PDA

View Full Version : Peygamber Efendimizin Kızları



highranger
23-01-07, 03:58
Hazret-i Fatıma (r.a)

Rasulullah'ın Neslini Devam Ettiren Nur Yumağı

Hazreti Fâtıma radıyallahu anhâ Nebîler Efendisinin son çiçeği... Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin dünyada neslini devam ettiren nur yumağı... Kızlarının en küçüğü... Cennet gençlerinin efendileri Hz. Hasan ve Hüseyin'in anneleri... Hz. Ali kerremallahu veche efendimizin zevcesi... Eli değirmen döndüren "Fâtıma ana" diye anılan bir sultane anne... Beyi ve çocuklarıyla ehl-i beyt'i teşkil eden ümmetin hanımlarının seyyidesi... Cennet hurilerinin hanımefendisi...

O, Bi'setten yaklaşık bir yıl önce Mekke'de doğdu. Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz ona Fâtıma adını verdi. Deylemî'nin Ebû Hureyre (r.a.)'den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte: "Onu sevenleri, Allah'ın Cehennem'den uzaklaştıracağı için kızıma Fâtıma adını verdim." buyurdu. Fâtıma, "sütten kesilmiş" anlamına gelmektedir.








O, Zehra ve Betül lakablarıyla meşhurdu. Zehra; "Ak yüzlü, nur yumağı, beyaz, parlak, ve aydınlık yüzlü kadın" manasına, Betül ise; "Dünyevi heveslerden uzak, ibadet için kendisini Allah'a yönelten, iffetli ve namuslu kadın" anlamına gelmekteydi.

O, yaşının küçük olması sebebiyle ve bilhassa anneciği Hz. Hatice (r.anhâ)'nın vefatından sonra babacığının yanından hiç ayrılmadı. Bazan babasının elini tutup Mekke sokaklarında gezdi. Bazan da babasının peşini takip etti. Müşriklerin işkencelerine maruz kalan babacığına yardımcı olmağa çalıştı. Bir gün babasıyla Kâbe'ye gitmişlerdi. Kureyş Müşrikleri onları görünce toplandılar ve fısıltı halinde birbiriyle konuşmaya başladılar. Babacığı Kâbe'nin yanında namaza durdu. Secdeye vardığında Ukbe İbni Ebî Muayt adındaki azgın müşrik, bir deve işkembesi getirerek babasının sırtına koydu. Geriye çekilip uzaktan birbirleriyle gülüşmeye ve dalga geçmeye başladılar. Buna çok öfkelenen küçük Fâtıma babacığının sırtından o ağırlığı kaldırıp elbisesini temizlemedi. Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimiz secdeden başını kaldırdı ve o azgın kişilere ellerini açarak: "Allah'ım bu azgınları sana havale ediyorum Ya Rabbî! Kureyşi sana bırakıyorum" buyurdu.

Abdullah İbni Mesûd (r.a.) Kâbe hareminde Resûlullah (s.a.) Efendimize bu tür eziyet edenlerin sonlarının çok fecî olduğunu şöyle anlatır: "Allah Hakkı için o azgın müşrikleri Bedir günü gördüm. Hepsini katlettiler. Bir kısmını sürüyerek Bedir kuyusuna attılar".

Hazreti Fâtıma Mekke'de babacığının yanından ayrılmadığı için bu tür ezâ ve cefâları çok gördü. Yine bir gün Kâbe'ye varmışlardı. Müşrikler baabacığının etrafını sararak: "Şunu şunu söyleyen sen değil misin?" diye hakaret ettiler. Hatta azgın bir müşrik İki Cihan Güneşi Efendimiz'in yakasından tutup sıkıştırdı. Küçük Fâtıma çok korktu ve titreyerek yere yıkıldı. Efendimiz ise hiçbir telâşa gerek duymadan hak olarak söylediği sözleri tekrar ederek: "Evet bunları söyleyen benim"buyurdu. Bu esnada Hz. Ebû Bekir (r.a.) yetişti ve: "Rabbim Allah'tır dediği için bir adamı öldürecek misiniz?" diyerek müdahale etti ve azgın müşrikleri oradan uzaklaştırdı.

Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz'in Mekke dönemi böylesine çetin geçti. İslâm'ın yayılması için bütün bu ezâ ve cefâlara sabretti. Zira zafer, sabırdan sonra idi. Bu sebebten o kendine yapılanlara aldırmaz, kin tutmaz ve kişileri Allah'a havâle ederdi. Bir gün yine yolda giderken azgın bir müşrik, Efendimizin üzerine toz toprak ve pislik attı. Üstü başı toz-toprak olan ve elbiseleri kirlenen Efendimiz eve döndü. Nur topu yavrucuğu Fâtıma, kapıyı açınca babacığını tanıyamadı ve ağlamağa başladı.

Ablaları da ağlıyordu. Peygamber babacığı ise kendilerine gülümsüyordu: "Zararı yok, su ile temizlenir" diyordu. Böylece nur parçası yavrularını sukûnete kavuşturmağa çalışıyordu. Fakat küçük Fâtıma ise hıçkırıklarını tutamıyordu. Onu susturabilmek için: "Ağlama kızım. Yüce Allah, babanı koruyacaktır." buyurdu ve ona Allah'ın hıfz u emânında olduğunu duyurdu. Bu şekilde onun korku ve endişelerini gidermeğe gayret etti.

Hz. Fâtıma (r.anhâ), Peygamber babasının engin sevgisi ve bol şefkati altında büyüdü. Babacığındaki merhameti ve güzel ahlâkı, anneciğindeki asâleti, cömertliği, babacığına karşı hizmet, hürmet ve muhabbeti gördü. İslâm uğruna çektiği sıkıntılara nasıl katlandığını ve o yolda fedakârlığın en güzel örneklerini bizzat yaşarak öğrendi. Tam bir iffet ve izzet-i nefs nûmûnesi olarak bütün güzellikleri hayatına nakşederek kendisini yetiştirdi.

O şanslı bir genç hanımefendiydi. Peygamber babası ve anneler sultanı Hz. Hatice'nin yanında onların gözetiminde eğitimini tamamladı. Rahmet ve şefkat pınarından doyasıya içti. Fakat küçük yaşta çok çileler çekti. Çocukluğu Kureyş'in zulum, baskı ve ambargoları altında geçti. Daha henüz ömrünün baharını yaşarken anneciğini kaybetti. Mekke'de Müslümanlara ezâ ve cefalar arttı. İşkenceler dayanılmaz hal aldı. Bunun üzerine babacığına hicret izni verildi. Daha sonra da aile efradı ile birlikte kendisi de Medine-i Münevvere'ye hicret etti.

Hz. Fâtıma (r.anhâ) bu göç ile çocukluk ve gençlik yıllarını geçirdiği Mekke-i Mükerreme'ye vedâ etti. Medine-i Münevvere'de huzurla yaşamağa başladılar... Babacığı Hz. Âişe (r.anhâ) annemizle, ablaları da Hz. Osman (r.a.) ile evlendi. Kendisi de evlilik çağına ulaşmış 16-17 yaşlarına girmişti. Nebiler sultanı Efendimizin son çiçeği olarak ona tâlib olanlar çoğalmıştı.

O, hassas ruhlu, zayıf yapılı idi. Yaşından beklenmeyecek derecede yüce bir ahlâka sahibti. Üstün bir zekâsı, halîm ve selîm bir yapısı vardı. Son derece mütevaziydi. Söz ve davranışlarında vakurdu. Çok az konuşurdu. Ağzından çıkan sözler inci danesi gibi hikmetler saçardı. Cömertti, zâhidâne yaşamayı severdi. Ev işlerinde maharetli ve becerikliydi. İki Cihan Güneşi Efendimizin bir parçası ve kalbinin meyvesiydi. Bu sebebten ona Peygamber'e hısım, akraba ve damat olabilme şerefine erebilmek için ashâb-ı kiramın büyüklerinden dahi talepler gelmişti. Önce Hz. Ebû Bekir (r.a.) sonra Hz. Ömer (r.a.) dünür olmuştu. İki Cihan Güneşi Efendimiz bu yakın dostlarına: "Fâtıma hakkında Allah Teâlâ'nın emrini bekleyelim." buyurmuştu. Bu haberler Medine'de yayılınca Ebû Tâlib ailesi Hz. Ali'yi bu konuda acele davranması için uyardı. Onun da gidip tâlib olmasını istediler. Fakat o: "Ebû Bekir ve Ömer'den sonra bana verirler mi?" diye çekindiğini söyledi. İkna ederek onu istemeğe râzı ettiler. Evliliği ile ilgili olarak Hz. Ali (r.a.) kendisi şöyle anlatır:

"Halk arasında konuşulanları duyan azadlı kölem bir gün bana: "Ey Ali! Fâtıma'nın Rasûlullah (s.a.)'den istendiğini biliyor musun?" dedi. Ben de: "Bilmiyorum." dedim. Tekrar bana: "Ey Ali! Rasûlullah'a gidip Fâtıma'yı sana nikâhlamasını istemekten seni alıkoyan nedir?" dedi. Ben de: "Yanımda birikimim yok." dedim. O da: "Rasûlullah'a gidersen, muhakkak sana Fâtıma'yı nikâhlar!." diyerek bana gitmemi ısrar etti. Ben ise bu konu için Rasûlullah (s.a.)'in huzuruna çıkmaktan çekiniyordum. Fakat akrabalarımın hepsi bana: "Fâtıma'yı Rasûlullah'tan bir de sen iste." diye teşvik ediyordu. Sa'd ibni Mu'az (r.a.), bu hususta beni ikna eyledi. Nihayet çekinerek, sıkılarak da olsa Rasûlullah (s.a.)'e bu teklifi götürmek üzere evden çıktım.

Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz'i, Ümmü Seleme (r.anhâ) annemizin evinde buldum. Kapıyı çaldım ve selâm verdim. İçeri buyur ettiler. Efendimiz bana yanında yer gösterdi. Ben de edebli, mahcub ve heyecanlı bir vaziyette başımı öne eğip oturdum. Halimi anlayan Efendimiz "Ya Ali! Öyle zannederim ki bir murâdın var." buyurdu. Ben de: "Ya Rasûlallah! Anam-babam sana fedâ olsun. Senin bereketinle sırat-ı müstakimi bulduk. Hayatımın sermayesi sensin. Nice zamandır ona cüret edip söyleyemedim." diye söze başlayınca bana tebessüm etti ve: "Herhalde Fâtıma'yı istemeye geldin." buyurdu Ben de: "Evet" dedim. Bunun üzerine: "Fâtıma'ya mehir olarak verebileceğin neyin var?" diye sordu. Ben de: "Bir kılıcım, bir devem bir de küçük zırhım var." dedim. Efendimiz: "Kılıcın sana lazımdır. Deven bineğindir. Zırhını sat Ya Ali!" buyurdu ve sözüne devamla: "Hak Teâlâ kendi katında Fâtıma'yı sana nikâhladı. Senden önce melek gelip, bana bu hâli haber verdi." dedi.

Hz. Ali (r.a.), Rasûlullah (s.a.)'in huzurundan gayet neşeli bir şekilde çıkıp mescide vardı. Peşinden Efendimiz teşrif etti ve Bilâl'e yönelerek; Muhâcir ve Ensar'ı toplamasını söyledi. Ashâb-ı kiram mescidde toplanınca Fahr-i Kâinat (s.a.) minbere çıktı ve:

"Hamd olsun Allah'a ki, verdiği nimetlerle övülen O'dur! Kuvvet ve kudretinden dolayı kendisine ibadet edilen O'dur! Mülk ve saltanatından dolayı kendisine boyun eğilen O'dur! Azabından korkulan, yanındaki nimetleri umulan O'dur! Yerde ve göklerde hükmünü yürüten O'dur! Kudretiyle halkı yaratan, hikmetiyle mümtaz kılan ve izzetiyle sağlamlaştıran O'dur! Gönderdiği dini ve Peygamberi Muhammed'le halkı şereflendiren O'dur!

Yüce Allah, karşılıklı hısımlıklarla nesebleri birbirine katmayı emir buyurmuş ve bununla günahları ortadan kaldırmıştır.

Ey müslümanlar!Yüce Allah Fâtıma'yı Ali'ye nikâhlamamı bana emir buyurdu. Sizler şâhit olunuz; Fatıma'yı 400 miskal gümüş mehirle Ali'ye nikâhladım." buyurarak kısa ve öz bir hitabede bulundu. Sonra Hz. Ali (r.a.) kalktı ve: "Söze Hak Teâlâ'ya hamd ederek başladı. Peşinden Rasûlullah kızı Fâtıma'yı bana nikahladı. Onun mehri benim küçük zırh gömleğimdir. Ben buna râzı oldum. Sizler de bu akde şahid olun" dedi. Ashâb-ı Kiram bu hayırlı işe çok sevindi. Cümlesi ayrı ayrı Hz. Ali'yi tebrik etti. Sonra Resûl-i Ekrem (s.a), Ali'nin evine geldi ve: "Ya Ali! Var git küçük zırh gömleğini sat, parasını bana getir." buyurdu.

Hz. Ali (r.a.) zırhını alıp çarşıya çıktı. Yolda Hz. Osman (r.a.) ile karşılaştı. Zırhını satacağını söyleyince Hz. Osman istediği bedeli 480 dirhemi verdi ve satın aldı. Sonra ona: "Ya Ali! Bu zırha sen benden daha lâyıksın. Lütfen hediyem olarak kabul eyle." diyerek geri verdi. Hz. Ali (r.a.), bu muhabbet ve hediyeye çok sevindi. Zırh gömleğini ve parayı alarak İki Cihan Güneşi Efendimize getirdi. İki seçkin ashâbının karşılıklı muhabbetinden ve yardımlaşmasından pek memnun kalan Efendimiz. Hz. Osman'a dua etti. Onun nazik davranışını takdir etti.

Rasûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz, o paradan bir miktarını alıp Bilâl'e verdi. Bununla çarşıdan koku almasını tenbih etti. Düğün için gerekli zarûrî ihtiyaçları çeyizleri almak üzere bir miktar daha aldı ve Hz. Ebû Bekir (r.a.)'e uzattı. Paranın kalan kısmını da müminlerin annesi Ümmü Seleme (r.anhâ)'ya emanet olarak gönderdi. Hz. Ebu Bekir (r.a.), Selman ve Bilâl yardımcıları birlikte çarşıya çıkıp çeyizlik eşyaları ve diğer ihtiyaçları temin ettiler. Çeyiz olarak alınan eşyalar şunlardı:

1 adet kadife yorgan, 1 adet yüzü deri içi lif dolu yastık, 3 adet minder. 2 döşek, 1 koç postu, 1 adet topraktan yapılmış su testisi, 1 su tulumu, 1 elek, 1 kilim, 2 adet Yemen işi, üzerleri gümüşle işlenmiş elbise, 2 adet el değirmeni, 1 meşin su bardağı, 2 adet çanak çömlek, 1 adet hurma yaprağından örülmüş sedir.

Ne güzel çeyiz!.. Ne mütevâzi eşyalar!... Ne sâde hayat!... Ne mutluluk!.. Ne kolay evlilik!.. Günümüz insanına ne ibretli ders!.. Gençlerimize ne eşsiz örnek!... Allah'ım cümlemize hisse almayı nasib et!... Amin.

O Benden Bir Parçadır

Zaman su gibi akıp gidiyor, günler bir bir geçiyordu. Hz. Fâtıma (r.anhâ)'nın çeyizleri alınmıştı. Düğün hazırlıkları tamamlanmış fakat günü belirlenmemişti. Hz. Ali ile kardeşi Akil düğün mevzuunda görüşmek üzere birlikte Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimizin hanesine geldiler. Kapıda Ümmü Eymen'e rastladılar ve durumu ona açtılar. O da: "Bu iş için bana biraz müsade edin. Ben size yardımcı olayım. Meseleyi önce Resûlullah zevcelerine açar ve bir cevap almaya çalışırım." diyerek onları geri döndürdü.

Rasûlullah (s.a.)'in hizmetinde bulunan dadısı Ümmü Eymen bu meseleyi Ümmü Selleme annemize söyledi. O da Hz. Âişe (r.anha)'nın evinde toplandıkları bir sıra da Efendimize durumu arzetti ve: "Yâ Rasûlallah! Haticetü'l-Kübrâ hayatta olsaydı bize söz düşmezdi. O bu işi tamamlardı." diyerek söze başladı. Vefâkar Efendimiz, Hz. Hatice annemizin ismini duyunca; "Onun gibi hatun nerde bulunur? Herkes beni yalanlarken o tasdik etti. Bütün malını İslâm yoluna sarfetti." buyurdu. Onun hizmetini ve büyüklüğünü bu vesileyle tekrar duyurdu.

Ümmü Seleme annemiz söze devamla: "Ya Rasûlallah! Hakîkaten Hatice dediğiniz gibiydi. Cenâb-ı Hak onu ve bizleri Cennette cemeylesin. Şimdi onun kızı Fâtıma'yı düşünsek. Amca oğlun Ali düğünlerinin yapılmasını istiyor. Siz ne buyurursunuz?" dedi. Efendimiz: Ali bana böyle bir şey söylemedi." buyurdu. Ümmü Seleme annemiz de: "Ya Rasûlallah! Ali mahcûbiyetinden, edebinden size söyleyemez." dedi. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz: "Öyleyse Ali'yi çağırın." buyurdular. Ümmü Eymen koşup Hz. Ali'yi çağırdı. Mahcubiyetinden sıkılarak huzura giren Ali (r.a.) bir kenara oturdu. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz: "Yâ Ali düğününüzün olmasını arzu ediyor musun?" buyurdu Ali de: "Evet" dedi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz: "Fâtıma'nın çeyizi tamamdır. İnşallah bu vazifede yerine gelecektir." buyurdu. Ümmü Seleme annemize haber gönderip 10 dirhem istedi. Gelen parayı Hz. Ali'ye uzattı ve: "Ya Ali! Bir miktar hurma, biraz tereyağı biraz da yoğurt al gel" buyurdu.

Hz. Ali siparişleri alıp huzura getirdi. İki Cihan Güneşi Efendimiz hurmaları bir kaba boşaltıp mübarek elbisesiyle ezdi. Biraz un, yoğurt ve tereyağı ile karıştırarak tatlı bir düğün yemeği yaptı. Arapların meşhur "Hays" adını verdikleri bu yemeği tabaklara koydu. Bu velîme hazırlığından haberdâr olan Sa'd İbn Ubâde (r.a.) katkı olmak üzere derhal bir koyun kesti getirdi. Bir başka sahâbî yağ, un v.s. getirdi. Hazırlıklar tamam olunca Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz: "Yâ Ali! Ashab-ı Kiramı davet et! Dostlarını davet et!" buyurdu. O da dışarı çıkıp ashâbı davet etti. Gelenler onar onar içeri alınıp sıra ile sofraya oturtuldu. Bu şekilde sofralar dolup taştı. Gönülleri bereket, rahmet kuşattı. Hz. Ali (r.a.) o gün velîme yemeğinden yediyüz kişinin yediğini nakletmiştir.

İki Cihan Güneşi Efendimiz Ümmü Seleme annemizle Ümmü Eymen'den Fâtıma'yı giydirip kuşatmalarını istedi. Bir deve getirilip süslendi. Hz. Fâtıma bindirildi. Yuları Selman-ı Fârisî (r.a.)'ın eline verildi. Huzur ve neşe içerisinde Hz. Ali'nin evine getirildi. Böylece kadınlık âleminin hanımefendisi Hz. Fâtıma (r.anhâ) şânına yakışan bir sadelik içinde gelin oldu. Bu mesut düğün hicretin 2. yılının Zilhicce ayında yapıldı.

