursunulı (1873-1937)’dır. O çok yönlü birisidir: şâir, yazar, dilci, etnograf. Kazak halk edebiyatı ve musikîsinden derlemeler meydana getirmiş, eğitimin çağdaş usullerle yapılmasını savunmuştur. Tursunulı, Rus şâiri Kirolov’dan Kazak Türkçesine çevirdiği masalları Kırık Mısal “Kırık Misal” adıyla yayımlamış, Arap harfli Kazak imlâsını belirlemiş ve Kazak Türkçesinin ses bilgisi, şekil bilgisi ve terminolojisini meydana getirmiştir.

Kazak Edebiyatının Belli Başlı Temsilcileri
Bünyamin ÖZGÜMÜŞ Yağmur Sayı : 16
Temmuz - Ağustos - Eylül 2002

Hairdesigner
31-03-08, 05:54
http://www.biyografi.net/images/kisi/2271.jpg
Ahmet Canbek ( 1903)- (12.04.1978) </B>
1903 yılında, bugün Kabardey-Balkar Cumhuriyeti'nin merkezi olan Nalçik'de doğdu. Kafkasya'da Sovyet iktidarının kurulması üzerine 1920 yılında, genç bir lise öğrencisiyken yurdunu terk ederek Türkiye'ye iltica etmek zorunda kaldı. İstanbul'da bir süre kaldıktan sonra Bulgaristan'a giderek liseyi Şumnu'da bitirdi (1925). Çok sayıda Kafkasya'lı mültecinin yerleştiği Çekoslovakya'da bir buçuk yıl yaşadı. Daha sonra Polonya hükümetinin Kafkasya'lı mültecilere tanıdığı olanaklardan yararlanarak Varşova'da Ticaret Akademisi'ni bitirdi. Orada Ziraat Bankası'nda çalışırken, Kafkas mülteci örgütleri ve onların yayın organlarında aktif olarak rol aldı. İkinci Dünya Savaşının patlaması ve Polonya'nın işgali üzerine 1940 yılında İstanbul'a gelerek T.C. yurttaşlığına geçti. Alpullu Şeker Fabrikası'nda dört yıl kadar çalıştı. Sonra serbest hayata atılarak uzun bir süre İstanbul'da serbest muhasebeci olarak faaliyet gösterdi ve emekli oldu (1944-1969).

Ahmet Canbek, Polonya’daki Kafkas siyasi göçmenleri tarafından yayımlanan ve siyasal nedenlerle sık sık ad değiştirmek zorunda kalan "Gortsı Kavkaza-Kafkasya Dağlıları" (1930), Severnıy Kavkaz-Şimali Kafkasya (1934), "Put Svoboda-Hürriyet Yolu" (1934), "Borba-Savaş," (1936), "Naşa Tsel-Bizim Dilek, (1936), "Buduşeyee-Gelecek" (1936), "Natsionalnaya Mısl-Milli Fikir" (1937), "Vpered-İleri" (1937), "Naş-Kray-Ülkemiz" (1937), "Prizıv-Çağırış" (1938) vd. Rusça-Türkçe dergilerde yazarlık ve yöneticilik yaptı. Kafkasya’nın yakın ve uzak tarihi ile ilgili değerli araştırmalar yayınladı. Türkiye'de bulunduğu yıllarda da "Birleşik Kafkasya" (İstanbul, 1964-67) ve buna paralel olarak Almanya’da Rusça olarak birkaç sayı çıkabilen "Obyedınennıy Kavkaz" (Birleşik Kafkasya, Münih 1964) dergilerinin yayınlanmasında maddi ve manevi emeği geçti. Bunlarda ve İstanbul'da çıkan "Kuzey Kafkasya" dergisinde de yazıları yayımlandı. 12 Nisan 1978'de İstanbul'da öldü.

ESERLERİ

"Kuzey Kafkasyalılar Kültür ve Yardım Derneği" tarafından bastırılan "Kafkasya'nın Ticaret Tarihi" (İstanbul 1978) ve "Kuzey Kafkasya Trajedisi" (Kaf Yayınları, İstanbul 1994) adlı iki kitabı ölümünden sonra yayınlanmıştır.

Hairdesigner
31-03-08, 05:54
Ahmet İlhan ( 02.04.1968) </B>
Avukat AHMET İLHAN

Adı: İlhan
Soyadı : AHMET
Baba adı : Sabri
Anne adı : Rukiye
Medeni hali: Merhum Batı Trakya Türk Milletvekili Osman Üstüner’in torunu ( Venizelos ve Karamanlis hükümetleri zamanında 18 sene parlamentoda mebus olarak görev almıştır ) Ingilizçe Öğretmeni Belgin HAKKI ile evli olup iki çoçuk babasıdır.
Yaş: 36 ( 2-4-1968 )
Doğum yeri : Gümülcine Yunanistan
Ailesi : Isçi bir ailenin oğlu olup Emine isminde bir kızkardeşi vardır.

Siyasi Ünvanları Rodop ili Yeni Demokrasi Partisi Bilim Adamları Özel Parti Teşkilatları Yönetim Kurulu üyesidir.
Rodop Ili Yeni Demokrasi Partisi teşkilatlarında Il Meclis üyesidir.

Siyasi Faaliyetleri 2002 yılında gerçekleştirilen Rodop ili Vali seçimlerinde Rodop ili Meclis Üyesi adayı olarak seçimlere katılmış olup yaklaşık olarak 4.000 oy almiştır.

Seçim ile Göreve geldigi Kurumlar
2002 yılında Yunanistan Milli Eğitim Bakanlığı tarafından Azınlık okullarında ilan edilen Okul Encümenleri seçimlerine katılmış olup Idadiye Azınlık Okullunda Okul Encümeni olarak seçilmiş olup daha sonra bu okullun Encümen Heyeti Başkanlığına seçilmiştir.

Eğitimi 1987 yılında Gümülcine Lisesini birincilik ile bitirmiştir.
Aynı yıl Istanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesine kaydını yaptırıp 1993 yılında Üniversiteden Bölüm birincisi olarak mezun olmuştur.
Yunanista'nın Gümülcine şehrinde bulunan Trakya Dimokritos Hukuk Fakültesinde diplomasının tanıtmak üzere tabi tutulduğu sınavları başarı ile tamamlayan Ilhan Ahmet 1999 yılında Avukat olarak Gümülcine şehrinde göreve başlamıştır
1999 yılından bu yana serbest Avukat olarak Yunanista'nın Gümülcine şehrinde çalışmaktadır

Meslek Terfiler 1999 yılında Trakya Temyiz Mahkemesi bölgesinde düzenlenen Avukatlık sınavlarında Temyiz bölgesi Avukatları arasında birinci gelmiş olup Avukatlık yapma lisansını elde etmiştir.
2003 yılında Gümülcine Barosunun kararı ile Temyiz Mahkemesi Avukatı sınıfına terfi etmiştir.

Yabancı Dil Yunanca ve Ingilizce

Mesleki Tecrübe ASPIS BANK’ın Hukuk Müşavirliği .
Batı Trakya Türk Azınlığı içinde yer alan pek çok Derneğin Hukuki Danışmanlığını yapmaktadır. Rodop Ili Türk Kadınları Derneği – Iskeçe Türk Birliği – Batı Trakya Azınlığı Yüksek Tahsilliler Derneği v.s gibi.
Toplumsal ve Siyasal öneme sahip pek çok davayı yürütmektedir. Bu davalara örnek olarak eski PASOK milletvekili Xrisa Manolyanın yüksek seçim Mahkemesinde milletvekili sandalyesini Türk aday Ahmet Mehmet tarafından kaybetmesi davasını – Tütün Kooperatifleri Başkanı Damianos Maroufidis’in başkanlığına karşı açılan iptal davasını – Rodop ili Türk Kadınlar Derneğinin isminde Türk kelimesi yer almasından dolayı Mahkemece tanınmasına karşı açılan davaları gösterebiliriz.

Sosyal Faaliyetler Batı Trakya Azınlığı Yüksek Tahsilliler Derneği Genel Sekreteri görevinde bulunmuş olup azınlığın ve genelde bölgenin pek çok spor ve kültür derneklerine üyedir.

Hairdesigner
31-03-08, 05:55
Ahmet Kadirov ( 1954) </B>
Doğum Tarihi 1954
Doğum Yeri Çeçenistan
Milliyeti Çeçen
Uyruğu Rus
Medeni Durumu Evli
Eğitim Durumu Taşkent İslam Enstitüsü (1980)
Yabancı Dil
Önceki Görevleri 1989-1994 Kuzey Kafkasya İslam Enstitüsü Kurucusu ve Rektörü

1996 Çeçenistan'ın resmi Müftüsü

1999 Şamil Basayev ve Hattab başkanlığundaki grublara karşı çıkarak, Çeçenistan Devlet Başkanı Mashadov'a karşı muhalefet başlattı.

1999 Mashadov tarafından Müftülük görevinden alınarak, vatan haini ilan edildi.

2000 Rusya tarafından Çeçenistan Cumhuriyeti yönetimine atandı.

5 Ekim 2003 tarihinde yapılan Çeçenistan Devlet Başkanlığı seçiminde Çeçenistan Devlet Başkanı seçildi.
Halen Bulunduğu Görev 9 Mayıs 2004 tarihinde Çeçenistan Devlet Başkanı iken düzenlenen bir suikast sonucu hayatını kaybetti.

Hairdesigner
31-03-08, 05:55
Ahmet Koryalı </B>
Ahmet Koryalı
Türkmen Doğuş Partisi Genel Başkanı
TDP’nin Kürt grupların kurduğu kukla Türkmen partilerinden biri olduğu iddia edilmiştir.

Hairdesigner
31-03-08, 05:55
Ahmet Tolgay </B>
Kıbrıs Türk Edebiyatı
HAKKINDA YAZILANLAR

Ahmet Tolgay, (1995), "Kibris Türk Toplumunda Sinema Olayi", (arastirma).

Taninmis Kibrisli arastirmaci, yazar ve gazeteci Ahmet Tolgay'in kitabi yayinlandi. Kitap Meral Birinci Egitim Kultur ve Spor Vakfi tarafindan yayinlandi. Yayinda Kibris Turk toplumundaki sinema olayinin tarihcesini cok iyi bir bicimde anlatiyor.

Kitap Kibris Turklerinin sinemaya gitme aliskanligini, ilk sinemalari, ilk film ithal edenleri ve gelmis gecmis tum Kibris Turk sinemalarini anlatiyor. Ornegin, sinemayi icat eden Lumiere'den asagi yukari 10 yil sonra sinemanin Kibris Turk toplumunda basladigini biliyor muydununuz? Kibris adasina ilk film ithal edenin Mustafa Ali adinda bir Kibrisli Turk oldugundan da bahsediyor. Daha bilmedigimiz bir cok ilginc ve tarihi olayi, ve sosyal tarihcemizi anlatan bu kitabi okudukca begeneceksiniz.

Hairdesigner
31-03-08, 05:56
http://www.biyografi.net/images/kisi/2273.jpg
Ahmet Tsalıkkatı ( 1882)- (02.09.1928) </B>
Ünlü politikacı, yazar ve şair. Oset kökenli olan Ahmet Tsalıkkatı, 1882 yılında Kuzey Osetya'nın Kurtati boğazındaki Nogkau köyünde doğdu. Babasının adı Nimbolat'dır. Stavropol Gimnazyumunu(1899) ve Moskova Üniversitesi Hukuk Fakültesini (1907) bitirdi. Üniversitede okurken komünist düşüncelere ilgi duymaya başladı ve bir süre sonra Rusya Sosyal Demokrat Partisi'ne girdi. Partide bir dizi öğrenci derneğinin yöneticisi olarak önemli bir konuma geldi. Kurucu Meclis oluşturulması istemiyle ortaya konan ilk öğrenci bildirisi onun kaleminden çıkmıştır. Üniversite sıralarında iken karıştığı eylemler nedeniyle sürekli olarak Çarlığın güvenlik güçleri tarafından izlendi. Birçok kez hapis ve sürgün cezalarına çarptırıldı.

1903 yılında Moskova’dan Kafkasya'ya sürgün edilen Tsalıkkatı, Terek bölgesinde sosyal demokrat komitelerin kurulmasına çalıştı ve devrimci düşünceleri Osetya'ya getiren ilk kişi oldu. Faaliyetleri bir süre sonra Dağıstan'a da yayıldı ve Rusya Sosyal Demokrat Devrimci Partisi'nin Terek-Dağıstan Merkezi kuruldu. 1904 yılında Moskova'ya dönen Ahmet Tsalıkkatı, Moskova Üniversitesi'nden, Kiev'de toplanan gizli Rusya Öğrenci Kongresine temsilci olarak seçildi.

Üniversiteyi bitirdikten sonra bir süre avukatlık yaptı. Fakat bu iş onu tatmin etmedi ve tekrar politikaya döndü. "Russkoe Slovo" (Rus Sözü), "Ranneye Utro" (Sabahın Erken Saati), "Utro Rossii" (Rusya Sabahı), "Vestnik Yevropı" (Avrupa Habercisi) gibi önemli Rusça yayınların sürekli kadrosu içinde yer aldı. Bu yayın organlarındaki çalışmalarıyla, Rusya'daki Müslüman milletlerin politik çevrelerinin dikkatini çekti. Devlet Duması Müslüman Fraksiyonu tarafından özellikle okullar ve öğretim konusunda olmak üzere çalışmalara katılması için davet edildi.

Rusya'da gelişen devrim hareketleri, anayurdu Kafkasya’nın ve Rusya’daki Müslüman halkların politik arenada uğradığı haksızlıklar onu bu kitlenin organizasyonuna ve onların politik çabalarını biçimlendirmeye yöneltti. Rusya'daki Müslüman halkların hemen tüm politik, sosyal ve ulusal gruplarını bir araya getiren birinci Tüm Rusya Müslümanları Kongresi'nin (1-11 Mayıs 1917) toplanmasında ve çalışmalarında aktif rol oynadı. Bu kongrede oluşturulan Müslüman Ulusal Konseyi (Milli Merkezi Şura)nın Başkanlığına seçildi. Bu sıfatla Geçici Hükümet'le müzakerelerde bulundu. Kurucu Meclis'in seçim hazırlıklarını yapan komisyonun çalışmalarına katılarak Rusya Müslümanlarının haklarını savundu. Fakat kendisinin ve diğer Rusya Müslüman liderlerinin Kerenski Hükümeti'nde görev almaları, Petrograd Sovyeti'ndeki Gürcü Menşevik liderler Tseretelli ve Çkheidze'nin düşmanca müdahaleleriyle önlendi. (Tsalıkkatı, bu yersiz ve umulmadık müdahaleyi sonradan, Kuzey Kafkasyalı'larla Gürcüler arasındaki tarihsel anlaşmazlıkların bir sonucu olarak nitelemiştir). Buna karşın Ağustos ayı sonunda Başkomutan General Kornilov'un hükümet darbesi girişimi sırasında yine de büyük bir iyi niyetle devrimi ve hükümeti destekledi. Kuzey Kafkasya Merkez Komitesi temsilcisi Aytek Namitok'la birlikte, Petrograd önlerine gelmiş bulunan Kafkas Süvari Tümeni "Diki Divizi"nin komutanlarını ikna ederek hareketin başkent Petrograd kapılarında durdurulmasını sağladı. Eylül 1917'de Petrograd'daki Sosyalist Partiler Kongresi'ne katılarak "Rusya Müslümanları Milli Şurası" adına çeşitli girişimlerde bulundu. Bu arada Kurucu Meclis'in hemen toplantıya çağırılmasını ve bakanlık düzeyinde bir "Müslüman Devlet Sekreterliği" oluşturulmasını istedi. Fakat kendi demagojik çalışmalarıyla meşgul bulunan sosyalistler Tsalıkkatı'yı çok az desteklediler. Tsalıkkatı'nın Rus ve Gürcü "sosyalist" lerinden uğradığı hayal kırıklığı sonradan Bolşevik'lerle olan kısa ömürlü ilişkisine ve Kafkasya Sosyal Demokrat örgütünde birlikte çalışırlarken tanıdığı J. Stalin ile olan görüşmelerine vesile oldu.

Ahmet Tsalıkkatı, Müslümanların listesinden Tüm Rusya Kurucu Meclisi'ne seçildi. Bolşevik'lerin Petrograd'da bir ayaklanmayla iktidarı ele geçirmelerinden sonra Milliyetler Halk Komiserliği'ne getirilen J. Stalin, Rusya Müslümanları Milli Şurası Başkanı olan Ahmet Tsalıkkatı ile temasa geçerek ona Bolşevik'lerle işbirliği önerisinde bulundu. Buna göre Milli Şura bağımsızlığını koruyacak ve Tsalıkkatı, Hükümetin yakın bir tarihte kuracağı "Müslüman İşleri Komiserliği"nin başına getirilecekti. "Truva Atı" olarak kullanılmak istenen Ahmet Tsalıkkatı ve arkadaşları Bolşevik'lerin bu önerisini kabul etmediler ve Tsalıkkatı anayurdu Kafkasya'ya döndü. Burada 1918 yılında Terek bölgesi Halk Konseyi'nin başına geçti. 11 Mayıs 1918'de oluşturulan Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'nin önce General Denikin'in "Beyaz" ordusu, sonra "Kızılordu" tarafından işgal edilmesi üzerine, birçok yurtsever gibi o da Gürcistan'a sığınmak zorunda kaldı. Burada yayınladıkları "Volnıy Gorets" (Özgür Dağlılar, 1919-20) gazetesi çevresindeki politik çalışmalarda aktif rol aldı.