Ümmü Eymen'in anlattığına göre Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz kendisi gelinceye kadar Hz. Ali'nin Fâtıma'nın yanına gerdeğe girmemesini emir buyurmuştu. Efendimiz gelip kapıyı çaldı. Dadısı Ümmü Eymen karşıladı. Selam verdi. İçeri girmek için izin istedi. İzin verilince girdi ve: "Kardeşim burada mı?" diye sordu. Ümmü Eymen: "Ya Rasûlallah! Kardeşin kim?" dedi. Efendimiz de: "Ali ibni Ebî Tâlib" buyurdu. Dadısı: "Sen kızını onunla nikâhladığına göre o nasıl kardeşin olur?" dedi. Efendimiz: "Evet! o öyledir." buyurdu. Yani o benim dinde kardeşim olur. Fâtıma ile evlenmesinde bir sakınca yoktur dedi. Sonra bir kapla su getirtti. Abdest aldı ve Hz. Ali'yi çağırdı. Abdest suyundan göğsüne iki omuzunun arasına serpti. Sonra Hz. Fâtıma'ya da aynı şekilde davrandı ve: "Allahümme bârik fîmâ ve bârik lehüma fi neslihimâ= Allah'ım bu evliliği mübarek kıl! Onlara ve nesillerine mübarek kıl." buyurdu ve: "Ey Allah'ım ! Fâtıma ve zürriyeti hakkında kovulmuş şeytandan sana sığınırım." diye duâ etti. Hz. Ali için de aynı duâyı tekrar ederek: "Allah'ın ismi ve bereketiyle gir zevcenin yanına." buyurdu.

Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz evlenecek bir kimseyi tebrik edeceği zaman "Allah bunu senin için mübarek kılsın! Allah'ın bereketi senin üzerine Olsun! Allah ikinizi hayırda birleştirsin!" diye duâ ederdi.

Yeni gelin ve damata bu duâları yaptıktan sonra onların arasındaki muhabbeti kuvvetlendirmek için kızına: "Vallahi Ey Fâtıma! Ben seni, ailemin en hayırlısına nikâhladım! Allah hakkı için erin iyi erdir. Sahâbenin evvelidir. İslâm'da büyüğüdür. İlim de en derinidir. İmamların kadısı, İslâm'ın kahramanıdır. Zinhar ona isyan eyleme ve emrine muhalefet etme!" diye nasihatta bulundu. Damadına da: "Ey Ali, Fâtıma'nın hakkına riâyet eyle! Onu hoş tut. O benden bir parçadır. Eğer onu üzersen, beni üzmüş olursun." buyurdu. Her ikisini de Allah'a emanet ederek oradan ayrıldı.

Yeni bir hayat başladı. Nurlu bir ocak kuruldu. İki Cihan Güneşi Efendimizin neslini devam ettirecek bir nur yumağı oluştu. Bu mesut evlilikten "seyyid" "şerif" ünvanlarıyla anılan bahtiyar insanlar dünyaya geldi. Cennet gençlerinin efendileri ve cennet hurîlerinin hanımefendileriyle nurlu nesil devam etti.

Seyyidler neslinin kaynağı olan bu aile muhabbet dolu sıcacık bir yuva oldu. Orada sevgi, saygı şefkat, merhamet, hizmet, firaset, nezâket ve nezâhet gibi üstün ahlâkî meziyyetler yeşerdi. Acısıyla tatlısıyla hayatı olduğu gibi kabul eden aile ferdleri, dünyanın sıkıntılarını da birlikte sabır ve rıza ile göğüslediler. Evin içindeki hizmetler Hz. Fâtıma'ya dışardaki işler de Hz. Ali'ye bırakıldı. İç ve dış hizmetleri paylaşma yönüyle onlar bir bütünün iki parçası haline gelmişlerdi. Hz. Fâtıma (r. anhâ) yerine göre el değirmeninde arpa öğütüp ekmek yaptı. Yemeğini pişirip, temizliğini yaptı. Ev işleriyle uğraştı. Değirmeni çevirmekten avuçlarının içi kabardı. Ama yokluktan, yoksulluktan hiç şikâyet etmedi. Zâhidâne bir hayat yaşayıp kimseye dert yanmadı.

Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz damadını ve kızını evliliklerinin ilk altı ayında devamlı sabah namazına çıkarken kapılarının önünde durup: "Ey Muhammed'in ev halkı! Haydi Namaza!" diye çağırmış ve peşinden; "Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden günah kirini gidermek, sizi tertemiz yapmak ister." meâlindeki Ahzâb sûresi 33. âyetini okumuştur. Bir defasında da sabah namazı dönüşünde damadının evine uğramış ve kızını uykuda bulunca, namazını kılmadı zannederek şöyle seslenmişti:

"Kızım Fâtıma! Muhammed Mustafa'nın kızıyım diye sakın namazı terk edeyim deme. Beni hak peygamber olarak gönderen Allah'a andolsun ki, beş vakit namazı vakti içinde kılmadıkça cennete giremezsin" buyurdu.

Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz bir gün kızının hastalandığını duydu ve ziyaretine gitti. İmran İbni Husayn (r.a.) da yanında idi. Kapıya varınca tıklattı ve selâm verdi. Hz. Fâtıma (r.anhâ) derhal kapıyı açtı ve : "Buyurun babacığım" diyerek içeriye aldı. Sevincinden hastalığını unutmuş gibiydi Efendimiz: "Kızım yanımda İmrân İbni Husayn var başını ört!" buyurdu. Hz. Fâtıma (r.anhâ): "Babacığım bundan başka örtüm yok. Onunla başımı örtsem vücudum açıkta kalıyor." dedi. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz: "Örtüyü düz olarak değil, değirmi köşeli olarak ört ki her tarafını kapasın" buyurdu Sonra İmran İbni Husayn da içeri alındı. O da "geçmiş olsun" dileğinde bulundu dua ederek izin istedi.

Hz. Fâtıma (r.anhâ) böylesine yoksul ve fakirlik içerisinde bir hayat sürdü. Birgün arpa öğütmek için el değirmenini çevirmekten avuçlarının içi kabardı. Bunu Hz. Ali'ye göstererek bir çare aramasını arzu etti. Hz. Ali (r.a.) da dilersen babacığına durumu açabilirsin dedi. Medine'ye esirlerin getirildiğini duyan Hz. Fâtıma (s.a.) babacığından bir hizmetçi vermesini istedi. Rahmet Peygamberi (s.a.) Efendimiz kızına: "İstediğinden daha hayırlısını size haber vereyim mi?"

Cebrâil'in bana öğrettiği şu kelimeleri her namazın sonunda okursan, hizmetçiden daha iyidir. Bunlar: Otuz üç defa: "Subhânallah" otuz üç defa: "Elhamdülillâh" otuz üç defa da: "Allahü Ekber" demenizdir.

Hz. Ali (r.a.) ile Hz. Fâtıma (r.anhâ) arasında kurulan evlilik ümmete ibretler dolu örnek bir yuva oldu. Karı ile koca arasındaki sevgi saygı, samimiyet, hizmet ve güzel geçime en iyi örnek bir yuva. Bu yuvanın fertlerinden birisi üzgün olsa diğeri onun üzüntüsünü gidermek için gayret eder ve evdeki eksikleri görmezden gelerek musâmaha ile karşılardı. Müşterek hizmet ve sohbet zeminleri oluşturularak birbirlerini dinler ve dertleşirlerdi. Fakat beşer olarak küçük kırgınlıklar da olmaz değildi.

Birgün Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz kızını ziyarete gitmişti. Damadını evde göremeyince kızına: "Amcanın oğlu nerede?" diye sordu Hz. Fatıma da: "Aramızda ufak bir şey geçti. O sebeple çıkıp gitti." cevabını verdi. Bunun üzerine İki Cihan Güneşi Efendimiz dışarı çıktı ve Sehl İbni Sa'd (r.a.)'a: "Ya Sehl git Ali'ye bak. Nerede ise bana haber ver." buyurdu. Sehl doğru mescide koştu. Hz. Ali'nin orada uyumakta olduğunu gördü. Dönüp geldi ve mescidde yattığı haberini verince Efendimiz kalktı mescide gitti. Hz. Ali toprak üzerine uzanmış uyuyakalmıştı. Rahmet Peygamberi Efendimiz damadını bu vaziyette görünce mübarek elleriyle yüzündeki tozları sildi. Üstü başı toprak olduğu için "Ey Ebû Tûrâb kalk!" diye seslendi İki Cihan Güneşi Efendimizin sesini duyan Hz. Ali derhal ayağa kalktı. Üstü başı toz toprak içinde olmuştu. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz elbisesini temizlemeğe yardım etti ve elinden tutarak evine götürdü.

Ne engin merhamet!.. Ne derin şefkat!.. Ne yüce muhabbet!.. Allah'ım bizlere de bu üstün ahlâktan hisseler nasib et!.. Amin.



Hazreti Fatıma ile Hazreti Ali Sohbet Ediyordu:

Hazret-i Fâtıma radıyallahu anhâ annemizin hayatı, kıyamete kadar gelecek İslâm hanımefendilerinin örnek alacağı ibretlerle, ahlâkî meziyyetlerle doludur. O'nun evliliği, çeyizi, ev işlerindeki becerisi, mahareti, beyine karşı samimi, sevgi dolu hizmetleri, komşuluk münasebetleri, ilmi, irfanı ve infakı günümüze ışık tutmaktadır. O, eşyanın kölesi, hizmetçisi olmadı. Allah ve Rasûlünün sevdiği yolda samîmî kul olabilmek için gayret etti. Hayatını bu hedef ve gaye içerisinde geçirdi. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimiz kızını ve torunlarını çok severdi. Onları görmek için sık sık damadının evine giderdi.

Bir defasında kapıya vardı ve içeri girmeden geri döndü. Hz. Fâtıma buna çok üzüldü. Hz. Ali eve geldiğinde hanımını üzüntülü gördü. Sebebini sordu. O da: "Ya Ali: Rasûlullah geldi kapıdan içeri girmeden geri döndü, gitti" dedi. Buna Hz. Ali (r.a.) da çok üzüldü. Derhal sebebini öğrenmek üzere Rasûlullah'akoştu, Fâtıma'nın üzüntüsünü arzetti. Eve niçin girmediğini sordu. İki Cihan Güneşi Efendimiz birazcık sitemle: "Benim dünya ile ne işim var? Benim işlemeli perde ile ne işim var?" buyurdu. Hz. Ali (r.a.) meseleyi anladı ve hemen ailesine döndü ve Efendimizin hoşnutsuzluğunu haber verdi. Bunun üzerine Hz. Fâtıma (r.anha): "O perdeyi ne yapmamı emrediyor" dedi. Yine Rasûlullah'ın huzuruna varan Hz. Ali'ye: "Fâtıma'ya söyle; O perdeyi filan oğullarına göndersin" buyurdu. Bunun üzerine o perde yerinden indirilip ihtiyaç sahiplerine gönderildi. Rasûlullah'ın istemediği bir şeyi onlar hiç istemezlerdi. Allah Rasûlü babacığını memnun etmek onların en büyük arzusuydu. Bunun için sevgide kusur etmemeğe son derece dikkat ederlerdi. Efendimiz de damadı ve kızını çok severdi, fırsat buldukça onları ziyaret ederdi.

highranger
23-01-07, 03:59
Hazret-i Rukiyye (r.a)

Hazreti Rukıyye radıyallahu anhâ, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin ikinci kızı... Zâtü'l-Hicreteyn = İki hicret sahibi lakabına mazhar çilekeş bir iman eri... Aile olarak kocasıyla ilk hicret eden muhâcirlerden... İslâm davâsı uğruna akla hayale gelmedik eziyetlere ve çeşitli ibtilâlara maruz kalan ve o belâları sabırla geçiştirmesini bilen örnek neslin örnek insanları... Peygamberimizin ilk vefat eden kızı...
O, Peygamberlikten yedi sene önce Mekke'de dünyaya geldi. Hazreti Hatice (r.anhâ) gibi adamış olgun, zeki ve davâ şuûruna sahib bir annenin yanında büyüdü. Eğitimini, edebini, görgüsünü, ahlâkını aile yuvasında tamamladı. Sevgiyi, saygıyı ve insanlara şefkati, merhameti rahmet pınarı baba ocağında öğrendi. O, ablası Zeyneb'in evliliğinden sonra ev hizmetlerinde öne geçti. İşindeki becerisi, titizliği, tertib ve düzenliliğiyle akrabalarının dikkatini çekti. Anneciğinin hizmetlerine kardeşi Ümmü Gülsüm ile beraber yardımcı oldu. Onlar sanki ikiz gibiydiler. Birbirlerine son derece nezaket ve muhabbetle bağlı idiler. Kader onları birbirine öylesine yakın eylemişti ki, hayatları sanki birbirini takip etmekteydi.






Birgün büyük amcaları Ebû Talib ile birlikte bir heyet evlerine geldi. Amcazâdelerinin akrabalığını arzu etmekteydiler. Hoşbeş ettikten sonra sadede gelindi ve Ebû Talib söze başladı. Şöyle dedi:
"Yeğenim Zeyneb'i Ebü'l-Âs İbni Rebî'e verdin. O gerçekten şerefli bir hısımdır. Rukıyye ile Ümmü Gülsüm'ü de amcanın oğulları Utbe ve Uteybe'ye istemeye geldik. Şeref ve soy bakımından onlar da geri değillerdir. Vermeyeceğini zannetmem." dedi.

Muhammedü'l-Emin Efendimiz bu teklife karşı: "Doğru söyledin amcacığım! Akrabaya önem vermek gerekir. Ancak ey amcam! bu konuda bana biraz mühlet ver de kızlarımla konuşayım." buyurdu.

İnsan değerini en iyi bilen o emin, güvenilir insan kızlarına danışmadan bir cevap vermedi. Amcalarına sevgiyle, hürmetle davrandı. Fakat hemen verdim gitti deyip kestirip atmadı. Hane halkıyla istişare etmeyi huzurun mutluluğun kaynağı ve hanımlara verilmesi gereken önemli bir değer olarak kabul etti. Konuyu ev halkına açtı. Sâdık eş Hz. Hatice kızlarına durumu anlattı.

Anne ve kızlar Ebû Leheb'in karısı Ümmü Cemile'yi çok iyi tanıyorlardı. O geçimsiz, katı kalbli, kalb kırıcı söz ve tavırlarıyla meşhurdu. Böyle bir kaynanaya gelin olarak gitmeye kimsenin gönlü ısınamadı. Edeb gözetip işi kendi haline bırakmayı tercih ettiler. Neticede bir takım endişelerle birlikte evlenmelerine karar verildi. Şefkatli baba kızları için bereket diledi. Onları Allah'ın hıfz u emânına bıraktı.

Rukıyye ve Ümmü Gülsüm'ün evliliğinin karara bağlandığı günlerden birgün Mekke semâlarında bir nûr göründü. Sevgili babalarına Cebrâil aleyhisselâm gelmişti. Allah onu kendine resûl olarak seçmişti. O güne kadar "Muhammedü'l-Emin" diye herkesin güvendiği, herşeyini rahatlıkla emanet bıraktığı sevgili babaları şimdi "Muhammedün resûlullah=Allah'ın elçisi" olmuştu.

Yeni gelen Peygamber ve getirdiği dine ilk inanan da sevgili anneleriydi. Peşinden aile efradı olarak Zeyneb, Rukıyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma inandı. Hz. Ebû Bekir (r.a.) ile başlayan inananlar halkası hergün genişlemeğe, ve sayıları artmağa başladı. Kureyş müşrikleride bu işin önünü almak için toplantılar yaparak şu karara vardılar:

"Muhammed'i yeni görevinde kendi başına serbest bıraktınız. Onu işinden alıkoymak mı istiyorsunuz? O halde kızlarını geri veriniz de onlarla meşgul olsun. Bu meşgale onu ızdıraba sürüklesin..." dediler.

Kureyş'in azılı müşrikleri bir heyet halinde önce Ebû Leheb'in çocuklarına nişanlarını attırdılar. Ebû Leheb çocuklarına: "Eğer Muhammed'in kızlarını boşamazsanız başım başınıza haram olsun. Sizinle bir daha yüzyüze gelmeyeyim" diye tehdit etti. Utbe Rukıyye'den, Uteybe'de Ümmü Gülsüm'den ayrıldılar. Allah Teâlâ merhametiyle Habibi'nin kızlarını odun hamalının tuzağından, cimri ve uğursuz yaşayışından kurtardı. Şefkat ve rahmet ocağı anne ve babalarına döndüler. Ebû'l-Âs İbni Rebî ise asla Zeyneb'ten ayrılmayacağını söyleyerek Kureyş ileri gelenlerinin tekliflerini reddetti.

Kureyşlilerin tuzakları boşa çıktı. Onların düşündükleri gibi kızlarının geri verilmesi Rasûlullah (s.a.)'i davetinden alıkoymadı. İşi sarpa sarmadı. Hatta daha da hayırlı oldu. Zira Allah Teâlâ, Rasûlü'nün iki genç yavrusuna eski kocalarından daha hayırlı sâlih, kerîm, asîl bir aileye mensub, zengin, yumuşak huylu, iyi ahlâklı ve İslâm'a ilk giren sekiz kişiden ve Cennetle müjdelenen on sahâbîden biri olan Osman İbni Affan (r.a.)'ı nasîb etti. İki Cihan Güneşi Efendimiz onunla Rukıyye (r.anhâ)'yı evlendirdi. Kendilerine dua etti. Allah Teâlâ'dan bereket vermesini niyaz eyledi.

Kureyş müşrikleri bu olup bitenler karşısında daha da hırçınlaştı. Müslümanlara bir iyilik dokunmasını istemiyorlardı. Bu sebebten yeni müslüman olanlara eziyetler etmeye başladılar. Kimsesiz, garib müslümanları işkenceler altında inleterek yeni dinin önünü kesmek istediler. Fakat tam tersine hergün İslâm'la buluşanların sayısı artıyordu.

Buna mukabil müşriklerin de eza ve cefaları akla hayale gelmeyecek şekilde devam ediyordu. Sevgili Efendimiz ashâbının çektiklerini gördükçe üzülüyor ve Rabbısına sığınıyordu. Bir müddet sonra Habeşistan'a hicret etmelerine izin verildi. İlk hicret kafilesinde sevgili damadı Hz. Osman ile sevgili kızı Rukıyye'de vardı. Vatandan, âileden ve rahmet pınarı Efendimiz'den ayrılmak onlar için ne kadar zordu. Fakat müşriklerin zulmüne de dayanılacak gibi değildi. Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimiz vedalaşırken şunları söyledi:

"Allah onların yardımcısı olsun. Osman Allah yolunda, Lût'tan sonra ailesiyle hicret edenlerin ilkidir." buyurdu.

Necâşî'nin ülkesine yerleşen muhacirler emniyet ve güven içerisinde ibadetlerini yapmaya, inançlarını rahatlıkla yaşamaya başlamışlardı. Tek üzüntüleri geride bıraktıkları aileleri ve din kardeşleriydi. Rukıyye (r.anhâ)'nın yorgunluktan dolayı sağlık ve sıhhati de bozulmuştu. Bu sebepten ilk çocuğu düşük olmuştu. Kendisi de çok zayıflamıştı. Bu halde iken insan ilgiye muhtaçtı. Hz. Osman (r.a.) da hanımına karşı ilgisini, sevgisini ve hizmetini hiç eksik etmedi. Gurbetçi yalnızlığını hissetirmedi. Hanımına şefkatli bir eş olarak merhametle davrandı. Elemini kederini gidermek için gayret etti. Ona daima manen destek oldu. Moralini yüksek tutmağa çalıştı. Bu arada Mekke'den muhâcirleri sevindirecek haberler gelmeğe başladı. Müşriklerden bazısının İslâm'a girdiği şâyiası yayıldı. Peygamberle beraber Kâbe'de secde ettikleri söylentileri ortalığı kapladı. Bu haberler Habeşistan' a da ulaşınca ashabtan bazıları Mekke'ye geri döndüler. Hz. Osman ile Rukıyye (r.anhâ) da dönenler arasındaydı. Halbuki hadisenin aslı yoktu. Sadece şöyle bir olay geçmişti:

"Sevgili Peygamberimiz Necm Sûresini okurken; "Allah'ı bırakıp taptığınız Lât'ın, Uzza'nın ve üçüncüsü olan diğer Menât'ın zerrece kudretleri var mı? Bize haber verin." âyeti geçmişti. Müşrikler okunan ayetlerin manasının anlaşılmaması için yüksek sesle şamata yapıyorlardı. Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz sûrenin sonuna gelince secde âyetini okudu ve secdeye kapandı. Müşrikler de putlarının adı geçtiği için secdeye vardılar. Onların da aynı anda secde edişleri müşriklerin müslüman olduğu şeklinde yorumlar yapılmasına sebep oldu.