Gürcistan'ın da Bolşevikler tarafından işgali üzerine, önce Türkiye'ye sonra da Avrupa’ya geçen Ahmet Tsalıkkatı, o yıllarda bile hala Rusya’daki demokratik güçlere (?) inanıyordu. Fakat son yıllarında artık hayal kırıklığı içindeydi ve Rus "sosyalist"lerinin artık ne sosyalist ne de devrimci olmadıklarını söylüyordu. Kafkasya halklarının politik bağımsızlık mücadelesinde sadece kendilerine güvenebileceklerine kanaat getirmişti.

Yurdunu kaybettikten sonra yerleşmiş bulunduğu Çekoslavakya'nın merkezi Prag’da, "Promethe" hareketinin öncüsü olarak "Kavkazkiy Gorets" (Kafkasya Dağlıları, 1924) dergisini yayınlamaya başladı. Daha sonra "Volnıye Gortsı" (Özgür Dağlılar, 1927-28) dergisini çıkardı. Rusça olan bu dergilerde ve daha sonra Paris ve Varşova’da yayınlanan "Gortsı Kavkaza" (Kafkasya Dağlıları, 1928) dergisinde Kafkasya ile ilgili politik ve kültürel yazıları, "Kafkasyalı Göçmenin Şarkıları" başlığı altında şiirleri "Vubıh'ların Sonuncusu"' "Hamzat'a Dair Bir Şarkı", "Ölülerin Hatırası" gibi küçük hikayeleri bulunmaktadır. Aynı yıllarda Çekoslavakya'daki Kafkas politik örgütlerinin çeşitli toplantılarında yaptığı konuşmalardan bazıları da broşürler halinde yayımlanmıştır.

Kafkasya’nın bu büyük evladı 2 Eylül 1928'de, Polonya'nın başkenti Varşova’da uzun süren bir hastalık döneminden sonra ve yurt özlemi içinde öldüğünde sadece 46 yaşındaydı.

Kitap halindeki eserleri: "Kavkaz i Povolje-Oçerkz İnorodçeskoy politiki i kulturno-khozyaystvennogo bıta" (Kafkasya ve Volga Bölgesi-Rus Olmayanlarla ilgili Politika ve Kültürel-Ekonomik Yaşam Şekli Üzerine Denemeler, Moskova 1913), "V gorakh Kavkaza" (Kafkasya Dağlarında, Toplu Hikayeler, 1914), "Krasavitsa Zübeyda" (Güzel Zübeyde, Toplu Hikayeler), "Brat na brata" (Kardeş Kardeşe Karşı, Kafkasya’da devrim yıllarındaki kardeş kavgasını anlatan bir roman, Prag 1926), "Musulmanskaya. Fraktsiya v Uçredilnom Sobranii" (Kurucu Meclis'deki Müslüman Fraksiyonu, Kazan, 1917), "Musulmane Rossii i federatsiya" (Rusya Müslümanları ve Federasyon, Broşür); "Borba za volyu gor Kavkaza" (Kafkas Dağlarında Özgürlük Savaşı, Broşür, Prag 1928)....

Aşağıdaki eserlerinin ise hazır ve yayınlanmak üzere oldukları"Volnıye Gortsı" (No: 1, Prag 26 Mart 1927) ve "Gortsı Kavkaza" (No: 1, Paris, Kasım 1928) dergilerinde bildirilmiş olmakla birlikte basılıp basılmadıkları konusunda bilgi sahibi olamadık: "Okrovalennıye gorı" (Kana Bulanmış Dağlar, "Kardeş Kardeşe Karşı" adlı romanın devamıdır), "Gorskaya Respublika" (Dağlı Cumhuriyeti), "Dagestan v ogne" (Dağıstan Ateşler içinde)...

Hairdesigner
31-03-08, 05:56
Ahmet Ali Çadır </B>
Ahmet Ali Çadır
1992 yılında milli mücadele arkadaşları ile birlikte Türkmeneli Partisi’ni kurdu. Parti kurucuları (Riyaz Sarıkahya, Dr. Aydın Abbas Beyatlı, Mükerrem Garip Kasap, Dr. Ayhan Bayraktar, Ahmet Ali Çadır)

Hairdesigner
31-03-08, 05:56
http://www.biyografi.net/images/kisi/2487.jpg
Ahmet Mütevekkil </B>
Afganistan'daki Taliban rejiminin Dışişleri Bakanı, Mütevekkil için Taliban'ın görünen yüzü de deniyor. Krizden önce dış dünyayla irtibata geçen Mütevekkil, Molla Ömer'in aksine fotoğrafının çekilmesine izin veriyor.

Hairdesigner
31-03-08, 05:57
http://www.biyografi.net/images/kisi/2272.jpg
Ahmet Nuri ( 1888) </B>
Ahmet Nuri Tsağo, eğitimci ve yazar. Büyük Çerkes sürgününde önce Balkanlar'a, sonra da Suriye'ye sürülerek Golan yöresinde yerleşmiş olan bir ailenin çocuğudur. 1888 yılında Kuneytra kasabasında doğdu. Babasının adı Aytek'dir. İlk öğrenimini Kuneytra'da, orta öğrenimini ise Şam mülki idadisinde (Lise) yaparak Arapça ve Türkçe öğrendi. Daha sonra İstanbul'a giderek Hukuk Fakültesi'nden birincilikle mezun oldu(1912). Ziraat Bankası'nda memurluk yaparken aynı zamanda üyesi bulunduğu ve sekreterliğini yaptığı "Çerkes İttihat ve Teavün Cemiyeti"nde de aktif olarak çalışıyordu. 1912 yılı sonlarında, Derneğin organı olan "Qhuaze" (Rehber) adlı Adigece-Türkçe gazetenin sorumlu müdürlüğünü almıştı. Derneğin oluşturduğu çeşitli komisyonlarda da görevler üstlendi ve göçmen Çerkes köylerinin okullarında okutulmak üzere alfabeler, ders kitapları ve didaktik eserler hazırlanmasında emeği geçti. Bu yıllarda hazırladığı "Coğrafya", "Hesap", "Tarih-i Umumi", "Tecvit" gibi adigece ders kitaplarının daha sonraları yeni baskıları da yapılmıştır.

"Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti" 1913 yılında, dernek üyesi olan bazı eğitimciler ve aydınlar gibi Nuri'yi de atayurdu Kafkasya’ya gönderdi. Kabardey yöresinde Dıgulıbğoy köyünde yerleşen Nuri, çalışmalarını burada da sürdürdü. Yurtsever kişilerle ilişkiler kuruyor, İstanbul'dan gönderilen gazete ve kitapları yörede dağıtıyor. Kafkasya’dan Istanbul'a haberler, yazılar gönderiyordu. İstanbul'da yayınlanan ve sürmekte olan Çerkes göçünü eleştiren "Biz Çerkesler Nasıl Yokoluyoruz?" (Qhuaze, Sayı: 55, 1913) başlıklı makalesi bu dönemdeki yazılarının ilginç bir örneğidir.

Nuri, bir süre sonra Baksan'da açılmış bulunan dini okulda öğretmen olarak çalışmaya başlamıştır. Burada adige çocuklarına anadillerinde Dilbilgisi, Adige Tarihi, Coğrafya ve Tabiat Bilgisi dersleri veriyordu. Ders kitapları Kuban'daki adige köylerinde açılan okullar gibi ona da İstanbul'dan "Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti"nden gönderiliyordu. Öğrencileri tarafından çok sevilmesine karşın, bir süre sonra yönetimle bütünleşmiş olan bazı çevrelerin etkisiyle Nuri’nin görevine son verildi. Bunun üzerine Dıgulıbğoy köyündeki evini özel bir okul haline getirerek çalışmalarını inatla sürdürdü. Bu derslerinin bazılarınca "Tsağo'nun Üniversitesi" diye alaya alınmasına karşılık çalışmaları son derece yararlı oldu. Örneğin Çerkes şiirinin klasiklerinden olan ünlü Ali Şocentsuk, birçok konu yanında Türk ve Arap dilleriyle ilgili bilgilerini de sadık bir öğrencisi olduğu Nuri’den almıştı. "Tsağo’nun Üniversitesi " faaliyetini 1916 yılı sonlarına kadar sürdürdü.

Ahmet Nuri Tsağo, bu yıllarda hazırladığı "Txibze" (Yazı Dili) ve “Muslimen Txide" (İslam Tarihi) adlı adigece kitaplarını 1917 yılında Kazan'da bastırmıştır. Bu kitapların daha sonraki baskıları, ilk baskıya da yardımcı olan Dım Kardeşler tarafından Baksan'da oluşturulan basımevinde yapıldı. Nuri, 1917 yılında patlayan burjuva demokratik devriminden sonra Baksan'da yine Abdulgafar Dım'ın yardımı ve parasal desteğiyle "Adighe Maq" (Çerkes Sesi) adlı haftalık gazeteyi yayınlamaya başladı. Yöredeki ilk adigece gazete olan "Adighe Maq" sekiz ay boyunca sürekli olarak çıktıktan sonra iç savaş koşulları ve Kadet'lerin basımevini Nalçik'e taşımaları sonucu yayınını durdurmak zorunda kaldı.

Kafkasya'da Sovyet iktidarının yerleştiği ilk yıllarda bir köşeye çekilerek zorunlu bir suskunluk dönemine giren Nuri, 1924 yılından sonra Nalçik'e yerleşerek yeni rejimin koşulları içinde de halkına yararlı olmak için çalışmayı sürdürdü. Bu yıllarda "Pedteknikum" (Teknik Öğretmen Okulu) ve "Sovpartşkol"(Sovyet Parti Okulu)nda haftada sekizer saat Adigece dersi verdiğini biliyoruz (1925-26). Ayrıca 1926 yılında oluşturulan Kabardey-Balkar Bilimler Enstitüsü'nün ilk emekçilerinden biri oldu. adige ve Balkar dillerinin Latin kökenli alfabelerini oluşturmak üzere kurulan komitede görev aldı. Ülke okulları için gerekli birçok metni adige diline çevirdi. Çok sayıda folklor derlemeleri yaptı. Nalçik'de Adigece yayınlanmaya başlayan "Karahalk" gazetesinde çok çeşitli konularda yazılar yazdı ve muhabirlik yaptı. Aynı zamanda Bakü'de Azeri dilinde yayınlanan "Yeni El" gazetesinin de muhabiriydi.

Bu arada mevcut tüm olumsuzluklara karşın, sürgündeki soydaş ve ülküdaşları ile olan bağlarını da koparmamaya çalışıyordu. Örneğin "Karahalk" gazetesinin bir sayısında İstanbul "Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti'ndeki çalışma arkadaşlarından Blenavko Bateko Harun'un kendisine Suriye'den gönderdiği bir mektubu yayınlamıştır. (Karahalk, 29 Ağustos 1924). "Adıghe Txide" (Adige Tarihi) adlı eserinin ilk bölümü de önce bu gazetede yayınlanmış fakat maalesef tamamlanamamıştır.

Daha sonraki yıllarda, rejimin sertleşmesi ve ülkenin bir hapishaneye dönmesine bağlı olarak Ahmet Nuri Tsağo'nun da dışarıdaki tüm soydaşlarıyla ilişkileri koptu ve sürekli gözaltında tutulup izlendi. 1930 yılı başlarında Nalçik'ten de ayrılmak zorunda kaldı. Kızburun Köyü İlkokulunda yönetici olarak bir süre çalıştı. 1935 yılında bir kaza(?) sonucu öldü.

ESERLERİ

İstanbul'da basılmış bulunan adigece kitapları: adige , Alfabest" (Yusuf Suad Neğuç'la birlikte, 1909)", "Coğrafya" "Hesap", "Tarih-i Umumi", Tecvit" vs. (Çerkes İttihad ve Teavun Cemiyeti tarafından Çerkes okulları için bastırılmış ders kitapları niteliğindedir.1910-12).

Kafkasya’ya döndükten sonra yayınlanmış adigece bazı kitapları: "Txibze" (Yazı Dili-Alfabe, Kazan 1917), "Muslimen Txide" (İslam Tarihi, Kazan 1917), Adighe Txide" (adige Tarihi, Baksan 1918), "Cvale Qhuaze" (Çocuk Rehberi, Nalçik 1925), "Duineyir Zerizexetlim Yi Xhibarir”, (Dünyanın Oluşumu, Nalçik 1925), “Sabiy Literature” (Çocuk Edebiyatı, Nalçik 1926).

Glasnost sonrasında hakkında yapılan araştırmalardan, Tsağo'nun bunlar dışında da basılamamış ve kaybolmuş bazı kitapları, çocuklar için yazdığı hikayeler vs. bulunduğu anlaşılmaktadır. Araştırmacılar bunları derlemek için çalışmaktadırlar.

Hairdesigner
31-03-08, 05:58
Ahmet Yesevi </B>
Türkistan'da yetişen büyük velilerdendir. Adı Ahmet bin İbrahim bin İlyas Yesevi olup, Piri Sultan, Hoca Ahmet, Kul Hace Ahmet diyede tanınır. Babası Hace İbrahim'in nesebi Hz. Alinin oğlu Muhammet bin Hanefi'ye dayanır. Hicri 5. asrın ortalarında doğduğu tahmin edilmektedir. Ahmet Yesevi çok küçük yaşta babasını, 7 yaşındada annesini kaybetmiştir. Yesi şehrinde ilim ve terbiye tahsiletmiştir. Bundan dolayı YESEVİ nisbetiyle şöhret bulduğu kabul edilmiştir. Yesi'de, önce Arslan Baba Hazretlerinden ders aldı. Arslan Baba'nın vefatıyla Buhara'ya gitti. Orada Ehli Sünnet alimlerinden Yusuf Hamedaniye bağlandı ve manevi ilimleri tahsil etti. İnsanlara doğru yolu göstermek için ondan icazet (diploma) aldı.

Buhara bu tarihlerde Karahanlıların hakimiyeti altındaydı ve devrin en büyük ilim merkezlerinden biriydi. Dünyanın çeşitli yerlerinden talebeler buraya gelip ilim tahsil ediyorlardı. Buhara'da güçlü bir Hanefi Fıkıh geleneği mevcuttu. Hoca Ahmet Yesevi Buhara'da bir müddet ders verdi. Daha sonra bu vazifeyi başkasına devredip Yesi'ye döndü ve burada talebe yetiştirmeye başladı. Büyüklüğü ve şöhreti kısa zamanda Maveraünnehir, Horasan ve Harzem dolaylarına yayıldı. Zamanın en büyük ve üstün evliyelarından oldu. Zahiri ve batını bütün ilimlerde derin alim olan Ahmet Yesevi Hazretleri, Hızır Aleyhisselam ile görüşür sohbet ederdi. Günün büyük bölümünü ibadet ve zikir ile geçirirdi. Zamanında arta kalan diğer bir kısmında, talebelerine zahiri ve batını ilimleri öğretir, günün kısa bir bölümünde ise, alınteri ile geçimini sağlamak üzere, tahta kaşık ve kepçe yapıp bunları satardı.

Ahmet Yesevi Hazretleri yetiştirdiği talebelerinin her birini bir memlekete göndermek suretiyle İslamiyetin doğru olarak öğretilip yayılmasını sağladı. Onun bu şekilde gönderdiği talebelerinden bir kısmı da Anadoluya geldiler. Bu vesileyle onun yolu Anadoluda yayılıp tanındı. Anadolunun Müslüman Türklere yurt olması, onun manevi işaretiyle hazırlandı. Talebelerinin gayretiyle Anadolu ebediyyen Türk yurdu oldu.

Ahmet Yesevi Hazretlerinin en önemli özelliği, Arapça ve Farsça bilmesine rağmen çok sade bir Türkçe ile Hikmet denilen eğitici sözleri, Türkistan Türkleri üzerinde büyük izleri bırakmış olmasıdır. Bu hikmetli sözlerde şeriat erkanını ve tarikat adaplarını anlatmıştır. Yesevi Ocağı aynı zamanda bir tarikattır. Önemli ve büyük tarikatlardan Nakşilik ve Bektaşilik, Yeseviliğin kollarıdır. Yeseviliğin, adapları müridlerin uyması gerekli hususlar ve ahkamları vardır. Yesevi dergahı, fakirler, yoksullar, yetim ve çaresizler için bir sığınak yeriydi. Bu dergahlar aynı zamanda, tekke edebiyatının ilk temsil edildiği yerler olmuştur. Ahmet Yesevi Hazretleri tekke edebiyatının ilk temsilcisidir. Bu vesileyle Anadoludaki Türk edebiyatının yeşerip gelişmesine zemin hazırlamış, Yunus Emre gibi büyük şairlerin yetişmesine sebep olmuştur. Bu şekilde yetiştirdiği talebelerinden tayin ettiği halifeleri şunlardır;

Mansur Ata, Abdulmelik Ata, Süleyman Hakim Ata (Bu Türkler arasında en meşhur halifesidir) Muhammed Danişmend, Muhammed Buhari (Sarı Saltuk) Zengi Ata, Tac Ata v.b. Bu halifelerinin yetiştirdiği birçok talebe ki; Ahi Evran, Hacı Bektaş, Mevlana, Taptuk Emre, Yunus Emre gibi talebeler Anadoluda, Ahmet Yesevi Hazretlerinin çizdiği yolda ilerlemişler ve Türk dilini, edebiyatını, kültürünü özellikle İslam dinini doğru olarak gelecek nesillere aktarmışlardır. Sade bir Türkçe ile Halkın anlayacağı, sohbet tarzındakiHikmet adlı şiirleri, Çin'den, Marmara sahillerine kadar yayılıp, Türk Milletine manevi ışık olmuştur. Ahmet Yesevi Hazretleri Hicri 590 (1194) de Yesi şehrinde vefat etmiştir. Kabri üzerine türbe, 200 yıl sonra, Timur Han tarafından inşa edilmiştir.