Bu asılsız haberleri duyarak Habeşistan'dan dönen muhacirler vatanlarına geldiklerinde hiç bir şeyin değişmediğini, işkencelerin devam ettiğini gördüler. Himaye altında Mekke'ye girdiler. Rukıyye (r.anhâ) baba evine geldi. Kardeşleri Ümmü Gülsüm ve Fâtıma ile hasret ve muhabbetle kucaklaştılar. Gözyaşları içerisinde tekrar kavuştuklarına şükrettiler. Fakat Rukıyye (r.anhâ) annesini göremiyordu. Kardeşlerine soruyor bir cevap alamıyordu. Sadece hıçkırık ve gözyaşları içerisinde birbirine sarılıyorlardı. Akan gözyaşları Rukıyye'ye doğru cevabı vermişti. Anneciğinin Refik'i Â'lâ ya uçtuğunu anlayınca hıçkırıktan boğazı düğümlendi. Derin bir sûkuta büründü. Ne yapabilirdi ki, Allah'ın hükmüydü. Kaza ve kadere inanan insan ancak sabrederdi. Rukıyye (r.anhâ) da sabır ve metanetle anneciğinden ayrılmanın acısını gönlüne gömdü.

Bundan sonra Mekke'de kalması uzun sürmedi. Medine'ye hicret izini verilmişti. Müslümanlar ikinci hicret yurduna yönelmişlerdi. Onlar da aile olarak tekrar Medine'ye hicret ettiler. Böylece Allah yolunda iki hicret sevabı kazandılar.

Rukıyye (r.anhâ) ikinci hicret yurdu Medine'de oğlu Abdullah'ı dünyaya getirdi. Bu yavrunun doğumuyla ilk çocuğunu kaybetmenin acısını unutmaya çalıştı. Medine'de huzur içerisinde günlerini geçiriyordu. Artık İslâm kardeşliği kurulmuş. Muhacir ve Ensar birbirine kenetlenmiş adeta yek vücut olmuşlardı. Çileli hayat sona ermiş gibiydi. Abdullah da gün geçtikçe büyüyor ve etrafa neşe saçmağa devam ediyordu. Lâkin dünya imtihan yeriydi. Rukiyye (r.anhâ)'ın imtihanları çetin geçmekteydi. Birgün hiç beklenmedik bir hadise oldu. Beşikteki çocuğun yüzünü bir horoz gagaladı. Abdullah'ın yüzünü yaraladı. Yüz kısmındaki yaralar kısa zamanda yayıldı. Etrafı yara-bere içerisinde kaldı. Mikrop kapan ve önü alınamıyan bu yaralardan çocuk kurtulamadı. Birkaç gün içinde Abdullah dünyasını değiştirdi.

İbtilâların üst üste gelmesi Rukıyye (r.anhâ)'nın sıhhatini bozdu. Abdullah'tan başka çocuğu da yoktu. Sonradan da olmadı. Bu sıkıntılar onun ateşinin yükselmesine ve Humma hastalığına yakalanmasına kadar sağlığını etkiledi. Bu arada Bedir'de düşmanı karşılamak için cihad çağrısı yapılmakta idi. Hz. Osman (r.a.) bu davete icabet etmeyi arzulamışdı. Fakat hanımı Rukiyye (r.anha)'nın durumu ciddi idi. Ateşi ve rahatsızlığı gün geçtikçe artıyordu. Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimiz Hz. Osman'a orduya katılmamasını hanımının yanında kalmasını işaret buyurdu. İyileşmesi için elinden gelen gayreti gösteren Hz. Osman (r.a.) hanımının gözünden gözünü ayırmadı. Hizmetinden uzakta kalmadı. Kul olarak yapabileceğini geriye bırakmadı. Lâkin yazılan vakit gelince o yüce kudrete teslimiyetten başka çare kalmamışdı. Onun sevgi dolu gözlerinin solduğu, ruhunun nâzenin vücudunu terk ettiği sıralarda Bedir Savaşı'nın zafer müjdeleri geldi.

Hz. Rukıyye Peygamberimizin ilk vefat eden kızıydı. Daha henüz 22 yaşlarındaydı. Cenazesini Ümmü Eymen (r.anhâ) yıkadı. Medine halkı Bakî kabristanına taşıdı ve oraya defnedildi. Savaştan dönen Resûl-i Ekrem (s.a.) kabrin başına geldi ve kızına duâ ve niyazda bulundu. Oradan Hz. Osman (r.a.)'ın evine gitti. Onu da teselli etti. Hanımlar gözyaşları içerisinde kendini tutamıyarak ağlıyorlardı. Hz. Ömer (r.a.) müdahale etmek isteyince iki Cihan Güneşi Efendimiz: "Ömer! Bırak onları! Kendi hallerine bırak! Ölüye karşı duygular göz ve kalble ifade edilirse bu Allah'tan'dır. Onun merhametindendir. El ve dil ile yapılırsa şeytandandır." buyurdular.

Allah Teâlâ Hazretleri Resûlünün iki hicret sahibi kızı Rukiyye (r.anhâ) ile iki nur sahibi Hz. Osman (r.a.)'dan râzı olsun. İmanının, cihadının ve çektiği çilelerin mükâfatını en iyi şekilde versin. Bizleri de şefaatlerine nâil eylesin. Amin

highranger
23-01-07, 03:59
Hazret-i Ümmü Gülsüm (r.a)

Üçüncü Nur Parçası

Ümmü Gülsüm radıyallahu anha, Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin üçüncü kızı... Mekke müşriklerinin şiddetli ambargoları altında büyüyen çilekeş bir genç... Annesi ve iki ablasının vefatlarını küçük yaşta gören sabır ve metanet sahibi bir iman eri... Ablası Rukıyye (r.anhâ) ile kader çizgileri birbirine benzeyen ikiz gibi iki kardeş... Her ikisi de iman ve edeb âbidesi Hz. Osman (r.a.)'a nikâhlanarak onun "Zinnûreyn=iki nur sahibi" diye ünvan almasına vesile olan bahtiyarlardan.

O, Mekke'de bi'setten = peygamberlikten önce doğdu. Kureyşliler kendi aralarında: "Muhammed'in kızlardan başka çocuğu olmuyor..." diye konuşuyorlardı. Ne söylediklerinin, farkında bile değillerdi. Onlar kız çocuğu doğduğunda diri diri kumlara gömecek kadar câhiliyet içerisinde merhametsiz ve meymenetsiz vahşi kimselerdi. Onların cehâlet ve vahşet hallerini âyet-i celîle şöyle bildiriyor: "Onlardan birine kız müjdelendiği zaman öfkelenmiş olarak yüzü kapkara kesilir. Kendisine verilen müjdenin kötülüğünden dolayı kavminden gizlenir. Onu aşağılık duygusu içinde yanında mı tutsun, yoksa toprağa mı gömsün! Bakın ki, verdikleri hüküm ne kadar kötüdür..." (Nahl sûresi; 58 - 59)




Sevgili Peygamberimizin üçüncü kızı böyle bir câhiliyet ve vahşet içerisinde yaşayan toplumda dünyaya geldi. Dolgun yüzlü güzel olduğundan dolayı ona Ümmü Gülsüm adı verildi. Peygamberlikten önce gelişip büyüdü. Ablası Rukıyye ile ikiz gibiydiler. Her ikisi de cahiliye döneminde Ebû Leheb'in oğullarına istendiler. Fakat Rabbımız o gülleri, müşrik eli değmeden kurtarıp tekrar baba ocağına döndürdü.

Ümmü Gülsüm ve kızkardeşleri Hz. Hatice (r.anhâ) ile birlikte İslâm'la ilk şereflenenlerdendir. Cahiliye döneminde Uteybe ile nikahlanmıştı. Allah Teâlâ "Tebbet" sûresini nâzil buyurunca; Ebû Leheb oğullarına baskı yaptı ve O'nun kızlarını boşayın dedi. Onlar da babalarının sözünü tuttu. Böylece habîbinin gülleri iman ve insanlıktan nasibi olmayan müşrik ellerdenkurtulmuş oldu.

Kısa bir zaman sonra Hz. Rukıyye, Hz. Osman ile evlenip Habeşistan'a ailecek hicret ettiler. Ümmü Gülsüm (r.anhâ) kızkardeşi Fâtıma ile beraber Mekke'de Habîb-i Ekrem (s.a.) efendimizin yanında kaldılar. İki ablası evlenmişti. Ev işleri ona kalmıştı. Hayatın sıkıntıları, müşriklerin eza, cefa ve ambargoları artmıştı. Haşimoğullarıyla birlikte müslümanlar Ebû Tâlip mahallesinde hapsedilmişti. Üç yıl süren bu ambargoda aç ve susuz bırakılmışlardı. Ümmü Gülsüm (r.anhâ) bu zor ve sıkıntılı günlerde anne ve babasının elem ve kederini hafifletmeye çalıştı. Üzerine düşen sorumluluğu idrak ederek annesine: "Üzülme anneciğim!.." diye onu teselli etti. Allah herşeye kadirdir. Bu çilelerin de sona ereceği bir zamanıvar diye sabretti. Sabrının mükâfatını Allah Teâlâ'dan bekledi. Günler sıkıntı içerisinde bir bir geçmekteydi. Birgün Ebû Tâlib müslümanların kuşatıldığı mahalleye geldi ve ambargonun kalktığını müjdeledi. Kâbe'ye asılan vesîkanın parçalandığını haber verdi. Bu haber müslümanları çok sevindirdi.