"Kafir bile olsan, hiç kimsenin kalbini kırma. Çünkü kalbi kırmak Allh'ü Taala'yı kırmaktır. Gönlü kırık zavallı garip birini görsen, yarasına merhem koy, yoldaşı ve yardımcısı ol."

Ahmet Yesevi Hazretleri'nin bu sözlerinde, özellikle biz Avrupada yaşayan Türkler için, altın değerinde bir nasihat vardır. Biz Avrupa Türklüğü, Gayrimüslimler ile beraber yaşarken, geçmişimize bakıp güç almalıyız. Buraları Türkleştiremeyiz, fakat Türk kalabilmemiz için, Ahmet Yesevi Hazretlerini ve onun yolundan gidenleri çok iyi bilmemiz gerekmektedir.

Hairdesigner
31-03-08, 05:58
http://www.biyografi.net/images/kisi/2274.jpg
Akif Dığun ( 1883) </B>
Büyük Çerkes sürgününde (1864), Kafkasya’nın Soçi yöresinden Anadolu'ya sürülen bir Vubıh ailesinin çocuğudur. 1883 yılında Düzce'de doğdu. Mısır'da din öğrenimi gördü. Birinci Dünya Savaşı öncesinde Türkiye'deki "Çerkes İttihad ve Teavün Cemiyeti" tarafından Kafkasya'ya gönderilen aydınlardan biriydi. Kuban yöresindeki Adige köylerinde öğretmenlik yaptı. Kafkasya’da Sovyet iktidarının kurulmasından sonra Türkiye'ye döndü. Düzce'de dini görevlerde bulundu. 1920 yılı başlarında Düzce yöresinde oluşan karşı ihtilâl hareketinde adı geçti.

ESERLERİ

Adige dilinde kaleme almış olduğu şiir ve ilahi denemeleri yayınlanamamıştır. Basılmış tek eseri Adige-Çerkes dilinde kaleme aldığı "Mevlid" (İstanbul 1916) adlı kitabıdır. 1962 yılında Düzce'de ölmüştür.

Hairdesigner
31-03-08, 05:59
Albek Hacı ( 1877) </B>
14 Nisan 1877 tarihi Osmanlı-Rus Savaşı`nın başladığı tarihtir. Bu tarihte Rus orduları Osmanlı topraklarına girdi ve aynı gün Çeçenya`da isyan patlak verdi. Bu bir rastlantı değildi. Çeçenistan`daki isyanı Osmalılar kışkırtmış, hatta Şamil`in oğlu Mehmet Şamil`i (Gazi Muhammed) bizzat bu işle görevlendirmişlerdi. İsyan Çeçenya`nın Lebarluo ile Bienuo bölgelerinde başladı. İsyanın önderliğini Albek Hacı yapıyordu. Kısa zamanda 1000 kişilik bir güce ulaşan isyancılar ile Viedan arasındaki Khulakhulo dağı boğazını tuttular. Yörenin komutanı Avalof, isyancılara elindeki 350 askerle karşı koyamayacağını anlayınca Arseno`ya geri çekildi. Sonra da Viedan`a sığındı. Başkaldırı kısa zamanda büyüdü. 20 Nisan 1877 gününde bütün İçkeri ayaktaydı. Rusların o sıralarda bu bölgede fazlaca kuvveti yoktu. Küçük bir çatışmadan sonra Viedan 21 Nisan 1877 de Albek Hacı kuvvetleri tarafından işgal edildi.

Mayrtüp Camiinde bayraklarla süslü karargah kuran Albek Hacı, Albay Nurid komutasındaki Rus birliklerinin topçu ateşi ve hücumu karşısında köyü boşalttı. Çarpışma çok muannidane oldu. Bir kaç esir veren Ççenler kendilerini toparlayıp taarruzu yenilediler. Ruslar büyük kayıplarla geri çekilince Albek Hacı ileri hareketa devamla Rusları sıkıştırdı ise de püskürtüldü. Çeçenler 250 kayıp vermişti. Bununla beraber Ruslar da Sunca, Argun, Sulak nehirlerinden Andi sırtlarına kadar dağınık bulunduklarından iyi durumda değildi.
Vatanseverler Khulakhulo dağ boğazında yeniden düzenlenip lalarojevl`i işgal etti. Umahan`a yürüdüyse de Güdermes halkı taarruzu durdurdular. Bunun üzerine Şela köyüne yöneldi. Ticaret merkezi ve stratejik bir mevki idi. Ancak Şela muhtarı Atğm. Barşak, Şelak halkını etrafına toplayıp 2000 kişilik Çeçen kuvvetini 28 Nisan`da geri püskürttü. Haçkale mevkiiinde Albay Nurdi`nin kuvvetleriyle karşılaşan Çeçenler üstün durumdayken, Rus zulmünden korkan Şela, Evtura ve Golddangana`lı köylülerin karşı tavırlarıyla yenilmek zorunda kaldılar.
Merkezi kısımlar sukune bulunca Çeçenya ve Dağıstan`daki tüm kuvvetlerini İçkeri ormanlarına sevkettiler. Albek Hacı Samsar ormanlarına çekilmişti. Oraya yürüyen Butyanof Aukh ve Salataviya`lılara Albek Hacı ile Sultan Murad`ı teslim etmelerini istedi. Milisler de teşkil edilsin diyen Albay`a Aukhlularla Salataviya`lılar karşı durdular. Batyarnof Bono`ya gidecekken Dılım`a gitmek zorunda kaldı. Turgan`geçip mücahidlerle savaştı. Batyanof ezilecekken durumu haber alan General Svistunof Dargin-Kazak müfrezesiyle imdadına yetişti. Bunun üzerine mücahitler orman içlerine çekildiler.

General, Samsır ormanlığına yürüdü. Batyanof Aukhlularla Salataviyalıları top ateşine tutarken Samsır ormanlığında beklenmedik taarruza uğrayan Albek Hacı müridleriyle, Samsır Ruslarca alınmasına rağmen, yarma harekatını başardı. Köylüler ovalara aktarılmışlardı.Bir ara Kafkasya`da tekrar sukunet başladı ise de Albek Hacı Semsir ormanlarında tekrar görüldü. Alb. Butyanof İmam`ın teslimini isteyince Aukhlular Salataviyeliler ve Gumberlilerle Benoy`lar Albek Hacı`nın üzerine yürüdüler. Semsar ormanlarının kalanı da yakıldı. İmam gene yakalanamadı. Hatta Rusların ummadıkları yerlerde isyan başgösterdi. İmamın Naibi Tangay Mıkhhat köyünü kışkırtıyordu. Ruslarla savaştı, esir düştü. Yolda konvoyları esir edip kaçtı. Sakin halk da kıpırdıyordu. Albek Hacı İçkeriye geçmişti. Çllebarloylar büyük küçük Çeçanya`nın Aukhluların, İnguşların ve Kaberdeylerin de isyana katılacaklarına inanıyorlardı. Abkhazlarla Savnetiler de kaynamaya başlamıştı.

Albek Hacı Tauzet`de bulunuyordu. Çarpışmadan sonra Tauzet düştü, ama Albek Hacı`nın da Çllebarloy`da olduğu anlaşıldı. İmamı iyi karşılayan Cıiebarloyluların General Swistunof`un emriyle tahılları yakıldı. Teslim için ilk baş vurduğu önlem buydu. Ancak Rusların beklemedikleri Zumsoy`da Uma Hacı isyan etti. Ruslar onu da kaçırdılar. Albek Hacı da ÇIİbarloy dan Tauzen`e gelip yerleşti. O sırada Kafkasya`da bir haber çalkalandı. Şamil`in oğlu Gazi Muhammed komutasındaki Türkiye`den gelen Kafkas Göçmenleri ordusu Terekkale şehrine girmişti. Bu yeni bir heyecan yarattı. Nitekim beyanatlara ve tellallara ilk uyan Controylu Süleyman oldu. Kendisini İmamın naibi olarak ilan etti. Albek Hacı da onun gibi İçkeriye`ye geldi. Birliklerini düzenleyip Evtar ve Myrtup yanında geçerek Güdermes ve Bass köylerine geldi. Ancak burada kendisini General Smeklof`un beklediğini duyunca Controy Dargo`ya ve Bielgatoy`a geçti. Albek Hacı İçkeri`de tam hüküm sürüyordu.Albek Hacı Controy`a geçti. Vatanseverler Smekalof`u tekrar kuşattılar. Bu cenkte bir çok savaşa katılmış ünlü savaşçılar vardı: Sultan Murad, Süleyman, Tavlı Recep Ali... Ancak Rusların başarısını sağlayan daima topçu ateşiydi... Bütün savaşlar topçu atışlarıyla kazanılıyordu. Nitekim bu savaşta da yenildiler. Bu durum mücahitlerin maneviyatını kırıyordu. Rusların ekinleri yakması da halkı perişan ediyordu. Halk da iki ateş arasında kalmıştı.

Albek Hacı küçük birliklerle baskını tercih etmeyi düşündü. Topluca savaşta kırım çok oluyordu. Nitekim elindeki müfrezeyle Bielgatoy yakınlarına geldi. Ruslar onu topçu ateşi ve piyadelerle karşıladılar. Dağıstanlı milisler de onlarla beraberdi. Savaş top atışlarıyla mücahitlerin aleyhine döndü yine. Mücahitler Dargo ve Samsar`a çekildiler. Biegatoylar imamı kabul ettiler, karşıladılar. Nitekim Albek Hacı Samsar yerine Gelangonay ve Bieno`ya gitti.İçkeri çökmüştü. Darginlerle Bielgatoylar İmam`a karşı çıktılar. Controylularla, Kurstloylar da Ruslardan af diliyorlardı. Ama Aukh ile Zandagte `de Albek Hacı taraftarları isyanı sürdürdüler. Albay Batyanof Zandagte`ye gelip ekinleri ataşe verdi, köylüleri oraya sürdü.
Bu sırada yine bir şayia yayıldı. Musa Kundukh komutasında Türkiye`den gelen Çerkes-Çeçen kuvvetleri Terekkale ve Vladikafkas`a gelmişti... Bu rivayete şef de halk da inanmıştı. Bienoylar tekrar ayaklandılar. Ancak Rus birlerinin fazlalığı ezilmelerine ve ovalara sürülmelerine yaradı. Controylu Süleyman kaçmış, Dada Zalma, Abdul Haci ve Abbas Paşa da Albek Hacı`dan ayrılmıştı. Albek Hacı`da Sultan Murat la gideceğini ve halka bildikleri gibi davranmalarını isteyen beyannameler yazıyordu.Bass mıntıkasında ise Uma Du, Tangay ve Abbas Paşa rahat durmuyorlardı. (Abbas Paşa Türk ordusunda Dağıstanlı bir subay Gazi Muhammed`in tavsiyesiyle Osmanlı onu Kuzey Kafkasya`ya göndermişti. Akho çayındaki savaşta Rusları yendiler. Bass tamamen silahlanmıştı. Liderleri Javşan ile Tangay`dı. Ancak General Smekalof Alistanrı köyünü arkadan kuşattı. Dağlılar ormanlara çekildiler. General, Uma`nın teslimini istedi. Köylüler:" General, halktan yalnız yapılması mümkün olan şeyleri istemelidir. Ezelden beri dedelerimizin ve babalarımızın yattığı bu vatanımızdan ayrılmanın ne kadar güç ve ağır olduğunu sizler de takdir edersiniz. Emrinize itaat etmek isteriz. Fakat misafirlerimiz olduğundan Uma`yı teslim etmek elimizde değil" dediler.Uma Clebarloy`a çekildi. Bass da sukunet buldu. Bu esnada Dağıstan`da isyan baş gösterdi. Bu tekrar Çeçenya`ya kaydı. İmam Albek Hacı, Uma Du, Süleyman, Sultan Murat ve Abbas Paşa tekrar sahnede gözüktüler. Halk Çeçenya`da adeta ayak altında ezilmişti.

Albay Batyanof Zandaga, Bienoy ve Semsir köylerini tenkil etti. Albek Hacı Batyonofla savaştı ise de Andi`nin Gobat köyüne kaçtı. Oradan tekrar Semsir ormanlarına geçti. Darum dağında müstahkem bir çitfliğe çekildi. Bu dağın birer tarafını Benoy ve Aukh`un yalçın uçurumları çeviriyordu. İmam kışı burada geçirmek niyetindeydi. Ancak Cemal ve Celal adlı iki hain, General Smekalof`a ihbar etti. (Bu hain zenginken ruslar aleyhine çalıştığı için malları müsadere edilmiş, şimdi vatanına ihanetle zenginliğine kavuşacağına sanmıştı.)
6 Ekim de hain Bisolta`nın klavuzluğunda Rus birliği dağa doğru yola çıktı. Albek Hacı her taraftan kuşatılınca bir ölüm kalım savaşı vererek Rus birliğini yardı. Mücahitler, İçkeriyeye dağıldılar. Albek Hacı, Saltan Murad, Uma Duda Dağıstan`a geçtiler. Daha sonra yakalanarak idam edildiler.

Hairdesigner
31-03-08, 05:59
Ali Alkanov </B>
Çeçenistan’da haftasonu yapılan devlet başkanlığı seçimlerini, yarışa katılan 7 adaydan Kremlin’in favorisi olarak gösterilen Ali Alkanov kazandı. Resmi rakamlara göre alkanov ilk turda zaferini garantiledi. Rus haber ajansları, seçimlere katılım oranının yaklaşık yüzde 80 olduğunu duyurdu.

İlk sonuçların belli olmasının ardından bir açıklama yapan 47 yaşındaki Ali Alkanov, omuzlarında büyük bir sorumluluk taşıdığını, yapılacak çok iş olduğunu söyledi.

Devlet başkanlığı seçimlerine katılan diğer adaylarsa hile yapıldığını savundu ve ilgili kurumlara şikayette bulundu. Çeçen ayrılıkçılarsa, Alkanov’un akibetinin Ahmed Kadirov’dan farklı olmayacağını bildirdi. Rusya yanlısı Çeçen Devlet Başkanı Kadirov, geçen Mayıs’ta düzenlenen saldırıda öldürülmüştü.

Hairdesigner
31-03-08, 06:00
Ali Dinçer ( 1945) </B>
1945 yılında Bulgaristan'ın Razgrad şehrinde doğdu. ODTÜ Mühendislik Fakültesi'nden mezun oldu. TMMOB Makina Mühendisleri Odası Başkanlığı, Kent Koop Batıkent Konut Kooperatifleri Birliği Başkanlığı, Türkiye Belediyeler Birliği ve İslam Ülkeleri Başkentler Birliği Kurucu Başkanlığı yaptı. Ankara Belediye Başkanlığı, 19'uncu dönemde SHP'den, 20'inci dönemde CHP'den seçilerek iki dönem Ankara milletvekilliği ve 52'inci hükümette de Devlet Bakanlığı görevinde bulundu. 22'inci dönemde de CHP'den Bursa milletvekili olarak parlamentoya girdi. Ali Dinçer evli ve bir çocuk babasıydı. 18 Nisan 2007 tarihinde Ankara'da vefat etti.

VEFAT-HABER

Ali Dinçer yaşamını yitirdi

TBMM Başkanvekili ve CHP Bursa Milletvekili Ali Dinçer, tedavi gördüğü İbni Sina Hastanesi'nde yaşamını yitirdi.

Dinçer'e 22 Aralık 2006'da karaciğer nakli yapılmıştı. Yüksek ateş nedeniyle Cuma günü kaldırıldığı İbni Sina Hastanesi'nde yoğun bakım servisinde tutulan Dinçer, öğle saatlerinde hayata veda etti. Bir enfeksiyon sonucu rahatsızlanan Dinçer, yakalandığı lenf kanserini yenmiş, ancak daha sonra hepatite bağlı karaciğer yetmezliği sorunu yaşamıştı. Ali Dinçer'e, kalp krizi sonucu hayatını kaybeden üniversite öğrencisi Hasan Saka'nın karaciğeri 22 Aralık 2006'da İbni Sina Hastanesi'nde nakledilmişti. 18 Nisan 2007 tarihinde Ankara'da vefat etti.

Hairdesigner
31-03-08, 06:19
Ali Marufoğlu ( 1927) </B>
Ali Marufoğlu
/şair/çiftçi/
Irak Türkmen edebiyatının güçlü isimlerinden olan Ali Marufoğlu 1927 de Kerkük'ün uzun yıllar ilçesi olan Tuzhurmatı'da doğdu. İlkokulu 1939'da Tuzhurmatı'da, ortaokulu 1946'da Kerkük'te bitirdi. Askerlik hizmetini tamamlayınca, Tuzhurmatı'ya döne-rek çiftçiliğe başladı. 1950 yılında ticarete de atılan Marufoğlu, diğer yandan çiftçilik işine de devam etti. Halen doğduğu ilçede yaşayarak, edebiyat çalışmalarına devam etmektedir.

Hairdesigner
31-03-08, 06:19
http://www.biyografi.net/images/kisi/2275.jpg
Ali Han Kantemir ( 09.05.1886)- (16.04.1963) </B>
9 Mayıs 1886 yılında Kafkasya'da, Kuzey Osetya'nın Karaağaç köyünde Digor-Aldarların çocuğu olarak doğdu. Vladikavkaz Lisesi'nde ve Petersburg Hukuk Fakültesi'nde öğrenim gördü. Daha öğrenci iken Petersburg'da yayınlanan ve Kafkasyalı aydınları çevresinde toplayan "V Mzre Musulmantsva" (İslam Dünyasında) adlı gazetede Kafkasya ve Rusya'daki Müslüman halkların özgürlüğü için yürütülen mücadeleye katıldı.

Üniversiteyi bitirdikten sonra Bakü'de yerleşerek avukatlığa başladı (1913). Şubat 1917 devrimi sırasında, Kars ilinin askeri valisi görevden azledildiğinde halkın isteği üzerine bu ilin yönetimini üzerine aldı. "Kafkasya Ötesi Komiserliği" kurulup "Kafkasya Ötesi Seymi" (meclisi) toplanınca da Kars ilinin Müslüman nüfusu tarafından milletvekili seçildi. Önce Seym Prezidyumu'nun sekreteri, sonra da "Kafkasya Ötesi Hükümeti"nin Dışişleri Bakan Yardımcısı oldu. Bu görevinde iken Kafkasya ötesi ile de yakınlaşma ve birleşme yolları arayan "Kuzey Kafkasya Halkları Birliği"nin gerçekleşmesi için büyük gayret sarf etti. 1918 Mayıs'ında Batum Konferansı'na katılmaya giden Kuzey Kafkasya delegasyonu başkanının isteği üzerine görevinden derhal istifa ederek bu delegasyonda görev aldı. 11 Mayıs 1918'de bağımsızlığını ilan eden Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'nin Osmanlı Devleti ile bir dostluk ve yardım anlaşması imzalamasında emeği geçti. Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'nin Alman Hükümeti tarafından da tanınması ve kuzey sınırlarının tespiti gayesiyle Alman delegasyonu başkanı Von Lossow ile Kuzey Kafkasya delegasyonu arasında yapılan görüşmelerde görev aldı. Aynı delegasyonla birlikte İstanbul'a giderek, oradaki Çerkes göçmen örgütlerinin de aktif desteği sayesinde, Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti'ne önemli politik ve askeri yardımlar sağlanmasında rol oynadı. Bunun sonucu olarak Kuzey Kafkasya Cumhuriyeti Hükümeti'nin yardımına, Met Çunatuko Yusuf İzzet Paşa'nın emrinde ve genellikle sürgündeki Çerkesler'in oluşturduğu bir kolordu gönderildi.

1919 yılı boyunca Dağıstan'da önce General Denikin'in beyaz "Gönüllü Ordu'suna, sonra "Kızılordu'ya karşı mücadelede aktif bir rol oynayan Ali Han Kantemir, Kuzey Kafkasya'nın bütünüyle Bolşevikler tarafından işgali üzerine Gürcistan'a geçti. Tiflis'te oluşturulan "Azerbaycan-Dağlılar Komitesi" çevresinde Kafkasya'nın kurtuluşu için yürütülen politik ve askeri eylemlerde görev aldı. Gürcüstan'ın da Bolşevikler tarafından işgali üzerine Türkiye'ye iltica etti (1921).

Önce İstanbul'a, sonra da Ankara'ya giderek birkaç yıl Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yaşayan Ali Han, Türk-Sovyet Anlaşmalarına bağlı olarak Türkiye'deki politik göçmenler ve genel olarak da Çerkesler üzerinde oluşturulan baskılar nedeniyle bir süre sonra Türkiye'yi terk etmek zorunda kaldı (Eylül 1938). Politik çalışmaları için daha olumlu koşulların bulunduğu Paris ve Berlin'e yerleşti. 1934 yılından başlayarak önce Paris sonra Berlin'de Rusça, Fransızca, Almanca, İngilizce, Türkçe ve bazı Kafkasya dillerinde yayımlanan "Kavkaz" (Kafkasya) dergisi çevresindeki politik ve kültürel faaliyetlerde aktif rol oynadı. Bu dergilerde yazılar yazdı. Türkiye'de Kundukh ailesinden sağladığı Musa Kundukh Paşa'nın Anıları"nı önce Rusça olarak Kavkaz" dergilerinde, sonra da Fransızca olarak kitap halinde yayımladı: "Musa Kundukhov: Les Memoires (1837-65)" Paris 1939).

İkinci Dünya Savaşı başlayıp Alman esir kamplarına diğerleri arasında binlerce Kafkasyalı esir gelmeye başlayınca, Berlin'deki "Kuzey Kafkasya Milli Merkezi"nin liderlerinden biri olan Ali Han Kantemir tüm gücüyle bu yurttaşlarının acılarını gidermeye çalıştı. Daha sonra Ahmed Nabi Magoma, General Kılıç Girey ve diğer ideal arkadaşlarıyla birlikte, Alman ordusu saflarında Sovyetler'e karşı mücadeleye katılan "Kuzey Kafkasya Lejyonları"nın kuruluş ve örgütlenmesiyle meşgul oldu. Milli Merkezin sözcülüğünü ve yayınladığı "Severnıy Kavkaz" (1942-45) adlı aylık derginin yayın sorumluluğunu üstlendi.

Ali Han Kantemir, savaş sonrasında bir süre İsviçre'de yaşadıktan sonra Almanya'ya dönerek Münih'te Ahmed Nabi Magoma ve diğer arkadaşlarıyla birlikte "Kuzey Kafkasya Milli Merkezi"ni yeniden hayata geçirdi. Kafkasya Ötesi Milletlerinin (Azerbaycan, Gürcistan, Ermenistan) örgütlerinin katıldığı "Kafkasya İstiklal Komitesi" oluşturuldu. Ali Han, bu komite tarafından İngilizce, Rusça, Türkçe olarak uzun süre yayımlanan "Kafkasya" (sonra Birleşik Kafkasya) dergisinin genel yayın müdürlüğüne getirildi. Ölünceye kadar, "Amerikan Kurtuluş Komitesi" ile işbirliği yaparak Kuzey Kafkasya İstiklal Komitesi" başkanlığı, "Sovyetler Birliği Milletlerini Kurtarma Cemiyeti" (Paris Bloku) başkan yardımcılığı, bu kuruluşun yayın organı olan "Problemns of the Peoples of the USSR" dergisi yazı kurulu üyeliği ve "Sovyetler Birliğini Öğrenme Enstitüsü"nün Arapça yayınladığı "Elmecelle" dergisinin sorumlu müdürlüğü görevlerinde bulundu.

16 Nisan 1963 yılında Münih'te öldü.

Hairdesigner
31-03-08, 06:19
Ali Ömer Muhammed </B>
Ali Ömer Muhammed
8 Ocak 1995’de ise IMTP Zaho İrtibat Bürosu saldırıya uğramış, çatışmalar sonucu Ali Ömer Muhammed şehit edilmiştir.

Hairdesigner
31-03-08, 06:20
Ali Rıza Saraçoğlu </B>
Batı Trakya Türk Edebiyatı

Balkanlar’da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1. Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Kızı Nalân Saraçoğlu da kendisi gibi şair olan, Mehmet Akif Ersoy-Mehmet Emin Yurdakul tarzında şiirleriyle Batı Trakya Türklerinin “millî şairi” kabul edilen Gümülcineli Alirıza Saraçoğlu, büyük bir inanç ve azimle sürdürdüğü ulusal ve toplumsal mücadelede, şiiri araç olarak görmüştür. Bu nedenle, ölümünden iki yıl önce 1992’de, lirik şiirlerden oluşan “Rodop Yıldızı” şiir kitabının yayımlanmasına kadar, şiirinin ana temasını, Balkanlar’ın bu bölgesinde hiç sönmeyen ulusal heyecanla kimlik mücadelesi veren Türklerin varoluş sorunları oluşturmuştur.

Hairdesigner
31-03-08, 06:20
http://www.biyografi.net/images/kisi/2276.jpg
Ali Sait Akbaytugan ( 1872)- (1950) </B>Büyük Kafkas sürgününde Anadolu'ya göç ederek Manyas yöresine yerleşen bir Vubıh ailesindendir. 1872 yılında Hacıosman (Hunce Hable) Köyü'nde doğdu. 1877-1778 Osmanlı-Rus Savaşı'na Çerkes Gönüllü Kuvvetleri ile katılmış olan Hunc Kasbolet Bey'in oğludur. Harbokulu'nu 1896'da ve Harp Akademisi'ni 1898'de bitirdi. Osmanlı-İtalyan Savaşı'na 1911 ve Balkan Savaşları'na 1912-13 yıllarında katıldı. Birinci Dünya Savaşı'nda yemen cephesinde İngilizlere karşı gösterdiği üstün başarılar nedeniyle tümgeneralliğe yükseltildi. 1918'de Mondros Silah Bırakışması'nın imzalanması üzerine Osmanlı Hükümeti'nin emriyle, Aden'de kuşatmış olduğu İngiliz birliklerine teslim olmak zorunda kaldı.

Esaretten döndüğünde 25. Kolordu Komutanlığı'na getirildi ve 1919'da İstanbul Muhafızı oldu. Bu görevi sırasında Kuvay-ı Milliye'yi destekledi. 14. Kolordu Komutanı Yusuf İzzet Paşa (kayınbiraderidir), Mareşal Fuat Paşa, Mareşal Berzeg Zeki Paşa, Big Ahmet Fevzi Paşa, Karzeg Salih Paşa gibi ileri gelen hemşehrileriyle işbirliği içinde, Anadolu'daki Kafkas göçmenlerinin karşı ihtilal hareketlerine katılmalarını engellemeye çalıştı. İstanbul'daki birçok kişinin Ahmet Anzavur’un güçlerine katılmak üzere Anadolu'ya göçmelerini önledi. Anadolu ihtilalini destekleyen tutumu nedeniyle 16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal eden İngilizler tarafından tutuklanarak Malta Adası'na sürgün edildi. TBMM adına Bekir Sami Bey tarafından imzalanan Londra Anlaşması uyarınca serbest bırakıldığında Rauf (Orbay), Hatko İsmail Canbulat, Mürsel Baku (Paşa) gibi arkadaşları ile birlikte Ankara'ya giderek TBMM Ordusu'na katıldı. Komutanlık görevi yanında Elviye-i Selase Soruşturma Kurulu Başkanlığı yaptı. Abhazca, Almanca, İngilizce, Fransızca ve Arapça'yı biliyordu.

"Çester Projesi Hakkında Bazı Tenkidat ve Mütealaat (1923)" adlı bir kitabı da vardır. Çerkeslerin ilk kitap yazarlarından Hayriye Melek Hunc'un ağabeyidir. 1950 yılında İstanbul'da vefat etti.

Hairdesigner
31-03-08, 06:20
Aliya İzzetbegoviç ( 1925)- (19.10.2003) </B>
İzzetbegoviç
Aktüel, 9-17-95

- 1925 doğumlu
- 24 yaşında İslâmcılık suçundan 5 yıl hapis yattı.
- Cezaevinden çıktıktan sonra önce hukuk, sonra ziraat fakültesini bitirdi.
- 25 yıl avukatlık ve bir inşaat firmasında yöneticilik yaptı.
- 1970 yılında İslâm Manifestosu adlı bir kitap yazdı.
- Bu kitap 1983'te kovuşturmaya uğradı. 12 Müslüman aydınla birlikte tutuklandı.
- 1950 öncesinde kurulmuş olan Mladi Müslümani adlı örgütü yeniden örgütlemek suçundan 14 yıl hapse mahkum edildi.
- Mahkumiyetini çekerken, Yargıtay bu cezayı 11 yıla indirdi.
- 1989 yılında Yugoslavya'nın dağılma süreci sırasında ilan edilen af sonucu özgürlüğüne kavuştu.
- 1990 yılında İslam Manifestosu'nu yeniden bastırdı.
-Bu kitap İzzetbegoviç'in İslâmi kimliğinden ziyade, siyasi kararlılığının ve mücadelesinin bir simgesi oldu.


HAKKINDA YAZILANLAR

Direnen Saraybosna
Münir Gavrankapetanoviç
Timaş Yayınları / Hatıra Dizisi

“Bir Müslüman-Boşnak entellektüel olarak ün yapmış olan Münir Gavrankapetanoviç, 'Genç Müslümanlar Teşkilatı'nın üyesi olmak suçundan 1940'larda daha üniversite öğrencisi iken hapisle tanışmıştı. Yıllarca bağımsız Bosna'nın hasretini ve çilesini çekmiş olan Gavrankapetanoviç, Aliya İzzetbegoviç'in de yakın dava arkadaşıdır. "Bu kayıtlar, benim ve ailemin Nisan 1992-Nisan 1994 yılları devresindeki kuşatmanın zor günlerini nasıl yaşadığımızın şahididir. Bu, Sarayevo'yu derinden sarsan ağır olaylar içinde yaşanan dram sahnesini, kendine özgün bir tarzda gösteren bir denemedir." diyen yazarın elinizdeki eseri, edebi bir üslup, münevver bir bakış açısı ve farklı gözlem gücüyle zevkle okunacak bir hatırat... Bu kitap aynı zamanda, 20. yüzyılın sonuna yaklaşırken Avrupa'nın göbeğinde yaşanmış olan bir vahşete ve bir milletin şanlı direnişine ışık tutması bakımından da ayrı bir öneme haizdir.”

Aliya İzzetbegoviç öldü

Bosna-Hersek Eski Cumhurbaşkanı Aliya İzzetbegoviç öldü. Bosna'daki savaş sırasında liderlik yapan efsanevi lider İzzetbegoviç, 78 yaşında vefat etti. Bosna'da 1992-1995 yılları arasındaki savaşın önde gelen isimlerinden olan İzzetbegoviç, son yıllarda iki kez kalp krizi geçirmiş, 2002 senesinde kendisine kalp pili takılmıştı. Biz bu yazıda bir yandan İzzetbegoviç’in hayatını ele alırken diğer yandan da küreselleşme baskısı altında ulus-devletlerin parçalanma programına eleştiriler getireceğiz.
Aliya İzzetbegoviç, 1925 yılında doğdu. 24 yaşında ‘İslâmcılık’ suçundan 5 yıl hapis yattı. Cezaevinden çıktıktan sonra önce hukuk, sonra ziraat fakültesini bitirdi. 25 yıl avukatlık ve bir inşaat firmasında yöneticilik yaptı. 1970 yılında İslâm Manifestosu adlı bir kitap yazdı. Bu kitap 1983'te kovuşturmaya uğradı. 12 Müslüman aydınla birlikte tutuklandı. Aliya İzzetbegoviç, 1983 yılındaki Saraybosna mahkemesinin ardından Bosna-Hersek'teki İslami hareketin sembolü olarak zihinlere yerleşti. 1950 öncesinde kurulmuş olan Mladi Müslümani adlı örgütü yeniden örgütlemek suçundan 14 yıl hapse mahkum edildi. Mahkumiyetini çekerken, Yargıtay bu cezayı 11 yıla indirdi. 1988 yılında Yugoslavya'nın dağılma süreci sırasında ilan edilen af sonucu özgürlüğüne kavuştu.
Yugoslavya'nın en kötü hapishanesinde "taş kırarak" geçen 6 yılın ardından 1988'de dışarı çıktığında, Bosna toplumu içinde büyük bir karizma sahibi olmuştu. Mayıs 1990'da Müslümanlar tarafından kurulan Demokratik Eylem Partisi'nin (SDA) genel başkanlık koltuğuna adeta "doğal lider" olarak oturdu. İzzetbegoviç, Bosna'da 40 yıldır baskı altına alınmış ve unutturulmaya çalışılmış olan İslam'ın yeniden doğuşunu simgeliyordu. Batı'nın tahakküm edici ve saldırgan karakterine karşı, İslam'ın hoşgörü ve barışçılığını vurguluyor, çoğulcu bir Bosna-Hersek'in devamını savunuyor, Hırvat ve Sırp toplumlarıyla barış içinde birlikte yaşamayı hedefliyordu.
1990 yılında İslam Manifestosu'nu yeniden bastırdı. Bu kitap İzzetbegoviç'in İslâmi kimliğinden ziyade, siyasi kararlılığının ve mücadelesinin bir simgesi oldu.