İslâm'ın ilk yiğitleri çok çileler çekti. Ama onlar asla imanlarından taviz vermedi. Çektiği sıkıntılar onların azimlerini biledi ve imanlarını kuvvetlendirdi. Hz. Hatice (r.anhâ) annemiz bu kuşatmadan çok yıpranmış ve zayıf düşmüştü. Rahatsızlanıp yatağa düştü. Kızları Zeynep, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma baş ucunda hep hizmette idiler. Hicretin onuncu yılı ramazan ayına girilmişti. Hastalığı gün geçtikçe artmaktaydı. Ramazanın onuncu günü Hz. Hatice annemiz ruhunu Mevlâsına teslim ederek sevdiklerini geride bıraktı. Resûl-i Ekrem (s.a.) pek sevgili ailesini kendi eliyle Hacun Kabristanına defnetti.

Yeryüzünde ilk müslüman ve "Ondan daha hayırlı bir eş yoktur." iltifatına mazhar Hz. Hatice annemizin vefatından sonra Ümmü Gülsüm (r.anhâ)'nın ev içindeki sorumluluğu daha da arttı. Zira babasının evinden ilk sorumlu o idi. Evin bakımı, hizmetleri abla olarak ona kaldı. Babacığının Hak davâsını tebliğdeki karşılaştığı sıkıntıları o çok iyi bilmekteydi. Mekke artık müslümanlara dar gelmeğe başlamışdı. Hicret izni verilince, önce sahâbîler, sonra İki Cihan Güneşi Efendimiz Medine'ye hicret ettiler. Daha sonra da aile efradı annelerimiz ve kızları Medine'ye getirildiler.

Ümmü Gülsüm (r.anhâ) Medine'ye hicret edince ablası Rukıyye (r.anhâ) rahatsızlanmış yatıyordu. Vefatına kadar hem babasına hem ablasına hizmet etti. Bu arada müşriklerin Medine'ye saldıracağı haberi geldi. Sevgili babaları Resûl-i Ekrem (s.a.)efendimiz Kureyşlileri Bedir'de karşılamak üzere ashâbıyla anlaştı. Hz. Osman'ı Medine'de bıraktı. Rukıyye (r.anhâ)nın rahatsızlığı gittikçe şiddetlendi ve Bedir zaferinin müjdeli haberleri Medine'ye ulaştığı sıralarda ruhunu teslim etti. Cennetü'l-Bakî'a defnedildi. Fahr-i Kâinat (s.a) Efendimiz Kabrinin başına geldi ve dua etti.

Hz. Osman (r.a.) Rukıyye (r.anhâ) ile çileli, sıkıntılı fakat mes'ud bir hayat yaşadı. Şimdi ise iman ve neşe dolu, sabır ve metanetle çilelere tahammül eden bir hayat arkadaşını kaybetmişdi. Üstelik, hem de Rasûlullah (s.a.) ile olan hısımlık ve yakınlık bağları maddeten kesilmişti. Bunun için çok üzülüyordu. Yakınları ona bir hayli kız ismi vererek evlenmesini teklif etmişlerdi. O ise; "Hz. Rukıyye'nin yerini kimse dolduramaz" diyerek hepsini geri çevirdi. Hz. Ömer (r.a.) kızı Hafsa'yı teklif etti. Ona da müsbet cevap vermedi. Hatta buna üzülen Hz. Ömer doğru Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimizin huzuruna geldi ve: "Ya Rasûlallah! Hafsa ile evlenmeleri için Ebû Bekir ve Osman'a teklifte bulundum. Hiçbir cevap alamadım." diye canının sıkıldığını söyledi. İki Cihan Güneşi Efendimiz, Hz. Ömer'in bu celâl ve öfkesini şu sözleriyle teskin etmeğe çalıştı: "Hafsa, Osman'dan daha hayırlısı ile, Osman da Hafsa'dan daha hayırlısı ile evlenecek" diyerek hatırını hoş etmeğe gayret etti. Böyle bir müjde ile onun gönlünü aldı.


Hz. Osman (r.a.) yine bir gün üzüntülü ve ağlamaklı bir halde Resûl-i Ekrem (s.a.) efendimizin huzuruna vardı. Elem ve kederini yüzünden okuyan Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimiz onun hal ve hatırını sordu ve: "Ey Osman! neden bu kadar üzüntülüsün?" buyurdu. O da; "Yâ Rasûlallah! Ben üzülmeyeyim de kim üzülsün? Kızınızın vefatıyla yalnız kaldım. Daha da mühimmi sizinle olan hısımlık bağım koptu." dedi. Bunun üzerina Rasûlullah (s.a.): "Ey Osman! İşte Cebrâil! Allah'ın Ümmü Gülsüm'ü de sana nikâhlamamı emrettiğini bildiriyor." buyurdu. Bu müjdeye Hz. Osman (r.a.) çok sevindi.

Anneler sultanı Hz. Hatice (r.anhâ)'nın yokluğunu hissettirmemek için bütün kadınlar seferber olup Ümmü Gülsüm'e yardımcı oldu. Kısa zamanda hazırlıklar tamamlandı. Nihayet hicretin üçüncü yılı Rebiülevvel ayında düğünleri yapıldı. Hz. Osman (r.a.) böylece ikinci defa Resûl-i Ekrem(s.a.) efendimize damat olma şerefini elde etti. Bundan böyle "Zinnûreyn = iki nur sahibi" ünvanıyla çağrıldı.

Ümmü Gülsüm (r.anhâ) altı sene Hz. Osman (r.a.) ile birlikte huzur ve neşe dolu, mesûd bir hayat yaşadı. Hudeybiye muâhedesinde beyat-ı rıdvan'da bulundu. Kaza umresine katıldı. Mekke Fethine iştirak etti.

Sevgili Peygamberimizin nâzenin üçüncü gülü Ümmü Gülsüm (r.anhâ) hicretin dokuzuncu yılında hastalandı. Babası ve kocası Tebük seferine çıkmışlardı. Gün geçtikçe hastalığı ağırlaştı. Kardeşi Fâtıma ve bütün hanım sahâbîler çok üzülüyordu. Çünkü yanında babası da yoktu kocası da... 27 yaşına yeni girmişti. Çocuğu da olmamıştı. Fahr-i Kâinat (s.a.) Efendimizin genç bir yavrusu daha hayata gözlerini yummak üzereydi. Ümmü Gülsüm (r.anhâ) son nefesini alıp verirken İslâm ordusunun Medine'ye girdiği haberi geldi. Babası ve kocasının sağ sâlim döndüklerini duyunca biraz kendine gelir gibi oldu. Fakat çok geçmeden ruhunu teslim ederek ebedî yurduna uçtu.

İki Cihan Güneşi efendimiz kızının yanına girdiğinde Ümmü Gülsüm'ün bedeni daha yeni soğuyordu. Efendimiz sevgili damadı Hz. Osman'ın koluna girip dışarı çıkardı. Hz. Safiyye, Esma ve Ümmü Atıyye içeri girdi. Efendimiz bu kadınlara: "Kızım Ümmü Gülsüm'ü üç, beş veya daha fazla yıkayınız." buyurdu. Gasil ve kefenleme işi bitince erkekler içeri girip cenâzeyi dışarı çıkardılar. Cenâze namazını Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimiz kıldırdı. Duâ ve gözyaşları arasında Baki' kabristanlığına ablaları Rukıye ve Zeyneb'in yanına defnedildi.

Ümmü Gülsüm (r.anhâ)'nın vefatı Hz. Osman (r.a.)'ı çok mahzun etmişti. İki Cihan Güneşi Efendimiz onu teselli için: "On tane kızım olsaydı biri öldükçe onları birer birer Osman'a nikahlardım." buyurdu. Ona sevgi dolu iltifatta bulundu.

Cenâb-ı Hak'tan onlardaki edeb, hürmet ve muhabbeti bizlere de lutfetmesini ve şefaatlerine nâil eylemesini niyaz ederim. Amin.

highranger
23-01-07, 04:00
Hazret-i Zeynep (r.a)

Rasulullah'ın İlk Kızı

Hazret-i Zeyneb radıyallahu anhâ Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin ilk kızı ve ikinci çocuğu... Kızlarının en büyüğü... Çocuk yaşta İslâm'la şereflenen ilk genç kız... İslâm'ın ve imanın kaynağı, sevgi pınarı babacığından aslâ ayrılmayan çilekeş bir iman eri... Annesinden aldığı üstün bir terbiye ile evi çekip çeviren, kocasına hizmette kusur etmeyen, becerikli, nezâketli ve işini bilen asil bir hanımefendi...




O, Mekke'de dünyaya geldi. Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz henüz otuz yaşlarında idi. Hazreti Hatice (r.anha) annemizle evliliği üzerinden beş sene geçmişti. İlk çocukları Kasım'dan sonra ikinci çocukları dünyayı şereflendirecekti. Doğacak çocuğun ebesi Selma Hatun'du. Efendimizin evinde büyük bir heyecan vardı. Acaba erkek mi kız mı olacaktı? Aile efradı merakla beklemekteydi. Çok geçmeden bir kız çocuğu dünyaya geldi.
Hz. Hatice annemizin evinde bulunan kadınları bir hüzün aldı. Bu haberi nasıl duyuracaklardı? Çünkü Cahiliye devri olarak bilinen o dönemde Araplar kız çocuklarına hiç değer vermezlerdi. Onlardan birine; "Kız çocuğun oldu" haberi verilince içleri kederle dolar, yüzleri değişirdi. İşte Zeyneb böyle bir karanlık devirde dünyaya geldi. Fakat onun doğumunda mâtem olmadı. Kâinâtın Efendisine bu haber ulaşınca aksine memnûn ve mesrûr oldu. Doğum müjdesi getirene teşekkür etti. Herkesin beklediği gibi ke-derli bir tavır sergilemedi.

O, fıtraten pırıl pırıl bir ahlâka sahipti. Cahiliye devrinin çirkinliklerini hiç benimsememiş, vahşîce yapılan hareketleri hiç tasvip etmemişti. İçkiden kumardan, kızları diri diri gömmekten nefret ederdi. Toplumdan bu kötülüklerin kaldırılması için nasıl ve ne tarz bir mücâdele verilmesi gerektiğini düşünürdü. Bu sebebten kızı Zeyneb doğunca hiç üzülmedi. Rabbine hamdetti. Hatta "Ben kız babasıyım" diyerek iftihar etti. Sevinçle, güleryüzle evine gitti. Yeni doğan kızını kucağına aldı ve Zeyneb adını koydu.

Zeyneb gün geçtikçe büyüyordu. Evin içine neşe saçıyordu. Kâinât'ın Efendisi onun şahsında babalık sevgi ve şefkatinin örneklerini veriyordu. Zira oğlu Kasım vefat etmişti. Yıllar sür'atle geçmekte Zeyneb büyümekte ve on yaşlarına girmek üzereydi. Evde diğer kardeşlerine ablalık yapıyor, onların hizmetini görüyor ve anneciğinin yükünü paylaşıyordu. Hizmetiyle gelin olacak olgunluğa ulaştığını gösteriyordu. Teyzesi Hale'nin Ebü'l-As adında kendisiyle yaşıt bir oğlu vardı. Evlerine sık gelip giderdi. Zeyneb'teki nezâkete, güleryüze, işindeki becerikliliğe ve olgun davranışlarına hayran kalırdı. Hz. Hatice annemiz de yeğenini çok severdi. Onun Zeyneb'e karşı ilgi ve sevgisi gözünden kaçmazdı. Evlilikte mutlu olabilmek de bu sevgiye bağlıydı.

Ebü'l-As İbni Rebî herkesin güvenini kazanmış, kimsenin hakkını üzerine geçirmeyen, dürüst bir tüccardı. Şam ve Yemen taraflarına ticarete giderdi. Her dönüşünde teyzesine ve çocuklarına hediyeler getirirdi. Zeyneb de bu ilgiden ve hediyelerden memnun kalırdı. Ebü'l-Âs bu şekilde teyzesinin sevgisini kazanmıştı. Birgün teyzesine evlilik konusunu açtı. Zeyneb'e olan gönül yakınlığını hissettirdi. Hatice annemizde bu talebi Efendimize arz etti.

Resûl-i Ekrem (s.a.) bu isteğin Zeyneb'e duyurulmasını söyledi. Kıza danışmadan bir şey söylemek istemedi. Hatice annemiz bir fırsatını bulup kızına meseleyi açtı ve: "Zeyneb! Teyzeoğlun Ebû'l-Âs evlilik konusunda senin adını andı, ne dersin?" dedi. Zeyneb bu konuda sessiz kaldı. Genç kızın sükûtu ikrardan kabul edildi ve hazırlıklar başladı. Kısa zamanda düğünleri yapıldı. Develer kesildi. Yemekler verildi. Rasûlullah (s.a.) ve ailesi gelin Zeyneb'i yeni evine kadar götürdü. Bir süre orada oturdular. Gelini yeni evine yerleştirip ayrıldılar.

Ebü'l-Âs sıcak bir yuvaya kavuşmuştu. Zeyneb'i çok seviyordu. Mutluydu ve mesûddu. Ticaret için sefere çıktığında Zeyneb baba ocağında kalıyor ve annesine ev işlerinde yardım ediyordu. Kocası yine bir sefere gitmişti. Annesinin yanında kalırken babacığında büyük değişiklikler meydana gelmiş ve sevgili babasının Hira mağarasındaki ilk vahyi alıp eve dönüşüne şahid olmuştu. Hatta hayretle annesine: "Ne oldu anne? Babamın durumunda bir değişiklik var." demişti. Hz. Hatice annemiz de; babasına yeni bir vazife verildiğini, melek Cebrâil'in gelip, Allah'tan emirler getirdiğini anlattı. Son din ve son peygamber olarak babasına iman ettiğini bildirdi. Zeyneb de; sizin inandığınıza ben de inanırım anneciğim dedi ve birlikte kelime-i şehadet getirerek ilk müslümanlardan oldu.

Ebü-l-As seferden dönüp Mekke'ye girince; yeni dinin geldiğini ve yeni peygamberin Hz. Muhammed (s.a.) olduğunu duydu. Evine vardığında hanımı Zeyneb'e ilk olarak: "Baban Peygamber olmuş öyle mi?" diye sordu. O da: "Evet!.. teyze oğlu, duyduğun doğru. Ben de müslüman oldum." dedi ve devam etti: "Vallahi sen de biliyorsun ki, babam güvenilir ve dürüst bir kimsedir. Boş yere konuşmaz. Onun doğruluğunu Mekke'de tasdik etmeyen var mı? Ebûbekir, Ali, Zeyd de müslüman oldular. Ayrıca senin akrabalarından Osman ve Zübeyr de müslüman oldu. Ey benim sevgili efendim, ben inandım, sen de inanır mısın?" dedi.

Ebü'l-As garib bir tavırla sevgili eşine baktı ve: "Vallahi baban bana göre kötü bir kimse değil. "Muhammedü'l-Emin"dir. O şaka bile olsa yalan-yanlış şeyler konuşmaz. Ancak ben, karısını hoşnut etmek için atalarının dinini terketti dedirtmek istemiyorum", diye cevap verdi. Hanımının inancına da müdahale etmedi.

Zeyneb (r.anhâ) bir taraftan yeni gelen vahyi öğreniyor, ezberliyor bir taraftan da kocasının imana gelmesi için sürekli duâ ediyordu. Fırsat buldukça yeni gelen dinden bahsediyor ve onun gönlünü kazanmağa çalışıyordu. Bu duygu ve düşünceler içerisinde ona sevgi ve hürmetlehizmet ediyordu. Müslümanlar birer birer çoğalmaya başlayınca müşriklerde babasına ve bütün müslümanlara işkence etmeye karar verdiler. Bunu duyan Zeyneb çok üzülüyordu. Fakat gün geçtikçe inananlar çoğalıyordu. Mekke müşrikleri de şiddet kullanmağa başlamışlardı. Allah Teâlâ müslümanları o zâlimlerin elinden kurtarmak için hicrette izin verdi. Sevgili babası, annesi, kardeşleri birlikte hicret ettiler. Zeyneb (r.anhâ) ise Mekke'de yalnız kaldı. Kocası Medine'ye gitmesine izin vermedi.

Zeyneb (r.anhâ)'ya bu ayrılık çok dokundu. Müşrik birisiyle evli olmasına çok üzülüyordu. Fakat sabırdan başka çaresi de yoktu. Zira hayat bir imtihandı. Bu sıkıntılardan ancak sabırla kurtulacağına inanıyordu. Allah her şeye kâdirdi. Her şeyi görüyor ve biliyordu. O'na tevekkül etti. O'na duâ ve niyazda bulundu. Sabretti, sebat etti ve neticeye erdi.

Hicretten bir sene sonra idi. Mekkeli müşrikler Medine'de toplanan müslümanlara savaş ilân etti. Kuvvetli bir ordu ile Bedir'e geldi. Müslümanlar sayı ve techizat bakımından çok az ve zayıftı. Ama Allah Teâlâ'nın yardımının kendileriyle olduğuna inanıyorlardı. Bu imanla meydana atıldılar. Büyük kahramanlıklar sergilediler. Allah Teâlâ görünmeyen ordularıyla müslümanlara yardım etti ve zaferi elde ettiler. Müşriklerin kimisi kaçtı, kimisi esir alındı. Rasûlullah (s.a.) Efendimizin damadı Ebû'l-As da esirler arasında idi.


İki Cihan Güneşi Efendimiz Savaştan sonra ashabını toplayıp esirler hakkında istişarede bulundu. Sonra vahiy geldi ve Esirler fidye karşılığı serbest bırakılacaktı. Ebû'l-As Mekke'de hanımı Zeyneb'e haber gönderdi. O da bir miktar para ile annesinin hediye ettiği gerdanlığı, kolyeyi gönderdi. Bunlar Ebû'l-As'ın fidyesi olarak Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz'in eline verildiğinde çok duygulandı. Mahzun oldu. Ashâbına: "Eğer uygun görürseniz bunu geri verelim. Bu Hatice'nin hatırasıdır." buyurdu.

Ebû'l-As'a gerdanlık ve para geri verildi. Yalnız Mekke'ye vardığında Zeyneb'i Medine'ye göndermek üzere söz alındı. Zira yeni gelen bir vahiyle: "Müslüman hanım, müşrik erkeğe haram kılınmıştı." (Mümtehime Sûresi: 10) O da söz verdi ve sözünde durdu. Mekke'ye varınca çok sevdiği Zeyneb'ini Medine'ye uğurladı.

Zeyneb (r.anhâ) eşyalarını toparlayıp hazırlığını tamamlayınca anneciğinin kabrini ziyaret etti. Kızı Ümame ile birlikte kabrin başına vardı. Gözyaşları içinde, hıçkırıklara boğularak Kur'an okuyup dualar ederek can anneciğine veda etti. Sonra eve döndü. Müslüman olmuş komşu hanımlarıyla da helallaştı. Gündüz gözüyle teyzeoğlu Kinâne onu Mekke dışına çıkarıp Medine'den gelen Peygamber (s.a.) Efendimizin evlâdlığı Zeyd (r.a.)'a teslim edecekti: Eşyaları deveye yüklendi. Önce Zeyneb bindi deveye, sonra da kızı Ümame'yi aldı yanına. Kinane devenin yularını tuttu ve hareket ettiler. Zeyneb tekrar kocasına baktı. O da ona bakıyordu. Her ikisi de ağlıyordu. Gözyaşları iplik iplik akıyordu.

Zeyneb, Medine'ye babası ve kızkardeşlerinin yanına gidiyordu. Hamile olduğu halde kocasının yanında kalmamıştı. Biri karnında biri de kucağında olduğu halde Medine'ye gidiyordu. Kocası da onun bu haline çok üzülmüştü. Hatta ayrılığına dayanamadığı için kardeşi Kinane ile göndermiş ve: "Babana söz vermiş olmasaydım göndermezdim Zeyneb'im" diye oturup ağlamıştır.