Bosna Savaşı
ABD’nin Haiti ve Panama saldırganlığı uzak coğrafyamızda olaylardı. Doğrusu Türk kamuoyu bunu pek takip edemedi. Yugoslavya’nın parçalanması ise Bosna’ya özgürlük kazandıracağı için işimize geliyordu. Bu konuda Doğu Perinçek dışında pek bizi uyaran olmadı. Bugün ABD’nin Irak saldırganlığına Haiti, Panama müdahaleleri ve Yugoslavya’nın parçalanması örtülü bir meşruiyet kazandırmıştır.
Sırpların baskısı altında yaşayan ama bağımsızlık çabası içine giren Boşnaklara, zamanın Türkiye Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, kimsenin kendilerine dokunmayacağı müjdesini vererek, gerekirse “gök kubbeyi başlarına yıkarız” diyebilmişti. Bir siyasi parti lideri Bosna’ya gönüllü ordusu göndereceğini söylerken, bir başka parti topu Türk Silahlı Kuvvetleri’ne havale ederek, “Ordu’nun Bosna’ya asker göndermesini” isteyebilmişti. Tabii bu söylenilenlerin hiç biri olmadı. Ne Sırpların başına gök kubbeyi yıkabildik, ne gönüllü ordu, ne de TSK’yı gönderebildik Bosna’ya.
Oysa Boşnakların karşılarında Avrupa’nın dördüncü ordusu konumundaki Yugoslav-Sırp ordusu vardı. Üstelik bu ordu Rusya ve Yunanistan’dan açık destek alıyordu. Türkiye’nin Bosna-Hersek’le sınırı yoktu ve Boşnakların İran ve Suud emperyalizmi tarafından kirletilmiş beyinleri oyuna gelmeye çoktan müsayitti. Ve Aliya İzzetbegoviç daha savaş başlamadan ilk ziyaretlerinden birini İran’a yapmıştı bile. Bosna parlamentosu hızını alamayıp adil düzen uygulayacağını söylüyordu.
Bosna Savaşı’nda binlerce insan öldürüldü ve Yugoslavya parçalandı. Ardından imzalanan Dayton Anlaşması gerçekten bağımsız bir Bosna-Hersek ortaya çıkarmadı.

Aliya İzzetbegoviç'in sahneden çekilmesi

2000 yılında Bosna-Hersek'te de bir seçim gerçekleştirildi. Ancak Dayton Anlaşması'nın Bosna-Hersek topraklarını üçe bölmesi sebebiyle Müslümanların oylarının ağırlığı seçimlerde çok fazla kendini hissettiremiyordu. Bosna-Hersek açısından 2000 yılının en önemli gelişmesi ise hem bir hareket, hem bir düşünce, hem de bir devlet adamı olan Aliya İzzetbegoviç'in sahneden çekilmesi oldu.

Hareket adamlarının birçoğu, devlet kademelerinde makam sahibi olduktan sonra çizgilerini değiştirerek davalarındaki samimiyetleri konusunda şüphelere sebep olmuşlardır. Ancak Aliya İzzetbegoviç hareket lideri olduğu sırada izlediği çizgiyi cumhurbaşkanı sıfatıyla da aynen sürdürerek samimiyetini ispat etmiştir. İzzetbegoviç aynı zamanda Bosna-Hersek davasında tarihe ismini yazdıran karizmatik bir lider rolü oynamıştır.

Bosna'da SDA'nın seçim zaferi yönetime yansımıyor çünkü...
2002 yılında yapılan seçimlerde oyların yüzde 36,94'ünü Aliya İzzetbegoviç'in kurduğu Demokratik Eylem Partisi (SDA) almıştı. SDA hem merkezi parlamentoda hem de Boşnak-Hırvat Federasyonu'nda en çok oy alan parti olmuştu.

Bosna Aliya’yı uğurladı

Aliya İzzetbegoviç uzun yıllardır devam eden hastalığından sonra vefat etti. Bosna halkı, Aliya İzzetbegoviç’i görkemli bir törenle uğurladı. Cenaze töreninde Türkiye’yi Dışişleri Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Abdullah Gül temsil etti. 19 Ekim 2003 Pazar günü tedavi gördüğü Kosova Hastanesi’nde hayatını kaybeden İzzetbegoviç, 22 Ekim tarihinde parlamento binası önünde düzenlenen törenden sonra Kovaçi Şehitliği’nde kılınan cenaze namazından sonra şehitliğe defnedildi. Ülkede bayraklar yarıya indirilirdi, tören için binlerce Boşnak Saraybosna’ya akın etti. Başta Saraybosna olmak üzere değişik şehirlerde açılan taziye defterlerini imzalamak için Boşnaklar uzun kuyruklar oluşturdu. Bosna’da bütün gazete ve televizyonlar normal yayınlarını keserek İzzetbegoviç ile ilgili özel programlar yayınladı. Başbakan Adnan Terziç, “O, çok uluslu Bosna’nın babasıydı. Sadece Bosna değil tüm insanlık için büyük kayıp” dedi. Yüce Allah rahmet eylesin.(Amin)

Dayton’a rağmen devlet olmak

Self determinasyon yani halkların kendi geleceğini tayin hakkı ile egemen devletlerin ülke bütünlüğü birbiriyle çatışan iki ayrı yönelimdir. Bizim kendi topraklarımızda ülke bütünlüğünden bahsederken, başka ülkelerin topraklarında yaşayan halkların bağımsızlığını açıkça destekleme gibi bir lüksümüz olamaz. Ben ülkemde her hangi bir etnik ayrılığı hoş görmediğim gibi Eski Yugoslavya ve Rusya dahil hiçbir ülkenin parçalanmasına karşıyım. Bu çerçevede Yugoslavya’nın parçalanmasına da karşıyım. Bosna bağımsızlık savaşının ardından Dayton Anlaşmasını imzalamak zorunda kaldı. Bu anlaşmanın getirdiklerine kısaca göz atmak faydalı olacaktır.

Dayton Anlaşması, Bosna’nın Lozanı

Bosna tüm dünyada yeni dünya düzeni için simgesel mânâda önemli bir ülke. Burada Doğu ile Batı, İslam ile Hıristiyanlık, Katoliklik ile Ortodoksluk, Katoliklik ile İslam, İslam ile Ortodoksluk buluşuyor. Bu şekilde birbirine karşı üç unsurun, Katolik Faşizmi, Ortodoks Tüm Slavcılık ve İslamın buluştuğu Bosna, medeniyetler çatışması veya barışı konusunda ve baskın bir din veya milliyetin ağırlıkta olan bir çokuluslu — çok dinli siyasi yapının kurulup kurulamayacağında dünyanın en güzel ve müsait deney alanı olacak.
Bu nedenle Dayton Anlaşması’nda hedeflenen de çok uluslu, çok dinli, çok toplumlu bir model oluşturmak. Yapılan iş, bu şekilde üç unsuru bir araya getirerek bir devlet kurmak. Dayton Anlaşması Bosna’da hakim unsurlardan birinin diğerine baskınlık kurmasına müsaade etmiyor. Yani temelde çoğunluk olan müslüman Boşnakların hakimiyetini engelliyor.
2000 yılında Bosna-Hersek'te de bir seçim gerçekleştirildi. Ancak Dayton Anlaşması'nın Bosna-Hersek topraklarını üçe bölmesi sebebiyle Boşnakların oylarının ağırlığı seçimlerde çok fazla kendini hissettiremiyor. Dayton Anlaşması acı reçete olmasına rağmen Aliya İzzetbegoviç’in olguları görerek bu anlaşmayı imzalaması, onu küçültmemiş büyütmüştür. O, bu yaklaşımıyla Lozan’da Türkiye’nin ve Mustafa Kemal’in uyguladığı doğru yöntemi uygulamıştır. Yaser Arafat, Hamas’ın baskısıyla Ehud Barak’ın uzattığı eli boşlukta bıraktığı için ne Barak ne Clinton ne de Arafat kazanabildi. Barak’ın ve Clinton’un halklarına bir şey olmadı, ama Yaser Arafat’ın halkı, Filistinliler perişan. Netice itibariyle ben Aliya İzzetbegoviç’i bağımsızlık savaşı başlattığı için değil, karizmasından fedakarlık yaparak sulh anlaşması imzaladığı için başarılı buluyorum. Allah rahmet eylesin.

İzzetbegoviç’in cezaevi arkadaşlarından Cemalettin Latiç

Ülkenin önde gelen aydınlarından ve Aliya İzzetbegoviç’in cezaevi arkadaşlarından Cemalettin Latiç ise Dayton Anlaşmasına “Bize sadece ülkenin kaybedilmemesi, savaşın kaybedilmemesi noktasında başarı sağladı. Bu noktada başarıdır; yine aynı açıdan bakarsanız da Sırplar ve Hırvatlar açısından büyük yenilgidir” şeklinde bakıyor. Boşnak Milli Marşı’nın yazarı, aynı zamanda ilahiyat fakültesi öğretim üyesi olan Latiç, Bosna’daki savaşın şekil değiştirdiğini, politik arenada devam ettiğini ve Boşnakların, Bosna’da yüzde 50 eşitliği sağladığı güne kadar süreceğini söylüyor. İzzetbegoviç’in de aralarında bulunduğu ekiple 3.5 yıl cezaevinde kalan Latiç’e göre “özgür ve Müslüman bir Bosna”nın garantisi Avrupa Birliği olacak.

Sorunlar çözülmeme bile devletleşme süreci başarılmalı

Bosna’da barış yıllardır uygulamada, ama sorunlar çözülmüş değil, üstelik birliktelik silah zoruyla sağlanıyor. Her üç toplum da nihai çözümü Avrupa Birliği üyesi olmakta görüyor. Bosna Hersek, 1992—1995 yılları arasında savaş, tarihte eşi görülmemiş bir vandalizm, toplu mezarlar ve bir toplumun efsanevi direnişi ile dünya gündemini adeta işgal etmiş, takip eden bir yıl içerisinde de daha önce hiçbir yerde denenmemiş bir toplum modeli öneren Dayton Anlaşması ile gündemdeki yerini korumuştu.
Peki ama 250 bin Boşnak’ın hayatını kaybettiği, yüz binlerce insanın sakat kaldığı ve savaş mağduru olduğu, ekonomisinin yüzde 70 oranında enkaza döndüğü bir ülke geride kalan süre içerisinde ne durumdaydı? Savaşın yaraları sarılabilmiş miydi? Amerika tarafından planlanıp Bosna’da uygulamaya konan modelin aşısı tutmuş muydu? Bosna’yı mercek altına aldık; fakat ortaya çıkan manzara çok da ümit verici değil. Dondurulmuş bir sorunlar yumağı var Bosna’da.

Herşeye rağmen devlet olmak

Ana hatlarıyla özetlemek gerekirse sistem şu şekilde işliyor; Bosna’nın başında üç kişilik bir devlet başkanlığı kurulu var. Bunlar, üç kurucu halkı temsil ediyorlar ve en çok oyu alan kurul başkanı oluyor. Bunun altında bakanlar kurulu var. İki eşbaşbakan (Boşnak ve Sırp) ve bir eşbaşbakan yardımcısı (Hırvat) bakanlar kuruluna başkanlık ediyor. Bakanlıklarda birer bakan ve ikişer bakan yardımcısı var. Her bakanlığı yöneten üç kişi, üç ulus arasında paylaşılıyor. Mesela, dışişleri bakanı Hırvat ise, yardımcıları Sırp ve Boşnak olmak zorunda. Devlet seviyesinden iki kanatlı bir meclis var. Devlet yönetimi ise iki ana bölümden oluşuyor. Bosna Hersek ve Bosna Hersek Sırp Cumhuriyeti. Sırp Cumhuriyeti’nin başında bir cumhurbaşkanı var. Srbska’nın kendi meclisi ve bir bakanlar kurulu var. Burada makam dağılımında etnik bir ayrım yok. Srbska arazisi bir alt yönetim için belediyelere ayrılmış durumda. Federasyonun başında ise, bir başkan ve bir yardımcısı var. Bu makamlar, Boşnak ve Hırvatlar arasında iki yıllığına dönüşümlü olarak tutuluyor. Federal hükümetin başbakanı Boşnak, yardımcısı Hırvat. Bakanlıklarda bakan bir ulustan ise yardımcısı diğerinden olmak durumunda. Federal bölge kendi başkanları, hükümetleri ve meclisleri olan 10 kantondan oluşuyor. Kantonların altında ise belediyeler var. Bosna’da sadece şehir alanı değil, şehre bağlı tüm bölgelerin yönetimi de belediyelerin elinde. Sistem bu kadar karmaşık olunca ülkede işleyiş ve ‘tek devlet’ tesis edilemiyor. Yazılarında Bosna sorununa özellikle değinen yazarlardan Hakan Albayrak, gelinin süreçte Bosnalıların bir psikolojik savaşa tabi tutulduğunu söylüyor. Albayrak’a göre başarı bu psikolojik savaşı aşmaya, yani her şart altında devlet olmayı başarmaya bağlı.
Barışta kimlik mücadelesi ve SDA’nın gençlik kolu Miladi Müslüman

Hırvatlar Katolik oldukları için Hırvat, Sırplar Ortodoks oldukları için Sırp ve Boşnaklar Müslüman oldukları için Boşnak. Bunun dışında herşeyleri aynı. Bu nedenle Boşnaklar arasında müslüman kimliğin korunması çok önemli. Özellikle Boşnak gençlerine milli ve dini bilinç oluşturma konusunda çalışmalar yapan Miladi Müslüman (Genç Müslümanlar) hareketinin ana misyonu ‘Boşnak kimliğinin korunması’ şeklinde açıklanıyor. Miladi Müslüman aslında Aliya İzzetbegoviç’in partisi olarak bilinen SDA’nın gençlik kolu olarak faaliyet gösteriyor. Özellikle 1991’de yoğun olarak teşkilatlanmaya başlamışlar. Çünkü Hırvat ve Sırpların milliyetçilik propagandası yapmaları üzerine ‘Müslüman Boşnak’ kültürünü kazandırmak zorunda olduklarını fark etmişler. Temel olarak Boşnak gençlerine sahip çıkmak amacında olduklarını anlatan kurum başkanı Almedine Zuko “Küreselleşme ve kardeşlik adı altında Bosna’da uygulanan bir plan var. Gençlerimizin milliyet ve dini referanslarını ortadan kaldırmaya çalışıyorlar.”

Hairdesigner
31-03-08, 06:21
Alp Tegin </B>
ALP TEGİN
Gaznevî devletini kuran kimsedir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir.
Alp Tegin, Samanoğulları (Sâmânîler) devletinin hassa ordusundan yetişmiş, önce bu orduya komutan olmuştur. Abdülmelik tarafından 955’te Horasan Valisi tayin edilmişti. Bu hükümdarın ölümünden sonra yerine geçen Nuhoğlu Mansur’un hükümdarlığına Alp Tegin taraftar değildi. Bundan dolayı Mansur Alp Tegin’den çekinerek onu Horasan Valiliğinden azletti.
Alp Tegin, 962 yılında Mansur’a isyan ederek dört bin Türk askeriyle Gazne şehrini almış ve orada egemenliğini sürdürmeye başlamıştır. Mansur tarafından kendisini yok etmek üzere gönderilen orduyu da yenmiş bunun üzerine Mansur Alp Tegin ile bir antlaşma yapmak durumunda kalmıştı.

Alp Tegin’in yerine geçen oğlu, Sâmânîlerin tâbii olarak kaldı. Gazneliler devletinin ikinci kurucusu sayılan Sevük Tegin veya Sebük Tegin de Alp Tegin’in kölelerindendir.
Alp Tegin 963 yılında öldü.

Hairdesigner
31-03-08, 06:21
http://www.biyografi.net/images/kisi/1624.jpg
Alparslan ( 27.07.1028)- (20.03.1063) </B>
Selçuklu Devleti hükümdarı, Türk milletinin en büyük kahramanlarından. Selçuklu Devletinin kurulmasında önemli rolü olan Horasan valisi Çağrı Beyin oğludur. 20 Ocak 1029’da doğdu. İyi bir tahsil gördü, sayısız zafer kazanarak mertliği ve iyi kumandanlığı ile ün saldı. Babasının ölümünden sonra Horasan valisi oldu. Amcası Tuğrul Bey, 4 Eylül 1063’te öldüğü zaman vasiyeti üzerine Selçuklu tahtına Alparslan’ın ağabeyi Süleyman getirildi, fakat Türk beyleri buna itirazda bulundular ve Alparslan’ı hükümdar tanıdılar.

Alparslan 27 Nisan 1064’te büyük bir törenle tahta çıktı. Amcasının vezirliğini yapan ve Süleyman’ın tahta çıkmasını isteyen Amidülmülk Kündiri’yi azledip, büyük bir devlet adamı olarak tarihe adı geçen Nizamülmülk’ü vezir tayin etti. Başına buyruk beylerle mücadeleye girişen Alparslan, hepsini bir bayrak altına toplamayı başardı. Böylece Selçuklu Devleti kuvvetlendi.

1064 yılının sonuna doğru Alparslan, Bizans İmparatorluğu’nun üzerine yürüdü. Gürcistan’ı zaptetti. İsyan eden kardeşi Kavurd’u itaate zorladı. 1065’te Amuderya ırmağını geçti, o bölgedeki hükümdarla anlaştı. Alparslan’ın beyleri, Anadolu’da akınlar yapıp sayısız zafer kazandılar. Selçuklu Sultanının gittikçe kuvvetlenmesi Bizans İmparatorluğu’nu telaşlandırdı. İmparator Romanos Diyojenes ordusunu toplayıp sefere çıktı. Palu’ya geldiğinde Malatya’da bıraktığı ordusunun Türkler tarafından perişan edildiği haberini aldı. Geri dönmeye mecbur kaldı.
1070 yılında Alparslan , Horasan ve Irak ordularının başında Azerbaycan’a girdi, sınırdaki kaleleri fethetti. Van gölünün kuzeyinden geçerek Malazgirt önüne vardı, kale teslim oldu. Diyarbekir'den Elcezire’ye girdi, Urfa’yı kuşattı. Mısır’da birbirleriyle mücadele eden Fatımi komutanları, Alparslan’ı Mısır’ı almaya teşvik ediyorlardı. 1071 yılında Selçuklu ordusu Halep’te toplandı.

Alparslan ’ın Mısır Seferine çıktığını öğrenen Bizans İmparatoru Diyojenes son bir hamle yapmayı düşündü. Azerbaycan’a kadar giderek Türk kalelerini zapta ve Türkleri Anadolu’dan atmaya karar verdi. Rumeli’de yaşayan Peçenek ve Oğuz Türklerini de ordusuna kattı. 13 Mart 1071’de 200.000 kişilik Bizans ordusu İstanbul’dan yola çıktı. İmparator, halkına büyük zaferle dönmeyi vad etmişti. Diyojenes ve ordusu yol boyunca katliam yaparak Erzurum yoluyla Malazgirt’e ulaştı. Haleb’i teslim aldığı sırada Bizans ordusunun gelmekte olduğunu öğrenen Alparslan , Mısır Seferinden vazgeçip kuzeye doğru yola çıktı. Bizans ordusunun harekatını günü gününe haber alarak, vaziyetini ona göre ayarladı. Musul, Rakka, Urfa yoluyla Diyarbekir ve Bitlis’e ulaştı. Ordusundan on bin kişilik bir kuvvet ayırıp Ahlat’a gönderdi. Bizans kuvvetleri ile ilk çarpışma Ahlat’ta oldu. Bizanslılar bozuldu. Buna iyice kızan imparator, Malazgirt Kalesine hücum edip, içerde yaşayan kadın-çocuk, ihtiyar ne varsa hepsini öldürdü. Malazgirt’e doğru devamlı yol alan Alparslan 24 Ağustos günü Malazgirt’in doğusundaki Rahva Ovasına ulaştı. Ahlat’a gönderilen kuvvetlerin gelmesi ile kısa bir zamanda karşısına çıkmasına şaşıran Bizans İmparatoru da, ordusunu Rahva Ovasının öbür tarafında düzene koydu. Anlaşma tekliflerinin reddetilmesi üzerine savaş hazırlıkları başladı.

26 Ağustos Cuma günü askerlerini toplayan Alparslan atından inerek secdeye vardı ve; “Ya Rabbi! Seni kendime vekil yapıyor; azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum. Ya Rabbi! Niyetim halistir; bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret!” diye dua etti. Sonra atına binerek askerlerine döndü ve; “Ey askerlerim! Eğer şehid olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere çıkacaktır. Benden sonra Melikşah’ı tahta çıkarınız ve ona bağlı kalınız. Zaferi kazanırsak istikbal bizimdir.”Bu sözler orduyu coşturdu. Büyük şevkle ileri atıldılar. Alparslan son derece kurnazca bir harp taktiği planlamıştı. Hilal şeklinde yaydığı ordusuyla akşama kadar Malazgirt meydanında dövüştü. Şaşkına dönen Bizans ordusu, hilalin içine düştü. 200.000 kişilik koca ordu perişan oldu. İmparator esir edildi.

Sultan Alparslan savaştan sonra huzuruna getirilen imparatoru, hiç ümid etmediği şekilde affetti. Bizans imparatorunun harp tazminatı ödemesi, her yıl haraç ve ihtiyac halinde Selçuklu ordusuna asker göndermesi karşılığında barış andlaşması yapıldı. Fakat Diyojenes, İstanbul’a geri dönerken, Bizas tahtının el değiştirmesi, andlaşmayı geçersiz kıldı. Alparslan da, Selçuklu şehzadelerini Anadolu’yu fetihle görevlendirdi. Türkler, kısa zamanda Anadolu’ya hakim oldular.

Sultan Alparslan , Malazgirt zaferinden sonra 1072 senesinde çok sayıda atlı ile Maveraünnehr’e doğru sefere çıktı. Türkleri bir bayrak altında toplamak istiyordu. Ordunun başında Buhara’ya yaklaştı. Amuderya nehri üzerinde bulunan Hana kalesini muhasara etti. Kale komutanı, batıni sapık fırkasına mensup Yusuf el-Harezmi, kalenin fazla dayanamayacağını anladı ve teslim olacağını bildirdi. Hain Yusuf, Alparslan ’ın huzuruna çıkarıldığı sırada Sultan’a hücum edip, hançer ile yaraladı. Yusuf’u derhal öldürdüler. Fakat Sultan Alparslan da aldığı yaralardan kurtulamadı. Dördüncü günü, 25 Ekim 1072 tarihinde; “Her ne zaman düşman üzerine azmetsem, Allahü tealaya sığınır, O’ndan yardım isterdim. Dün bir tepe üzerine çıktığımda, askerimin çokluğundan, ordumun büyüklüğünden bana, ayağımın altındaki dağ sallanıyor gibi geldi. “Ben, dünyanın hükümdarıyım. Bana kim galip gelebilir?” diye bir düşünce kalbime geldi. İşte bunun neticesi olarak, cenab-ı Hak, aciz bir kulu ile beni cezalandırdı. Kalbimden geçen bu düşünceden ve daha önce işlemiş olduğum hata ve kusurlarımdan dolayı Allahü tealadan af diliyor, tövbe ediyorum. La ilahe illallah Muhammedün resulullah!...” diyerek şehid oldu. Tahran yakınlarındaki Rey şehrine defnedildi. Yerine oğlu Melikşah geçti.
Sultan Alparslan saltanatı müddetince İslam dinine hizmet etti. İslamiyet’i içten yıkmaya çalışan gizli düşmanlara ve batıni, şii hareketlerine karşı çok hassastı. Hatta bir defasında; “Kaç defa söyledim. Biz, bu ülkeleri Allahü tealanın izniyle silah kuvveti ile aldık. Temiz müslümanlarız, bid’at nedir bilmeyiz. Bu sebepledir ki, Allahü teala, halis Türkleri aziz kıldı.” demişti.

Alparslan, büyük tarihi zaferlerinin yanısıra, medreseler kurmak, ilim adamlarına ve talebeye vakıf geliri ile maaşlar tahsis etmek, imar ve sulama te’sisleri vücuda getirmek suretiyle de hizmetler yaptı. İmam-ı a’zam’ın türbesini, Harezm Camii’ni ve Şadyah kalesi gibi pek çok eser inşa ettirdi. Zamanında; İmam-ı Gazali, İmam-ül-Haremeyn Cüveyni, Ebu İshak eş-Şirazi, Abdülkerim Kuşeyri, İmam-ı Serahsi gibi büyük alimler yetişmişti

Hairdesigner
31-03-08, 06:22
http://www.biyografi.net/images/kisi/225.jpg
Alparslan Türkeş ( 25.11.1917)- (04.04.1997) </B>
Alparslan Türkeş 25 Kasım 1917‘de Lefkoşe’de doğmuştur. Babası Ahmet Hamdi Efendi, annesi Fatımatül Zehra Hanım’dır. Alparslan Türkeş; aslen Kayserilidir. Büyük dedesi Arif Ağa Kayseri’nin Pınarbaşı ilçesinin Yukarı Köşgerli Köyünden Kıbrıs’a göç etmiş ve buraya yerleşmiştir. İlk ve orta eğitimini Lefkoşe’de tamamlamıştır. O yıllarda İngiliz işgal idaresi altında bulunan Kıbrıs’tan ailece Türkiye’ye göç etmişler ve İstanbul’a yerleşmişlerdir.

Kuleli’den Harp Okulu’na

Askerlik mesleğine büyük sevgisi olan Alparslan Türkeş 1933 yılında Kuleli Askeri Lisesi’ne girmiş başarı göstererek, 1939 yılında bu liseden mezun olmuş ve Harp Okulu’a geçmiştir.1939‘da Harp Okulu’ndan mezun olarak orduya katılmıştır. Orduda muntazaman terfi etmiş ve harp akademisi imtihanını kazanarak akademiye geçmiştir. Başarılı bir eğitim dönemi sonrasında kurmay subay olarak mezun olmuştur.

Evlilikleri

1940 yılında Isparta'da Muzaffer Hanım’la evlenirler. Ayzit, Umay, Selcen, Sevenbige (Çağrı) ve Yıldırım Tuğrul adlı çocukları dünyaya gelir.Muzaffer Hanım 1974 yılında vefat eder.Alparslan Türkeş 1976 yılında Sevâl Hanım'la ikinci evliliğini yapar. Bu evlilikten Ayyüce ve Ahmet Kutalmış adlı iki çocuğu olmuştur.

1944 Milliyetçilik Olayı

3 Mayıs1944... Ankara'da bir yürüyüş vardır. Türk Milletinin ve Devletinin bekası fikrine sahip aydınlar ve onların izindeki gençler, basın ve üniversite kadrolarına sızan ve kendilerini cumhuriyetin gerçek sahibi diye gösteren dönme-devşirme ittifakının oyunlarına karşı ideolojik tavrını koyar.

Yürüyüşten sonra bir grup milliyetçi aydın tutuklanır.CHP faşizminin açtığı Türkçülük-Turancılık Davası başlar. Milliyetçiler tabutluklara atılırlar, işkencelere uğrarlar.Genç Üsteğmen Alparslan Türkeş de bu aydınlar arasındadır.

20 Ekim 1944'te kendisini "vatan hainliği" suçlamasıyla sorgulayan Savcı’ya "Diğer sanıklar gibi bana da vatan hainliği suçu isnad edilmiştir. Bunu şiddetle redderim. Ben yeryüzünde herşeyden çok milletimi ve vatanımı severim" cevabını verir. Ancak mahkeme tarafından, 9 ay 10 gün hapis cezasına çarptırılır ve mahkeme süresince bir yıl hücre hapsi yattığı için tahliye edilir. Kendisine verilen ceza daha sonra Askeri Yargıtay tarafından bozulur ve 2 numaralı mahkemede beraat eder.

Yurtdışı Görevleri

1948 yılında Genel Kurmay tarafından açılan imtihanları kazanmış ve bütün eğitim dönemindeki başarılarıda gözönüne alınarak Amerika’ya tahsile gönderilmiştir.Amerika’da piyade okulu ve Amerikan Harp Akademi’sinde tahsil görmüş buralardan da iyi dereceler ile mezun olmuştur. 1955‘de kurmay binbaşı olan Alparslan Türkeş (Amerika’da) Washıngton’da bulunan daimi gurup nezninde Türk Genelkurmayı’nın Temsil Heyeti üyeliğine tayin edilmiştir. 1957 yılının sonuna kadar vazifesini sürdürmüştür. Bu süre içerisinde Üniversity of America (Amerika Üniversitesi)‘ya devam etmiş, International Economics tahsili görmüştür. Daha sonra yurda dönen Alparslan Türkeş, 1959‘da Almanya’ya Atom ve Nükleer Okulu’na gönderilmiş, bu okulu da başarı ile bitirmiştir. İyi derecede fransızca ve ingilizce bilen Alparslan Türkeş, 27 Mayıs 1960 yılına kadar Avrupa’da muhtelif Nato toplantılarında ve askeri mevzularda Türk Genel Kurmay Başkanlığı’nın temsilcisi olarak bulunmuştur.

27 Mayıs 1960 Darbesi

27 Mayıs 1960 Askeri Darbesinin önde gelen simalarından olan Alparslan Türkeş, bu hareketi partilerüstü ve milli birliği sağlayacak bir reform hareketi olarak düşünmüştür. Müdahaleden sonra Milli Birlik Komitesi üyesi olarak, Başbakanlık Müsteşarlığı yapmıştır. Görevde bulunduğu 27 Mayıs 1960-25 Eylül 1960 tarihleri arasında, ülke ve kültür bütünlüğü kanun tasarısını ve Devlet Planlama Teşkilatı kanun tasarısını kanunlaştırmıştır.CHP’li bazı politikacıların Milli Birlik Komitesi üyelerine yapmış oldukları bazı telkinler ile 13 Kasım 1960 tarihinde 13 arkadaşı ile Mili Birlik Komitesi’nden çıkarılmış ve Mürtet Hava Üssünde hapsedilmiş, daha sonra da, CHP’lilerin rahat hareket etmeleri için 19 Kasım 1960‘ta Türkiye’den, hükümet müşaviri görevi ile Hindistan Yeni Delhi’ye mecburi ikâmetgah olarak gönderilmiştir. Alparslan Türkeş Hindistan’da iken hükümet yöneticilerine mektuplarla sürekli ikazlarda bulunmuştur.

23 Şubat 1963‘ta yurda dönen Alparslan Türkeş, dava arkadaşlarıyla birlikte kadro oluşturup partileşmek amacıyla "Huzur ve Yükseliş Derneği" adlı bir dernek kurar.

Talat Aydemir Olayı

Kısa bir süre sonra Talat Aydemir'in giriştiği darbe teşebbüsüne karıştığı iddiası ile 21 Mayıs 1963’te tutuklanır ve Mamak Askeri Cezaevinde dört ay hücre hapsinde yatar. Yargılama sonucundae beraat eder. 5 Eylül 1963‘te tahliye olur.

CKMP Dönemi

31 Mart 1964‘te Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP)’ne üye olmuş ve Parti Genel Müfettişliği görevini almıştır. 1 Ağustos 1965‘de CKMP’nin kongresinde parti üyeleri tarafından genel başkanlığa seçilmiştir. (8-9) Şubat 1969 CKMP’nin Adana’daki kongresinde Alparsalan Türkeş’in teklifiyle partinin ismi Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirilmiştir.

MHP Dönemi

65-69, 69-73, 73-77 ve 1977‘den 12 Eylül 1980‘e kadar dört dönem, Ankara ve Adana’dan milletvekilliği yapmıştır. 1975‘den sonra kurulan 1. ce 2. Miliyetçi Cephe hükümetlerinde başbakan yardımcılığı görevlerinde bulunmuştur. 12 Eylül 1980 hareketinden sonra sıkıyönetim tarafından tevkif edilmiş ve 29 Nisan 1981 tarihinde, MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davası adı ile sıkıyönetim mahkemelerinin karşısına çıkarılmıştır. Yargılandığı dava nedeni ile uzun süren tutukluluğu, 9 Nisan 1985‘de tahliyeyle son bulmuştur.

MÇP Dönemi

Bu dava nedeniyle dört buçuk yıl tutuklu kalmıştır. 6 Eylül 1987‘de siyasi yasakların referandum ile kalkmasından sonra 20 Eylül’de Alparslan Türkeş MÇP’ye törenle kaydolmuştur. 4 Ekim 1987 tarihinde yapılan olağanüstü 2.Kongre ile Milliyetçi Çalışma Partisi Genel Başkanlığı’na seçilmiştir.

24 Eylül 1991 tarihinde 19. Dönem Milletvekili seçimlerinde MÇP’nin, IDP, RP ile üçlü ittifak yapmasıyla Yozgat’dan milletvekili seçilmiştir. 15 Kasım 1991 tarihinde 18 arkadaşı ile ittifaktan ayrılarak bağımsız milletvekili olmuştur. 25 Aralık 1991‘de Demokratik Hareket Partisini kurmuştur.Kurucular Kurulu kararı ile parti kapatılarak, Milliyetçi Çalışma Partisi’nin 29 Aralık 1991 tarihinde yapılan 3. Olağan Genel Kongresi’nde MÇP’nin Genel Başkanlığı’na seçilmiştir.

MÇP’den yeniden MHP’ye

12 Eylül 1980 hareketinin kapattığı siyasi partilerin isim ve amblemlerinin kullanma yasağının kalkması ile, 27 Aralık 1992 tarihinde, kapatılan MHP’nin ogünkü delegelerinin katıldığı kongrede, MHP’nin isim, amblem kullanma yetkisi tekrar kurucu Alparslan Türkeş’e devredilmiştir.
24 Ocak 1993 tarihinde yapılan kongrede, MÇP yerini MHP’ye bırakmış, Genel Başkanlığa da Alparslan Türkeş seçilmiştir.

Alparslan Türkeş 24 Aralık 1995 tarihinde yapılan genel seçimlerde Adana’dan milletvekilliği adaylığını açıklamıştır. Milliyetçi Hareket Partisi, 24 Aralık 1995‘te yapılan genel seçimlerde %10‘luk ülke barajına takılarak meclise girememiştir.

Alparslan Türkeş 4 Nisan 1997 tarihinde vefat etti, Ankara Beşevler’deki kabrinde medfundur.

HAKKINDA YAZILANLAR

1.Alparslan Türkeş’in Liderlik Sırları Dr.Arslan Tekin
Okumuş Adam Yayıncılık ve Eğitim Hizmetleri İstanbul 2000

Tarihte iz bırakan kaç lider vardır? Türkeş, çok partili hayatımızda, başta Türk dünyası olmak üzere dünyaca tanınan ve yakından takip edilen liderlerin en başında geliyordu. 80 yıllık ömür, turan bayrağını yükseltme, Türk adını dağa, taşa, Ay'a, Marsa'a yazdırma kavgasıyla geçmiştir. Dağınıt milliyetçiler onun etrafında toplanmış Türk Siyaset hayatının belirleyicisi olmuştur.
İhtilal yapmış ve ihtilaller yaşamış bir lider olarak en kötü demokrasiyi en iyi ihtilale tercih eden Alparslan Türkeş'in liderliğinin bilinmeyen pek çok noktası ilk defa bu kitapta Dr. Arslan Tekin'in kaleminden aydınlığa çıkıyor.

2.Alparslan Türkeş, MHP ve Bozkurtlar
Olaylar, Belgeler, Hatıralar
Cemal Anadol
Kamer Yayınları

Hairdesigner
31-03-08, 06:22
Alpay Kelami </B>
PROF. DR. MED. ALPAY KELÂMİ, 10 Ocak 1936 Lefkoşa-Kıbrıs doğumludur. Orta ve lise öğrenimini İstanbul'da yaptı. 1954 yılında tıp eğitimi için Almanya'ya gitti. Heidbelberg, Hamburg ve Berlin Üniversiteleri'nde öğrenim gördü. 1961 yılında Freie Üniversität Berlin'den mezun oldu.

1962-1964 yıllarında ABD'de New Jersey, Paterson hastanesinde öğrenim gördü. 1965 yılında tekrar Berlin'e döndü. Bir yıl cerrahi ünitelerde çalıştı.

1965 yılında Serin Esat Dedezâde ile evlendi. 1968 yılında Alman yurttaşlığına geçti.

1969'da Prof. W. Brosig'in yanında üroloji uzmanı, Nisan 1971'de Freie Üniversität Berlin'de Alloplastic in Urology tezi ile doçent, Eylül 1971'de "Professor of Urology" oldu.

Çalışmaları ile andoloji bilim dalının öncüleri arasında yer aldı. 1980'de, dalında ilk kez yayımlanan "Atlas of Operative Andrology" kitabını hazırlandı. Bu eser, bugün de rehber özelliği taşıyor. Ayrıca çeşitli tıp dergilerinde yayımlanmış 141 yayını, androloji bilimdalı ağırlıklı, literatüre geçmiş 19 buluşu vardır. En önemlisi Kelâmi Sendromu (Urethral Manipulation Syndrom)'dur.

Bilim adamlığı yanında bir sanat kuramcısı idi. Berlin'de organize ettiği uluslararası kongrelerde, sanatçılarla bilim adamlarını bir araya getirmesi, alışılmamış bir olaydı. Bilimsel etkinliklerin sanatla birlikte yürümesinin, bilimi toplumla bütünleştireceğini savunuyordu.

Mayıs 1982'de Roma'daki bir sempozyumda ilk kalp krizini geçirdi; 13 Mart 1992'de kalp yetmezliğinden öldü.

Alpay Kelâmi çok iyi İngilizce ve Almanca ile orta derecede Fransızca ve İspanyolca biliyordu.

Eserleri ve Çalışmaları:
- 1980 Atlas of Operative Andrology
- 1983 Morbus Peyronie; 1984 Maldescensus Testis "Operative Andrology" serisi olarak iki kitap, 12. Urology ve Andrology kitaplarında 26 bölümlü katılım
- 1973 Urology ve Andrology ile ilgili 53 film ve Andrology ile ilgili 8 video (Bunlar genç tıp öğrenci, hekim ve uzmanların eğitimini amaçlıyor. Bu filmler Almanya ve pek çok dünya üniversitelerinde kullanılmaktadır.)
- Almanya'da ve diğer uluslararası toplantılarda İngilizce, Almanca, İspanyolca ve Türkçe olarak 384 tebliğ
- Amerikan ve Avrupa tıp mecbualarında, 90 klinik, 51 eksperimental esasında, 141 İngilizce ve Almanca yayın
- Almanya'da ve diğer dünya üniversitelerinde konuk profesör olarak çağrı almıştır.
- Pek çok ülkeye konferans vermek amacıyla çağrılmıştır.
- Ulusal (Almanya) ve uluslararası 84 kongrenin organizatörlüğü yapmıştır.
- 1972'de iki yılda bir yapılan "Almanya Symposium of Experimental Urology" toplantılarının "fikir babası" ve kurucularındandır. Bu toplantılar 1976'da Alman Üroloji Derneği'ne bağlanmıştır.
- 1982'de bir yıl Berlin, bir yıl Londra'da yapılan International Symposium of Operative Andrology toplantılarının fikir babası ve kurucusudur. 1992 yılında İstanbul'da yapılmıştır. Şimdi ise dünyanın değişik ülkelerinde her yıl yapılmaktadır.
- 1982 Berlin'de Andrology Colloguim'un kurucusudur. Bu Andrology Colloguim'u, 1990 yılında Berlin Andrological Society'e dönüştü. Prof. Kelâmi 1991 ve 1992 yıllarında başkanlığını yaptı.
- 1989 "European and Mediterranean Society of Andrology" kurucu üyesi olmuştur.
- Freie Universität Berlin'de Veterinary Medicine ve Biomedical Engineering departmanları ile beraber çalışmalar ve labaratuvar araştırmaları yapmıştır. (Kelâmi-Affeld Alloplastic Spermatocele geliştirme gibi)
- "Art and Andrology" performansı, Science ve Medicine beraberliği, sanat-androloji iş birliğine dayalı olarak 1984 yılında yapılmaya başlandı. "Art and Andrology"ye ait 6 kitap yayımlandı.

Hairdesigner
31-03-08, 06:22
Alper Orhon - (27.06.2001) </B>
Kıbrıslı eski bakan vefat etti
Hürriyet 28 Haziran 2001

Boğaziçi Üniversitesi eski öğretim görevlilerinden olan ve 13 Şubat 1975 ile 5 Temmuz 1976 tarihleri arasında Kıbrıs Türk Federe Devleti Planlama Koordinasyon Bakanlığı da yapan Prof. Alper Orhon, 27 Haziran 2001 tarihinde vefat etti. Yakanlandığı amansız hastalık nedeniyle bir süredir İstanbul Tıp Fakültesi Hastanesi'nde tedavi gören 61 yaşındaki Prof. Alper Orhon, 1974 Kıbrıs çıkartması öncesinde ve sonrasında da Rauf Denktaş ile birlikte çalışmıştı. Prof. Alper Orhon, Lefkoşa'da toprağa verildi.

Hairdesigner
31-03-08, 06:23
Altay Suroy Recepoğlu </B>
Makedonya Türk Edebiyatı

Makedonya’da yayımlanan Sesler dergisi, 1965 sonrasında Bayram İbrahim Rogovalı, Mürteza Büşra, İskender Muzbeg, Arif Bozacı; geleneksel şiire çağdaş bir boyut kazandırarak insanı değişik yanlarıyla ele alan, insanî unsurları sıfıra indirgeyen zihniyeti, sırıtmayan bir mizahî yaklaşımla eleştiren Agim Rifat Yeşeren; Altay Suroy Recepoğlu, Zeynel Beksaç, gibi Kosova Türk şairlerinin yetişmesinde büyük katkıda bulunmuştur.

Balkanlar’da Türk Şiiri - Balkan Türklerinin Kimlik Destanı
Suat Engüllü
1.Karşıyaka Şiir Kurultayı
19-21 Mart 2004/ İzmir
http://www.makturk.com

Hairdesigner
31-03-08, 06:23
Amdi Giraybay ( 1901)- (1930) </B>
Kırım Türk Edebiyatı

Amdi Giraybay (1901-1930), çok genç yaşlarda "Öksüz Kart Ali", "Yaz", "Kış", "Baar" isimli küçük şiirlerini yazmıştır. Akmescit'te iken Beyaz Rusların Kırım halkına yaptığı zulüm, haksızlık ve adaletsizliklere şahit olan Giraybay, bolşeviklerin Kırım Türklerinin başından geçen faciaları anladıkları zaman, yaşanan zulmün biteceği, hatta Kırım'dan Osmanlı topraklarına göç etmek zorunda kalan Kırım Türklerinin de Kırım'a dönmelerine yardımcı olunacağı fikrine inanmıştır. Bu duygular içinde 1921'de Kırım'a giren bolşevikleri karşılamak için "Hoş Keldiniz!" şiirini yazan şair, 1926 yılında Türkiye'den Kırım'a döner ve pek çok Kırım aydını gibi 1929-30'daki katliamda yok edilir.

Şairin 1921-1922 yılları arasında yazdığı "Cigitke", "Açlık", "Tatar Ocasına", "Şarkılarga", "Şatlık İmtiyan" gibi şiirleri, "Yaşlarga" ve Romanya/Bükreş'te basılan "Yaş Tatarlarga"(1994) isimli şiir kitaplarında toplanmıştır.

Kırım Türkleri Edebiyatı Yrd.Doç.Dr. Zühal Yüksel kirimdernegi.org.tr

Hairdesigner
31-03-08, 06:24
Amet Kalafatov </B>
Amet Kalafatov – usta;
Qırımnıñ eñ yahşı bezekçisi

Elmira Çerkezova
Sanatsever – Qırım

Yañıravuq, bir kereden afızada murlenip qalğan Kalafatov soyadı Qırımda eñ qadimiy ve belli soyadlarından birisidir. “Kalafatov”, “ oymacı “ sanatçısı demek olıp, şu adamnıñ nesilinde demir basuv ile uğraşqan ustalar olğanındañ delalet bere.

Amet Kalafatovnıñ ana tarafından ecdatları Aluştanıñ Korbekül koyünden, baba tarafından ise –Qarasuvbazardan. Soñki sanatnen oğraşganlar.

Resmiy menbalarğa kore Amet Kalafatov 1860 senesi Qarasuvbazar şeerinde, torunlarından biri – İsmail Osmanovnıñ aytqanına kore ise 1850 senesi doğğan. Mumin, Musulman olaraq Arap ve Turk tillerini mukkemel bilgen.

Qırım Tatar bediiy sanatı cenkten evelki devirniñ eñ parlaq, ğayet istidatlı vekillerinden biri olğan bu silacı usta, savatçı, bezekçi icadı devirinde basmalar, divar nağışları, tikişler içün 300- den ziyade yüksek bediiy bezekler yaratqan. Qırım, bütününde ki sergilerniñ iştirakçisi olğan.

Amet Kalafatov Qırım Tatarlarnıñ ameliy – manzarali sanatına buyük isse qoşqan 1940 senesi Qırım ressamlarınıñ birliğine qabul etilgen.

Tabiattan qabiliyetli olğan, oqumaqnı – yazmaqnı gimnaziyede oquğan qomşusından ogrengen. Ta balalığında korğen seyinin resmini çızmağa tırışğan soñ, İslâm da canlı mevcudatlarnı tasvirlemek yasaq sebebinden bezekler yaratıp başlağan.

Babasınñ vefatından soñ 12 yaşında sanatçı olıp çalışa, soñra sandıqçı ustasına çıraklık yapa.

Qırımda sandıqçı ustalar çok olıp, sandıqlarnıñ demir qapaqları oyup naqışlağan, bundan ğayri fil ve ayı balığınıñ qemiqlerinen bezeqleğen.

Bu qadimiy sanatnıñ sırlarını menimsegen Amet maramalar içün değişik bezekler yapğan. Ket – kete Ametniñ ustalığı aqqında etrafta laf çok etilmege başlanıla

Aynı şu vaqıtta omurinde yüz bergen adden tış bir adiseni Amet soñki nefesinece unutmay. Künlerniñ birinde Ametniñ evi yanında fayton toqtap, içinden 60 yaşında kuleryüzlü bir adam çıka. Mülâyimlikle selamlaşıp, cebinden bezek resmi olğan kağıtçıknı qöstere. Ozüni tanıtqan soñ Ametniñ anasından oğlunı oña şegirtlikke bermesini rica etip, ondan yaqşı ressam yetiştirmekni vade etken. Uykenler ressamnıñ teklifini red eteler. Ketmezden evel musafir Ametke kağıt tomarı qaldıra. Tomarnı açıp Amet acayip bir levhanı – Çatırdağ eteğindeki bağçanıñ içinde şırıldap aqqan ozençikni kore. Ulu deniz tasvirçisi Ayvazovskiyniñ etüdini Amet omüründeki en qıymetli bagşış dep sayğan.

Sandıqçılıqnıñ butün inceliklerini menimsegen Amet Kalafatov pek qavîy çelikten avcılık tüfekleri, tappancalar, qılıçlar, ağaç sapli bıçaklar yapılğan ustahanege çalışmağa keçe.

Tarıhçı ve seyaatçı F. Hartahay hatırlavlarında şoyle yazğan: “Qırımnıñ pıçaq ve qılıçlarına başta qaviyligi ve güzel körünüşü içün yüksek qıymet qesilgen ! Amma muhlislerniñ diqqatını silâlarnıñ nağışları, ayı balığınıñ kemiklerinden yapılğan, altın ve qumüşten yasalğañ bezekler de celp etken. Boyle şeyler Avropada, eñ ziyade Fransiya da satılğan. Bir zamanda İstanbul da ki ustalar silâ ve qılıçlarğa Qarasuvbazarlı ustalarnıñ tamğalarını qoyğan soñ olarnıñ fiyatı daa da artağan “

Amet Kalafatovnıñ da öz tamğası olğan. Kalafatovnıñ torunu Dilara Galaktionova qart babasını şoyle hatırlay: “Qart babam altın nağışneñ süslengen dülberden – dülber tüfekler yaratqan. Tüfekniñ demir qısmını qart babam tek bezekten, amma tüpçığını özü yasağan. Men ceviz tereginiñ bir parçasını qart babamnıñ usta qollarına tüşken soñ tüpçükke çevirilgeni öz kozlerimnen kordim. Qart babam onı yıltıratgance tegizlep, boyalağanını ve oña oymalı plastinkalar pekitkenini çok kereler kordim.”

İcadiy yolunıñ başlangıç ve pişkinlik devirinde Kalafatovnıñ alâ silahçı ustalığı namı Qırımğa ve butün dünyağa kete. Qırım Etnografik muzeyiniñ hadimi Y.C. Baysengölan’ın malümat bergenine kore Kalafatov un bezetken olğanı silâ Tula şeerindeki meşur silâ muzeyinde saqlana eken.

Kalafatov öz zamanına kora oqumuş insan olıp, evinde kitap ve dergiler pek ekende Amet Peterburgda neşir etilğen bir dergide ayak maşinasınıñ resimini kore. O vaqıtta areketniñ boyle vastası yaratılmasına kimse inanmağan. Başkalar içün iç yerine kelmeycek bu arzunıñ amelge keçmesine Amet yürekten inanğan. Resimge baqıp öz ayak maşinasını yapıp başlağan. Zarur detallerniñ çokûsunu toplar, lâkin kopçeklerni ağaçtan yasay. Belli zenginlerden biri olğan Babaiç bu acayip şey içün balaban para bergenine azır olğanına baqmadan, Amet öz icadınıñ mahsulını paradan ustün kore ve satmay.

Vaqıt keçtikçe Ametniñ ustalığı ep arta. O pek çok teknik bilgi olan kitap oquy. 1890 senesi eñ yahşi icatlar sergisi ilân etile. Sergide Ametniñ icadıda taqdim oluna. Bu adiy qapı kiliti ve tikiş inesi edi. Şu sergide Amet usta diploması ve madalya ile taqdirlendi.

Boylelikneñ Amet Kalafatov eñ ufaq şeyden daa murekkep mekanizmaları yaratuvda teknikiy seviyesini yükselte.

Aynı şu devirde Qırımda Sovetler akimiyeti tiklene ve Amet qorantasıneñ beraber Aqmescitke koçip kele.

Amet Usta anği işnen meşgul olsa, tasviriy sanat ve bezeklerni iç taşlamağan.İşinden boş vaqıtlarında o, cebinden qalemni çıqarıp, kağıt parçasını alıp ve tezden kâğıt üstünde masallarda anılğan sırlı bezekleri çizer idi.

1927 senesi Qırımda küçlü zelzele olğan. Bu adiseden soñ Amet usta zelzeleniñ olacağından aberdar etkeñ alet yaratmağa qarar bere. O, bir evden ekincisine teller keçirip, olara çançıglar asqan. Ve butün qomşularğını boyle yapmağa ogretken. Ustanıñ qendine ait teknik aparatı tek etraftakilerniñ degil de, “Krasnıy Qırım” gazetasında ressam A. Glagolevniñ de dikkatini celp etken. Bir qaç koruşüvlerdeñ soñ Glagolev, Amet Ustanıñ fikirleri gazetada yazılmağa başlana. Bundan soñ o, Halq icadı evine de çağırıla. Onıñ eserleri cumhuriyet ve umum umum ittifaq sergilerinde sergilene. Erkes onıñ “doğma istidatını” tanıy. 1925 senesi Kalafatovnıñ eserleri Paris de olıp keçken bütün cian halq icadı sergisinde sergilene. Sergiye ustanıñ özüde iştirak ete.

Kalafatov qalem ve qağıtnı kimse elinden çekip alamaz diye bezeknen uğraşmayı pek seve. Bu vaqıtta kelip bir çok ananaviy sanatlarnıñ sırlarını menimsegen, teknik sanatı bilgen közünden ve ellerinden emin olğan Kalafatov qolaylıkneñ ve ğayet ustalıqneñ manzaralı resimler yarata.

Kalafatovnıñ Qırım Tatar halq sanatı esasında yaratılğan örneklerinden Qırımdaki arteller, ustahaneler. O, 1937, 1938 seneleri Qırımda ve 1939 senesi Moskova da olıp keçken sergilere de iştirak ete.

1938 senesi Kalafatovnıñ örneklerini Tretyakov galerisiniñ şarq medeniyetleri bölügü, ağaç tahtalarğa yapılğan 5 örnek kompozisyonunu Aqmescit bediy müzesi, 10 dane örnek kompozisyonunu da Leningrad etnografik müzesi satın ala. Onıñ yaratğan birçok örnek kompozisyonunu Moskova’da ki halq icadı evi içün P.Gepurina satın ala. Bağçasaray’da ki Hansaraynıñ restorasyonu yapılğanda Kalafatovnı örnekler yapmak içün davet eteler. Qendi ihtiyar çağında olğanına bakmadan 1930 –1940 senelerindeKalafatov örnek kompozisyon saasında çalışıp, birçoq yañılıqlarnı kirsetti. Onıñ örnek kompozisyonlarını bugünde bugün etnograflar, sanatşinaslar teren ogrenmekteler.

Kalafatovnıñ yaratğan bir sıra kompositsiyaları Anadolu halq örneklerinen soydaş olğanını kormek mumkündür.

P.Tgourina, Amet Kalafatovnıñ çizimleri içüñ, ozünıñ bir qaç resiminde İran halq icadınıñ örnek şekillerini ğayriden işlegen diye yazmaktadır.

Şarq örneğiniñ ciddiy geometrik şekillerine o, parçalarnıñ kenişligini, osümlik aleminden suret ile qullana, onı olğanı kibi kostermege tırışıp, şarq örnekçileri faydalanğan şekillerinden çekingen.

Usta öz resimlerinde tek tuvğan Qırımında osken osümliklerniñ yapraqlarını ve çeçeklerni aks ettirgen.Kalafatovnıñ örnek kompozisyonlarında biz; üzüm, tütün, palmiye terekleriniñ yaprak ve çeçeklerni rast qetiremiz.

Qırım Tatarlarınıñ örnekçilik sanatı ziyade inkişaf etqen, amma aynı zamanda er bir örnekni digerinden ayırğan farqlar da bar. Meşhur örnekçi ve tikeci Kezlevli Adaviya Efendiyeva “Menim örneklerim – menim fikirlerim.” adlı eserinde 500-den fazla örnek kompozisyonu yaratqan.

Örnekçilik sanatına buyük emiyet bergen örnekçiler öz sanatlarında korgenlerni, işitqenlerni mucessemleştirmege tırşqanlar. P.Çepurina “ naqış – tikiş libaslarnı, urbaları ve odaları süsleme işi , resim sanatınıñ yerini almaqta” diye aytmaqta

Aqiqiy örnekçi ressam olaraq Amet Kalafatov, bir çok örnekçilerniñşu cümleden Ayşe Mambetova ve Adaviye Efendiyevanıñ icadını talil ete ve 300- den ziyade örnek kompozisyonu yarata. Onıñ örnekleri içün yolaqlar nefisliği, şekiller çoqluğı ifadeviylik, naziklik hastır. Bunıñnen o, Qırım Tatar örnek sanatına buyükten – buyük isse qoştı.

Usta örnekçi butün ömürini icat ve yaratılıcıqla qeçirğen. O, olüm vaqtiniñ qelğenini anlağanda, dilber işler yapqan ellerine bakıp: “yazıq, bu qollar pek çok dülber ve faydalı işler yapmağa bileler, ama olmek vaqti qeldi...” degen.

1942 senesi Kalafatov faniy dünyanı ebediy terq etti. Amma onıñ sanatı hatıramıda ve minnetdar qalblerimizde yaşamaqta. QırımTatarlarnıñ añanaviy sanatınıñ taşıyıcısı olğan soñki usta aramızdan qetti. Onıñ eserleri ve örnek kompozisyonları Moskova, Sankt- Petersburg, Tula ve diğer şeerlerniñ muzeylerinde bulunmaqta.

Yazarın Adı: Elmira ÇERKEZOVA - KIRIM
KALGAY Dergisi, Ekim – Kasım –Aralık 2004, Sayı: 34, Sahife 16 – 17 - 18 ten alınmıştır

Hairdesigner
31-03-08, 06:24
Amza Ablayev </B>
AMZA ABLAYEV
(1922–1998)
Yayına Hazırlayan:
Elvira MAHSUDOVA

Amza Ablayev Milliy arekette çoq yıl sıldırğı bir fikrinen yaşağan ve areket etken eñ iradeli iştirakçilerden biridir. O, altmışıncı yıllarnıñ ekinci yarısında, endi partiya azası ve oca olaraq işlegen bir devirde, Halq areketine qoşuldı. Tez vaqıtta özü yaşağan Yangıyul şeeri ve onıñ etrafındaki qasabalarda semetdaşlerimiz arasında teşebbüsçiler gruppasını teşkil etti. O, bunün ittifaq merkeziy gruppa vekilleri arasında eñ işançlı iştiraqçilerden biri edi.

Amza Oca 1922 senesiniñ Mayıs 22-sinde Aluşta rayonınıñ Korbekul koyünde doğdı. Bu, Qırımda, Bolşeviklerin öz akimiyetini tiklegen devir edi. Aradan çoq keçmey, kozboyama, koylülerni aldamaq içen ortağa sürülgen NEP deviri de bite. Bu arada öz işbirliği ve becerikliği neticesinde biraz belini doğrultğan, kendi emegile eki at, bir sığır sahibi oldan koylülerge qarşı qırğınlıq başlandı. Koyde birine “kulak “, digerine ise “ kulak quyruğu “ dep, mal – mülkünü tutıp alıp, koyden quvalap başlaylar. Amza Ocanın babası da, 1929 senesine, babasından qalğan çeyrek ektar bağnı özü işlegen, endi at – araba peyda etken bir insan edi. Şunıñ içen de “koynı kulaqlardan temizlev areketi” otkerilgende, Amza Ocanıñ babasıda kulaklar cetveline tüşti. Lâkin Amza Ocanıñ babasınıñ bütün qabaati baylıqta degil de, satıp – savunıp yaqında at araba peyda etkeninde kommunağa kirmeyip, öz ocalığını özü idare etmek istegeniñden edi.

1929 senesiniñ kuzünde,, Amza Ablayevin ailesi Uralğa sürgün etildi. Bu facialı taqdirden yedi yaşına yetken Amzanı eniştesi Yakub Tıraç saqlap kaldı. Lakin Bolşevik teşviqatına uyğan koy aktivi “kulak “ balası dep, onı koyde sığdırmadı. Mektepten çıqardı. Eniştesi de kulak balasına merhamet kostergeni içen olardan sitem işite berdi.

Becerikli bir kişi bolan Abla, 1930 senesiniñ kuzünde, ondan biraz vakıt Ozbekistanğa sürgün etilgen koydeşlerineñ bağlandı. 1932 senesiniñ kuzünde ise koyden aqsız çığarılğan bunün qoranta azalarını Özbekistan’da , Qavunçı qasabasında topladı. Korbekul de Yaqub eniştesiniñ ailesinle qalğan Amza da Qavunçı daki ailesini bu sene qelip tapa. Amza, mında 1942 senesi orta mektepni bitire. Lakin, bu mektepni bitirgen kunü aliy oquv yurtuna oqumağa değil de, Sovet ordusuna mecburiy hizmetke çağırıldı. 1942 – 1945 seneleri, uç yıl devamında, ekinci cian cenkiniñ en şiddetli cenk meydanlarında top nişanı mergini, topçılar qumandanı olaraq, mesul noqtalarda bulındı. Altı kere yaralandı. Ana – babası 1942 – 1945 yılları arasında eki kere onıñ qattı vuruşlarda elâk olğanı aqqında qara qağıt aldılar.

1946 senesiniñ baarında arbiy hizmetten boşap, Özbekistanğa, ailesine qaytıp kelgen Amza Ablayev açlıq, hastalıq,asker zulmü altında ölup biteyetğan tuvgan halkınıñ ağır, muşkül vaziyetini kordü. Bu kunlerini hatırlap Amza Oca aradan çoq yıllar keçken soñ; - “men mektep ve ondan soñki askerlik yıllarımda öz ailemizniñ çekken ağır sürgünlük azaplarını bir derece unutqan edim. Askerlikten kelgen soñ, kaçan bir sebepsiz vatanından quvalanğañ, bu yat memlekette açlıqtan, hastalıktañ, horluqtan olgen balaçıqlarnı, çaresiz qartlarnı, qadınlarnı kordım, ondan soñ men bu devletke hoş baqmadım, “ – dey edi. Amzanıñ bu qorqunç tüş qalabalığına aşağan yılları boş qeçmedi. O, askerlikke qadar özü tasil alğan mektebinde ocalıq etip başladı. Onda da, Sovet qururunu maktayacak dersleri degil de, siyaset ve yalanneñ bağı olmağan matematika derslerini bermeğe razı boldı. Aynı zamanda ğiyabiy şekilde oqumağa enstitüye kirdi. Amza Oca öz işini namuslı alıp barğan bir insan olaraq, tez vaqıtta çevresinde, umumen Tatar cemaatnıñ ögünde buyuk ürmetke nail oldı.

Taşkent – Semerkant yolu üstündeki Qavunçlı qasabası cenk vaqtında buraya yerleşenler ve sürgün etilgenler esabında ealisi ve sanayi qurucılığı ceetinden tez östi, ellinci yıllarnıñ başlarında şeer derecesine koterilip, Yangıyul adını aldı. Şeerniñ özünde ve etrafındaki qasabalarda pek çoq qırım Tatarı yaşay edi. 1953 senesiniñ kuzünde olarnıñ arasında ğayrıdan atanğa qaytuv aqqında laflar koterildi. Bu meselenen Amza Oca da meraqlana edi. 1956 senesiniñ soñlarında Amza Oca; Ceppar Akimov, Bekir Osman ve Mustafa Selimov aqqında laf eşitmeye başladı. Çoq qeçmeden Mustafa Selimovnen tanış oldı, Bekir Osmanovnen korüşmek imkanını buldı. Bu qunden başlap, Amza Qırım Tatar Milliy Areketi iştirakçileriniñ sıralamasında ilklerden ve davanıñ sonuna qadar sadıq qalğanlardan biri oldı.

Ceppar Akimov ve Mustafa oca Halilovnıñ eñ yaqın safdaşlarından biri oldan Amza Oca millet vekili olaraq, halq adından yazılğan arizalarneñ birkaç qere Moskvağa, KPSS Merkeziy komitetke bardı. O, Rus. Özbek ve tatar tillerini yahşi bilgen yüksek medeniyetli ve bilgili oca olaraq, çoq kereler halq adından yuqarı orğanlarğa yollanacaq arizalarnıñ hazırlanmasına aktiv iştiraq etti. Partiya ve ukümet neşir organlarınıñ toplantılarında sobette bulunıp, halqımıznıñ çekken aqsız eziyetlerine ve oña qarşı yapılğan areketlerge, tuvgan yurtunda milliy, medeniy abidelerge nisbeten yapılğan vandallıqlarğa qarşı şiqayet qarşılıq bildirdi. Amza Ablayev Oca olaraq, Qırımtatar balalarınıñ ana tilinden tasil aluvu munasebeti ile qaç kereler devlet maarif idarelerine şahsiy mektupları, ana babalar adından kollektiv arizaları esasında muracaatları teşkilandırdı.

1959 senesinden 1987 senesine qadar Amza Ocanıñ evi defalarca tıntıldı. Hususan 1966 – 1970 seneleri Amza Ocanıñ areketlerini partiya kısımlarında, ocalar kollektivinde bir qaç kere muzakere etip, tembileyler ve tazirler berip işten aydamaq tedbirineñ qorquta ediler. Onı partiya saflarından çıqardılar. Lakin o, boyle şantaja berilmey, areketlerini ep devam etti.

Amza Oca Ablayev, insan aqlarını qoruyıcı Moskvalı arkadaşlarıneñ bağlangeñ semetdeşlerden biri edi. O, milletperver yazıcı Koster’in,cemaatçi – Pisarev ve diğerlerinen şahsen mektuplaşır. Moskva’ da oldığı zaman mıtlaka olarneñ korüşir edi. Amza Ocanın halq areketine sadık, ısrarlı areketleri Devlet telükesizliği Taşkent ulke idaresiniñ kadimi Svalov adlı bir alçaq erifni pek zıtlandıra edi. Onıñ teşebbüsüneñ Amza Oca acele surette Alıp ketildi. Orada gecelerneñ sorgulana. Ama sabasına serbest bırakıla edi.

Amza Oca Milliy areket işlerinde endi ösip yetken, oqumış yaşlarnı azırlamaq meselesine buyuk dikkatle baqa edi. 1972 – 1976 seneleri, özü bayağı yaşlanmış olğanına baqmadan, daima yaşlar arasında ola edi. Qızıl Meydanda ki numayişler vaqtında yaşı 80 – tan otke, sağlığı osallaşğan Amza Oca bu vaqialarnıñ sonuna qadar yaşlarğa ornek oldı.

Amza Ablayev, 1989 senesinde balalarnı ve torunlarnı alıp Qırımğa qayttı. Ayatınıñ sonuña qadar Halq areketinde, cemaat işlerinde faal iştirak etti. Milliy areket veteranları Cemiyeti Prezidiumnıñ azası olup saylandı. O, 1998 senesiniñ 10 Eylül tarihinde vefat etti.

Not: Bu yazı İdris Çelebi – oğlu Asanın “Adalet Kureşi Saflarında” isimli kitabında yayınlanmış olup, KALGAY Dergisinin, Ekim – Kasım - Aralık 2004, Sayı: 34, Sahife 10 – 11’ ten alınmıştır

Hairdesigner
31-03-08, 06:25
Anna Ahmatova ( 1889) </B>
1889 yılında doğdu. Şair Ahmatova, “Akmeizm” akımı temsilcilerindendir. Asıl adı Anna Andreyevna Gorenko olan Ahmatova, bir gemi mühendisinin kızıydı. Kiev’de hukuk fakültesini bitirdi. Şiir yazmaya 11 yaşında başladı.

1910 yılında, ünlü bir şair ve Akmeist okulunun kurcusu olan Gumilyov’la evlendi. Eşiyle İtaya, Fransa ve Almanya’yı gezdi. 1946’dan sonra edebiyat anlayışından dolayı engellerle karşılaştı; ancak ölümünden sonra kendi ülkesinde, Rus edebiyatının en büyük kadın şairi olarak değerlendirildi.

1964 yılında İtalya’da Etna Taormina Ödülü’nü kazandı. Ahmatova’nın şiire başladığı dönem modernist bir akım olan akmeizmle bağlantılıdır. Akmeizm, sembolist şiirin kapalılığına karşı bir akım olarak tanımlanır. İlk kitabı “Akşam” ve bunu izleyen yapıtları aşkla ilgili şiirleri içerer. Candan bir konuşma tonu, duygulu bir içtenlik, biçimlerin açıklığı ve doğallığı Ahmatova’nın kısa, lirik şiirlerinin kendine özgü çizgileridir. Bunun yanı sıra şiirlerinde halk şarkılarının ve özellikle Puşkin’in lirik şiirleri gibi klasik Rus şiirinin etkisi sezilir.

Ahmatova, I. Dünya Savaşı yıllarında ve 1917 Ekim Devrimi sırasında yurtseverlik temasını şiirinde işler. Kişisel duygular dışına çıkarak toplumla ilgili şiirler yazdığı bu döneminde de devrimci şairlerle arasında üslup farklılığı belirgindir. 1912’den 1922’ye değin birçok şiir kitabı yayınlanan şair, 1946’dan sonra şiirlerindeki erotik, gizemci ve kötümser öğeler ileri sürülerek yoğun eleştirelere konu olmuş, “Sovyet Yazarlar Birliği”yle ilişkisi kesilmiştir. II. Dünya Savaşı yıllarında şair savaş ve barış konularına yönelir. Savaş zamanının acıları, heyecanları şiirlerinde yansır.

Anna Ahmatova bugün klasik anlamda parlak, incelmiş ve yetkin bir şiirsel biçim ustası sayılmaktadır. Şairin Doğu Avrupa dillerinden şiir çevirileri ve şiir üzerine incelemeleri vardır. Ahmatova’nın şiirlerinin yabancı dile çevrilmesi ülkesi dışında da tanınmasını sağlamıştır. 1966 yılında öldü