Kimse bir şey demez zannıyla güpegündüz çıkmışlardı, yola. Fakat azılı müşrikler haberi duyunca peşlerine düşmüş ve onlara Zîtuva mevkiinde yetişmişlerdi. Habber ibni Esved adındaki azgın müşrik bütün kiniyle, öfkesiyle ve var gücüyle deveye saldırdı. Deveyi ürküttüler. Havdecin bağlarını kesip yere düşürdüler. Zeyneb (r.anhâ) ve kızı da yere yıkıldılar.Kinane saldırganlarla çarpışmaya başladı. Zeyneb'i yara bere içerisinde görünce yüreği dayanamadı ve saldırganlara: "Yaklaşmayın! Kalbinize oku saplarım." diye tehdit ederek onları korumağa çalıştı..

Kinane keskin nişancı ve usta ok atıcısıydı. Onlara: "Yaklaşmayın, hiç acımam, kalbinize oku saplarım" dedi. Onlar da: "Seninle bir alışverişimiz yok Kinâne. Sadece Zeyneb'i götüremezsin." dediler. Ebû Süfyan araya girdi ve onu ikna etmeye çalıştı. Ona şunları söyledi:

"Kinane!.. halkın gözü önünde güpegündüz yola çıkmanız doğru bir hareket değil. Sen Muhammed'in başımıza getirdiklerini biliyorsun. Onun kızını böyle açıktan alıp götürmen bizim aczimize delil olacaktır. Bu işi sen geceleyin hallet. Şimdi Mekke'ye götür. Halkın itirazı kesildikten sonra gizlice al ve götür" dedi.

Kinâne tamam dedi ve yara-bere içerisinde kalan Zeyneb (r.anhâ)'yı Mekke'ye götürdü. Atike halanın titiz bir şekilde bakımıyla birkaç gün içerisinde kendine gelen Zeyneb (r.anhâ)'yı tekrar geceleyin gizlice Mekke'den çıkarttılar. Kendilerini bekleyen Zeyd (r.a.) ve arkadaşlarına teslim ettiler.

Zeyneb (r.anhâ)hevdecin içinde giderken, bir yandan başına gelenleri düşünüyor bir yandan da kocasının hidayeti için sürekli duâ ediyordu. Ebû'l-Âs ile 16 yıl beraber yaşamışlardı. Ondan en küçük sert, kaba bir hareket görmemişti. Kendisine bir defa olsun bağırıp çağırmamıştı. Birbirlerini çok iyi anlamışlardı. Aralarında sevgi, şefkat ve merhamet hâkimdi. Elbette onun hidayeti için duâ edecekti.

Bu küçük kafile zor ve yorucu bir yolculuktan sonra Medine'ye ulaştı. Hz. Zeyneb babasına ve kardeşlerine kavuşmanın sevinciyle bütün ağrı ve sızılarını unutuverdi. İki Cihan Güneşi Efendimiz de dâmadının bu davranışını takdirle karşıladı ve: "Bana doğruyu söyledi. Söz verdi ve sözünü yerine getirdi." buyurarak onu taltif etti.

Hz. Zeyneb Medine'de huzur ve seâdete kavuştu. Kocası Ebû'l-Âs ise sıkıntı içerisindeydi. Kendisini ticârî seyahatlere vermişti. Hicretin 6. yılında ticaret kervanıyla Şam'dan dönerken Medine civarında Îs Mevkiinde baskına uğradı. Kervanın etrafı sarıldı. Kervancıbaşı Ebû'l-Âs olduğu görülünce seriyye komutanı tarafından kimsenin öldürülmemesi istendi. Canlarını emniyette gören kervandakiler de karşılık vermeden, çarpışmadan teslim oldu. Kervan Medine'ye götürüldü. Şehre girince Ebû'l-Âs bir yolunu buldu ortadan kaybolup kaçtı ve Zeyneb'in kapısına vardı. Ondan eman diledi. Sabah namazı vakti idi. Zeyneb (r.anhâ) hemen mescide koştu ve yüksek sesle kendini tanıtıp Ebû'l-Âs'ın kendi emanında olduğunu duyurdu. Sevgili Peygamberimiz de: "Zeyneb'in eman verdiğine biz de eman verdik." buyurdu.

Hz. Zeyneb, babacığı Fahr-i Kâinat (s.a.) efendimize geldi. "Ne yapmalıyım?" diye sordu. Efendimiz de: "Kızım, ona ikramda bulun. Fakat uzak dur. Çünkü birbirinize helâl değilsiniz." buyurdu. Zeyneb hızla evine vardı. Ebû'l-Âs kapının önünde hâlâ ayaktaydı. İçeri buyur edip yemek hazırladı ve kızı ile birlikte yemek üzere önlerine koydu.

İki Cihan Güneşi Efendimiz alınan ganimet ve esirler konusunda ashabıyla istişare yaptı ve onlara: "Uygun görürseniz, Ebû'l-Âs'ın bütün mallarını ve arkadaşlarını geri veriniz!" buyurdu. Zira Ebû'l-Âs'ın gönlü artık İslâm'a açılmıştı. Onun mahcub bir vaziyette huzura gelişi ve gözlerindeki ifade bunu hissettirmişti. Bütün malları ve adamları geri verildi. Bu hadise Ebû'l-Âs'a çok tesir etti. Oracıkta müslüman olmağa karar verdi. Fakat ilân edemedi. Emanetleri sahiblerine verip öyle ilân etmeliydi. Derhal Mekke'ye doğru yola koyuldu.Gönlü Medine'de kaldı.


Kervanı karşılamaya gelenleri toplayan Ebû'l-Âs bütün malları sahiplerine dağıttı. Sonra: "Bende herhangi bir alacağı olan kaldı mı?" diye üç defa sordu. Her seferinde: "Hayır, yoktur." cevabını aldı. Daha sonra: "-Beni nasıl bilirsiniz?" diye sordu. Onlar da: "-Doğru, dürüst ve güvenilir biliriz." diye cevap verdiler. Tekrar: "-Benden yalan bir söz işittiniz mi?" dedi. Onlar da: "-Hayır, işitmedik." dediler. Bunun üzerine: "Vallahi yanınıza gelmeden önce müslüman olmaya karar vermiştim. Ancak "Mallarımıza konmak için din değiştirdi!" demeyesiniz diye ilân edemedim. Ben şehâdet ederim ki; Allah'tan başka ilâh yoktur. Hz. Muhammed (s.a) de O'nun kulu ve Rasûlûdür." diyerek kelime-i şehadet getirdi.

Müşriklerin şaşkın bakışları arasında evine gidip eşyalarını aldı ve Medine'ye doğru yola çıktı. Gece gündüz dinlenmeden devesini sürdü. Sevgililere kavuşmak üzere yol aldı. Nihayet Medine'ye ulaşınca doğru Mescid-i Nebi'ye gitti. Rasûlullah sallallahu aleyhi vesellem efendimizin huzuruna vardı ve kelime-i şehadet getirdi. Oradan Efendimizin izniyle Sevgili Zeyneb'ine ve kızı Ümâme'ye kavuştu. Efendimiz nikahlarını tazeledi. Böylece üzüntüler, sıkıntılar tekrar sevince ve mutluluğa dönüştü.

Hz. Zeyneb (r.anhâ) muradına ermişti. Kocası hidayete gelmişti. Fakat bu sevinç çok kısa sürmüştü. Aradan bir sene geçmeşti. Zeyneb (r.anhâ) hastalanıp yatağa düştü. Hicret esnasında bir hayli yıpranmıştı. Bu hastalıktan kurtulamadı. 8 h. senede 30 yaşlarında iken Hakk'ın rahmetine kavuştu.

Sevgili annelerimizden Hz. Sevde ile Ümmü Seleme ve diğer hanım sahabîlerden Hz. Ümmü Eyman ile Ümmü Atıyye (r.anhûmâ) Hz. Zeyneb'in evine gittiler. Resûl-i Ekrem (s.a.) Efendimiz onlara: "Onu yıkamaya sağ tarafından ve abdest âzalarından başlayınız. Tek sayıda üç-beş-yedi kere, hatta gerekli görürseniz bundan fazla yıkayınız. ?Sonunda suya kâfur, yahut kâfurdan biraz koku koyunuz. Yıkama işini bitirince bana bildiriniz." buyurdu.

Yıkama işi tamam olunca Efendimiz gömleğini gönderdi ve: "Bunu ona iç gömlegi yapınız." buyurdu. Sonra cenaze namazını kıldırdı. Kabrin başına geldi ve kazılan kabre hüzünle baktı. Düşünceli ve üzgün bir vaziyette kabre indi. Biraz bekledi ve duâ etti. Sonra sevinç içerisinde dışarı çıktı. Oradakilere şu müjdeyi verdi:

"Zeyneb'in zayıflığını düşünüp Allah Teâlâ'dan onun kabrini genişletip sıkıntısını gidermesini diledim. Allah duamı kabul buyurdu ve kabrini genişletip, sıkıntısını giderdi." buyurdu.

Hz. Zeyneb (r.anhâ) dini, imanı uğruna çok çileler çekti. Sabırla, sebatla bu sıkıntılara direndi. Müşrik kocasına karşı nezâket, edeb sevgi ve saygıyla hizmet etti. Onun gönlünü bu şekilde fethetti. İslâm'a kavuşmasına vesile oldu.

Sevgi en büyük bağdı. İnsanları birbirine yaklaştıran, birbirine hizmet ettiren en kuvvetli nesne manevî bir güç... Huzura kavuturan, mutluluğa erdiren bir tılsım...

İki Cihan Güneşi Efendimiz torunu Ümâme'yi çok severdi. Bir keresinde namaz kılıyordu. Ümâme'de omuzlarında idi. Rûkû'ya vardığında onu yere koyuyor. Secdeden kalkarken yine omuzlarına alıyordu. Birgün bir gerdanlık hediye olarak gelmişti. Onu aile halkı içinden bana en sevgili olana vereceğim dedi. Sonra Ümâme'yi çağırıp boynuna taktı.

Cenâb-ı Hak bizlere o sevgili aile halkının birer ferdi olabilmeyi ve şefaatlerine erebilmeyi nasîb eylesin. Amin.

C4L1
23-01-07, 04:13
saol kanka paylaşım için

perfekt_löwe
05-02-07, 03:11
eline yüregine saglik :bravo: