PDA

View Full Version : Psikolojik Makaleler



M@D_VIPer
28-07-06, 15:45
Çocuğun duygularını kontrol etmesi öğretilmeli

Çocuk gelişiminde önemli olan hususlardan biri çocuğun duygu ve davranışları için bir kontrol sistemi oluşturmaktır. Yeni doğmuş bir bebek, ağlamak istediği zaman ağlar, haykırmak isteyince haykırır. İlk yıllarda da bu büyük ölçüde devam eder. Örneğin, ayağına takılan oyuncağa çocuğun tepkisi genellikle onu tekmelemek şeklindedir. Arkadaşlarıyla anlaşamadığında ilk tepkisi, yumruk atmak olur. Ancak 3 ile 6 yaş arasındaki dönemde çocuk duygu ve davranışlarını belli bir oranda kontrol altına almaya başlar. Öncelikle, çocuğunuzun kontrol sisteminin kısa sürede geliştirilemeyeceğini kabul etmeniz gerekiyor. Babalar bu konuda annelerden daha sabırsızdırlar. Çünkü anne günün büyük bölümünü, çocukla geçirdiği için “deneme-yanılma” yöntemiyle de olsa babadan daha çok şey öğrenir ve çocuktan neler beklenip neler beklenemeyeceğini sezer. Babalar ise, günün büyük bölümünü büyükler dünyasında geçirdikleri için o kadar anlayışlı olamazlar.
Duygular da çocukla birlikte gelişir

Duyguların gelişimi, gelişimin diğer yönleri ile yakından ilişkilidir. Çocuklar, gelişimin bir basamağından diğerine geçtikçe, dış uyarımlara tepkilerini farklılaştırmaktadırlar. Başlangıçta sadece sesi algılayan bebek, tecrübesi arttıkça sesteki öfkeyi ve sevgiyi ayırt edebilmektedir. Oynadığı bir kutunun açılıp açılmamasını başlangıçta fark etmezken, giderek onu açamayınca öfkelenmekte, açınca sevinmektedir. Zihin gelişmesi sürecinde öfke, çocuğun zekasını geliştirici bir rol oynamaktadır. Elinden bir oyuncağı alınan çocuk başlangıçta bağırıp çağırdığı hâlde, bunun bir oyun olduğunu anlamaya başlayınca gülebilmektedir. Gelişme devam ettikçe çocuklar duygularını açığa vurmayı da sınırlamayı da öğrenmektedirler.

İlk aşama öfke kontrolü

Çocuk öfkesini içine atmamayı, onu dışa vurmayı öğrenmelidir. Öfkesini hem belli etmek, hem aşırı davranıştan kaçınmak gerçekten zordur. Ahlâk, insanın duygularının bir düzene konulması ile oluşmaktadır. Öfkesini, sevgisini, açlığını, hırsını; doğruya, iyiye, güzele, kutsala yönlendirebilen insan, güzel ahlâk sahibi insandır. Okulöncesi çağdaki çocuğumuza, “Sen, ‘hayır’ demenin ne demek olduğunu bilmiyor musun?” diye çıkıştığınız olur. Çocuğunuz ‘hayır’ sözünü anlar, ancak, bu ‘hayır’ sözünün kapsadığı yasaklamaları, yönlendirmeleri hemen davranışlarına geçiremez. Bu gibi durumlarda çoğunuzun konuşmayı öğrenirken geçirdiği günleri hatırlayın. Çocuk konuşmaya başlar başlamaz, sekiz, on kelimelik cümleler kuramaz.

Doğrular ve yanlışlar

Duygu ve davranışları, kontrol etmeyi öğretirken anne-babaların düştüğü başlıca iki yanlış vardır. Bazı anne-babalar, bu tür kontrole hiç yönelmezler. Bunların çocukları altı yaşına geldiğinde, iki yaşındaki çocuktan farklı değildir. İçinden gelenlere hiç gem vurmaz, arkadaşını tekmeler, oyuncağını kırar, çevresiyle uyumsuzluk içindedir. İkinci tip anne-baba ve özellikle baba, bunun tam tersini yapar. Yani çocuğu çok kısa sürede kontrole sokmak için aşırı baskı yapar. Anne-babaların bu yanlışa düşmemeleri için çocukların gelişimlerini, onlardan hangi çağlarda ne beklenilmesi gerektiğini bilmeleri şarttır. Bir çocuğun duygu ve davranışlarını, onun becerebileceğinden daha kısa sürede kontrol altına almak için baskı yapmak sorun yaratabilir. Çocuğun yemek yememesi, aşırı yavaş ve tembel olması, karabasanlar görmesi, tırnak yemesi, hayvanlardan ve karanlıktan korkması bu tür baskılar karşısındaki tepkiler olabilir. Bu kontrol sistemine başlamak için, üçüncü yaş uygundur. Çünkü bu yaş, çocuğun denge içinde olduğu, sorunlarla bunalmadığı bir dönemdir. Konuşmaya başlamış olması da kontrolü geliştirmeye yardımcı olacaktır. Aykırı davranışların kontrol edilmesi için giderek artan bir şekilde üzerinde durun. Kardeşine öfkelendiği zaman, “Senden nefret ediyorum.” demesine göz yumarsanız, çocuğun kardeşine vurmasını engellemiş olursunuz. Duygularını sözle açığa vurduğu zaman, bunu davranışlara yükleme gereği duymayacaktır. Ona, “Kardeşine çok kızdın, anlıyorum; ama ona vurmasan doğru olur.” diyerek onu anlayışla karşıladığınızı belirtirseniz bu yolda epey aşama kaydetmiş olursunuz.

Çocuğa “şamar oğlanı” oyuncağı dikin!

Çocuğun aykırı duygu ve davranışlarını ortadan kaldırmanın veya kontrol altına almanın olumlu çözümlerinden biri de el altında bir “kukla şamar oğlanı” bulundurmaktır. Bu, evdeki kumaş parçalarından dikilebilecek bir bebek olabilir. Evdeki herkesin yerini tutabilecek olan bu bebek, çocuğun tepkilerinin hedefi olacak, böylelikle istenmeyen davranış ve duyguların önü alınmış olacaktır.

Dayak atmak çözüm değil

Aşırı yaramaz, saldırgan olan çocuklar için en iyi çözüm yolunun dayak olduğunu düşünen anne-babalar vardır. Bu, ateşi söndürmek için üzerine benzin dökmeye benzer. Çocuğunuz bir başka çocukla dövüşüyorsa, onu engellemek için dayağa yöneleceğinize, çocuğunuzun ellerini tutun, “Arkadaşına kızdın ama bunu ona konuşarak anlatabilirsin. Onu dövmeye kalkışman doğru olmaz.” deyin. Böylece, çocuğun gerçek duygularını anlayışla karşılamış olacağınız için onun kişiliğini olumsuz yöne itmeden saldırganlığını önlemiş olursunuz.

Rol değiştirme oyunu oynayın

Çocuğunuza “Bugün seninle yeni bir oyun oynayalım. Sen baba ol, ben çocuk! Şimdi sen ne dersen ben onu yapacağım. On beş dakika (bu süreyi sabrınıza göre ayarlayın) bu oyunu oynayalım.” deyin. Çocuğun sizden istediklerini ve size olan davranışlarını (yani sizin taklidinizi) gördüğünüz zaman, ondan bazen ne olmaz isteklerde bulunduğunuzu anlayacaksınız. Anne-babalar, genellikle çocuklarına ne kadar çok kural koyduğunu fark edemez. Çocukların da arada bir istedikleri gibi sözlerini dinletmek ve olumsuz duygulardan kurtulmak ihtiyacında olduklarını anlayamaz. “Rol değiştirme oyunu” çocuğa belirli bir süre de olsa, söz geçirmek ve olumsuz duyguları boşaltmak için fırsat verecektir. Başlangıçta çocuğunuz rahat davranmaktan korkabilir. Size “söz geçirmesinin” korkulu sonuçlar doğurmayacağına inanabilmesi için bir süre sabredip oyunu tekrarlamanız gerekecektir.
PROF. DR. MEHMET ZEKİ AYDIN

M@D_VIPer
28-07-06, 15:47
Şiir ve Masal Çocukların Zihin Dünyasını Geliştiriyor
Torunlarına masal anlatan, tekerleme söyleyen nineler çocuklarını, sevgi dolu ninnilerle uyutan anneler bir bir göçüyor dünyamızdan. Onların yerini müzik klipleri, reklamlar, çizgi filmler alıyor. Çocuklar artık şiir ezberlemiyor, Keloğlan’ı tanımıyor, günlük defteri tutmuyor, kompozisyon derslerinden zayıf alıyorlar. İnternette chat (sohbet) yapma saatleri uzadıkça uzun cümle kurma kabiliyetlerini de kaybediyorlar. Dertlerini konuşarak değil, kesik cümlelerle, el kol hareketleriyle, mimikleriyle ve bazen de kaba kuvvetle anlatmaya çalışıyorlar. Bütün bunlar, dili güzel kullanmayı öğrenemediklerinden kaynaklanıyor. Çünkü, dil demek okumak, yazmak, düşünmek, fikir üretmek, kısaca hayat demek. Çocuklara dili güzel öğretmek için ne kadar erken davranılsa yeridir. Doğduğu andan itibaren düzgün bir dilin konuşulduğunu, kitap okunduğunu duyan çocuğun konuşması ve anlaması da ona göre olacaktır. ‘Çocukların dil eğitiminin nasıl olması gerektiği’ konusunda bilgilerine başvurduğumuz şair ve yazar Mustafa Özçelik, bir eğitimci olarak gözlemlerini ve çözüm önerilerini bizimle paylaştı. Özçelik’in önemsediği en önemli konu çocuklara şiir ezberletilmesi. İmam Şafi’nin, “Çocuklarınıza şiir ve matematik öğretiniz.” dediğini hatırlatan Özçelik, bu sözü şöyle yorumluyor: “Şiir de matematik de soyut alanlar. Birinde sembol olarak harfleri, öbüründe rakamları kullanıyorsunuz. Böylelikle birbirine zıt gibi görünen kavramlar bir yerde birleşiyor. Soyut kavramlarla düşünme noktasında şiirin bir katkısı olacağı kesin. Çocukların düşünme melekeleri buna bağlı olarak gelişiyor. Hayal güçleri gelişiyor, ki çocuğun o yaşlardaki eğitiminde bu oldukça önemli bir meseledir. Şiirin hafıza güçlendirme noktasında şiir ezberlemenin önemli olduğunu düşünüyorum. Bir de anlamasa bile şiirdeki uyumlu sesleri duyması, sevgiye, güzelliğe ilişkin kavramları alması, bilinçaltına yerleştirmesi çocuğun ruhsal ve zihinsel dünyasının zenginleşmesinde iyi bir besin olur, kanaatindeyim.”

Edebiyat ve kültür neşesi evde yaşanmalı

Mustafa Özçelik, çocuğun dil gelişiminde ilk etkili unsurun annesinden duyacağı ninniler olduğunu söylüyor. Annelerin ninni öğrenmek zorunda olduğunu düşünen Özçelik’e göre, bu konu çok ihmal ediliyor. Aslında, sadece küçük yaşlarda değil hayatın tamamında çocuklar ihmal ediliyor. “Görünüşte haklı gerekçelerimiz var; ama hiçbir gerekçe çocukların eğitiminin önüne geçmemeli.” diyen Özçelik, çocuğun kitapla, şiirle, güzel sanatlarla tanışması için önce somut örnekler görmesi gerektiğini vurguluyor. Özçelik şöyle konuşuyor: “Çocukların evde ilahi söyleyen bir anne, türkü söyleyen bir baba, ninni söyleyen bir nine veya anne, elinde kitap olan bireyler görmesi gerekiyor. Ne kadar yoğun bir hayat yaşanırsa yaşansın kütüphane, kitap, şiir olgusu somut olarak önünde durmalı. Uygun vesilelerle de okuma, ezberleme çağına gelindiğinde şiirler ezberletilmeli, ödüller verilmeli. Anne ezbere şiir okuyorsa çocuk bunu normal bir davranış olarak algılar ve yapmakta tereddüt etmez..”

Günümüz şiirleri ezberlenemiyor!

Günümüz modern şiirlerinin ezberlemeye çok elverişli olmadığını belirten Mustafa Özçelik, bu yüzden hece ile yazılmış, kafiyeli, ölçülü, ahenk özelliği daha belirgin olan şiirlerin seçilmesini öneriyor. Özçelik’e göre, Necip Fazıl Kısakürek, Ahmet Muhip Dranas, Ahmet Kutsi Tecer gibi hece döneminde öne çıkan her ismin şiirleri ezberletilebilir. Eskiden lise çağlarında herkesin bir şiir defteri olurdu. Mustafa Özçelik de, ilköğretimden üniversiteye kadar öğretmenlik hayatı boyunca kız çocuklarına anne ve çocuk şiirleri, erkeklere de kahramanlık, memleket şiirleri ile ilgili defter tutturmuş. Çocukları bilinçaltında gelecekteki hayatlarına alıştırmaya yönelik bu çalışma, istisnasız her yıl yapılmış. Hepsi olmasa da içlerinden bir bölümünün bunlardan mutlaka etkileneceğini düşünüyor Özçelik ve insan ruhunun zaten güzelliklere aşina bir kabiliyette yaratıldığını, çabuk özdeşim kurduğunu hatırlatıyor.

Her çocuğun bir masal çağı olmalı
Her çocuğun bir masal çağı olması gerektiğini ifade eden Mustafa Özçelik’e göre, masal dinlemeyen çocuklar eksik büyüyor ve ileride bu boşluk belli oluyor. Günümüz çocuklarının, çizgi filmlerden, bilim kurgu filmlerinden, uzay teknolojilerinden haz duyması masal alanının boş kalmasından kaynaklanıyor olabilir. Boşluğu doldurmak için önce geleneksel masalları anlatarak başlamak lazım. Çünkü onların hafızaya alınması daha kolay. Mesela çocuklara mutlaka Keloğlan, Dede Korkut ve Nasrettin Hoca öğretilmeli. Kendi kültürümüzün güzellikleriyle doldurulmayan çocuklar ileride yabancı kültürlerin masal ve çizgi filmleriyle bir şekilde bu ihtiyaçlarını gideriyorlar.

Ne kadar kelime, o kadar zenginlik

Mustafa Özçelik, okuma çağı öncesinde dilin doğru öğretilmesi için sözlü çalışmalar yapılmasını öneriyor. Büyüklerinden masal, hikâye dinleyen, şiir ezberleyen çocukların kelime hazinesi zenginleşiyor. Ebeveynin bu ürünleri düzgün bir Türkçe ile sunması ve aldıkları kitaplarda bu özelliğe dikkat etmeleri de önemli elbette. Çünkü, şuuraltı bir depo gibi her şeyi alıyor. Kelime zenginliğini farklı ülkelerin paralarına benzeten Özçelik “Cebinizde ne kadar para varsa o kadar alışveriş yaparsınız. Cebinizde Türk parası ile birlikte Alman ve Amerikan parası da olsa birinin geçmediği yerde öbürü geçer ve ihtiyacınızı karşılama şansınız artar. Kelimeler de öyle. Hafızanızda ne kadar farklı kelime varsa, hem anlamayı hem anlatmayı o kadar kolay başarırsınız.” şeklinde konuşuyor.

Anlatamıyorsa, öğrenmiş sayılmaz
Çocuklara öğrendiklerini anlattırmanın önemine dikkat çeken Özçelik, okunan bir masal üzerinde birlikte konuşmanın yararlarını şöyle anlatıyor: “Anne veya babasıyla yaşadığı bu tecrübe çocuğun topluluk önünde konuşmasını kolaylaştırır. Düşünme mekanizmasının doğru çalışması ve onun dünyasını anlamak noktasında ebeveyne ipuçları verir. Bu da çocukların ruh sağlıklarının gelişmesinde anne-babaya kolaylık sağlar. Belli bir yaştan sonra ne kadar uyumlu bir aile de olsa çocukla çatışmalar başlar. Bunların daha pozitif çözülmesi noktasında, çocuğun dünyasını bu anlamda tanırsak daha doğru çözümler bulabiliriz. Bu bakımdan okunan bir masal üzerine bir sohbet oluşturmak iyi olur. Çocuklar mecburiyeti, ödevi sevmiyor. Belki özgürlük kavramını en iyi içselleştiren varlıklar onlar. Baskıyı, dikte etmeyi sevmiyorlar. Sıkıldıklarını hissettiğiniz anda konuyu kapatmalısınız.”

Öğrenciler artık kompozisyon yazamıyor
Test sistemi, düşünmeyi tamamen iptal eden, 4-5 seçenekle doğruyu yanlışı buldurmaya yönelik bir süreç. Öğrenciler şu anda kompozisyon yazamıyor. Soruyu okuyup cevabı seçmeye alışmışlar. Özgün bir şey kurgulamak çok zor onlar için. Öğretim döneminin ilk bir ayında derste sadece kompozisyon yazdırırdım. İlk başta zorlansalar da bir süre sonra kullanmadıkları düşünme yeteneği gelişiyor ve çok güzel şeyler çıkıyordu. Kompozisyon yazamayan nesil, giderek cümle kuramayan nesle dönüşecek. Yakında Tarzanca sadece kelimeleri söyleyecek. Sesler çıkaracak, jestle, mimikle kelimeleri bütünleştirecekler. Toplumun geleceği adına dehşet verici bir şey bu. Ancak, veliler ‘Roman, hikâye okumasındansa test çözmesi daha iyi!’ diye bakıyor olaya.

Çocuk soyut düşünmeye alışmalı

Mustafa Özçelik, çocuklar için yazmanın dünyanın en zor işi olduğunu düşünüyor. Gerekli bilgilerin ve değerlerin tabii gelişim içinde verilmesi gerekiyor. Bir çocuk kitabı yazarken işin içine pedagogları, psikologları katmak lazım. Resim ve çizgilerde profesyonel kişilerin bulunması ve eser yayınlamadan önce çocukların üzerinde test etmek lazım. En önemlisi de dili iyi kullanmak gerekiyor. Modern pedagogların çocuklara soyut kavramlardan bahsedilmesine karşı çıkmalarını da eleştiren Mustafa Özçelik, “Allah inancının anlatılmasına bile karşı çıkıyorlar. Niye bahsetmeyelim? Orada ideolojik bir yaklaşım var, çocuğun faydası düşünülmüyor.” diyor.

Ömer Seyfettin, Kemalettin Tuğcu...
Türkçenin en güzel kullanıldığı dönem milli edebiyatçıların dönemidir. Ömer Seyfettin ve Refik Halit Karay’ın öyküleri dil açısından çok yararlı olur. Lise çağlarında Necip Fazıl, Samiha Ayverdi okutulabilir. Öykülerde de seçme yapmak gerekir. Bir öğretmen olarak Kemalettin Tuğcu’nun da okutulması taraftarıyım. Oradaki çok abartılmış duygusallık çocuklara zarar verir gibi düşünülüyor; ama o kavramları da abartmadan yeterince içselleştirmek mümkün değil. Ancak tabii ki dozunda bırakmak lazım.
ŞEMSİNUR ÖZDEMİR (s.ozdemir@zaman.com.tr)
Zaman/Ailem

M@D_VIPer
28-07-06, 15:48
Şiddetli Çığlık




Şiddet olaylarının artması üzerine, yetkili yetkisiz herkes konu üzerinde yorumlar yapıp kendilerince çözümler önermektedir. Dikkat edilirse, yapılan konuşmalar genellikle tek yönlü, sadece içi boş çerçeve niteliğinde ve yüzeyseldir. Bir sorunu incelerken çok boyutlu bakmayı öğrenmek kaçınılmaz görünmektedir.
Aslına bakılırsa, şiddet hiç birimiz için sürpriz olmaması gereken bir sorundur. Bu kültür ve coğrafyada yaşayan bizler için şiddet, her gün ve her an yaşanabilen ve son derece kanıksanmış bir olgu gibidir. Şiddetten gelen çığlığı çoğu zaman duymayız. Duymadığımız için de anlamak ve yorumlamak derdimiz olmaz. Bir de bize dokunmayan yılanla aramızda sorun olmadığı için şiddet rüzgarlarından etkilenmeyiz çoğu zaman.
Şiddetin bireysel ve toplumsal boyutları olduğu gibi, psikolojik, sosyolojik ve kültürel yönlerden incelenmesi gerektiği ortadadır. Okuldaki şiddetin daha çok ergenlik dönemindeki bireyler arasında olduğu anlaşılmaktadır. Bu anlamda ergenlik döneminin özelliklerini yakından bilmek gerekmektedir. Ergenlik dönemi, çocuklukla yetişkinlik arasındaki geçiş dönemini kapsamakta olup, yaklaşık 11-12 yaşlarında başlamakta ve 20’li yaşlarda tamamlanmaktadır. Her ne kadar belirli yaş diliminden söz edilse bile, ergenlik döneminin aslında karakteristik özellikleri itibariyle ileriki yaşlarda da sürebileceği ifade edilmektedir. Hatta çeşitli uzmanlar toplumumuzu “ergen toplum” olarak isimlendirmektedirler.
Ergenlik döneminde aşırı derecede duygusallık egemendir. Buna paralel olarak sıklıkla, can sıkıntısı, alınganlık, öfke patlamaları, inatçılık, ilgi dağınıklığı görülür. Ayrıca bu dönemde kişi, her şeyi eleştirme ve beğenmeme eğilimindedir; bir yandan da hayatı, çevresinı ve kendini sürekli olarak sorgulamaya başlamıştır. Genel olarak ifade etmek gerekirse, bu dönemde kimlik arayışı yaşanır. Bir ergen için temel soru “Ben kimim?” şeklinde ifade edilir. Bu dönemde arkadaşlık ilişkileri de duygu yoğunlukludur. Fanatik bir arkadaşlık anlayışı vardır. Öyle ki, bir yandan arkadaşı için doğru-yanlış diye düşünmeden pek çok fedakarlık yapabilir; onun borcunu öder, onun için kavgalara karışır, riskli durumlarda onu korur. Diğer yandan da, çok küçük bir anlaşmazlık yüzünden arkadaşlığını bitirebilir. İlişkileri, süreçleri ve duyguları abartma eğilimindedir. Ergenin bir diğer özelliği de, benlik açısından ya çok katı ya da aşırı derecede gevşek olmasıdır. Kimi zaman anlamsız konulara takılıp kalma, inatlaşma ve ısrarcılık yaşarken kimi zaman da hayranlık duyduğu kişilerle özdeşim kurarak dış etkilere aşırı derecede açık olur.
Sosyolojik açıdan bakıldığında da, toplum katmanları arasında yaşanan gerginlikler, medya kuruluşlarındaki uyduruk programlar, mafya dizileri şiddeti körüklemekte ve adeta meşrulaştırmaktadır. Bireyler olarak, istesek de bu kirlenmeden kendimizi kurtarma şansımız bulunmamaktadır.
Sosyolojik faktörlerin şiddet için uygun bir zemin hazırlaması ve tetikleyicilik yapması ile ergenin gelişim dönemine ait psikolojik özellikler bir araya gelince şiddet olaylarının yaşanması çok da şaşırtıcı sayılmamalıdır.
Şiddet olayları ile ilgili olarak belki de en ağır sorumluluk eğitim kurumlarına aittir. Eğitim kurumlarının sorumluluğunu bir başka yazının konusu olarak ele almakta yarar bulunmaktadır. Değerler ve kişilik eğitimini başaramadığı anlaşılan eğitim kurumları, bu etkisizliğini gerçekçi bir şekilde sorgulamak zorundadır.




Yrd. Doç. Dr. Oktay Aydın oktayaydn@hotmail.com (oktayaydn@hotmail.com)

M@D_VIPer
28-07-06, 15:49
Enkoprezis
Dört yaş üzeri çocuklarda dışkının giysilerine ya da uygunsuz herhangi bir yere kaçırılmasıdır. DSM-IV tanı ölçütlerine göre konstipasyonlu ve konstipasyonsuz olarak iki tipi tanımlanmıştır.

Sıklık
Batı kültüründe 4 yaşındaki çocukların %95’inin, 5 yaşında ise %99’unun dışkı kontrolünü kazandığı kabul edilmektedir. Enkoprezis 7 yaşında %1.5, 10-11 yaşlar arasında %0.8 olarak bildirilmektedir.

Nedenleri
Bozukluk değişik şekillerde ortaya çıkmaktadır. Yeterli tuvalet eğitimi verilmemesi ya da bu eğitime yeterli yanıt alınmaması şeklinde olabilir. Bu durumda barsak kontrolü hiç kazanılmamıştır. İkinci şekilde ise ruhsal bir bozukluğa bağlı olarak, fizyolojik barsak kontrolü normal olmasına rağmen uygun yerlere dışkılamayla ilgili kurallara karşı isteksizlik, direnç ve başarısızlık vardır. Fizyolojik olarak dışkıyı tutamamanın sonucu ortaya çıkan son durumda ise barsak içeriğinin birikmesine bağlı olarak kaçırma ve uygunsuz yerlere dışkılama görülebilir. Bu ebeveyn-çocuk arasındaki tuvalet eğitimi çatışmasından ya da ağrılı dışkılama nedeniyle dışkının tutulmasından kaynaklanabilir. Bozukluğa yol açan nedenler:
Fizyolojik etkenler: Sfinkter kontrol bozuklukları, sıvı ya da yarı sıvı durumundaki dışkının kaçırılmasına yol açan kabızlık, psikojenik megakolon, tuvalet eğitiminin verilmemesi veya tamamlanmaması, DEHB nedeniyle tuvalet alışkanlığının gelişmemiş olması ve depresyon sayılabilir.
İlişkisel etkenler: Ebeveynden kaynaklananlar: babanın uzaklığı, annenin ise nevrotik özellikleridir. Özellikle annenin tuvalet eğitimindeki ya aşırı katı tutumu ya da aşırı gevşek ve aldırmaz tutumu örnek verilebilir. Çocuktan kaynaklananlar: nörolojik, bilişsel ve fiziksel gelişme gerilikleri, tuvalet ve tuvalete gitme ile ilgili mantık dışı fantezi ve korkular ile çocuğun genel olarak inatçı tutumu içinde tuvalet eğitiminde de direnmesidir.
Çevresel etkenler: Aile içi bozuk etkileşim, anne-çocuk ilişkilerindeki bozukluklar ve aile dışı diğer çevresel etkenler ayılabilir. Aile dışı çevresel etkenlerden ise çocuğun ya da birincil bakım veren kişinin önemli hastalıkları, çocuğun stres olarak algılayabileceği önemli değişiklikler ile çocuk ve aileyi etkileyen önemli yaşam olayları sayılabilir.
Organik nedenler: Anal ya da rektal dışa atım dinamiklerindeki bozukluklar sayılmaktadır. Bu başlık altında, rektal ya da anal bölge stenozları, düz kas hastalığı, anal fissür, rektal prolapsus, konjenital aganglionik megakolon, gastrointestinal enfeksiyonlar, spina bifida ve endokrin nedenlerdir.

Ayırıcı tanı ve eşlik eden bozukluklar
Yukarıda belirtilen organik nedenlerin tümünün ayırıcı tanıda göz önünde bulundurulması gerekmektedir.
DEHB; karşı gelme bozukluğu ve davranım bozukluğu ile enürezis ve masturbasyon enkoprezise eşik edebilmektedir. Enkoprezise eşlik eden hiperaktivite oranı %23.4 olarak bildirilmektedir. Enkoprezisi olan çocuklarda bozukluğa bağlı sosyal etkinliklerden kaçınma, özgüvende azalma gibi sorunların yanı sıra, bulaştırdıkları çamaşırlarını saklama gibi davranışlarda gelişebilmektedir.

Tedavi
Çocukların %78‘i eğitimsel, davranışsal ve fizyolojik girişimlere yanıt verirler. Ailedeki sorunların ya da gerginliklerin giderilmesi belirtilerde azalmaya neden olmaktadır. Enüreziste olduğu gibi takvim tutması önerilir. Konstipasyonla giden tipinde oral laksatif ve rektal katartikler ile liften zengin diyet önerilebilir. İlaç tedavisi olarak düşük dozda imipramin kullanımının da yararlı olabileceği bildirilmektedir.

M@D_VIPer
28-07-06, 15:49
Enürezis
Enürezis; 5 yaşından büyük çocukların istem dışı idrar kaçırmasıdır. En sık gece işemesi olarak bilinen enüreziste sadece gündüz, veya hem gece hem de gündüz idrar kaçırması görülebilir.

Enürezis diyebilmek için çocuğun en az 3 ay süreyle ve haftada 2’den fazla altını ıslatması gerekir.

5 yaşındaki çocuklarda enürezis %15 oranında görülmekteyken; erişkinlerde bu oran %1’e düşmektedir.

Çocuğun hiç idrar kontrolü kazanmadığı duruma “primer enürezis”, idrar kontrolü kazanmış ve en az 6 ay kuru kalmış çocuğun tekrar idrar kaçırmaya başlamasına “sekonder enürezis” denir.

Enürezisin organik nedenleri arasında idrar yolu enfeksiyonu, diabetes mellitus ve diabetes insipitus sayılabilir. Ancak organik nedenlerden çok, ailesel yatkınlık ve psikolojik nedenler görülmektedir.

Baskıcı tuvalet eğitimi, aşırı temiz ve titiz anne tutumu, çocuğu aşırı koruyucu yetiştirme de enürezise neden olabilmektedir.

Enürezis, çocuğun sosyal hayatını ve ruh sağlığını olumsuz etkileyeceği için tedavi edilmelidir.

Öncelikle organik bir hastalığın varlığı ekarte edilmelidir. Daha sonra ailenin tutumu birlikte değerlendirilmelidir. Çocuğu diğer çocuklarla kıyaslamak, aşırı cezalandırmak veya bebeksi davranışlarını desteklemek ve tutarsız davranmak yapılmaması gereken davranışlardır.

Aile ile çocuk arasında bir çatışma olduğu düşünülürse psikiyatriden yardım almak gerekir.

Bunların dışında, gece yatmadan önceki sıvı alımının kısıtlanması, gece yattıktan 1,5 saat sonra tuvalete kaldırılması gerekir.

Çocukla birlikte takvim tutulmalı, altı kuru kalktığı günlere “güneş”, ıslak kalktığı günlere ise “yağmur” çizilmelidir. Bu takvimler 10 günlük periyotlarla değerlendirilmeli ve çocuk kuru kalktığı günler için ödüllendirilerek teşvik edilmelidir.

Birçok vaka yukarıda saydığımız önlemlerle kontrol altına alınabilmektedir. Ancak bunlardan yarar görmeyen hastaların doktor tavsiyesi ile alarm zilleri ve ilaç tedavisi kullanması gerekebilir.

Uzm. Dr. Pınar Yılmazbaş
Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı

M@D_VIPer
28-07-06, 15:50
Minik Ergenler: Egosantrik Dönem (3-6 yaş arası)
İnsanların hayatlarında belli dönemler vardır ve bu dönemlerin her biri insan içi yeni eğitim sezonunun başlangıcı gibidir. Her dönem birey için biraz daha olgunlaşma kapısıdır. İlk yetişkinlik dönemine kadar olan dönemlerde ailenin mesuliyetleri vardır. Özellikle iki dönem vardır ki, oldukça karmaşık ve çocuk için oldukça önem arz eden dönemlerdir. Egosantrik (benmerkezci) dönem (3-6) ve Ergenlik dönemi… (11- 20) Her iki dönem içinde hâkim duygu, ben duygusudur. Her iki dönemin de birbirine benzeyen çok fazla özelliği vardır. Ergenlik dönemi birçok ebeveynin korkulu rüyasıdır âdeta. Bu nedenle ebeveynler tedbirli olmak isterler ve bu dönemin hususiyetleri konusunda bilgi edinme çabaları vardır. Ve çabalarında da oldukça haklıdırlar, çünkü günümüz koşullarında ergenin zarar görmeden bu dönemi atlatması ve ailesi ile çatışmaların en asgari seviyede olabilmesi için hassas olunması gerekir. Ancak bu dönem kadar önem arz eden bir başka dönem de vardır ki; o da egosantrik dönem olan (3-6) yaş dönemidir. Egosantrik dönem çocuğunun ergene benzeyen hususiyetleri nedeni ile ben bu dönemi ilk ergenlik olarak tanımladım. Egosantrik dönem ve ergenlik dönemi hangi bakımlardan birbirlerine benzerler:
Her iki dönemde de hâkim duygu ben duygusu ve hâkim ifade ben ifadesidir. 3-6 yaş çocuğu henüz “benim evim”, “benim oyuncağım” derken ergen “benim düşüncem”, “benim fikrim” der.
İnatçılık her iki dönemde de görülebilir.
Farklı duyguları yaşama hâli, yani duyguda karmaşa her iki dönemde de görülebilir.
Ergenlik dönemi başlı başına kapsamlı ele alınması gereken bir konu olduğu için konuyu sonraki haftaya havale ediyor, şimdi sadece minik ergenleri konuşalım istiyorum.

İsteklerinin mutlaka yapılmasını ister

3-6 yaş dönemi ne kadar sağlıklı geçirilebilirse yaşamın diğer dönemleri de bu denli sağlıklı olur. İnsan yaşamının temeli niteliğinde olan bu dönemin başlıca özelliklerini şöyle sıralayabiliriz:
1. Çocuğun dünyayı ve bu dünya içinde kendini keşfettiği dönemdir
2. Bu dönemde çocuk tüm dünyanın merkezinde olduğunu ve dolayısıyla isteklerinin mutlaka gerçekleşmesi gerektiğini düşünür.
3. Soyut olanı düşünemez ve bu nedenle kendisine anlatılanların somutlaştırılması gerekir
4. Sahiplenme duygusu oluşmuştur.
5. Paylaşmayı reddedebilir.
6. En iyi öğrenme şekli modelleyerek öğrenmedir
7. Yoğun bir hayal gücü vardır.

Ebeveynler neler yapabilir?

Çocuk tüm hayatı boyunca öğreneceği bilgi ve davranışların büyük bir kısmını 3-6 yaş döneminde öğrenir. Temel niteliğinde olan bu dönem yeterince üzerinde durulmadan ve negatif davranışların kazanıldığı bir süreç hâlinde geçerse ilerleyen yaşam dönemlerinde kişilik binası zarar görme veya çökme tehdidiyle karşı karşıya kalır. Bu dönem ne kadar sağlıklı geçerse ergenlik dönemi de o denli pozitif geçer.

1. Nasıl bir çocuk istiyorsanız öyle ebeveyn olun

Çocuğunuzun sizi modellediğini unutmayın. Çocuğunuza kazandırmak istediğiniz davranışları evvela siz uyguluyor olmalısınız. Ya da çocuğunuzda görmek istemediğiniz davranışlar konusunda öncelikle siz hassas davranmalısınız. Çocuğunuzun bağırmamasını istiyorsanız bağırmamalı, yalan söylemesini istemiyorsanız, kesinlikle yalan söylememelisiniz. Veya kitap okuma alışkanlığının olması için onun yanında kitap okumalı, nezaketi öğrenmesi için ona nezaketli tavırlar sergilemelisiniz.

2. Çocuğun inadını tahrik etmeyin

Kendi “ben”ini keşfeden çocuk istekleri gerçekleşinceye kadar ısrar edebilir. Çocukla inatlaşmak kesinlikle yapılmaması gereken bir davranıştır. İnat anında çocuğun dikkatinin dağıtılması veya kendisine alternatifler sunularak birini seçmesi sağlanmalıdır.

3. Paylaşmayı öğrenmesi için zorlamayın

Bu dönem çocuğu olan ebeveynler çocuklarının bencil olacağı kaygısıyla, onlara paylaşmayı öğretmek isterler. Çocuğa elindekini ısrarla arkadaşı veya kardeşi ile paylaşması istenmemelidir. Çocuk istemeyerek paylaşırsa ve bunun sonucunda mutsuz olursa paylaşmayı sevmesi ve dahası öğrenmesi düşünülemez. Paylaşması için siz çocuğunuzla bir şeylerinizi paylaşın. Mesela ona şeker alıp hadi paylaşalım demek yerine, şekeri kendinize aldığınızı söyleyip siz onunla paylaşın.

4. Enerjisini boşaltmasına yardımcı olun

Bu dönemde çocuğun vücudunda yoğun enerji birikimleri vardır. Çocuk enerjisini rahatlıkla boşaltamaz ve kapalı bir alanda kalıp hareketleri sürekli engellenirse çocuk enerjisini boşaltamaz ve ebeveyne taşkınlık gibi görülen davranışları sergiler. Bu nedenle çocuğunuzu spora yönlendirebilirsiniz. Veya sık sık hareketlenebileceği zeminler oluşturmak, sık sık duş almasını sağlamak yapılabileceklerden bazılarıdır.

3-6 yaş çocuğu yuvaya ya da anaokuluna gönderilmeli mi?

3 yaşını dolduran çocuklar için çocuk yuvaları hem bir eğitim mekânı ve hem de eğlenip enerjilerini deşarj ettikleri sosyal ortamlardır. Özellikle 5-6 yaş çocukları için beş tam gün yuvaya gidiyor olmak çocuk için oldukça faydalıdır. Çocuğun daha küçük dönemlerde de yuva ortamı ile tanıştırılmasının herhangi bir sakıncası olmadığı gibi çocuğun farklı gelişim süreçlerine hizmet ettiği düşünülebileceğinden bu dönemlerde de okula gitmenin faydalı olduğu söylenebilir. Fakat 4 yaş ve altı çocukların bu yoğunlukta okulda bulunmalarına (beş tam gün) ve yoğunlaştırılmış bir eğitime tabi tutulmalarına gerek yoktur. 3 yaş altı çocuklar ise mecbur kalınmadığı takdirde yuva ortamına gönderilmemeli, ebeveyn veya birinci derece bir yakın tarafından ilgilenilmelidir Genel hatları ile çocuk yuvaları çocukların sosyal, devinimsel, zihinsel ve duygusal gelişimlerine katkı sağlar. Şöyle ki:
Çocuk bir gruba dâhil olmayı ve bu grup içinde kendisin ifade etmeyi öğrenecektir.
Akranları ile ve yetişkin gruplarından farklı birimlerle (öğretmen, idareci, personel, servis şoförü vs.) ilişki kurabilmeyi öğrenecek ve böylece iletişim becerileri artacaktır.
Belli bir disipline dâhil olmayı ve kurallara uymayı öğrenecektir.
Paylaşma, işbirliği, yardımlaşma gibi sosyal yetiler yine okul öncesi eğitim kurumlarında kazanılmış olur.
Dil gelişimi hızlanır. Çocuğun telaffuz kabiliyeti güçlenir.
Kurum içinde yapılan masa üstü faaliyetleri ile ince kas gelişimi, koşma, atlama, zıplama gibi hareketlerle kaba kas gelişimi desteklenmiş olur.
Okulöncesi eğitimle zihinsel egzersiz yapan çocuğun düşünme becerileri artacaktır.

Zaman/Ailem

M@D_VIPer
28-07-06, 15:51
Çocuğunuz Duygularını İfade Edebilmeli
Çocuğun duygularını ifade etmesine fırsat vermek çok yararlıdır. Her şeyden önce, duyguların ifade edilmesi bir paylaşmadır.
“Sevinçler paylaşıldıkça çoğalır, üzüntüler paylaşıldıkça azalır.” meşhur sözü bunu çok güzel ifade etmektedir. Bazı insanlar, bastırarak veya unutarak acı veren duygulardan kurtulmanın mümkün olduğunu sanırlar. Halbuki, duygular açıkça dile getirildiğinde azalır. Anne babalar çocuklarının duygularını dinleyerek, hem tam olarak onları anlama imkanı bulmuş hem de onların duygularını paylaşmalarını sağlamış olurlar. Bir başkası tarafından anlaşılmak insanın çok hoşuna gider. Çocuklarını dinleyen anne babalar, onları anladığını ve duygularını paylaştığını söz ve davranışlarıyla belli etmelidir. Böylece, çocukla onu dinleyen arasındaki sevgi daha da artar. Ayrıca, çocuk da büyüklerini anlamaya çalışır. Ne yazık ki anne-babamıza çocukken bir şey söylememiz hep “büyüklere cevap vermek” ve “saygısızlık” olarak yorumlanmış ve lafımız ağzımıza tıkanmıştır. Bizler, aynı yanlışa düşmeyelim. Hiç kuşkusuz, bizim de başka sorunlarımız veya sabrımızın taşmak üzere olduğu anlarımız vardır. Böyle zamanlarda, “İnsan annesiyle babasıyla böyle konuşur mu!” diye çocuğu terslemek yerine, “Şu anda senin duygularını dinleyecek durumda değilim.” demeniz, duygularını bastırmasına yol açmadan sorunu çözümleyecektir.
Bazı anne-babalar bu sözleri yanlış yorumlayacak ve çocukların olumsuz duygularını her zaman her yerde açığa vurmalarının doğru olduğunu sanacaklar. Halbuki durum böyle değil. Örneğin, çocuğunuz okulda öğretmenine ondan nefret ettiğini söylerse pek de hoş bir sonuç doğurmaz. Çocuklara duygularını dile getirmeyi öğretirken, başkalarının da duyguları olduğunu mutlaka öğretmelisiniz. Çocuklar, başkalarının duygularına da saygı duymayı öğrenmelidirler. Ancak, okulöncesi çağdaki bir çocuktan başkalarının duygularına karşı saygılı olmasını beklemek, fazla bir beklenti olur.

Başkalarının hislerini de hesaba katmalı

Çocuğunuza, karşısındaki insanların da duyguları olduğunu öğretmeye başlamanın zamanı 5 yaş civarıdır. Duyguları dışavurmanın uygun yeri ve zamanı olduğunu, kimi zaman da başa dert açmamak için duyguları hiç açığa vurmamak gerektiğini çocuğa öğretmek için 6 yaşını beklemek gerekir.
Yanlış bir şekilde, çocuklarımıza, duygularını ifade etmemeyi ve içlerinde saklamayı öğrettiğimizde, onlar normal bir insan olmak yerine içe dönük ve mekanik birisi durumuna gelebilir. Çocuklarda duyguların ifade edilememesi durumunda onların daha ileriki hayatlarında tedavisi gereken psikolojik sorunlara yol açabileceği bilinmelidir.

Çocuklarınıza zaman ayırın

Onlarla beraber olabileceğiniz, yoğunlaşabileceğiniz bir zaman ayırmanız gerekmektedir. İşiniz zamanınızın çoğunu alıyor olabilir. Ancak önemli olan, her türlü önemsiz işi programlamak değil, önemli işlere öncelik vermeye çalışmaktır.
Çocukların duygularını ifade edebilmelerini temin için hayali oyunlar oynamaları önemlidir. Yapılan bir yanlış da sadece olumlu duygularımızı ifade etmeye fırsat vermek, olumsuz duygularımızı göstermeyi yasaklamaktır. Örneğin, çocuğun, “seni seviyorum” demesine bir şey demezken, “sana kırgınım, seni sevmiyorum” demesine büyük tepki gösteririz. Bunun sonucunda, olumsuz duygularını hayat boyu içinde saklamak zorunda kalan çocuk, yetişkinlik döneminde ciddi ruhî sorunlar ve buna bağlı travmalar yaşayabilir.

Duygularını anlamak için soru sorun

Okul çağındaki çocuklarımızla konuşarak, gerekiyorsa sorular sorarak duygularını anladığımızı belirtmemiz gerekir: “Seni neyin mutsuz ettiğini bana söylemek ister misin?” gibi. Aynı zamanda, “Niçin böyle öfkelisin?” cümlesinde olduğu gibi, sadece “öfke” kelimesiyle sınırlandırmamak, duyguların renk tonları diyebileceğimiz, “mutlu, üzgün, yorgun, düş kırıklığına uğramış, ürkmüş, sinirli” gibi geniş bir alanı kapsayan, duygu ifadelerini kullanabilmek iletişimin rahatlığı açısından önemlidir.

Zaman/Ailem

M@D_VIPer
28-07-06, 15:51
Çocuklarda gece işemesi
Enurezis Nocturna (çocuklarda gece işemesi):

İstemdışı olan idrar çıkışına enurezis denmektedir. Bu durum daha çok gece uyku esnasında oluştuğundan enurezis nocturna adını almaktadır. Ancak bu durumdaki çocuklarda teşhisin konulabilmesi için gereken yaş alt sınırı 5 tir.

Yapılan araştırmalara göre 5 yaşındaki erkek çocuklarda gece işemelerinin sıklığı % 7; kızlarda aynı yaşta % 3 olarak saptanmıştır. Bu oranlar 10 yaşında erkeklerde % 3’e; kızlarda % 2’ye düşmektedir. 18 yaşına gelen erkeklerde % 1, kızlarda ise biraz daha düşük bir yüzdede sürebilmektedir. Bu çocuklarda yaşıtlarına göre gelişimsel gecikmeler de saptanmıştır. 5 yaş sonrasında tedavisiz kendiliğinden iyileşme oranı % 5-10 arasında bulunmuştur.

Rahatsızlığın teşhisi için en az 3 ay süre ile haftada en az 2 kez idrar kaçırmanın olması ya da toplumsal, mesleki işlevsellikte, okul başarısında düşmeye ve sorunlara yol açması , kişinin 5 yaşından büyük olması gerekmektedir. Ayrıca idrar kaçırma durumu başka bir ilacın yan etkisine bağlı olmamalı, kişide idrar kaçırmaya sebep olabilecek bir hastalık olmadığı tespit edilmelidir ( şeker hastalığı , ürolojik ya da nörolojik hastalıklar gibi).

Enürezis riskini arttıran durumlar:

-Yoğun psikososyal sorunlar içinde olan ve olumsuz çevresel koşullarda yaşayan çocuklar

-Baba ya da annenin boşanma ya da ölüm sonucu kaybı da önemli etkenlerdendir. Özellikle daha öncesinde idrar kontrolünün sağlandığı çocuklarda sonradan 5-8 yaşları arasında idrar kaçırma bu nedenle tekrar başlayabilmektedir.

-Davranışsal bozukluklar gösteren çocuklarda mesane kapasitesinin daha sınırlı olduğu ve bu durumun daha sık gözlendiği saptanmıştır.

-Yapılan çalışmalara göre ailede anne, baba ve diğer akrabaların geçmiş yaşantılarında bu sorun var ise, çocuklarda da enürezis riski 5-7 kat artmaktadır.

Çocukta gece işemeleri varlığında yapılması gereken incelemeler:

Öncelikle idrar yollarında mikrobik bir durum varlığı, basit bir idrar tahlili ile araştırılabilir. Bu duruma idrar yollarının özelliği nedeniyle daha çok kız çocuklarında rastlanmaktadır. Daha nadiren rastlansa da idrar yollarındaki yapısal kusurlar varlığı radyolojik incelemeler ile belirlenebilir. Nörolojik muayene ve şeker hastalığı varlığı açısından kan şeker düzeyi araştırılmalıdır.

Tedavi:

İlaç tedavisi yanında uygulanabilen psikoterapi, özellikle davranışsal sorunlar yaşayanlarda etkili olmaktadır. Bu özellikle sonradan başlayan idrar kaçırmalarında gereklidir. Diğer bir yöntem ise, ıslanmaya duyarlı nesnelerle döşenmiş olan özel donanımlı bir yatağın , ıslanma ile ikaz edici bir ses çıkarmasına ve kişinin bu durumu zaman içinde öğrenebilmesine dayanan bir sistemdir.

Encopresis ( dışkı tutamama):

Bu durum idrar kaçırmaya göre biraz daha sorunlu bir durumdur. En az 3 ay süre ile görülen ve en az ayda bir kez var olan dışkı kaçırma durumudur. Bu teşhisin konulabilmesi için çocuk 4 yaşından büyük olmalı, başka bir ilacın yan etkisine ya da başka bir hastalığa bağlı olmamalıdır.

Hastalık iki şekilde kendini gösterebilir. İlkinde kabızlık ve sonrasında buna eşlik eden aşırı miktarda dışkının boşalmasına bağlı tip ve diğeri bu durumun olmadığı tiptir. Kabızlıkla birlikte olan tip gündüz ya da gece olabilmektedir. Normalde tuvalet yapma esnasında çok az miktarda dışkı çıkışı gözlenir. Dışarıya çıkan dışkı şekilsizdir ve kabızlığın tedavisi ile büyük ölçüde düzelir. Diğer tipte dışkı şekillenmiştir. Dışkı barsakta belli bir yerde depolanır.

Bu durum barsak kontrolünün sağlandığı dönemde istemli olarak, uygunsuz yerlerde psikolojik nedenlerle dışkı depolanması ile kendini göstermektedir. İstemsiz olan şekilde barsağın son bölümündeki anüs çıkışını denetleyen kas dokusu halkasının yeterince kontrol edilememesi ile ilişkili bulunmuştur. Ayrıca kaygı ya da aşırı birikime bağlı olarak istemsiz dışkılama da görülebilmektedir.

Yapılan araştırmalara göre erkeklerde daha çok olmak üzere, 5 yaşındaki çocuklarda % 1 oranında görülebilmektedir.

Psikiyatrik kökeni açısından rahatsızlığın oluş sebepleri arasında nevrotik yapıdaki anne ve uzak duran kendini göstermeyen babanın varlığı ; tuvalet terbiyesinin aşırı zorlayıp, cezalandırıcı bir şekilde çok erken yaşta gerçekleşmesi;nörolojik gecikme varlığı ile ilişkili bulunmuştur.

Bu teşhisin öncesinde barsaklara ait olabilecek diğer sorunların (Hirschsprung hastalığı gibi) varlığı araştırılmalıdır.

Tedavi:

İlaç tedavisi ve yaşanılan ya da hissedilen sorunlara yönelik psikoterapi yüz güldürücü sonuçlar vermektedir.

M@D_VIPer
28-07-06, 15:52
Dikkat! Çocuğunuz Sanal Terörist Olabilir
7 yaşındaki küçüklerin bile rahatça girebildikleri internet kafelerde oynanan şiddet içerikli bilgisayar oyunları, çocukları suça teşvik ediyor. GTA, Counter gibi şiddet içeren oyunların bağımlısı olan minik beyinler, bu oyunlarda ne kadar çok adam öldürürse, hırsızlık, gasp gibi kanunsuz işler yaparsa o kadar çok puan kazandırıyor. Mesela adam öldürmek 100, polis öldürmek 300; otomobil yakmak 100, tanker yakmak 500’er puan. Çocuklar, oyun oynarken suçla tanıştığının farkında değil. Oysa bilgisayar başında geçen saatler, masum ve sevimli çocukları sanal terörist yapıyor! Gerçek hayatta ise şiddete karşı duyarsızlaşıyor. Normalde 12 yaşından küçük çocukların internet kafelere girmesi yasak! Ancak uygulayan yok. Meclis yaş sınırını 18’e çıkarmaya, yetkililer ise şiddeti önlemeye çalışıyor. Ama nafile! Çocuklarınız internet kafelerin müdavimiyse, saatlerce bilgisayar başından kalkmıyor, şiddet içeren oyunlar yüzünden agresifleşiyorsa tehlike çanları çalıyor demektir. Acaba çocuğunuz internet ve bilgisayar oyunu bağımlısı mı oldu? Prof. Dr. İlhan Yargıç; uyuşturucu, alkol bağımlılığı gibi internet ve bilgisayar oyunu bağımlılığının da mevcut olduğunu söylüyor.
Büyük ya da küçük şehir fark etmiyor, semtler internet kafelerle örülmüş durumda. ‘Bu masum kafelerin, teknolojinin ne zararı var’ demeyin! Çünkü, bu kafelerin her biri eğer önlem alınmazsa birer suç merkezleri olma yolunda. 7 yaşındaki çocukların bile gidebildikleri internet kafeler ve bu kafelerde oynanan şiddet içerikli oyunlar var. Bu oyunlar çocukları suça teşvik ediyor. GTA, Counter bu oyunların en çok tercih edileni. İçeriği ise dehşet verici. Çocuklar bu oyunlarda ne kadar çok adam öldürürse, hırsızlık, gasp gibi kanunsuz işler yaparsa o kadar çok puan alıyor. Küçük ve tertemiz beyinler bu oyunlar yüzünden sanal suçla tanışıyor. Sanal terörist ya da katil oluyor! Gerçek hayatta ise şiddete karşı duyarsızlaşıyor. Bu durum çocuklarda ve gençlerde giderek yaygınlaşıyor. Normalde 12 yaşından küçük çocukların internet kafelere girmesi yasak! Ancak uygulayan yok. Meclis yaş sınırını 18’e çıkarmak için bugünlerde yoğun bir gayret içerisinde. Bakanlar ve il emniyet müdürleri, kafelerdeki şiddeti önlemek için peş peşe açıklamalar yapıyor, internet kafelere neşter vuracaklarını söylüyorlar. Peki çözüm ne? Sorun internet kafelere neşter vurmakla bitiyor mu? Saatlerce şiddet içerikli bilgisayar oyunlarının ve internetin başından kalkmayan, okuldan kaçıp internet kafeye giden çocuklar için ne yapılabilir?
Okula geç kaldığını bile bile bilgisayar başından kalkmıyorsa, uykusuz kalmasına rağmen oyundan kopamıyorsa, arkadaşlarıyla oynamak yerine internette bu oyunları tercih ediyorsa çocuğunuz internet veya bilgisayar oyunu bağımlısı olmuş demektir. Bağımlılıklar (alkol, uyuşturucu) konusunda uzman Prof. Dr. İlhan Yargıç, artık bilgisayar oyunları ve internetin de yaygın bir bağımlılık olduğunu söylüyor. Bunun çözümü ise yasaklama, ortadan kaldırmayla değil; çocuklarla iyi iletişim kurmaktan geçiyor. Yargıç, yasaklar ve baskılarla özellikle ergenlik dönemindeki gençlerden sonuç elde edilemeyeceğini söylüyor. “Çocuklarınıza hesap sorar gibi değil de yaptıklarının ona zarar vereceğini fark etmesini sağlayacak bir şekilde yaklaşın. ‘Kaç saattir internettesin farkında mısın, sana yazık değil mi?’ gibi yumuşak bir üslup takının. Hayatını zora soktuğunu, derslerini engellediğini, arkadaşlarından uzaklaştığını, uykusuz kaldığını fark ettirin.”
Yargıç, internet kafeye gitmek için okuldan kaçan, bilgisayar başından kalkamayan, gününün büyük bir kısmını oyunla geçiren bağımlılar içinse doktor yardımını öneriyor. Savaş, kan ve silahın yoğunlukta olduğu şiddet içerikli oyunların çok daha kötülerinin piyasada olduğunu anlatan Yargıç, ailelere çocuklarını gözetim halinde tutmalarını ve şiddet içeren oyunlardan uzak tutmalarını öneriyor.
Türkiye İnternet Evleri Derneği (TİEV) Başkanı Yusuf Andiç’in tahminlerine göre Türkiye’de şu anda 18 bin internet kafe var. Bunların sadece 4 bin kadarı TİEV’e üye. İnternet kafeleri bağlayan resmî oluşumları olmadığı için standartları da yok. Geçtiğimiz yıl çıkan bir genelgeyle oyun salonlarıyla, eğitim amaçlı internet kafeler birbirinden ayrıldı. Fakat denetimsizlik ve başıboşluk yüzünden bu genelge uygulanamıyor. Siyasiler ise bu boşluğu doldurmak yerine popülist açıklamalarda bulunuyor. GTA, Max Payne gibi şiddet ve savaş içerikli oyunlar çocuklar arasında çok çabuk yayılıyor ve bir başka versiyonu hemen piyasaya çıkıyor; öyle ki buna internet kafeler bile yetişemiyor. İletişim ve bilişim çağında bu oyunların oynanması internet kafeler kapatılarak mı engellenebilir? Oysa, Amerika’da ve AB’de aileden sorumlu bakanların, uzmanların ve sivil toplum kuruluşlarının oluşturduğu kurullar tarafından hangi oyunları kaç yaşındaki çocukların oynayabileceği belirleniyor. Türkiye’de ise böyle bir kurul yok. TİEV’in başkanı Andiç böyle bir kurul oluşturulması için birçok kez resmi kuruluşlara başvurduklarını ama sonuç alamadıklarını söylüyor. Andiç; “Dernek, olarak oyunlar için AB’de uygulanan yaş sınırlamasını baz aldık. Şimdi dernek üyelerinin kullanmaya başladığı bir program var. Bu program sayesinde kullanıcıların uygunsuz ve yasak sitelere girip girilmediği hemen belli oluyor. İsteyen bütün internet kafelere, evlere, işyerlerine bu programı ücretsiz olarak verebiliriz. (0216 442 75 00)” diyor.
Mehmet Köken (Fatih Koleji Rehberlik ve Psikolojik Danışmanı)
Faydalı internetin zararları!
Sokak aralarındaki internet kafelerin bazılarının kapısında internet kafe olduğuna dair en ufak bir levha bile bulunmuyor. Bu durum o mekanların denetiminin yapılamadığının en büyük göstergesi. Denetimden uzak olan yerlerde her türlü olumsuzluğun olabileceğini unutmamalıyız. İnternet kafelerde çocuklar ve gençler her şeyden önce argoya alışıyor. Arkasından sigara, alkol, ecstasy vb. bağımlılık yapıcı maddelere... Ayrıca internet kafelerde çocuklar ve gençler, zamanından önce cinsellikle tanışıyorlar. Üstelik yanlış cinsel bilgilerle tanışan fertlerin ileriki yaşamlarında cinsel sapmalara yöneldikleri görülüyor. İnternet kafelerin önemli bir zararı da çocukları şiddete karşı duyarsızlaştırmaları ve çocukların şiddet eğilimini artırmaları. Üzülerek söylüyorum, ülkemizde şu an internet kafelerin yararından çok zararı bulunuyor.
Aileler ne yapmalı?
Çocuklarıyla sağlıklı iletişim kurmak ve onlara internette dolaşırken başlarına gelebilecek zararları anlatmak.
Evlerindeki bilgisayarlara filtre programları kurmak.
Şiddet içerikli oyunlardan çocuklarını uzak tutmak.
Bilgisayarların salon gibi evin toplu kullanım alanlarından birinde bulunmalarını sağlamak.
İnternet kullanımına sınır getirmek.
Çocuklarının internet ve oyun alışkanlıklarını öğrenmek.
Ebeveyn olarak çocuklarımıza güvensek bile internetteki diğer fertlere güvenmemek ve bunun için gerekirse internet ve bilgisayar konusunda eğitim almak.

Zaman

M@D_VIPer
28-07-06, 15:53
Çocuğa Fazla Para Vermek Onu Yanlış Arayışlara Sevkediyor
Çocuğa verilecek harçlık elbette her ailenin ekonomik durumuna göre verilecek kişisel bir karar; ancak bu konuda ebeveynlerin dikkat etmesi gereken birkaç husus var.
Harçlıklar çocuğun büyümesine ve özerk olmasına yardımcı olan bir sorumluluktur. Fakat harçlık verirken yapılan yanlışlar çocuğun bu dönemde kazanması gereken sorumluluk ve özerklik gibi gelişim ödevlerini sekteye uğratmaktadır. Çocuğa kontrolsüz olarak ihtiyacından fazla para vermek veya verilen paranın aşırı bir şekilde denetlenmesi sonucu çocukların kimisi müsriflerin en müsrifi kimisi de cimrilerin en cimrisi olmaktadır. Çocuğun cep harçlığını kullanırken göstermiş olduğu performans onun ilerleyen zamanlardaki yaşamıyla ilgili de ipuçları verecektir.
Okulöncesi dönemde çocukların paranın ne olduğuna ilişkin net bilgileri yoktur. 3-4 yaş civarlarında para, çocuk için oyuncak veya şeker elde etmek için bir araçtır. 5-7 yaş arası dönemde çocuklar paranın değerini yeni yeni anlar. 8-11 yaş döneminde ise paraya ilişkin karmaşık değerleri anlayabilirler. Dolayısıyla çocuğa 8-9 yaş civarlarında cep harçlığı günlük olarak, 10-11 yaş dolaylarında ise haftalık olarak verilmelidir. Haftalık olarak verilen harçlıklarda çocuk çeşitli hesaplamalarla planlar yaparak kendi parasını yönetmeyi öğrenir, karar verme yetkinliğini geliştirme fırsatı bulur.
Harçlık bir ceza yöntemi değildir
Cep harçlığını çocuğun başarısızlıkları veya yaramazlıkları nedeniyle ebeveynler ceza aracı olarak kullanmamalıdır.
Kısa süreli para biriktirme hedefi koyabilirsiniz. Biriken bu parayla sizin kontrolünüzde bırakın istediği şeyi alsın.
Bütün çocuklara aynı miktarda harçlık vermeyin. Yaşa göre bir artışa dikkat edin.
Harçlık haftalık ihtiyaçları kapsamalıdır. Çocuğunuza her hafta biraz harcaması biraz da biriktirmesi için ekstra para verebilirsiniz. Ancak harçlık miktarını çocuğun ihtiyaçlarının çok üzerinde tutmak, zararlı ortamlara gitme riskini artırmaktadır.
Ailede gücün ve güvenin simgesi bir babadan harçlık almak çocuğun özgüven gelişimine katkıda bulunacaktır. Bu nedenle ailelerde mümkünse babalardan da çocuğun harçlık alması sağlanmalıdır.

Zaman
Özel Özgören Liseleri Psikolojik Danışmanı

M@D_VIPer
28-07-06, 15:54
Ailede Stres ve Çocuk
http://image.haber7.com/haber/21013.jpgNasıl ki kişinin bir organı hasta olduğunda bütün vücudu etkilenir ve işlev kaybına uğrar, aynı şekilde aile üyelerinden birindeki bedensel veya ruhsal sorun veya onu etkileyen stres etkeni de ailenin ve aile üyelerinin işleyişini, psikolojisini ve yapısını etkileyecektir. Bu etkilenme sonucunda aile ile birlikte aile içindeki her bireyde yakın veya uzak gelecekte bazı etkilenme belirtilerinin görülmesi kaçınılmazdır. Şunun altını çizmek gerekir ki aileyi oluşturan temel unsurlar olan anne ve babanın çocukluk dönemindeki durumları, hayatları boyunca karşılaştıkları olaylar, şuanki kişilik yapıları, eğitim durumları, çevre şartlarından etkilenmeleri, toplumsal statüleri gibi bir çok konu ailenin bugününü ve geleceğini her konuda etkileyecektir.
Geçmiş, geleceği etkiler
Bir anne babanın küçükken başından geçen bir hadise veya anne babasından devamlı olarak gördüğü davranış tarzı onun stres etkenine karşı cevap durumunu aynı zamanda çocuğuna karşı uyguladığı eğitimi veya gösterdiği tepkiyi etkiler. Bununla birlikte bir ailenin şu anki durumunu ve stres etkenine karşı gösterdiği cevabı tam olarak değerlendirmek için onun geçmişindeki etkenleri hesaba katmak yerinde olur. Anne - babanın hayatında karşılaştığı her olay onların şu anki durumuna gelmesine ve kişiliğinin şekillenmesine negatif veya pozitif bir katkı sağlamıştır. Aynı zamanda aynı aile içerisindeki her bir çocuğun şu anki hemen her konudaki iyi veya kötü yönde etkilenmeleri de onların ileriki dönemde durumlarını belli edecektir.
Faydacı davranmak
Stres etkenleri, strese anne babanın verdiği cevabın, stres etkeninin süresinin, destek faktörlerinin, stres sonucunda ailenin aldığı konumun çocuğun gelişiminde kesin bir etkisi vardır. Bu çocuk isterse anne karnında bir çocuk olsun veya 6 aylık çocuk olsun hiç fark etmez. Bu stres etkenlerinin kısa ve uzun vadede bir çok etkisi olacaktır. Anne - babaya düşen görev bu etkilenmenin negatif etkenlerini en aza indirmesi, hatta bu stres ortamında bile çocuğu adına kazanımlar sağlamasıdır.
Yapılması gerekenler
1- Çocuğa yönelik sevgi ve destek mesajlarının artırılması
2- Çocukta görülebilecek davranış değişiklikleri ve yukarıda sayılan belirtilerin fazlalığı durumunda gerekli psikiyatrik müdahalenin vakit geçirmeden yapılması
3- Stres etkeninden çocukları mümkün olduğunca korumaya çalışmak
4- Okul ve öğretmen ile işbirliğinin sağlanarak onların çocuğa yönelik ilgi ve desteğinin artırılması
5- Bu dönemde gelişebilecek madde bağımlılığı , riskli davranışlar olarak çocukların durumlarının takip edilmesi
6- Anne babanın mümkün olduğunca çocuğu ile yakınlık sağlayarak onun kendini ve duygularını ifade etmesine zemin hazırlamaları
7- Anne babanın bu durumdan etkilenmeleri durumunda vakit geçirmeden psikiyatrik yardım almaları
8- Çocukların bu dönem için mümkün olduğunca sosyal aktivite yönünden desteklenmeye çalışılması
9- Dinlenmeye ve stres ortamının etkisini azaltan faaliyetlere ailenin tamamının katılması
10- Çocuğun motivasyonunu ve moral durumunu artıracak kişilerle sık sık görüştürülmesi
11- Uzun dönemde stres etkeninin etkileri açısından uyanık olmak
12- Çocuğa gösterilen hoşgörü sınırlarını bu dönem için (stres etkeni geçene kadar) artırmak (bu arada uygunsuz olarak görülen davranış problemleri konusunda dikkatli olmak )
13- Çocuğun olaylar karşısındaki duygusal ifadelerine değer vermek ve onları bazı konularda doğrular çerçevesinde rahatlatmaya çalışmak
14- Çocuğa ayrılan vaktin artırılarak ona olan desteğin her iki ebeveyn tarafından olmasını sağlamak
15- Önceden tahmin edilebilen stres etkenleri için önceden bazı tedbirleri almak ve çocukları bu olaylara hazırlamaya çalışma.
Stres etkenleri
Bir yakın yada arkadaş ölümü, taşınma, ayrılık, boşanma, göç, ekonomik zorluklar, bedensel hastalıklar, tabii afetler, sosyokültürel sorunlar, cinsel yada fiziksel istismar, ebeveynlerdeki madde bağımlılığı, çocuğa yeterli ilgi sevginin verilememesi, çocuğun sağlık bakımının yapılamaması, çocuktaki zeka sorunlarına paralel olmayan ondan aşırı beklenti içinde olma, işsizlik, yeni bir iş, ebeveynlerin işyerinde terfi alması ( iş yoğunluğunu ve başarı kaygısını artırarak çocuğa olan ilgiyi azaltabilir), yeni bir kardeş doğumu, toplumu etkileyen stres faktörleri, suça bulaşma ve sabıkalı olma, ikinci evlilik, anne babanın aşırı koruması, çocuğu çok aşırı kontrol, okur yazar olmama, okuldaki şiddet olayları, okul sorunları, eğitim sistemi ile ilgili sorunlar…vb.
Anne-babadaki belirtiler
Hayata karşı isteksizlik, kendi bakımında azalma, iş motivasyonunda azalma, ailesine olan ilgide azalma, uyku ve iştah değişiklikleri, konsantrasyon düşüklüğü, çabuk sinirlenme, tahammülsüzlük, çocuklarının sevgi ve duygusal ihtiyacını karşılayamama, yalnızlığa eğilim, sosyal çevrelerinde uyumsuzluklar, halsizlik, yorgunluk, madde bağımlılığına eğilim,ailesine ayrılan vakitte azalma vb gibi bir çok belirtiyi anne baba gösterebilir. Anne babadaki bu değişikliklerin muhakkak olarak işleyen aile yapısına, o ailede yaşayan bireylere ve elbetteki çocuklara çok önemli etkileri olacaktır.
Çocuklarda görülen belirtiler
Okul başarısında düşme, arkadaş ilişkilerinde sorunlar, sosyal aktivitelere karşı ilgisizlik, kendi özgüveninde azalma, tahammülsüzlük, çabuk sinirlenme, çok fazla uyuma veya uykusuzluk, iştahta artma veya azalma, olayları olumsuz değerlendirme, yalnızlığa eğilim, alınganlıkta artış, karşı gelme, riskli davranışlar, madde kullanımına eğilim, her şeyden çabuk sıkılma, sevdiklerinin başına bir şey gelecek korkusu, içe çekilme ve sessiz sakin olmayı tercih etme, okula gitmek istememe, konuşmaya ve etkileşime isteksizlik, sese ve olaylara karşı aşırı uyarılma, öfke patlamaları, aşırı hareketlilik görülebilir.

M@D_VIPer
28-07-06, 15:55
Çocuk kaç yaşında idrarını tutabilir
İlgi Hastanesi Üroloğu Op. Dr. Hakkı Uzun, çocukların altını ıslatmaları konusunda şu açıklamalarda bulundu.

Enürezis; bir çocuğun 3 yaşından sonra geceleri altını ıslatması olarak tanımlanır. Çocukların çoğu bu yaşta idrarını tutabilme yeteneğini kazanır. Kızlar genellikle erkeklerden daha erken dönemde idrarlarını kontrol edebilirler.
5 yaşında gelindiğinde çocukların %5’inde enürezis olduğu görülür. Bu çocukların her yıl %15’i kendiliğinden iyileştiğinden 15 yaşında gelindiğinde %99’u iyileşmiş olur. Bu çocukların anne ve / veya babalarında sıklıkla enürezis hikayesi vardır. Çocukların %15’inde geceleyin idrar kaçırma şikayeti sonradan gelişir, bu çocuklar başlangıçta bir süre idrarlarını tutmuş olurlar.
Enürezis erkek çocuklarda kız çocuklarına nazaran 2 kat daha sık görülür. Bu hastaların %20’sin gece idrar kaçırma ile beraber gündüz de idrarlarını tutamazlar. Bu durumun muayene esnasında sorgulanması önemlidir; çünkü gündüz idrar kaçırmanın eşlik etmesi durumunda uygulanacak tedavi farklı olur.
Bu çocuklarda gece altını ıslatmanın en önemli nedeni mesanenin nörofizyolojik gelişimini ve olgunlaşmasını geç tamamlamasıdır. Bazı hastalarda ailesel eğilim vardır. Eğer gece altını ıslatma ile beraber idrar yolu infeksiyonu da mevcutsa bu hastalarda önemli nörolojik hastalıklar bulunabilir ve çocuk ve aileler farkında olmadan böbrek yetmezliği gelişebilir.
Gündüz idrar kaçırma, sık idrara çıkma ve idrar yaparken yanma şikayeti olan çocuklarda mutlaka Tam İdrar Tahlili, İdrar Kültür Antibiogram ve Üriner Sistem Ultrasonografi yapılmalıdır.
Tedavide mesane eğitimi egzersizi, ilaç tedavisi veya alarm tedavisi uygulanır. Özellikle ilaç kullanan hastalara geceleri yatmadan 2-3 saat önce bütün sıvı alımları yasaklanmalıdır. Alarm tedavisinde başarı oranı çok yüksektir ancak aile ve çocuğun tedaviye uyumu gereklidir.

M@D_VIPer
28-07-06, 15:56
Çocuklarımıza İslam’ı Nasıl Anlatmalıyız?

http://ailem.zaman.com.tr/images/2006/03/04/cocuk-din.jpg DOÇ. DR. ABDÜLAZİZ HATİP
Amaç güzel ve doğru olduğu halde, ona götüren yol da doğru değilse, çoğu zaman istenenin tersiyle karşılaşılır. Yüce İslam dininin bütünüyle hak, hayır ve fayda olan gerçekleri de eğer usulüne uygun olarak sunulmazsa ters teper. Bazı dindar aile çocuklarının dinden uzaklaşmalarının nedeni genellikle bu tür yanlış uygulamalardır. Zorlayıcı olmamalı

Çocuklara bir şey anlatırken, zorlayıcı, mecbur edici tavırlardan titizlikle kaçınılmalıdır. Allah, sevgili Peygamberine de “zorlayıcı olmaması gerektiğini” ısrarla hatırlatıyor. Bizim görevimiz sadece tebliğdir. Hidayete getirmek, kalplerde iman ışığını yaratmak Allah’ın işidir. Görevimizi yapmalı Allah’ın işine karışmamalıyız. İnsanoğlu, özellikle gençlik çağında muhalefet etmekten hoşlanır. Muhalefet damarlarını tahrik etmekten uzak durulmalıdır.

Hikmetle hareket edilmeli

Gençlerin yetiştirilmesinde hikmetli hareket edilmelidir. Yapı ve yetenekleri iyi tespit ve teşhis edilmeli, nabızlarına göre şerbet sunulmalıdır. İnsanları eğitip yönlendirirken bu yapılar zorlanmamalı, sadece dengeleyip olumluya kanalize edilmelidir. Aksi halde tepkiyle karşılaşmak sürpriz olmayacaktır.

İyi arkadaş edinmesine yardımcı olmalı

Özellikle iyi bir arkadaş ortamı oluşturulmalı, bu onun da ilgisini çekecek unsurlarla cazip hale getirilmelidir. Faydalı sporlar, sanatsal kurslar, geziler, piknikler, izci kampları vs. bu gibi arkadaşlıkları pekiştirebilir. Bunu yapmazsanız bu boşluk zararlı olanla dolabilir.

Örnek hayatlar lanse edilmeli

Tarihimizden örnek şahsiyetlerin hayat hikayelerini roman akıcılığıyla sunmalıyız. Başka milletler, bu boşluğu hayalî kahramanlarla doldurmaya çalışırlar. Bizim öyle hayalî kahramanlara ihtiyacımız yoktur. Tarihimiz gerçek kahramanlarla doludur. Piyasada bu tür faydalı eserler çok şükür ki, oldukça boldur.

Bizzat örnek olunmalı

Örnek ve rehber sunma ihtiyacı için sadece uzak ve yakın tarihteki şahsiyetlerle boşluğu doldurmak yetmez. Biz de gençlere düzgün ve ideal yaşayışımızla örnek olmalıyız. Hal dili, söz dilinden daha etkilidir. Sigara içen birinin, başkasına “içme” demesi ne derece etkili olur? Bu yapılmadığı takdirde, Müslümanlığın ancak geçmiş çağlarda yaşanabildiği, günümüzde ise ideal prensiplerinin yaşama şansı olmadığı sanılır ve sürekli geçmişin hayal ve özlemi ile yaşanır.

Faydalı yayınlar temin edilmeli

Yaşına ve meraklarına göre yayınlar temin edilmeli ve bunlardan istifadesi sağlanmalıdır. Şu anda her seviyeye göre, her türlü yapıya hitap edici, son derece kaliteli, rengarenk kitap ve dergi mevcuttur. Bu konuda hiçbir masraftan kaçınılmamalıdır. Çocuklarımızın en az giyim ve beslenmelerine verdiğimiz önem kadar zihin ve ruhî beslenmelerine de özen göstermeliyiz.

İyi bir hedef verilmeli

Gençliğe amaç kazandırmalıyız. Onları yüksek gaye ve ideal sahibi yapmalıyız. Böylece çalışma azim ve enerjileri artar. Amacı olmayan, ya da himmeti düşük olanlar, yüksek amaç ve ideal sahibi başkalarına hedef ve yem olmaktan kurtulamaz. Amacı olan insanlar meydana getirilmelidir.

Doğru ve güzel bakış açısı kazandırılmalı

Bakış açısı kazandırmak en önemlisidir. Bu da kuvvetli bir iman ile mümkün olur. İmana ağırlık ve önem vermeliyiz. Meşhur misaldir: Bir kasa balık hediye etmektense balık tutmayı öğretmek daha faydalı olur. Gençlerimize öylesine sağlam bir iman perspektifi kazandırmalıyız ki, gezip seyrettiği her tabiat manzarasını, öğrendiği her ilmi o gözle değerlendirebilmelidir. Böylece, bütün hayatı tefekkür ve ibadet hükmüne geçer.

Kök ve temelden başlanmalı

İman köktür, esastır. Ağacın kökü ne kadar sağlam olursa, dalları o kadar gür, meyvesi de o kadar güzel ve kaliteli olur. İman da ne kadar sağlam olursa, dalları olan ibadet o kadar gür ve candan, meyvesi olan güzel ahlak da o kadar güzel ve olgun olur. Şu halde, yaş ve seviyelerine göre imanî bir bakış açısı kazandırılmalı ki, rahat ibadet edebilsinler, ahlakları güzel olsun. Çürük bir temel üzerinde gökdelenler dikebilir misiniz? İman Müslüman kişiliğin temelidir.

Problemlerin kaynağına inilmeli

Sıkıntılar ve aksaklıklar varsa, gerçek sebebini araştırmalıyız. Tıpta da durum böyledir. Ateşi olan bir hastaya, ateş düşürücü vermek çare değil. Meselâ, vücuttaki sancı, bir iltihaptan kaynaklanıyorsa o iltihap kurutulmalıdır. Tırnak yiyen bir çocuğa engel olmak amacıyla tırnaklarına acı ilaç sürmek çözüm olabilir mi? Bu defa da dudaklarını kemirecektir. Anormalliğin asıl sebebi teşhis ve tedavi edilmedikçe aksaklık başka bir şekilde ortaya çıkarak sürüp gidecektir.

Şefkatle yaklaşılmalı

Gençlerimize dostça, şefkatle yaklaşmalı. Bu hem halimizde, hem de söz ve üslubumuzda kendisini göstermelidir. Gerek kendi hayatımıza, gerekse etrafımızdaki insanlara baktığımızda böylesi bir şefkatli elden iman denilen hayat iksirini içen, böylece iki dünyası kurtulan pek çok örnek görebiliriz. Böylesi şefkatli simaların bakışları, tomurcuklar açtıran güneş; nefesleri, ruhları okşayan meltem; sözleri yaralı gönüllere merhemdir. Hatıraları da en sevgili bir babanın ki kadar sıcak ve özlem doludur.

Uygun zamanları kollamalı

Gençlerimizin almaya istekli bulunduğu anları kollamalıyız. Aç ve iştahlı iken yenen bir yemeğin ancak, faydası olabilir. İsteksiz, şevksiz ve heyecansız iken dünyanın en açık ve faydalı hakikatini de takdim etseniz gereği gibi alınmaz, sindirilmez ve yarayışlı olmaz.

Çocuk, İslam’ın güç ve cazibesinden emin olmalı

Nasıl bir ortamda bulunursa bulunsun, her genç doğuştan hakikatin müşterisidir. Onda buna yatkın bir potansiyel vardır. Günümüz Batı dünyasında, her gün her türlü nefsanîliğin içinde büyüyen çok sayıda gencin Müslümanlığı seçmesi, bunun açık bir kanıtıdır. Bugün dünyada en çok yayılan din İslam’dır. İslam’ın hiçbir rakip cereyandan endişesi yoktur. O kendi kendisini müdafaaya kadirdir. Birçok mensubundan gölge etmemekten başka bir ihsan da istememektedir. Bu gerçek bilinmeli ve İslam’ın tebliği hiçbir gençten esirgenmemelidir.

Seviyesine göre anlatılmalı

Gençlerin seviyesine inmek, anlayacağı bir dille anlatmak da şarttır. Dinî hakikatler genellikle soyuttur. Anlaşılması, idrak edilmesi kolay değil. Bu nedenle Kur’an, Hz. Peygamber ve İslam büyüklerinin metoduna uyarak meseleleri temsil ve örnekle akıllara yaklaştırmalıyız. Günlük hayattan, yaşayıp gördüklerinden temsiller getirmeliyiz. Temsil ve örnek, soyut gerçeği hem kavratır, hem de zihinde kalıcı hale getirir.

Anlatırken mütevazı olunmalı

Anlatırken öncelikle kendi nefsimizi muhatap kabul etmeliyiz. Kendimizi düzeltmeyi esas almalıyız. Çocuğumuz da olsa başkasını kendi ders arkadaşımız gibi görmeliyiz. Yoksa, hep kendimizi satıcı, başkalarını ise almaya muhtaç durumda görmek, hem ihlasa ters, hem de tesiri azaltan yanlış bir metottur.

Bıktırmadan tekrar etmeli

Bıktırmadan tekrar etmeliyiz. Bıktırmaması için de, aynı hakikatleri değişik yöntemlerle, farklı üsluplarla sunmalıyız. Kur’an’ın, aynı gerçeği farklı kıssalar, aynı kıssayı da farklı üsluplarla sunması bizim için güzel bir örnektir.

Allah’ın rızasını esas almalı

Allah’ın adıyla ve onun rızası için anlatmak. Kişisel hislerimizi işe karıştırmamak. Çocuk üzerinde en büyük hak sahibi, onu hiçten alıp aşamadan aşamaya geçirerek şekillendire şekillendire sevimli ve mükemmel bir insan halinde yaratan Yüce Allah’tır. Dolayısıyla öncelikli olarak O tanıtılmalı ve sevdirilmelidir. Bize karşı hayırlı bir evlat olması da zaten buna bağlıdır.

Zaman/Ailem

M@D_VIPer
28-07-06, 15:57
Zeki çocuklar da öğrenme güçlüğü yaşıyor
Zekanın önemli kısmının genetik olduğu belirtiliyor. Bir çocuğun zeki olması her zaman kolay öğrenebileceği anlamına gelmiyor. Zeki çocuklar da öğrenme ve algılama güçlükleri yaşayabiliyor. Her anne baba çocuğunun çok zeki olmasını ister, hatta öyle olduğunu düşünür. Bebeklikten itibaren yaptığı her şey gözüne çok büyük başarı gibi görünebilir. Ancak dikkatli anne babalar çok zeki gibi görünen çocuklarında bir şeylerin eksik olduğunu hissedebilir. Çocuğun geç konuşması, geç yürümesi, fiziksel motor hareketlerini yaşına göre tam yapamaması, bazen dalgınlaşması, özellikle okula başladıktan sonra okumayı normalden geç sökmesi, kelimeleri tersten okuması gibi birçok şey aslında bir yerlerde sorun olduğunu gösterir. Bu tür belirtiler görülen çocuk, zeki olmasına rağmen öğrenme güçlüğü yaşıyor demektir. Öğrenme güçlüğü Türkiye’de yüzde 9 gibi yüksek bir oranda görülüyor. Yani Türkiye’de ilkokula giden her yüz çocuktan 9’unda öğrenme güçlüğü sorunu var. Bunun çok yüksek bir rakam olduğunu belirten Prof. Dr. Adnan Yüksel, bu durumun Türkiye’nin en büyük problemi olduğunu söylüyor. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genetik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı ve Çocuk Nörolojisi Uzmanı Prof. Dr. Adnan Yüksel, öğrenme güçlüğünün sebeplerini, korunma yollarını ve tedavisinin nasıl yapılacağını anlattı.
Zekayı “alışılagelmemiş olayları çözme yeteneği” şeklinde tanımlayan Prof. Adnan Yüksel, zekanın dikkat, anlama, iletişim, davranış, bellek, zaman-mekan oryantasyonu ve entelektüel fonksiyonların bir bileşimi olarak ortaya çıktığını belirtiyor.
Zeka geriliği ile karıştırılmamalı
Öğrenme güçlüğünün zeka geriliği ile karıştırılmaması gerektiğine dikkat çeken Prof. Dr. Adnan Yüksel, bu sorunu yaşayan çocukların çok zeki olduklarını; ancak zekayı oluşturan bileşenlerden sadece entelektüel fonksiyonlarda bozukluk yaşadıklarını vurguluyor. Yüksel’in verdiği bilgilere göre, entelektüel fonksiyon okuma, yazma ve aritmetik hesaplamadan oluşuyor. Çocuğun entelektüel fonksiyonunun geri olduğu şu üç belirtiden anlaşılıyor:
1. Çocuk yaşına göre geri olur. Takvim yaşı 5 ise 5 yaşındaki çocuktan beklenen zekaya göre okuması yazması ve aritmetik hesabı geri olur.
2. Kendi akranlarına göre geri olur.
3. Çocuğun kapasitesi ile performansı arasında farklılık vardır. Aslında kapasitesi çok iyidir; ama performansı azdır.
Prof. Dr. Adnan Yüksel’in anne-babalara tavsiyesi:
Çocuklarınızla devamlı konuşun, oyunlar oynayın
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genetik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı ve Çocuk Nörolojisi Uzmanı Prof. Dr. Adnan Yüksel, çocukların beynini kullanmasının çok önemli olduğunu söyledi. Adnan Yüksel’in anne-babalara önemli tavsiyesi; Çocukla devamlı konuşun. İlgi gösterin. 1 aylık bile olsa boş boş bakmasın, karşısına geçip oyun yapın. Çocuğu devamlı canlı renkli, ses çıkaran legolarla oynatın.
Okul öncesi dönemde belirtileri
Okula başlayan çocukta öğrenme güçlüğü daha kolay anlaşılıyor; ama bu yaş eğitim için geç bir dönem. O yüzden anne babaların çocuklarını iyi gözlemleyip sorunu erken yaşta fark etmeleri tedavi şansını artırıyor. Peki, okulöncesi dönemde okuma-yazma ve matematik eğitimi alınmadığına göre bozukluk nasıl anlaşılacak?
1- Konuşma gecikmesi:
Her konuşma gecikmesi öğrenme güçlüğü değil; ama önemli bir bölümünde öğrenme güçlüğü gelişebiliyor.
2- Yaşıtlarına göre
performansının iyi olmaması:
Bu fiziksel olabilir. Biraz sakardır. Bir şey taşıyacağı zaman düşürür. Normal bir çocuk iki aylıkken başını tutar, 6 ayda oturur, 7-8 aylıkken döner, 9 aylıkken emekler, 1 yaşında yürür. Bunlar biraz gecikebilir.
3- Anne babalar düşünerek
değerlendirdiği zaman birtakım şeylerinin eksik olduğunu hisseder:
Çocuk soru sorulunca hemen cevap vermez. Diğer çocuklara göre çekingendir.
Prof. Dr. Adnan Yüksel’in anne-babalara tavsiyesi:
Çocuklarınızla devamlı konuşun, oyunlar oynayın
İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Genetik Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı ve Çocuk Nörolojisi Uzmanı Prof. Dr. Adnan Yüksel, çocukların beynini kullanmasının çok önemli olduğunu söyledi. Adnan Yüksel’in anne-babalara önemli tavsiyesi; Çocukla devamlı konuşun. İlgi gösterin. 1 aylık bile olsa boş boş bakmasın, karşısına geçip oyun yapın. Çocuğu devamlı canlı renkli, ses çıkaran legolarla oynatın.
Okul dönemindeki belirtileri
Her çocuk, 1. sınıfın ilk üç ayında genellikle okumayı söker. Öğrenme güçlüğü olan çocuk hemen sökemez. Sene sonuna doğru ancak sökebilir. Okusa bile kelime atlar veya kelime ekler. Veya sesin vurgusunu ayarlayamaz. Yazamaz, yazarken harf hatası yapar. e’leri i yazar, düzensiz yazar, bitişik yazar. Harf atlar, ‘ev’ yerine ‘ve’ yazması çok tipik bir belirtidir. ‘Hilal’ yerine ‘ilal’ okur. Satır atlar.
Okurken ters okur. Ayna yansıması gibi ‘ali’ yerine ‘ila’, ‘tarık’ yerine ‘kırat’ okur. Çocuk uzayla ilgili şeylerden konuşurken anne baba çok zeki olduğunu düşünür; ama bir türlü iki kere iki dört dedirtemez. Pratik olarak söyleyemez. Bir türlü çarpım tablosunu ezberleyemez. 3. sınıfın sonunda her çocuk bunu öğrenmiş olmalı. Günleri, ayları, mevsimleri sırayla sayamaz. Tarih okurken 2005 yerine 2004 okur.
Yönelim bozukluğu vardır. Sağını solunu karıştırır. Kuzey yerine güneyi gösterir. Araba kullanırken sağa döneceğine şaşırır, sola döner.
Sakardır. Düğme ilikleyemez. İpi iğneye geçiremez. Bisiklet sürerken çok iyi değildir. İnce motor ve kaba motor hareketleri geridir.
Bellekleri de iyi değildir. Biraz önce dinlediğini unutabilir. Bu çocuklar evde yapacağı dersi unutur. Ödev yaptıramazsınız. Konsantrasyon bozukluğu vardır. Çantasını okulda unutur, atkısını kaybeder. Yatağını düzeltmez. Düzensizdir; ama cin gibidir.
Öğrenme güçlüğünün düzeltilmesi için normal okul eğitimi yetmez. 8 yaşına kadar bu belirtiler azalır ve sonra kaybolur; ama bozukluk tedavi edilmezse ömür boyu devam eder. Profesör de olsa okurken satır atlamaya devam eder.
Çocuk genetik olarak anne
babasından ne kadar etkilenir?
Annede öğrenme güçlüğü varsa çocukta da yüzde 25 olacak diye kesin bir şey yok. Olma ihtimali genel orandan biraz daha yüksek. Öğrenme güçlüğünün 1. derece akrabalara geçme ihtimali yüksek. 2. derece akraba olunca, dedede olan hastalık oğluna geçmemişse torununa da geçme ihtimali çok az. Ama oğluna geçme ihtimali fazla.
Öğrenme güçlüğünde çocuğun
düşüp başını vurması çok etkilidir
Bir çocuğun öğrenme güçlüğü yaşamasında, doğumda oksijensiz kalması, annenin bebeği küçük doğurması, beslenme yetersizliği, çocuğun enfeksiyon geçirmesi, çocuğun metabolik bir hastalığının olması, ailede birtakım risk faktörlerinin olması gibi sebepler etkilidir. Ama en büyük sebep yüzde 90 oranında genetik, yani anne babadan gelen bozuk etkilerdir. Öğrenme güçlüğünü etkileyen 20-25 gen vardır. Bununla birlikte çevre faktörleri de çocuğun öğrenmesini etkiler. Öğrenme güçlüğü için düşme çok önemlidir. Çocuk küçük yaşta düştükçe beyin hücreleri ölüyor. Beyin suyun içindedir. Düşünce hem önden hem arkadan etkilenir Kesinlikle düşmemeli, kafasını vurmamalı. Hücre öldüğü zaman kalan hücrelerle çalışmak farklıdır. Futbol oyununu düşünün. 11 kişiyle oynamak farklı, oyuncular ne kadar iyi olursa olsun 8 kişiyle oynamak farklı. 8 kişiyle çocuğu götürüp LGS’ye, üniversite sınavına sokmamak lazım. Küçük yaşta enfeksiyon geçirirse, menenjit olursa çok ateşlenirse, çeşitli metabolik hastalıklardan muzdarip olursa, bunlardan oluşan toksik maddeler genleri bozar. Genler ise çok çeşitlidir. Genlerin nasıl çalıştığı, neyin sebep neyin sonuç olduğu bilinmiyor. Dolayısıyla bir öğrenme güçlüğünde 20 gen etkili; ama bu genler nereden etkilenir? Anne doğum öncesinde ne yer, ne içer, nasıl davranır, nasıl streslenir, o gün aldığı protein miktarı, vitamin, element miktarı ne kadardır? Bilmiyoruz. Bunların hepsi çocuğu etkiler. Sistem o kadar mükemmel ki, bu kadar karışıklığın içinde mükemmel bir intizam var. Biz ancak risk faktörü olarak söylüyoruz.
Beyindeki kayıtta bozukluk vardır
Öğrenme güçlüğü yaşayan çocukların beynindeki kayıtlarda bozukluk vardır. Okurken harfler seslere, sesler hecelere, heceler kelime ve cümlelere çevrilir. Beyin bu sırada kayıtta ‘ve’ yerine ‘ev’ kaydetmişse bunu belleğe atar. Kayıt yanlış alındığı için kullanırken de yanlış gelir. Bu çocuklarda genelde uzun süreli hafıza iyidir; ama kısa süreli bellek kötüdür. Bir şeyi öğrenir; ama yanlış öğrenir. Yanlış öğrendiği zaman da sonuç yine yanlış olur. Bu psikolojik bir hastalık değil tamamen organik bir rahatsızlıktır. Beyinde anatomik olarak öğrenme merkezi vardır. Bu normalde sol tarafta daha büyüktür. Bu tür çocuklarda bu ya sağdaki ile eşit ya da daha küçüktür. Anatomik olarak bunların beyin gelişiminde birtakım farklılık vardır.
Öğrenme güçlüğünün tedavisi
erken ve sürekli eğitim
Öğrenme güçlüğü tespit edilen çocuk ile hemen eğitime başlanmalı. Eğitim süreklilik ister. Bu konuda maddi bütün imkanlar seferber edilmeli. Çünkü en büyük hizmet insana hizmettir. Erken eğitim üç safhadan oluşuyor:
Bireysel eğitim: Beyni kullanmak için bu çok önemlidir. Çocukla devamlı konuşun. İlgi gösterin. 1 aylık bile olsa boş boş bakmasın, karşısına geçip oyun yapın. Çocuğu devamlı canlı renkli, ses çıkaran legolarla oynatın.
Çocuğa ne kadar çok ilgi gösterirseniz öğrenmesi o kadar gelişir. Çocuk nerede eksikse onun üzerinde durulmalı. Kekeliyorsa aynanın karşısında eğitilmeli. ‘Ve’lere ‘ev’ diyorsa yüz tane ‘ve’ yazdıracaksınız. Beyin ‘ev’ ile ‘ve’yi yavaş yavaş algılayacak. Çocuğun yazması eksikse saatlerce yazdırmalı. Sorun matematikse eğer, iki kere iki dördü bir çocuk iki tekrarda alır, öbürü 18’de alır, ama alır. Beynin böyle bir özelliği var. Bu kötüye giden bir hastalık değil, statik bir durum. Hücre ölse bile, beyin yavaş da olsa yeniden hücre oluşturabilir. Kalan hücreler de ölen hücrenin görevini üstlenir.
Konuşma terapisi: Bireysel eğitimin yanında ayna karşısında bilgisayarlı veya elle eğitim yaptırılır. Bu uzman terapistlerle yapılır. Aileler tek başına yapamaz.
Grup tedavisi: Grup içine girip, çevresindeki insanlardan bir şeyler öğrenmeli ve onlara da öğretmeli. Çocuğun mutlaka okula gitmesi lazım.
El becerilerini artırma gibi aktiviteler yaptırılmalı: Olmayan veya eksik olan şeyleri bu şekilde tamamlayacaktır. Böyle bir eğitimle mükemmele yakın bir sonuca ulaşmak mümkündür.
Öğrenme güçlüğü yaşayan çocuklarda nöbet görülme oranı toplumun geneline göre fazladır. Bu çocuklar yersiz gülebilir, dalabilir, yutkunabilir, birden uyuşabilir, boş boş bakabilir. EEG çekilmeli. Veya bunlarda hiperaktivite ve dikkat dağınıklığı olabilir. Yine erken yaşta yakalanıp eğitimi sağlanabilir. Öğrenme güçlüğü zeka geriliği ile karıştırılıp bu şekilde tedavi edilmeye kalkışılırsa bilişsel fonksiyonlarda sorun çıkabilir. Bu yüzden testler yapılmalı. Zeka geriliği ile öğrenme güçlüğünü aile tek başına ayıramaz. Özel eğitimcilerden yardım istenmeli.
Prof. Yüksel: Bebeğe kitap okuyun
Anne ne kadar entelektüel ise çocuğun da öyle olma şansı büyüktür. Kitap okuma hamilelik döneminde etkiler. Biz açıkçası çoğu şeyi bilmiyoruz. Okuma beynin daha aktif olmasına, bazı proteinlerin üretilmesine, çocuğun da uyarılmasına neden olabilir. Bu konuda çok bilimsel veri yok. Böyle şeyleri deneysel yapmak da mümkün değil. İnsanda böyle çalışmalar yapmak çok zor; çünkü herkesin genleri, çevre şartları farklı. Zekayı etkileyen çevre faktörleri çok önemli. Onun için diyoruz ki çocuğunuza devamlı gülün, onu güldürün, takip edin, ilgi gösterin, hoş tutun ve konuşturun. Hamileyken de konuşulabilir. Etkisiyle ilgili elimizde bilimsel veri yok, olması da mümkün değil; ama ben bir nörolog olarak çocuğun olumlu etkilendiğine inanıyorum.
Çocuğa annesinin bakması ile başkasının bakması arasında zeka gelişimi açısından fark olur. Çünkü annenin 6. hissi, ayrı bir refleksi vardır. Annenin yerini ne baba tutar ne başka akraba. Annelerin çok yorucu işlerde çalışmasına karşıyım. Çocuk üç yaşından önce kreşe verilmemeli. Üç yaşına kadar evde anne ve yakınları bakmalı.
Çocuğun zekasını geliştirmek için;
- Onunla çok ilgilenin.
- Düşmeye, enfeksiyonlara karşı koruyun.
- İyi ve düzenli besleyin. Haftada 1 defa balık, tavuk, kırmızı et almalı. Kırmızı et kas gelişiminde ve demir eksikliğinde çok önemlidir. Zeka için demir eksikliği olmamalı. Bakır, çinko gibi eser elementlerin yeterli olup olmadığına mutlaka bakılmalı. Vitamin ara ara verilmeli. Gıdalar günlük taze olmalı. Yoğurt, süt ve muhallebi dışında sebze-meyveler de taze olmalı. Buz dolabında üç günden fazla duran et demir eksikliğini gidermez.
Hamilelik döneminde ne yapılabilir?
Çocukta öğrenme güçlüğü oluşmaması için hamilelik döneminde anne çok iyi beslenmeli. Oranlara göre yağ, karbonhidrat, protein, mineral ve vitaminleri dengeli almalı. Çok karbonhidrat almamalı. Suni gıdalardan uzak durmalı. Rafine edilmiş gıdalardan kaçınmalı. Çünkü bunlarda serbest radikal miktarı artıyor. Bu tür gıdalarda koruyucu birtakım maddeler kullanılıyor. Elimizde çok veri yok; ama rafine gıdalarda, çok kavrulmuş gıdalarda toksik (zehirli) madde oranı fazladır. Hamilelikte, Batı tarzı fast food türü beslenmelerde kavrulmuş gıdalar ve doymamış yağların çok fazla alınması, meyve ve sebzelerin orantılı olarak alınmaması zeka geriliği için önemli bir risk faktörüdür.
En önemli çevre faktörlerinden biri de strestir. Stres, yağlı yemek veya hipertansiyon kadar önemlidir. Çünkü, bütün genleri etkiler. Anne adayı mümkün olduğunca stresten uzak durmalı, çevresi de bu konuda yardımcı olmalı.
Sigara çocuğun zekasını kesinlikle kötü etkiliyor. Çocuğun düşük doğum ağırlığında doğmasına sebep olduğu kesin. Bebek küçük doğunca beyin de küçük doğuyor. Alkol çok büyük hata olur.
Hamile kadınlar çok gezmemeli. Bilmediği yerlerde, tatil yerlerinde temizliğe çok dikkat etmeli. En iyisi kendi hazırladığı yemeği yemesi. Ne kadar temiz de olsa yabancı biri yapıyor dışarıdaki yemekleri. Düzenli aktiviteleri olmalı. Ultrason ve kan tahlilleri düzenli yapılmalı. Diyabet iyi incelenmeli. Metabolik hastalıklara, hipertansiyona, böbrek hastalığına çok dikkat etmeli.
Anne sütü almamak zekayı etkiler mi?
Anne sütü ile ilgili çok veri yok. Bu tür çalışmaları yapmak da mümkün değil. İnsanlar çevre faktörlerinden çok etkileniyor. Eşit şartlarda süt verilse bile toplumdan kazandıkları tecrübe farklı olacaktır. Yaygın gelişimsel bozukluk son 20 yılda arttı. Bunun sebebini araştırırken son 20 yılda nelerin değiştiğini düşünmek gerekiyor. Anne sütü alımının azalması, suni gıdaların artması, pestisit (böcek ilacı) kullanılan meyvelerin ve sebzelerin yenmesinin artması gibi çok şey değişti. Şehirde yaşayan insan sayısının artmasıyla kurşun ağırlıklı solunum problemi ortaya çıktı. Anne sütünün enfeksiyonlara karşı bağışıklık yaptığı kesin. İçeriğinde mikroplara karşı duran birtakım antikorlar var. Zekaya etkisini ölçmek mümkün değil; ama benim kanaatime göre anne sütü zeka gelişiminde çok önemlidir.

Zaman

M@D_VIPer
28-07-06, 15:58
Tamamen bağımsız çocuk, disiplinsiz çocuktur
Anne babalar çocuklarını en iyi şekilde yetiştirmeye çalışırken, bir yandan onları kendi ayakları üzerinde durmaya teşvik ettikleri gibi, diğer yandan onları da otonom (bağımsız) olmaya yönlendirmektedirler. Uzun yıllar üniversitelerde ders vermiş bir psikolog, otonom çocuk yetiştirmeyi “başa bela” yetiştirmekle eşdeğer görüyordu. “Hayatı “benmerkezci” olarak algılayan çocukların ne zaman ne yapacağı ve kimin başına hangi belayı açacağı bilinmez.” diyordu. Böylesi bir çocuk için hayatın anlamı zevktir. Hayatın anlamı özgürlüktür. Hayatın anlamı “ben”dir. Geri kalanlar ise “sizin problemlerinizdir”. Ona göre, “problem çözmek ve başkalarının derdi ile dertlenmek bir ahmaklıktır”.
Belki çocukluklarda, bebeklik yıllarındaki o sempatik ve sevimli hal bu çirkin davranışın çirkinliğinin görünmesine engel olabilir. Ancak, çocuk yetişkin olmaya başladıkça ve ergenliğe doğru adımlar atıldıkça, otonomi çocukların anne ve babaları için birer kâbus halini alabilir.

M@D_VIPer
28-07-06, 15:58
Aşırı güven duygusu çocukları egoist yapar
Üniversite ikinci sınıfta, “çocuk psikolojisi” dersine gelen Hollandalı bir profesörün sözleri hâlâ kulaklarımda çınlıyor. Klinik psikiyatr olan hocamız Cees Van Der Hilst şöyle söylemişti: “Çocuklarımıza kendi ayakları üzerinde, kimseye muhtaç olmadan yaşaması gerektiğini öğretirken, ne yazık ki biz, büyük bir hata yaptık. Hastalıklı ruha sahip insanlar yetiştirdik. Korku, panik ve güven duygusundan yoksun. Hayatı hep bir savaş gibi algılayan bir toplum haline geldik. Benim kliniğime gelen hastalarımın birçoğu, kendi ayakları üzerinde durma mücadelesi verirken, yorulup pes eden veya yıkılan kişilerden oluşuyor. Ben, sağlıklı insanı, ‘kendi ayakları üzerinde durabilen değil, başkaları ile yardımlaşarak ayakta durmaya çalışan insan’ olarak tarif ediyorum.” demişti. Bu sözler, emekliliğine az kalmış ve tüm ömrünü on binlerce ruh hastasını gözlemleyerek geçirmiş, yaşlı bir psikiyatrın samimi tespitleri idi. O halde, anne ve babalar, çocuklarını yetiştirirken, çocuklarının, ileride taşıyamayacağı bir yükün altına girmelerini teşvik etmek, tek başına ayakta kalma mücadelesine yönlendirmek yerine, onları, sosyal çevreyle dayanışarak hayatlarını sürdürmeye teşvik etmelidirler.

Hayat bir savaş değil
Sırtına, taşıyamayacağından fazla yük yüklenmiş, hayatı bir mücadele ve ayakta kalabilme savaşı olarak tanımış çocuklar, korku, endişe ve şüphe içinde kalarak etraf ile iletişim kuruyorlar. Her an kendisinin bir darbe alacağını, her an aldatılacağını ve her an mahvolacağının endişesi ile çevrelerine şüphe ile bakıyorlar. Ve, bu gergin bekleyiş bir gün akıl zembereğinin boşalmasına kadar devam ediyor.
Kendi ayakları üzerinde durma mücadelesi veren çocuğun hali, bir deniz yolculuğuna çıkmış şu yolcunun haline benziyor: Bir adam, uzun bir yola çıkmak üzere gemiye biner. Çıktığı bu yolculukta, kimseye muhtaçlık duymadan ve kendi ayakları üzerinde yolculuğunu sürdüreceğine inanır. Kimseye güven duymamaktadır ve sırtındaki yükü de bu yüzden yere koymamaktadır. Kendisinin bu garip tutumuna şahit olan diğer yolcular, “Kendine yazık ediyorsun, yolculuğumuz çok uzun, sırtındaki yükü indir ve dinlenmek üzere otur.” dediklerinde, onun cevabı “Hayır ben eşyamın kayıp olmasını istemiyorum. Kendi ayaklarım üzerinde durabilecek ve kendimi idare edebilecek gücüm de var.” diye cevap verse, ne kadar akıllıca bir cevap olmuş olur?
İnsan uzun deniz yolculuğuna çıkmış bir yolcu gibidir. Geminin kaptanına güvenmelidir. Sırtındaki yükü güven içinde yere indirmeli, aynı gemide yolculuk yapan diğer yolcularla tanışmalı ve dayanışmalıdır. Yoksa bu yolculuğun belli bir noktasında, taşımaya çalıştığı yükün ağır baskısı altında kalarak yere yığılabilir.
Hollanda Devlet İstatistik Enstitüsü (CBR)’nün yaptığı araştırmaya göre, Hollandada 8-11 yaş arası çocukların yüzde 7’si ağır psikolojik problem yaşıyor. Yine aynı kurumun yaptığı araştırmaya göre, stres ile tanışma yaşı 8 yaşına inmiş. Halbuki daha ergenlik çağında bile olmayan bu çocuklar için hayat, rengarenk ve eğlence dolu bir lunapark gibi olması gerekirken, ne oldu da daha hayat yolculuğunun başladığı ilk yıllarda çocuklar ağır psikolojik problemler yaşıyorlar?

M@D_VIPer
28-07-06, 15:59
Suç işleyen çocuğunuza ödül verin!
Çocuğunuz, sizin istemediğiniz bir davranışı sergiliyorsa reaksiyonunuz nasıl olur? “Önce konuşurum, sonra ikaz ederim, hâlâ aynı davranışta ısrar ediyorsa ceza veririm” mi diyorsunuz? Sanırım suç işleyen bir çocuğa mükafat vermek çoğumuzun başvurduğu bir yöntem değildir... Öyle ya, ‘mükâfat, güzel davranışın karşılığında verilir’ diye biliyoruz. Aslında bildiğimiz şey pedagojinin bugün ulaştığı nokta açısından doğru. Ancak pedagoji biliminin yarın ulaşacağı noktaya göre baktığımızda görüyoruz ki, suç işleyen çocuğa ceza vermek çok da doğru değildir.
Çünkü ‘ceza’ dışa dönük bir terbiye metodudur ve baskıcıdır. Ceza ile çocuk, iç dünyasında kabullenmediği bir davranışı, dış baskı ile kabul etmeye zorlanmaktadır. Vicdanda kabul görmeyen davranışlar samimi olmaktan uzaktır. Bir davranışın çocuk tarafından kabul edilebilmesi için, çocuğun iç dünyasında ve vicdanında o davranışın kabul görmesi gerekir. Vicdanın kabul etmediği ve iç dünyanın benimsemediği davranış çocuğun içte farklı, dışta farklı kişilik sergilemesine sebep olabilir.
Çocuk, ceza korkusu ile, belki istediğiniz davranışı sergiliyor olsa bile, üzerindeki ceza baskısı kalktığında, yeniden ve belki de daha da ağırlaşmış bir yanlış davranışa yönelebilir. O yüzden suç işleyen çocuklara ceza verirken çok iyi düşünmek gerekir. Çocuklarda yanlış davranış karşısında mükâfat verilmesi, ceza verilmesinden daha olumlu sonuçlar doğurur.
8-10 yaşlarında bir çocuğunuz var. Evde misafirleriniz olduğunda sizi misafirlere karşı hep mahcup ediyor. Siz ne zaman konuşmaya başlasanız, kullandığınız cümleleri alaya alarak ve eğip bükerek size karşılık veriyor. Ne kadar ikaz etseniz de bu davranışından vazgeçiremiyorsunuz. Sanırım sizinle böyle dalga geçen bir çocuğa mükafat vermek, aklınızın ucundan bile geçmez değil mi? Örneğimizi biraz daha zorlaştıralım. Siz dindar bir insansınız ve maneviyata çok önem veriyorsunuz. Abdest alıp namaz kılıyorsunuz. Namaz kılmak için ezan okuduğunuzda, çocuğunuz karşınıza geçiyor ve ezan ile dalga geçiyor, dil çıkartıp “bö bö böö” diyerek sizi tahrik ediyor. Ne yapardınız? Ezan ile dalga geçen çocuğunuza, mükafat verir miydiniz? Vermezdiniz, değil mi? Günümüz pedagoji bilimi de böyle bir çocuğun mükafatı hak ettiğini söyler.
Ama tarihin sayfalarını geriye doğru çevirdiğimizde, bu günün pedagoji bilimini çokça geride bırakan farklı bir yöntemle karşılaşıyoruz.
Yukarıdaki örneğin bir benzerini, Peygamber Efendimiz (sas)’de görüyoruz. Bir gün kendisi mescide doğru ilerlerken, okunan ezan ile dalga geçen çocukları görür. Çocuklar yol kenarındadır ve Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) onlara selam vererek yaklaşır. Sonra ezan ile dalga geçen çocuğa “Ne kadar da güzel sesin var.” der. Çocuk bir peygamberin karşısında kendini muhatap olarak görünce şaşırır. Şaşkınlığını henüz üzerinden atamadan, Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) çocuğun saçlarını okşar ve “Mescitte de bu güzel sesinle ezan okur musun?” diye sorarak onun elinden tutup mescide götürür.

O çocuk o günden sonra mescitte müezzinlik yapmaya başlar. İsmi Ebu Mansure olan bu Sahabe Efendimiz (ra), mescitte uzun bir süre müezzinlik yapar ve saçlarını ömür boyu kesmez. Çokça uzayan saçlarını kesmesi konusunda tavsiyede bulunanlara da öfkelenerek “O saçları kim okşadı bilmiyor musunuz?” diyerek, Peygamber Efendimiz’e (sas) olan muhabbetini dile getirir.
Yukarıdaki olayı analiz edelim: Suç işleyen bir çocuk var ve ezanı hafife alıyor. Tıpkı kendi evimizde bizim okuduğumuz ezan ile dalga geçen çocuk gibi. Bu suç karşılığında Peygamber Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) nasıl davranıyor? Çocuğu yanına çağırmıyor, aksine, onun yanına kadar gidiyor. Bu, çocuğa değer vermektir ki “duygusal bir mükafat”tır. Arkadaşlarının yanında, çocuğun sesinin ne kadar güzel olduğunu söylüyor. Bu ise ikinci mükafattır ki buna da “sosyal mükafat” diyoruz. Daha sonra çocuğun saçını okşayarak, üçüncü kez mükafat vermektedir. Son olarak da elinden tutarak onu mescide müezzin olarak tayin etmektedir ki bu da dördüncü mükafattır.
Halbuki, Peygamber Efendimiz (sas), suç işlemiş bir çocuğun davranışını değiştirmek için cezaya başvurmadı. Aksine art arda dört defa mükafat verildi.

Teneke çalan çocuklar

Bir şahsın kapısının önünde bir grup çocuk teneke çalarak gürültü yapıyorlardı. Mahalleli ne kadar müdahale ettiyse de çocukları bu davranışlarından vazgeçiremediler. Bir gün, önünde gürültü yapılan evin sahibi, dışarı çıkarak çocukların yanlarına gitti. Onlarla konuşup bir anlaşma yaptı. Bu anlaşmaya göre, çocuklar günün belirsiz vakitlerinde gelip gürültü yapmayacak, aksine anlaştıkları bir saatte gelecekler ve o saatte gürültü yapacaklardı. Anlaşmaya göre yapacakları gürültü karşılığında ise bu şahıstan para alacaklardı. Çocuklar bu anlaşmadan memnun oldular ve ertesi gün anlaştıkları saatte kapının önüne geldiler. Tenekelere, ellerindeki sopalarla vurarak gürültü yaptılar. Bir süre sonra, anlaşma yaptıkları şahıs kapıda göründü. Çocukların yanına gelerek, anlaştıkları şekilde bu gürültünün karşılığında belli bir ücret verdi.

Çocukları evlerine gönderdi. Çocuklar ertesi gün anlaştıkları saatte yeniden kapının önüne geldiler ve yeniden gürültü yaptılar. Şahıs yeniden çıktı ve çocuklara anlaştıkları parayı verdi. Ancak adamın, her seferinde evden geç çıkmasına kızan çocuklar, adamı ikaz ettiler ve geç gelmemesini söylediler. Ertesi gün mutat saatte çocuklar yine geldi ve gürültü yapmaya yeniden başladılar. Çocuklar uzun süre gürültü yaptıkları halde, şahıs yine gecikerek evden çıkıp çocukların yanına geldi. Çocuklara, artık anlaştıkları parayı vermekte zorlandığını söyledi. Çocuklar ile yeni bir anlaşma yapmak istediğini belirtti ve sordu:

“Acaba şu anda anlaşmış olduğumuz ücretin yarısını versem, yine gelir misiniz?” Çocuklar, zaten paralarını geç teslim eden şahsın bu teklifine kızdılar ve kabul etmediler. Zaten bu iş için boşa zaman harcadıklarından bahsettiler. Diğer çocuklar oyun oynayıp güzel vakit geçirirken, kendilerinin bu iş için kenarda oturup saatlerce beklediklerini ve şahsın yeni teklifini kabul etmediklerini ve bir daha da buraya gelmeyeceklerini söylediler.
Bu örneği de incelediğimizde ceza karşısında davranışlarını değiştirmeyen çocukların, mükafat aracılığı ile kötü davranışlarının kontrol altına alındığına ve daha sonra da tamamen ortadan kaldırıldığına şahit oluyoruz.

NEDEN CEZA VERİLMEMELİ?

Çocukların işledikleri suç karşılığında mümkün oldukça ceza verilmemelidir. Peki neden?
1- Ceza, çocuğun iç dünyasında ezilmişlik duygusu oluşturabilir. Bu ezilmişlik duygusu ile çocuk, yanlış davranışı devam ettirerek, kendisini cezalandıran şahsı cezalandırmak isteyebilir.
2- Ceza, hırs doğurup bir başka kötü davranışın tetikleyicisi olabilir.
3- İstediği bir davranışı ceza korkusu ile sergileyemeyen çocuk, iç dünyasındaki istek ile dış dünyadaki ceza arasında sıkışıp kalabilir. Bu ise çocuğun samimi olamamasına sebebiyet verir.
4- Ceza, küçük yaşta “öfke ve nefret” duygularına sebep olabilir.

“Ceza” dışa dönük bir terbiye metodudur ve baskıcıdır. İstediği bir davranışı ceza korkusu ile sergileyemeyen çocuk, iç dünyasındaki istek ile dış dünyadaki ceza korkusu arasında sıkışıp kalabilir. Bu da, çocuğun, sun’î ve samimi olmayan davranışlar sergilemesine neden olabilir.

M@D_VIPer
28-07-06, 15:59
Üvey Annelik
Masallarda, hikayelerde ve filmlerde çocukların acımasız, kötü kalpli üvey annenin elinden çektiklerini okudukça ve izledikçe yüreğiniz burkulur, gözleriniz yaşarır. Her toplumda, az veya çok, üvey anneye karşı böyle soğuk bir önyargı vardır. Üvey anneye karşı takınılan bu soğuk tutumun sebebi tamamen psikolojiktir. İnsanlar, kocasını kaybeden çocuklu bir kadın evlendiği zaman çocuklarına sahip çıkacağını, onları üvey babaya ezdirmeyeceğini düşünürler. Bu bir dereceye kadar doğrudur. Çünkü anne gün boyu çocuklarıyla beraberdir, üvey baba işi sebebiyle gününü dışarıda geçirir. Akşam eve geldiğinde eşi tarafından iyi karşılanır, karnı doyarsa fazla problem çıkarmaz. Üvey anne için durum farklıdır. Çocuklu bir erkekle evlenmeye karar veren kadın, ister kız olsun ister dul olsun çok farketmez, daha baştan işinin zor olduğunu bilir. Babayı sevdiği ve çocuklara kanı ısındığı için bütün zorluklara katlanmaya, çocuklara iyi bir anne, babaya iyi bir eş olmaya niyetlidir. Ancak iyiniyet her zaman yeterli değildir. Çünkü doğurup büyütmediği, huyunu suyunu bilmediği, yabancı çocuklarla karşı karşıyadır. Üvey çocuklar ya annelerini kaybetmişlerdir ya da boşanma sonucu anneden ayrı düşmüşlerdir. Her iki durumda da tedirgin ve güvensizdirler. Üvey anne, öz annenin bıraktığı yerden görevi sürdürmek zorundadır. İşe iyi dileklerle başlar. Çocuklara annelerinin yokluğunu hissettirmemek için kolları sıvar. Bunda, acıma duygusu kadar, kocasını memnun etme isteğinin de payı vardır. İlk günlerde üvey anne sabırlı olmaya, kızmamaya çalışır. Çocukları yedirir, içirir, giydirir, onları sevindirecek işler yapar. Ancak çocuklardan beklediği yakınlaşmayı bulamaz. İçi burkulsa da belli etmez. Söz dinlemeyişlerine, yaramazlıklarına, dağınıklıklarına sabırla katlanır. Önceleri nazikçe ikaz eder, sorumluluklarını hatırlatır. Yine aldırmadıklarını görünce içinden ceza vermek gelir, ama vazgeçer. Yanlış birşey yapma korkusuyla öfkesini içine atar. Ancak o da bir insandır ve her insan gibi onun da bir katlanma sınırı vardır. Küçük uyarılarda bile çocukların başkaldırmaları üvey anneyi sertleşmeye zorlar. “Eğer böyle davranmaya devam ederseniz size ceza vermek zorunda kalırım!” der. Çocuklar zaten böyle bir çatışmaya hazırdır, genellikle büyük çocuk beklenen karşılığı verir: “Sen bize karışamazsın, sen bizim annemiz değilsin! Bize yaptıklarını babama söyleyeyim de gör!” Bu sözler karşısında üvey annenin bütün iyiniyetleri söner. Çocukların üvey anneyi babaya şikayet etmeleri, ağlayıp sızlanarak duygu sömürüsü yapmaları, babayı taraflı olmaya zorlar. Üvey anneye, çocuklarına karşı iyi davranması için baskı yapar. Babanın işe karışması ile üvey annenin işi daha da zorlaşır. İyiniyetinin karşılığını alamadığı için sitem eder: “Ne yapsam senin çocuklarına yaranamıyorum, onlarla baş edemiyorum!” der. İşte üvey annenin kötü şöhreti bu noktadan sonra başlar.
ÜVEY ANNE GERÇEKÇİ OLMALI
Üvey anne ne kadar iyiniyetli ve ne kadar fedakâr olursa olsun, kendisini üvey çocuklara sevdiremez. Bu onların nankör olduğu anlamına gelmez. Kendinizi o çocukların yerine koyarsanız, onları anlamanız kolaylaşır. Her çocuk, baştan, annesinin yerini alan yabancı bir kadına karşı kızgınlık duyar. Annesinden ayrı kalmanın verdiği tedirginlik ve güvensizlik duyguları içinde üvey anneye yakınlaşamaz. En iyi davranışlarını bile şüpheyle karşılar. Üvey annenin sevgisini hissetse dahi karşılık veremez. Yabancı bir kadını sevmekle öz annesine karşı nankörlük ettiğini düşünür. Öte yandan bazı ihtiyaçlarını kendi başına karşılayamadığını, üvey anneye muhtaç olduğunu, bu yüzden ona katlanmak zorunda olduğunu, babanın bu ihtiyaçlarını karşılayamadığını bilir. Kendisini ortada bırakılmış gibi hisseder. Üvey anne tarafından eleştirilmeye, azarlanmaya katlanamaz. Odasına kapanır, gizliden gizliye ağlar. Babasını yabancı bir kadınla paylaşmak istemez. Üvey anneyi babaya yakın görünce kıskanır. İçten içe kin duyar. Babayla üvey anneyi birbirine düşürdüğü zaman sevinir. Şimdi kendimizi bir de babanın yerine koyup, durumu onun açısından ele alalım. Evleneceği kadın veya kız için ne kadar araştırma yapmış olursa olsun, kalbinin bir köşesinde hep yeni eşinin çocukları sevip sevemeyeceğine dair bir kaygı vardır. Çoğu baba, çocuklarını üvey anneye ezdirmeme kararıyla ikinci evliliğe başlar. Bu yüzden üvey anne ile çocuklar arasındaki anlaşmazlıklarda tarafsız davranamaz. Ancak vicdanı yeni eşini incitmekten ve sevgisini kaybetmekten yana da değildir. İkilem içerisindedir. Çocukların tarafını tutsa eşi incinecek, eşinin tarafını tutsa çocukları incinecektir. Öz ve üvey çocukların birarada olduğu durumlarda anlaşmazlıklar daha karmaşık bir hâl alır. “Ayrım yaptın, yapmadın!” tartışmaları başlar. Eğer çocuklar boşanma sonucu anneden ayrı kalmışlar ise, öz anneyi görüp geldikten sonra daha tedirgin, daha şımarık, daha söz dinlemez olurlar. Zor olmakla beraber, konu yine psikoloji bilgisi ile çözülebilir. Çocuklu bir erkekle evlenmeye karar veren bir kadın, yukarıda saydığımız sebeplerden dolayı, ne yapsa çocukların öz annesi gibi olamayacağını, onun yerini tutamayacağını bilmek durumundadır. Halk arasında bunu çok güzel anlatan bir deyiş var: “Üveyden öz olmaz, ipekten bez olmaz.” Bu gerçeği bilerek işe başlayan bir üvey annenin başarı şansı yüksektir. Ne yaparsa yapsın ilk başlarda çocuklar tarafından sıcak karşılanmayacağını bildiği için, çocukların tedirginliğini, güvensizliğini, hırçınlıklarını, nankörlük gibi görünen başkaldırılarını normal karşılar. Çünkü, çocukların bu davranışlarıyla üvey annenin iyiniyetini sınadıklarının bilir. Kendisini onların yerine koyar, duygularını anlamaya çalışır.
ÇOCUKLARIN DUYGULARINI ANLAMAYA ÇALIŞIN
Kendinizi çocukların yerine koyun, üvey annenin sizi yanına çağırıp şöyle dediğini düşünün: “Sizin yerinizde olsaydım, ben de öz annemi unutamaz, yabancı bir kadına anne diye sarılamazdım. Öz annenizin yerini tutamayacağımı biliyorum. Bana anne demek zorunda değilsiniz, sizden bunu istemeye hakkım yok. Teyze deyin, hala deyin, içinizden nasıl geliyorsa öyle çağırın. Babanızla evli olduğum için size karşı görevlerim var. Elimden geldiğince bunları yerine getirmeye çalışıyorum. Babanızın beni sevmesi size olan sevgisini azaltmaz. Babanızı elinizden aldığımı düşünmenizi istemem. Eş sevgisi ile evlat sevgisi farklı şeylerdir.”
Üvey anneyi dinledikten sonra çocuklar şöyle düşünecekler: “Bu kadın bizim duygularımızı anlıyor. Onu sevmediğimizi bildiği halde bizi suçlamıyor, bize karşı iyi davranıyor. Her türlü olumsuzluğumuza katlanıyor. Kötü bir insana benzemiyor. Galiba ona haksızlık ediyoruz.” Bir doktor arkadaşımla birlikte yaşlı bir hastasını ziyarete gitmiştik. Genç bir bayan bizi kapıda karşıladı. Hastanın odasına girdiğimiz zaman, beş-altı yaşlarında bir erkek çocuğu sevinçle bağırdı: “Anneanne, doktor geldi!” Genç bayan, yarı uyur halde yatan yaşlı kadına yaklaştı, alnına bir öpücük kondurdu: “Anneciğim, bak, doktorun geldi. Haydi, aç gözlerini de seni muayene etsin.” Yaşlı kadın, gülümseyerek gözlerini açtı. İltifat etmek için, “Hanımefendi,” dedim, “çok vefalı bir kızınız var, onunla ne kadar övünseniz azdır.” Gözlerinde mutluluk ışığı vardı. “Evet beyefendi, çok haklısınız...” dedi. “O benim dünyadaki tek varlığımdır. O olmasaydı ne yapardım, bilemiyorum. Size birşey daha söyleyeyim, bu güzel bayan benim üvey kızımdır...” Çok şaşırmıştım. Genç bayan, yaşlı kadına sarıldı: “Benim güzel anacığım,” dedi, “öz annemde bulamadığım sevgiyi sende buldum. Bana karşı her zaman iyi bir anne oldun. Senin hakkını nasıl öderim?” Bu yaşlı kadın kesinlikle sabrının, şefkatinin ve karşılıksız sevmenin meyvesini topluyordu. Yaşlı hasta ile yaptığımız sohbette, on sene önce kaybettiği kocası ile çok mutlu bir evlilikleri olduğunu, ancak çocukları olmadığı için gündüzleri kendisini yalnız ve amaçsız hissettiğini, kocasıyla konuşarak bir evlatlık almaya karar verdiklerini anlattı. “Bu güzel kızımı yuvadan aldığımızda pek küçüktü, beş aylık bir bebekti,” diye devam etti sözlerine. “Bize gösterilen onbeş-yirmi bebek arasından onu seçmiştik. Kucağıma aldığımda bana ilk gülümseyişini hiç unutamam. İçim birden ısınıverdi. O dünyanın en güzel bebeğiydi. Evimiz onunla şenlendi. Artık boş ve amaçsız değildim. Ancak, içimde hep ya annesi bir gün çıkıp geliverirse diye bir korku vardı. Çok şükür böyle birşey olmadı. Ama olsaydı da buna kendimi hazırlamıştım. Anlayacak yaşa geldiğinde kızıma herşeyi anlattım. Sevgimizin yalan üzerine kurulmasını istemedim. Bir gün nasıl olsa evlatlık alındığını öğrenecekti. Birbirimize karşı hiç yalan söylemedik; bunun çok faydasını gördüm.”
ÜVEY ÇOCUK, EĞİTİMİ EN ZOR ÇOCUKTUR
Üvey çocuk ile evlatlık alınan çocuk, eğitilmesi ve disiplin altına alınması en zor çocuktur. Üvey anne, çocuğun eğitimini devraldığında yani annelik görevine başladığında çocukların yaşı ne kadar ileri ise eğitimi o kadar zorlaşmaktadır. Çünkü o zamana kadar çocuk, iyi veya kötü, bir kişilik kazanmış bulunmaktadır. Genç bir üvey anne bize gönderdiği e-mail’de yaşadığı güçlükleri anlatıyor, kendisine yardımcı olmamızı istiyordu. Onüç ve ondört yaşlarında iki çocuklu dul bir beyle hayatını birleştirmeye karar vermiş. Evleneli üç-dört ay olmuş. Çocukların annesi vefat etmiş. Baba, eşini kaybettikten sonra evlendiği ikinci eşiyle çocuklar yüzünden anlaşamayarak boşanmış. “İlk günlerde herşey yolunda gidiyordu” diyen üvey anne şöyle devam ediyordu: “Çocuklar kısa zamanda bana alışmış, ‘Seni çok seviyoruz, sen bize öbür üvey annemiz gibi kötü davranmıyorsun’ diyorlardı. Ancak çok geçmeden sevgimi kullanmaya başladıklarını fark ettim. Beni dinlemiyorlar, derslerine çalışmıyorlar, kafalarının dikine gidiyorlar, sıkıştıkça yalan söylüyorlar. Güzel sözden, nasihatten anlamıyorlar. Kızdığımı anlayınca, ‘Sen bizi dövmezsin ki’ diyorlar. Kocamı üzmemek için herşeyi içime atıyorum. Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı bilemiyorum. Neden bu çocuklar sevgiden, iyilikten, güzel sözden anlamıyorlar? Beni üzdüklerini bildikleri halde, neden sözümü dinlemiyorlar? Lütfen bana yardımcı olun, bir çıkış yolu gösterin.” Üvey annenin işi gerçekten zordu. Kendi yetiştirmediği, huyunu suyunu bilmediği çocuklara nasıl davranacağını, onları nasıl eğiteceğini bilmiyordu. Çocuklar, ‘ön ergenlik’ dediğimiz kritik bir dönemden geçiyorlardı. Öz anne-babaların bile sağlıklı bir iletişim kurmakta zorlandığı bu fırtınalı dönemde üvey annenin çaresiz kalması gayet normaldi. Yazdığımız cevapta, üvey anneyi bekleyen güçlüklere dikkat çektikten sonra bunları en az zararla nasıl atlatabileceğini anlattık.
Üvey evlat edinmek isteyen veya çocuklu bir erkekle evlenmeye niyetlenen kadınların, kendilerini bekleyen bu gibi eğitim güçlüklerini peşinen kabul etmeleri gerekir. Bir üvey anne, kendisini bekleyen güçlükler hakkında ne kadar bilgi sahibi olursa, üvey çocuğa karşı davranışları ve beklentileri o kadar gerçekçi olur.


Ali Çankırılı

M@D_VIPer
28-07-06, 16:00
İkinci Evlilik ve Çocuklar Üzerindeki Etkisi
Bu doğal dönemde yetişkinler birçok yeni birliktelikler yaşayabilirler. Ancak çocukların yalnızca uzun süreli, ciddi ilişkiler olacağı düşünülen kişilerle tanıştırılmaları
önerilir.Yapılan araştırmalar, boşanma suretiyle ayrılan kişilerin 3 ile 5 yıl sonra yeniden evlendiklerini ortaya koymaktadır. Erkeklerin yeniden evlenme oranı kadınlara göre daha fazla ve daha çabuktur. Birçok erkek ve kadın ilk evliliklerinde tecrübesiz olduklarından dolayı hatalar yaptıklarını ve bu hatalardan ders alarak artık gerçek sevgiye ve ortak güzel ilişkiye hazır olduklarını hissederler ve yeniden evlenirler ( Gestoff, 1975). İkinci evlilik bir önceki evliliğin bir benzeri olabilir ancak oluşan aile ortamı kesinlikle birinci evliliğin benzeri olamaz. ( Bilen,1983) İkinci evliliklerde karşılaşılan en büyük sorunlardan biri çocuklardan gelen tepkilerdir. Yeni ve mutlu bir aile kurma aşamasında çoğu çocuk uygun yaklaşımlarla yeni kişiyi kabullenir. İlk yapılması gereken bu haberin çocuklara özenle verilmesidir. Evlilik kararı yetişkinlerin kendi hayatları ile ilgili karardır. Ebeveynin bağımsızca aldığı kararını çocukla başbaşayken, başka kimsenin olmadığı sakin bir ortamda söylemesi çocuğun rahatça tepki göstermesine yardımcı olur. Ancak evlenmek için çocuktan izin istemek hem çocuğun yetişkin hayatını yönetmesine hem de yaşına uymayan sorumlulukların altına girmesine yol açar. Çocuğun seveceği yerlere, ikinci eş adayı ile birlikte yapılan kısa geziler tanışma ve alışmanın zorlamadan yapılmasına yardımcı olur.Abartılmadan yapılan görüşmeler çocuklara daha çok güven verir.Kişiyi sevdirmeye yönelik çabalar ise zorlayıcı ve itici olabilir. Çocuk ve ikinci eşin birbirlerini tanıması, güvenmesi ve sevmesi için sabırlı yaklaşmak yeterince zaman tanımak gerekir. Çocuklar yeni evliliğe ne kadar hazırlanmış ve bu evliliğe ne kadar hoşgörü ile bakmış olularsa olsun bir takım problemlerin yaşanması muhtemeldir. Gerçekte çoğu çocuk uzun bir süre öz anne ve babasının tekrar birleşmesini ümit eder. Yeni evlilik haberi ile çocuğun bu hayali de son bulmuş oluyor. Gerek evlenen kişiler gerekse çocuk, önceleri bazı zorluklar yaşayacaklardır. Özellikle ilk zamanlarda çocuklardan yeni gelen ebeveyne anne ya da baba diye hitap etmesi istenmemelidir. Zaten çocuklar; bu kişiye abla,ağabey, teyze, amca diye hitap ederek tepkilerini dile getirirler.
Üvey ebeveynlerin yaşayacağı bir takım sıkıntılar bulunmaktadır. Özellikle çocuğa karşı geliştireceği uygun duygusal yakınlık derecesi, çocukla ilgili karar verme hakkı ve sorumluluğu, çocuğa sergileyeceği disiplin miktarının doğruluğu ve mali sorumlulukları konusunda tam emin olamazlar ( Eisenberg & Lewis, 1979 ).Yeniden evlenme durumunda büyük yaştaki çocukları küçük çocuklara göre daha az etkilenmektedirler. Bu durum büyük yaştaki çocukların daha mantıklı düşünebildikleri ve kendilerini daha bağımsız olarak idare edebildikleri ile açıklanabilir. İkinci evlilik çocuk küçükken
gerçekleştiğinde ya da ergenlik dönemi sonrasında gerçekleştiğinde çok daha az zorluk yaşandığı gözlenmektedir. Özellikle ergenlik döneminin başları ise uyum güçlüğünün en yoğun yaşandığı dönemdir. Çocuğun ikinci eşle yaşayıp yaşamayacağı da önemlidir. Babasıyla yaşayan bir çocuğun annesinin evlenmesi ya da annesiyle yaşayan bir çocuğun babasının evlenmesi farklı algılamalara yol açar. Genellikle ikinci eşle yaşamayan çocuklar ikinci eşi annesinin ya da babasının eşi olarak algılar. Anneyle yaşayan kız, anneyle yaşayan erkek, babayla yaşayan kız , babayla yaşayan erkek olmak da ikinci eşe bakışı etkiler. Anneleriyle yaşayan erkekler ve babalarıyla yaşayan kız çocuklar kendilerini evin
erkeği ya da kadını olarak görebilir. Bu durumda eve yeni gelen kişi onun rolünü de elinden alacaktır. Gerçekte hiçbir çocuk anne ya da babasını karşı cinsten biriyle paylaşmak istemez. Dolayısıyla üvey anne veya babayı düşman, öz anne ya da babasının sevgisine bir rakip, davetsiz misafir olarak görebilir ve yeni gelen kişiye birden yakınlaşamayabilir.
Çocuk kendi annesini ya da babasını her zaman istemektedir. Artık öz ebeveynlerinden biri kesin olarak yanında olmayacaktır. Bu nedenle bir güvensizlik yaşayacak ve yanında kaldığı ebeveyne daha da yakınlaşacaktır. Çocuk zaman zaman giden ebeveyne karşı düşmanca duygular taşıyabilir zira onu bırakıp gitmiştir. Duygularını transfer ettiği ebeveyn de günün birinde evlenmek suretiyle onu ikinci plana itmiştir. Bu konuda çocuğun aklında değişik ve karmaşık sorular oluşmaktadır. Örneğin, “Acaba beni bu yeni eşin gelmesine rağmen eskisi kadar sevecek mi?” gibi düşünceler çocuğun zihnini fazlasıyla meşgul edecektir. Üvey ebeveyn ise başta iyi niyetine rağmen, çocukların yarattığı sürekli güçlükler karşısında ümidini yitirmeye başlar. Bu durumda üvey ebeveyn ile çocuk arasındaki sorunları çözümlemede ve dengeyi
sağlamada öz ebeveyne daha çok görev düşmektedir. Bu ortamda kesin yargı içeren cümleler söylemekten kaçınmak gerekir. Bazen ebeveyn evlendiği kişi ile çocuğunun yaşadığı sıkıntılar yüzünden suçluluk duyabilir, hatta evlendiğine pişman olabilir. Evlenen kişiler her şeyden önce çocuklu biriyle evlenmiş oldukları gerçeğini kabul etmelidirler. Daha sonra çocuğu her yönüyle tanımaya, anlamaya çalışmalı, ona zaman tanımalı ve sabırlı olmalıdırlar. Eve yeni gelen ebeveynin söyleyeceği “ Senden beni hemen sevmeni ve kabul etmeni bekleyemem, çünkü beni yeterince tanımıyorsun ancak ben de seni yeterince tanımıyorum, istersen önce birbirimizi tanımaya çalışalım, ne dersin ?” gibi sözler her şeyden önce çocukta; karşısındaki kişinin onu anladığını ve zaman tanıdığı fikrinin yerleşmesine neden olacaktır.Çocukların yeni evlilik gerçekleşmeden önce aile yaşantılarından bazı alışkanlıkları ve değerleri taşıdıkları unutulmamalıdır. Buna ilaveten eğer ebeveynlerden biri ölmüşse, o dönemde yaşanan zorlukların çocuk üzerindeki etkisi kolay geçecek türden değildir. Ölen ebeveyn idolleşiyor. Zihinsel olarak çocuğun kafasında öyle özel bir yerde oluyor ki bunu yeni eşin ne yapsa kapatması mümkün olmuyor. Ölen ebeveyn ütopik bir şekilde hatırlandığından ona denk ebeveynlik yapmak çok güç oluyor. Ya da boşanma sonucunda ebeveynlerden biri gitmişse yine çocuk üzerindeki etkisi önem taşımaktadır. Boşanma öncesi ailede yaşanan gergin günler, çocuğun suçluluk duymasına, değersizlik duygusuna kapılmasına neden olur.Çocukların bir bölümü boşanma olayında kendilerini suçlu hissedip, yaramazlık yaptığı ya da anne babasını üzdüğü için anne babasının ayrıldığı duygusuna kapılabilir ve durumun tek sorumlusunun kendisi olduğuna inanır. Özellikle erkek çocukların yaşadığı bu gibi duygular genellikle ödipus karmaşasından kaynaklanan sorunlarla ilgilidir. Erkek çocuk babasının ayrılmasını kendi bilinç dışı ya da bilinçli isteklerinin gerçekleşmesi biçiminde yaşar ve bundan dolayı suçluluk duyar. Evden ayrılan kişi anne ise , benzer duygular kız çocuk için de geçerlidir. Boşanma olayını terk edilme olarak yaşayan çocukta , kendisinin değersiz olduğuna inanır ( Geçtan ,1982). Anne ve babanın ayrı ayrı çocuğun gözünde taşıdığı önem dikkate alınırsa bu hiç de kolay bir durum değildir. Ebeveynlerin bu konuda dikkatli olmaları gerekir. Üvey anne çocuklarla rahat iletişim kurabilmenin yollarını aramalıdır.Yaşanan problemleri çözümleyici olmalı, problem yaratıcı konumunda olmamalıdır. Çocukların annelerine karşı duydukları sevgiye saygı göstermeli, annelerinden bahsetmelerine izin verilmelidir. Eğer anneleri yaşıyorsa onu ziyaret etmelerine izin vermeli hatta çocukları bu konuda teşvik etmelidir. Eğer anneleri ölmüşse, annenin mezarını ziyaret etmelerine imkan vermeli gerekirse bunu birlikte yapmalıdırlar. Eğer istiyorlarsa çocukların odalarına annelerinin resmini asmalarına izin vermeli, anneleri konusunda yaşadıkları duyguları çocuklarla paylaşmalıdır. Bütün bunları yapmak başlangıçta zor olabilir. Ancak çocuğu üvey anneye yaklaştırmada son derece etkili bir yaklaşımdır. Aynı durum üvey baba için de geçerlidir. Zira eve gelen üvey babanın da yaşayacağı bir çok sorunlar olacaktır. Her ne kadar yapılan araştırmalarda babaların daha az sorunla karşılaştığı görüşü yaygınsa da, yine de üvey baba olmak kolay bir durum değildir. Sonuç olarak yukarıda bahsedilen sıkıntılı durumlardan kurtulmak kişilerin elindedir. Yaşanan zor günleri en aza indirmek tarafların anlayış, hoşgörü ve işbirliği ile mümkün olacaktır. Ayrıca aile içi hiyerarşik düzenin korunması da önemli ve gereklidir. En fazla etkilenen ve ileride bu etkilenmenin yarattığı sorunları yaşayacak olanın çocuk olduğu düşünülürse en fazla görev ebeveynlere düşmektedir.

Zafer Köktuna

M@D_VIPer
28-07-06, 16:00
Utangaçlık
NEDENLER:• Araştırmalar çocuklardaki utangaçlığın, zayıf benlik kavramı, başarısızlık duyguları ve olumsuz iç konuşmalarla sıkı bir ilişkisi olduğunu göstermektedir.
• Çocuklar girişkenlikte dahil olmak üzere diğer toplumsal becerileri çevrelerindeki insanlardan öğrenirler, dolayısıyla ana-babanın davranışları bu konuda da belirleyicidir.
• Çocukların erken yaşlardan itibaren kısıtlı sosyal yaşantı geçirmeleri,
• Ana babanın çocuklarının utangaçlığını olumlu yada olumsuz bir tutum olarak algılamaları,
• Anne babanın çocuğun kişilik özelliklerini değiştirmeye çabalamaları ve sevgilerini bu iş için kullanmaları,
• Çocuklarda bağımlı, ürkek ve özgüveni olmayan davranış kalıpları geliştiren aşırı koruyucu ana baba tutumları,
• Çocuğun kardeşi yada başka çocuklarla karşılaştırılması,
• Çocuğun başkalarının yanında sık sık utandırılması veya küçük düşürülmesi,
• Çocuğun kişilik özellikleri, toplumsal ilişkilerdeki durumu,
• Okuldaki başarısızlığı,
• Çocuklar bazen yaşıtlarıyla nasıl arkadaş olabileceklerini bilmedikleri için, bazen de bu beceriyi bildikleri fakat kullandıklarında neler olacağını kestiremedikleri için utangaç olabilirler.
BELİRTİLER:Okulda
• Her zaman eziliyor yada istemediği halde başkalarının isteklerine boyun eğiyorsa,
• Yapmadığı bir şey yüzünden başı derde girdiğinde bu konuda konuşmak istemiyorsa,•
Öğretmenle yada arkadaşlarıyla konuşurken göz kontağı kurmuyorsa,
• Sınıfta soru sormuyorsa, gönüllü olarak cevap vermiyor ya da yardım önermiyorsa,
• Sınıf oyunları yada grup çalışmalarında karın yada baş ağrısı gibi fiziksel rahatsızlıklardan yakınıyorsa,
• Sürekli olarak bireysel çalışmayı tercih ediyorsa,
• Okul dışı sosyal etkinliklere hiç katılmıyor ve toplumsal ilişkilerde hiç rahat değilse,
• Öğretmen çağırdığında aşırı kaygılanıyor, yüzü kıpkırmızı oluyorsa• Liderlik rolü alma konusunda sürekli direnç gösteriyorsa,
• Girişken bir çocukken sürekli yalnız kalmak istemeye başlamışsa.
Okul Dışında:
• Arkadaş toplantıları ve diğer sosyal etkinliklerde genellikle rahat değilse ve kendini baskı altında hissediyorsa,• Başkaları ile birlikte iken konuşacak uygun konuları bulmakta güçlük çekiyorsa,
• Yeni girdiği bir ortamda utangaçlığını kırmak uzun zaman alıyorsa,
• Tanımadığı kişilerle konuşmak güç geliyor, yeni tanıştığı insanlara doğal davranamıyorsa,
• Yetkili bir kişi ile konuşurken isteği yada itirazını belirtmekte zorlanıyorsa,
• Sosyal yeterliliği konusunda kuşkuları varsa,
• Karşı cinsten kişilerle birlikte iken daha utangaç oluyorsa,
• Başkalarının yanında hata yapmaktan çekiniyorsa,
• Birilerinden bir şey ödünç isterken yada ödünç verdiği şeyi geri isterken zorlanıyorsa,
• Topluluk önünde konuşmakta güçlük çekiyorsa,• Başkalarına duygularını açmakta güçlük çekiyorsa sorunun varlığından şüphe edilebilir.
ÖNERİLER:
• Utangaçlığın ne kadar devam edeceği, çocuğa gösterilen tutuma bağlıdır. Onu rahat bırakarak, yavaş yavaş dengesini bulmasına fırsat verilebilir.
• Utangaçlığını azaltmak için, bu davranışına ilişkin yorum yapmak veya tepkide bulunmak çocuğu her gün biraz daha sıkılgan yapabilir ve çocukta, gözden düşme ve sevgiyi kaybetme korkusu oluşturabilir.
• Çocuğu hatalı davranışları karşısında ayıplayarak utandırmak, özelliklede başkalarının yanında bunu yapmak utangaçlığı daha da arttıracağı için bu konuda çok dikkatli olunmalıdır.
• Konuşması veya yaşıtlarıyla oynaması konusunda ısrar etmeyin. İstediğini ve hoşlandığı bir şeyi yapma konusunda serbest bırakmak çocuğu rahatlatır.
• Çocuğunuz kendisini korkutan, sizin bilmediğiniz olaylarla karşılaşmış ve bunun sonucunda da çekingen bir tavır almış olabilir. Ona karşı sabırlı ve cesaret verici bir tutum almalısınız.
• Onun sıkılgan, neşesiz ve utangaç oluşuna üzülmeden kararlı ve soğukkanlı olarak ona daha fazla yardımcı olabilirsiniz.
• Diğer çocuklarla sizden ayrı olarak oynaması ve arkadaşlık kurması iyi sonuçlar verecektir• Onu herhangi bir iş karşısında cesaretlendirmek için elinizden geleni yapın ama onu ikna etmekte aşırıya kaçmamaya özen gösterin.
• Ona sevginizin sürekliliğini göstermek için oyunlarına katılmaya çalışın. Böylece sevginize ve sürekliliğine inanacaktır.
• Canı sıkıldığı için bir takım hoşa gitmeyen davranışlarda bulunuyorsa, çocukla oynamak, konuşmak, dikkatini başka bir şeye çekmek iyi sonuçlar verecektir.
• Onu sık sık sevdiğiniz dostlarınızın ziyaretlerine götürmek, onun günden güne insan içine çıkmaya alışmasına ve yabancılara duyduğu ürkekliğin azalmasına yardımcı olabilir.
• Yapmak istediği şeylerin listesini beraber yapın; örneğin bir arkadaşıyla oynamak ya da ev ödevini belli bir arkadaşıyla yapmak gibi arkadaşını oyuna nasıl davet edeceğini ya da birlikte çalışmayı nasıl teklif edeceğini birlikte oynayarak canlandırıp, karşı tarafın verebileceği cevapları birlikte gözden geçirebilirsiniz.
• Topluluk önünde hissettiği kaygı düzeyini azaltabilmek amacıyla sınıfta yapacağı sözlü sunusunu rahatça anlatana kadar önce size sunması rahatlatıcı olabilir.
• Önce çok büyük bir grup yerine bir arkadaşıyla grup çalışması yapmasını ayarlayın. Bu kişiyle toplumsal bir ilişki kurmanın faydasını yaşayacaktır.
• Özellikle iyi olduğu becerilerde başka bir çocuğa yardımcı olması için öğretmeniyle görüşün. İyi bildiği bir konuyu başkasına anlatabilecek bir konumda olmak, başkalarıyla konuşma becerisini arttıracaktır.
• Tahtayı silme, bitkileri sulama, panoya resim yerleştirme gibi sınıf içi sorumluluklar verilmesi kendini ortama ait ve işe yarar hissetmesini sağlayacaktır.
• Kendini bilgili hissettiği bir konuda öğretmen tarafından sınıfta soru sorulması, cevaplarsa sınıf önünde takdir ve tebrik edilmesi kendine güven duymasına yardımcı olur.
• Aşırı utangaç bir çocuk için okul rehber öğretmeni ile işbirliğine gidilmesi zorunludur. Bu aşamada her gün birkaç dakika gerçek yaşamında yapmakta zorlandığı şeyleri yapabildiğini hayal etmesi öğretilir. Örneğin; Bir grupta konuşmak, gülmek, soru sormak, sınıfın önünde bir ödevi anlatabilmek, hiç çaba harcamadan soruları cevaplamak, dikkatleri üzerinde tutmak, açık ve net bir şekilde konuşmak içerikli hayaller kurması sağlanabilir.
BAŞVURULACAK KURUM VE KURULUŞLAR:Hastanelerin çocuk ruh sağlığı bölümleri ve R.A.M uzmanları tarafından uygun yönlendirme ve terapileri yapılabilir.

M@D_VIPer
28-07-06, 16:01
Tırnak Yeme Alışkanlığı
Bunun nedeni olarak gençlerin çevreden onay görmemeleri olarak değerlendirilir. Ayrıca tırnak yiyen çocukların ailelerinin çoğunda tırnak yiyenlere rastlanmaktadır. Bunun içinde tırnak yemenin bir taklit olduğu ve büyükleri taklit etmek suretiyle öğrenildiği ileri sürülmektedir. Ergenlik çağında sosyal onay görenlerin çoğu bu alışkanlığı terk etmektedir.
Tırnak yemek bazen ayak parmaklarını ısırmakla ve ayak tırnaklarını el parmaklarıyla yakalama ile ilişkili görülmektedir. Ayak parmağı tırnağının yenilmesi ve ısırılması hemen hemen sadece kızlarda görülmektedir.
Tırnak yeme alışkanlığının sebepleri
Bu davranışın altında yatan sebepler parmak emmede olduğu gibi çoğunlukla psikolojik rahatsızlıklardır.
Alışkanlık daha çok baskı altına alınmış heyecanların ilgilendiği durumlarla olup, çocuk bunun arzu edilmeyen bir davranış ve alışkanlık olduğunu anlayınca kökleşmekte olduğu görülmektedir.
Tırnak yeme bir güvensizlik belirtisi olarak kabul edilir. Aile içinde aşırı baskılı ve otoriter bir eğitimin uygulanması, çocuğun sürekli azarlanarak eleştirilmesi, kıskançlık, yeterli ilgi ve sevgi görememe sıkıntı ve gerginlik başlıca nedenlerdir.
Anne babanın yaşantısı da önemli bir etkendir. Anne baba geçimsizlikleri anne babanın sık sık kavga etmesi ailedeki sorunlar çocuklarda tırnak yeme gibi davranışlara neden olur. Bunun yanı sıra anne babanın aşırı kaygılı olması çocuğu aşırı derecede koruyup kollaması ayrıca anne babanın çocuklar arasında ayrım yapması çocuklar arasında kıskançlığa yol açar. Bu da dolaylı şekilde kendini tırnak yeme olarak gösterir.
Tırnak yeme daha önce belirttiğimiz gibi taklit yoluyla da edinilebilen bir davranıştır. Ailede herhangi bir bireyin tırnak yeme davranışı göstermesi doğal olarak çocuğun ilgisini çekecektir. Ayrıca tırnak yeme davranışı olaylara bağlı olarak gelişebilmektedir. Çocuğu tedirgin eden herhangi bir olay veya çevrede onun için hoşnutsuzluk yaratacak herhangi bir durum bu davranışı göstermesine yol açar.
Tedavi ve alınabilecek önlemler

En etkili yöntem 3-4 yaşlarına kadar bu alışkanlığın anne baba tarafından görmezlikten gelinmesidir. Daha sonra bu alışkanlık devam ederse;

Çocuğun gerginlik ve uyumsuzluk nedenleri iyice araştırılmalı ve bunlar saptanarak çözüm getirilmeli

Çocuğu azarlamak, korkutmak, ceza vermek gibi zorlayıcı yöntemlerin uygulanması yararlı olmamaktadır. Hatta kimi zaman daha ağır duygusal problemlerin çıkmasına neden olabilir.

Çocukları korku kaygı yaratacak durumlardan uzak tutmak gerekir.

Küçük çocukların kaygı korku verici televizyon filmlerini izlemeleri, kavgalı olaylarda bulunmaları çocuğu heyecanlandıracağı için sakıncalıdır.

Tırnak yiyen çocuklara geceleri yatarken eski hafif eldivenleri giydirmek. Çocuk gece tırnaklarını yemek veya ısırmak istediğinde hatırlatıcı olması bakımından yararlı olabilir.

Parmak ve tırnağa acı fakat zararsız bir sıvı sürülebilir. Bu hem hatırlatıcı ve hem de tırnağını ağzına götürdüğü zaman acı ile birleştiğinde terk etmeye yardımcı olabilir.

Çocukların ilgisi başka yöne çekilebilir. Sinema, televizyon izlerken veya radyo dinlerken onun ağzını çiğneyecek bir şeyle meşgul etmek tırnak yemenin ve ısırmanın yerine gelecek bir etkinlik olabilir.

Çocukları ara sıra başarılarından dolayı ödüllendirme bazı durumlarda yarar sağlayabilir. Ancak bunun kısıtlı ve uygun şekilde kullanılması gerekir. Aksi takdirde çocuk yeni ödüller almak için bunu kullanabilir.

Tırnak derin kesilebilir. Çocuğun kendi tırnak bakımıyla uğraşması da yararlı olabilir. Bunun içinde çocuğa manikür ve pedikür malzemeleri alınabilir.
Son söz ve bir önlem olarak tırnak yemenin ve ısırmanın çok kötü bir alışkanlık olmadığı ve bunu isteyenlerin kolaylıkla terk edebilecekleri çocuklara anlatılmalıdır. Çocuk buna inandırıldığı zaman bu alışkanlıktan vazgeçmek için çaba gösterecektir. Çünkü dış etkenler çocuğun bu alışkanlıktan vazgeçmesine fazla etkili olmamakla bazı hallerde alışkanlığın kökleşmesine ve başkalarını kızdırmak ve huzursuz etmek için bir araç olarak kullanılmasına neden olmaktadır

M@D_VIPer
28-07-06, 16:03
Tırnak Yeme Alışkanlığı
Çocukluk yıllarında hemen herkes evde ailesi ya da okulda öğretmenleri tarafından mutlaka “Evladım elini ağzından çek" sözüyle uyarılmıştır. Çocukları tırnak yeme alışkanlığından vazgeçirmek ise, o kadar kolay değil. Tabii ki bu alışkanlık sadece çocukların değil, stresli bir hayattan dolayı sonradan bu alışkanlığı edinmiş herkesin problemi. Bu durum kötü bir görüntü yaratmasının yanı sıra, pek çok sağlık probleminin de tetikleyicisi olabiliyor. Tırnak yemeyi engellemek adına acı ojeler veya protez tırnaklar çare olarak denense de, bunlar her zaman kesin bir çözüm getirmiyor.
STRES VE KORKU TETİKLİYOR
Son yıllarda, bu alışkanlığı yenmek üzere yurtdışında geliştirilen “biofeedback” (biyofidbek) yöntemi tercih ediliyor. “Biofeedback” yöntemiyle, beynin daha uyumlu çalışması sağlanıyor. Dikkat dağınıklığı, hiperaktivite, unutkanlık, diş gıcırdatma, tırnak yeme gibi hastalıkların ´uyku bozuklukları´ ile ilişkili olduğunu söyleyen uzmanlar, uyku sorunlarının kişiyi tırnak yemeye itebildiğini söylüyorlar. Sebepler birbirinden farklı olsa da, tırnak yeme şikâyeti olanların tedavisinde, “Biofeedback” yönteminden yararlanılıyor.
Şikâyetin vücuttaki fotoğrafına bakıldığında şu görülüyor:
Normalde beynin iki yarısında, yaşamımızdaki farklı fonksiyonların kontrolü yapılmakta, bu çalışma esnasında da küçük elektrik akımları üretilmektedir. Bu akımların ritmi, uyurken, uyanıkken ve belli bir işi yaparken farklı düzeylerde seyreder. Tırnak yiyen kişilerde ise, beynin SMR (Sensory Motor Rythm) dalgalarının genliği düşüktür. Biofeedback yöntemiyle, elektriksel olarak bu genlikleri artırıp azaltarak ritimleri değiştirilmeye çalışılır. Böylece beynin daha etkin kullanımı sağlanmış olur.
YAN ETKİSİ YOK
Tırnak yeme şikâyetiyle laboratuvarlara başvurduğunuzda, şikayetinizilk olarak görüşme ve elektro fizyolojik test olmak üzere iki aşamada değerlendiriliyor. Sonuçlara göre kişiye en uygun tedavi programı başlatılıyor. Vücuda ilaç ya da elektrik verilmediği için bu tedavinin herhangi bir yan etkisi yok. "Hastaya kulaklara ve üzerinde çalışılacak beyin yarım küresinin üzerine olmak üzere üç elektrot yerleştirilerek, kişinin beyin dalgaları bilgisayara oyun olarak yansıtılıyor. Bilgisayarda beyin dalgaları bazen bir top, yıldız ya da araba olarak görülüyor. Bu aşamada diğer bilgisayarda yer alan terapist, oyunun parametrelerini belirleyip gittikçe zorlaştırarak, uygulayıcının beynini eğitmesine yardımcı oluyor."
6 YAŞINDAN BÜYÜK HERKESE
Tedavinin basit ve çok etkili olduğunu söyleyen uzmanlar "Kişi üzerinde çalışılan dalganın genliğini her artırışında ya da ihtiyaca göre azalttığında, sesle ve ekranda görünen puanlar ile feedback (geri bildirim) alır. Böylece, motor öğrenme dediğimiz biçimde, geribildirim aldıkça, beynini istenen şekilde kullanmayı öğrenir. Seanslar sonunda, elde edilen kazanımlar ömür boyu unutulmadığı için tırnak yeme sorununa kesin çözüm sağladığımızı söyleyebiliriz" diyorlar. Altı yaşından büyük herkese uygulanabilen bu tedavide, seanslar haftada üç kez yarım saat uygulanıyor.

Tırnak yemek, psikolojik sorun
Tırnak yeme alışkanlığı sıklıkla çocuklarda görülmesine rağmen yetişkinlerde de görülen bir davranış. Tırnak yeme alışkanlığının çocuklarda 3-4 yaşlarında başladığını vurgulayan uzmanlar, "Bu aynı zamanda öğrenilmiş bir davranıştır. Ailesinde tırnak yeme davranışı olan bir çocuk bunu kopyalayabilir" dediler. Uzmanlar, tırnak yemenin diğer nedenlerini ise şöyle sıraladılar: "Ev ortamındaki aşırı baskıcı tutumlar ve kuralcı yapı sonuçta güvensizlik göstergesidir. Çocuğun azarlanması, toplum içinde aşağılanması, ona yaşına uygun sorumluluk verilmemesi (mesela odasını toplaması, kahvaltıyı hazırlaması, gibi basit ev işleri), kardeşler arasında taraf tutma, ana baba ilgisizliği, yaşamış olduğu korkular gibi nedenler çocukta tırnak yeme davranışını tetikler". Çocukta gerginlik ve huzursuzluk oluşturan nedenlerin titizlikle araştırılmasını öneren uzmanlar, sonuçta tırnak yemenin duygusal bir sorun olduğunun altını çizdiler. Azarlamak, korkutmak, başkalarını örnek göstermek veya çocuğu tehdit etmenin sorunu çözmeyeceği gibi daha da ağırlaştıracağını anlatan uzmanlar şu temel görüşü dile getiriyor:
"Onları, korku ve kaygı oluşturabilecek film, video, atari gibi faaliyetlerden uzak tutmak gerekir. Ebeveynler cocuklarının önünde asla kavga etmemelidirler. Ederlerse bile bu bir alışkanlık haline gelmemeli anlaşmazlık nedenleri çocuga uygun bir dille açıklanmalıdır. Sorun uzun sürerse bir uzmanla yüzyüze görüşülmeli. Çocuklar yeni ortamlara ve yeni kişilere uyum göstermekte zorluk çekmezler. Ve çocuklarda bazı davranış biçimlerinin soruna dönüşmesine neden olan yetişkinlerdir"

M@D_VIPer
28-07-06, 16:03
Çocuklarda Tik
Tikler çocuklar arasında sık görülür. Özellikle 7-11 yaşları arasında daha fazladır. Erkek çocuklarda kız çocuklarına göre daha sık gözlenmektedir.
Göz kırpma, baş sallama, omuz silkme, boğaz temizleme, ses çıkarma ya da daha karmaşık olabilen tiklerin önemli bir özelliği haftalar ve aylar içinde, hatta gün içinde çevre koşullarının değişimine göre şiddetinin artıp azalabilmesidir. Tikler uykuda belirgin olarak azalır; stres, heyecan, yorgunluk ve hastalık ile artarlar. Tik bozukluğu olanlar tiklerini bir süre için az da olsa baskılayabilirler ama bu süre sonunda tiklerde artış olabilir. Bunu gözleyen anne, baba ve öğretmenler (yanlış olarak) bu çocukların hareketleri bilinçli yaptıklarını, eğer isterlerse hiç yapmayabileceklerini düşünebilirler.
Bu da çocuk ve anne-baba arasında sürtüşmelere neden olabilir.
Tik bozuklarının gidişi genellikle iyidir. Erişkinlik dönemine geçerken şiddetleri azalır ya da kaybolurlar. Birlikte kronik bir hastalığın bulunması ve yetersiz aile desteği gidişi olumsuz yönde etkileyen etkenlerdendir.
Eğer tikler belirginse çocuğun benlik saygısını düşürüp, sosyal ilişkilerini olumsuz yönde etkileyebilirler. Ayrıca yukarıda belirtilen nedenle anne, baba ile çocuğun arasında ilişki sorununa neden olabilir, ya da var olan sorunu artırabilir. Bu nedenlerle tedavi edilmesi uygun olur.
Tik bozukluğunu bir yelpaze gibi düşünürsek, yelpazenin bir ucunda çoğu okul çocuğunda görülebilen, geçici, tek belirtili tikler varken; diğer ucunda Tourette Bozukluğu vardır. Geçici ve şiddetli olmayan tiklerde destekleyici tedavi yeterli olabilir. Burada anne, baba ve öğretmenin tiklerin istemli olmadığını kabullenmesi ve çocuğa destek olması önemlidir. Hekim tarafından da stresin azaltılması, çocuğun benlik saygısının ve aile içi ilişkilerin iyileştirilmesine yönelik yaklaşımlar uygulanabilir. Eğer tikler şiddetliyse ya da kronikleşmişse ilaç tedavisi eklenmelidir.
Aileye öneriler:
Çocuğunuzda tik benzeri tekrarlayıcı hareketler gördüğünüzde önce bu hareketleri gözlemleyin. Sıklığını, şiddetini arttırıcı ya da azaltıcı etkenler olup olmadığını, birlikte başka fiziksel belirti bulunup bulunmadığını gözleyin ve çocuk hekiminize danışın. Eğer söz konusu olan bir fiziksel hastalık değilse bir çocuk ruh sağlığı çalışanından randevu alın. Bu arada çocuğunuzun bu haraketleri istemli olarak yapmadığını bilin, tikleri için onu uyarmayın. Uyarmanızın çocuğunuzun stresini artıracağından tiklerini de şiddetlendirebileceğini unutmayın. Ayrıca uyarmanız, tam da desteğe ihtiyacı olan çocuğunuzla aranızı daha gerginleştirecek, kendine güvenini de azaltacaktır. Çoğu zaman basit tikler, bu tutumlara dikkat edilirse ve öğretmen desteği de sağlanırsa bir süre sonra geçebilecektir.

M@D_VIPer
28-07-06, 16:04
TV De Şiddet ve Çocuklarınız: Etkilenmemeleri İçinNeler Yapabilirsiniz?
Bu yazi, anne-babalarin gençlerde gözlenen siddeti azaltmak için aile içinde, okullarda ve toplumda neler yapabileceklerini görmelerinde yardimci olmak üzere hazirlanmistir.
Çocuklariniz için yapabilecekleriniz:
Anne-babalar çocuklarinin güven ve sevgi dolu bir evde yasamalarini saglayarak siddeti azaltmada önemli bir rol üstlenebilirler. Asagida bu konuyla ilgili bazi öneriler verilmektedir. Bunlarin hepsini harfiyen yerine getiremeyebilirsiniz. Ama elinizden geleni yaparsaniz, çocuklarinizin içinde yasayacaklari dünyayi onlara daha az zarar verici hale getirebilirsiniz.
Çocuklariniza yönelik sevgi ve ilginiz sürekli ve tutarli olsun:
Kendisini güvencede hissedebilmesi ve digerlerine güvenebilmesi için, her çocugun anne-babasiyla ya da bir yetiskinle güçlü , sevecen bir iliski, bir "bag" kurabilmesi gerekir. Kendisine sevgi ve ilgi gösteren bir yetiskinle böyle bir bag kuramayan bir çocugun, düsmanlik duygulari içinde gelismesi ve "zor" bir genç olmasi ihtimali vardir. Kendileriyle çok küçük yaslardayken ilgilenilmis çocuklar arasinda , "sorunlu davranislari" olan gençlere daha az sayida rastlanmaktadir.
Bir çocuga her zaman sevgi gösterebilmek hiç de kolay bir sey degildir. Hatta eger genç, deneyimsiz ya da çocugunu tek basina yetistirmek durumunda kalan bir anne ya da babaysaniz, çocugunuz hasta ya da özel ihtiyaçlari olan özürlü bir çocuksa, bu is daha da zordur. Eger çocugunuzu idare etme konusunda herkesinkinden daha farkli güçlükler yasiyor ve çok zorlaniyorsaniz, bunu çocugunuzun doktoru ile ya da bir baska hekimle tartisiniz. Eger çocugunuzun görünen tibbi bir problemi yoksa, bu durumda bir psikologa basvurabilirsiniz. Böylelikle, çocuk yetistirme konusunda bilimsel kanitlara dayali bazi yöntemler hakkinda bilgiler edinebilirsiniz.
Çocuklarin kendi akillarinin oldugunu unutmamak çok önemlidir. Çocuklarinizin giderek artan bagimsizlik ihtiyaçlari ve bu ihtiyaci doyurmaya yönelik davranislari bazen sizleri kizdirabilir, engelleyebilir ya da hayal kirikligina ugratabilir. Onlara herhangi bir tepki göstermeden önce, durumu çocugunuzun bakis açisindan degerlendirme konusunda göstereceginiz istek, sizin de kendi duygularinizla basetmenize ve daha sabirli davranmaniza yardimci olur. Çocuklariniza öfke ve düsmanlik dolu sözler ve davranislarla tepki vermekten kaçinmak için elinizden geleni yapin.
Çocuklarinizi gözetim altinda yönlendirin
Çocuklar kendi ayaklari üzerinde duruncaya kadar, cesaretlendirilmek, korunmak ve destek almak için ebeveynlerine ve aile üyelerine muhtaçtirlar. Uygun yönlendirme ve gözetim olmadigi zaman, ihtiyaç duyduklari bu rehberlikten yoksun kalacaklardir. Arastirmalar, zamaninda ve yapici bir yönlendirme almayan çocuklarin davranis problemleri oldugunu göstermektedir.
Çocuklarinizin her zaman nerede oldugunu, arkadaslarinin kimler oldugunu bilmekte israrli olun. Çocuklarinizi kendiniz gözetemeyecekseniz, bir baska yetiskinin gözetiminin altinda olduklarindan emin olun. Çok kisa bir süre için bile olsa çocuklarinizi evde yalniz birakmayin.
Ilkokul yasindaki ve daha ileri yasta olan çocuklarinizin, bir yetiskinin gözetiminde yapilan, okul-disi spor faaliyetlerine, egitim programlarina ya da düzenli ve yapilandirilmis eglencelere, katilmalarini tesvik edin. Degerlerine saygi duydugunuz kurum, kurulus ya da bireylerin yönetiminde olan toplumsal programlara kaydettirin.
Gözetim altinda yapilan eglence faaliyetlerine çocuklarinizla birlikte gitmeye çalisin ve diger kisilerle iliskilerini izleyin. Diger çocuklarin asagilayici, tehditkar, küfürlü konusmalarina onun nasil cevaplar verdigine; vurma, çarpma davranislari ile öfke ifadelerine nasil tepki gösterdigine dikkat edin. Kizginlik ve öfkenin ifadesi için bu tür davranislarin uygun yöntemler olmadigini çocugunuza anlatin ve benzer biçimde davranmasini engelleyin.
Çocuklariniza uygun davranislari ögretebilmek için kendiniz model olun
Çocuklar genellikle taklit ederek ögrenirler. Ailelerinin degerleri, tutumlari ve davranislarinin onlar üzerindeki etkisi büyüktür. Saygi, dürüstlük, ailemizden ve akrabalarimizdan gurur duymak gibi degerler, çocuklarimiz için önemli bir güç ve güven kaynagi olabilirler. Çocugunuzun olumsuz arkadas baskisi altinda oldugu, siddetin yogun rastlandigi bir ortamda yasadigi ya da davranis bozukluklari olan ögrencilerle ayni okullara gittigi durumlarda bu degerler özellikle önemlidir.
Çocuklarin çogu, bazen saldirganlasip bir baska insana vurabilirler. Bu tür siddete yatkin davranislarin olasi tehlikeleri hakkinda çocuklarinizla konusurken kesin olun. Sorunlarini siddete basvurmadan daha yapici yöntemlerle çözmüsse, onu bunun için takdir ettiginizi hemen belirtin ve ödüllendirin. Iyi davranislarina daha fazla dikkat gösterilerek ve takdir edilerek, çocuklarin bu davranislarini tekrar etmeleri ve sürdürmeleri saglanabilir.
Çocuklarinizin sorunlarini saldirgan olmayan yöntemlerle çözmelerine yardimci olabilmek için asagidaki önerilerden yararlanabilirsiniz.
Sorunlarini onlarla birlikte tartisin.
Sorunlarini siddet kullanarak çözmeye kalkarlarsa neler olabilecegini sorun.
Sorunlarini siddet kullanmadan çözmeye kalkarlarsa neler olabilecegini sorun.
Bu tür bir, "birlikte sesli düsünme" egzersizi, çocuklarinizin siddete basvurmanin yararli bir yöntem olmadigini görmelerinde yardimci olacaktir.
Anne-babalar bazen farkinda olmadan siddet dolu davranislari tesvik edebilirler. Örnegin bazi ebeveynler, erkek çocuklarinin kavga etmeyi ögrenmeleri gerektigini ileri sürerler. Çocuklariniza anlasmazliklarini, tehdit, yumruk ya da silah kullanarak degil, sakin ve yerinde kullanilan sözcüklerle çözmelerini ögretin.
Bos zamanlari için yapici, siddet-disi oyunlar, faaliyetler bulmalarinda çocuklariniza yardimci olun. Onlara sizin de bir zamanlar hoslandiginiz oyunlari, spor faaliyetlerini, hobileri ögreterek, kendi beceri ve yeteneklerini gelistirmelerinde destek olun. Küçük çocuklariniza hikayeler okuyun, daha büyüklerini kütüphanelere götürün ya da akrabalariniz arasindan deger verdiginiz, hayran oldugunuz, çevresi ve diger insanlar için birseyler yapmis olanlarin hayat hikayelerini anlatin.
Çocuklariniza vurmayin
Çocuklariniza ceza vermek için onlari itmek, kakmak, tokatlamak, vurmak ya da dayak atmak gibi davranislar, onlara sorunlarini iterek, kakarak, vurup, çarparak çözmenin uygun olacagi; ceza vermeleri gerektiginde onlarin da benzer sekilde cezalar verebilecekleri mesajini vermektedir.
Fiziksel cezalar istenmeyen davranislari ancak belli bir süre için durdurabilmektedirler. Hatta çocuklarin çok sert cezalara bile uyum yapabildigi bu nedenle de cezanin hiç bir etkisi kalmadigi bilinmektedir.
Oysa ki fiziksel olamayan disiplin yöntemleri çocuklarin duygulariyla daha kolay basaçikmalarina yardimci olmakta; sorunlarini siddet-disi yöntemlerle çözebilecekleri yollari ögretmektedir. Asagida bazi öneriler bulacaksiniz:
Çocugunuzun her yasi için bir dakika sürecek sekilde, sesini çikarmadan bir kösede oturmasini isteyebilirsiniz. (Bu yöntem çok küçük çocuklarla kullanilamaz)
Bazi izinlerini ya da harçligini geri alabilirsiniz
Arkadaslari ile çikmasina ya da bazi okul/toplum etkinliklerine katilmasina izin vermeyebilir evden disari çikarmayabilirsiniz (Bu ceza daha çok büyük yastaki çocuklar ve ergenler için uygundur)
Harçligin, önceden verilmis izinlerin geri alinmasi ya da evden disari çikarmama gibi cezalarin, tutarlilikla ve kisa süreler için uygulanmasi daha uygundur.
Hata yaptiklari zaman çocuklarin bu hatalarini düzeltebileceklerine inanabilmeleri lazimdir. Hatalardan nasil ögrenilebilecegini onlara gösteriniz. Hatalarini bulmalarina, gelecekte benzer hatalari yapmaktan nasil kaçinabileceklerini anlamalarina yardimci olunuz.
Bu tür durumlarda çocuklarinizi asagilamamaniz, utandirmamaniz özellikle önemlidir. Çocuklarinizin her zaman için sizin sevginizi ve sayginizi hissetmeye ihtiyaçlari vardir.
Davranis degistirme yöntemlerinden biri de hatali davranislari cezalandirmak yerine, olumlu davranislari ödüllendirmektir. Takdir etme, ilgi, sevkat göstermenin en etkili ödüller oldugunu unutmayin.
Kurallariniz ve disiplin yöntemleriniz konusunda tutarli olun
Bir kural yaptiysaniz onu yerine getirin ve vazgeçmeyin. Çocuklarin kendilerinden hangi davranislarin beklendigi konusunda açikliga ve belirginlige ihtiyaçlari vardir. Olusturdugunuz bir kuralin yerine getirilmesi konusunda gelisigüzel biçimde davranirsaniz, bu sadece çocuklarinizin kafasini karistiracaktir ve "kaçamak yollar" aramalarini destekleyecektir.
Kurallarinizi olustururken olanaklar ölçüsünde çocuklarinizin da katilimlarini saglamaya çalisin. Neyi beklediginizi ve kurallara uyulmadigi zaman ne tür sonuçlarla karsilasacaklarini açiklayin. Böyle bir yaklasim, onlarin hem kendileri hem de çevrelerindeki insanlar için en iyi olani elde edebilmeleri amaciyla neler yapmalari gerektigini ögrenmelerini saglayacaktir.
Çocuklarinizin atesli silahlara ulasamayacaklarindan emin olun
Silahlar ve çocuklar çok öldürücü bir bilesimdir ve biraraya getirilmemelidir. Eger kullaniyor ya da evinizde bulunduruyorsaniz, silahlarin ya da diger öldürücü araçlarin tehlikeleri konusunda çocuklarinizi bilgilendirin. Eger evinizde tabanca ya da tüfek varsa, içini bosaltip, kursunlari ve silahlari ayri ayri kilitli dolaplarda saklayin. Doldurulmamis bile olsalar bu silahlari asla çocuklarinizin bulabilecekleri yerlerde saklamayin.
Asla üzerinizde tabanca ya da öldürücü bir silah tasimayin. Silah tasimanin çocuklara verdigi mesaj, sorunlarin silahlarla çözülebilecegidir.
Çocuklarinizin çevrenizde ya da evinizde siddet görmelerini önlemeye çalisin
Evdeki siddet çocuklar için korkutucu ve zararlidir. Çocuklarin korku duymadan, sevgi içinde yasayabilecekleri güvenli bir eve ihtiyaçlari vardir. Evinde siddete tanik olan çocuklarin, ileride mutlaka siddet gösterecekleri söylenemese de karsilastiklari sorunlari siddete basvurarak çözmeye "yatkin" olacaklari söylenebilir.
Evinizi siddetten uzak, güvenli bir yer haline getirmek için elinizden geleni yapin ve kardesler arasindaki siddet içeren davranislari kesinlikle engelleyin. Anneler babalar arasindaki düsmanlik ve saldirganlik dolu kavgalarin da çocuklari çok korkutacagini ve onlar için kötü örnekler olusturacagini unutmayin.
Eger evinizdeki bireyler birbirlerini sözel ya da fiziksel yöntemlerle incitiyorlarsa ya da kötüye kullaniyorlarsa, çevrenizdeki bir psikologdan yardim almanizi öneririz. Bu profesyonel kisi, sizin ve ailenizin,siddetin hangi nedenlerle olustugunu ve durdurulabilmesi için neler yapilabilecegini anlamanizda yardimci olacaktir.
Bazen çocuklarinizin sokaklarda, okulda ya da evde siddete maruz kalmasini engelleyemeyebilirsiniz. Bu durumlar oldugunda, yasadiklari korku duygulariyla basedebilmeleri için kendilerine yardim etmeniz gerekebilir. Onlara bu konularda yardimci olabilecek kisiler arasinda okulundaki rehber ögretmeni ya da bir psikologu sayabiliriz.
Çocuklarinizin medyadaki siddete çok fazla maruz kalmalarini önlemeye çalisin
Televizyonda, sinemada ya da bilgisayar oyunlarinda çok fazla siddet izlemenin de çocuklarda saldirgan davranislara yol açtigi bilinmektedir. Bir ebeveyn olarak çocugunuzun izledigi siddet miktarini kontrol altinda tutabilirsiniz. Asagida bazi öneriler bulacaksiniz:
Televizyon izlemeyi günde bir ya da iki saat ile sinirlandirin.
Çocuklarinizin hangi televizyon programlarini izlediklerini, hangi filmlere gittiklerini ve hangi tür bilgisayar oyunlarini oynadiklarini bilin.
Televizyon programlarinda, sinemalarda ve bilgisayar filmlerinde izledikleri siddet hakkinda onlarla konusun. Bu tür davranislarin gerçek hayatta ne kadar aci verici olduklarini ve ne tür ciddi sorunlara yol açabileceklerini anlamalarini saglayin.
Sorunlarin siddet kullanmadan nasil çözülebilecegini onlarla tartisin
Çocuklariniza siddet kurbani olmayacaklari yollari ögretmeye çalisin.
Çocuklarinizin siddet kurbani olmamalari için ne tür önlemler almalari gerektigini ögrenmeleri çok önemlidir. Asagida kendinizi ve çocuklarinizi siddetten korumanizda yardimci olabilecek bazi yollar önerilmektedir:
Çocuklariniza çevrenizdeki güvenli sokak ve caddelerin hangileri oldugunu ögretin
Her zaman için aydinlik, kalabalik yerlerde ve bir arkadasla yürümelerini ögüt verin
Gördükleri kuskulu davranislari ya da tanik olduklari suçlari size, ögretmenlerine, güvenilir bir baska yetiskine ya da polise bildirmelerinin ne kadar önemli oldugunu anlamalarini saglayin. Polis Acil 155 nolu telefondan nasil arayacaklarini ögretin.
Kendilerine zarar vermeye kalkan biri oldugunda , "Hayir" deyip kaçmalarini ve güvenilir bir yetiskine bu konuyu mutlaka söylemeleri gerektigini anlatin.
Yabancilarla konusmanin tehlikelerini vurgulayin. Bilmedikleri ve güvenmedikleri kimseye kapiyi açmamalarini ve bir yere gitmemelerini ögütleyin.
Çocuklariniza siddete karsi olmalarini ögretin
Siddete karsi davranislar sergiledikleri her ortamda çocuklarinizi destekleyin ve ödüllendirin. Arkadaslarindan birinin digerine vurdugu, küfrettigi, tehdit ettigi durumlarda çocugunuza sakin ama kesin sözcüklerle nasil tepki gösterebileceklerini ögretin. Siddete karsi durmanin ve direnç göstermenin, daha fazla cesaret gerektirdigini anlatin.
Çocuklarinizin farkli yörelerden, farkli aile yapilarindan gelen kisilerle geçinmelerine, onlari kabullenmelerine yardimci olun. Insanlari sadece farkli olduklari için elestirmenin ve etiketlemenin aci verici, incitici oldugunu ögretin ve kesinlikle bu tür davranislara izin verilmeyecegini anlamalarini saglayin. Siddeti baslatan ya da cesaretlendiren sözcükleri kullanmanin ya da siddet dolu davranislari sessizce seyretmenin, yanlis ve zararli oldugunu anlatin. Tehditlerin ve itip-kakmanin siddeti körükleyen davranislar olduklari konusunda kendilerini uyarin.
Yetiskinler için ekstra öneriler
Ailenizle, arkadaslarinizla, çevrenizdekilerle yakin olun ve onlarla ilgilenin. Arkadaslardan olusan bir grup, size hos zaman geçirmenizde katkida bulunabilecegi gibi, zor zamanlarinizda destek vererek, yardim iletebilir. Çocuklarinizi büyütürken stresi ve yalnizligi azaltmak çok yararli olacaktir.
Çevrenizle iliskiye geçin, komsularinizi taniyin. Öldürücü silahlarin komsu evlerde de bulundurulmamasini saglayin. Suçlulugu ve siddeti azaltmaya yönelik sivil toplum girisimlerine gönüllü olun. Çevrenizde bu tip programlar yoksa, siz baslatin.
Seçtiginiz milletvekillerinin ve belediye görevlilerinin siddet konusundaki hassasiyetinizi bilmelerini ve konuyla iliskili önlemleri almalarini saglayin, baski gruplari olusturun. Siddet içeren programlar sunan televizyon kanallarina, onlara reklam veren ya da sponsor olan sirketlere sikayetlerde bulunun.
Çocuklarinizin çevrenizdeki "çevre temizligi", "agaç dikme", vb. etkinliklere katilmalarini ve içinde yasadiklari toplumla bütünlesip, onunla gurur duymalarini saglayin. Bu tür gruplar, bir yandan çevrenizi daha "yasanir" ve güvenli bir hale getirmeye çalisirken, diger bir yandan da çocuklarinizin güvenli, yararli ve ödüllendirici etkinlikler içinde hos zaman geçirmelerine yardimcidirlar.
Potansiyel tehlike isaretleri
Çocuklari asagidaki belirtileri gösteren ebeveynler, bu konulari profesyonel bir kisiyle görüsmeli ve çocuklarini anlamaya çalismalidirlar.
Bebekler ve okul-öncesi çocuklarda gözlenen tehlike isaretleri
Bir gün içinde çok sik olarak ortaya çikan, 15 dakikadan daha uzun süren ve ebeveynler, bakicilar ya da diger aile üyeleri tarafindan sakinlestirilemeyen öfke nöbetleri
Nedeni olmadan çok sik ortaya çikan saldirganlik patlamalari
Çocugunuzun asiri aktif, kontrolsüz ve korkusuz olmasi
Yetiskinleri ve kurallari hiçe saymasi
Ebeveynlerine yönelik baglilik davranislarini göstermemesi, yabanci yerlerde onlari aradigini, onlarin yakininda olmak istedigini gösteren davranislari sergilememesi
Televizyonda siklikla siddet içeren programlar aramasi, siddet temasi olan oyunlara girmesi, diger çocuklara yönelik hain davranislarda bulunmasi
Okula giden çocuklarla iliskili tehlike isaretleri
Dikkat ve konsantrasyon sorunlarinin olmasi
Sinif aktivitelerinde "oyun-bozan davranislar" göstermesi
Okulda basarisiz olmasi
Okulda diger çocuklarla sik sik kavga etmesi
Hayal kirikliklari, elestiriler ve alaylara, yogun öfke patlamalari, suçlamalar ya da intikam temali davranislarla tepki göstermesi
Televizyonda çok sayida siddet içerikli program seyretmesi, bu tür flimlere gitmesi ve bu tür bilgisayar oyunlari oynamasi
Çok az sayida arkadas sahibi olmasi, davranislari yüzünden arkadaslari tarafindan dislanmasi
Saldirgan, kural dinlemez oldugu bilinen çocuklarla arkadaslik kurmasi
Digerlerinin duygu ve düsüncelerine duyarsiz olmasi
Ev hayvanlarina ya da sokaktaki hayvanlara yönelik hainlikler yapmasi
Kendini çok çabuk engellenmis hissetmesi
Ergenlik-öncesi ve ergenlik dönemi çocuklariniz için tehlike ,isaretleri
Otoriteye sürekli karsi durmasi
Digerlerinin duygu ve davranislarini hiçe saymasi
Insanlara kötü davranmasi ve problemlerinin çözümü için fiziksel siddete ya da siddet tehditlerine basvurmasi
Sik sik hayatin kendisine haksizlik ettigini vurgulamasi
Okulda basarisiz olmasi ve "ders asma" davranislarinin sikligi
Herhangi bir nedeni olmadigi halde okula gitmemesi
Okuldan uzaklastirilmasi ya da atilmasi
Çetelere, kavgalara katilmasi, hirsizlik ya da vandalizm gibi davranislarda bulunmasi
Alkol, ilaç ya da uçucu madde kullanmasi


Mine ÖZKAMALI

M@D_VIPer
28-07-06, 16:04
Televizyon ve Çocuk
İyi seçilmiş programlar izlettirildiğinde çocukların bilgisini, hayal gücünü artırabilir. İlk yıllarda özellikle reklamlar bebeklerin ve çocukların ilgisini daha fazla çeker. Müzik kanalları da aynı şekilde müzik-ritm ve renkli görüntülerin eşlik ettiği klipler nedeniyle ilgi çekici olur. Bu dönemde fazla televizyon karşısında tutulan çocukların televizyon izleme alışkanlıklarının gelişmeye başladığı bilinmektedir. Özellikle de çocuğa rahat yemek yedirmek veya onun sakince oturmasını sağlamak amaçlı olarak televizyon seyretmeye teşvik edilen çocukların okul yıllarında da sürdürecekleri şekilde televizyon izleme alışkanlığı gelişmektedir. Ayrıca anne-babası çok televizyon izleyen çocukların da yine model alma yoluyla zaman geçirme ve eğlenme aracı olarak televizyonu tercih etmeleri söz konusudur. Küçük yaşlardan itibaren televizyon izleme saatleri sınırlandırılmayan çocuklar okul yaşlarında televizyon bağımlısı olmaya aday olmaktadırlar. Kontrolsüz şekilde televizyon izlettirilen çocukların yorum yapma, muhakeme etme yeteneklerinin olumsuz etkilendiği bilinmektedir. Çünkü televizyon izlemek tek yönlü, pasif bir etkinliktir. Oysa en etkin öğrenme yolu deneyerek yaşayarak öğrenmedir. Fazla televizyon karşısında kalan çocuk direkt bilgi almaya alışır ve etkileşim içine giremez. Bu nedenle televizyonun olumlu etkileri ancak sınırlı ve seçilmiş programların izlenmesiyle sağlanabilir.Çocuğun bebekliğinden itibaren televizyonun aynı ortamda açık olmasında bir sakınca yoktur. Hatta bol işitsel uyaran içermesi bakımından yararları da olabilmektedir. Ancak bu, çocuğun televizyon karşısına oturtulup başka uyaran verilmemesi anlamına gelmemelidir. Aslında çocuklar 2 yaşlarından itibaren televizyon karşısına oturup kısa çizgi filmler izleyebilirler. Ya da eğitimsel içerikli çocuk programlarını izlemeleri uygundur. Ama bebeklikten itibaren izlenen müzik kanallarının çocukların dil ve iletişim becerileri üzerinde olumsuz etkileri olduğu bilinmektedir. Çocuklar okul öncesi dönemde çizgi filmler, çocuk filmleri ve eğitimsel programları izleyebilecek dikkat ve sabır süresine sahiptirler. Yani bir saat civarı televizyon başında oturabilirler. Bu süreyi aşmamak uygun olur. Çünkü bu dönemdeki çocuklar çok alıcıdırlar ve zihinsel gelişimleri için gerekli olan başka bir çok faaliyetle ilgilidirler. Öğrenmenin en yoğun olduğu bu dönemde tek yönlü bir etkinlik olan televizyon ile doldurmamak gerekmektedir. Ayrıca bu yaşlarda çocuklar yaşam rutinleri konusunda alışkanlıklar edinirler. Sürekli televizyon izleyen çocuklar bunu alışkanlığa dönüştürmekte ve bir çok gelişim alanında yetersiz uyaranlar nedeniyle geri kalabilmektedirler. Özellikle okul çağına gelindiğinde televizyon alışkanlığı nedeniyle okul ve derse uyum ve uygun çalışma alışkanlıkları geliştirme konusunda ciddi sorunlar yaşanabilmektedir. Bazen çocuklar için hazırlanan programlar ve çizgi filmler de şiddet ve uygun olmayan görüntüler içerebilmektedir. Buradaki denetim yine ailelere düşmektedir. Televizyon için ayrılan süre çocuğun gün içindeki boş zamanına oranlanmalıdır. Örneğin okul ve günlük ihtiyaçlarının karşılanması haricinde çocuğunuzun kalan boş vaktinin dörtte birinden fazlasının televizyon ile harcanması uygun olmayacaktır. Çünkü çocuğun oyuna, paylaşıma, hobilerini geliştirecek zaman geçirmeye de ihtiyacı vardır. Eğer çocuğun baş zamanlarında onunla sohbet etmeye, oyun oynamaya veya başka hobilerine vakit ayırabiliyorsanız çocuğunuz genellikle TV izlemek yeri ne sizinle vakit geçirmeyi tercih edecektir. Televizyonun en önemli olumsuz etkisi çocuğun tek yönlü bir iletişim içinde olması ve karşılıklı etkileşime fırsat vermemesidir. Özellikle dil gelişiminin ve sosyal gelişimin temellerinin atıldığı en önemli dönem olan ilk 3 yılda televizyon karşısında fazla vakit geçiren çocukların konuşmada gecikmelerinin olma olasılığı artmakta ve dış dünya ile iletişimde sorunlar yaşayabilmektedirler. Okul çağı çocuklarında ise yeterli ve uygun çalışma alışkanlığı geliştirememe ve aktif öğrenme yerine kalıp öğrenmeye eğilim, düşünce esnekliğinin azalması gibi bazı olumsuz etkilerden söz edilmektedir.Renk, ses, ritm ve hareketin bir arada sunulduğu reklam ve müzik klibi gibi programlar çocukların çok ilgisini çekebilmektedirler. Reklamlarda kullanılan bazı bilinç altı uyaranların çocukların tutum ve tavırlarını etkilediği bilinmektedir. Yani bu tür programların çocukları çok fazla etkilediği bilinmektedir. Reklam ve klipleri kontrolsüzce izleyen çocukların verilen her tür mesajı kalıcı olarak alabilmekte, korku, kaygı, öfke gibi duyguları yoğun yaşayabilmekte, zaman zaman şiddet eğilimlerinin arttığı ve sosyal ilişkilerde zorlanabildikleri bilinmektedir.
TV izlemenin yararları : Bazı eğitimsel programların özellikle yetersiz çevresel koşullarda yaşayan çocuklar için yararlı olabileceği düşünülmektedir. Burada yine bu programların belli bir pedagojik sansürden geçmiş olması gerekliliği söz konusudur. Bunun yanı sıra çocukların gerçek hayatta karşılaşma fırsatı bulamadıkları doğa ve çevre ile ilgili bazı görüntüleri örneğin belgesel programlar aracılığı ile izlemeleri okul bilgisinin görsel bir malzemeyle eşleştirilmesi anlamında kalıcılık sağlamaktadır. Belgesel programlar hem çocukların ilgisini çekmekte hem de yeni bilgiler öğrenmek konusunda teşvik edici ve merak uyandırıcı olmaktadır.
Anne-babanın tavrı ne olmalı? :Sınırlandırma buradaki en temel prensiptir. Çocuğun zaman zaman dinlenmek ve eğlenmek için bir keyif aracı olarak kullanması durumunda televizyon etkili bir araçtır. Ancak çocuğu esir alan bir hale dönüştüğünde tamamıyla zarar verici olmaktadır. Öncelikle çocuğunuzun izlediği programların hangileri olduğunu bilmeli ve çocuğunuz için ne kadar yararlı ve gerekli olduğunu önce siz değerlendirmelisiniz.
TV dışı aktiviteler :Her yaş grubunun ilgisi ve becerisi farklı olmakla beraber tüm çocuklar anne-babalarıyla zaman geçirmekten keyif alırlar ve her türlü oyunu anne-babalarıyla oynayabilirler. Seçtikleri, tercih ettikleri oyun ve oyuncaklarla sizin de ilgilenmeniz, oyun kurmak ve o oyunun parçası olmak konusunda ona destek vermelisiniz. Çocukların hem ilgilerini çekebilecek hem de dikkat, algı, hafıza ve muhakeme gibi yeteneklerini geliştirebilecek, dil gelişimine yardımcı, yaratıcılığı destekleyen bir çok oyun mevcuttur. Çocuğunuzla yapacağınız aktiviteyi planlamadan önce onu çok iyi tanımalısınız. Bazen çocuklar hep benzer oyunları tercih ederler. Bu kolaylarına gelebilir. Bu durumda eğitimsel oyunlar ve materyaller satan mağazalara danışarak yaşına uygun yeni malzemelerle tanıştırabilirsiniz. Ayrıca evde oluşturacağınız kağıt, karton, boya, hamur vb gibi bazı yaratıcı malzemelerle de çocuğunuzun ilgisini çekecek oyunlar hazırlayabilirsiniz. Bu tarz aktiviteler hem çocuğun duygularını ifade etmesi için bir araç olmakta hem de becerilerini geliştirmeye yardımcı olmaktadırlar. Çocuklar genellikle bu tarz oyunlardan keyif alırlar. Onlara serbestçe oynamaları konusunda fırsat verilmesi önemlidir. Bazen anne-babalar çocuklarının çok mükemmel şeyler yaratmalarını isteyebilirler. Örneğin yaptığı resimleri eleştirirler ve neden daha özenle yapmadığını sorabilirler. Bu tavır çocukların kendilerini yetersiz hissetmelerine neden olabilmekte ve bu tarz aktivitelerden kaçınmalarına neden olabilmektedir. Oysa televizyon izlemek bir performans gerektirmez. Bu durumda çocuk televizyon izlemeyi başka aktivitelere tercih edecektir.
Anne-Babalara öneriler
• 3 yaş civarında çocukların çizgi film, belgesel ve eğitimsel programları izlemeleri onların yaratıcılıklarını geliştirir ve hoşça vakit geçirmelerini sağlar. Ancak bu yaşlardan itibaren televizyon başında geçirecekleri vakit sınırlandırılmalıdır. Bebeklik çağlarından itibaren fazla televizyon izlettirilen çocukların özellikle iletişim ve konuşma becerilerinin gecikmesi riski oluşmaktadır.
• Bazı çizgi filmlerin aşırı şiddet ve korku ögesi içerdikleri ve bu nedenle çocuklar üzerinde birçok olumsuz etkiye yol açtıkları bilinmektedir. Oyun çağı çocuğu henüz hayal ile gerçeği ayırt edemeyeceğinden şiddet ve saldırganlık içeren görüntülerden daha çok etkilenir. Bu nedenle çocuğunuzun izlediği çizgi filmlerin denetimini siz yapmalısınız.
• Okula giden çocukların, dinlenme, yemek yeme, oyun oynama, uyku ve ders zamanları çıkarıldığında eğer vakitleri kalıyorsa televizyon seyretmelerine izin verilmelidir. Bu saat de genellikle derslerin bitmesinin ardından planlanmalıdır.
• Çocukların günlük televizyon izlemeleri gereken saatler konusunda değişik görüşler olmakla beraber özellikle okul çocuklarının günde bir saatten fazla televizyon izlememeleri önerilmektedir
• Çocuğun yaşına uygun programlar izlemesi sağlanmalıdır. Yetişkinler için hazırlanmış dizi, film, magazin türü programların mümkün olduğunca çocuklara izlettirilmemesi gerekmektedir.
• Çocuklar genellikle evde yalnız hissettiklerinde ve uygun aktivite bulamadıklarında televizyonu tercih etmektedirler. Çocuğunuzun yaşına ve ilgi alanına uygun oyunlar bulup onunla oynayabilirseniz ve televizyon dışında birlikte eğlenebileceğiniz aktiviteler bulabilirseniz çocuğunuz televizyon izlemek yerine sizinle oynamayı tercih edecektir.

Hazırlayan: Belgin Temur -Uzm. Pedagog

M@D_VIPer
28-07-06, 16:05
Aşırı Televizyon Seyretmek Ne Kadar Sakıncalı?
Araştırmaların ortak sonucu maalesef hiç umut verici değil. Çünkü sonuçlar aşırı televizyon izleme davranışına doğru orantılı olarak olumsuz faktörlerin görülme olasılığının arttığını söylüyor.Bu araştırmalar çeşitli yaş grupları üzerinde yapılmış ve en çok etkilenen grubun çocuklar olduğunu ortaya çıkarmış.Çocuklar arasında yapılan sınıflamada da 3-6 yaş grubunun en hassas grup olduğu belirlenmiş.
Neden 3-6 yaş grubu?
Hepinizin bildiği gibi bu yıllar okul öncesi dönemi içine alıyor.Bu dönemin iki ana özelliği var.Birincisi okul öncesi dönemde bir çok çocuk her hangi bir eğitim kurumuna gitmiyor ve günlerini evde geçiriyor, böylece çok fazla televizyon seyrediyor ve televizyonun her türlü etkisine maruz kalıyor, ikincisi ise bu dönemde çocukların beyin gelişimlerinin büyük bir kısmı tamamlanıyor, o nedenle televizyonda seyrettikleri her şey onların zihinsel gelişimini olumlu yada olumsuz etkiliyor.
Gelecekteki etkileri neler?
Uzun dönemli araştırmalar sonunda, okul öncesi dönemde aşırı miktarda televizyon seyreden çocuklar (günde 3- 5 saat arası) ileriki yaşlarında obezite ve dikkat bozukluğu problemleriyle oldukça sık karşılaşıyorlar.
Obezite probleminin çocukların çok fazla televizyon izlemeleri sonucunda hareketsiz kalmalarına ve televizyonda gördükleri besin değeri düşük ama yağ oranı fazla olan besinlere özenmeleri ve bunları sık sık tüketmelerine bağlanıyor.Dikkat bozukluğuna bağlı problemler ise beyin gelişiminin bu dönemdeki rolü ile çok ilgili.İyi bir beyin gelişimi çocuğun çevresinden fazla uyaran alması ile doğru orantılı, ancak çocuklar televizyon seyrederken çevrelerinden çok fazla uyaran almazlar, sadece pasif konumda kalarak görüntüleri takip ederler.Böylece beyin gelişimleri için gerekli olan uyaranları almamış ve beyin gelişimlerini tamamlamamış olurlar.Dikkat bozukluğuna televizyonda kısa aralarla seri şekilde farklı bölümlere geçen görüntülerin de sebep olduğu düşünülüyor.Çünkü bu durum da çocuklar çok fazla konsantrasyona ihtiyaç duymadıkları gibi sahneler arasında sebep-sonuç ilişki de kurmaları gerekmez.
Çocuğunuzun ileri de bu problemlere sahip olmaması için çeşitli önlemler alabilirsiniz.Nasıl mı?
Neler Yapabilirsiniz?
● Kendi alışkanlıklarınızı değiştirin!Eğer siz de günde 3-5 saat arası televizyon seyreden biri iseniz bu süreyi azaltmaya çalışarak işe başlayabilirsiniz.Çünkü çocukların en etkili öğretmenleri onların anne ve babalarıdır.Farklı uğraşlar edinmeye çalışın, hatta bu uğraşlarınızı seçerken çocuğunuzla beraber yapabileceğiniz bir şeyler bulmaya çalışı.Böylece ikinizde uzun saatler televizyon seyretmemiş ve birlikte zaman geçirmiş olursunuz.
●Çocuklarınızı plan yapmaları konusunda teşvik edin. O hafta içerisinde hangi programları izlemek istiyorsa onların belirleyin ve bu programların dışında her hangi bir programı izlemesine izin vermeyin.Program seçimi yaparken programın çocuğunuzun gelişimine uygun olmasına dikkat edin.
●Televizyonu sürekli açık tutmayın, sadece izleyeceğiniz zamanlar açık olsun, izlediğiniz program bittiğinde de televizyonu kapatmaya özen gösterin.Böylece çocuğunuz için televizyonu hayatının vazgeçilmez bir öğesi olarak değil sadece keyifli vakit geçirmek için kullanılan bir araç olarak görecektir.
● Çocuğunuz televizyon seyrederken ona eşlik edin.Çocuklar televizyon seyrederken her şeyi anlamayabilir yada yanlış anlayabilirler, bu nedenle onlarla beraber izlemek ve anlamadıkları kısımları onlara izah etmek gereklidir.Programı izledikten sonra izledikleriniz hakkında konuşun, bu konuşma çocuğunuzun zihinsel, duygusal ve dil gelişimine katkıda bulunacaktır unutmayın!
●Haftada en az bir kez televizyon izlememe günü oluşturun.Bu gün içerisinde çocuğunuzla beraber çeşitli aktiviteler yapın.(Piknik yapın, beraber yemek yapın, puzzle yapın…) Çocuğunuz hayatında televizyon olmadan da eğlenebileceğini keşfetsin.
●Yemek yerken televizyon seyretmeyin ve çocuğunuzun da seyretmesine izin vermeyin.Çünkü yemek saatleri bütün ailenin toplandığı ve aile bireylerinin iletişimine en müsait anlardır.Bu anları televizyon seyrederek harcamak yerine kendi aranızda konuşmaya ayırmalısınız.

İDİL SEDA AK

M@D_VIPer
28-07-06, 16:05
Saldırganlık
Sürekli ve aşırı biçimde saldırgan olan çocuk sinirli, anlaşılmaz, eyleme hazır ve aşırı geçimsizdir.ılişkileri gergin ve sürtüşmelidir. Hemen parlar ve kavgaya hazırdır. Durmadan kuralları çiğner ve ceza görür. Bu çocuklar cezadan etkilenmez yada kısa süreli etkilenmiş gibi görünürler. Olağan anlaşmazlıkları bile bilek gücüyle çözmeye çalışırlar.Tepkileri ölçüsüz ve durumla orantısızdır. Öfkesini yenemez ve hep kendini haklı çıkarmaya çalışır. Bu çocuklar evde okulda sürekli sorun yaratırlar ve yetişkinlerle sürekli çatışma içindedirler. Genellikle erkek çocuklar daha saldırgandırlar.
SALDIRGANLIĞIN NEDENLERI
1-Saldırgan davranışların ebeveynler tarafından ödüllendirilmesi. Geleneksel kültürün erkek çocuğun saldırganlığını onaylaması(Ör: parkta iki çocuk birbirini döver. Biri daha çok dayak yerse, annesinin çocuğunun kendisini savunamadığı düşüncesiyle üzülmesi)
2-Çocuğun yetişkinlerden katı ceza, anlayışsızlık ve yetersiz sevgi görmesi
3-Babanın uzun süreli yokluğunda, annenin sürekli çocuğun etrafında olmasıyla ortaya çıkan feministik ortam
4-TV. Ve kitle iletişimim araçlarının olumsuz etkisi(Kurtlar Vadisi örneği ver.)
5-Ana-baba tutumlarının olumsuzluğu, çocukla aralarındaki iletişimin iyi olmaması
6-Çocuğun ana-babasından dayak yemesi
7-Beyin zarı iltihabı, beyin zedelenmesi gibi fizyolojik sorunlar
SALDIRGAN DAVRANIŞLARI NASIL ÖNLEYEBILIRIZ?
1-herşeyden önce ana-baba çocuğa saldırganlık modeli olmamalıdır.(Evde dayak yiyen bir çocuk varsa kardeşini dövüyor. Kardeşi yoksa okulda en ufak bir sorunda arkadaşına vuruyor. Yada hayvanlara eziyet ediyor.)Çünkü dayak herkes için olumsuz duygular yaratır.
2-Çok fazla saldırgan davranışlara tolerans gösterilmemelidir.Çocuğun istekleri bu tip davranışlar yapınca yerine getiriliyorsa, çocuk isteklerini yaptırmada araç olarak görmeye başlar. Bu yolla istekleri yerine getirilmemelidir.Saldırgan davranışlar ödüllendirilmemeli ve onun bu davranışının istenmeyen bir davranış olduğu hemen gösterilmelidir.
3-Saldırgan davranışlar kesinlikle dayakla cezalandırılmamalıdır.Ana-babanın ligisi sevgisi azaldığında ve fiziksel cezalar uzun süre devam ettiğinde, çocukta saldırgan, asi, sorumsuz davranışlar gelişir. Saldırgan davranışlar ortaya çıktığında, yetişkinler sakin davranmalı, anormal duygusal tepkiler yerine ben dilini kullanmalıdır.(Böyle davrandığın için üzüldüm) Dayak saldırgan davranışın hemen bitiminde uygulandığı zaman, onun hemen kesilmesini sağlayabilir ancak,çocukta düşmanca duygular geliştirir.
4-Çocuk gergin ve sinirliyken onunla tartışmamalı, sakinleşmesini beklemeli ve daha sonra davranışı ile ilgili konuşulmalıdır.
5-Çocuğa sosyal olgunluğuna uygun çeşitli sorumluluklar verilmeli, başarabileceği kadarıyla bir çok Şeyleri başlatıp, bitirmesi sağlanmalıdır. Çocuk başarma duygusunu yaşamalıdır.
6-Çocuğa bu davranışın dezavantajları gösterilmelidir.Saldırgan davranışları ile isteklerini elde edemeyeceğini, istediği Şeyleri kaybettiğini görmeli ve yaşamalıdır.
7-Olumlu davranışı pekiştirme: Ana-baba ve diğer yetişkinler çocuğun olumlu davranışını görüp, olumsuz davranışı görmemezlikten gelmelidir.Çocuk bu davranışı yapmadığında sözel olarak ödüllendirilmelidir. Ör:10dk. Kavga etmeden ve bağırmadan oynadığında bu sözel olarak ödüllendirme.
8-Çocuğun dışarıda oynamasına izin verme, bu çocuğun gerilimini azaltır ve enerjisini boşaltma imkanı sağlar.
9-Saldırgan davranış diğer çocukların güvenliğini ciddi bir Şekilde tehdit etmedikçe bu davranışın üstünde durmamak gerekir.
10-Kendi kendine konuşma:Çoocuk oldukça dürtüsel davranıyorsa ve onun bu yönünü kontrol etmede güçlük yaşanıyorsa;çocuğa başkalarına vuracağı zaman, kendi kendini engelleyici cümleler söylemesi öğretilebilir.Ör:10´na kadar say ve ona vurma gibi.
11-Çocuk saldırgan modellerle karşı karşıya getirilmemelidir.TV.deki Şiddet içeren proğramları seyretmesi engellenmelidir.Eğer kesinlikle engel olunamıyorsa, ana-baba çocukla birlikte seyrederek Şiddetin sonuçlarını tartışabilirler.Ayrıca bu Şiddet filmlerinin gerçek yaşamın modeli değil, kurmaca olduğu çocuğa anlatılabilir.
12-Kızgınlıktan kurtulmak için alternatifler bulunabilir. Yumruklanabilen kil, çakılabilen çiviler,resim çizme, boyama çocuğun kızgınlık duygularını kontrol altına almayı sağlayabilir. Ayrıca futbol,basketbol gibi sporlar kabul gören çıkış yollarıdır.
13-Her yaş ve dönemde çocuğun temel ihtiyaçları zamanında yerine getirilmelidir.
14-Bu çocukların özellikle baba ile daha çok birlikte olması sağlanmalıdır.
15-Anne-babalar bu çocuklarla iletişim kurarken ben dilini kullanmalıdır.Ör:Böyle kavga ettiğin zaman rahatsız oluyorum, üzülüyorum gibi.kişiler duygu, düşünce ve ihtiyaçlarını davranış anında dile getirmelidir.
Saldırganlık
Saldırgan çocuk, ruhsal sorunları nedeniyle, yaşıtları ve genel olarak çevresiyle uyumlu ilişkiler kuramayan çocuktur. Aşırı geçimsizdir. Parlamaya hazırdır, kavgacıdır. Durmadan kuralları çiğner; sık sık ceza görür. Cezalardan hiç etkilenmez veya bir süre etkilenmiş görünür. Çocuklukta sık görülen yaramazlık, itişip kakışma, arasıra geçimsizlik ve kavgalar, bir çocuğu saldırgan olarak tanımlamaya yetmez. Burada söz konusu olan, tutum ve davranışta süreklilik gösteren saldırganlıktır. Genellikle, erkek çocuklar daha saldırgandırlar. Anlaşmazlıklarını dövüşerek çözmeye eğilimlidirler. Kız çocuklar ise ağız kavgasını yeğ tutarlar.
Saldırganlık, cinsel dürtü gibi, hayvanda ve insanda doğuştan varolan bir dürtüdür. Aslında bireyin yaşaması için gereklidir. Hayvan davranışlarının gözlenmesi saldırganlığın belli amaçlar için kullanıldığını gösterir. İnsanda saldırganlık, temelde benzer amaçlar için kullanılır. Ancak saldırganlık, insanda çok değişik kılıklara bürünür. İnsan hayvandan farklı olarak, söz ve tutumuyla da saldırgan olabilir.
Saldırgan çocuk, temelde güvensiz çocuktur. Çevreden iyi bir davranış beklemediği için, ilk tepkisi saldırmak olur. İnsan ilişkilerini "Ezmezsen, ezilirsin" biçiminde değerlendirir.
Saldırgan çocuk, dürtülerini dizginlemeyi öğrenme olanağı bulamamış çocuktur. Anababa tutumu çok sert ve hoşgörüsüz olduğu için, biriken öfkesini ev dışında açığa vurur. Yada evdeki eğitim çok tutarsızdır. Çocuk neyin doğru, neyin eğri olduğunu öğrenmekte güçlük çeker. Bu nedenle toplumsal kuralları benimseyemez.
Saldırgan çocuk, ailedeki dengesizliğe ve ayartıcı çevre koşullarına bağlı olarak suça yatkınlık kazanır. Sevgi yetersizliğine, katı cezalar ve sürekli anlayışsızlık da eklenince suça itilme olasılığı artar.

M@D_VIPer
28-07-06, 16:06
Çocuklarda Şiddet Eğilimi
Çocuk kendisine bakan ve birtakım fizyolojik gereksinmelerini karşılayan ailesinden sevgi görmek ister. Bu sevgiyi bulamayan çocuk için doğrudan saldırganlık yasaklanmıştır. Böylece kızma, öfke gibi duygular içe itilmektedir. Bunlar bilinçdışına ait ve ifade edilemeyen duygulardır. Kırıklıklar aşırı derecede artarsa, birey nörotik bir yapıya bürünür ve hedefini aile dışında arar. İşte bu iç çatışmanın çeşitli ifade yönlerinden biri de şiddettir, saldırganlıktır.
Karakterin şekillendiği ilk beş yıl içinde anneden ayrı kalmanın çocukta suçlu kişilik yapısının oluşmasında en büyük etken olacağı ileri sürülmektedir. Bunun yanısıra çocuğun, sınır tanımayan gelişme potansiyelinin büyükler tarafından sınırlandırılması, durdurulması, büyüklerce istenilen şekilde yönlendirilmesi de çatışmaların doğmasına neden olmaktadır.
Çocuk, gelişme hızının verdiği oranda bilgi, yetenek deneyim ve becerileri ölçüsünde, haz duyduğu eylemlere girecek ve çoğu zaman da bu eylemlerini tekrarlayacaktır. Bu eylemlerde itici güç bilinçaltından, dürtü, ve psişik ihtiyaçlardan kaynaklanmaktadır.
Çocuklar ayrıca yaşadıklarını ve gördüklerini taklit etme eğilimi içindedirler. Kendisine bir şey yaptırılmak istenirken şiddet gören çocuk da büyükten küçüğe, güçlüden güçsüze oluşan hiyerarşi içinde, kardeşlerine arkadaşlarına bunu dener ve şiddeti öğrenir.
Anne - babasının davranışlarını örneklediği gibi, bir çizgi film kahramanıyla da kendini özdeşleştirip yaptıklarını uygulamaya koyulabilir. Maalesef çocuk çizgi filmlerinin bir çoğunda şiddet öğesi ağır basmaktadır. Ayrıca çocuklar,büyüklerin seyrettikleri filmleri de izlemektedirler.
Bazı durumlarda okul, çocukların gelişme ve uyum güçlüklerini çözmeye yardım edecek yerde farkında olmadan uyum güçlüklerini arttırmaktadır.
Bunun bir sonucu olarak da okuldan kaçma, öğretmeninden şiddet gördüğü için şiddete başvurma gibi sorunlar ortaya çıkmaktadır.
Ayrıca bir aile ortamı içinde büyüyemeyen, yetiştirme yurtlarında, hatta sokaklarda büyüyen, ya da geçim sıkıntısı derdine düşüp çalışan çocuklar var. Bu çocukların da karşılaştıkları sorunlar, yaşadıkları acılar,çaresizlikler onları yanlış davranışlara ve şiddete itmektedir.
Bu çocuklara ne derece yardımcı olabiliyoruz?
Çocuklarda şiddet eğilimini azaltabilmemiz için duygu ve düşüncelerin uygun şekilde ifade edilmesine olanak vermeliyiz. Sağlıklı iletişim kurmayı öğrenmeliyiz. Çocuklarımızın kişisel özelliklerini tanımalı, farklı beklentiler içine girmemeli, ilgi ve ihtiyaçlarının farkında olmalıyız.
Disiplin anlayışımızda asla şiddete yer vermemeliyiz. Seyrettikleri filmlerden etkilenmemeleri içinde bu konuda da dikkatli davranmalıyız.
Eğitim ve öğretim süreci içine girdiklerinde, başarıya ve iyi bir toplumsallaşmaya ulaşmaları için de okul-aile işbirliği içinde olmalı, rehberlik servislerini ilköğretimde de yaygınlaştırmalıyız.
Sokaklarda büyüyen, yetiştirme yurtlarında kalan, çalışan çocuklara sevgiyle yardım eli uzatmalıyız. Sakin, barışçıl bir ortamda sevgiyle yetişen, şiddeti görmeyen bir çocuk şiddet göstermez.
Çocuklarımıza barış ve sevgi dolu bir dünya, bir ülke, bir toplum, bir aile ortamı sağlayalım.
Bahar Soydan
Pedagog

Kaynakça: " Çocuk ve Suç " Doç. Dr. Haluk Yavuzer

M@D_VIPer
28-07-06, 16:07
Parmak Emme
ParmaK emme bize bazı sıkıntıların varlığını hatırlatabilir .Genelde çocuğun karşılaştığı stres etkenleri ( kardeş doğumu , göç , aile içi problemler vb.) karşısında hayatın daha eski ve mutlu dönemlerine dönme isteğinin bir belirtisi olarak bu belirtinin ortaya çıktığı düşünülür. Ve o dönem için bir doyum aracı olarak parmak kullanılır .Bu durumu olan çocuklarda stres etkenleri değerlendirilerek çocuğa gerekli yönlendirme yapılmalıdır. Bir başka nedende aile tarafından fiziksel bakımın yapıldığı ama sevgi olarak yeterli doyumu alamayan çocuklarda bu türlü davranışları görülebilmesidir. Bu nedenle ailelerin yalnızca çocukları için ayırdıkları belli bir zaman dilimi ile beraber çocuğa devamlı ilgi ve sevgi mesajları ile çocuğun sevgi ve ilgi gereksinimini karşılamaları gerekir.
Bazı durumlarda çocuk bebekliğinde alıştığı bu davranışı ( sütten veya biberondan kesmenin devamı olarak ) devam ettirmek ister . Bu durumda da anne babaların çocuğu zamanlama olarak normal gelişim basamaklarına hazırlamalarında bir sorun var demektir. Bir başka durumda çok fazla koruyucu kollayıcı ve çocuğa yaşından küçükmüş gibi muamelede bulunan anne babaların çocuklarındada bu türlü bir durum görülebilir. Bu nedenle anne babanın çocuğa olan tavırları ve yönlendirmeleri önemlidir. Çocuğun yaşına uygun davranma ve ona gereken değeri verme çocuğu o aşamanın gereklerini yapmaya zorlar aksi durumda çocuk belli aşamaları geçmekte zorlanır.
Anne babalar bu sorunun halledilmesi için değişik yollara başvururlar , hatta bu durum çocuğa abartılı bir şekilde de yansıyabilir ( eline acı biber sürmek gibi) , Bu durum istisnai durumlarda başarıya ulaşsa bile genelde kalıcı bir çözüm olmaz . Anne baba çocuk ilişkilerinin bozulmasına yardımcı olur. Bizim tavsiyemiz çocuğun bu durumunu tamamen ilgi ve sevgi ortamı içerisinde halletmek olacaktır. Yukarıda bahsedilen durumda anne baba çocuğun cezalandırılma psikolojisine kapılmasına neden olabilir. Yaşı belli bir seviyede olan çocuklar için onunla konuşmak ve bu durumdan rahatsiz olduğunuzu belirtmek önemlidir. Ama bu durumdada çocuğu yargılamadan ve onu suçlamadan ilgi ve sevgi ile yaklaşarak halledebilirsiniz. Bu durumun alışkanlık olarak iyice yerleştiği durumlarda ise çocuğun eline krem sürme şeklinde bir yol denenebilir. Elini ağzına aldığında karşılaştığı krem tadı, ona sizin uyarılarınızı ve yapılmaması gereken bu davranışı hatırlatacaktır.
Parmak emme durumu kesinlikle bir mücadele haline getirilmemelidir. Çünkü bu mücadeleyi genelde çocuklar kazanır . O nedenle çocuğa yaklaşım türü önemlidir. Bazı çocuklar uykuya dalarken parmak emme şeklinde bir yol seçerler , uykuya dalma esnasında bazı çocuklar bir geçiş objesi ararlar . Bu durumda çocuğun ilgileneceği bir oyuncak veya ona masal anlatma şeklinde dikkati başka yöne kaydırılabilir.
Bazı durumlarda evde canı sıkılan , yapacak ve ilgilenecek bir hobisi olmayan , genelde yalnız başına kalmak zorunda olan çocuklarda uyarı eksikliğine bağlı bu tür problemler artabilir veya yerleşebilir . Bu nedenle bu durumda olan çocuklara gereken yönlendirme yapılmalıdır. Çocuğun sıkıntısı ona sağlayacağınız ortamlar ve yapabileceği uğraşlara motive etmek ile engellenmelidir.
Çocuğunuzun iyi davranışları ödüllendirilmelidir. Bu konuda gösterdiği başarılar takdir edilmeli ve bu alışkanlığı bırakmak için gerekli motivasyon sağlanmalıdır.Eşlik eden psikiyatrik durumlar varsa bunların tedavisi ile çocuğun bu türlü şikayetleri de geçecektir.

M@D_VIPer
28-07-06, 16:07
Okula Yönelik Olumsuz Duygular ve Nedenleri
Okula yönelik olumsuz duygular, eğitim ve öğretim sürecini neredeyse durduracak kadar önemlidir. Bu nedenle eğitimcilerin bu alanda bilgili ve kendilerini sürekli geliştirerek her an donanımlı olmaları gereklidir. Çünkü aşağıda inceleyeceğimiz üzere okula yönelik olumsuz duyguların denetlenebilir ve denetlenemez bir çok nedeni oluşundan dolayı eğitimcilerin her hangi bir anda ve aşamada karşılaşabilecekleri bir sorundur. Teorik olarak okul, bulunduğu ülkenin yasaları ile işleyen, bu yasaların görmeyi arzuladığı bireyleri yetiştiren, kendisi ve toplumu ile uyumlu, bilgi ve görgü düzeyi yüksek, zihinsel ve yaşamsal sorunların çözüm yöntemlerini öğrenmiş bireyler yetiştirmeyi hedefler. (Kepçeoğlu, Taşdemir, Ertürk, Shretzer ve Stone, Yavuzer) Görüldüğü gibi eğitimcilerin verdiği okul tanımı içeriği ve yapısı gereği aslında siyasidir. Ve siyasetinin hedeflerini bağlı bulunduğu ülkenin yasaları belirler. Her ne kadar ülkemizdeki okulların bu niteliklere ne kadar yaklaştığı tartışılması gereken bir konu olsa da okula yönelik olumsuz duyguların en temelinde yer alan “disipline edicilik” işlevinden dolayı okul tanımına ihtiyacımız oldu. Çünkü, doğal olarak disipline edilmek insan için alabildiğine zor ve tepkilerle karşıladığı bir durumdur. Ve okul, toplum ve yasalar içindeki güçlü konumu nedeniyle tercih edilen değil mecburen gidilen bir mekan olmakla verilen karşı tepkiler zamanla pekişmektedir. Okula yönelik olumsuz duygular her eğitimcinin sık karşılaştığı bir konudur. En bariz şekliyle okula gelmek istemeyen öğrenciden tutun da, derslerde konuşarak, gezerek tüm öğrencilerin ve öğretmenlerin dikkatini dağıtan öğrenciye kadar, hatta neredeyse sessiz bir protesto gibi hiç konuşmayan, derslere katılmayan, hiç kimse ile arkadaşlık dahi kurmayan öğrenciye kadar defalarca gözlenmiş ve çözülmeye yada kendi haline bırakılmıştır.
Bu noktada gerekli olan bir açıklama vardır. Derslerde konuşan her öğrenci, okulun tüm kurallarını hiçe sayarcasına aktif olan her öğrenci okula karşı olumsuz duygular içinde midir? Tam tersi olarak, bazen böyle davranışları olan öğrencilerde, okulun sosyal boyutu olan arkadaşlık ilişkileri nedeniyle okula bağımlılıktan bahsetmek bile yerinde olacaktır.
Yine aynı şekilde karıştırılmaması gereken bir başka durum de “okul fobisi” olarak nitelendirdiğimiz olgudur. Okul fobisi kuvvetli bir endişe nedeni ile öğrencinin okula gitmeyi reddetmesi ya da bu konuda isteksiz görünmesidir. (Yavuzer, 1993) Okul fobisini incelemeye çalıştığımız olgudan ayıran kriterler vardır. Çoğu kez okul fobisi tepkileri bedensel yakınmalarla ifade edilir ve bu fobiyi yaşayan birey kendini evde tutma çabası içerisindedir. Bedensel yakınmalar; mide bulantıları, karın yada baş ağrıları şeklinde olabilir. Ve en ilginci okula gitme “tehdidi” ortadan kalkınca kendiliğinden geçer. Okul fobisi olan öğrencileri ayıran bir diğer kriter ise, okul fobisi olan öğrencilerin okul başarılarını genelde orta düzeyde olması ve ödevleri ile yakından ilgilenmeleridir. Ama okula yönelik olumsuz duyguları olan öğrenciler, mesela okul kaçakları, genellikle “okulu sevmezler, aynı zamanda tembeldirler ve akademik bir amaçları yoktur (Yavuzer, 1993). Okula yönelik olumsuz duyguları olan öğrencilerde eğer fırsatını bulurlarsa okuldan kaçma eğilimi vardır. Derslerine karşı ilgisizdirler, ödevlerini ise ya yapmazlar ya da son anda birsinden elde etmeye çalışırlar. Otorite konumunda olan anne-baba, öğretmen ya da diğer kişilerle ilişkilerinde ortaya çıkan aksamalar çoğu kez onların zeka düzeyinden kuşkulanmamamıza yol açacak kadar barizdir. Oysa bu öğrencilerin sorunu zeka düzeyleri ile ilgili değildir. Arkadaşlık ilişkileri genel olarak sınıf içindeki küçük ve hareketli grupların liderliği şeklinde olur. Eğer kendilerinden baskın bir diğer lider varsa, onun sırdaşı ya da sağ kolu oluverirler. Akademik amaç tanımları kişiselleşmemiştir; neden okula gelmek zorunda bırakıldıklarını anlamamışlardır ve bu tanım çoğu kez ezberlenmiş ve üzerinde düşünülmemiş cümlelerden oluşur. Silah’ın araştırmasına göre: “Okul rehberlik servisleri ve disiplin kurullarından elde edinilen bilgiye göre, öğrencilerin bu alandaki tipik uyumsuzluk davranışları şöyledir: Sinirlilik, saldırganlık, kıskançlık, kin ve nefret, isyankar davranma, okul kurallarına uymama, okul eşyalarına zarar verme, okuldan kaçma, devamsızlık alışkanlığı, öğretmen ve arkadaşlarına saygısız davranma, arkadaşını dövme, sözle sarkıntılık yada küfür etme, yalancılık, çalma gibi duygusal kökenli tepkilerdir. Öğrencilerin çoğu bu duygusallıklarını açığa vurarak okul, aile ve toplumsal çevre ile uyumsuzluğa düşmüşlerdir. Bir bölümü de duygusallıklarını dışa vurmadıkları yansıtamadığı için kendi benlikleri ile geçinemeyen güvensiz, kaygılı ve huzursuz çocuklardır (Yaşadıkça Eğitim, Sayı 24, 1994) Bu kadar ağır sonuçlara gebe olan okula karşı olumsuz duyguların nedenleri neler olabilir? Hangi alanların hangi eksikleri ya da kimlerin hangi tutumları öğrencide okula yönelik olumsuz duyguların yerleşmesine neden olabilir? Bu alanların ve kişilerin başında aile ve anne-baba gelmektedir. Çünkü çocuğun yaşamındaki tüm alanların, tüm uyaranların nasıl algılanması gerektiği eğitimin ilk verildiği yer ailedir. “Her çocuk okula geldiği zaman aile ortamının izlerini taşır. Okul, eğitim ve öğretim görevlerini yerine getirirken aile ortamının çocuk üzerindeki etkilerine dayanmak ev onlardan hareket etmek zorundadır. Aile ortamının çocuk üzerindeki etkisi okulun eğitim anlayışına uygun olabilir yada tam tersi okul tarafından istenmeyen türde olabilir (Oktay, 1993). Oktay’ın da temas ettiği gibi, ailenin okula yönelik bakış açısı, çocuk üzerinde ailenin sosyo-ekonomik yada eğitim düzeyinden çok daha etkilidir. Bu nedenle okula yönelik olumsuz duygular içindeki öğrenciyi anlamanın ilk ve temel koşulu ailenin eğitim kurumuna yaklaşımını anlamakla başlayacaktır. Ailenin eğitim kurumuna yönelik bakış açısı, ülkemizde yasal bir zorunluluk olan ilköğretim eğitimi sürecinde bariz şekilde gözlenebilmektedir. Ailenin, alınacak eğitimin yararına ve eğitim kurumunun doğruluğuna ilişkin yargıları öğrencide olumlu yada olumsuz duyguları başlatacak, ortaya çıkaracak yada pekiştirecektir. Yavuzer’in araştırması bu konuya getireceği netlik açısından önemlidir. Bu araştırma 335 ilköğretim 5. Sınıf öğrencisi üzerinde yapılmıştır. Araştırma bulgularına göre, okulda başarısı düşük öğrencilerin %45’inin annesi, %21’inin de babası hiç eğitim almamıştır. Buna karşılık okulda başarılı olan öğrencilerin ise annelerinin %18!i, babalarının da %8’i hiç eğitim almamıştır. Silah’ın araştırma sonuçlarına göre ise; okula yönelik olumsuz duyguları olan öğrencilerin uyumlarını güçleştiren etmenlerin %36.8’i aile ve diğer sosyal çevreden kaynaklanmaktadır. Silah bu etmenleri şu şekilde sıralamıştır:
• Ailenin eğitim düzeyinin düşük oluşu
• Ailenin ekonomik düzeyinin çok düşük oluşu
• Evde sağlıklı çalışma ortamının olmayışı
• Ailenin fazla baskı yapması
• Aile ortamı huzursuzluğu, aile geçimsizliği
• Ailenin, çocuğu okul dışında çalışmaya zorlaması
• Ailenin çocuğun eğitimine ilgisiz kalması
• Evin okula uzaklığı
• Ailenin çocuğu okutmak niyetinde olmayışı
Bu etmenler farklı araştırmacılar tarafından farklı şekillerde tasnif edilmiştir. Ama temel olarak bu sınıflamalarda ortak olan nokta, ailenin öğrenciye yaklaşımının ve öğrencinin aldığı eğitimin gerekliliğine olan inancının ve eğitim kurumuna duyduğu güvenin öğrenciyi direk olarak etkilediğidir. Bu durumda okul yönetimlerinin ve rehberlik servislerinin bu konuya ciddi ve programlı bir şekilde eğilmeleri kaçınılmaz olacaktır. Rehberlik servisleri aracılığı ile aile ve yapısı tanınarak gerekli işbirliğine gidilmeli ve öğrencideki aileden kaynaklanan okula yönelik olumsuz duygular oluşturucu etmenler aşılmaya çalışılmalıdır.
Okula yönelik olumsuz duygulara kaynaklık eden ikinci önemli etmen ise, eğitim kurumu kaynaklıdır. Okulun idari yapısı, öğretmenlerin ders içi ve ders dışı tutumları, derslerin işleniş biçim ve araç-gereç zenginliği de okula yönelik olumsuz duygular oluşturacak yapıda olabilir. Yine de okulun fiziki özelliklerinden çok okulda uygulanan eğitim sisteminin daha baskın olduğunu gösteren araştırmaların sayısı oldukça fazladır. “Her öğrencinin aynı şekilde eğitim görmesini gerektiren bir program, öğrencinin bireysel özelliklerini dikkate alamaz. Ülkemizde uygulanmakta olan öğretim’ ortak öğretim sistemine’ göre hazırlanmış, bir başka deyişle orta düzeydeki öğrencinin kapasitesi ölçüt alınarak düzenlenmiş bulunmaktadır. Dolayısı ile dersler bazı öğrencilere güç, bazı öğrencilere kolay gelmektedir. Bunun sonucu olarak da bir bölümü hayal kırıklığına uğrarken bir bölümü de tembelliğe alışmaktadır (Yavuzer, 1993)”
“Uzmanlar, ilgi ve yeteneği doğrultusunda öğretim gören çocukların, eğitim alanında başarılı ve kişisel uyumlarının da yerinde olduğu görüşündedirler. Hatta onların görüşleri formal öğretim çalışmaları dışında, özel ilgi ve yeteneklerini doyuma ulaştıran informal uğraşlar bulan çocukların öğretim yaşantılarında daha başarılı ve uyumlu oldukları yönündedir (Silah, 1992).
Ülkemizde tek merkezli yönetim ve bu sisteme uygun kitleler yetiştirme politikaları nedeniyle daha uzun zaman bu sorun çözüleceğe benzemiyor kanaatindeyiz. Vatandaşına neredeyse paranoyak bir içgüdü ile saldıran anlayışın kendi varlığının devamı için gerekli gördüğü vatandaşına yaklaşımı eğitim alanında ciddi sıkıntılara neden olmaktadır. Eğitim müfredatları çoğu kez en ilgili öğrenciyi dahi eğitimsiz kalmaya gönüllü edecek derecede yüklü ve yaşamın alanlarında pratik bir ifade bulamasa bile yetiştirilmeye çalışılan ideolojik zihniyet için fazlası ile yanlıdır. Üstelik kullanılan yöntemin tartışma ve paylaşımdan ziyade ‘bu böyledir’ şeklindeki dayatması da ayrı bir sorun olarak ele alınmalıdır.
Silah, eğitim ve okul kaynaklı sorunların öğrencide olumsuz duygulara kaynak oluş oranını %51.3 olarak vermektedir ve doğal olarak bu rakam cidden oldukça yüksektir. Bu sorunları Silah şu şekilde tasnif etmiştir:
• Öğretmenlerin ve yöneticilerin öğrenciyi tanıyamaması
• Öğretim programlarının ağır oluşu
• Öğretimde deney ve uygulamaya yer verilmeyişi
• Derslerin ilgi çekici hale getirilmeyişi
• Sınıfların kalabalık ve gürültülü oluşu
• Okul ders araçlarının yetersiz oluşu
• Öğretmenlerin öğretim yöntemlerinin yetersiz oluşu
• Okulun ısı, temizlik ve sağlık koşullarının yeterli olmayışı
• Öğretmenlerin sayı ve nitelik yetersizliği
• Okulun cezalandırma yöntemlerinin çok katı oluşu
Okula yönelik olumsuz duygulara kaynaklık edebilecek bir diğer alan da öğrencinin kendisidir. Öğrencinin içinde bulunduğu dönem (ergenlik, okul değiştirme, hastalıklar, ilişkilerinin algılanış biçimi vs.), öğrencinin eğitime yaklaşımı, eğitim kurumunu nasıl algıladığı da okula yönelik olumsuz duygulara kaynaklık edebilecektir. Silah araştırmasında öğrenci kaynaklı sorunların oranını %11.9 olarak vermektedir. Silah öğrenci kaynaklı sorunları şu şekilde tasnif etmiştir:
• Gelecek için kararsızlık ve psikolojik danışma ihtiyacı içinde olma
• Yüksek öğretim yapamama korkusu
• Sınıfta kalma korkusu
• Öğrencinin kendine güven duymayışı
• Yeni durumlara uyun güçlüğü
• Yeterince zeki ya da yetenekli olmayış
• Heyecansal kişilik yapısında oluş
• Çok çekingen bir kişilik yapısında olma
• Sıkıntı ve bunalım içinde oluş
• Aşırı alıngan bir kişilik yapısına sahip olma
• Sağlık koşullarına uygun iyi beslenememe
• Önemli sağlık sorunlarının oluşu
• Çok sinirli ve kendini kontrol gücünden yoksun oluş
• Özürlü yada çirkin oluş
• Diğer duygusal kompleks ve saplantılar
Sonuç olarak; okula yönelik olumsuz duygular tüm öğrencilerde zaman zaman görülebilen ve çeşitli nedenleri olan bir olgudur. Bu olgu ile karşılaşan anne-baba, eğitmen ve idarecilerin duygusallığa kapılmadan mantıklı çözümler aramaları gerekmektedir. Hiç kuşku yok ki, çözüm aşaması ne anne-babaların, ne eğitmenlerin ne de idarecilerin tek başına aşabilecekleri bir basamak değildir. Rehberlik servisleri aracılığı ile sağlanacak entegrasyon diğer sorun alanlarının çözümünde gerekli olduğu gibi bu alanda da şarttır.
“Bu yönde okulların önemli eksikleri vardır. Okullarımızda öğrenciyi tanımayı, problemlerine tanı koyarak çözümleyip ilgi ve yetenekleri doğrultusunda yöneltmeyi amaçlayan eğitsel çalışmalara ve psikolojik yardım hizmetlerine işlerlik kazandırılmalıdır (Silah, 1992).
Bu hedeflere varabilmek için de okullarda eğitim hizmetlerinin niteliklerinin arttırılması, en önemlisi çağdaş ve bilimsel eğitim metotlarının okula girişi ve öğretmen ve idarecilerden başlanarak tüm eğitim elemanlarının zihniyetlerini yenilemeleri gerekecektir. Ancak böylelikle eğitilmeleri gibi zor bir işi başarmalarını beklediğimiz öğrencilerdeki gerginlik ve okula yönelik olumsuz duyguları anlayabilir ve çözüm yolunda kalıcı adımlar atabiliriz.

Hazırlayan: Mahmut Şefik

KAYNAKLAR
• YAVUZER, Haluk. Çocuk Psikolojisi, 1993, İstanbul
• KEPÇEOĞLU, Muharrem. Psikolojik Danışma ve Rehberlik, 1986, İstanbul
• TAŞDEMİR, Mehmet. Birleştirilmiş Sınıflarda Eğitim, 1997, Kırşehir
• YILMAZ, Mustafa. Eğitim ve Bilim, 1989, Ankara
• YÖRÜKOĞLU, Atalay. Gençliğin Eğitimi, 1986, Ankara
• YÖRÜKOĞLU, Atalay. Gençlik Çağı, 1986, Ankara
• ÖZGÜNEL, Sevgi. İlkokulun İlk Günlerinde Çocuk, Yaşadıkça Eğitim, Sayı 24
• SİLAH, Mehmet. Diyarbakır İl Merkezi Orta Öğretim Okullarında Eğitim sorunlarının, Öğrenci Başarısı, Zihinsel Yetenek ve Kişisel Uyuma Yansıyan sonuçları, Yaşadıkça Eğitim, Sayı: 24
• OKTAY, Ayla. Okul Ortamı ve Veli Öğretmen İlişkisinin Okul Başarısına Etkisi, Yaşadıkça Eğitim, Sayı: 30
• TUZCUOĞLU, Necla. İlköğretimde Rehberlik, Yaşadıkça Eğitim, Sayı:30

M@D_VIPer
28-07-06, 16:07
Okul Korkusu
Çevresini henüz tanımayan, etrafında olup bitenlerden pek haberdar olmayan küçük bir bebeğin tanımadığı şeylerden korkması çok doğaldır. Yaşla birlikte yaşanan korkuların içeriği de değişmektedir. Bebek özellikle anne babası yanında olmadığında ya da onları göremediğinde kendisini terk ettiklerini düşünerek korkar. Yaşı 1,5-2´yi aştığında anne babası yanında olmayınca terk edildiği düşüncesi yerini onları kaybedeceği düşüncesine bırakır. 2-6 yaş arasındaki okul öncesi çocuklar ise en çok korku yaşayan gruptur. Bunun nedeni korkuların gelişiminin toplumsal gelişim ve kişilik gelişimi kadar bilişsel gelişimle de ilgili olmasıdır.
Çocuklar bu yaşta henüz zihinsel olarak onlarla başedebilecek yeterlilikte olmadıkları için soyut varlıklardan korkarlar. Bu dönem çocukları hayaletlerden, devlerden, yalnız bırakılmaktan ve karanlıktan korkarlar. Daha büyük çocuklar ise yaralanma gibi bedensel tehlike durumlarından korkarlar. Büyüdükçe çevresini ve çevresinden gelecek tepkileri daha iyi değerlendiren çocukta bu korkuların azalması beklenir. Çünkü çocuğun zihnen gelişmesi ve çevreyi tanıma oranının artması korkulacak nesne ve durum sayısını azaltır. Ancak anne ve babanın yanlış tutumları nedeniyle bu geçici korkular uzun yıllar devam edebilir.
Bilinmeyene duyulan korku çocuğun gelişiminde beklenen normal bir durum olsa da, aşırıya kaçtığında çocuğun yaşamını olumsuz olarak etkileyebilmektedir. Okul korkusu çocuğun uyum sağlamasını engelleyen korkulardandır. Bu korku her çocukta rastlanan bir durum olmayıp, ortaya çıkması halinde çocuğun akademik yaşantısını olumsuz etkileyerek anne babayı çaresiz kılabilir.
Okul Korkusunun Özellikleri
Okul korkusu okula giden çocukların yaklaşık %2´sinde görülür.
Daha çok ilköğretime başlandığı dönemde görülse de, yuvaya başlayan çocuklarda ve ergenlerde de görülebilir. Ergenlerde belirtiler ilköğretime başlayan çocuktaki kadar kuvvetli değildir. Yaş büyüdükçe görülme sıklığı hem azalmakta hem de ortadan kalkması güçleşmektedir.
Bu çocuklar utangaç davranırlar ve aile bireyleri dışındaki yabancı kişilerle sosyal ilişki kurmakta güçlük çekerler. Bu nedenle arkadaş ilişkilerinde ve sosyal faaliyetlerde etkin değildirler.
Ailelerine çok bağımlıdırlar. Yanlarında anne ya da babaları olmadan sınıfa girmek istemezler.
Anne babalarından ayrıldıklarında kendilerinin ya da ailelerinin başına kötü şeyler geleceğinden korkarlar.
Okula gitmeyip evde kaldıkları sürece mutludurlar.
Genelde başarı kaygıları yüksek olan, uyumlu ve aşırı onay bekleyen çocuklardır.
Okul korkusu okuldan kaçma ve okul fobisi ile karıştırılsa da hem belirtiler hem de davranışı ortaya çıkartan etkenler farklıdır.Okuldan kaçmada okul korkusu yoktur. Bedensel yakınmalar çok seyrek görülür. Saldırgan davranışlar ve umursamazlık vardır. Disiplin sorunu fazladır. Öğrenme ve başarı motivasyonu genellikle düşüktür. Zeka normal ya da normalin altındadır. Evde çocuğa karşı ilginin az olduğu sevgisiz bir ortam vardır. Çocuğun okula gitmediğinden anne babanın haberi yoktur. Çünkü okula gitmediği zaman genellikle evde kalmaz.
Okul fobisi yaşayan çocukta çeşitli derecelerde psikosomatik belirtiler görülür. Bunlar; mide bulantısı, karın ağrısı, kusma, baş dönmesi şeklindeki bedensel yakınmalardır. Bu yakınmalar, sabahları okula gitmeden önce ya da pazar akşamları görülür. Okula gitmeyeceği söylenince tüm yakınmalar biter. Bununla birlikte bazı araştırmalar fobiyle birlikte depresyon, psikotik ya da zorlamalı nevroz gibi psikolojik bozukluklarında ortaya çıkabildiğini göstermektedir. Okulda disiplin sorunu yoktur. Öğrenme ve başarı motivasyonu genellikle yüksektir. Zeka normal ya da normalin üstündedir.
Okul Korkusunun Nedenleri / Anne Babaya Bağlı Nedenler
Korkuların büyük çoğunluğu temel ihtiyaçların karşılanmamasından ya da karşılanmayacağı endişesinden kaynaklanır. Bunların içinde bir çocuk için en büyük korku anne babadan ayrı düşmek ve terkedilmektir. İhtiyaçlarını karşılayan, güven, korunma ve ait olma duygusu sağlayan ana babasının kendisini bırakıp gitme olasılığı çocuğu tedirgin eder ve korku verir. İlk yaşlarda daha çok duyulan bu korku 4 yaşında doruğa varır. Daha sonra yavaş yavaş azalma gösterir. Okul korkusunun temelinde de doğal korkuların en önemlisi olan ana babadan ayrılma korkusu yatmaktadır.
Anne ve babayla sıcak ilişkilerin kazandırdığı güven hissi ile çocuk kendi kendisine kararlar verecek, hareketlerini kendi hedefleri doğrultusunda planlayacak olgunluğa gelir. Ancak ailede anne baba geçimsizliği ve şiddet ortamı olduğu için çocuklara gerekli sevgi gösterilemiyor ve taşıyabilecekleri yeterli sorumluluklar verilemiyorsa özgüven eksikliğiyle beraber korkular ortaya çıkabilir.
Çocuk, anne babasının yokluğunda kendisine ya da anne babasına bir şey olacağından korktuğu için okula gitmek istemeyebilir.
Anne babanın kendilerine ve çocuklarına bir şey olacağı konusunda yoğun kaygı duyması, özellikle de annenin çocuğunun okula başlamasına ilişkin endişelerini yansıtması çocukta okula karşı korku oluşturabilmektedir.
Boşanma, yeni bir kardeşin doğumu, taşınma, maddi sorunlar, hastalık, yakın birinin ölümü gibi stres yaratan olaylardan birinin ya da bir kaçının olması okul korkusunda etkili olmaktadır. Okul korkusunda çoğu zaman asıl korkulan şey okul değil anneden ayrılmaktır. Boşanma, annenin hastalanması, kardeş doğumu gibi annenin ilgisini zorunlu olarak azaltan, çocuk için anneden ayrılma sayılabilecek her türlü olay sorunu tetikleyebilmektedir.
Okul korkusunda çocuğun anneye karşı geliştirdiği bağımlılık çok önemli rol oynamaktadır. Anneye bağımlı çocukların annelerinin büyük bir bölümü de çocuklarına bağımlıdır. Annelerin çocuklarına neden bağımlılık geliştirdiklerine gelince, bunun arkasında bütün bir kültür vardır. Bu durum anne babaların kendi annelerinde de aynı biçimde işlediği için anne çocuk bağımlılığı kültürümüz içinde karşılıklı sevgi olarak benimsenmekte ve ödüllendirilmektedir. Hatta sevgisini bağımlılık biçiminde göstermeyen anneler sosyal onay dışında bırakılmakta, sevgisiz anne olarak nitelendirilmektedir.
Annelerin bağımlılık geliştirmesinin arkasında kız çocuklarının geleneksel korkularla yetiştirilmesi de vardır. Bu korkular nedeniyle kadın olma kimliğini kazanamayan, özgüveni gelişmeyen, hep bir otoriteye (önce baba, sonra koca) bağımlı olarak davranması istenen genç kızlar, güven eksikliklerini anne çocuk bağımlılığı geliştirerek sürdürürler. Diğer bir ifadeyle anne birey olamadığı, güvensiz kaldığı ve duygusal doyumu yeterince sağlayamadığı zaman çocuğuyla karşılıklı bağımlılık geliştirmektedir. Bunun yanlış olduğunu anladığı zaman da bu bağımlılıktan kurtulması zor olmaktadır.
Korkunun önemli nedenlerinden bir diğeri anne babanın aşırı koruyucu tutumudur. Aşırı koruyucu ve kollayıcı tutumda, çocuk sürekli olarak "aman düşersin, hasta olursun, çocuklara sokulma döverler, sen karşıya geçemezsin dur ben geçireyim" gibi uyarıları duyar. Çocuk adım atsa yanında biri vardır ve yardıma hazırdır. Bu tutum çocukta her an her yerde tehlikelerle karşı karşıya olduğu inancı oluşturur. Özgürlüğü bu denli kısıtlanmış çocuk neyin tehlikeli, neyin tehlikesiz olduğunu öğrenme fırsatı bulamaz. Denemeye fırsat verilmediği için kendine güveni gelişmemiş çocuk elbette ilk denemelerinde düşer ya da ürkütücü bir durumla karşılaşır. Çocuğun başına bir şey gelebilecek korkusuyla çocuğun üzerine çok düşmek çocukta sadece hareket özgürlüğünü kısıtlamaz, çocuğun ürkek, pasif ve bağımlı bir kişilik yapısı geliştirmesine de neden olur. Böylece çocuk okul korkusu gibi diğer korku ve kaygılara daha açık hale gelir.
Annelerin bağımlılıkları (onlar buna sevgi demektedir), babaların da çocuklarıyla gurur duymak için (aile şerefi) çocuklarının yaşadığı her güçlüğü çözümlemeye çalışması, çocuğun sorumluluk duygusunu ve sorun çözme yetisi kazanmasını engeller. Bu durumdaki çocuk ve gençler daha güvensizdirler ve ciddi olaylar karşısında paniğe kapılırlar. Her güçlükte yakınlarına başvurmakta, sorunu kendileri çözme durumunda kaldıklarında da hata yapmaktan kurtulamamaktadırlar.
Toplumumuzda korkutma bir çeşit eğitim ve disiplin aracı olarak kullanılmaktadır. Anne babanın "Artık annen (baban) olmayacağım", "Annesiz (babasız) kal da gör", "Beni böyle üzersen ölürüm, sen de annesiz kalırsın" ya da "Seni sokağa atacağım" gibi korkutmaları çocuğun bilinçaltına terkedilme korkusu yerleştirebilir. Terk edilip yalnız kalma endişesi de, yaşamın sona ermesine duyulan endişeyle birleşerek çocukta psikolojik sorunların oluşmasına zemin hazırlayabilir.
Korku genellikle bir disiplin aracı olarak çok sık kullanılmaktadır. Uyumayan çocuğu "Bak hav hav geliyor, seni yer", "Uslu durmazsan seni bekçiye, dilenciye veririm" gibi konuşmalarla tehdit etmek ne yazık ki büyükler tarafından sıkça kullanılmaktadır. Ancak çocuğa sessizce boyun eğdirme yolu olarak etkili olan bu yöntem, çocukta korkuların yerleşmesine ve uyumsuzluğa neden olabilmektedir.
Çocuğun okulda hırpalanmasına, reddedilmesine veya kavga etmesine yol açacak sosyal becerileri okul öncesinde kazanmaması okul korkusuna yol açabilmektedir.
Araştırmalar, sabah yorgunluğunun şaşırtıcı sayıda okula karşı isteksizlik vakasına neden olduğunu göstermektedir. Yetersiz uyku çocukluk çağında bitkinliğin en önemli nedenlerinden biridir. Geç yatıp erken kalkan çocuklar yeterince dinlenemezler.
Okula Bağlı Nedenler
Okul, çocukların birbirleriyle sosyal ilişkiler kurmalarına olanak sağlayan bir yerdir. Sınıfta arkadaşlarıyla konuşan, teneffüslerde de oyun oynayan çocuk ait olma hissini tadar. Bu beklendiği gibi gitmez ve çocuğun hiç arkadaşı olmazsa, yaşadığı izolasyon çocuğu üzer. Bu durumdan kaçınmak için de okula gitmek istemez. Çocuk okulda yeniyse ve arkadaşlık kurmakta çekingen davranıyorsa izolasyon daha çok görülür.
Okul başarısızlığı okul korkusunun önemli nedenlerinden biridir. Çocuklar düşük performanslarından utanırlar ve alay edilmekten kaçınmak için okula gitmek istemeyebilirler.
Okula gitmek istememe, bazen önemli bir sınavda kötü bir not almadan sonra ortaya çıksa da, asıl sorun çocuğun yaşadığı tekrarlanan başarısızlıklardır.
Performans endişesi olan çocuklar için okuldan korkma bir sınavda 5 yerine 4 almak gibi küçük nedenlerle başlayabilir. Bazı çocuklar yeterli olma konusunda çok endişeli oldukları için küçük bir başarısızlığı bile kaldıramazlar.
Okul korkusu, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu olan çocuklarda da görülür. Bu çocuklar sınıf düzeyini yakalamak için sürekli çabaladıklarından başarısızlık korkusu yaşarlar.
Bunların dışında;
Duyarsız, sürekli emir veren bir öğretmen ya da başka bir okul personeli,
Çocuğun kendini tedirgin hissettiği sınıf içi oturma düzeni,
Çocuğun sesli okuma, sınıf önünde ders anlatma ya da beden eğitimi gibi gerçekleştirmekte güçlük çektiği etkinlikleri yapmaya zorlanması,
Şiddetin ve belirsizliğin hüküm sürdüğü kötü bir okul ortamı,
Okulda ya da okul yolunda fiziksel olarak tehdit edici bir yerin ya da kişilerin olması okul korkusuna yol açabilmektedir.
Okul Korkusu Olan Çocuklar İçin Anne-Baba ve Eğitimcilere Öneriler
Anne Babaya Öneriler
Anne baba genel olarak çocukta korkuya yol açabilecek davranış ve tutumlardan kaçınmalıdır.
Çocuğun kendisini terkedilmiş ve yalnız hissetmesine yol açacak davranışlardan kaçınılmalıdır.
Çocuğa ayrılıkların doğal olduğunu hissettirmek için çok küçük yaşlardan itibaren vedalaşmalar kısa süreli tutulmalıdır.
Çocuğunun okulda rahat edemeyecek kadar küçük olduğunu düşünerek endişelenen anne, farkında olmadan çocuğuna onun okula gitmesini istemediğini belirten sinyaller verir (Çocuk buna ağlayarak veya annesinin elini bırakmayarak tepki gösterir). Anne bu endişesinin farkında olup bunlarla çocuğu olumsuz etkilememeye dikkat etmelidir. Çocuğa güvenmek, onun yeni çevrelere uyum göstermesini kolaylaştırarak ayrılmada yaşadığı zorluğun üstesinden gelmesini sağlar.
Çocuk için arkadaş toplantıları düzenlemek ve ona yeni oyunlar öğretmek, çocuğun sosyal beceriler kazanmasını sağlayarak anne babasına bağımlılığını azaltır.
Ödevlerini yaparken çocuğa daha fazla zaman ayrılması, okul hazırlıklarının beraberce yapılması ve ailenin tüm üyelerinin katıldığı neşeli kahvaltılar çocuğu rahatlatarak korkusunu azaltabilir.
Çocuğun yeterince dinlenmiş olmasına dikkat edilmelidir. Çünkü çocuk uykusunu alamadığı için okula gitmek istemeyebilir. Akşamları saat 9´da yatmak okul çağındaki çocuklar için uygundur. Çünkü bu çocuklar 9-10 saatlik uykuya ihtiyaç duyarlar. Ergenlik çağındakilerin ise en az 8 saat uykuya ihtiyaçları vardır.
Çocuk korku sergiliyorsa, belli yaşantılarla henüz başa çıkmayı bilmiyor demektir. Anne baba çocuğun korkusunu anlamakta güçlük çekiyor olsa da çocukla ilgilenerek ona duygularının değerli olduğunu göstermelidir.
Çocuğa, korkusunu ifade etmesi için fırsat verilmelidir. Okuldan korkan bir çocuğa bunda korkulacak bir şey olmadığını kanıtlamaya çalışmak yerine, çocuğun bu korkusunu anlamak ve bunu yenmesi için ona zaman tanıyıp bu süreçte yalnız olmadığını hissettirmek gerekir. Çocukların korkularını rahatça ifade edebilmeleri, sağlıklı büyümelerini kolaylaştırır.
Çocuğa sempatiyle değil, empatiyle yaklaşılmalıdır. Sempati duymak çocuğa, sizin ona korktuğu şeyi yok edeceğiniz, bu nedenle korkmasında hiçbir sakınca olmadığı mesajını vererek uzun vadede çocuğun tek başına korkuların üstesinden gelmesini engelleyici bir etki yapar. Empatiyle yaklaşmak (kendini karşıdaki kişi yerine koyup olaylara onun gözüyle bakarak onu anlamaya çalışmak) ise hem sıkıntısını paylaşmasını hem de anlaşıldığını hissedip rahatlamasını sağlar.
Korktuğu için okula gitmeyip evde kalmasına izin vermek, çocuğun yaşamın bilinmeyenleriyle başa çıkmasını zorlaştırır. Çocuğun korkusunu gidermek yerine korkusuyla kendi başına başa çıkmasını öğretmek, gelecekteki korkularla başetmesini kolaylaştırır.
Çocuğun okula gitmesi konusunda ailenin tüm fertleri tutarlı olmalıdır. Okula devam etmeyen çocuğun geri dönme endişesi artar. Çocuk sınıf arkadaşlarından izole olur ve derslerinden geri kalır. Yaşanan bu olumsuzluklar çocuğun okula dönmesini daha da zorlaştırır. Sorunun çözümünde aile ile okulun işbirliği içinde olması ve çocuğun kararlı bir tutumla okula gönderilmesi çok önemlidir. Çocuğu onun için çok zor olan bir şeyi yapmaya mecbur etmek anne baba için oldukça güç olabilir. Ancak okula gitme konusunda ödün verilmemelidir. Çünkü bu çözümün yarısıdır. Hem okul içinde hem de ailede gerekli önlemleri alıp çocuğun okula devam etmesini sağlamak ailenin görevidir. Onun sıkıntı ve endişeleri kabul edilebilir, ama bunların onu okuldan uzak tutmasına izin verilmemelidir.
Anne babanın çocuklarını okuldan korktuğu için okula göndermeyip seneye göndermeyi düşünmesi sorunun çözümünü gelecek yıla ertelemekten başka bir işe yaramaz. Çocuk okuldan korksa da gitmeye devam ediyorsa ödüllendirilmelidir.Çocuk okula gitmek istemediği için suçlanmamalıdır. Çocuğun okula gitmekten duyduğu korkuyla alay edilmemelidir. Korkulardan kurtulması için çocuğun tehdit edilmesi, onun korkulardan kurtulmasını sağlamayacağı gibi yeni korkular edinmesine yol açabilir. Çocuğu okulda tutmaya yönelik her türlü baskıcı tutum çözüm sağlamadığı gibi sorunu daha da derinleştirebilir. Çocuğun tepkisinin aileye, öğretmene ya da okumaya karşı olmadığı akılda tutularak onu anlamaya çalışan sevecen bir tutumla yaklaşılmalıdır.Çocuğa okulun amacı açıklanmalı, okula gitmemesi halinde geri kalacağı çalışmalar ile bunun doğuracağı sıkıntılar yumuşak bir dille anlatılmalıdır.Anne babanın beklenti düzeyini gerçekçi kılıp çocuğa zaman tanıması, çocuğun okul korkusunu yenmesini kolaylaştırır. Bütün çocuklar okula gitmeleri için cesaretlendirilmeleri gereken bir dönemden geçerler. Çocuk en iyi arkadaşıyla kavga etmiştir ya da zor bir dersin sınavından kötü not alacağını düşünmektedir. Bazı çocuklar bütün yıl zorluk çekebilirler; öğretmenlerini sevmezler ya da okulun tek yeni öğrencisidirler. İnsanların onlardan hem akademik hem de sosyal bir çok beklentileri vardır. Tarih sınavında zayıf not almaktan korkan, sivilceleri ve popülerliği konusunda endişe duyan bir çocuğun okul hakkında pozitif düşünmesi çok zordur. Böyle durumlarda yapılabilecek en iyi şey, çocuğa okula gitmesini sağlayacak kadar destek ve cesaret vermektir.
Öğretmene Öneriler
Annelerin de okula gelmeleri ve çocuk kendini rahat hissedinceye kadar, kısa bir süre sınıfta oturmaları sağlanabilir.
Çocuğun okuldan uzak kalmamasına çaba harcanmalıdır. Sınıfa girmiyorsa bile belli bir süre öğretmenler odasında ya da okul bahçesinde durabilir.Özendirme girişimleriyle birlikte çocuğun gerekirse önce bir saat, sonra yarım gün ve daha sonra da tam gün okula gelmesi sağlanabilir.Çocuğun okulda kendini terkedilmiş ve yalnız hissetmesine yol açacak davranışlardan kaçınılmalıdır. Çocuğun kaygısı anlayışla karşılanmalı, "numara yapıyorsun" gibi sözler söylenmemelidir. Çünkü çocuk gerçekten kaygı duyuyor olabilir.Okul korkusu olan çocuk, sınıf içi çalışmalara katılmaya zorlanmadan kolaylıkla üstesinden gelebileceği görevleri alması için yüreklendirilmelidir. Öğretmenler sınıfta sıcak bir ortam yaratarak endişe ve korku olasılığını azaltabilirler. Sınıf öğretmenleri sıcak bir ortam yaratma ve öğrencilerin okula karşı duydukları korkuların üstesinden gelme konusunda genelde başarılıdır.Öğretmen arkadaşlık kurmada güçlük çektiği için okula gitmek istemeyen çocukları arkadaş edinme veya potansiyel dışlanmalarla başetme konusunda yönlendirebilir. Arkadaşlık kurma güçlüğü okula nakille gelen çocuklarda daha sık görülür. Çünkü diğer çocuklar yeni öğrenciye hoş geldin elini uzatmayabilir. Ama onun çıkışlarına olumlu tepki verirler. Öğretmen grubun bu özelliğini kullanarak, yeni öğrencinin kabulünü kolaylaştıran ortamlar yaratabilirÖğretmen, derste ve teneffüslerde, alayı ve korkutmayı engellemelidir. Alay ve korkutma gözle görülmeyecek şeyler değildir. Dikkatli bir öğretmen bunu hemen farkeder. Çocuk alaya alındığında, öğretmen sadece ona güven ve destek sağlamakla kalmamalı, bunu yapan öğrenciyle de ilgilenilmelidir. Daha sonra intikam alınmasına karşı da tetikte olmalıdır. Öğretmenler ailelerin okulda yeterli bakım ve eğitim olmadığı yolundaki inançlarını değiştirmek ve aşırı koruyucu tutumları ortadan kaldırmak için yaptıkları çalışmalar konusunda anne ve babalara bilgi vermelidir. Anne babalardaki olumsuz inançlar kaybolduğunda çocuklar rahatlar ve daha okula gelmeden ev içindeki kaygılı konuşmalara maruz kalmazlar.Çocuklarda başarısızlık korkusunun gelişip bunun okul korkusu olarak genellenmesinde, öğrenci başarısızlığını kendi başarısızlığı olarak gören ve başarıyı sadece yüksek notlara göre değerlendiren öğretmen tutumları da yatmaktadır. Bu inançtaki öğretmenler başarıyı değerlendirme şekillerini yeniden gözden geçirmelidirler. Öğretmenin çocuklara verdiği tepkiler (kimisiyle konuşarak, kimisinin omzuna dokunarak) çocukların okula uyum sağlamalarını kolaylaştırır. Deneyimli bir öğretmen ilk günün sonunda hangi çocuğun konuşmaya ihtiyaç duyduğunu, hangisinin hazır oluncaya kadar yalnız bırakılması gerektiğini bilir.
Psikolojik Danışmana Öneriler:
Öğrencilerin okula devamı konusunda dikkatli olunmalıdır. Devamsızlık yapan öğrencilerin devamsızlık nedeni belirlemeli, sorun okul korkusundan kaynaklanıyorsa buna yönelik gerekli çalışmaları yapmalıdır.Okul korkusu yaşayan çocuğun ailesi ve öğretmeniyle görüşerek gerekli düzenlemelerin (anne babaya ve öğretmene öneriler bölümünde ele alınmıştır) yapılmasına rehberlik edilebilir. Okul ve eğitim süreciyle ilgili ailelere bilgi verilebilir. Okulun güvenilir bir ortama sahip olduğunu ve çocuğun okulda emin ellerde olduğunu bilen aile rahatlar. Ailenin rahat olması çok önemlidir. Çünkü ailenin yaşadığı korku ve kaygı çocuğa çok kolay geçmektedir. Okula hazırlık toplantıları yapmak yararlı olabilir. Bu toplantılarla birlikte hem anne babalara hem çocuklara yönelik sosyal etkinlikler düzenlenebilir (tanışma çayı vb.). Bu tür çalışmalarla çocukların okula alışması kolaylaşır. Anne babalara normal ve endişe verici ayrılma zorlukları hakkında bilgi verilebilir. En etkili nasıl veda etmeleri gerektiğini öğreterek çocuğa ve ailesine ayrılma zorluklarının üstesinden gelmede yardımcı olunabilir.
Yaşar KUZUCU - Psikolojik Danışman

M@D_VIPer
28-07-06, 16:09
Okul Fobisi ve Okul Reddi
Bazıları zorlamalara dayanamayıp yola çıkar, yarı yoldan döner, ya sınıftan çıkar eve gelir. Başlangıç bazen sinsidir. Ön belirtiler günlerce sürebilir. Çocuk neşesizdir, uykuya dalmakta güçlük çeker. İştahı kesilir, ödevlere karşı ilgisi azalır. Her sabah somatik bir belirti ile uyanır. Başı, karnı ağrır, midesi bulanır. Bir gün okula gitmeyeceğini bildirir. Neden olarak, öğretmenden korktuğunu ya da arkadaşının kendisini rahatsız ettiğini söyleyebilir. Bazıları da tanımlayamadıkları bir korkudan söz ederler. Çoğu zaman evde rahattırlar. Şiddetli vakalarda evde de huzursuz olabilirler. Aile bireyini (genellikle anne) bir yere bırakmaz, peşinden dolaşırlar.
KLİNİK ÖZELLİKLER ve TANI
Çocuklardaki anksiyete genellikle saf bir biçimde ortaya çıkmaz. Aşırı kaygılı çocuklarda ayrılma anksiyetesi bozukluğu, sosyal fobi, depresyon, panik bozukluğu, öğrenme bozuklukları ve enürezis bulunabilir.Bu sorunların herbiri okul fobisine ve okul reddine farklı yollardan katkıda bulunabilir.
Yaygın anksiyete bozukluğu olan çocuklar gelecek olaylara dair sürekli endişe içindedirler. Okul başarısı, sportif faaliyetler gibi çeşitli alanlarda yeterli olamamaktan kaygılanırlar. Gerçek bir tıbbi hastalık okul reddine neden olabilir. Diğer nedenler arasında aile dinamikleri (söz gelimi okul reddini alttan alta yüreklendiren bağımlı bir ana baba veya bakıcı), okulda büyük çocuklar tarafından ezileceğine dair gerçekçi korkular ve okuldan kaçma sayılabilir.Okul fobisi olan çocuklar, okula gitmek için evden ayrılmakta zorlanırlar; okuldan kaçarlarsa okula gittiklerini söyleyerek evden istekli ayrılırlar. Okuldan kaçmaya genellikle diğer davranışsal sorunlar eşlik eder (Örneğin kavga etmek, kuralları çiğneme vb.).
Ayrılma anksiyetesi bozukluğu olan çocuklar, okulda oldukları sırada kendilerinin veya ana-baba ya da bakıcılarının başına bir şey geleceğinden korkarlar. Depresyon, enerji ve güdülerini düşürür ve çocuklarda okul fobisine yol açar.Okul fobisi anaokuluna ve ilkokula başlayan çocuklarda sık görülür. Yaş büyüdükçe görülme sıklığı azalsa da tedavisi güçleşir.Dış yayınlarda görülme sıklığı %1-8 arasında gösterilmektedir.
Okul korkusunu ortaya çıkaran etkenler ne olursa olsun kaynağı genellikle anneden ayrılma korkusudur. Bu hastalık bir aile nevrozudur. Aile bireyleri birbirine bağlı ve bağımlıdır. Biri ötekine ve kendisine bir şey olacak korkusunu yaşar. En sık görülen aile etkileşimlerini şöyle özetleyebiliriz.
• Ana ya da baba kronik anksiyeteden yakınmakta ve kendilerine bir şey olacağından korkmaktadır.
• Ana-baba çocuğa okulda, yolda bir şey olacağından korkmaktadır.
• Anne ya da baba genel tutumlarında çocuğundan kendilerine bağlı ve bağımlı kalmasını istemekte ve bunu desteklemektedirler.
• Çocuk kendi yokluğunda anne veya babasına bir şey olacağından ya da kendisini bırakıp gideceğinden korkmaktadır.
• Çocuk anne ve babasının yokluğunda kendisine bir şey olacağından korkmaktadır.
Okul korkusu geliştiren çocuklar genellikle başarı kaygısı olan, uslu, uyumlu, aşırı onay bekleyen, ailesine bağımlı çocuklardır. Bu kişilik özelliklerine sahip çocuklarda tetiği çeken bir etken hastalığı başlatır (Aile de hastalık, sosyo-ekonomik bir kriz, kardeş doğuşu, bir kayıp, göç, okul veya öğretmen değişikliği vb).
Okul fobisi olan çocukların yaşamlarının daha önceki yıllarında anneleri tarafından aşırı özen içinde büyütüldükleri görülür. Bu tür annelerin sürekli olarak çocuklarını memnun ederek onların sevgilerini kazanma çabası içinde oldukları, tüm isteklerini karşıladıkları ve onları sürekli hayal kırıklığına uğramaktan korudukları dikkatimizi çeker. Bu anneler özellikle çocukların bedensel rahatsızlıklarıyla yakından ilgilidirler. Çocuklar gözlerinin önünde olmadığında kendilerini çok huzursuz hissederler. Psikolojik ve fizyolojik olarak çocuklarıyla yakın olma gereksinimi duyarlar. Bu anneler çocuklarını anaokullarına göndermekten kaçındıkları gibi, arkadaşlarının evine bile oyun oynamak üzere göndermekten kaçınırlar.
Annelerin bu koruyucu ve baskıcı ortamından bir an olsun uzak kalmanın bu çocukların yabancı bir çevrede ve tanımadıkları insanlarla birlikte günlerini geçirmeleri onları son derece huzursuz kılar.
Bu çocukların babaları da aşırı bağımlılık ve koruma hususunda eşleriyle işbirliği içindedir. Bu tür babalar ev içinde bir takım kurallar koyma ve disiplin uygulama yerine, pasif kalmayı ve ev içinde sürekli bir sakinlik ortamının yeğlerler.
TEDAVi
Okula gitmediğinden dolayı çocuğu suçlamaktan kaçınılmalıdır. Ona bu durumun bir çok çocukta görüldüğü, tedavi edilebileceği anlatılır. Onun güvenini kazandıktan sonra her ne şekilde olursa olsun okula gitmesi gerektiği, zaman geçerse bu korkuya, derslerden geri kalma korkusunun ekleneceği söylenir. Okula ailesinden birisi ile gitmesi, çıkışa kadar onunla beraber okulda kalması istenir (Bu kişi daha az bağımlı olduğu bir aile bireyi olabilir). Bunun için okulda işbirliği sağlanmalıdır. Bir yandan da çocuğun bireysel tedavisi, davranış ve oyun tedavisi ile sürdürülür.
Aile tedavisi ailede kronik anksiyete, bağlılık, bağımlılık konuları ele alınır. Yaş ne kadar küçükse tedaviye yanıt o kadar iyidir ve kısa sürede çocuk okula döner. Stresle ilgili yinelemeler olabilir.
İlaç olarak imipramin ve klomipromin’in etkili olduğu bildirilmektedir.

• Birinci Basamak Psikiyatri El Kitabı Harold I. Kaplan, M.D. Benjamin J.Sadock, M.D.
• Çocuk Psikoloji, Prof Dr. Haluk Yavuzer
• Ruh Sağlığı ve Bozuklukları, Prof Dr. M. Orhan ÖZTÜRK
Hazırlayan
Psikolog : Bilal İLİSU

M@D_VIPer
28-07-06, 16:09
Çocuklarda Okul Korkusu
Diğer bir ifadeyle çocukların güvende olmalarını sağlamada korkunun da rolü vardır. Çocuğun uyum sağlamasını engelleyen korkular da vardır ki bunlardan biri de okul korkusudur. Okul korkusunun her çocukta rastlanan bir durum olduğu söylenemez. Ancak ortaya çıkması halinde çocuğun akademik yaşantısını alt üst edebilir, ana babayı çaresiz kılabilir.
ÖZELLİKLER :
• Okul korkusu olan çocuk, okulu sever ve okula gitmeyi başarırsa örnek bir öğrenci olabilir.
• Bu çocuklar genelde aile bireyleri dışındaki yabancı kişilerle sosyal ilişki kurmakta güçlük çekerler ve utangaçtırlar.
• Okul korkusu geliştiren çocuklar genellikle başarı kaygısı olan uslu, uyumlu, aşırı onay bekleyen, ailesine bağımlı çocuklardır.
• Okula giden çocukların yaklaşık %2 ‘sinde görülür.
• Yanlarında anne yada babası olmadan sınıfa girmek istemezler.
• Evde kaldıkları sürece mutludurlar.
• Arkadaş ilişkilerinde ve sosyal faaliyetlerde etkindirler.
• Liseye giden ergende de görülebilir ancak belirtiler ilkokula başlayan çocuktaki kadar kuvvetli ve zorlu değildir. Yaş büyüdükçe görülme sıklığı azalmaktaysa da tedavi güçleşmektedir.
• Okul korkusu okuldan kaçma ve okul fobisi ile karıştırılabilmekte, bazen bu üçünü birbirinden ayıkmak güç olabilmektedir. Ancak aslında hem belirtiler hem de davranışı ortaya çıkartan etkenler farklıdır.
Okuldan kaçmada, okul korkusu yoktur, bedensel yakınmalar çok seyrek görülür, saldırgan davranışlar ve umursamazlık vardır. Disiplin sorunu çok fazladır. Öğrenme ve başarı motivasyonu genellikle düşüktür. Zeka normal ya da normalin altındadır. Evde çocuğa karşı ilgi azdır ve sevgisiz bir ortam vardır. Çocuğun okula gitmediğinden anne babasının bilgisi yoktur. Çünkü okula gitmediği zaman genellikle evde kalmaz.
Okul fobisinde, çocukta çeşitli derecelerde psiko-somatik belirtiler görülür. Bunlar; mide bulantısı, karın ağrısı, kusma, baş dönmesi şeklindeki bedensel yakınmalardır. Bu yakınmalar, sabahları okula gitmeden önce yada pazar akşamları görülür. Okula gitmeyeceği söylenince tüm yakınmalar biter. Bununla birlikte bazı araştırmalar fobiyle birlikte depresyon, psikotik gelişme ya da zorlamalı nevrozlar gibi psikolojik bozukluklarda ortaya çıkabildiğini göstermektedir. Okulda disiplin sorunu yoktur. Öğrenme ve başarı motivasyonu genellikle yüksektir. Zeka normal ya da normalin üstündedir.
NEDENLER:
Ailevi Nedenler
• Asıl korkulan şey okul değil evden, anneden ayrılmaktır,
• Aile bireylerinin birbirlerine aşırı bağlı ve çoğu zaman bağımlı olması,
• Anne ve babanın çocuğun kendilerine bağlı yada bağımlı kalmasını istemesi,
• Anne babanın kendilerine ve çocuklarına bir şey olacağı konusunda yoğun kaygı duyması,
• Çocuğun, anne yada babasının yokluğunda kendisine yada anne babasına bir şey olacağından korkması,
• Boşanma, anne veya babanın başka biriyle evlenmesi veya maddi sorunlardan kaynaklanan stresli bir ev yaşamı,
• Çocuğun yeni bir kardeşin doğması, taşınma, hastalık, yakın birinin ölümü gibi bir stres faktörünün olması.
Okula Bağlı Nedenler
• Duyarsız, sürekli emir veren bir öğretmen yada başka bir okul personeli,
• Uygun olmayan bir sınıf içi yerleştirme, özellikle de çocuğunuzun fazla tehditkar bulduğu bir yere oturtulması,
• Teneffüs, sesli okuma, sınıf önünde ders anlatma, beden eğitimi gibi etkinliklerden korkup, gerçekleştirmede güçlük çekmesine rağmen bunları yapması için zorlanması,
• Okulda ya da okul yolunda fiziksel olarak tehdit edici bir yerin yada birilerinin olması,
• Ahlaki düzeyin çok düşük olduğu, şiddetin ve belirsizliğin hüküm sürdüğü kötü bir okul ortamı,
• Okulda hırpalanmasına, reddedilmesine veya kavga etmesine yol açacak bir sosyal beceri eksikliği.
BELİRTİLER:
• Heves ve enerji kaybı oluşmaya başlamışsa,
• Alıngan ve sinirli olma halinde artış görülüyorsa,
• İştahsızlık ve uykuda huzursuzluk varsa,
• Okul etkinliklerine karşı pasif, içe kapanık ve utangaç davranıyorsa,
• Okulda ve evde daha çok nedensiz ağlamaya, kavga etmeye ve dikkat çekmeye çalışmaya başladıysa,
• Evde kalmak ve okul ödevlerini kaçırmak arasında seçim yapamayıp aşırı kaygılı olduysa,
• Sık sık hasta olmadığı halde baş veya karın ağrısı bahane ederek şikayet ediyorsa,
• Okula giderken ağlama, hastalanma ya da okula gitmeyi istememe davranışları geliştiriyor ve evde kalmasına izin verilince bunlar birdenbire kayboluyorsa,
• Bir seferde günlerce okula gitmediği oluyorsa,
• Okula gitmediği için suçluluk duymuyorsa,
• Okula devam ettiği zamanlarda iyi bir öğrenci olabiliyorsa okul korkusundan şüphelenilebilir.
ÖNERİLER:
Anne Babaya Öneriler:
• Okula gitme konusunda ödün verilmemeli, mutlaka okula gitmesi sağlanmalıdır. Bu çözümün yarısıdır.
• Çocuğa, okulun amacını açıklamak, okula gitmesi konusunda ailenin tüm fertlerinin kararlı ve tutarlı olması ise yarar. Okula gitmemesi halinde yapılan çalışmalardan geri kalacağı ve bunun kendisi için bazı aksaklıklara yol açacağını anlatmaya çalışılmalıdır.
• Çocuğun kendini terkedilmiş ve yalnız hissetmesine yol açacak davranışlardan kaçınmalıdır.
• Okula gitmediğinden dolayı çocuğu suçlamamalı, korkusu ve gözyaşlarıyla alay edilmemelidir.
• Vedalaşmaları çabuk ve kısa süreli tutarak, ayrılıkların doğal olduğu hissettirilebilir.
• Ona gününüzün nasıl geçeceğini anlatıp, onunla gününün nasıl geçtiği hakkında konuşmak her ikinizi de rahatlatabilir.
• Çocuğa okula gitmesi gerektiği, zaman geçerse bu korkuya birde derslerden geri kalmış olmanın korkusunun ekleneceği söylenmelidir.
• Çocuğun endişeleri, duyguları üzerinde konuşmak, hem sıkıntısını paylaşmasını hem de anlaşıldığını hissedip rahatlamasını sağlar.
• Bu sıkıntılı durumun geçici olabileceği, kendisiyle aynı durumda olan başka çocuklarında olduğu anlatılabilir.
• Boş zaman ve oyun becerileri kazandırarak anne babaya bağımlılık azaltılabilir.
• Arkadaş toplantıları düzenleyerek, sosyal beceriler kazanmasına fırsat tanınabilir.
• Anne babanın beklenti düzeyini gerçekçi kılıp çocuğa zaman tanıması korkuyu yenmesini kolaylaştırabilir.
Öğretmene Öneriler
• Çocuğun okulda kendini terkedilmiş ve yalnız hissetmesine yol açacak davranışlardan kaçınmalıdır
• Kaygısı anlayışla karşılanmalı naz, numara yapıyorsun gibi şeyler söylenmemelidir. Çünkü çocuk gerçekten kaygı duymaktadır.
• Okulda çocuğun ilgisini çekecek sınıf içi aktiviteler çoğaltılabilir.
• Çocuk sınıf içi çalışmalara katılmaya zorlamaktan kaçınılmalı, başlangıçta kolaylıkla üstesinden gelebileceği görevleri alması için yüreklendirilmelidir.
• Özendirme girişimleriyle birlikte gerekirse önce bir saat, sonra yarım gün ve sonunda tam gün okula gelmesi sağlanabilir.
• Annelerinde okula gelmeleri ve çocuk kendini rahat hissedinceye kadar kısa bir süre sınıfta oturmaları sağlanabilir.
• Çocuk okuldan uzak kalmamalıdır, sınıfa girmiyorsa bile belli bir süre öğretmen odasında ya da okul bahçesinde durabilir.
• Okullar anne ve babaları eğiterek okulda yeterli bakım ve eğitim olmadığı yolundaki inancı yok edip, aşırı koruyucu tavırlarından kurtulmalarını kolaylaştırılabilir. Bu inanç kaybolursa otomatik olarak çocuklarda rahatlayacak ve okula başlamadan önce başlayan kaygılı konuşmalardan etkilenmeyeceklerdir.

M@D_VIPer
28-07-06, 16:10
Çocuklarda Kaygı Nedenleri
Karen Horney, ‘çocukluk döneminin kaygıları’nın büyük ölçüde anne-baba tutumlarından kaynaklandığını belirtmektedir.
‘Kaygı’yı, ‘yapmak istediklerimizle koşullar arasındaki çatışma’dan, ‘dışa vurmak istediklerimizle bunu yapmamak arasındaki çatışmadan’, bir değer grubu arasındaki çatışmadan doğan ‘kaynağı belirsiz sıkıntılı durum ve tutukluk’ diye tanımlayabiliriz. O zaman da bu çatışmaların bizi etkilediği dönemlere ve durumlara bakmamız gerekmektedir.
Karen Horney, bu durumu şöyle açıklıyor:
“Çok sayıda nevrotik insanın çocukluk öykülerini incelerken hepsinde de ortak bölenin, farklı bileşenler içinde aşağıdaki özellikleri gösteren bir çevre olduğunu buldum.
Değişmeyen temel düşman, gerçek bir canayakınlık ve sevecenlik yokluğudur. Bir çocuk sık sık yaralayıcı (travmatik) olarak değerlendirilen - aniden sütten kesme, ara sıra dövme, cinsel deneyimler gibi- bir çok şeye dayanabilir, ancak içten içe sevildiğini ve istendiğini hissettiği sürece. Bir çocuğun sevginin gerçek olmadığını açıkça hissettiğini ve uydurma gösterilerle aptal yerine konamayacağını söylemeye gerek yok. Çocuğun yeterli sıcaklık ve sevecenlik alamamasının ana nedeni, annenin ve babanın kendi nevrozları yüzünden bunu verme yetisinden yoksun olmalarında yatmaktadır. Kendi deneyimlerime göre ‘temel içtenlik yokluğu’ çoğu kez kamufle edilir ve aileler çocuk için en iyisini istediklerini öne sürerler. Eğitim kurumları ve ‘ideal’ bir annenin aşırı vesveseli ya da aşırı özverili tutumu, gelecekteki derin güvensizlik duygularının köşetaşını büyük ölçüde oluşturan bir ortama katkıda bulunan temel etkenlerdir.
Ayrıca, anne-babaların tarafında, çocukta düşmanlık yaratmaktan başka işe yaramayan çeşitli eylemler ya da tutumlar buluruz: Öteki kardeşlerin yeğlenmesi, haksız azarlamalar, aşırı bir ilgiyle küçümseyici reddetme arasındaki önceden kestirilmesi olanaksız değişmeler (tutarsızlık), yerine getirilmiyen vaatler ve bir o kadar önemlisi, çocuğun ihtiyacına yönelik geçici düşüncesizlikten çoğu kez en mantıklı arzularına ısrarlı bir biçimde karşı olmaya, örneğin arkadaşlıklarını bozmaya, bağımsız düşünce çabasını alay konusu etmeye, kendi arayışı içinde sanatsal, atletik ya da mekanik ilgisini yok etmeye dek her türden derece değişmesi gösteren tutumlar. Bütün bunlar, ane-babaların amaçlı olmasa bile sonuç açısından çocuğun iradesini kırma anlamına gelen tutumlardır.
Çocukluk dönemlerinin kaygıları arasında ‘çocuk cinselliğine yönelik yasaklayıcı tutumun’ özel bir önemi olduğunu belirten Karen Horney, çocuklarda çaresizlik, korku, sevgisiz bırakılma ve suçluluk duyguları yaratmanın onları ilerde etkileyeceğini belirtiyor.
Peki, çocuklar hiçbir isteklerinde engellenmemeli mi? Onlara doğru/yanlış tutumları nasıl öğretebileceğiz?
Karen Horney şunu belirtiyor : “Gözlemler, yetişkinler kadar çocukların da büyük ve çok sayıda yoksunluğu, bunların haklı, doğru, gerekli ya da amaçlı olduğuna inanmaları koşuluyla kabul edebileceklerini her türlü kuşkudan uzak bir biçimde gözler önüne sermiştir. Örneğin anne-baba temizlik konusunda kesin bir baskı uygulamaz ve açık ya da gizli bir acımasızlıkla çocuğu zorlamazlarsa çocuk temizlik eğitiminden rahatsız olmaz.
Bir çocuk, genelde sevildiğinden emin olması ve cezanın haklı olduğuna ve onun yaralama ya da küçük düşürme amacıyla yapılmadığına inanması koşuluyla, ara sıra yapılan bir cezalandırmadan rahatsız olmayacaktır.
Görüldüğü gibi, çocuğa karşı gösterilen tutumun biçiminden çok daha önemli olan , tutumun özüdür, amacıdır. Çocuğun, ona gösterilen yaklaşımın özünü ve amacını çok iyi anlayacağından kuşku duyulmamalıdır. Çünkü çocuklar, kendi duyguları ve sezgileriyle kendilerine gösterilen tutumun özündeki niyeti çok iyi anlayabilirler. Onun için de ‘ne yapıldığı’ndan çok ‘neden yapıldığı’ önem kazanmaktadır.
Karen Horney, çocuklardaki, ‘kıskançlık’ uyandıran duyguların da kaygılarda önemli bir rol oynadığını belirtiyor. Kardeş kıskançlığı, yaşıtlar arası rekabetten doğan kıskançlık, anneyi ya da babayı kıskanma gibi kıskançlıklar da zamanında anlaşılması gereken duygulardır.
Çocuğun ‘bağımlı’ olup olmaması ise ailelerin tutumuyla ilgilidir : “Bu, bütünüyle ailelerin çocuklarının eğitimiyle neye ulaşmaya çalıştıklarına bağlıdır ; yani eğitimin bir çocuğu güçlü, cesur, bağımsız, her türlü durumla başa çıkabilecek bir insan yapmak mı, yoksa çocuğa kol kanat germek, onu boyun eğmeci yapmak, yaşamı savsaklamasını sağlamak ya da onu yirmi yaşına kadar ya da daha uzun bir süre için çocuksulaştırmak, çocuk kalmasını sağlamak mı olduğuna bağlıdır.”
Hepimizin en başta bunları bilmesi gerekmiyor mu?
(Çağımızın Nevrotik Kişiliği – Karen Horney, Öteki Yayınevi, Çeviren, Selçuk Budak.)

M@D_VIPer
28-07-06, 16:10
Kardeş Kıskançlığı
Bu nedenle çocuk için diğer önemli kararlarda olduğu gibi kardeş isteğinin gerekliliğine de anne ve babanın karar vermesi gerekmektedir. Annenin beden ve ruh sağlığı, ailenin ekonomik gücü, doğacak çocuğun bakımına ilişkin sorumlulukların paylaşılması bu kararı belirleyecektir.
Kardeş kıskançlığına gelince; kıskançlık insanoğlunun en doğal, en evrensel duygularından birisidir. Kıskançlık sevilen kişinin başkasıyla paylaşılmasına katlanamamak olduğuna göre, sevginin bulunduğu her yere girer. Sevgililer arasında belirli bir ölçüyü aşmadığı sürece, sevgi gülünün dikeni sayılır. Ancak bu doğal duygu insanı kemiren bir tutku olmaya başlayınca, sevgiyi gözeten bir duygu olmaktan çıkar, sevgiyi yok eder. Çocuk için en değerli varlık anne olduğuna göre onu başkalarıyla paylaşmak kolay, dayanılır bir duygu değildir. Sevgilisini başkasının kolunda gören bir erkekle, annesini, kucağında "yabancı" bir çocukla gören kardeşin duyguları pek ayrılık göstermez. Anne sevgisini yitirme korkusu, daha yeni bir kardeş geleceğini öğrendiği anda içini sızlatmaya başlar.
Kardeş doğumu bu ve diğer nedenlerle çocuk için zorlayıcı bir yaşam olayıdır. Gebeliğin ve yenidoğan çocuğun annede oluşturduğu bedensel güçlükler ve yorgunluklar, çalışan annenin zamanının önemli bir bölümünü çocuk bakımına ayırması gibi nedenler eve gelen bu yabancı yüzündendir. Gelen çocuğun cinsiyetinin farklı olması, beceriksizliği, yoğun bir ilgi ve bakıma gereksinimi olması onun daha çok sevildiği şeklinde yorumlanmakta ve kıskançlık artmaktadır. Annenin yenidoğan bebekle birlikte oluşacak güçlüklerini hafifletebilmek için çocuğun kreşe verilmesi ya da odasının ayrılması gibi değişiklikler de bu duyguyu artıracak, yeni uyum sorunlarına neden olacaktır.
Çocukla kardeşi arasındaki yaş farkı ne kadar azsa kıskançlık o denli büyük olmaktadır.Henüz anneye gereksinimin sürdüğü 3 yaşından küçük çocuklarda anne ilgisinin azalması sonucu yeni kardeşe tepkisi büyük olacaktır. İkinci ya da üçüncü kardeşi kabullenme daha kolay olmaktadır.
Kardeş kıskançlığı doğal bir duygudur, sevgi ve kıskançlık-nefret ara ara yoğunlaşarak zaman içinde yoğunluğunu kaybeder. Kardeşini sevmek zorunda değildir. Olumsuz duygular anlayışla karşılanmalı ve bu duyguları belirtmesi yüreklendirilmelidir (beni de uğraştırıyor, arasıra ben de kızıyorum, beceriksizliği yüzünden ona çok zaman harcıyorum, seni sevmediğimi düşünme, eskisi kadar seviyorum, ben de kardeşim doğduğunda kıskanmış, böyle düşünmüştüm). Anne-baba bebeği, çocuğun önünde gösterişli bir biçimde okşayıp sevmekten kaçınmalıdır.
Çocuklar eve gelen yabancıya farklı tutumlar sergileyebilir;
-sevgi gösterilerinde bulunabilir (annenin kendisinden tümüyle uzaklaşmaması için onun yanında yer alır)
-abartılı sevgi gösterileri (alttaki duyguları ele veren davranışlarla birliktedir; kardeşinin yanağını okşarken biraz fazla sıkar, ağlatacak ölçüde kucaklar, kaza ile yere düşürür)
-etkilenmemiş gibi davranma (bebekle ilgili görünmeyen huysuzluklar, hırçınlıklar, tutturmalar, isteği yapılmadığında ağlama, tepinme)
Hazırlayan: Doç. Dr. Selahattin Şenol
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Bölümü

M@D_VIPer
28-07-06, 16:10
Kardeş Kıskançlığı
Kıskançlık, kardeşler arasında rekabet olması, bir ödül için birbirleriyle yarışmaları demektir. Buradaki ödül, anne-babanın ilgisi ve sevgisidir. Kardeş kıskançlığı, anne-babalar için dayanılmaz olsa bile, çocukların hırs ve kıskançlık gibi duygularla başa çıkabilmeleeri açısından önemlidir. Sevgi, yorgunluk, başarı, güven ve kızgınlık gibi, kıskançlık duygusu da çok normal bir duygudur. Anne-babaların yapması gereken, çocuğa kıskanç olmamayı öğretmek değil, kıskançlık hissettiğini fark ettirmek ve ona bu duygusunu nasıl ifade edebileceğini öğretmektir. Bunun için ilk adım, anne-babaların bu duyguyu tanıyabilmeleri ve doğru tepkiler verebilmeleridir. Çünkü, çocuklar pek çok şeyi sözlerden değil, davranışlardan öğrenirler. Anne-babaların hatalı davranışları ve olaylara verdikleri tepkiler de, çocukların kıskançlık hissetmelerine neden olabilir. İşte anne-babaların hatalı tutum ve davranışlarından bazıları:
Çocuklarınızdan birini göz bebeği olarak seçmeyin: Anne-babalar, kimi zaman farkında olmadan, kendilerini bir çocuklarıyla özdeşleştirirler. Onlar için o çocuğun yeri ayrıdır. Her ne kadar bunu etrafa ve diğer çocuklarına hissettirmediklerini düşünseler de, çocuklar bunu hisseder ve kendilerinde suç aramaya başlarlar. Bununla beraber, çocuk için bir başkasını suçlamak daha kolaydır. Bu durumdaki ilk hedef, kardeşleridir.
Çocuğu etiketlemeyin: Ne yazık ki, anne-babalar çocuklarını herkesin duyacağı şekilde azarlayıp, eleştirip, şikayet ederken, farkında olmadan onları bu yanlışı yapmaları için teşvik etmiş olurlar. Utandırılan, küçük düştüğünü hisseden çocuklar, aynı davranışı yaparak, kendilerinin utanmasına ve suçluluk duymasına neden olan anne-babalarına ceza vermiş olrlar. Üstelik, etiketleme (yaramazsın, tembelsin gibi sözler), çocukların bu davranışlarını haklı çıkarmaları için yasal bir yol haline gelir. Her davranışının ardından bahane olarak “ben zaten yaramazım, tembelim” gibi sözlerle kendilerini haklı çıkarırlar.
Karşılaştırma yapmayın: Anne-babalar, çocukları birbirlerine örnek göstererek, onları cesaretlendirerek, doğru davranışa yönlendirmek isterler. Farkında olmadıkları ise, karşılaştırmanın (kardeşle ya da arkadaşla), çocuklardaki benlik hissini azaltacağıdır. Çocukları birbirleriyle karşılaştırmak, rekabeti doğurur ve arttırır. Rekabet ise, hırs ve kıskançlık getirir.
Taraf tutmayın ve hakem olmayın: Haksızlığı, anne-babaları tarafından onaylanan çocuk, küçük düşürme, becerisizlik, suçluluk, utanma, yetersizlik, değer verilmeme, sevilmeme gibi duygular içinde olacak ve bu kötü hissettiren duyguların sorumlusu olarak kardeşini görecektir. Bu gibi duygularla başa çıkmasını bilmeyen çocuk, aynı zamanda bu duyguları hissettiği için kendisinin “kötü bir çocuk” olduğunu düşünecektir. Bu gibi olumsuz duygular altında ezilen çocuk, yanlış yapmaya daha fazla meyilli olacaktır.
Unutmayın, her çocuk aynı olmaz: Anne-babalar, çocuklarının aynı davranmalarını ve aynı hissetmelerini beklerler. Esas hata buradadır. Çocuklar, zeka, duygu, huy, yetenek, ilgi ve kişilik bakımından farklıdırlar. Anne-baba olarak siz de farklısınız. Geçen zaman içinde siz de farkında olmadan değişmişsinizdir. Bu yüzden, farklı kişilere aynı davranmak sorunu çözmez. Aynı sevgi ve aynı ilgi farklı kişilerin ihtiyaçlarına aynı cevabı vermez. Yapılan araştırmalar, kardeş sahibi olmanın aynı derecede stres yarattığını ve bu duygularıyla başa çıkmayı öğrenen çocukların ileriki yaşamlarında karşılarına çıkan sorunları daha kolay çözebildiklerini gösteriyor. Çünkü, kardeş sahibi olmak çocuklara, paylaşmayı, hırslar ve kıskançlıklarla yüzleşmeyi öğretiyor. Her ne kadar kavga da etseler, kardeşler birbirlerinin zor durumlarında bir araya gelir ve tek vücut olurlar. Peki, anne-baba olarak kardeş kıskançlığının olumsuz yönlerini yok edip, nasıl olumlu bir hale getirebilirsiniz? İşte, yapılabilecekler:
Aile birliğine önem vermek: Ailece bir araya gelip, ortak bir zaman geçirebileceğiniz zamanlar yaratmalısınız. Ayrıca, çocuklarınıza davranışlarının sorumluluğunu almayı, kendilerini iyi ifade etmelerini, sorunlarını çözme yollarını öğretmelisiniz. Sorun çıktığında, duygularıyla nasıl başa çıkmayacağını bilmeyen çocuk, saldırganlaşmaya ve kavgaya girişir. Çocuğunuzun ne hissettiğinin farkına varmasını sağlamalı, bu duygularıyla başa çıkmasının vurmak ve kavga etmekle halledilemeyeceğini öğretmelisiniz.
Bireylerin kendilerine özgü özelliklerine önem vermek: Çocukların kendilerine özgü özellikleri, ilgi alnları ve yetenekleri vardır. Bunların farkına varıp, bu özelliklerini ortaya çıkarmak, onların kendilerini iyi ve başarılı hissetmelerine ve aynı zamanda sevildiklerini düşünmelerine neden olacaktır. Bir diğerinin yaptıklarını yapmasalar da, mutlaka kendisinin yaptığı ve anne-babası tarafından onaylanan iyi bir tarafları vardır. Bu, çocuğun kendine olan güvenini arttıracak, bir başkasında gördükleri karşısında üzülmesini önleyecektir. Çocukalrın okul başarıları dabirbirine benzemek zorunda değildir. Zeka, sadece matematik zekası değildir; 7-8 değişik zeka türü tespit edilmiştir. Bu yüzden, bir çocuğun matematik ve fen dersi notları yüksekken, bir diğerinin dil yeteneği ve kendini ifade yeteneği ön planda olabilir. Bunun dışında, spora olan yatkınlığı, müziğe veya resme olan yeteneği de zeka türleri arasındadır.
Çocuğunuzun duygularını gözardı etmeyin: Yanlış ya da doğru duygular diye bir şey yoktur. Bu yüzden, çocuğunuzu kardeşine karşı olumsuz duygular hissetmemesi konusunda baskı altına almamalısınız. Tam tersine, onunla davranışlarının nedenlerinin hissettikleriolduğu yolunda konuşmalı, hissettiklerini ayırt etmesine yardımcı olmalı ve ona doğru davranış yollarını göstermelisiniz. Bunun için, iletişim becerilerini kullanmalı, etkin dinleme ve ben dili metotları ile yola çıkmalısınız. Yapabileceğiniz şey, soracağınız sorularla, çocuğunuzun çözümü kendisinin bulmasına yardım etmek olabilir.
Çocuğunuzun duygularıyla yüzleşmesini sağlayın: Eğer çocuğunuz kardeşi için “Keşke ölse, bu evden gitse, nefret ediyorum” gibi düşünce ve duygularını dile getiriyorsa onu asla azarlamayın.
Çocuğa model olun: Genelde, herkes çoklu öğrenme sistemi uygulandığında daha iyi hatırlar. Dolayısıyla, çocuğunuza söyleyip, uyardığınız ya da tembih ettikleriniz, çocuğunuzun kulağının bir köşesinde kalabilir. Fakat, tembih ettiklerinizi anne-baba olarak sizin de uyguladığınızı gördüğünde, sizi ve davranışınızı örnek alır. Örnek aldığı davranışları uygulamaya başladığında, bunlar alışkanlık haline gelir. Zamanla alışkanlıklar, kişiliğin temel özelliği halini alırlar. İlgi odağını değiştirin: Sorun çıkaran çocuğunuz dikkat çekmeye çalışıyor olabilir. Bu nedenle ilgi, mağdur olana gösterilip, suçlu göz ardı edildiğinde, suçlu olan kötü davranışlar yolu ile ilgi odağı olamayacağını anlayacaktır. Bu demek değil ki, kardeşlerden birine ilgi gösterin ve diğerini ayırın. Kardeşler fiziksel olarak birbirlerine zarar verdiklerinde, acil olan canı acıyanı ya da zarar göreni iyileştirmektir; yoksa haksızlığa uğradığını, ne bahtsız olduğunu, ne kötü kardeşi olduğunu vurgulamak değildir. Amaç, diğer çocuğu dışlamak değildir. İşler durulduktan sonra, hep beraber oturulup, olayların nasıl geliştiğini, zarar görenin duygularını paylaşmak, empati kurmayı öğretmek, kardeşler arası ve çocuk-anne-baba arası ilişkileri ve iletişimi geliştirme açısından önemlidir.
Olumlu davranışlarını vurgulayın: Anne-babasından ilgi göstermesini beklemeden, çocuğa her durumda ilgi gösterilmelidir. Bu, hem ilişkinin kalitesini yükseltir, hem de çocuklar beraber daha fazla zaman geçirilmesini sağlar. Dikkatiniz, onun yaptığı olumlu davranışlara yöneldiğinde, olumlu davranışları ödüllendirildiğinde (övmek ya da sevgi ve ilgi göstermek gibi), sevgi koşulsuz verildiğinde (sana şu an kızıyorum, ama sevmeye devam ediyorum), çocuk kardeşini kıskanmanın ya da ona kötü davranmanın kendisine prim yapmadığını ve olumlu bir getirisi olmadığını öğrenecektir. Halbuki, kardeş kıskançlığına odaklanmanız, çocuğu bu davranışı yapmaya yöneltecektir.
İyi bir dinleyici olun: Çocukların aralarındaki rekabet ortamına çözüm getirmenin ilk adımı, iyi bir dinleyici olmaktır. Dinleyici derken, oturup dinlemek anlaşılmasın. Tersine, etkin dinleme ve ben dili beraber kullanılmalı. Dinleyip, olayı ve çocuğunuzun duygularını anladıktan sonra, ona anlaşıldığını, ancak etkin dinleme yaparak yani duygularını ona geri bildirerek yapabilirsiniz. “Kardeşimden nefret ediyorum. Keşke başka evde yaşasa” diye duygularını ifade eden çocuğunuza, “Anlaşılan seni çok kızdırmış ve üzmüş. Biraz yalnızlık hissediyorsun sanırım” gibi bir duygu geri bildiriminde bulunarak, onu anladığınızı, en azından yanlış anlamış bile olsanız, çocuğunuza düzeltme ve kendini açıklama fırsatı vermiş olursunuz.
Kavgalara hakem olmayın: En iyisi, durum çıkmaza girene kadar karışmamaktır. Durum çıkmaza girdiğinde ise çocukların öfkelerini kabul etmekle işe başlanılabilir. Çocukları dinleyip sorunlarını anladıktan ve sorunu tekrar edip doğru anlayıp anlamadığınızı kontrol ettikten sonra, eğer öfkeleri aynı şiddette devam ediyorsa, onları ayırmayı deneyip, başka odalara yollayabilirsiniz. 10 dakika ya da yarım saat sonra buluşmak için sözleşip, neler hissettiklerini, neyi niçin yaptıklarını birbirleriyle paylaşmalarını isteyebilirsiniz. Bir başka metot ise, sorunu kendilerinin çözebileceklerine güvendiğinizi belirtip, odayı terk etmek ve ancak onlar anlaşma yolunu bulduktan sonra döneceğinizi belirtmek olabilir. Bir açık kapı bırakıp, ihtiyaçları olduğunda, size danışabileceklerini hatırlatabilirsiniz. Bu aşamada en önemlisi, çocukların, bir diğerinin tarafını tutmayacağınıza dair size olan güven duygularının gelişmesini sağlamak olacaktır.
Sonuç olarak, doğru ve sağlıklı iletişim metotlarının kullanıldığı, duyguların ifade edildiği, çocuklara duygu ve düşüncelerini nasıl ifade edebileceklerinin öğretildiği ailelerde de, olumsuz duygu ve olumsuz davranışlar olacaktır. Ancak böyle ailelerde çocuklar anne-babalarına güvenmeyi, kendilerini ifade etmeyi ve empati kurmayı öğrenmiş olduklarından, olumsuz hissettikleri duygulara, doğru davranışlar göstererek başa çıkmayı daha kolay öğreneceklerdir.


Kaynak: "Anne şuna bak bana vuruyor" Elaine K. McEwan-ARZU YEŞİLLETEN- Uz. Psikolojik Danışman

M@D_VIPer
28-07-06, 16:11
Kardeş Kıskançlığı
Kıskançlık kötü bir duygu mudur?
Kıskançlık insanoğlunun en doğal, en evrensel duygularından birisidir. Kıskançlık sevilen kişinin başkasıyla paylaşılmasına katlanamamak olduğuna göre, sevginin bulunduğu her yere girer. Ancak bu doğal duygu insanı kemiren bir tutku olmaya başlayınca, sevgiyi gözeten bir duygu olmaktan çıkar, sevgiyi yok eder. Çocuk için en değerli varlık anne olduğuna göre onu başkalarıyla paylaşmak kolay değildir.
Annelerin de genelde "Birbirlerinden nefret ediyorlar, ne yapacağımı şaşırdım" dediklerine şahit oluyoruz. Bu sözün altında şu yatıyor "Kardeşler arasındaki kıskançlığın normal olduğunu biliyorum, ama "ben" ne yapacağımı bilmiyorum". Demek ki yine yanlış veya bilinçsiz ebeveyn tutumlarının soruna dönüştürdüğü, aslında çocuğun gelişimi için "normal" bir gelişim ile karşı karşıyayız.
Kardeşler arasında rekabet olması, bir ödül için birbirleriyle yarışmaları demektir. Burada ödül, anne ve babanın ilgisi, ve sevgisidir. Kardeş kıskançlığı anne- baba için dayanılmaz olsa bile, çocukların hırs ve kıskançlık gibi duygularla başa çıkabilmeleri açısından önemlidir. Sevgi, yorgunluk, başarı, güven, kızgınlık gibi kıskançlık duygusu da çok normal bir duygudur. Çocuğun hatta yetişkinlerin bile bu duyguyu hissetmelerinde bir yanlış yoktur.
Yanlış nerede? Yanlış olan nedir?
Yanlış olan, bu duygu ile başa çıkmada tercih edilen metotlardır. Anne-baba olarak yapılması gereken, çocuğa kıskanç olmamayı öğretmek değil, kıskançlık hissettiğini fark etmesini ve bu duygusunu nasıl ifade edebileceğini öğretmektir. Bunun için ilk adım, anne-babanın bu duyguyu tanımaları ve kendilerinin doğru tepkiler vermeleridir. Çünkü çocuklar sözlerden değil davranışlardan öğrenmektedirler.
Bazı eğitimciler insana doğuşta verilen duyguları iyi ve kötü olmak üzere iki gruba ayırırlar. Onlara göre, eğitimcinin görevi kötü duyguların yerine iyi duyguları yerleştirmektir. Çoğu anne baba da aynı kanaattedir. Çocuk eğitimine bu anlayışla yaklaştığımız zaman kötü olarak adlandırdığımız duyguları kınama, yasaklama ve inkâr yolunu seçiyoruz. Bu duyguları ifade eden çocuklarımıza, aynı ifadeleri tekrar etmemeleri için baskı uyguluyoruz. Herhangi bir sebeple annesine kızan bir çocuğa, "Ne kadar ayıp, insan anneye kızar mı! İyi çocuklar anneye kızmaz," diyoruz. Eğer bir anne haksız yere çocuğunu cezalandırmış veya söz verdiği halde sözünü yerine getirmemiş ise, çocuğun kızarak bu davranışı protesto etmesi kadar normal bir şey var mıdır? Çocuğun haklı
öfkesini bastırmaya hakkımız yoktur.
Konumuz olan kıskançlık duygusu da insanın gelişmesi için gereklidir. Bizden üstün olan insanları kıskanarak onların seviyesine yetişmek için var gücümüzle çalışırız. Çocuk için de durum aynıdır. Daha önce kendisine ait olan anne ve baba sevgisinin kardeşe yöneldiğini zanneder. Kıskandığı kardeşinden daha üstün olmaya gayret eder, böylece anne babanın kardeşe yönelen sevgi ve takdirini tekrar kendi tarafına çekmeye çalışır. Eğer çocuğun kıskançlık duygusunu ifade etmesine izin vermez, kınama ve ayıplama yoluna gidersek kendisini suçlu hissetmesine yol açmış oluruz. Bu durumda çocuk, "Kıskanma kötü bir duygu ise, ben kötü bir çocuğum; çünkü kardeşimi kıskanıyorum" şeklinde bir kanaat geliştirecektir. Kendisini kötü hisseden bir çocuk, kardeşine iyi davranmayı düşünmeyecek, ona karşı düşmanca duygular besleyecektir.
Kardeş kıskançlığı doğal bir duygudur, sevgi ve kıskançlık-nefret ara ara yoğunlaşarak zaman içinde yoğunluğunu kaybeder. Kardeşini sevmek zorunda değildir. Olumsuz duygular anlayışla karşılanmalı ve bu duyguları belirtmesi yüreklendirilmelidir
NEDENLERİ:
*Sorun çoğunlukla, çocuklardan değil, onlara nasıl davranacağını bilemeyen anne-baba tutumlarından kaynaklanmaktadır. Ailedeki bir çok davranış çocuğu kıskançlık hissetmeye yönlendirebilir. Örneğin, anne-babanın çocuklardan birini göz bebeği olarak belirlemesi, çocuğu etiketlemeleri (birinden akıllı, diğerinden tembel olarak bahsetmek gibi), kavgalarında taraf tutmak ya da yargıç görevi üstlenip yargılamak, çocukları birbirleriyle karşılaştırmak, cinsiyet ayrımı yapmak, hataları reddetmek, taraf tutmak,
farklılıkları reddetmek gibi…
*Kardeş kıskançlığı genelde aileye yeni bir üye katıldığı zaman kendini gösterir. Kardeş çocuk için zorlayıcı bir yaşam olayıdır. Gebeliğin ve yeni doğan çocuğun annede oluşturduğu bedensel güçlükler ve yorgunluklar, çalışan annenin zamanının önemli bir bölümünü çocuk bakımına ayırması gibi nedenler eve gelen bu yabancı yüzündendir. Gelen çocuğun cinsiyetinin farklı olması, beceriksizliği, yoğun bir ilgi ve bakıma gereksinimi olması onun daha çok sevildiği şeklinde yorumlanmakta ve kıskançlık artmaktadır. Annenin yeni doğan bebekle birlikte oluşacak güçlüklerini hafifletebilmek için çocuğun kreşe verilmesi ya da odasının ayrılması gibi değişiklikler de bu duyguyu artıracak, yeni uyum sorunlarına neden olacaktır. Kendi odasında yatan bir çocuğu, kıskanmasın diye anne-babanın odasına almak ne kadar zararlıysa, anne ve babasıyla yatan bir çocuğu, kardeşi doğduktan sonra kendi odasında yatırmak ta o kadar zararlıdır. Benzer şekilde, anne ya da bakıcıyla büyüyen bir çocuğu, yeni bebeğin doğumundan sonra anaokuluna vermek, çocuktaki evden atılma duygusunu ve düşüncesini arttıracaktır. Evdeki her hangi bir değişiklik, bu aşamada yeni bir bebek, bizler için olduğu kadar çocuklar için de bir kriz dönemidir. Yeni bebeğe ve yeni kurallara adapte zaten zordur. Bu yüzden, çocuğun hayatında başka radikal değişiklikler yapmak ona zarar verecektir.
Kardeşini kıskanmayan çocuk var mıdır?
Kardeşini kıskanmayan çocuk yoktur. Eğer bu gerçeği bilirsek, kardeş kıskançlığını önlemek için göstereceğimiz tüm çabaların boşa gideceğini ve kıskançlığı körüklemekten başka bir işe yaramayacağını da anlamış oluruz. Annenin hamile olduğunu fark ettiği veya bir kardeşinin doğacağını duyduğu andan itibaren çocuğun içinde kıskançlık tohumları filiz vermeye başlar. Doğum yaklaştıkça annenin yükü artar, yorgunluk ve halsizlik belirtileri baş gösterir. Çocuğunu kucağına alamaz, eskisi kadar ona zaman ayıramaz. Bebek için iç çamaşırı, kundak, elbise ve yatak takımı gibi ihtiyaçlar satın alınmakta, hazırlıklar devam etmektedir. Bütün bu gelişmeler ve kendisine gösterilen ilginin azalması çocuğu derinden sarsar. Kafası sormaya korktuğu sorularla ve şüphelerle dolar. Annesinin sevgisini denemek için olmadık isteklerde bulunur, huysuzlaşır, mızmızlanır, ağlar. Bu sınamalar karşısında anne memnuniyetsizlik gösterdikçe çocuğun huzursuzluğu artar. Asıl fırtına ise, anne kucağında bir bebekle eve döndüğünde kopacaktır.
Bazı anne babalar, çocuğun doğacak kardeşine karşı kıskançlığını en aza indirmek için aşırı bir ilgi ve sevgi gösterişine girer. "Sen her zaman bizim biricik çocuğumuz olarak kalacaksın, sana olan sevgimiz hiçbir zaman azalmayacak" derler. Yeni hediyeler alırlar; ayrı odada yatıyor ise kendi yatak odalarına alır, aralarında yatırırlar. Bütün bu yapay çabalara gerek yoktur, çünkü bir işe de yaramaz, aksine çocuğun şüphelerini artırır.
Kardeşler arasındaki yaş farkının kıskançlığa etkisi var mıdır?
*Kıskançlık derecesinde rol oynayan bir başka etken de kardeşler arasındaki yaş farkıdır. Yaş farkı az olan kardeşlerde kıskançlığın görülme sıklığı, yaş farkı fazla olanlara oranla biraz daha yüksektir.
*Dışarıdan insanlar ve akrabalar da bazı olumsuz düşüncelerin doğmasına neden olabilirler. Kendisinden büyük bir kız kardeşi olan çocuğa saçlarının neden ablası gibi kıvırcık olmadığını sormak, ablaya da kardeşinin boyunun onu yakaladığını ve yakında onu geçebileceğini söylemek (sanki bunlar kötü bir şeymiş gibi) hem gereksiz hem de olumsuz etkileri olan yaklaşımlardır. Çocukların birbirleriyle rekabete girmelerini, kızgınlık duymalarını sağlayabilir.
*Anne-babanın anlaşmazlığı, çocukların taraf tutmaya zorlanması. Anlaşamayan ebeveynler kendilerine yakın gördükleri çocukla daha iyi ilişkiler geliştirebilir. Bu da aile içersinde kutuplaşmalara neden olduğu gibi kardeşler arasında da kıskançlığa neden olabilir.
BELİRTİLER:
*Çocuklar eve gelen yabancıya farklı tutumlar sergileyebilir;
*Çocuklar sevgi gösterilerinde bulunabilir (annenin kendisinden tümüyle uzaklaşmaması için onun yanında yer alır)
*Abartılı sevgi gösterileri (alttaki duyguları ele veren davranışlarla birliktedir; kardeşinin yanağını okşarken biraz fazla sıkar, ağlatacak ölçüde kucaklar, kaza ile yere düşürür)
Bir çocuk yeni doğan kardeşine karşı aşırı sevgi tezahürleri sergiliyor ise, kesinlikle rol yapıyordur ve bunun sebebi de anne babadır. Çünkü anne baba ona iyi çocukların kardeşini kıskanmaması ve sevmesi gerektiğini söylemişlerdir. Çocuk anne babasını memnun etmek için kıskandığı halde kıskanmamış gibi davranarak gerçeklerden kaçmakta, kaçış mekanizması olarak kıskançlığını sevgi ile yücelterek inkâr yolunu seçmektedir. "Ne cici, ne tatlı bir bebek değil mi anne? Aman dikkat et, öyle tutma, kardeşimi düşürürsün!" diyerek kardeşini seven ve koruyan bir rol takınır. Ancak çocuk zamanla, yine anne babanın davranışlarına bağlı olarak, bu kaçış mekanizmasının işe yaramadığını görecek; bastırdığı kıskançlık duygusu bütün şiddetiyle davranış bozukluğu olarak ortaya çıkacaktır.
Ortaya çıkan davranış bozuklukları nelerdir?
*Davranış bozukluğu olarak ortaya çıkan kardeş kıskançlığını anne babaların teşhis etmesi kolay değildir. ´Mutlu çağa dönüş arzusu´ adını verdiğimiz davranış bozukluğu en sık görülen kardeş kıskançlığı belirtilerindendir. Düzgün konuşan üç-dört yaşlarındaki bir çocuk birdenbire bebeksi konuşmaya başlar. Büyük ve küçük tuvalet ihtiyacını haber verdiği, hatta kendi başına giderebildiği halde altını ıslatmaya başlar. Uyku bozuklukları, parmak emme, içe kapanıklık, iştahta azalma başgösterir.
*Anne baba ortaya çıkan huysuzluklar, yaramazlıklar, bebeğin canını acıtmalar ve davranış bozuklukları karşısında sert tavır alır, ceza yoluna başvurursa; ortaya yeni ve daha ciddi davranış bozuklukları çıkacaktır.
*Çocukta etkilenmemiş gibi davranma (bebekle ilgili görünmeyen huysuzluklar, hırçınlıklar, tutturmalar, isteği yapılmadığında ağlama, tepinme)
Etkilenmemiş gibi davranma her zaman kıskançlık göstergesi midir?
Her çocuğun kardeşine tepkileri bireysel farklılıklar gösterecektir. Eğer ona olan sevginizin değişmediğini hissettirmek konusunda başarılıysanız, kendisini bebek tarafından ikinci plana düşürülmüş hissetmeyecektir. Ancak bebek, bir sorun olacak kadar büyüyünce yaklaşımının değişmesine de hazırlıklı olmak gerekir.
Öte yanda gerçek duygularını bastırıyor olması da olasıdır. Teşvik edilebilir, o konuya girmezse siz girin; "Büyük abla olmak nasıl?, Evde bebek olmasının hoşuna giden yönleri neler?,Hoşuna gitmeyen yönleri neler?" gibi.
*Ağır kıskançlık durumlarında büyük kardeş küçük kardeşe fiziksel zarar da verebilir. Anne babalar bu konuda daha dikkatli davranmalı, çocuğu küçük kardeşiyle yalnız bırakmamalı, gerekirse uzmandan yardım almalıdırlar.
*Evden ayrılmayı reddetmeyle birlikte (Örn: okula gitmek istememe) baş ağrısı, mide bulantısı gibi psikosomatik belirtiler, (emin olmak için fiziki muayene yaptırılmalıdır) huzursuzluk, isteksizlik ve diğer stres belirtileri gözlenebilir.
*Anne babaya sık sık onu sevip sevmediklerini sorma ve sevgilerinden bir türlü emin olamama yaşanabilir.
*Hem gün içinde hem de geceleri aşırı sinirli olurlar. Huzursuz bir görünümleri vardır, sakinleşmekte zorlanır ve kimi zaman çevrelerindeki insanlara öfkeli davranabilirler. Kendine ya da eşyalara yönelik saldırgan davranışlarda bulunabilirler.
ÖNERİLER:
*Çocuklar sözlerden değil davranışlardan öğrenmektedirler. Anne-babalar saygı, sevgi ve sorun çözme konularında çocuklarına örnek oldukları sürece, kardeşlik ilişkileri sağlıklı olarak gelişir. Ebeveynler olarak kavgacı tutumlar sergilememeliyiz. Birbirlerine ve çevrelerine düşünceli ve ilgili olan anne-babaların çocukları da sevgi dolu ve düşünceli olur.
Her çift zaman zaman tartışır ve bu doğaldır. Ancak çocuklarınızın önünde yakışıksız tartışmalara girmeyin. Kendileri de anlaşmazlıklarını aynı kötü örneğe dayanarak çözmeye çalışacaklardır.
*Birbirlerine nasıl davranmalarını istiyorsanız çocuklarınıza öyle davranın. Saygılı davranın, özel yaşam haklarına saygı gösterilen çocukların, diğer kişilere hatta kardeşlerine de benzer şekilde davranma olasılığı yüksektir. Dayak yiyen çocukların, kardeşlerine düzenli olarak fiziksel şiddet uygulamaları olasıdır.
*Kardeşi doğmadan önce ona anlayabileceği bir dilde aileye yeni bir üyenin geleceği, evdeki ortamın her zamankinden daha heyecanlı ve karışık olabileceği, örneğin eve sık sık misafirlerin gelip gideceği, annenin hem yorgun olacağı hem de bebekle daha çok vakit geçirmek zorunda kalacağı, çünkü küçük bir bebeğin gereksinimleri olduğu ama aynı şeylerin o doğduğunda da yaşandığı ve her şeyin zamanla tekrar düzene gireceği anlatılabilir. Böylece çocuk psikolojik olarak daha hazırlıklı olacaktır. Bunları anlatmak için son ana kadar beklenmemelidir.
*Hamilelik döneminde babası ya da başka bir aile üyesi (anneanne, babaanne) büyük çocuğun bakımıyla ilgili yemek yedirme, banyo yaptırma, uyutma gibi işlere başlayabilir. Böylece anne hastanedeyken ya da bebekle meşgulken çocuk kendini ihmal edilmiş hissetmez ve yaşantısının değiştiği fikrine kapılmaz.
Fakat bizlerin dışında olan yani dışardan insanlar var. Bu insanların çocuklar üzerinde olumsuz etkileri olabiliyor. Neler yapmalıyız?
*En iyi niyetli misafirler bile sadece bebekle ilgilenip büyük çocuğu unutma eğilimi içindedirler. Yakınların yalnızca bebekle ilgilenmemelerini, büyük çocuğa da alışık olduğu tarzda ilgi ve sevgi göstermelerini söylemek, "Kardeşin doğunca senin pabucun dama atıldı" gibi sözler söylememeleri konusunda uyarmak işe yarayacaktır.
Eve yeni bebeği görmek üzere konuklar geldiği zamanlarda, büyük kardeşle özellikle ilgilenin. Bebeğe getirilen hediyeleri onun açmasına , konuklara bebek odasını gezdirmesine izin verin.
Bebekle ilgili işlerde diğer çocuktan yardım istemek doğru mudur?
*Bebekle ile ilgili işlerde çocuktan yardım istenebilir. Örneğin bebeğe isim seçme, biberonunun soğutulması, oyuncak ya da giysi seçimi, bebek odasının düzenlenmesi gibi konularda büyük çocuğun katılımı sağlanabilir. İlgi göstermiyorsa yardımcınız olmaya zorlamayın; yardım ederse mutlu olacağınızı söyleyin ama ısrar etmeyin. Fazla sorumluluk yüklemeyin, hiçbir zaman, birkaç saniye için bile, ikisini yalnız bırakmayın.
*Anne-baba olarak yapılması gereken, çocuğa kıskanç olmamayı öğretmek değil, kıskançlık hissettiğini fark etmesini ve bu duygusunu nasıl ifade edebileceğini öğretmektir.
Bunun için ilk adım, anne-babanın bu duyguyu tanımaları ve kendilerinin doğru tepkiler vermeleridir. Çocuğun duygularını tanımaya yardım edilmeli. Hiç bir duygusunun kötü olmadığı, kıskançlık hissettiği için kötü bir çocuk olmadığı açıklanmalı. İyi bir dinleyici olarak, çocuğun hissettiği duyguları ifade etmesi sağlanmalıdır.
İkinci adım, çocuğun kötü dilekleriyle, "keşke hiç doğmasaydı" ya da "buradan gitse, ölse" gibi, yüzleşmesini sağlamaktır. Bunu, "kardeşinden kurtulmak mı istiyorsun" ya da "o buradan gitse daha mı iyi hissedeceksin" gibi sorular sorarak, ona olumsuz duygularını fark ettirmektir. Yargılamadan dinlerseniz ,çocuğunuz yalnızca kötü duygularından değil, aynı zamanda kardeşine kızması karşısında göstereceğiniz tepkinin korkusundan da kurtulur.
Üçüncü adım, eğer çocuk okul öğrencisi ise ona duygularını yazdırmak olabilir. Eğer daha küçükse, kardeşi ile ilgili duyguları hakkında resim çizdirilebilir veya oyuncak bebekler kullanılarak hikaye oluşturması sağlanabilir. Bu, çocuğun duygularını ifade etmesine yardımcı olacak, duygularını kardeşine vurarak ya da canını yakarak göstermesini engelleyecektir.
*Davranış ve sözlerimizle çocuğun kıskançlık duygusunu empati ile karşılayacağız, yani kendimizi onun yerine koyarak anlayış göstereceğiz. O zaman çocuk kıskanma duygusunun kötü bir şey olmadığını düşünüp rahatlayacak, suçluluk kompleksine kapılmayacaktır. Kardeşinin ağlamalarına sinirlendiğini ve onu sevmediğini söyleyen bir çocuğa annesi şöyle yaklaşabilir: "Demek kardeşinin ağlamalarına kızıyorsun? Doğrusu ara sıra ben de kızıyorum, özellikle geceleri ağlayarak beni uykudan uyandırdığı zaman. Ancak ben onun annesiyim ve ona bakmak zorundayım. Sen de küçükken böyle ağlıyordun ve ben sana da annelik görevimi yapıyordum. Bazen birilerine kızmamız onu sevmediğimiz anlamına gelmez" ya da "ben de kardeşim doğduğunda böyle düşünmüştüm." Çocuk annenin bu anlayışlı yaklaşımı karşısında sevmek kadar kızmanın da normal olduğunu öğrenecek, duygularını inkâr ve bastırmak yerine tanıma fırsatı bulacaktır.
* Kardeşinin giyebileceği, ona küçük gelen giysileri ve oynayabileceği oyuncakları beraber ayırmak işe yarayabilir, fakat vermek istemediği şeyler konusunda zorlanmamalıdır. Kendine ait sevdiği bir şeyin kardeşine verilmesi çocuğu üzebilir ve kıskançlığını arttırabilir.
*Ailenin bütün olduğu duygusu herkes tarafından hissedilmelidir. Bunun için bütün ailenin birlikte yapabileceği, gezinti, piknik, alışveriş, film izleme gibi etkinliklere yer verilmelidir.
*Sevgi ve ilginin dağılımında dengesizlik yaşandığı takdirde büyük çocukta kıskançlık had safhaya çıkabilir. Anne babalar büyük kardeşe verdiği değer, ayırdığı vakit ve yaptığı iltifatlarla bu dengeyi sağlayabilirler. Fakat iltifat ve ilgi abartıya kaçarsa bu da çocuğu şımarıklığa sürükleyebilir.
*Talimatları açık vermek çok önemli. "Kardeşine iyi davran" yerine "Kardeşine oyuncağı ver" demek daha belirleyicidir. Çünkü "iyi" kelimesi herkes için farklı şeyler ifade eder.
*Olumsuz uyarılar yerine olumlu uyarıları kullanılmalıdır. "Kavga etmeyin" yerine "İyi geçinin" demeliyiz. "İyi geçinin" derken ne demek istediğinizi tanımlayın.
Övgü etkili midir?
*Olumlu davranışlara odaklanmak çok önemli. Özellikle çocuğun yaşı büyüdükçe, yaptığı olumlu davranışları kanıksar, zaten sorumluluğu, yapmak zorunda artık diye düşünerek, olumlu geri-dönüt vermeyiz. Bu yüzden, çocuğumuza övgü kullanmazken, sürekli azarlıyor, eleştiriyor, yargılıyor konumunda oluruz. Çocukların yaptıkları olumlu davranışlara dikkat edip, onları öne çıkarmalıyız. Övgü alan davranışların sayısı artarken, olumsuz davranış sayısı azalacaktır. Övgü en etkili kozdur. Kavga ettikleri zamanlarda duymazlıktan gelmek, iyi geçindikleri zamanlarda da övgü ile "İyi geçindiğiniz için teşekkür ederim" veya "Ne kadar iyi anlaşıyorsunuz" gibi cümleler söyleyin. Bu durumda iyi geçinme konusunda yüreklendirilmiş olacaklardır. İyi oldukları zamanları yakalayın. Dikkatinizi çocuklara yöneltmek için, bir kavga çıkmasını beklemeyin. Kavga anne babanın ilgisini çekmenin denenmiş ve kanıtlanmış bir yoludur.
*Çocuğumuzu överken de eleştirirken de kişiliğine değil, davranışına yönelmeliyiz. Çocuğumuzun davranışlarına kızıp, "aptal, salak, düşüncesiz, sorumsuz" gibi kişiliğe yönelik etiketler koyarız. Bu şekilde, çocuk bu etiketleri sahiplenir ve bunlara uygun davranmaya devam eder. Halbuki, davranışa yönelip onun olumsuz yanlarını, bizi duygusal olarak nasıl etkilediğini açıklarsak, çocuğu davranışlarını değiştirmeye yönlendiririz.
Çocuklar kavga ettiği zaman neler yapmalıyız?
*Birbirlerine ya da çevrelerine zarar vermedikçe, çocuklarınızın kavgalarına karışmayın. Durum çıkmaza girerse, öncelikle çocuklarınızın öfkesini kabul edin. Çocuklarınızı dikkatle dinleyin ve onlara geri bildirin. Onların sorunlarını çözebileceklerine emin olduğunuzu, onlara güvendiğinizi söyleyip odadan ayrılın. Kendi başlarına bir çözüm bulamazlarsa, bulmalarına yardım edin. Eğer birbirlerini incitiyorlarsa, "çok öfkeli olduğunuz belli" diyerek onları ayrı odalara yönlendirip, bu konuyu daha sonra konuşabileceğinizi söyleyebilirsiniz.
Kavgayı kimin başlattığıyla ilgilenmeyin. Bunu öğrenmeye çalışmak çocukların birbirlerini suçlamasına yol açar. Kim başlatırsa başlatsın sonuçlarına birlikte katlanmaları gerektiğini hatırlatın.
Kardeş anlaşmazlıkları ve kavgaları da anne babaları zor durumda bırakan bir eğitim problemidir. Anne babalar genellikle küçüğü korumak, büyükten anlayış göstermesini istemek gibi yanlış bir yaklaşımda bulunurlar. Küçük de bunu kullanarak en ufak bir anlaşmazlıkta basar çığlığı: "Anne, ağabeyim (veya ablam) bana vurdu!" Anne de oyuna gelerek büyüğe bağırır: "Sana kaç defa kardeşine vurma dedim. Büyüksün, biraz anlayış göster!" Genellikle küçük çocuk büyükle yarış hâlindedir, onun buyruğu altına girmek istemez. Büyüğe güç yetiremediğinde ezilmişlik rolü oynayarak anne veya babayı yardıma çağırır. Destek bulduğu zaman kavgayı kızıştırmaktan geri durmaz. Kendi yaptığı haksızlıklarla kavgayı başlattığını söylemez, büyüğün yaptıklarını sayarak duygu sömürüsü yapar. Anne babalar bu oyuna gelmemeli, çok ileri gitmedikleri sürece kardeş kavgalarına karışmamalıdır. Anne ve babanın arka çıkmadığını gören haksız taraf diğeri ile anlaşma yoluna gider. Kimi anne babalar kavgada haksız tarafı bulmak ve âdil davranmak için mahkeme kurar. "Önce sen anlat bakalım, kavga nasıl başladı?" Daha biri anlatmaya başlar başlamaz diğeri lafa karışarak savunmaya geçer, derken bir ağız dalaşı sürer gider. Baba veya anne de kızarak her ikisine birden ceza verir. Tabiî, bu da çözüm getirmez, çünkü bir taraf hak etmediği halde ceza alarak haksızlığa uğramıştır.
Aralarında hakem olmayın. Çocuklar, anne-babalarının kavgalarına karışmasında onların diğer tarafı tuttuklarını düşünürler. Bu da rekabetin artmasından başka bir işe yaramaz.
*Çok sık yapılan yanlışlıklardan biri "Neden kavga ediyorsunuz?" sorusudur. Bu yapılan hatanın haklı sebepleri varsa tekrar edilebileceğini söylemek olur.
Çocuklara har şeyi eşit olarak veremeyebiliriz. Bu durum da sorun çıkmasına neden olabiliyor. Neler yapmalıyız?
*Her şeyin eşit olmasına çalışmayın. "Ama Muhsin´e izin verdin, biz neden gidemiyoruz" dediğinde "Üzgünüm, ancak kardeşinle kavgayı siz devam ettirdiniz, bu yüzden Muhsin gidebilir. Ayrıca bu sizin kuralları bozmanızın bir sonucu" diyebilirsiniz.
*Hediye olsun, kucaklama olsun, çocuklarımıza vereceğimiz şeyin eşitlik açısından değerlendirilmesi gerekmez. Sadece Nergis´in ayakları büyüdü, yeni spor ayakkabısı alınıyor diye Jale´ye de yeni bir çift alınması gerekmez. Bir çocuğun sırf diğerine yapıldı diye annesinin kucağında 15 dakika geçirmesine gerek yoktur. Kısa vadede kardeşler arası çekişmeleri hafifletiyor görünse de, rekabet ve karşılaştırmaların şiddetlenmesine ve artmasına yol açacaktır. Her çocuğun o anki gereksinimlerine göre hareket edin ve hediyeleri, çocuğun kardeşine ne alındığına göre değil, özel ilgi alanlarına göre seçin. Çocuklarınıza adil davranmanın, onlara tamamen eşit davranmak anlamına gelmediğini bilin.
*Her çocuğunuzla yalnız olarak ilgilenebileceğiniz zamanlar ayarlayın. Çocuklarınız, dikkatiniz için her zaman rekabet etmek zorunda kalmazlarsa, kendilerini başka şeyler için de rekabet etmek zorunda hissetmezler. Kıskanan çocukla mümkün olduğunca nitelikli zaman geçirilmeye çalışılmalı, daha önce yapmaktan hoşlandığı alışkanlıklarını gerçekleştirmesine olanak verilmelidir. Yeni gelen kardeşle birlikte önceden gerçekleşen oyun parkına gitme, akşam yemeğinden sonra hikaye okuma gibi etkinlikler birden bire son bulmamalıdır. Bu sayede çocuk statü kaybına uğramadığını fark ederek özgüvenini yitirmeyecektir.
*Daha büyük olan çocuğun özel yaşamını koruyun. Bir aile içinde yaşayan hiç kimsenin her istediğinde yalnız kalabileceğinin garantisi yoktur, ancak her aile bireyinin, bazı zamanlarda yalnız kalmaya hakkı vardır. Küçük kardeşinin uyuduğu veya siz ya da bir aile bireyi tarafından oyalandığı bir sırada, daha büyük olan çocuğun her gün belirli bir süre yalnız başına vakit geçirebilmesi, onu diğer zamanla daha anlayışlı yapar.
*Daha büyük olan çocuğun eşyalarını koruyun. Güvene ihtiyacı vardır. Hem onun, hem de küçük kardeşin iyiliği için ( bir çok oyuncak küçük çocuklar için tehlikeli olabilir) eşyaları küçüğün ulaşamayacağı yerlere koyun. Büyüğü oyuncakları ile işi bittiğinde, onları kaldırarak güvenceye almaya teşvik edin. Küçük çocuk, büyük çocuğun oyuncaklarını aldığında ona çıkışmayın, ancak büyük kardeşin oyuncakları ile onun izni olmadan oynanmayacağını açıklayın. Bu mesaj, büyük olasılıkla etkisini hemen göstermeyeceği için (büyüğün kendisini daha iyi hissetmesini sağlar) her seferinde uzaklaştırmanız gerekecektir.
*Sakin bir zamanlarında iyi geçinme kurallarını öğretin. Örneğin kavga sonucunun, ev işlerinden birini yüklenmek olduğunu söyleyebilirsiniz. "Sizin iyi geçinmenizi ve kavga etmemenizi istiyoruz. İyi geçindiğiniz sürece ailemizin kuralları dahilinde istediğinizi yapabilirsiniz. Ama kavga ettiğinizde, kim başlatırsa başlatsın ikiniz de iş yapacaksınız. Ya iş yaparsınız yada iyi geçinirsiniz. Kararı kendiniz verin" diyebilirsiniz. Bu tutum kuralı bozan ve kavga edenlere hem bir ders, hem yaptıkları bir hatayı düzeltme fırsatı, hem de olumlu bir davranışta bulunma fırsatı sağlar. Bir hataya bir iyilik prensibi de böylece hayatına yerleşmiş olur.
*Çocuklarınızın her birinin yaşına uygun etkinlikler ve oyunlar bulmasına yardımcı olun. Böylece oyuna ayak uyduramayan çocuğun diğerlerini kıskanmasına ve oyunu engellemesini önlemiş olursunuz. Çocuğu kabiliyetlerini sergileyebileceği alanlara yönelterek, sosyal aktivitelere katılmasına yardımcı olarak ilgisini kardeşinin üzerinden çekmesini sağlayabilirsiniz ve böylece çocuğunuzun sosyal yönden gelişmesine de yardımcı olursunuz.
Bunlar onu ev ortamından kardeşinden uzaklaştırmak değildir. Çocuğu sadece yaşına uygun, yapabileceği aktivitelere yönlendirip, ona cesaret vermek, başarısı sonucunda ödüllendirmek onun ilgisini başka yönlere çekmesine yardımcı olacak, onu mutlu edecek, böylece kardeş kıskançlığının şiddetini azaltacaktır.
*Çocuklarınızı birbirleriyle hiçbir konuda kıyaslamayın. Çocuklarımızın doğru şekilde davranmalarını sağlamak amacıyla "Kardeşin ne kadar uslu, sen neden öyle değilsin" demek , sadece aralarında bir ayrışmaya, rekabete ve belki de düşmanlığa bile yol açar.
*Mükemmel bir anne veya baba olmaya çalışmayınız. Mükemmel insan olmadığı gibi, mükemmel anne baba da yoktur. Mükemmel olmaya çalışan insan, yaptığı iyi şeylerden çok, yaptığı hataları görme ve bunlardan pişmanlık duyma eğilimindedir. Çocuğuna kızgınlıkla ceza veren ve sonradan pişman olan çok anne baba vardır. Biraz önce ceza verdiği çocuğunu yanına çağırarak sever, bağrına basar. Bu ikilem karşısında kalan çocuk neyin doğru neyin yanlış olduğunu öğrenemez.
Metin olun. Çocukken sık sık kavga etmek, çocukların ilerdeki dostluklarını tehlikeye düşürmez. Kavga eden kardeşlerin iyi arkadaşlar olarak büyümeleri şansı, çocukluğunda barış içinde yaşamış çocuklar kadar yüksektir. Zamanla anlaşmazlıklarını sözlü olarak çözmeyi öğrendiklerinde , bu şans daha da artar.
Çocuklarınızın başarılı, dürüst, onurlu, hem kendilerine hem içinde yaşadıkları topluma faydalı birer insan olmasını istiyorsanız, onların her türlü duygu ve düşüncelerini ifade etmelerine; sadece entellektüel zekalarını değil, duygusal ve ruhsal zekalarını da geliştirmelerine izin vermeniz gerekiyor.
Her şeyden önemlisi, anne ve babanın çocuklarıyla sağlıklı ve pozitif bir iletişim kurmalarıdır. Bu şeklide, hem anne-baba tam bir model oluşturacaklar, hem de çocuklarına kendilerini kabul edilebilir şekilde nasıl ifade edebileceklerini öğretebileceklerdir. Çocuk yetiştirmedeki en önemli konuların başında, anne ve babanın kendilerini mümkün olduğunda geliştirmeleri ve yeni fikirlere açık olup, esnek davranabilmeleridir.

(27.02.2003, POLİS RADYOSU PROGAMI)
Elif ÇORUHLU, Psikolojik Danışman,
Mamak Rehberlikve Araştırma Merkezi

KAYNAKÇA:
* A. Eisenberg, H.E. Murkof, S.E. Hathaway, Çocuğunuzu Büyütürken Sizi Neler Bekler, Çev: Dr. D.Tuncalı, epsilon yayınları, 2. Basım, 1999, İstanbul
* H. Yavuzer, Ana-Baba ve Çocuk, Remzi Kitabevi, 12. Basım, 1999, İstanbul

M@D_VIPer
28-07-06, 16:11
Tuvalet Eğitimi Dönemi ve Sorunları
Her şeyi eller, karıştırır, her yere çıkar, her yerden iner. Onun için tehlike söz konusu değildir. Bütün öğrenebilecekleri denemek, algılamak ve uygulayarak kendisine katmak ister.
Doğaldır ki, bu arada özgürlüğünün sınırlarını da zorlamaktadır çocuk. Bu döneme “özerklik dönemi” diyoruz, yani her şey çocuğun kendisinin elindedir ve böyle olmasını ister. O yüzden de anne ile sürtüşmenin başladığı bir dönemdir. Sonsuz bir merak içinde özgürlüğünün tadını çıkarmak için yola çıkmıştır o. Anne ise durdurmak, sınırlamak için beklemektedir. “Dur, yapma, gitme, alma, çıkma, elleme" şeklinde engellerle onun ardındadır. Bunun sonucu çocukta, anneye karşı, anneye yönelik duygularında bir çatışma ortaya çıkar. Bu dönem çocuğu bir yandan anneye bağımlıdır, ondan tümüyle kopmamıştır, gereksinim duymaktadır; Bir yandan da onun dediklerini yapmama, kendi sınırlarını anneye tanıtma konusunda anneyle kıyasıya bir şavaşım içindedir. Bu özerklik savaşımı kendini anneyle çocuk arasında belirgin olarak kendini üç alanda gösterir:
Tuvalet eğitimi, beslenme ve uyku alanları.
Bu döneme " anal dönem ", "tuvalet eğitimi dönemi" de denilmektedir. Bu önemde artık ağız bölgesi önemini yitirmiş, anal bölge özellik kazanmıştır. Bu yaşlarda çocuk için kakası ya da çişi, annesiyle girdiği savaşta çok etkin araçlardır. Bunları istediği yere, kendi istediği zaman yapacaktır; sınır tanımak istemeyecektir. Oysa, bu dönemde anne de ona tuvalet eğitimini vermeye çalıştığı için yer, zaman belirleme konusunda anneyle çocuk arasında bir sürtüşme ortaya çıkmaktadır. Yine uyku alanında; anne çocuğu belirli saatlerde yatırmak ister, çocuk ise uyumamakta, daha fazla uyanık kalarak dünyayı daha fazla tanımak istemektedir. Beslenme alanında da çocuk, bu özerklik duygusu ile hem yemeklerini kendi yemek, hem de bulaştıra, bulaştıra, ortalığa döküp saçarak yüzünü batırarak ve tadını çıkararak yemek ister, Anne bu kez de temizlik, düzen konusunda ona bir şeyler öğretmek ister; çocuğun doyduğundan tam emin olmak ister. Böylece, o bulaştırdıkça anne alacak ve aralarında yine bir gerginlik ortaya çıkacaktır,
Bu dönemde çocuğu tümüyle boş mu bırakalım, yoksa çok mu dizginleyelim ? Bu dönem çocuğu hiç sınır tanımak istemez, biz de onu sınırsızlığa bırakırsak bunun sonuçları ne olur? Bu dönemde çocuklar hiç sınırla tanışmadıklarında; engellendiğinde öfke nöbetleri geçiren, kural tanımaz, bencil, saldırgan bir isteği engellendiğinde yere yatıp tepinen, başını duvarlara vuran çocuklar olarak geliştirirler. Vurucu, kırıcı olurlar. Çişini kakasını nereye, nasıl yapacağını öğrenemeyen çocuklar kakayla, çişle dolaşırlar; bundan dolayı hiçbir kaygı duymazlar, yer ve zaman tanımazlar. Bir diğer uçta, engeller yersiz ve aşırı olduğunda, çocuğun doğasına uymayan engeller konulduğunda neler ortaya çıkar?
Bu dönemde dağıtıcı, meraklı, hareketli, karıştırıcı, özellikler gösteren çocuk fazlaca kısıtlanıp bu nitelikleri bastırılırsa; aşırı uysal ,edilgin, kuralcı olabilir; çocukta aşırı titizlik, düzen düşkünlüğü gelişebilir.
Tuvalet eğitimine çocuk fizyolojik ve ruhsal açıdan hazır olmadan başlandığında ya da aşırı baskıcı, esnekliğe, eğitimin başlangıcındaki küçük kaçırmalara bile izin vermenin bir tuvalet eğitimi ile çocuk ele alındığında; bu dönemde aşırı baskı ve denetim sonucu tuvalet eğitimi kazanılsa bile çocuk daha sonraki yaşlarda herhangi bir stres etmeni ile karşılaştığında çiş ya da kaka kaçırma ( enürezis , enkoprezis ) belirtileri ile birlikte tuvalet eğitimi dönemi içinde çözümlenmemiş olan süreç yeniden gündeme gelir.
Öyleyse, özerklik döneminde biz çocukları nasıl ele almalıyız? Bu dönemde doğası gereği aşırı direnen, tutturan çocuğun inadına inatla karşılık vermek, inadının üstüne gitme korkutmak geçersizdir ve olumsuz sonuçlar verecektir. Tutturduğunda dikkatini başka alanlara çekmek farklı seçenekler sunmak uygun bir tutum olabilir. Tuvalet eğimi verirken sabırlı, ufak aksamalarda abartılı, titiz bir kaygılıkla tepki vermeyen, eğitimi oyunla veren ancak kararlı bir ana baba tutumunun çok yarar sağlayacağı bilinmelidir. Çocuğun çiş ya da kakasının gelmiş olacağının varsayıldığı saatlerde tuvalete götürmek, bu işlemi uygun ve belirli aralıklarda yinelemek ve haber verdiğinde ödüllendirmek yeterli olacaktır.
Ayrıca bu dönem çocuğu çok karıştırıcı ve tehlike bilmez olduğundan, onu tehlikelerden korumak konusunda dikkatli davranmak gerekir. Tehlikelerden korumak için çocuğu büsbütün kısıtlamayarak; uygun ortamları evin içinde rahatça oynayabileceği, döküp saçabileceği köşeleri ona sağlayabilmek yararlı olacaktır, Bu dönem çocuğun eğitiminde “özerklik dönemi" nin gelişimsel özellikleri dikkate alınarak fazla kuralcı, fazla baskılı olmayan, çocuğun kendi yetilerini tanıyıp kullanımına fırsat tanıyan ancak gerektiğinde sınırlayıcı ve değişken olmayan bir tutum izlendiğinde hem ocukla ana-baba arasındaki gerginlikler en aza indirgenmiş, hem de çocuğun dönemsel nitelikle sağlıklı bir gelişim çizgisine doğru desteklenmiş olur.
Bu yaş çocuklarında su oyunları, toprak ve kum oyunları, ses çıkaran, vurmalı, takmalı oyunlar, takıp çıkarmalı oyuncaklar, gerek karıştırıcılık, bulaştırıcılık, gerekse merak ve saldırganlık dürtülerini boşaltma, yönlendirme açısından uygun oyun seçenekleridir.
TUVALET EĞİTİMİNE HAZIR MIYIZ?
Çocuğunuzun yeterli olgunluğa ulaşma sürecinin neresinde olduğunu saptamada aşağıdaki liste işinize yarayacak:
* Kakası düzenli, yumuşak ve şekillidir
* Kilotunu kendi kendine indirip kaldırabilmektedir.
* Ev halkının tuvalet/banyo hareketlerini taklit etmeye çalışmaktadır.
* Kakası geldiğini bir takım fiziksel hareketlerle belli etmektedir veya söylemektedir.
* Kaka ve çiş anlamına gelen kelimeleri kullanmaktadır.
* Basit emirleri anlamaktadır (Örnek: Oyuncağı al vb.)
* Tuvalete gitmesi gerektiğini anlatan fiziksel uyarıları anlamakta ve önceden size söylemektedir.
* Kakalı bezle kalmayı sevmemekte, istememektedir.
* 3-4 saatlik kuru dönemleri olmaktadır, mesane kasları idrarını tutacak kadar olgunlaşmıştır.
* Herşeye olumsuz yaklaşmamaktadır.
* Eşyaları yerine koyma alışkanlığını edinmeye başlamıştır.
* Bağımsızlık isteğini belli etmektedir.
* Yürüyebilmekte ve oturabilmektedir.
Doğru ve uygun malzemeyi satın alın
Çocuğunuzun boyuna uygun lazımlık yada klozete uygulanabilir oturma yeri alın. En önemli özellik, çocuğun otururken ayaklarının yere değmesidir. Bu durumda bağırsak hareketleri başlayınca, yerden destek alabilir.
Bir rutin oluşturun
Çocuğunuzu, günde bir kez giyinik olarak lazımlığa oturtun. Bu, kahvaltıdan sonra, banyodan önce yada bağırsak hareketlerinin başladığı herhangi bir zaman olabilir. Burada amacı, bebeğin, lazımlığa alışması, onu günlük rutinin bir parçası olarak görmeye başlamasıdır. Oturmak istemezse, bırakın. Sakın onu zorla lazımlığa oturtmaya çalışmayın. Hele korkmuşsa, sakın sakın zorlamayın! Bu durumda, lazımlığı bir kaç haftalığına bir kenara koyun, ardından tekrar deneyin. Oturursa iyi, ama ona neden oraya oturması gerektiğini anlatmaya çalışmayın! Unutmayın, sadece onu lazımlığa alıştırıyorsunuz ve bu iş için en uygun yer neresiyse oraya gidin; oyun odası en uygun yer olabilir!
Bezi çıkarın
Onu lazımlığa bezini çıkartarak oturtun. Yine başlangıçta alıştırmak amacıyla! Bu aşamada bir takım açıklamalar yararlı olabilir; anne-babanın, varsa-diğer kardeşlerin ve herkesin bu işi yaptığını ona anlatın. Soyunup tuvalete girmenin erişkince bir davranış olduğunu anlatmaya çalışın ona. Bu davranış işe yarar ve etki gösterirse iyi. Olumsuzluk durumunda unutmayın. Hazır olana ve kendi kendine tuvalete oturmaya ilgi gösterene kadar bekleyin!
Süreci açıklayın
Çocuğa bağırsak hareketlerinin nereye gideceğini anlatın. Bezine kaka yaptığı zaman, onu lazımlığa oturtun, bezi onun gözü önünde lazımlık içine boşaltın. Bu durum, onun oturma ve kaka üretme arasındaki ilişkiyi anlamasına yardım edecektir. Lazımlığı tuvalete döktükten sonra sifonu ona çektirin -korkuyorsa yapmayın- kakanın nereye gittiğini görsün. Kakadan sonra giyinmeyi ve ellerini yıkamayı öğretin.
Bağımsızca hareket etmeye teşvik edin
Sıkıştığı zaman lazımlığı kullanması konusunda ona cesaret verin. Ne zaman isterse sizden yardım göreceği konusunda da emin olmasını sağlayın. Ara ara bezini çıkararak kilotla dolaşmasına izin verin. Bu sırada lazımlık gözönünde olsun, ona ne zaman isterse oturabileceğini söyleyin ve bunu sık sık hatırlatın.
Alt bezinden kilota geçin
Eğitim bu aşamaya gelince, kalın bir kumaştan yapılmış yada tek kullanımlık kilotlar giydirin. Bezden olanlar genellikle çocuğun çişini farketmesi nedeniyle daha çok işe yarar. Tek kullanımlık olanları dışarı çıkarken kullanın. Önce bir kaç saatle başlayın. Geceleri alt bezine devam edin. Yavaş yavaş büyük çocuk kilotuna geçme vakti geliyor.
Geri dönüşlere hoşgörüyle yaklaşın
Her çocuk tuvalet eğitimi sürecinde ara ara altına kaçıracaktır. Ona kızmayın, cezalandırmayın. Kaslarını kullanmayı öğrenirken bu durum olağandır ve biraz zaman alabilir. Bir kaza durumunda altını temizlerken, bir dahaki sefere lazımlığı kullanmasını ona hatırlatın.
Gece eğitimine başlayın
Gündüz sorunu tamamen çözülse bile, gece kontrolü aylar, bazen yıllar sonraya kalabilir. Hemen alt bezini atmaya kalkmayın. Bez bağlamanıza itiraz ediyorsa, çarşafın altına naylon bir örtü sermeniz temizliği kolaylaştıracaktır. Bu yaşta vücudu tuvalete gitmek için, uyanmak için gereken olgunluğa henüz ulaşmamıştır. Bu aşamada, akşamları sıvı alımını azaltmanız, kuru gecelerin sayısını artıracaktır. Gece çişi gelir ve uyanırsa, size seslenebileceğini ona hatırlatın. Lazımlığını yatağının hemen yanına koymanız da yararlı olabilir.
İşte bu kadar
İnanın tüm bunlar çocuğunuz hazır olunca gerçekleşecektir. Hazır olana kadar beklemeniz, hem onun, hem de sizin işinizi kolaylaştıracaktır. Bir sonraki bebeğe kadar artık rahatsınız.
Altını Islatma
Normal gelişmekte olan bir çocuğun 4-5 yaşlarından sonra altını ıslatmasına “enuresiz” denir. Altını ıslatma erken çocukluktan beri devam ediyorsa, bu arada çocuğun kuru kaldığı uzunca bir dönem varsa, buna “primer enuresiz”, altını ıslatmadığı uzunca bir dönemden sonra yeniden ıslatmaya başlamışsa, buna da “sekonder enuresiz” denir. Görülen vakaların %80’i birinci tiptedir. Altını ıslatma ilköğretime başlama çağındaki çocuklarda %10-12 gibi oldukça yüksektir. 5-14 yaş arası ise %6 oranında görülmektedir. Genellikle erkek çocuklarda, kızlara göre biraz daha fazla görülür. Altını ıslatma bazı vakalarda hemen her gece, hatta gecede birkaç defa, bazılarında ise birkaç gecede bir olabilir. Bir çok vakada yaşın ilerlemesiyle önce seyrelme, sonra kendiliğinden düzelme olur.
Yatağa işeyen çocukların hepsi uyumsuz çocuklar sayılamazlar. Çocuğun belli bir dönem tuvalet eğitimi almasına rağmen daha sonradan bu kontrolün kaybolmasıdır. Bu tipte stres faktörü etkili olmaktadır. Bu nedenle sonradan altını ıslatan çocuklarda muhakkak ek psikiyatrik sorunlar gözden geçirilmelidir Altını ıslatma erkek çocuklarda kızlardan daha fazla görülmektedir. Sonradan altını ıslatan çocuklarda psikiyatrik sorunlar dikkaate alınmalıdır.
Altını ıslatmanın nedenleri genellikle bedensel (organik) ve psikolojik olmak üzere iki grupta toplanmaktadır.Bedensel nedenler daha çok tıp uzmanlarını ilgilendirmektedir. Bunlara göre:
• Böbrek ve idrar yollarındaki rahatsızlıklar ve iltihaplanmalar
• Tirod ve hipofiz bezinin yetersiz çalışması
• Gece gelen epilepsi (sara) nöbetleri,
• Sinir sisteminin gelişimini engelleyen nörolojik bozukluklar,
• Ağır uyku
• Kalıtıma bağlı yapısal yatkınlık gibi durumlar alt ıslatmanın bedensel nedenleridir. Geri kalan büyük çoğunlukta ise psikolojik nedenlere bağlıdır.
• Şiddetli heyecanlar,korkular okula başlama nedeniyle anneden kopma gibi duygusal şoklar,
• Bir kardeşin doğumu ile oluşan gerileme tepkisi,
• Ana- baba geçimsizliği,
• Ailede aşırı ve yetersiz ilgi görme,
• Tuvalet eğitimindeki yanlış tutumlar,
• Cinsel haz sağlama.Özellikle küçük yaşlarda annenin altını temizlemesinden hoşlanma duygusu.İleri yaşlarda ise mastürbasyona benzer bir istek,
• Çocuk ve anne arasındaki gergin ilişkiler sonucu bilinç altı kin ve düşmanlığın yansıması
Altını Kirletme (dışkı kaçırma)
Gece ve gündüz olabilir. Dört yaşından sonra tuvalet kontrolü sağlanmamışsa ve en az ayda bir kez tekrarlanıyorsa bu problemden bahsedebiliriz. Genelde sindirim sistemi rahatsızlıkları neden olabilir. Çocuğun altına bez bağlamak, çocuğun bu yaşına uygun olmayan davranışı karşısında sessiz kalmak, aşırı cezalandırma yoluna gitmek, çocuğun probleminin artmasına neden olur. Psikiyatrik tedavi gerekir. Altını kirletme ve altını ıslatma problemlerinde çocukta mevcut olabilecek problemlerin ele alınarak halledilmesi gerekir. Bu türlü problemler, daha ciddi başka problemlerin habercisi olabilir. Bu nedenle anne baba bu hususu küçümsememelidirler.
Motivasyon Teknikleri
Kayıt tutma ve ödüllendirme: Altını işeme tedavisinde takvim tutma vb. teknikleri de hem çocuğun motivasyonunu artırıcı hem de sorumluluk vericidir.Çocuk ıslak ve kuru geceleri bir takvim üzerine işaretler.Yazma bilmiyorsa yağmur resmi ile bilenler yazı ile belirtebilirler. Bu işaretler kesinlikle çocuk tarafından konulmalıdır. Haftalık kontrollerle kuru günler çoksa ödüllendirilir. Ödüller, onun istediği bir oyun oynayarak vb) Duygusal içerikli ödüller (aferin veya kucaklama, başını okşama, başarısını abartma), somut ödüller: oyuncak alma gibi.
Sıvı kısıtlanması ve gece uyandırma:Akşam yemeğinden sonra sıvı: kola, karpuz vb. kısıtlaması, uykuda idrar miktarını azaltabilir.Sıvı kısıtlamasında sorumluluk çocuğa verilmeli, konunun yeni odağı haline gelmesi engellenmelidir.Çocuk yatarken mutlaka tuvalete gitmeli ve yattığında tuvalet için kendi kendini koşullandırmalıdır.Çocuklar uyuduktan 1-1,5 saat sonra uyandırılıp tuvalete gitmesi sağlanmalıdır
Anal dönemde olan çocuklarda tuvalet eğitimi esnasında ebeveynlerin baskıcı tutumları çocuklarının aşırı titiz ve obsesif erişkinler olmalarına yol açabilir.
Kız çocuklarının tuvalet alışkanlığını edinmeleri genellikle erkek çocuklarına oranla daha erken gerçekleşmektedir. Kızlar ortalama 3 yaşında, erkeklerde kızlardan 3 ay sonra tuvalet alışkanlığını edinirler.
Kız çocuklarında tuvalet sonrası temizlik arkadan öne (anüsten vajinaya) doğru değil, önden arkaya doğru yapılmalıdır. Zira arkadan öne temizlik kalın bağırsak bakterilerinin vajinaya ve buradan da uretra ağzına bulaşmasına ve bu bölgelerde sık sık enfeksiyonlar yaşanmasına neden olabilir. Kızınıza tuvalet eğitimi verirken de bu kuralı öğretmeyi ihmal etmeyin.
Altını ıslatma problemi yaşayan çocukların % 50’sinde “geniz eti” olduğu saptanmıştır. “Geniz etlerinin” solunum yollarını tıkayarak uyku bozukluklarına, gece altını ıslatmaya ve horlamaya yol açabileceği söylenmektedir.
Tuvalet eğitimi başlangıcı için lazımlık tercih edilmelidir. Ayakları böylece yere dayanan çocuk oradan güç alarak bağırsak hareketlerini kontrolde zorlanmayacaktır.


Hazırlayan: Prof. Dr. Bahar Gökler
Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi
Çocuk Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Anabilim Dalı

M@D_VIPer
28-07-06, 16:12
Çocuklarda Tuvalet Eğitimi
Çocuğunuzun yaklaşık 18 ay ve 2 yaş arasında olmasıyla birlikte, rahat rahat yürüyüp konuşan ve sizin ne dediğinizi anlayan döneminde tuvalet eğitimine başlayabilirsiniz. Eğer çocuğunuz daha rahat bir şekilde yürüyemiyor ve konuşamıyorsa daha erken demektir. Daha erken yaşlarında tuvalet sorununu çözmek çok güzel olmasına rağmen eğer bu dönem ilerki yaşlara kaymış ve gecikmişşe telaş etmeyin mutlaka bu alışkanlık kazanılacaktır. Çocuktan çocuğa tuvale talışkanlığı değişiklik gösterecektir. Tuvalet alışkanlığını kazanmak için rahatça çıplak dolaşabileceği, altının rahat açık bırakabilineceği yaz ayları düşünülür, fakat yinede kış aylarında dahi bu alışkanlığı kazandırabilirsiniz.
İlk olarak gündüz tuvalet eğitimi ile işe başlamanız gerekir, aynı anda gece içinde tuvalet alışkanlığını getiremezsiniz. Bir lazımlık veya tuvalet adaptörü alarak ilk adımı atabilirsiniz, ilk başlarda lazımlık kullanabilir sonrasında tuvalet adaptörü ile devam edebilirsiniz. Lazımlık yerine tuvalet adaptörü daha hijyenik olacak ve sizde lazımlığı temizlemek zorunda kalmayacaksınız. Mutlaka lazımlığın veya adaptörün kullanılacağı yerin tuvalet olduğunu anlatmanız gerekir, evin odalarını kullanarak tuvalet eğitimi vermek doğru olmaz. Genellikle çocuğunuzun altını kirlettiği zamanlara dikkat edin eğer bu saatle rutine oturmuşsa ve ne zaman tuvaletini yapacağını anladığınızda ona tuvaleti kullanması gerektiğini anlatın. Çocuğunuzu hiç bir zaman bu iş için zorlamayın, çünkü çok daha zor bir durum oluşur ve tepki gösterir. Çocuk tuvale eğitimine çok çabuk alışamıyabilir, lütfen sabırlı olunuz ve sakın hemen pes etmeyiniz.
Bazı çocuklar lazımlıktan korkarlar ve hatta ilk tuvaletlerini yaptıktan sonra vücutlarında bir parçanın çıkmasını ve onu görmekten korkarlar ve bir süre bu işlem için direnirler. Çocuğunuza tuvalet yapmanın herkez için gerekli ve doğal olduğunu anlatın. hekesin bu işlemi yaptığını ona anlatın. Tuvaletin sifonuna basmak çocuklar için eğlencelidir, tuvaletini yaptıtan sonra sifonu ona çektirebilirsiniz. Hoşuna gidecek bir kitap veya oyuncağı, tuvalete oturmasını sağlamak için kullanabilirsiniz. Tuvalet işlemi bittikten sonra mutlaka çocuğunuzun ellerini yıkamayı ve temizlemeye özen gösterin.
Yavaş yavaş bez kullanımını azaltıp,( bu arada alıştırma külotlarıda kullanabilirsiniz ) ona bezini bağlamadığınızı ve tuvaleti gelince söyleyip, tuvalete yapması gerektiğini anlatın. Bu arada sık sık kazalara hazırlıklı olun ve sakın tepki göstermeyin, sabırla ne yapması gerektiğini anlatın. Hiç bir zaman onu utandırmayın, "yinemi altına yaptın", "ne kadar pis çocuksun" gibi söylemlerde sakın bulunmayın. Tuvalet eğitimine başladıktan sonra geri adım atmayın ve kararlılıkla devam edin. Gündüz bu alışkanlığı kazanmasıyla birlikte gündüz uykularından başlayarak geceleride tuvalet eğitimine başlayabilirsiniz.
Alışılmış ve kazanılmış olan tuvalet alışkanlığı zaman içersinde değişiklik gösterip bozulabilir, sakın paniklemeyin başa dönmüyorsunuz. Bu dengeyi bozan bir sebep veya bir tepki olabilir. Buna sebep yeni bir bakıcı, yuvaya başlamak veya bir tartışma bile olabilir. Mutlaka zamanla dü zene girecektir, yeterki siz sebebini araştırın ve sakinlikle çözmeye çalışın.
BİR KAÇ PRATİK ÖNERİ ;
Tuvalet eğitiminde yapılması gerekenler.
• İlk olarak bez kullanımına son vermek gerekir. Alıştırma külotları denen dışı naylon içi pamuklu bezden yapılmış olanlarını kullanabilirsiniz.
• Çocuğunuzun ne zamanlar tuvalet yaptığına dikkat edin ve bunu göz önünde bulundurarak ona tuvalet yapmasını teklif edin. Sık sık olabilecek kazalar sonucunda sakın ona kızmayın, güzelce haber vermesinin gerektiğini anlatın.
• Artık bez ile dolaşmadığını ve altına yapmaması gerektiğini, tuvaleti geldiğinde herkesin yaptığı gibi onunda tuvaletini yapması gerektiğini ve bunu size haber vermesini söyleyin.
• Sıcaklık durumunu göz önünde bulundurarak altını açık bırakabilir ve bezinin olmadığını hissettirebilirsiniz. Eğer altı açık değilsede kolay bir şekilde altını açıp tuvaletini hemen yapmasını sağlayabileceğiniz şekilde giydirin.
• Tuvalete oturması için veya hemen kalkmaması için oyalanacağı bir kitap veya hoşuna giden bir oyuncak verebilirsiniz. Tuvalet yapmayı eğlenceli hale getirebilir, örneğin sifonu çekmesine izin verebilir ve böylece tuvalete oturma isteğini arttırabilirsiniz.
• Çocuğunuza hijyen´in önemini anlatın ve tuvaleti kullanmasının doğru olduğunu anlatın, her tuvalet sonrasında el yıkama alışkanlığını şimdiden kazandırın.
• Çocuğunuzun bakıcısının ve onunla ilgilenen diğer aile büyüklerinin aynı tutarlılığı ve ilgiyi göstermesini sağlayın.

Tuvalet eğitimi sırasında yapılmaması gerekenler ,
• Çocuğunuzun bu alışkanlığı çok kısa sürede kazanmasını beklemeyin, sabırlı ve sakince onu teşvik etmeye devam edin.
• Sakın çok ısrarcı ve sabırsız olmayın ve çocuğunuzla bu konuda dalga geçmek veya başka çocuklarla kıyaslamak gibi hatalara düşmeyin. Kesinlikle bağırmak, kızmak veya cezalandırmak gibi yöntemlere başvurmayın.
• Karşınızdakinin çocuğunuz olduğunu, küçük ve sizin kadar çabuk anlayacak kapasitede olmadığını ve onun duygularını düşünün, her konuda kendinizi onun yerine koyun, böylece daha sabırlı ve anlayışlı olabilirsiniz.
• Tuvalete çok çıkmaması için sakın sıvı tüketimini azaltmayın, çocuğunuzun metabolizmasını etkileyecek bir hata yapmış olursunuz.
• Sakın pes etmeyin, alışkanlığı kazanması ne kadar uzun sürerse sürsün geri adım atmayın. Eğer bezden vazgeçiyorsanız ara sıra bile olsa tekrar bez bağlamayın.


Copyright © Minikeller.com

M@D_VIPer
29-07-06, 15:30
Tuvalet Eğitimi
Oysa çocuğun tuvalet terbiyesine başlamak için belirli bir yaş yoktur. Çocukların büyük çoğunluğu 18-30 aylıkken tuvalet terbiyesine başlamak için gerekli becerileri kazanırken bazı çocuklar ise 4 yaşına kadar bu beceriyi kazanamazlar.Genellikle kız çocukları erkek çocuklarından daha önce mesane ve barsak kaslarını kontrol etmeyi öğrenirler. ( Kızlarda genellikle 2,5 yaş civarında, erkeklerde ise 3 yaş civarında) Önemli olan çocuğunuz tuvalet terbiyesi için hazır olmadan bu terbiyeyi vermek için acele edip baskı kurmamaktır. Çocuğunuzun tuvalet terbiyesine hazır olduğunu gösteren bazı belirtiler vardır:
• Çocuğunuz bazı basit isteklerinizi yerine getirebiliyor mu?
• Gün boyunca bezi en az iki saat kuru kalabiliyor mu?
• Kısa bir uykudan sonra bezi kuru kalabiliyor mu?
• Barsak faaliyetleri düzenli ve daha önceden tahmin edilebliyor mu? ( Bazı çocuklar günde 2-3 kez, bazıları ise 2-3 günde bir kez kaka yaparlar. Burada önemli olan bu aralıkların düzenli olarak tekrarlanması ve daha önceden tahmin edilebilir düzeye gelmesidir.)
• Kendi başına tuvalete gidiyor mu? Tek başına pantolonunu indirip kaldırabiliyor mu?
• Bezi ıslandığında rahatsız oluyor mu?
• Lazımlık veya oturağına ilgi gösteriyor mu?
• İç çamaşırı giymek istiyor mu?
Yukarıda sayılan maddelerin büyük çoğunluğuna evet yanıtını verebiliyorsanız çocuğunuz tuvalet eğitimine hazır demektir. Aksi halde birçok güçlükle karşılaşabilirsiniz.
ANA BABALARA ÖĞÜTLER:
Plan Yapın:
Çocuğunuza tuvalet eğitimine başlamadan önce iyi bir plan yapmalısınız. Eğitime
ne zaman ve nasıl başlayacaksınız? Herhangi bir direnmeyle karşılaştığınızda
veya olası kazalarda tutumunuz ne olmalı gibi şeyleri planlamalısınız. Bunun
için çevrenizdeki tecrübeli kişilerden veya profesyonel kişilerden fikirlerini
alabilir, doktorunuza danışabilirsiniz. Fakat hiçbirzaman unutmayın: Çocuğunuzu
en iyi siz tanıyorsunuz.
Çocuğunuzu övgülerinizle ödüllendirin:
Eğitiminizin başından sonuna dek çocuğunuzun sizden gelecek olumlu ve olumsuz
tepkileri gözleyeceğini unutmayın. Onu hayal kırıklığına uğratmamalısınız. Eğitiminde
ileriye gittiği her adımda ve her yeni denemede çok iyi yaptığını ve onunla
gurur duyduğunuzu ona söyleyin. Ancak unutmayın ki övgüleriniz çok abartılı
olursa çocuk tekrar altına kaçırmaya, huysuz ve sinirli olmaya başlayabilir.
Arada sırada kazalar olabileceğini kabul edin:
Tuvalet eğitiminiz tamamlanana dek her çocuk gerek gündüz, gerek gece kazara
altına kaçırabilir. Bu gibi hallerde çocuğunuza sinirlenmeyin ve kızmayın. İdrarını
tutması ve rektumunu kapatması için gereken kas gelişimi birden olmaz. Çocuğun
bunu öğrenmesi zaman alacaktır. Herhangi bir kaza olduğunda altını sakinlikle
temizleyin, bir dahaki seferlerde tuvalete yapmaya devam edecektir.
ADIM ADIM TUVALET EĞİTİMİ
1. Gevşeyin. Tuvalet eğitiminde sakin ve rahat yaklaşım en iyi davranış biçimidir.
2. Tuvalette ne yapacağını çocuğunuza gösterin. Çocuklar büyüklerini tuvalette görünce onları taklit etmeye başlarlar.
3. Tuvaletle ilgili ailenizin kullandığı sözcükleri çocuğunuza öğretin ki tüm aile bireyleri çocuğun kullanacağı sözcüğü duyduğunda tuvaleti olduğunu anlayabilsin. Bu arada bu yaştaki çocukların herşeyi çekinmeden heryerde yüksek sesle herkese duyurabildiğini unutmayın.
4. Çocuğunuza tuvaletini yapmadan önce oluşan yüzde kızarma, çömelme, ıkınma gibi belirtilerin tuvaletinin geldiğini işaret ettiğini öğretin.
5. Çocuğunuza bir lazımlık- oturak satın alın. Oturarak tuvalet yapması daha kolaydır.
6. Çocuğunuza tuvalet kullanımı hakkında kitaplar okuyun, hikaye veya masallar anlatın.
7. Çocuğunuza tuvalette kolay indirilip kaldırılabilen giysiler giydirin.
8. Çocuğunuz tuvalete gitmek istediğinde ona yardımcı olun, yanında kalın eline tuvalette otururken oyalanabileceği resimli kitaplar vs. verin ve oturağına tuvaletini yapmasa bile birkaç dakika oturmasını sağlayın.
9. 4-5 dakikadan sonra çocuğunuzun tuvaletten kalkmasına yardımcı olun. Eğer bu süre içerisinde tuvaletini yapabildiyse aşırıya kaçmamak kaydı ile onu övün ve ödüllendirin. Eğer tuvaletini yapamadıysa birdahaki sefere yapabileceğini söyleyin.
Tuvaletini yaptıktan sonra çocuğunuzu dikkatle silin. Kız çocuklarında silinme işleminin enfeksiyon kapmayı engelleyebilmek amacıyla önden arkaya doğru yapılması gerektiğini unutmayın. Tuvaletten sonra ellerin dikkatlice yıkanması gerektiğini siz de örnek olarak çocuğunuza öğretin.

M@D_VIPer
29-07-06, 15:30
Tuvalet Eğitimi
Tuvalet eğitimine başlama zamanına;
- Saatler süren kuru dönemleri
- Oturağa ilgi duyulması
- Islak ve kirli olunca altının değiştirilmesi isteği
- Basit emir dizilerini yerine getirebilme yeteneği gibi sinyallere dayanılarak karar verilmelidir.
Tuvalet eğitimine çocuk fizyolojik ve ruhsal açıdan hazır olmadan başlandığında ya da aşırı baskıcı, esnekliğe, eğitimin başlangıcındaki küçük kaçırmalara bile izin vermenin bir tuvalet eğitimi ile çocuk ele alındığında; bu dönemde aşırı baskı ve denetim sonucu tuvalet eğitimi kazanılsa bile çocuk daha sonraki yaşlarda herhangi bir stres etmeni ile karşılaştığında çiş ya da kaka kaçırma belirtileri ile birlikte tuvalet eğitimi dönemi içinde çözümlenmemiş olan süreç yeniden gündeme gelir.
Bu dönemde doğası gereği aşırı direnen, tutturan çocuğun inadına inatla karşılık vermek, inadının üstüne gitme korkutmak geçersizdir ve olumsuz sonuçlar verecektir. Tutturduğunda dikkatini başka alanlara çekmek farklı seçenekler sunmak uygun bir tutum olabilir. Tuvalet eğimi verirken sabırlı, ufak aksamalarda abartılı, titiz bir kaygılıkla tepki vermeyen, eğitimi oyunla veren ancak kararlı bir ana baba tutumunun çok yarar sağlayacağı bilinmelidir. Çocuğun çiş ya da kakasının gelmiş olacağının varsayıldığı saatlerde tuvalete götürmek, bu işlemi uygun ve belirli aralıklarda yinelemek ve haber verdiğinde ödüllendirmek yeterli olacaktır.
Tuvalet eğitimini genel ilkeleri :
- Oturakta başarı gösterilmediğinde ve oturak dışı kazalarda kızmak ve ceza vermek genellikle olumsuz etki yaratır ve uygun değildir.
- Çocuk oturağa oturmamak konusunda inat ettiğinde ayağa kalkmasına izin verin ve yemekten sonra tekrar deneyin.
- Direnç süre giderse eğitime birkaç hafta ara verin.
- Şiddetli tartışmalardan kaçınılmalıdır. Bu uzun süren dışkı kaçırma, gece işemelerine ve/veya annebaba – çocuk ilişkilerinin gerginleşmesine yol açabilir. Bir bebekle girişilen çatışmanın kazanılması neredeyse her zaman olanaksızdır ve erişkinin isteğinin dayatılması çocuğun gelişimini etkileyebilir ve utanç ile kuşku duygularını arttırabilir.
- Başarılı tuvalet eğitiminin anahtarı çocuğun bunu kendi başarısı olarak görmesinin sağlandığı yaklaşımdır.
- Gündüz eğitiminin yararlı olabileceği yaş çocuğun bireysel özelliklerine göre değişir. Çocuğun dışkılama saatlerinin öngörülebilmesi; çocuğun dışkılamayı önceden hissetme ve tuvalette gerçekleştirilen eylemleri anlayabilme yeteneği ( tuvalete zamanında gitme, soyunma, oturağa oturma, dışkılama, yıkanma, kurulanma ve tekrar giyinme) ve çocuğun tuvalet eğitimine karşı duyduğu ilgi.
Tuvalet eğitimde yöntemler :
- Çocuk hazır olduğunun sinyallerini verdikten sonra oturakla tanıştırın.
- Çocuğu başlangıçta kısaca ve giysili olarak oturtun.
- Çocuğunuza tuvalette kolay indirilip kaldırılabilen giysiler giydirin.
- Tuvalette ne yapacağını çocuğunuza gösterin.
- Tuvaleti vurgulayan kelimeleri öğretin
- Çocuğu tuvalete siz götürün ve yanında oturun.
- Daha sonra çocuğu oturakta kilodu çıkarılmış olarak ve giderek artan sürelerde oturtun. (1 dk en fazla 10 dk)
- Tuvalet işlemini tekrar tekrar ve basitçe açıklayın ve oturağa ıslak veya kirli bezler koyarak vurgulayın.
- Eğer başarılı bir sonuç varsa onu övün, Çocuklar büyümüş olma kavramından hoşlanırlar. Sen büyüdün abla-abi oldun. Çünkü tuvaletini beze değil oturağına yaptın gibi.
- Eğer çocuk bu denemelerde tuvaletini yapamamışsa, sakin olun, kızgınlık belirtisi göstermeyin. Sen bebek misin gibi ifadelerden kaçının. Bir dahaki sefere yaparsın deyip konuyu kapatıp, tuvaletten çıkartın.
- Tuvaletini yapıncaya kadar burada oturacaksın tarzında zorlayıcılıktan kaçının.
Altına kaçırdığında öfke belirtisi göstermeyin. Hatta bu kazaların her zaman olabileceğini peşin peşin kabul edin.
- Tuvalet eğitimindeki başarısıyla sizin ona olan sevginiz arasında ilişki kurmayın. Çocuğa bunu algılatabilecek kelimelerden uzak durun.
- Tuvalette oturmaktan sıkılıyorsa yanınıza resimli bir kitap alın veya yanında kalıp dinlemekten hoşlanacağı bazı hikayeler anlatın.
- Tuvaletini yaptıktan sonra ona doğru şekilde temizlenmeyi öğretin. Önceleri siz temizledikten sonra onun tekrar etmesini isteyebilirsiniz.
- Çocuğun dışkılama gereksinimini anlamaya çalışın (çocuğa göre ayarlı “ zamanlama yöntemi), oturakta başarılı dışkılama için olumlu güçlendirme yapın (övgü, sarılma, yıldız çizelgesi, çıkartma y da tekrar tekrar verilebilen, yeterli motivasyon sağlayan başka ödüller)
Yukarıda belirttiğimiz yöntemler düzenli dışkılama alışkanlığı olan çocuklarda çok yararlı olur. Düzensiz dışkılama alışkanlığı olan çocukların eğitimine başlanmadan önce gereksinimlerini kendilerinin hissetmesinin beklenmesi gerekebilir. Gündüzleri kapsayan tam tuvalet eğitimin alınması uzun bir süreye yayılabilir. Başarı başlangıçta geçici de olabilir. Tuvalet eğitiminden uzun bir süre sonra da arasıra kaza olabileceği göz önünde tutulmalıdır.

M@D_VIPer
29-07-06, 15:32
Tuvalet Eğitimi
Tuvalet eğitimi anne-baba ve çocuk için önemli ve farklı anlamlar içerir. Usandırıcı, zaman alıcı, kirli ve masraflı çocuk bezlerinden kurtulmak, ve kreş seçeneklerinin artması ebeveynler için önemli konulardandır. Pek çok anne-babanın bebeğin ilk doğduğu günden başlayarak, akıllarını lazımlık eğitimine takmalarında; ne zaman başlayacaklarını ve nasıl başaracaklarını merak etmelerinde şaşılacak bir yan yoktur. Çocuk açısından bakıldığında bu olay bağımsızlık ile ilgilidir: “Kısa bir süre önce yürümeye başlayan küçük çocuğunuzun bağımsızlık yolunda yeni bir adım atması” anlamına gelir. Tuvalet eğitimi basit olarak: “Kuru ve temiz kalması için çocuğunuza yardımcı olmak” şeklinde tanımlanabilir. Yapmanız gereken, çocuğunuzun oturağı kullanmaya hazır ve kullanabilecek durunda olduğu anı gözlemek, ardından da bunu nasıl yapacağını ona göstermektir.
¦ Ne Zaman Başlamalı?
Doğru yaş, çocuğunuzun hazır olduğu zamandır. Çocuk hazır olmadan başlanılan eğitimlerde süreç uzamaktadır. 18 aylıkken eğitime başlanan çocukların birçoğu 4 yaşına gelmelerine karşın eğitimlerini tamamlayamamalarına karşın; eğitime 2 yaşında başlayanların çoğu bunu 3 yaşında tamamlamış olmaktadır.
Çocuk gelişimi açısından bakıldığında şunlar söylenebilir:
• 12 aylıktan küçük bir çocuğun barsak hareketlerini ve çişini kontrol etmesi beklenemez.
• İkinci yılda ortaya çıkan ve çocuğun hemen herşeye itiraz etmesi olarak kendini gösteren “negativism” dönemi hafifleyene dek başlamamakta yarar vardır.
• 18 ila 24. aylar arasında bir çocuk yavaş yavaş hazır olduğunun sinyallerini vermeye başlar.
• Tuvalet eğitimini kazanmak için ortalama yaş; kızlar için 29 ay, erkekler için 30 aydır. Ortalama demek bu aylara gelindiğinde hala çocukların yarısının tuvalet eğitimini tamamlamamış olması demektir.
• Tuvaleti kullanmak; yürümek, konuşmak, küplerle oynamak gibi bir bağımsızlık göstergesidir. Çocuklar bu tür eylemleri kendilerini duygusal olarak hazır hissettiklerinde daha kolay başarırlar.
• İdrar kesesi ve barsaklarda boşaltımı düzenleyen kasları kontrol etmeyi öğrenmiş olan çocuklarda tuvalet eğitimine başlanabilir. Genelde bebekler 15-18 aylık olmadan önce bağırsaklarının hareketini denetleyemez ve oturak kullanmaya hazır duruma gelemezler; ardından idrar keselerini denetlemeleri yani çişlerini tutabilmeleri için daha 4-5 ay geçmesi gerekir.
• Oturak kullanmayı öğrendikten sonra en az üç yaşına, hatta daha ileri yaşlara kadar sık sık kazalarla karşılaşılır.
• Bazı çocukların oturak kullanmayı öğrenmeleri diğerlerine göre daha uzun sürer. Genellikle erkek çocuklar kızlardan daha yavaştır. Unutulmaması gereken, tümünün, sırası gelince bu işi öğrenecekleridir. Organik bir sorun söz konusu olmadıkça, 4-5 yaşına gelmiş de hala altı bağlı dolaşan çocuk yoktur.
Oturak eğitimi, yarışılacak bir konu değildir. Başka anne-babalar çocuklarının bezlerden kurtulmuş olmasıyla övünüp duruyorlarsa bile, çocuğunuzu hazır hissetmiyorsanız, zorlamayın. Arkadaşlarınızın ve ailenizin deneyimlerine bakarak kendinizi baskı altında hissederek yanlış iş yapmayın. Bir yaşında veya daha altında tuvalet eğitimini almış bir çocuk doğru tuvalet eğitimi örneği değildir. Bunlar genelde ebeveynlerin aşırı çabası sonucudur.Amaç çocuğun kendi insiyatifini kullanarak tuvalet eğitimini başarması için cesaretlendirmek olmalıdır.
Ne zaman hazır?
Çocuğunuzun bu aşamaya yaklaşmakta olduğunun ilk belirtisi, altını kirlettiğinde bunun sinyallerini vermeye başlamasıdır.
Bunun dışında:
• Gündüzleri iki saat veya daha uzun süre altının kuru kalması, gündüz uykularından sonra kuru kalkması.
• Bağırsak hareketlerinin (kaka yapma zamanının) düzenli hale gelmesi; altını belirli saatlerde kirletmesi.
• Bazı söz veya mimiklerle kakasını veya çişini yapmak üzere olduğunu göstermesi.
• Kirli bezden rahatsız olduğunun işaretlerini vermeye başlaması
• Sizi memnun etme isteğini duyması, basit sözel komutlara uyması.
• Tuvalete gidip gelebilmesi, pantolonunu çıkarıp giyebilmeye başlaması
• Yetişkin iç çamaşırı giyme veya oturak (lazımlık) kullanma konusunda istekli görünmesi.
Bağımsızlık isteği çocuklarda genellikle iki yaşından sonra gelişir. Bağımsızlık çabaları desteklenirse bu duygu ile birlikte lazımlığı nasıl kullanmaya başlayacağını öğrenme isteği de ortaya çıkacaktır. Vücudunun bölümlerini ve fonksiyonlarını söyleyebilmesi, sevdiklerini-sevmediklerini tanımlaması, elbiselerini giyip-çıkarmaya çalışması bebeğinizin tuvalet eğitimi için uygun kıvama gelmekte olduğunun ip uçlarıdır.
İLK HAZIRLIKLAR
Oturağı kullanmaya hazır olacağı anı beklemeyin. Uygun bir oturak satın alın., banyoda veya odasında uygun bir yere yerleştirin. Çevresinde görmeye alıştığı şeylerden biri haline getirin. “Neye yaradığı” ve “biraz daha büyüyünce kullanacağı” konusunda açıklamalar yapın. Bu “oyunla karışık merak”ı bezini çıkarması konusunda ısrar ederek berbat etmeyin. Altını çıkarmadan oturması için ona cesaret verin. Oturağını sevinceye, onu benimseyinceye dek bunlara devam edin.
BAŞLAMAK
Üstünü çıkarmadan da olsa çekinmeden lazımlığa oturma işlemi başarıldıktan sonra onu elbisesiz ve bezsiz oturtmayı deneyebilirsiniz. Barsak hareketlerine yardımcı olmak açısından; oturduğunda ayakları ile yere sağlam bir şekilde basmayı gösterin (barsakları boşaltma işlemi bu pozisyonda daha rahat gerçekleşir). Oturak faslını gündelik rutinleriniz arasına katın ve sıklığını yavaş yavaş günde birkaç keze çıkarın.
Gelişimsel olarak bir çocuk kakasını kontrol etmeyi, idrardan önce öğrenir ve genellikle kaka yapmak üzere olduğunu anladığı an ile gerçekten yaptığı an arasında birkaç saniye vardır. Yani, zamanında davranırsanız kazaların büyük bir kısmından kurtulabilirsiniz.

Dr.Ziya Aras

M@D_VIPer
29-07-06, 15:32
Küfür
NEDENLERI
1-Dikkat çekme:Bazı çocuklar ana-babadan yeterli ilgiyi göremiyorlarsa, dikkat çekmek için küfrederler.
2-Sarsılma:Bazı çocuklar için yetişkinleri Şok etme, rahatsız etme eğlenceli olabilir.
3-Ağızdan kaçıverme:Insanlarda engellenme yada kızgınlık hissedildiğinde yada fiziksel bir gerginlik olduğunda küfürün ağızdan çıkıvermesi çok doğaldır. Çok engellenen, yaşama alanı çok daraltılan çocuk, kızgınlık olarak küfredebilir.
4-Savunma:Bazıları için kötü söz söyleme bir savunma davranışıdır.Küfür etmenin tam anlamıyla yasak olduğu çevrede yetişenler, isyan ederek bağımsızlıklarını göstermek isterler.
5-olgunlaşma:Bazende çocuklar yetişkin olmanın bir sembolü olarak, kötü söz söylerler.
6-Akranları tarafından onaylanması:
7-Çocukça bir zevk:Küçük çocuklarda banyo ve ona ilişkin konuşmak, çocuklarda bir tür çocuksu seksüel zevk alma durumu ortaya çıkarmaktadır.
NE YAPILMALIDIR?
1-Örnek oluşturma:Eğer kaba ve küfürlü bi konuşma eğilimini kendinizde engelleyebiliyorsanız, çocuğunuzda bu kontrolü sizi taklit ederek öğrenecektir.
2-Dürtülerini ifade edebilme:Eğer çocuk, size olan kızgınlıklarını rahatlıkla dile getirebiliyorsa, bu özgürlüğe sahip ise, olumsuz duygularını belirtmek için daha az küfürlü sözcük kullanacaktır.
3-tartışma:Bu kelimeler bir kağıda yazılarak tanımlanır ve daha sonra tartışılır.
4-önemsememek:Çocuklar kötü sözcükler kullandığında,anne-babalar bu duruma pek fazla üzülüp şaşırmıyorlarsa, çocukların bu sözcükleri söylemeleri için bir nedenleri kalmayabilir.
5-"Dilsizlik Oyunu":Ana-babalar böyle durumlarda Şoke olmaktan çok, sessizlik oyunu oynayarak çocuğu yönlendirebilirler. "senin kullandığın kelimenin anlamı nedir?", "anlamıyorum", denilerek çocuktan yanıtlaması istenir.
6-Yaratıcı olmaya özendirmek:Yaratıcı uğraşlar, yazınsal faaliyetler, spor vb. Yaratıcılığı artırıp kötü söz kullanımını engeller.
7-Kötü sözcüklerin yıpratılması:Çocuk bu kelimeyi kullandığında 5 dakika boyunca bu kelimeyi söylemesini isteyin. Büyük olasılıkla bir daha kullanmayacaktır. Söylemek istemediği zaman, ancak kötü sözcüğü kullanmaktan dolayı verilen cezayı uyguladıktan sonra, istediğini yapabileceğini söyleyin.
8-Ciddi cezalandırmama:Eğer çocuğunuzu, döverek, bağırarak, tehdit ederek cezalandırırsanız; çocuğunuz bu bu kelimeleri yakalanıp cezalandırılmamak için, gizlice kullanmayı öğrenir.
Uygun olmayan bu sözcüklerin yerine, uygun kabul edilebilir sözcükler kullanması için çocuğu bilgilendirmek gerekir.Çocuk olumlu sözcük kullandığında, çocuğun övülmesi teşvik edilmesi gerekir.
Gelecekte kendinizi tutmayı öğrenin.
Kötü sözcüklerin yerini alabilecek daha uygun sözcükler bulmaya çalışın. Örneğin :Hay Allah, Kahretsin,Tüh be!… gibi. Ve kendinizi bu tür sözlere alıştırın.
Kendinize başkalarına kötü söz söylemeyi yasaklayın bu çocuğunuza da bir örnek teşkil edecektir. Örneğin birisi hakkında karar verirken "Ne kötü birisi" ya da "Bu gerçekten kötü birisi" yerine "Ben onu kötü buluyorum" tanımını uygulayın. Çocuğunuz bu şekilde başkaları hakkında kesin bir değerlenmelerde bulunmayacak ve göreceli düşünmeyi öğrenecektir.

M@D_VIPer
29-07-06, 15:33
Çocuğunuz Küfür Etmeyi Bırakmıyorsa!
Birtakım uygulama kuralları koyabilirsiniz.
Bazı durumlarda kesin yasaklar koyabilirsiniz. İnsanlara kötü bir biçimde hitap etmek hakaret anlamına gelir ve sonuçları kötü olabilir.
Daha az ciddi konular olabilir örneğin bir tabağın kırılmasından sonra ağızdan istemeden çıkabilecek bir küfür gibi.
Bazen izin verilebilir durumlar da söz konusu olabilir böyle bir durumda onu odasına götürüp yalnız iken küfür etmesine izin verebilirsiniz.
Rahatlama amacıyla bazı durumlarda sövme ya da küfüre başvurulabilir. Örneğin anne ve baba ile birlikte olunan özel durumlarda oyun oynarken kötü söz söylemek normal karşılanmalı ve bunun bir rahatlatıcı bir durum olduğunu unutmayın.
Çocuğunuz sizi küfür ederken suç üstü yakaladığında buna tepkisiz kalmayın.
Hiçbir şey olmamış gibi davranmak bu onu aptal yerine koymanız anlamına gelir.
Sadece yetişkinlerin kötü söz söylemeye hakkı vardır gibi bir düşünceyi kafanızdan silin çünkü böyle bir yaklaşım çocuğunuzu bu haksızlık karşısında saldırgan olmaya ve kendisini suçlu hissetmeye davet eder. Çocuğunuza "Ağzımdan bazen gerçek duygularımı ifade etmeyen kötü sözcükler çıkıyor.” diyerek çocuğunuzun sizi öfkelendiren olayı daha iyi değerlendirmesine neden olabilirsiniz ve bundan dolayı onun gözündeki inandırıcılığınızı kaybetmezsiniz.
Gelecekte kendinizi tutmayı öğrenin.
Kötü sözcüklerin yerini alabilecek daha uygun sözcükler bulmaya çalışın. Örneğin :Hay Allah, Kahretsin,Tüh be!… gibi. Ve kendinizi bu tür sözlere alıştırın.
Kendinize başkalarına kötü söz söylemeyi yasaklayın bu çocuğunuza da bir örnek teşkil edecektir. Örneğin birisi hakkında karar verirken "Ne kötü birisi" ya da "Bu gerçekten kötü birisi" yerine "Ben onu kötü buluyorum" tanımını uygulayın. Çocuğunuz bu şekilde başkaları hakkında kesin bir değerlenmelerde bulunmayacak ve göreceli düşünmeyi öğrenecektir.


Kaynak: Brunet Christine, Sarfati Anne-Cecile, 1-7 Yaş Arası Çocuğun Eğitimi, çeviri Bıçakçı Kurtuluş

M@D_VIPer
29-07-06, 15:34
Çocuğunuz Yemek Yemiyorsa !!
Yemek yememe sorunun nedenleri nelerdir?
Bu davranışa temel bir çok neden vardır. Genellikle çocuğun dikkatleri üzerine çekerek kendini daha önemli hissetmek istemesidir.
Veya diğer bir sebeb ise iştahın çocuktan çocuğa değişmesidir.Bazı çocuklarda tıpkı kimi erişkinlerde olduğu gibi daha az iştahlıdır. Çocuğun iştahı az olduğu için anneler onu yemeğe zorlar oda reddeder. Bunun üzerine anne baba daha ileri giderek zorlama kandırma, ceza verme, tehdit etme yoluna başvurarakyemek zamanlarının çocuk için bir kabusa dönüşmesine neden olur.
Böylelikle yemek ve yemek zamanı ilgili kötü çağrışımlar zamanla gerçekten çocuğun yemek yemeğe şiddetli tepkiler vermesine neden olur.
Yemek yemekte zorluk çıkaran çocuğunuza uygulanacak en iyi yöntem yemek istemediğinde "peki" diyerek,onunla ilgilenmemeli endişe veya öfke ile bakmamalı, olayın çok normal olduğu izlenimi vermelisiniz.İsterse yemeğini olduğu gibi bırakabilir, ama sade diğer öğüne kadar hiç bir şey vermeme konusunda kararlı olmalısınız. Unutmayın 3-5 gün aç kalmakla çocuğa hiç bir zarar gelmez.
Yemekte problem çıktığında annenin en uygun davranışı şöyle olmalıdır: "Hepsini yemek zorunda değilsin, şimdi aç değilsen bir sonraki yemekte yersin."
Böylece çocuğun anneye direnç göstermek için bir nedeni kalmıyacaktır. Yemek öncesinde şu küçük öneriler yemek zamanının daha keyifli geçmesine yardımcı olabilir.
-Çocuğunuzun çok yorgun uykusuz olarak yemeğe başlamamasına dikkat edin.
-Yemek öncesinde yıkanmış el yüz ve taralı saçlar onunu kendini daha zinde ve keyifli hissetmesini sağlıyabilir.
-Yemek tabağı veya servisi desenli parıltılı materyeller şeklinde olursa çocuk ilgisi yükselebilir.
-Yemek masasını hazırlarken ondan yardım almanız çocuğunuzun kendine olan güveninin de artmasına yardımcı olacaktır.
-Yiyeceği kadar yemeği tabağına kendi servis yapması yemeğini tamamlamasına yardımcı olabilir.
Tüm bunlara rağmen çocuğunuz kilo kaybediyor,yenilenleri çıkartıyor, yemek yemeği kesinlikle reddediyorsa bir uzmandan yardım almanızda fayda vardır.
Sevgilerimle,
portmed (Dr. Ahmet Balta)
Çocuklarınızın yanında yemek seçmeyin
Yetişkinlerin, çocukların yanında yemek seçmemesi gerektiği belirtildi. Kocaeli Üniversitesi Öğretim Üyesi Yrd. Doç. Dr. Figen Göz, annelere çocukların beslenmesi konusunda bilgi verdi. Beslenmenin, karın doyurmak anlamına gelmediğini anlatan Göz, düzenli ve yeterli beslenmenin çocuğun sağlıklı olmasına katkı sağladığını belirtti. Çocuklarda yemek yememe ve yemek seçmenin sık görüldüğünü ifade eden Göz, şunları kaydetti: “Çocuk yemek istemiyorsa kesinlikle üzerine gitmeyin ve inatlaşmayın. Yedirmenin başka yollarını arayın. Sizin seçtiğiniz yemek olsa bile bunu çocuğa hissettirmeyin. Çocuklarınızın yanında yemek seçmeyin. Kardeşlerden biri yemek seçiyorsa, diğer kardeşe bunu hissettirmeyin Çünkü, kardeşinin yemediğini gören çocuk etkilenebilir.” Göz, yiyeceklerdeki vitaminlerin, uygun pişirme yöntemleriyle korunabileceğini sözlerine ekledi.
Çocuğunuz Yemiyor Mu?
Çocukluk döneminde sıklıkla görülen beslenme sorunlarının önlenmesi için bebeklik döneminde düzenli beslenme alışkanlığının kazandırılması gerektiği bildirildi. Yemek konusunda üzerine fazla düşülen, gereğinden fazla ilgilenilen ve ailesinin katı, kaygılı ve huzursuz tutumlarıyla karşılaşan çocuklarda beslenme bozukluğunun daha çok görüldüğü kaydedildi.
Bebeklik döneminden kaynaklanabilir
Nevşehir Milli Eğitim Müdürlüğü Rehberlik Araştırma Merkezi Müdürü Yusuf Çağlayan, çocukluk döneminde görülen beslenme bozukluklarının, iştahsızlık, düzenli yememe, yemek seçme ve yemeklerden sonra kusma gibi sorunlara yol açtığını hatırlatarak, bu sorunların temelinde bebeklik dönemindeki alışkanlıkların yattığını söyledi.
Fazla ilgilenmeyin
Çağlayan, sorunun nedenleri hakkında bilgi vererek, "Yemek konusunda üzerine fazla düşülen, gereğinden fazla ilgilenilen ve ailesinin katı, kaygılı ve huzursuz tutumlarıyla karşılaşan çocuklarda beslenme bozukluğu daha çok görülür. Yemek konusunda annesinin fazla ilgisini farkeden çocuk, her yemekte oyun, ödül veya masal gibi beklentiler içine girer, yemek seçer, yemek yeme süresini gereğinden fazla uzatır. Çocuk bunu kaygılı ve aşırı koruyucu annesini cezalandırmak, ilgisiz babasının dikkatini çekmek, ailesinin ilgisini kendi üzerinde toplamak için yapar" dedi.
Üstelemeyin
Yemek konusunda keyfi ve düzensiz davranılmasının çocukta beslenmeye bağlı sorunları ortaya çıkaracağını belirten Çağlayan, bu konuda çocuğun yaşına uygun özgürlük tanınması gerektiğini bildirdi. Çocuğa yemek yemenin normal bir olay olduğunun anlatılması ve üzerine fazla düşülmemesinin sorunları azaltacağını kaydeden Çağlayan, “Anne, yaşına göre çocuğuna, yemek yaparken veya masayı hazırlarken kendisine yardım etmesine, döküp saçsa bile yemeğini kendisinin yemesine izin vermelidir. Televizyondaki programlarla çizgi filmlerle yemek olayı teşvik edilmelidir. Bu konuda çocuğun üzerine fazla gidilmemeli, yemek sorunu abartılıp saplantı haline getirilmemelidir. Kaç bardak süt içeceğine, yumurtasını nasıl yemek istediğine kendisinin karar vermesi sağlanmalı. Yemek yemesi için çocuğa yalvarmak, zor kullanmak, ödüller vaadetmek bir sonuç vermez. Çocuğun yemekle ilgili sorunları büyüklerinin ilgisini çekmek için yaptıkları unutulmamalıdır” önerilerinde bulundu.

M@D_VIPer
29-07-06, 15:37
Ölüm Korkusu Çocuğunuzda Travma Oluşturmasın?
Bazı çocuklar ölüm olayıyla çok çeşitli vesilelerle karşılaşırlar. Ölüm, kaybedilen kişinin yakınlık derecesine göre etkili bir stres kaynağıdır. Çocuklar genelde çok uyumludurlar. Stresler çok yoğun olmadığı takdirde strese karşı dirençlidirler. Fakat olaylar çok üst üste gelir veya çocuk duygularını paylaşamazsa ölüm olayının etkisi derin olur. Bazı ölüm olayları, çocukta başka stres kaynakları varsa travma etkisi yapabilir. Ruhsal travmalar, fiziksel travmalar (mesela düşme, yaralanma) kadar etkilidir ve kalıcı etkileri olabilir. Ayrıca çocuklukta bazı korkular yoğun olur. Ölüm korkusu da bu korkulardandır. Çocuğun korku duyduğu şey hakkında çok az bilgi sahibi olması korkunun şiddetini artırır. Çocukla korktuğu olaylar ve varlıklar hakkında konuşmak ve duygularını dinlemek olumsuz etkiyi azaltır.
Örnek vak’a: Mert, 8 yaşında bir erkek çocuğudur. O yıl çok sevdiği arkadaşı trajik bir ölümle ölmüş, daha sonra komşu teyze intihar etmiştir. Bu olaylara karşı çocuk çok fazla tepki göstermese de kısa süre sonra gece annesinin yatağında yatmak için ısrar etmiştir. Ailenin kararlı tutumuyla yatağında yatmakta sorun çıkarmamıştır. Bir süre sonra içine kapanmaya, ölüm düşünceleri zihnini meşgul etmeye başlamıştır. Aile profesyonel yardım almıştır. Şikayetleri azaldıktan bir süre sonra aile ve dost çevresinde pek çok kişi arka arkaya vefat etti. Onu deprem de çok etkileyince Mert ölüm karşısında daha çok duyarlı olmaya, korkulu rüyâlar görmeye başlamış, dersleri de etkilenmiştir. Ailenin tekrar profesyonel yardım almasıyla düzelmiştir.
Yakınını kaybetme korkusu
Aslında çocukta uyum kabiliyeti çok fazladır. Yapılan araştırmalar çocuklarda anne baba gibi, yakınlarını kaybetme durumunda anne babanın sorumluluğunu üstlenen kişiler tarafından yeterli sevgi ve ilgi gören çocukların büyük ruhsal problemler yaşamadığını göstermektedir. Anne babanın boşanması ve ilgi eksikliği gibi durumlarda çocuk ve gençlerde ilerdeki yıllarda daha çok davranış bozukluğu ve ruhsal hastalıklar görülmektedir.
Ölüm, hayatın en büyük gerçeklerinden biridir. İnsanda ebedilik arzusu vardır. Bu arzuyu gerçekleştirmek ister ve bunun karşısında zayıf ve aciz olduğunu görmek insanda bir bunalım meydana getirebilir. Doğal ortamlarda yaşayanlar (mesela köy veya çiftlikte yaşamak gibi) için ise ölüm, hayat kadar tabii bir şey olabilmektedir. Küçük bir çocuk çok sevdiği kedisinin, kuzusunun veya civcivinin öldüğünü gördükçe ölümü acı veren bir olay olarak görse de bir ölçüde alışır. Diğer taraftan sağlıklı ortamlarda yaşayan kişiler arasında ömür ortalaması yüksektir. Bu da çocukların insanların çok yaşlandıkları zaman öleceği şeklinde düşünmesine ve ölüm korkusunun etkisinde daha az kalmasına neden olabilir.
Ölümle trajik şekilde karşılaşmak
Çocukların bir kısmı ölüm hadiseleriyle trajik şekilde karşılaşır. Çocuklar intihar ve cinayetlerle büyük şehirlerde daha sık karşılaşmaktadırlar. Ayrıca Türkiye’de çocukların çoğu depremden etkilenmiştir. Ülkemizde trafik kazalarında çok fazla kişinin ölmesi de çocukları etkilemektedir. Terör olayları da çocuklarda ölüm korkusu yerleşmesinde etkili olabilmektedir.
Burada önemli olan, çocukta ölüm kavramının ne şekilde yerleştiğidir. Küçük çocuklar televizyondaki yayınlardan da çok etkilenmektedirler. Bir yandan yaşadığı olaylarla beraber izlediği film, çizgi film ve haberlerle ölümün derin etkisini hisseden çocuklar, sevdiklerini kaybetme korkusu da yaşayabilirler.
Ölüm sonrasını anlatmak
Ölümle her şeyin son bulmadığını, ölümden sonraki hayatın daha güzel olduğunu cennetin güzelliklerini anlatmak ölüm korkusunu hafifletir. Sevdiği bir kişiyi kaybetmesinden sonra çocuğa öbür dünyayı çok güzel anlatmak çocukta ölüm arzusu meydana getirebilir. Bu hususta dengeli olunmalıdır.
Örnek vak’a: Nuran’ın kardeşi birkaç aylıkken vefat etmişti. Annesi Nuran´a cenneti çok güzel anlattı. Kardeşinin orada çok güzel elbiseler giydiğini, sevdiği arkadaşlarının olduğunu ve oradaki güzellikler arasında çok mutlu olduğunu söyleyince 7 yaşındaki Nuran “Ben de ölmek istiyorum, ben de kardeşimin yanına gitmek istiyorum.” diye ağlamaya başladı. Annesi Nuran’a bu dünyaya gelmek kadar ölmenin de bizim elimizde olmadığın,ı derin olan üzüntülerinin daha sonra hafifleyeceğini söyledi. Güzel bir ömür sürmenin, insanlara ve başka varlıklara faydalı olmanın da çok zevkli olduğunu anlattı. Önemli olan bizi çok seven Allah–ü Teala’nın istediği şekilde yaşamaktı. Ona inanan için hem dünya hayatı hem de ölüm sonrası güzel ve huzur vericiydi. Nuran annesiyle bu konuşmadan sonra rahatladı. Belki zaman zaman duygusal anlar yaşayacaktı. Fakat annesiyle ve büyüklerle konuşmak ona iyi gelmişti.

M@D_VIPer
29-07-06, 15:38
Çocukta Ölüm Kavramı
Farklı gelişimsel dönemdeki çocukların ölümün anlamına ilişkin kavramsal anlayışları farklıdır.Yasın görünümü ve sonuçları, çocuğun ölüm anında ölümle ilgili kavramların gelişimine bağlıdır.
Bebekler ve okula gitme yaşı gelmiş çocuklar arasında ölüm kavramını anlamaları bakımından büyük farklılıklar vardır. Çocuğun ölüm olayını anlaması için öncelikle biri öldüğünde neler olduğunu belirtmekte kullanılan kavramları anlamaları gerekmektedir.
2-2.5 yaşındaki çocukların ölümle ilgili fikirleri çok belirsizdir. Buna karşılık iki yaşından küçük bebekler ise ölümle ilgili herhangi bir kavramı anlayamazlar. Çok küçük çocuklar için ölüm gündelik hayatta var olan birinin artık orada olmaması kadar basit bir anlama gelmektedir.
6-10 yaş arasındaki dönemde yer alan çocuklar zamanla ölümün geri dönülmez oluşu ve tüm yaşam işlevlerinin durduğunu anlamaya başlarlar. Çocukların “ölünce ölünür” ifadesi buna örnek olarak gösterilebilir. Yedi yaş civarında ölümün engellenemez ve evrensel bir olgu olduğu artık kavranmaya başlanır. Ancak bunun kendileri için de geçerli olabileceğini düşünmeye karşı hala direnç gösterirler.
Ölümün nedenlerine ilişkin düşünceleri somut düzeydedir. Ölümün hem kazalar ve şiddet gibi dışsal nedenlerden kaynaklandığını hem de hastalık yada yaşlılık gibi içsel süreçlerin bir sonucu olduğunu anlayabilirler. Sihirli öğeler hala düşüncenin parçası olmaya devam eder. Ölülerin yaşayanları gördüğünü ya da işittiğini var sayarlar ve bunun bir sonucu olarak öleni memnun etmek için çabalarlar. 10 yaşından sonra çocuğun ölüm kavramı giderek daha somut hala gelir ve bir kayıp olgusunun uzun vadedeki sonuçlarını daha iyi görebilirler.
Çocuk ölüm olayı ile karşılaşmadan gelişim düzeyine uygun olarak ölüm kavramlarının gelişmesi ve normal yaşam döngüsünün bir parçası olarak algılanmasına çalışılmalıdır. Günümüzde çocukların TV dizilerinde ve çizgi filmlerde gördükleriyle ölümü geçici bir durum olarak algılamakta oldukları görülmektedir. Ölümlerin daha çok hastanelerde olmaya başlamasıyla da ölümü normal yaşamın bir parçası olarak algılamakta güçlükleri olduğu düşünülmektedir.
Ölüme, travmanın neden olabileceğini çağrıştıran filmler ve haber programlarının yanı sıra yayınlarda ölüm sonrası, ailelerin hatta çocukların üzüntü ve isyan dolu yaşantılarının ve ayrıntılı bir şekilde gömülme törenlerinin, cenazelerin gösterilmesi çocukların zihinlerinde karmaşaya yol açmakta ve ölüm ile ilgili endişeleri artmaktadır.

Yurt dışında üç yaşından küçük çocuklar için bile yazılmış ölüm kavramının sağlıklı gelişmesini amaçlayan kitaplar vardır. Evcil bir hayvanın ölümü, ölüm kavramını çocuğa açıklamak için iyi bir fırsat olabilir.
Çocuğun yaşadığı duygular saygıyla karşılanmalı, tüm aile üzüntüsünü dile getirerek bir tören içerisinde hayvan evden uzaklaştırılmalıdır. Hemen yeni bir hayvan alınmayarak çocuğun kavramları geliştirmesine olanak sağlanmalı ve anı anlamına gelecek ritüel bir davranışa izin verilmeli, hatta teşvik edilmelidir.
0-3 yaşları arasındaki çocuklar da yas geçici bile olsa yakın izleme ve kapsamlı bir değerlendirme gerekir. Çocukla ölüm hakkında genelde yaşayan ebeveyn konuşur. Bu olmadığı zaman ise çocuk acı haberi sığınacağı ve dayanacağı bir kimseden duymalıdır. Beklenmedik ölümlerde çocuğa alıştırarak haber verilmesi düşünülebilir. Çocuğa soru sorabileceği, duygularını ve düşüncelerini paylaşabileceği sıcak bir konuşma ortamının yaratılması çok önemlidir ve açıklamayı yapan erişkininde kendi üzüntüsünü belirtmesi uygun olur.
İlk zamanlarda yadsımayı çok sık kullanan çocuk üzgün görülmediği için suçlanmamalı ya da eğlendirilmeye çalışılmamalıdır. Okul içinde bir ölüm olduğunda ise anons yerine sınıf ortamında bir öğretmen tarafından yapılan açıklamaların daha az zedeleyici olduğunu bildiren çalışmalar vardır.
Özellikle küçük çocuklarla konuşurken ölümü uykuya benzetmemek çok önemlidir. Çünkü çocuk uyursa kendisinin de öleceğinden endişelenmeye başlar. Dolaylı yoldan ölümü anlatmaya çalışmak çocuğun kafasını daha çok karıştırabilir ve ebeveyne olan güvenini zedeleyebilir. Örneğin ölümü uzun bir yolculuğa benzetmek yada hastaydı, yaşlıydı gibi açıklamalarda da bulunmak çocuğun yolculuklardan, hastalıktan ve doktor randevularından korkmasına yol açabilir. “Çok iyi olduğu için tanrı yanına aldı” gibi bir açıklama karşısında, çocuk ölmemek için kötü olmayı tercih edebilir.
6 yaşından önce yapılan dini açıklamaları, çocuk genellikle yorumlamakta güçlük çeker ve daha da korkabilir. Dini kavramlar, çocuğun günlük yaşantısının bir parçası ise, bunları uygun bir şekilde kullanmakta mümkündür. Böyle bir yol seçilmişse “Tanrı kardeşine bakacak” gibi bir açıklama “Tanrı kardeşini öyle sevdi ki onu yanına aldı” gibi bir açıklamadan daha uygun olacaktır.
Ölümü, bedensel aktivitelerin son bulması şeklinde anlatmak iyi bir açıklama sayılabilir. Ölümü normal yaşamın bir parçası gibi göstermek önemlidir ve eğer çocuk yaşayan ebeveynin de ölüp ölmeyeceğini sorarsa, bunun çok uzun zaman sonra olacağı, uzun yıllar çocuğun yanında olunacağı söylenebilir.
Ölümün yaşamın sonu olduğu ve ölen birinin hiçbir şekilde geri dönmeyeceği çocuğa uygun ve basit bir dille anlatılmalıdır. Çocuğa ölen birinin bütün vücut fonksiyonlarının durduğunu, yani ölen birinin nefes alamayacağı, yemek yiyemeyeceği, bir şey içemeyeceği, oyun oynayamayacağı, düşünüp hissedemeyeceği, söylenebilir.
Çocuk aynı zamanda ölümün gerçek nedenini de öğrenmelidir. Haber çocuğa açık olarak iletilmelidir. Örneğin “Kendini kötü bir habere hazırlamanı istiyorum. Bir kaza oldu. Haber babanla ilgili. Çalıştığı yerde bir kaza olmuş. Ciddi bir şekilde yaralanmış. Öğrendiğimize göre hemen ölmüş” gibi. Çocukların habere ilk tepkileri çok farklı olabilir. Yüksek sesle inkar etme, açıkça reddetme, ağlama, ümitsizliğe kapılma gibi çeşitli tepkiler olabilir. Ortam, çocukla birlikte rahatsız edilmeden bir süre daha oturabilmeye uygun olmalıdır.
Çocuk çok fazla ağladığında buna izin verilmeli, hiç kimse çocuğun kendisini toparlamasını ve susmasını söylememelidir. Çocuk tepkisini yaşarken onu yatıştıracak şekilde sarılmakta iyi olacaktır.
Ayrıca çocuklar, ölüme kendilerinin neden olduklarını da düşünebilirler. Aynı şeyin kendilerine ve yaşayan ebeveynlerine de olacağından endişelenirler ve “bana kim bakacak” kaygısı yaşayabilirler. Duygularını sözelleştirebilmeleri için cesaretlendirme ve ona yardımcı olacak birilerinin olacağı güvencesi, bu kaygılarla baş etme de onlara yardımcı olur.
Ölüm sonrası yaşayan ebeveyn genelde anne olmaktadır. Bir ebeveyni kaybeden çocuk birden fazla ebeveynini kaybetmiş gibidir. Çünkü yaşayan ebeveyn kendi matemine düşmüştür ve bu nedenle çocuğun gereksinimlerini karşılayacak durumda değildir. Ebeveyn sorumluluklarına dönebilecek hale gelene dek, çocuğa duygusal ve fiziksel bakım verebilecek bir erişkin belirlenmelidir. Çocuğun önceden tanıdığı bir ebeveyn olması tercih edilirken, başka bir şehre gönderilmesi önerilmez.
Çocuk ebeveyni ya da kardeşinin ölümcül hastalığı neden ile üzüntü yaşayabilir. Çocuğa bu konuda konuşmasının yasak olduğu genelde aile içinde hissettirilir. Çocuk sıklıkla kendini suçlar ve “eğer kendisi daha iyi olabilseydi hasta olmayacaklardı” diye düşünür. Çocuğa bilgi verildikçe ve çocuk ebeveynin ya da kardeşinin sağaltımına yardımcı oldukça endişesi büyük ölçüde azalacaktır ve yas süreci daha sağlıklı geçecektir.

Sonuç olarak;

Açık ve dürüst iletişim
1-Yaşa uygun açıklamalar yapın
2-Soyut açıklamalardan uzak durun
3-Ölüm bir seyahat yada uyku olarak açıklamayın

Bilişsel beceri kazanmaları için süre tanıyın
1-Sorulara ve konuşmaya izin verin
2-Kısa konuşmaları kabul edin
3-Fotoğraf albümlerine bakın
4-Çocukların mezarı ziyaret etmeleri sağlayın
5-Çocukların oyunlarını kabul edin
Kaybı gerçek hale getirin
1-Çocuğun cenaze törenine katılmasına izin verin
2- Kendi duygularınızı saklamayın
3-Ölen kişiyi hatırlatan şeyleri ortada bırakın

Duygusal başa çıkmayı kolaylaştırın
1-Gereksiz ayrılıkları önleyin
2-Çocuklarla ana babalarına veya kendilerine bir şey olacağına ilişkin kaygıları hakkında konuşun
3-Çocuklarla suçluluk duyguları hakkında konuşun



Psk. Nagihan DALKANAT

M@D_VIPer
29-07-06, 15:39
Çocuklarda İnatlaşma İle Başa Çıkmanın Yolları
Çocularin bir inatlasma nöbeti süresince fikir degistirdigine tanik olabilirsiniz. Bazen, neyi isteyip neyi istemedigini bile anlayamazsiniz. Örnegin, acikmistir ama evdeki yemegi yememekte direnir, hamburger ister,hamburgerciye gidersiniz, ben bundan istememistim ötekinden al diye tutturur, öteki menüden alirsiniz baska bir bahane bulur vs. Birinizden biri yenik düsene kadar devam eder bu sürtüsme.
Çocugunuzun inatlasma dönemlerinde her iki tarafin da amaçlarini açikça ortaya koymaya çalisin. Sizin amaçlariniz çok çesitli olabilir; ona yemek yedirmek, bir oyuncakçinin önünden geri çekmek, ablasinin odasindan çikmasini saglamak veya uyutmak. Onun ise tek bir amaci vardir; sizin dediginizin tersini yapmak. Ancak bu sekilde size kendisinin bagimsiz bir birey oldugunu, kendi tercihlerini kendisinin yapabildigini kanitlayacaktir. Pek çok anne-baba bunun farkinda olmadigi için çocuklariyla gereksiz yere çatismaya girer ve kendilerini de çocuklarini da yipratir. Daha da kötüsü bazi çocuklar bunu bir aliskanlik haline getirirler, daha ilerki yaslara tasirlar ve/veya anne-baba bu çatismalara çözüm olarak siddete basvurmaya baslar. Kisacasi çok küçük yaslarda baslayan ve çocuklarin gelisiminde çok dogal olan inatlasma, anne-baba ve çocuk arasindaki bir iletisimsizligin baslangiç noktasi olabilir ve bir kisirdöngüyle son bulabilir.
Çocugunuzla çatismaya girdiginizde yapmaniz gerekenler söyle siralanabilir;
1. Her seyden önce bu durumda sogukkanliliginizi korumaya çalisin. Derin bir nefes alin ve içinizden "O sadece bir çocuk" deyin. Öfkeli bir tavir takinmayin, yumusak ve uzlasmaci bir ses tonuyla konusmaya özen gösterin. Kesinlikle basarisiz olacaginizi akliniza getirmeyin.
2. Sahada olmadiginizi ve futbol oynamadiginizi unutmayin; her ikiniz de kazanabilir, her ikiniz de amaciniza ulasabilirsiniz. Amaciniz ona, kimin güçlü kimin güçsüz oldugunu ispatlamak degil, o anda elde edemeyecegi bir seyden vazgeçmesini saglamak olmali.
3. Istedigi seyi neden yapamayacaginizi basit bir sekilde açiklayin ve bu açiklamayi yaparken mutlaka bu durumdan dolayi ne kadar üzgün oldugunuzu belirtin. Onun istedigi seyi sizin de istediginizi ama kosullarin buna izin vermedigini söyleyin. Duygularini paylastiginizi bilmek onu hem rahatlatacak, hem de sizi ona karsi sürekli engeller koyan bir düsman olarak görmesini engelleyecektir.
4. Ona kararli ve tutarli, fakat mutlaka sevecen bir tavirla yaklasin. Önce "hayir" dediginiz bir seye sonradan "evet" derseniz çocugunuz bunu size karsi sürekli kullanmaya baslayacaktir. Baska zaman ve durumlarda da siz pes edene kadar da sizinle çatismaya devam edecektir.
5. Ona gerekli açiklamalari yaptiktan, üzgün oldugunuzu söyledikten ve bu konuda kararli oldugunuzu hissettirdikten sonra biraz zaman taniyin. Bir süre sonra yeniden istedigini elde etmek konusunda sizinle inatlasmaya baslarsa hiç tepki vermeyin. Birkaç denemeden sonra vazgeçecektir.
6. Çocugunuz herseye ragmen sizinle inatlasmaya devam ediyorsa, dikkatini istedigi seyden baska bir noktaya çekmeye çalisin. Bu bir çizgi film, bir kus, bir kedi, sevdigi bir yiyecek veya oyun vb. herhangi birsey olabilir. Çocugunuz sakinlesene kadar ilgisini çekebilecek degisik alternatifler deneyebilirsiniz. Bu küçük yastaki çocuklarda daha çok geçerlidir. Ancak, okul yasina kadar, hatta bazen daha sonrasinda bile bu yöntemin yararini
görebilirsiniz.
7. Çocugunuza seçenek sunun, böylece onu bagimsiz bir birey olarak tanidiginizi, onun kararlarina saygi duydugunuzu düsünecektir. Kendisiyle ilgili kararlari verebildigini ve onun seçimine öncelik tanindigini düsünerek inatlasmaktan vazgeçecektir. Siz de makul bir kaç seçenekten birini kabul ettirebildiginiz için kendinizi rahat hissedeceksiniz. Sundugunuz seçenekler ne kadar az olursa çocugunuzun karar verme süresi de o kadar kisa olur. Sundugunuz seçeneklerin, herhangi birinin seçilmesi durumunda onayladiginiz seçenekler olmasina dikkat edin ki, yeniden bir anlasmazlik yasamayasiniz.
ÇOCUKLARDA ´HAYIR´ DÖNEMI
Çocuklarda ´hayir´ dönemi, 1 yastan hemen sonra baslar. Bazi çocuklarda bu süre kisadir ve kendini çok hissettirmez. Bazi çocuklarda ise çok uzun süreli ve siddetli olabilir. Bu dönemin normal ve saglikli bir dönem oldugunu, çocugun birey olabilmesinde ve kendisini ifade edebilmesinde önemli bir yer tutttugunu unutmamak gerekir. Bu dönemi kolay ve saglikli geçirebilmek için nelere dikkat etmemiz gerektigini gözden geçirelim:
Onunla konusurken, ondan birsey yapmasin veya yapmamasini isterken, bir
birey oldugunu, kendi kararlarini kendisinin verebildigini ve bizler gibi onun da direktiflerden hoslanmadigini unutmayin. Hayatiyla ilgili kararlari kendisinin verebildigini düsünmesini saglayin.
´Yemegini televizyon izlerken mi yemek istersin, yoksa benimle birlikte masada mi yemek istersin´ gibi bir mesaj, kararlarina saygi duyuldugunu düsündürecektir. Böyle bir mesajla onu yemege davet etmeniz ´hayir, yemek yemek istemiyorum´ gibi bir yanit alma olasiliginizi da azaltir. Ona karsi negatif bir tutum içine girmeyin, olabildigince az ´hayir´ deyin. Siz ona ne kadar negatif bir tutumla yaklasirsaniz, o da size o kadar nefatif bir tutumla yaklasacaktir. Siz ona ne kadar çok ´hayir´ derseniz, o da size o kadar çok ´hayir´ diyecektir. Negatif cümleler kurmaktan da kaçinin. Yapilmasini istediginiz seyi olabildigince pozitif cümleler kullanarak ifade etmeye çalisin. ´Ayakkabilarini çikart´ demek yerine, ´Terliklerimizi giyelim haydi´ demek daha etkilidir. Mesajlarinizi, ´hayir´ yaniti alamayacak sekilde iletin. ´Sütünü iç´ yerine, ´sütünü balikli bardaginla mi, yoksa kupanla mi içmek istersin´ seklinde mesajinizi iletin. ´Hayir´ dediginde, onunla alay etmeyin, küçümsemeyin, gülmeyin, onunla inatlasmayin, ona kimin güçlü oldugunu ispat etmeye çalismayin, sinirlenmeyin ve asla ona ceza vermeyin. Aranizda çikan sorunu ortadan kaldirmaya çalismak yerine, uzlasmaci bir tavirla çözüm üretmeye çalisin ve onu da çözüm üretmeye davet edin.
Kurallar çocugun ruh sagligini bozar mi?
Inatlasma döneminde olmasi çocugunuza hiç ´hayir´ demeyeceginiz anlamina gelmez. Çocugunuza zaman zaman kisitlamalar, yasaklar koymak zorundasiniz, bunun çocugunuzun ruh sagligini bozmasindan korkmayin. Dikkat edilmesi gereken en önemli sey koydugunuz yasaklarin gerekli oldugundan emin
olmanizdir. Gereksiz konularda da yasaklamalar getiriyorsaniz, bir süre sonra çocugunuza çok fazla ´hayir´ demeye baslarsiniz. Bu da çocugunuzda, hem bagimsizliginin elinden alindigi, hem de her seyi yanlis yaptigi hissini uyandirmaya baslar. Her iki duygu da onun kendine olan güvenini sarsar veonu rahatsiz eder. Bu yüzden, öncelikli olarak ´hayir´ demeniz gerekenlerin listesini yapin, bunlar disinda da gereksiz zamanlarda ve durumlarda ´hayir´ dememeye özen gösterin. Ayrica, asiri kurallarla büyüyen çocuklarin, kurallari koyan yetiskinler yanlarinda olmadigi zamanlarda bu kurallari ihlal etme egilimi duyduklarini da unutmayin.
Kurallara uyumu nasil kolaylastirabiliriz?
Çocuklarin kurallara uygun davranmalarini ve kurallardan daha az rahatsiz olmalarini saglamanin en iyi yolu bu kurallarin gerekçesinin açiklanmasi ve kurallarin çocuklarla birlikte konmasidir. Bazi kurallarin anne-babalar için de kondugunu bilmek çocugu rahatlatir ve kurallara uyumunu kolaylastirir.Çocuk anne-babasinin sirf kendisine muhalefet olmak için degil, onun iyiligini istedikleri için bazi kurallar koydugunu bilmelidir.Yasakladiginiz seyleri yapmaya kalktiginda, nazikçe ona yasakladiginiz seyiyeniden hatirlatin ve yapabilecegi alternatif bir sey önerin. Örnegin yemekten önce gofret yemek istiyorsa, ´yemekten önce gofret yenmez´ demek yerine ´yemekten önce gofret yersen yemegini yemek istemeyebilirsin, amaistersen bu gofreti saklayabiliriz ve yemekten sonra yiyebilirsin´ diyerek ona alternatif bir gofret yeme zamani sunabilirsiniz. Veya duvarlari çiziyorsa, ´duvari çizme´ demek yerine, ´duvarlari çizersen duvarlarkirlenir, ama eger istersen sana kagit verebilirim veya çizmen için duvara kagit yapistirabilirim´ diyebilirsiniz. Böylece, hayirlariniz onu daha az rahatsiz edecek, bagimsizliginin elinden alindigini düsünmeyecek, onun isteklerinize önem verdiginiz düsünecek, kurallarin gerekçelerini ögrenecekve sizinle çatismaya girmeyecektir.
Yasaklara uymadiginda cezalandirmak yerine, kurallara uydugunda onu ödüllendirin. Ödül veriken de ´benim oglum söz dinler, annesinin her dedigini yapar´ gibi sizin üstünlügünüzün altinin çizildigi bir cümlekullanmak yerine ´sen harikasin, bunu ne güzel yaptin´ gibi onu onayladiginizi belirtir bir cümleyi tercih edin. Onun yaninda baskalarina, çocugunuzdan övgüyle sözedin.
Ondan olumsuz bir davranis beklentisi içinde olmadiginiz mesajini verin. ´Biçaklarla oynamamak gerektigini unuttun sanirim, unutmasaydin tehlikeli olduklari için oynamazdin zaten biliyorum. Onlari tekrar çekmeceye birakacagin için tesekkür ederim´ gibi bir mesaj ´sana kaç kere söyledim,
biçaklarla oynama´ gibi bir mesajdan çok daha sagliklidir ve çocugunuzun uyumunu kolaylastirir.
Çocuğunuzda büyük değişimler gözlüyorsunuz son günlerde. Kısa bir süre öncesinde, gayet sevimli ve sempatik olan bebeğiniz, her cümlesine "hayır" diyerek başlıyor. Bunun tek nedeni; çocuğunuzun, yeni bir çağa girmiş olması.
Birinci yaşın sonları ve ikinci yaşın başları, çocuğun "Ben Çağı" diyebileceğimiz özellikler gösterdiği psikolojik sürecin başladığı dönemdir. Tuvalet eğitimi dönemi diye de bilinen bu dönem, çocuk için büyük değişimlerin olduğu bir evredir. Çocuk artık yürüyor, konuşuyor ve çevresini büyük bir merakla araştırıyordur. Bu arada; eline her geçeni ağzına götürüp, tadına bakmaktan da geri kalmıyordur. Suyla oynamaya bayılır, yemeklerini yere ve üstüne başına dökmesi ona büyük bir zevk verir. Tüm bunlara ek olarak bu dönemde, çocukta başka bir özellik baş gösterir. Çocuk her gördüğü nesneyi, oyuncağı ve eşyayı fazlasıyla sahiplenir. Bir kere eline geçirdi mi, "benim...benim" diye tutturur. Elinden almaksa; hemen hemen olanaksız gibidir. "Benim" diye sahiplendiği eşya ya da oyuncak elinden alındı mı, sanki kıyamet kopuyor sanırsınız. Çocuk kendini yerden yere atar, ellerini yumruk yapar, önüne ne gelirse vurur. İstediğini almadan da kolay kolay sakinleşmez. Bu tablo, anne-baba için tam bir
faciadır. Anne-baba çocuğu sakinleştirmek için elinden alınan eşyayı geri verseler de artık iş işten geçmiştir, çocuk onların bu davranışlarını asla affetmeyecektir. Bu yüzden de susmak yerine, daha da şiddetli bağırmaya başlar.
Bu dönemin başında çocuğun ilk öğrendiği kelime "Hayır!"dır. Çocuk kendisine olumlu-olumsuz ne söylenirse söylesin her şeye "Hayır" yanıtını yapıştırır. "Ne şirin bir çocuksun sen, gel... bana bir yanak ver" Çocuğun yanıtı "Hayır" olacaktır. "Yavrum sallanıp duruyorsun, çişin mi var?... "Hayır"! "Bu yemeği sevdin mi?" ... "Hayır"!.. Bu örnekler daha da çoğaltılabilir. Sanki doğduğundan bu yana o şirinlik muskası, sevimli, herkese sevecen davranışlar gösteren sempatik bebek gitmiş, yerine her söylenene "Hayır" diye olumsuzlukla yanıt veren, "Evet" kelimesini hiç duymamış bir çocuk gelmiştir. Tüm bunlara bir de çocuğun "Ben" tutkusu eklenince, anne-babalar kendilerini çıkmaz bir sokakta bulmuş gibi olurlar.
Çocuğun bu davranışlarının nedenini, özerkliğini elde ederken, anne-babasına ve çevresine kendini kabul ettirme çabası olarak açıklayabiliriz. Çocuk bu davranışlarıyla "Artık ben de varım, benim de isteklerim var ve ben bu istekleri elde etmek için elimden gelen her şeyi yaparım" mesajını vermektedir. Başına buyruktur, ele avuca sığmaz, yanınıza çağırınca kaçar, "yavrum git... işim var." denince eteğinizden ayrılmaz.
Çocuğa göre; annesinin her şeyi vardır. Çocuğu vardır, kocası vardır, giysileri vardır, yemek yapmasını bilir, tencereleri vardır, bardakları vardır, koltukları vardır, parfümleri vardır, rujları vardır, ojeleri vardır... Babasının da her şeyi vardır. Kravatı vardır, ayakkabıları vardır, karısı vardır, arabası vardır, ofisi vardır, bıyıkları vardır, çantası vardır, yatağı vardır... Ve çevresindeki herkesin hep kendilerine ait olan bir şeyleri vardır. Çocuğun, bu dönemde anne-babayı model aldığını ve kişilik gelişimi içine girdiğini düşünürsek, çocuğun da kendi adına bir şeyleri sahiplenmesini yadırgamamak gerekir. Kız çocukları, annelerinin topuklu ayakkabılarını her fırsat yakaladıkları an giyerler ve o topuklu ayakkabılarla dolaşmaktan büyük bir haz duyarlar. Annesi "çıkar çabuk o ayakkabıları, bileklerini kıracaksın..." diye feryat edince de aldığı yanıt kısa ve nettir: "Hayır, benim"!.. Bu dönemde çocuğun yarım yarım konuştuğunu da göz önüne alırsak, annelerin çoğu küçükkızlarının bu davranış ve yanıtlarına gülmeden edemezler ve arkadaş toplantılarında mutlaka anlatırlar. Erkek çocukları için de durum aynıdır. Onlarda babalarının kravatlarını, kemerlerini vücutlarına sararlar ve geri alınmaması için de kaçıp saklanırlar. Verecekleri yanıt zaten bellidir: "...Benim ..." Yine fırsatını yakaladığı zaman, annesinin tüm makyaj malzemeleriyle boyanan, gecelikleri üzerine takan, o parfümleri her tarafa sıkan minik kızlarla, babasının traş fırçası ile traş olan, bulduğu anda traş köpüklerini tüm suratına sıkan, traş losyonlarını her yere döken, babasının yatağında, babasının yerinde uyumuş kalmış numarası yapan küçük erkeklerle, her anne-baba karşılaşmıştır.
Küçük çocuklar, evde ya da gittiği yerde eline geçirdiği tüm eşyaları kucağında toplar. "Benim" diye tutturur. Alış-veriş sırasında hoşuna giden bir oyuncak ya da eşyayı alır. O onundur, tartışması bile olmaz. Ve anne-baba hep etrafa karşı mahcuptur, çocuğuna karşı öfkeli ve kızgındır, kendi kendine "nerede hata yaptım?.." sorusuna yanıt aramakla meşguldür. Ancak bazı anne-babalar her zaman çocuğa yenik düşmezler. Çocuğu korkutarak, aşırı kızarak, hatta döverek, ağır bir baskı uygularlar. Bunun sonucu çocuk, doğal ve içgüdüsel gelişimini korkudan dolayı iç dünyasına ve bilinçaltına bastırarak, anne-babasının istekleri doğrultusunda davranışlar gösterir. Bu davranışlar yaramazlık yerine durgunluk, karıştırma ve araştırma yerine aşırı düzenlilik temizlik gibi bu dönemde çocukta görülmeyecek olan ve doğal olmayan davranışlarıdır.
Ben Çağında Anne-Babalar Nasıl Bir Yol İzlemeli
Öncelikle anne-babalar çocukların geçirdikleri dönemlerin özelliklerini bilmelidirler. Bunu bildikleri zaman, hem çocukların anormal davranışlar sergilemediklerini anlarlar, hem de kendileri psikolojik olarak rahatlamış olurlar. Bu rahatlık beraberinde sabır ve hoşgörüyü de getirecektir.
Ayrıca çocuğun sahip olduğu bu olumsuz niteliklerin "geçici" olduğunu; dört yaşın sonundan itibaren daha söz dinleyen, daha mantık çerçevesinde hareket edebilen, daha az ağlayan ve daha sosyal bir çocuk olacağını bilmek de anne-babayı rahatlatan faktörler arasındadır.
Bu dönemde çocuğunuz istenmeyen bir davranış yaptığında ya da kendisine ait olmayan bir oyuncağı ve eşyayı "benim" diye sahiplendiğinde çocuğa "bırak onu..." diye kızmak yerine, ilgisini ve dikkatini başka yöne çekin. Ona ait bir eşya ya da oyuncağı verin. Elinde, kendine ait olmayanı yumuşak bir şekilde, gerekli açıklamayla yavaş yavaş alın. Ve verdiği için çocuğunuza "teşekkür ederim" deyip, onu bu şekilde ödüllendirin. Sizin takdirinizi almak, onun için büyük bir ödüldür.
Çocuğunuz etrafı çok dağıtıyor, her şeyi karıştırıyor diye kızıp sinirleneceğinize; dağıtıp, kırıp dökeceği bir yer ayırın ve orada oynamasına zemin hazırlayın. Çocuğun ev içinde rahatça oynama özgürlüğü olmalıdır.
Kırıp, döktüğünden dolayı çocuğa aşırı cezalar vermeyin, fakat her yaptığına da göz yummayın.
Ve en önemlisi, küçük kızınızla ya da küçük oğlunuzla karşı karşıya oturup, bir yetişkinle konuşur gibi konuşun. Çocuğunuzun ellerini tutun, gözlerinin içine bakarak, yapmasını istemediğiniz davranışları, nedenlerini ve onun neyi nasıl yapabileceğini, onun anlayabileceği bir dille, kısa cümleleri kurarak ve çok basit olarak anlatın.
O gözlerini kocaman kocaman açıp, size sizi anlamıyormuş gibi bakacaktır ya da sıkılıp, kucağınızdan inip gidecektir. Bunlar sizi üzmesin. Çocuğunuzun beyni tıpkı bir bilgisayar gibidir. Şimdi kayıttadır, zamanı gelince, öğrettiklerinizi size çok güzel sunacaktır. Yeter ki sabırsız olmayın ve onunla konuşmayı asla ihmal etmeyin. Unutmayın, çocuğunuzun uykuya, yemeye, oyuna ne kadar ihtiyacı varsa, sizi dinlemiyor gibi görünse de, öğütlerinize ve sohbetlerinize de o denli ihtiyacı vardır.

İlkim Öz
Psikolog - Aile Terapisti

M@D_VIPer
29-07-06, 15:41
Yalan Söyleme
Çocuklar hiç bir sebep yokken yalana başvurmazlar. Hiç bir çocuk doğuştan yalana eğilimli değildir. Çocukları mutlaka yalan söylemeye iten ailesel, çevresel veya toplumsal bir faktör vardır. Aile içinde veya çevrede çok sık yalan söyleniyor olması çoçuğun da yalan söyleme davranışını taklit etmesine ve yalan söyleyen kişileri model almasına neden olur. Çocuklarda bir uyum ve davranış bozukluğu olarak görülen yalan söyleme davranışının altında yatan sebepler aşağıdaki gibi özetlenebilir;
 Sevgi ve şefkat eksikliği
 İlgi eksikliği
 Değersizlik ve onaylanma gereksinimi
 Aileden taktir görememe ve yetersiz ödüllendirilme
 Aşırı takdir ve aşırı ödüllendirilme
 Aşırı cezalandırıcı tutuma maruz kalma
 Kıyaslamacı tutuma maruz kalma
 Küçümseyici ve aşağılayıcı tutuma maruz kalma
 Korku ve kaygılar
Çocuklar aileleri tarafından yeterince sevilmediklerini ve kendilerine yeterli ilgi gösterilmediğini hissederlerse bu açığı kapatmak için yalan söyleyebilirler. Boğazı ağrımadığı halde yutkunamadığını söyleyen bir çocuk ve ya gözünden yaş gelmeden canının yandığını söyleyerek ağlama taklidi yapan bir çocuk buna örnek olarak gösterilebilir. Kendini değersiz hisseden bir çocuk çevresindekiler tarafından değerli algılanma ve onaylanma ihtiyacıyla sahip olmadığı bir şeye sahip olduğunu veya yapmadığı bir şeyi yaptığını ifade edebilir. Örneğin gerçekte sahip olmadığı halde yüzlerce arabası olduğunu, babasının çok zengin olduğunu söyleyen bir çocuk veya öğretmeninden aferin almadığı halde öğretmeninin kedisine aferi dediğini söyleyen bir çocuk bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Erken çocukluk döneminde her yaptığı olumlu davranışı ödüllendirilen bir çocuk veya tam tersine hiç bir davranışı ödüllendirilmeyen bir çocuk da yalan söyleme gereksinimi duyabilir. Ailesinden hiç göremediği takdiri görebilmek ya da sürekli hale gelmiş takdiri devamlı kılabilmek amacıyla kendini elde etmediği bir başarıyı elde etmiş gibi gösterebilir. Anne babaların aşırı cezalandırıcı, kıyaslamacı, küçümseyici ve aşağılayıcı tutumları çocuklarda yalan söyleme davranışına neden olabilir. Çocuk, kardeşleriyle ve ya başka çocuklarla sıklıkla kıyaslanıyorsa ailenin onayladığı çocuğa benzemek amacıyla yalana başvurabilir. Benzer bir gereksinimle ailesi tarafından aşağılanmamak ve cezaladırılmamak için yapmadığı davranışları yapmış gibi ya da yaptığı davranışları yapmamış gibi ailesine aktarabilir. Çocuklar kaygılandıkları bir durumdan kaçmak için de yalana başvurabilirler. Okuldan korktuğu için karnının ağrıdığını söyleyen ve okula gidemeyen bir çocuk ve ya okulda yemek yemek istemediği için parasını çaldırdığını söyleyen bir çocuk bu duruma örnek olarak gösterilebilir. Bu örneklerde eğer aile çocuğuyla rahat ve sağlıklı bir iletişim kurabilse, çocuk üzerinde baskıcı, aşırı disiplinli bir tutum sergilemesse çocuk ailesine gerçeği söylemekten çekinmez.
Aileler çocuklarına karşı baskıcı, aşırı disiplinli, cezalandırıcı tutumlardan kaçınarak, çocuklarının eksik yönlerinden ziyade olumlu yönlerini de ön plana çıkararak ve çocuklarını korkutan, kaygılandıran durumlar konusunda daha bilinçli davranarak çocuklarını yalan söyleme davranışından uzak tutabilirler.
Çocukları yalan söyleyen ailelerin bu davranışı nedeniyle çocuklarını cezalandırmaları sergileyebilineçek en hatalı tutum olur. Böyle davranan bir aile çocuğunu daha çok yalana ve yeni davranış bozukluklarına iter. Bunun yerine, aile çocuğun neden yalan söylediğini araştırmalı ve bu sebepleri çocukla birlikte ortadan kaldırmaya çalışmalıdır. Bazı durumlarda sorun çok ilerlemiş, bu nedenle çözümsüzmüş gibi görünebilir. Böyle bir durumda aile bir psikologdan yardım almaktan çekinmemelidir. Bir uzman yardımıyla bu davranışın altında yatan etmenler tespit edilerek ortada kaldırılmalı ve çocuğa daha sağlıklı davranışlar kazandırılmalıdır.


Yazar: Psikolog Şebnem Kartal

M@D_VIPer
29-07-06, 15:43
Çocuk ve Oyuncak
Sonuçta oyun çocuk için sadece bir boş zaman etkinliği değil, bir düşünme, öğrenme ve kendini ifade etme aracıdır. Bu nedenle çocuklar için seçilen oyuncakların da önemi büyüktür. Çocuk ilk aydan itibaren çevresindeki nesnelerle ilgilenmeye başlar. İlk aylarda görsel ve işitsel olarak ilgisini çekecek sesli ve parlak renkli, bebeğin parmaklarıyla kavrayabileceği ve kendi kendine hareket ettirdiğinde bebeğe zarar vermeyecek nitelikte (yumuşak ve yuvarlak hatlı) oyuncaklar tercih edilmelidir.
İlk bir yılda bebeğin kendi hareket ve çabasına tepki veren (ses çıkaran, yuvarlanan, dönen) ve çocuğun doku farklılığını kavrayabileceği değişik dokular içeren oyuncaklar tercih edilmelidir. Amaç çocuğun dokunarak farklılıkları hissetmesini sağlamak ve renk, şekil, boyut farklılığını çocuğa hissettirmeye başlamak olmalıdır. Bu aşamada çocuğun çevresindeki bir çok obje çocuğun ilgisini çekecektir. Evdeki parlak, değişik şekilli, hareket eden, ses çıkaran herşey ilgisini çeker.
İki yaş civarında parmaklarını daha etkin kullanmaya başlayan çocuklar daha çok her iki ellerini de kullanarak hareket eden, her seferinde değişik şekle giren, büyük parçalı oyuncaklarla oynayabilirler. Bu yaştan itibaren oyuncaklarda çok fonksiyonluluk önem kazanır. Bebek, araba gibi tek fonksiyonlu oyuncaklar da dramatizasyonun öğrenilmesi açısından önem taşır ama bu yaştan itibaren tek fonksiyonlu oyuncağa alıştırılan çocukların ileride zihinsel çaba gerektiren oyun ve oyuncaklardan kaçındıkları bilinmektedir. Bu nedenle iki yaştan itibaren çocukların değişik boy, biçim ve renklerdeki değişik türde blok, lego v.s gibi inşa oyuncaklarıyla tanıştırılmaları gerekmektedir.
Üç yaşından itibaren oyun çocuklar için tamamen bir sosyalleşme aracıdır. Artık mutfak eşyaları, kutular, masa, sandalye, giysiler oyun aracına dönüşebilir. Ya da çocuğun kendi kendine yeni şeyler üretebileceği malzemeler (su, hamur, kil, gazete kağıdı v.s) ilgi çeker. Doğal malzemeler her zaman en öğretici en geliştirici ve çocuğun kendini ifade etmesine en fazla olanak veren malzemelerdir.
Oyuncak alınırken dikkat edilmesi gereken husus güvenliğin yanı sıra çocuğun uzun süre oynayabileceği yaratıcılığı geliştiren, eğlendirici ve öğretici olan ve oynayarak çocuğun rahatlamasına fırsat veren oyuncaklar olmasıdır. Özellikle ilk 6 yılın zilinsel ve psikolojik gelişim açısından en değerli yıllar olduğu hatırlanacak olursa bu yıllarda çocukların gelişimlerini destekleyecek, yaratıcılık, hafıza, dikkat, muhakeme, görsel ve işitsel algı gibi bir çok yeteneklerini geliştirmeye fırsat veren oyuncakların önemi de görülebilir. Kağıtlar, boyalar, bebek ve arabalar, boz-yaplar, eşleştirme ve muhakeme oyunları, şişe ve kutular vb gibi malzemeler zekanın bir çok yönünün gelişmesine fırsat verdiği gibi duygusal ve sosyal anlamda da gelişmeye ve yetişkin yaşantısını, sosyal sorumlulukları öğrenmeye fırsat veren malzemelerdir.
Anne-babalar çoğu kez oyuncak seçerken çocuğun taleplerini göz önünde bulundururlar. Moda olan, reklamı yapılan, başka bir arkadaşta görülen oyuncaklar baş sıradadır. Çünkü bu oyuncaklar talep edilen ve çocuğu mutlu edeceği düşünülen oyuncaklardır. Ancak bu düşünceyle alınan birçok oyuncağın yukarıda belirtilen amaçlara hiçbir katkısı olmadığı gibi uzun süreli ilgilenilme olasılıkları da çok düşüktür. Dikkat edilirse çocuğun uzun süreli aynadığı oyuncakların genellikle moda olan oyuncaklar değil, çok daha sade ve belki de ucuz oyuncaklar olduğu, çocuğun bu oyuncak aracılığı ile bir çok şeyi deneme ve yaratma olanağı bulduğu görül ebilir.
Oyuncağın bir diğer fonksiyonu da özellikle 6 yaşından itibaren çcuğa sosyal kuralları ve paylaşımı öğretmektir. Kural içeren, bazen birden fazla kişiyle oynanabilecek grup oyunları bu yaşta ve ilkokul çağı boyunca daha fazla tercih edilmelidir. Yine moda oyuncaklara bakılacak olursa bunların çoğunun çocuğun sosyalleşmesini hedeflemedikleri, çoğunlukla şiddetin ve karşı tarafı ezmenin teşvik edildiği oyunlar olduğu görülmektedir.
Oyuncak seçiminde elbette ki çocuğun kişiliği, istek ve ihtiyaçları göz önünde bulundurulmalıdır. Özel ilgi ve yeteneği olan çocuğun bu yönde desteklenmesi ve alınacak oyuncakların da benzer içerikte olması gerekmektedir.
Anne-babaların ve çocuğun çevresindeki diğer yetişkinlerin sıkça yaptıkları bir hata da çocuklarına gösteremedikleri ilgi ve veremedikleri zaman yerine onu oyuncağa boğmanın tercih edilmesidir. Bu bakış açısıyla sürekli, belli bir amaca hizmet etmeyen, birbirinden pahalı oyuncaklar satın alınarak çocukla kurulamayan sevgiye ve yakınlığa dayalı bir iletişimin yerine oyuncaklar konulmaya çalışılmaktadır. Oysa çocuklar için anne ve babalarıyla geçirecekleri zaman birçok oyuncaktan daha doyurucudur. Ayrıca sürekli her istediği alınan çocukların okula başladıklarında sosyal yaşantıya uyum sağlamakta, sınır öğrenmekte güçlükleri olduğu bilinmektedir. Bunun yerine çocuk ihtiyaç duydukça ve zaman zaman çocuğu ödüllendirmek amaçlı olarak oyuncak alınması tercih edilmelidir.


Hazırlayan: Belgin Temur (Ocak 2004) Uzm. Pedagog

M@D_VIPer
29-07-06, 15:43
Çocuk ve Oyunları
Çağdaş bir yaklaşımla oyun, çocuğun kendi kendini ifade ettiği, yeteneklerini fark ettiği, yaratıcı potansiyelini kullanabildiği, dil, zihin, sosyal, duygusal ve motor becerilerini geliştirebileceği önemli bir fırsattır.
Oyunlar önce bebeğin kendi bedensel duyumlarını araştırması ile başlamakta, daha sonra yakın çevresiyle, daha büyük gruplar ve sosyal ortamlarda gelişerek devam etmektedir.
Oyunun eğitimdeki değeri çok eskiden beri bilinmekle birlikte, eğitimde kullanılması yenidir. Anna Freud ve onu izleyen çocuk ruh sağlığı uzmanlarının, oyunun çocuğun kişilik gelişimi ve çocuğu tanımadaki rolüne dikkat çekmişler ve çocuğun ruhsal uyumsuzluklarının tedavisinde oyunun önemini ortaya koymuşlardır.
Oyun terapisi, psikolojik yardım sürecinde tedavi amaçlı kullanılmaktadır.
Bunun yanında bazı çocuklarda, bir oyuncağa bağlılık, her gittiği yere oyuncağını da götürme, onunla yatma, sorunlarını oyuncağına anlatma gibi davranışlar görülmektedir. Bu durum, küçük yaşlarda doğal olabilmekte, çocuğun yaşı büyüdükçe devam ediyorsa, bize çocuğu iyi izlememiz gerektiği mesajını vermektedir. Çoğunlukla peluş, yumuşak tüylü oyuncaklara çocukta bir bağlılık söz konusu olabilmektedir. Bu oyuncaklar, her durumda anlamlı olmamakla birlikte, genellikle sevgi-şefkat–dokunsal temas ihtiyacını giderme amacıyla seçilmektedir. Anne-babaların yapması gereken, çocuklarının gelişimlerini yakından takip etmeleri gelişim dönemleri hakkında bilgi sahibi olmaları, çocuklarındaki davranış değişimlerini iyi gözlemeleridir. Aile içindeki sorunlar, aile içi şiddet, anne-baba ayrılığı, yeni bir kardeşin doğumu, ev-okul değişimi gibi yaşantısındaki değişimler çocuğu etkilemekte, bu dönemlerde daha etkin ilgiye ihtiyaç duymaktadırlar. Ebeveynlerin çocuklarıyla oyun oynaması, özel zamanlar geçirmeleri, sosyal ilişkilerini takip etmeleri, ortak tutumlar sergilemeleri, aile bireylerinin kurdukları iyi iletişim önem taşımaktadır.
Oyunun Bedensel Değeri: Oyun çocuğun kas sistemini geliştirirken, biriken enerjisinin boşalımını ve günlük yaşamdaki gerilimden kurtulmasını sağlar.
Oyunun İyi Edicilik Niteliği: Oyun, çocuğun en güçlü ve doğal dürtülerinden saldırganlığın boşalımını sağlar. Çocuk , korkularından ve bu durumun yarattığı gerginlikten kurtulabilir. Yaşamlarındaki bazı problemleri oyun sırasında çözebilir, duygu ve ihtiyaçlarını dile getirir. Oyun çocuğun sorunlarının aynasıdır. İyi bir gözlemci çocuğun oyununu izlerken çocuğun sorunlarını, hayal kırıklıklarını ve bunların kaynağını görebilir.
Oyunun Eğitici Değeri: Biçim, boyut ve renkleri farklı olan oyuncaklarla oynayan çocuk, bunların anlamını kavrar.
Oyunun Toplumsal Ahlaki Değeri:Oyun, çocuğun sosyal gelişiminin sağlıklı olması uyum ve işbirliğini öğrenmesi, paylaşmayı öğrenmesi sağlar. Oyun çocuğun aile tutumları hakkında bilgi verir, oyunlarda kültürün etkisi büyüktür.
Gelişim kuramcılarından Piaget, oyunları 3 grupta topluyor:
Araştırma Oyunları (0-2 yaş): Bebek, çevresinden aldığı uyaranları sınıflar.
Simgesel Oyunlar (2-7/8 yaş): Sanki varmış gibi oynanan oyunlardır. Evcilik oyunu, bir çubuk ile oluşturulan at oyunu gibi...
Kurallı Oyunlar (7/8 yaşından itibaren): Çocuğu sosyalleştirmeyi sağlar.
Oyunların oluşumunda cinsiyet, iklim ve kültür önem taşımaktadır. Yapılan araştırmalara göre kız çocuklarının ip atlamak, evcilik, saklambaç, seksek, ebecilik oyunlarını; erkek çocukların futbol, koşmaca, misket oyunlarını tercih ettikleri görülmektedir
Yine oyunların çocukların yaşlarına ve gelişim dönemlerine göre farklılıklar gösterdiği bilinmektedir.
Oyuncağın Eğitici Önemi
Oyuncak çocuğun beş duyusunu, doğal yeteneklerini uyaran, hayal gücünü zenginleştiren, bedensel , duygusal ve sosyal gelişimini hızlandıran oyun malzemeleridir.
Oyun gibi, oyuncaklar da çocuğun psikolojik yönden değerlendirilmesinde kullanılmaktadır.
Sürekli oyun ve oyuncak değiştiren çocuk, dikkat eksikliği yönünden değerlendirebileceği gibi, sürekli karşı cinse ait oyuncaklarla oynayan çocukta bunun cinsel tercihle ilgili olabileceği düşünülebilir.
Oyun ve oyuncak seçimi çocuğun yaşına, gelişim seviyesine uygun olmalıdır.
Çocuğa oyuncak seçerken, oyuncak hakkında onun da fikrini almak en iyisi olacaktır.
Çocuğun gelişim düzeyini arttıracak, eğitici yönü olan oyuncakların seçilmesi gerekmektedir.
Ebeveynler çocuklarıyla oyun oynamalılar.Bu aralarındaki iletişimi güçlendirecektir, çocuklarını tanımalarını sağlayacaktır.Çocukları oyun oynarken, iyi bir gözlemci olmalıdırlar.Çocuğun kurduğu ilişkiler, kendi ruhsal dünyası ,hayal kırıklıklarını oyunda görmek mümkündür.
Aile ve eğitimcilerin yaptıkları hatalardan birisi de, okul çağı başlayan çocuğun oyunla bağının bittiği düşüncesidir.Oyun , çocuğun gelişimi açısından o kadar değerlidir ki , çocuk ruh sağlığı sevgi ve oyun olarak tanımlanmaktadır.Okul döneminde belki oyun süreleri azalacaktır, fakat kesinlikle oyun çocuk için bitmeyecektir.
Ebeveynlerin çocuklarına vermek istedikleri mesajları oyun aracılığıyla birlikte oynadıkları oyunda vermeleri daha kolaydır.

Uzm.Psikolog Aynur SAYIM

M@D_VIPer
29-07-06, 15:45
Çocuk ve Oyun
Oyun, hareket meydana getirir. Hareket ise solunum organlarını faaliyete geçirir. Böylece oyun yolu ile yorulmadan güç kazanılır. Oyun dikkati, çabuk karar vermeyi, çevikliği, atikliği ve cesareti artırır. Oyun sırasında çocuklar kendi kendilerini yönetmeyi öğrenir, aralarında başkan seçerler. Kurallar koyar, kurallara uymayı öğrenirler, çevresindeki arkadaşlarını daha iyi tanır ve onlarla olan ilişkilerini kuvvetlendirir, disiplinli yaşamaya a1ışır ve farkında olmadan kendini serbestçe ifade etmenin ilk deneyimlerini yaparlar.
Oyun sayesinde, çocuk ilerideki sosyal hayatını hazırlar, çünkü oyun, çocuğu tanımakta ve kişiIiğinin gelişmesinde önemli bir yer teşkil etmektedir. Mesela çocukların evcilik oyunlarında misafirleri karşılama, onlara " Hoşgeldiniz. Nasılsınız ? " gibi sözleri yerinde kullanma ve daha sonra şeker, çay, kahve gibi ikramlarda bulunma çocukları hem mutlu eder, hem de beşeri münasebetlerdeki nezaketi öğretir. Veya bilye oynayan çocuklar, bilye oynarken nişan almayı, uzaklık ve yakınlığı ölçmeyi, hedefe isabet ettirmeyi öğrenirler ki bu sayede hem görme organı, hem de kasları eğitilir.
" Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur " atasözünden yola çıkarak, vücutça saglam, dinç olan kişi daha sonra fikir yönünden de uyanık olur. Çocuğun doğumundan her yaş basamağına kadar çeşitli oyun isteklerini yerime getimek isteyen anne-babalara çok az rastlanmaktadır. Bilindiği gibi çocuklar, küçük yaş1ardan itibaren su ile oynamasını, çıplak ayakla yürümesini, gezmesini çok severler. Kağıttan kayıklar yaparak suda yüzdürmekten hoşlanırlar. Ama büyükler her fırsatta üstlerini ıslatıyor bahanesiyle onlara engeller koyarlar. Ya da dışarısı soğuktur, üşütür, sıcaktır terler, kırar, döker bahaneleri günlük hayatımızda sıkça yerini alarak, çocukların oyundan alıkoyulması yanlıştır.
Soğuksa giydirilip, sıcaksa terinin kurutulması, kırılacaksa kaldırılması anne ve babalar tarafından temin edilerek çocuğun oyun oynamasına izin verilmelidir. Çocukların gereksiz baskılar altında bırakılması, küçümsenmesi hatta dayak atılması bir eğitim aracı olmamakla birlikte çocuğun ileriki hayatında ortaya çıkacak, kişiIiğini olumsuz yönde etkileyecek ciddi bir faktördür. Çevresinden korkarak bir köşede oturan çocuk, akıllı bir çocuk değildir.
Her çocuğun zeka gelişiminin % 50 sinin doğumla 4 yaş arasında, % 30 unun 4 - 8 yaş arasında, % 20 sinin 8 - 18 yaşlar arasında olduğunu göz önünde bulundurursak, zeka yüzdesinin en büyük bölümünün okul öncesine rastladıgnı görmek mümkündür. Böylece de, oyunun ne kadar büyük bir ehemmiyet taşıdığını anlamış oluruz. Oyun aracılığıyla insanın en derinlerinde bulunan yetenekleri kendini gösterir. Eğitici oyunların çocukta bedeni, zihni ve ruhi gelişimini sağlama yönünden faydalı olduğu gibi, çocuk üzerinde haz ve neşe yaşatır, ona iyi davranışları kazandırmasında, arkadaşlık ilişkilerinin güçlendirilmesinde, çevresine saygılı olma yollarının öğretilmesinde, hikaye ve masal aracılığıyla hayal gücünün kuvvetlenmesinde ve çevresiyle paylaşmayı, yardımlaşmayı ve gurup kurallarına uymayı öğretilmesinde önemli bir yeri olduğu anlaşılmaktadır. Önemli olan anne - babaların çocuğa her oyunu değil, eğitici olan oyunları seçmesi ve sunmasıdır.


Hülya Akbul-Çakır

M@D_VIPer
29-07-06, 15:46
Çocuklarımıza Gösterdiğimiz Olumsuz Davranışlardan Nasıl Kurulabiliriz?
Özellikle çocuklarımızı hırpaladığımızı düşünerek vicdan azabı duyar,fakat bir türlü olumsuz tavırlarımızdan vaz geçemeyiz. Peki,neden bu davranışlarımızı değiştirmeye karar versek de kısa sürede pes ediyoruz?
Davranışlarımızın temeli çocukluğumuzda edindiğimiz tecrübelere dayanır. Herkesin davranışları içinde yetiştiği çevredeki insanların davranışlarına göre farklılıklar gösterir. Bir sorun karşısında bağırıp çağıran,çok kolay sinirlenen,kavgacı bir ortamda yetişmişsek;bizim de bu şekilde tepkiler vermemiz son derece normaldir. Ancak eğer biz böyleysek;çocuklarımız hırçın ve kavgacı tavırlar sergilediklerinde onları böyle davrandıkları için yargılamamız haksızlık değil midir?Çocuklarımız bizim karışık duygularımızı anlayamazlar ve bağırarak,kızarak onlara birşeyler öğretmeye çalışmamız;bir duvarla konuşmaktan farksızdır. Onlar;yüksek sesle bağırarak,azarlayarak söylediğimiz sözleri gerçekte duymazlar.
Bazen de çocuklarımızın davranışlarından gurur duyar veya utanırız. Etrafımızdakilerin diyecekleri ”aferin”ler veya yapacakları eleştiriler bizim için son derece önemli olur. Öyle ki;çocuklarımızın davranışlarından dolayı eleştirilmekten ödümüz kopar. Diğer bir deyişle;başkalarının ne dediğine,çocuklarımızın ne hissettiğinden çok daha fazla önem veririz. Oysa önemli olan çocuklarımıza bizim ”aferin” almamız için değil,onların iyi yetişmesi için doğru olanı öğretmektir. O an için çevreden onay alan davranışlar;bazı durumlarda çocuğa doğru olanı öğretmiyor olabilir. ”Çok uslu,bütün gün ya televizyona bakıyor,ya da kendi kendine oynuyor,hiç zahmeti yok” diye övülen bir çocuk;gelecekte çok pasif,kendi kararlarını veremeyen biri haline gelebilir.
Acaba hem bizim,hem de çocuklarımızın üzülmesine yol açan olumsuz davranışlarımızdan nasıl kurtulabiliriz?Bu elbette kolay olmayacaktır.
• Bu konuda kendinize güvenin. Kendinize inanmanız başarınızın yarısıdır.
• Olumsuzlukla sonuçlanan her olayı;iki tarafı da suçlayıp eleştirmeden tarafsız bir şekilde ele alın ve her olaydan sonra o olay karşısında nasıl davrandığınız zaman daha iyi sonuçlar elde edebileceğinizi düşünün. Hayal gücünüzü kullanarak bu olayları daha iyi sonuçlar elde ettiğiniz şekliyle gözünüzde canlandırın. Böylece bunlara benzer olaylarla karşılaştığınızda daha önce tasarladığınız davranışlar aklınıza gelir ve onları kolayca uygulayabilirsiniz.
• ”Ben her zaman haklıyım”, ”Ben bilirim”, ”Ben hiç özür dilemem”gibi tutumlardan uzaklaşın. Hiç kimse her zaman haklı olamaz ve hiç kimse her şeyi bilemez. Herkes hata yapabilir,önemli olan hatalarımızı düzeltebilmektir. Çocuklarınıza karşı hatalı davrandığınız zaman bunu kabul edin. Sert davrandığınızı düşündüğünüz zaman özür dileyerek gönüllerini almanız da size bir şey kaybettirmeyeceği gibi, yeniden sıcak bir ilişki kurmanızı sağlayacaktır.
• Şimdi ne istediğinizin yerine sonuçta ne istediğinizi koyun. Diğer bir deyişle gelecekte ne istediğinize karar verin. Önemli olan kısa süreli ”aferin”ler değil,güçlü bir aile yapısı içinde bulunmak olduğunu unutmayın.


Çağla GÜR
ÇOCUK GELİŞİMİ UZMANI

M@D_VIPer
29-07-06, 15:47
Çocuklarda Çalma Davranışı
Çocuk gereksiz yere suçlanmamış, davranışı da onaylanmamış olur. Çocukta gerçek çalmadan söz edebilmek için, çocuğun en azından 7-8 yaşını geçmiş olması gerekir. Çünkü küçük çocuklarda mülkiyet duygu ve kavranı henüz gelişmemiştir. Senin- benim kavramları gerçek anlamını kazanmamıştır. Bu nedenle çocuk başkasına ait bir eşyayı rahatça alabilir. Ve geri vermek istemez. Genellikle çocuk sormadan alınmayacağını bilse de, alma ihtiyacına karşı koyamaz ve bunu kötü bir davranış olarak görmez. Gezmelerden, cebinde kendinin olmayan oyuncak ve parlak nesnelerle dönmesi bunun sonucudur.(Yörükoğlu, 1983)
Bu durumda en doğru tutum, fazla bağırıp çağırıp, çocuğu aşırı suçlayıcı, aşağılayıcı bir tepki göstermeden, oyuncak veya eşyayı sahibine vermek, bir yanlışlık olduğunu söylemek ve çocukta bu davranışın hatalı olduğu bilincini geliştirmektir.
Okul çağındaki çocuklarda çalmaların üzerinde dikkatle durulmalıdır. Çalma önemli bir ruhsal sorundan ileri gelebilir. Kendine güveni olmayan çocuk ilgi çekmek için hırsızlık yapabilir. Çalma, bazı durumlarda bir yardım çağrısıdır. Çocuk çalarak annesine “ benim farkına varın” demek istemektedir.Sevgi eksikliği ile çalma arasında bir ilişki vardır. Anne, baba yoksunluğu çeken çocuklarda çalma davranışı görülür.Çocuk sevildiği, benimsendiği duygusu iyice yerleşinceye kadar çalmaya devam eder.
Anne babalar çalma karşısında soğuk kanlı davranmalıdır. Dövme, ayıplama, yüzüne vurma, arkadaşları arasında rezil etme çok tehlikeli yöntemlerdir. Çalma çocuk için hassas bir konudur Böyle bir davranışa hiçbir zaman boş verilmemelidir, bir psikologa danışılmalıdır.

Binnur Yeşilyaprak—Güzin Kurç. Ruh Sağlığı Uyum Problemleri. Ankara,1988

M@D_VIPer
29-07-06, 15:47
Çalma
Ör; 2yaşındaki bir çocukta sahip olma kavramı gelişmediği için, herşeyin kendisinin olduğunu düşünür. Senin, benim,onun kavramlarını ayırt edemez.Çocuk zamanla kendisinin olanla olmayanı ayırt etmeye başlar, ama bencil tutumu uzun süre devam eder.3-4 yaşlarında çocuk sormadan birşeyin alınmayacağını bilir, ama karşı koyamaz.ilkokulun1.-2. Sınıflarında çocukların birbirlerinin renkli kalem, silgi vb. Gözü kalır.Bu yaşlardaki diğerlerinin eşyalarını alma davranışını çalma olarak kabul etmiyoruz.
Okul çağlarında görülen ve sık tekrarlayan çalmalar üzerinde önemle durmak gerekir. 10 yaşından sonra sürekli olarak devam ederse bu çocukta ciddi bir duygusal bozukluğun göstergesidir ve profesyonel yardım almak gerekir.
NEDENLERI
1-Çocuğa yeterli harçlık verilmemesi:Çocuğun temel ihtiyaçlarının karşılanmaması
2-Çocuğun hayatında önemli bir yoksunluk:Böylece çalma sembolik olarak ana-babanın sevgi, ilgi eksikliğinin yerini tutar. Sevilmediğini düşünen çocuk, ilgi çekmek için çalabilir. Bazen ana- baba kaybından sonrada ortaya çıkabilir. Genellikle çalma davranışı gösteren çocukların, alkolik veya suçlu ana-babalar tarafından yetiştirildiği ve ihmal edildiği belirlenmiştir.
3-Çocukta mülkiyet fikrinin gelişmemiş olması:
4-Intikam almak:Ör; başarılı bir çocukla kıyaslanan bir çocuk, ondan intikam almak için eşyalarını alabilir. Çocuk otoriter ana-baba yada öğretmenden intikam almak için de çalabilir.
5-Ana-babanın çocuğun yaptığı bu davranıştan bilinç altı zevk alması: Çocuk bunu hisseder ve çalmaya devam eder.
6-Çocuk özdeşleşmek için kendine kötü örnek seçmiş olabilir:Çocuk bir grubun onayını almak için yapabilir.Amaç çalmak değil, başkalarını yaranmaktır.
7-Özgüvenini artırmak için:Bazı çocuklar kendi güçlerini, erkekliklerini kanıtlamak için yaparlar.
8-Çocuğun anne-baba ile hesaplaşmasının bir yolu olabilir:
9-Depresyon,yeni doğan kardeşe duyulan kıskançlık veya öfkenin çocukta yarattığı stresin göstergesi olabilir.Ör; eşine kızan bir annenin çocuğa bağırması
NASIL ÖNLENIR?
1-Değerleri Öğrenmek:Çocuğa dürüstlük ve başkalarının mülküne önem verme öğretilmelidir.Anne-baba örnek olmalıdır.
2-Örnek oluşturma: Önce anne-baba çocuğa örnek olmalıdır. Başkasına ait eşyalar alınmamalı, bulunmuş eşyalar geri götürülmeli, diğer insanlar kandırılmamalıdır. Otelden havlu alan baba örneği ver.
3-ıletişimi güçlendirmek:Eğer evde çocuk yakın ilişkiden yoksunsa, yeterli zaman ayrılmıyorsa, aile bireyleri arasındaki ilişki güçlendirilmelidir
4-Çocuğa belirli bir miktarda harçlık verilmelidir.Çocuğun gereksinimlerini karşılayabilecek belirli bir harçlık mutlaka verilmelidir.Çocuk ihtiyacı olduğunda tekrar alabileceğini bilmelidir.Kumbara anlat.
5-Mülkiyet hakları:Çocuğa ihtiyacı olduğunda , kendisine ait olmayan bir eşyayı nasıl ödünç alabileceği ve bunu nasıl geri vereceği öğretilmelidir.
6-Etrafta bozuk para gibi cezbedici eşyalar bırakılmamalıdır.
7-Çocuğun kendisine ait eşyaları olmalıdır.Çocuğun en azından bir kaç eşyası olmalıdır.Anne-baba çocuğun eşyalarını kullanacağı zaman ondan izin almalıdır.
ANA-BABA TUTUMLARI
Çocuklarda görülen davranış bozuklukları arasında ana-babaları en çok endişelendiren çalmadır. Çünkü, bu davranışı tipik suçlu davranışı olarak görürler ve korku duyarlar.Ana-babalar genellikle Şu tepkileri gösterirler.
-Çocuğu cezalandırma, dayak
-polisle korkutma
-Çözüme yönelik birşey yapmama.
Peki çalma davranışı gösteren çocuğa nasıl davranalım?
NASIL DAVRANILIR?
1-aşırı tepki göstermemek gerekir.Kesinlikle fiziksel ceza verilmemelidir. Ana-baba bağırıp çağırmadan, olayı onaylamadığını göstermelidir,
2-Çocuğu kötü olarak damgalamamak gerekir.Çocuğun sadece o andaki yaptığı davranış eleştirilmelidir.
3-Çocuğun aldığı eşyayı geri vermesi sağlanmalıdır.Çocuk aldığı eşyayı kendisi özür dileyerek geri vermelidir. Eğer eşya kırılmış yada bozulmuşsa yenisi alınmalı ve parası çocuğun harçlığından ödetilmelidir.Çocuğun harçlığı tamamen kesilmemelidir.
4-Çocukla konuşarak, sorun çözme yöntemi denenebilir.Çocuktan bu durumu net bir Şekilde tanımlaması istenir.Ör; "eşyayı alırken aklından neler geçiyordu?" Diye sorabilirsiniz.
5-Çocuğunuzun hatalı davranışı iş yaparak ödemesini sağlayın."Ali arkadaşının kalemini almana çok üzüldüm. Kuralı biliyorsun. Yalnızca sana ait eşyalara sahip olabilirsin. Şimdi arkadaşına kalemini geri vereceksin. Kuralı bozduğun için bazı işler yapmanı istiyorum.Balkonu yıkayacaksın" Eğer çocuk yapmak istemezse o zaman sinirlenmeden "ya söylediklerimi yaparsın yada istediklerini yapma hakkını kaybedersin "diyebilirsiniz.
6-Şüphelenilen durumlarda çocukla konuşmak gerekir."Benim cüzdanımdan para alıp almadığından emin değilim, fakat sana çok gerektiği için aldıysan ve eğer geri verirsen seninle gurur duyacağım. Benim seninle gurur duymamdan daha önemlisi senin kendinle gurur duyman."Şeklinde bir konuşma aldığı eşyayı geri vermesini sağlayabilir.

M@D_VIPer
29-07-06, 15:50
Boşanma ve Çocuklar
Üzerinde durulması gereken en önemli noktalardan en önde geleni boşanmanın kesinlikle anlık bir durum olmadığı belli bir sürecin son noktası olduğudur.
Bu nedenle insan ve toplum psikolojisi açısından boşanma olgusunun analatik derinlemesine incelenmesi zaruridir.
Nedir bu süreç?
Günümüz sosyo-ekonomik ve kültürel şartlarında doğal olarak insan ilişkilerinde yeniden bir yapılanma doğal olarak gerçekleşmektedir. Böyle bir durumda davranışlarımız, beklentilerimiz, ilgilerimiz ve tutumlarımız değişmekte ve bu denge arayışı hem iç dünyamızda hem de sosyal ilişkilerimizde denge bozulmalarına neden olmaktadır.
İşte bu değişen ve değişken olan süreç içerisinde aile kurumunda etkilenmekte ve eşler arasındaki uyum bozulabilmektedir.Bu ortamda bütün aile üyelerinin yıpranmasıyla birlikte şüphesiz ki, en çok örselenen taraf çocuklardır.
Boşanma süreci içinde yaşanan gerginlikler ve çatışmalar, çocuğun içe kapanmasına, anne-babası tarafından sevilmediğini düşünmesine, gerginliklerin sorumlusu olarak kendisini görmesine neden olur.Bu sürecin son noktası olan boşanma ise çocuğun bu düşüncelerinde haklı olduğunun göstergesi olarak ortaya çıkar ve yoğun suçluluk duygusuna yol açar.
Boşanmanın çocuk üzerindeki etkileri gelişim dönemlerine göre incelendiğinde:
Eğer boşanma evliliğin başlarında gerçekleşmişse ve çocuk 0-3 yaş grubunda ise;anne ve çocuk hatta baba ve çocuk arasındaki duygusal ilişkileri azalttığından, çocuğun duygusal beslenmeyi yeteri kadar sağlayamaması büyüme ve gelişimini geciktirebilir. Bunun yanı sıra uyku ve yeme problemleri ve ayakta durmak,oturmak gibi bazı motor yetenekler ve kekeleme ve kelimeleri yutma gibi bazı dil gelişimi problemleri de görülebilir.
Okul öncesi dönemde ise; İçe kapanık ya da tam tersi fazla atılgan olma ancak her iki durumda da sosyal ilişkilenmede güçlükler yaşama görülebilir. Bu dönemde oluşan özgüven kaybı karakteristik bir şekilde kişilik yapısında yer alabilir. Bütün bunlara ek olarak zihin gelişimi gecikebilir ve bloke olabilir. Dikkati toplamada yaşanan güçlükler çocuğun verimli öğrenmesini ve akıl yürütmesini zorlaştırır ve son derece olumsuz etkiler.
Okul çağında ise;ön planda görünen okul başarısızlığı ve uyum bozukluğudur. Çocukta ilgi ve dikkat problemleri dikkat çekicidir. Uyku ve yeme problemleri devam edebilir. Toplumla ilişkisi zayıflayan çocuk kendini ifade etmekte zorlanacağı için sosyal ilişki güçlükleri yaşayacaktır.
Ergenlikle beraber yukarıda sayılan bir çok olumsuz etkinin yanı sıra hayata eleştirisel yaklaşan, olumlu düşünemeyen hedef koyma ve strateji oluşturmada yetersiz, kişiler arası ilişkilerde sorunlalar yaşayan, dürtülerini kontrol edemeyen, sınırlarını kestiremeyen,savunma mekanizmalarını sık ve yanlış kullanan, suç işlemeye eğimli bir kişilik yapısının ortaya çıkması oldukça yüksek bir ihtimaldir.
Sonuç olarak; ister saldırganlık ya da hırçınlık, ister alt ıslatma ve dışkı kaçırma, ister uyku ve yeme problemleri, ister dikkat problemleri ve okul başarısızlığı şeklinde olsun boşanma, çocukta bir takım uyum ve davranış bozukluklarına neden olmakta ve çocuğun gelişimini olumsuz yönde etkilemektedir. Bu olumsuz etkilerin en aza indirilmesi ancak anne ve babanın olumsuz tutumlardan kaçınmalarıyla mümkündür.
Tutumlar nasıl olmalıdır?
-Çocuğa boşanmanın ne demek olduğu basit ve yalın bir dille hiçbir eleştiriye girmeden anlatılmalı ve çaba göstermenize rağmen anlaşmazlıkların giderilemediği fikri anlatılmalı.
-Boşanmanın onu bir süre mutsuz edeceğini bildiğinizi ancak bu durumda onun her hangi bir suçu ve sorumluluğu olmadığı fikri belirtilmeli
-Çocuğu sürekli olarak eşinizle yaşadığınız problemlerin dışında tutmalı,onu kazanma ve sevme yarışına girmemeli.
-Kesinlikle çocuğu yan tutmaya zorlamamalı,çocuğunda bu durumu kullanmasına izin vermemeli
-Ayrılınan eşten öç almak amaçlı olarak çocuğu ondan yoksun bırakmamalı. Unutulmamalı ki bu durumda asıl cezalandırılan çocuk olacaktır.
-Çocuk anne ve baba arasında gidip gelmemeli, asıl bir evi olduğunu bilmeli ve benimsemeli çünkü çocukta sarsılan güven duygusu anne babayı düzenli ve sürekli görmesiyle yeniden yapılandırılabilir.
-Çocuğun bazı olumsuz özelliklerini Ayrılınan eşle özdeşleştirmemeli.
Sonuç olarak asıl olan alt yapısı güçlü,gelişmeye açık, doğru iletişim biçimlerinin var olduğu evlilikler yapabilmek ancak boşanma kaçınılmaz olduğunda ise bu durumun sadece eşler arasında olduğunu ve çocuktan da boşanmak olmadığını akıldan çıkarmadan seviyeli ve çocuğu en az zedeleyecek biçimde gerçekleştirebilmektir.


Kl. Psk. Orhan Gümüşel

M@D_VIPer
29-07-06, 15:51
Boşanma ve Çocuk
Evliliğin bitmesine yol açan sebepler çok çeşitli olabilir, en çok görülen sebepleri aşağıdaki gibi sıralayabiliriz:
1. ekonomik sorunlar
2. eşlerin sosyo-kültürel yapı farklılıkları
3. cinsel sorunlar
4. iletişim bozukluğu
5. eşlerden birinin ihaneti
6. aile içi şiddet
Yukarıdaki sebepler nedeniyle evlilik sorunları yaşayan bir çiftin anne-baba olarak da çocuklarıyla sağlıklı ilişkiler kurabilmelerini bekleyemeyiz; anne ya da baba ayrı ayrı çocuklarıyla sağlıklı ilişkiler kursalar bile, birlikte çocuklarına karşı tutarlı, dengeli tutum ve davranışlar sergilemekte güçlük çekeceklerdir. Bir evliliği başa çıkılamayan, çözüm üretilemeyen, süregen sorunlarla devam ettirmenin çocuk üzerinde yaratacağı olumsuz etkiler, bazen boşanmanın kendisinin yaratacağı etkilerden daha fazla ve yıkıcı olabilir.
Boşanmanın sebebi ve şekli, çocukların boşanmadan ne kadar etkileneceğini belirler;
Örneğin, anlaşmazlık (iletişim bozukluğu) nedeniyle biten bir evlilikle, eşlerden birinin ihaneti sonucu biten bir evliliği karşılaştıralım. İlkinde, eşler daha uzlaşmacı ve çocukla ilgili sorunların üstesinden gelmek konusunda daha akılcı davranabilirler. İkinci durumda ise, eşler birbirlerine karşı daha öfkeli ve düşmanca tutumlar sergilerler, durum böyle olunca isteseler de uzlaşmacı olamazlar. İkinci tip boşanmalarda ise çocuklar doğal olarak daha fazla zarar görürler.
BOŞANMA SÜRECİNDE DİKKAT EDİLMESİ GEREKEN NOKTALAR
Sizi boşanma kararı almaya iten sebepler ne olursa olsun, boşanma kararınızı kesin olarak vermeden önce, aşağıdaki konuları gözden geçirdiğinizden emin olun;
1. Yaşadığım sorunların ve mutsuzluğumun sebebi evliliğim, başka sorunları evliliğime atfetmiyorum,
2. Evliliğimi kurtarmak için elimden gelen herşeyi yaptım,
3. Bu kararı uzun sürede ve etki altında kalmadan verdim,
4. Eşim de, ben de ilişkimize yeterince zaman tanıdık,
5. Çocuğumuz ve ben boşanma olayından etkileneceğiz,
6. Boşandıktan sonra ortaya çıkabilecek yeni sorunlarla başa çıkabilecek gücüm var,
7. Yalnızca eşimden boşanıyorum, çocuğumdan değil (özellikle babalar için),
8. Eşimin de benim de çocuğumuza ihtiyacımız var, çocuğumuzun hem bana hem eşime ihtiyacı var, o yalnız birimize ait değil.
Kararınızı kesin olarak verdiyseniz veya siz istemeseniz de eşiniz kesin olarak sizden boşanmaya karar verdiyse çocuğunuzun boşanma sürecinden olabildiğince az etkilenmesini sağlayabilmek için aşağıdaki maddeleri yerine getirmeye çalışın;
1. Boşanmanın ne olduğu ve boşanmadan sonra anne, baba ve çocuğun yaşamında ne gibi değişiklikler olacağı konusunda çocuğu bilgilendirmek ve bilinçlendirmek gerekir. Boşanma sürecinde, şehir veya ev değiştirme, bakıcı değiştirme, yeni bir evlilik vb. yaşam değişikliklerini erteleyin. Yaşanması zorunlu bazı değişiklikler varsa, bunlara kademeli geçişler yapmaya gayret edin. Çünkü her değişim, olumlu da olsa ekstra çaba gerektirir ve çocuğunuz için hepsine birden uyum sağlamak güç olabilir. Aynı sebeple, boşanma sonrası çocuk eşlerden hangisiyle kalacaksa, o ve çocuk ailenin boşanmadan önce yaşadığı mekanda yaşamaya devam etmelidir.
2. Eşler, kendi ailelerini de toplayarak (babaanne, hala , dayı vb.) hep birlikte bir toplantı yapmalı ve çocukla ilgili alınan kararlardan herkesin haberi olmalıdır. Böylece herkes çocuk için işbirliğinin kaçınılmaz olduğunu hatırlatmış olur, çocuğun bu durumdan çok etkilenebileceğinin ve bu konuda herkesten duyarlılık beklendiğinin altı çizilir ve kararlarda herkesin katkısı olduğundan kurallar daha az çiğnenir.
3. Çocuktan ayrı yaşayacak olan eş, kademeli olarak evden ayrı kalmaya başlamalıdır; bu süreç haftada bir günden 5-6 güne kadar çıkarıldığında çocuk ayrılığa daha kolay adapte olur. Boşanmadan sonra, çocuklar her iki eşle de sürekli ve düzenli olarak görüşmeye devam etmelidir. Siz artık sevgili veya karı-koca olmayabilirsiniz ama onun için halen anne-babasınız. O sizleri beraber tanıdı ve beraber istiyor, bunu anlamaya çalışın ve ayrılığınıza alışması için ona zaman verin. Çocuğunuza anne ve babanın bibirlerinden ayrılmalarının çocuklarından ayrılmaları anlamına gelmediğini anlatın. Hep birlikte sık sık biraraya gelin (Kendinizi,eşinizle bu biraraya gelişleri kimseye açıklamak zorunda hissetmeyin !!!).
4. Eşler boşanmanın çocukları için olduğu kadar kendileri için de zor olduğunu unutmamalı ve boşanmayı bir son değil, bir başlangıç olarak kabul etmelidirler. Öfke, yalnızlık duygusu, depresyon, kaygı gibi psikolojik sorunlar ortaya çıkabilir, bunlar doğaldır, gerekirse profesyonel yardım almaktan çekinmemek gerekir. Kendilerini ne kadar çabuk toparlarlarsa çocuklarına da o kadar çok yararlı olabilirler. Unutmamak gerekir ki, çocuklar yeni karşılaştıkları her durumun ne denli tehdit edici olup olmadığını anlamak için genellikle yetişkinlerin tepkilerine bakarlar. Sürekli ağlayan bir anne çocuğa durumun kötü olduğu, neşeli ve çabalayan bir anne ise her şeyin yolunda gittiği izlenimini verecektir.
5. Eşler çocukları kesinlikle birbirlerine karşı kullanmamalıdır; çocuk hiçbir şekilde taraf ve tanık tutulmamalıdır. Yeni düzenlemelerle ilgili kararlar alırken çocuğunuzun onayını alın ama çocuğunuzu karar verme sorumluluğu altında ezmeyin.
6. Çocuk, boşanmış bir anne-babanın çocuğu olmayı çevresine karşı bir silah gibi kullanmamalıdır. Her konuda gereksiz tavizler vererek çocuğun boşanmadan alacağı yaralar yalnızca artırılır, azaltılmaz. Her gün çikolata yemesine izin vererek çocuğunuzun boşanma olayından daha az etkilenmesini sağlayamazsınız, sadece çikolataya daha çok alışmasını sağlarsınız.
7. Çocukla ilgili her konuda eşler birbirleriyle çelişen davranışlarda bulunmamaya gayret göstermeli, ortak bir yol izlenmelidir. Babanın evinde izin verilen bir şeye, annenin evinde yasak konulmamalıdır.
8. Çocuklar anne-babalarının boşanmasından kendilerini suçlayabilirler. Bu yüzden, boşanma sebebeinin çocukla hiçbir ilgisinin olmadığı, bunun anne ile babanın arasındaki anlaşmazlıktan kaynaklandığı açıkça anlatılmalıdır.
9. Çocuk anne-babasının yerine kimseyi koymak istemez, buna saygı duymak gerekir. Bo?anma sonrası eşlerden biri yeni bir ilişki yaşıyorsa çocuğun bunu boşanmayı kabullenene kadar bilmemesi gerekir.
10. Boşanma sırasında, çocuklar mahkeme, eşya dağılımı, nafaka gibi konulardan haberdar edilmemelidir.

Anne-babası boşanmış veya boşanma aşamasında olan bir çocukla ilişkisi olan herkes için iki uyarı :
LÜTFEN,
A. Çocuğun yanında bu konuyu konuşmayın, özellikle de eşlerden birinin tarafını tutan veya kötüleyen sözler sarfetmeyin.
B. Boşanma olayını çocukla ilişkilendirmeyin ve çocuğa bu anlama gelen sözler sarfetmeyin;
Anne ya da babasının kendisini sevmediği için, çok yaramazlık yaptığı için, başka bir kadınla birlikte olmayı tercih ettiği için vb. terkettiğini asla söylemeyin. Bu boşanan çiftlerin ailelerinin ve hatta kendilerinin de çok düştüğü bir hatadır. Hernekadar bu sözler gerekçelendirilirken “çocuk anne veya babadan soğusun da aramasın” gibi bir iyi niyet öne sürülüyor olsa da, bu ne inandırıcı ne de çok akılcıdır. Bu gibi sözlerle çocuğu teselli etmez, ona ancak “terkedilmişlik duygusu ve/veya suçluluk duygusu” enjekte etmiş oluruz. Böylece çocuk terkedildiğini çünkü sevgiye layık olmadığını, değersiz olduğunu düşünür. Bu gibi sözlerin çocuklarda ne kadar derin ve onarılması zor yaralar açabileceğini düşünebiliyor musunuz ?
Anne-babalar için son uyarı :
Boşanmaya karar vermeden önce, eşinizle birlikte hareket ederek, çocuğunuzun boşanmanızdan olabildiğince az etkilenmeslini sağlamak için tüm önlemleri alsanız da, çocuğunuz bu olaydan çok etkilenebilir. Bazen de çok dikkatsiz davranırsınız ama çocuğunuz fazla etkilenmez. Bunun iki sebebi vardır; birincisi her çocuk her olaydan aynı oranda etkilenmez, ikincisi olayın etkileri eşit olsa bile tepkiler ve tepkinin zamanı farklı olabilir.
Buna ilaveten, boşanma olayı çocukları kuşkusuz etkiliyor, ancak çocuklar olayın kendisinden çok, oluş biçiminden, süreç içerisinde yaşananlardan etkileniyorlar. Çocuklara birşeyi anlatmanın bin çeşit yolu var. Önemli olan çocuğumuz için doğru olan yolu bulabilmek. Bizim çocuğumuz için, bizim koşullarımızda doğru olan bir yol, bir başka çocuk için onun koşullarında doğru olmayabilir. Çocuğunuzu boşanma sürecine hazırlama konusunda profesyonel yardım almaktan çekinmeyin lütfen, bunu utanılacak bir şey olarak görmeyin. Bunu yaparken de olabildiğince erken, boşanma kararı almadan veya hemen sonrasında yapın. Bu arada, boşanma aşamasında çocukları için profesyonel yardım alırken, iletişim sorunlarını çözebildiğini görerek, evliliğini sürdürmeye karar veren çiftlerin sayısının da çok olduğunu hatırlatmak isterim.


Uzman Psikolog Şebnem KARTAL

M@D_VIPer
29-07-06, 15:55
Altını Islatan Çocuklar
Çocuğun fiziksel gelişimi normalse, tuvalet eğitimine 20-24 aylar arasında başlanmış ise, 4 yaşına geldiği halde, gece veya gündüz, ara sıra da olsa altını ıslatmaya devam ediyorsa ve buna büyüğünü tutamamak da eşlik ediyorsa çocuğun duygusal bir problemi olduğu düşünülmelidir. Büyüğünü haber verdiği taktirde, her altını ıslatma olayını psikolojik bir sebebe bağlamak doğru değildir. Anne babalar psikologa gitmeden önce bir çocuk doktoruna müracaat etmeli, çocukta altını ıslatmaya yol açan organik bir bozukluk olup olmadığını kontrol ettirmelidir. Ateşli hastalıklar, böbrek ve idrar yolları enfeksiyonları da altını ıslatmaya yol açabilir. Ancak bu tür altını ıslatmalar kalıcı olmayıp, hastalığın tedavi edilmesi ile birlikte kaybolur.
Anne babalar genellikle normal kabûl edebileceğimiz alt ıslatma davranışı ile uyum bozukluğundan kaynaklanan alt ıslatma problemi arasında, ayırım yapmakta zorlanırlar. Bir çocukta aşağıda vereceğimiz belirtilerin görülmesi durumunda ‘altını ıslatma’ bir uyum ve davranış bozukluğu olarak kabûl edilmeli ve bir uzman psikologdan yardım alınmalıdır.
Eğer bir çocukta:
— Fiziksel, hareket (motor), dil ve zeka gelişimi normalse,
— 2 yaşından itibaren tuvalet eğitimi almaya başlamış ise,
— 4 yaşında ise,
— Ara sıra da olsa gece ve veya gündüz altına ıslatma varsa, bu davranışı psikolojik bir probleme işaret ediyor demektir.
Köylerde, öksüz yuvalarında, yetiştirme yurtlarında, gecekondu muhitlerinde yetişen çocuklarda, altını ıslatma olayı daha sık görülmektedir. Bunun da sebebi, çocuğa doğru ve yeterli tuvalet eğitimi verilemeyişidir.
Yatağını ıslatan çocukların anne babalarıyla yapılan görüşmelerde yarıya yakını çocukluk yıllarında uzun süre altını ıslattıklarını söylemektedir. Bu gerçekten hareketle, altını ıslatma davranışının aileden genler yoluyla çocuğa intikal eden bir kişilik özelliği olduğu da düşünülmektedir.
Altını ıslatan çocukların yarıdan fazlasında uyku derinliği vardır. Derin uyku halinde beyinden gelen işeme uyarıları çocuğu uyandırmaya yetmemekte, sidik torbasının tutucu kasları gevşemekte ve altını ıslatma olayı bilinç dışında gerçekleşmektedir.
Baskı ve Ceza Problemi Çözmez
Bazı anne-babalar çocuklarının bilinçli olarak altını ıslattıklarını düşünerek onları azarlar, yargılar, suçlar, korkutur, kimi zaman da ceza verir. Oysa çocukların çoğu bunu bilinçli olarak yapmazlar. Çocuğun bilerek altını ıslattığını düşünsek dahi, bunun psikoloji dilinde bir anlamı vardır. Çocuk altını ıslatarak dikkatinizi kendi üzerine çekmekte, vücut diliyle ruh sağlığının tehlikede olduğunu haber vermektedir. Anne ve babasına kızan çocukların, dayak yeme pahasına odanın ortasına işemeleri bunun en belirgin örneğidir. Kendi evinde her gece yatağını ıslatan çocuklardan bazıları misafir evinde ve otelde yatağa işemezler. Bunu gören anne “Neden?” sorusuna cevap arayacağı yerde; “Demek bütün eziyetin bana ha!” diyerek çocuğa yüklenir.
Sebebi ne olursa olsun, anne babalar altını ıslatan çocuğa baskı yapmamalı, cezadan ve suçlayıcı tutumdan uzak durmalıdır. Bu tür baskıcı tutumlar problemi artırmaktan başka bir işe yaramaz. Psikologa danışmadan çocuğa akşamları sulu şeyler içirmemek ve gece sık tuvalete kaldırarak çocuğun uykusunu bölmek de problemi çözmeye yetmez. Çocuk, vücudundaki kasların bir kısmını kendi iradesiyle denetleyebilir, ancak bir kısmı iradesi dışında hareket eder. Kaygı, gerginlik, korku, güvensizlik ve benzeri duygusal bir problem yaşadığında vücudunda bazı kaslar harekete geçtiği gibi idrar torbasını meydana getiren kaslar da harekete geçebilir ve altını ıslatma meydana gelir. Aşırı korku ve panik durumunda özgüven eksikliği olan bazı yetişkinlerin bile, altını ıslattıkları görülmektedir. Gerçek bu iken, tuvalet eğitimini yeni almış çocuklar mesane kasları üzerinde yeterince kontrol sağlayamadıkları için korku ve endişe durumunda altlarını ıslatmaları yadırganmamalıdır.
Birçok uyum ve davranış bozukluğunda olduğu gibi sorunu gidermeye çalışan anne babaların yanlış tutumları nedeniyle altını ıslatma olayı artarak devam eder. Bunun yanısıra tırnak yeme, dikkat dağınıklığı, kıskançlık gibi yeni uyum ve davranış bozukluklarının ortaya çıkmasına neden olduğu gibi; öz güven eksikliği, içe kapanıklık, aşırı kaygı, aşağılık duygusu ve benzeri kişilik bozukluklarına da yol açabilir.
Her çocuğun altını ıslatma davranışının altında yatan sebepler farklıdır ve bu sebepler ancak bir psikologun yardımı ile ortaya çıkarılabilir. Bazı anneler altını ıslatma davranışının çok yaygın olduğunu düşünerek teselli bulur, psikologa danışma gereği duymadan kendi yöntemleriyle önlemeye çalışırlar. Bu yöntemler çoğu kez kınama, baskı ve korkuya dayalı olduğu için çocuğun durumu daha da zorlaşır.
Büyüğünü kaçırma
Dışkı kaçırma seyrek olarak daha çok erkek çocuklarda görülür. Altını ıslatmaya kıyasla daha ciddi bir ruhsal uyumsuzluk belirtisidir. Eğer baştan itibaren okul çağına kadar altını ıslatma ile birlikte dışkı kaçırma da varsa, yani çocuk tuvalet alışkanlığı kazanamamış ise organik bir rahatsızlıktan ziyade ilgisiz ve gevşek bir eğitimden bahsedilebilir. Eğer tuvalet alışkanlığı kazandıktan bir süre sonra dışkı kaçırma başlamış ise, bu durumda altını ıslatmada olduğu gibi ruhsal baskılardan şüphe edilmelidir.
Dışkı kaçırmaya yol açan ruhsal olayların başında hastaneye yatma, ameliyat olma, yeni bir kardeşin doğumu, aileden birinin ölümü, anne veya babanın evi terk etmesi, boşanma, baskı ve korkutmaya dayalı tuvalet eğitimi sayılabilir.
Çözümü zorlaştıran tutum ve davranışlar
— Anne babalar problemi çözmek için baskıcı ve aşırı disiplinli tutumlardan,
— Çocuğun problemini kardeşleri dahil başkalarıyla onun yanında paylaşmaktan,
— Alaycı ve küçümseyici tavırlardan,
— Altını ıslattığı için çocuğu cezalandırmaktan veya ceza olarak çamaşırlarını kendisine yıkatmaktan,
— Altını ıslatmadığı zamanlarda ödüllendirmekten,
— Çocuğu, altını ıslatmayan yaşıtları ile kıyaslamaktan,
— Altını ıslatmasını sebep göstererek çocuğun isteklerini reddederek yiyecek ve içeceklerine sürekli kısıtlamalar getirmekten,
— Tuvalete götürmek için çocuğun gece uykusunu çok sık bölmekten kaçınmaları gerekir.
Ödüllendirme, gece tuvalete kaldırma ve içecek kısıtlaması gibi yöntemler ancak altını ıslatmanın bir uyum ve davranış bozukluğu olarak kabûl edilmediği durumlarda belirli bir süre için işe yarayabilir. Bu yöntemler, ‘alt ıslatma davranışının’ bir uyum ve davranış bozukluğu olarak kabûl edildiği durumlarda, çok nadiren bazı çocuklarda davranışı unutturmakta işe yarayabilir; ancak kalıcı bir çözüm üretemez.. Sıkıntının asıl sebebi ortadan kalkmadığı için, altını ıslatma bir süre sonra tekrarlamakta veya başka bir davranış bozukluğu ile yer değiştirmektedir.
Gece Altını Islatmalar
Bazı psikologlar 5 yaşından sonra çocuklarda görülen gece altını ıslatmaları ayrı bir başlık altında ele almakta, gündüz altını ıslatmalardan ayırmaktadırlar. Bu psikologlara göre rahatsızlığın sebebi uyku derinliği ve mesane kapasitesi ile ilgilidir. Ayrıca psikolojik problemler de rahatsızlığın oluşumunda rol almaktadır. Gece altını ıslatmalar, erkek çocuklarda kız çocuklarına oranla daha sık görülmektedir.
Gece altını ıslatma çoğu anne baba tarafından rahatsızlık olarak kabûl edilmediği için çocuk suçlanmakta veya ceza görmektedir. Aslında o yaşlarda bir çocuğun sabah kalktığı zaman çamaşırını ve yatağını ıslak gördüğünde duyduğu sıkıntı ve utanç ona yetmektedir. Ayrıca aşağılamaya gerek yoktur. Aslında bu durumdan en fazla çocuk rahatsızlık duymakta ve bir ân önce kurtulmak istemektedir. Gerçek problemi fark edemediği ve kendisiyle yüzleşemediği için nasıl kurtulacağını bilememektedir. Özellikle yabancı bir evde yatması gerektiği ya da kamp, tatil gibi nedenlerle evden uzak kaldığı durumlarda çocuk çok yoğun utanma duygusu yaşar. Bu nedenle evinden uzak bir çok faaliyete katılmak istemez. Aile de gerçek sebebi bilmediğinden ve bir psikologa danışma gereği duymadığından yanlış yöntemlere baş vurmakta, problem çözülememekte ve bütün aile huzursuz olmaktadır.
Kimi aileler problemin çözümünü zamana bırakmakta, çocuğun yaşı ilerledikçe altını ıslatmanın son bulacağına inanmaktadır. Bazı vakalarda yaş ilerledikçe altını ıslatmanın sona erdiği doğrudur. Bu durum daha çok fiziksel sebeplere, yani sinir ve kas gelişmesine bağlı altını ıslatma vakaları için geçerlidir. Çocukta yaşla doğru orantılı olarak sinir ve kaslar geliştiği için tuvalet ihtiyacını hissetmekte, kendi iradesi ile tuvalete gidinceye kadar mesane kaslarını tutabilmektedir.
Çocuk beş yaşını geçtiği halde gece altını ıslatmalar devam ediyorsa, anne ve baba mutlaka çocuk doktoruna, psikologa ve çocuk psikiyatrına müracaat ederek tedavi yollarını aramalıdır. Sebebe bağlı olarak uygulanan ilaç ve terapiler iyi sonuçlar vermektedir. Halk arasında altını ıslatma ve hiperaktivite tedavisinde kullanılan ilaçların kısırlık yaptığına dair asılsız söylentiler vardır. Bilimsel bir dayanağı olmayan bu tür söylentilere de itibar edilmemelidir.



Ali Çankırılı

M@D_VIPer
29-07-06, 15:55
Çocuk Oyuncakları
Oyuncaklar, çocuğun seçme, değerlendirme duygusunu ve yaratıcılığını geliştirirken aynı zamanda da kendi kendine karar verebilme ve belirli alanlarda beceriler kazanmasına da olanaklar hazırlamaktadır.
Bu durumda bizler oyuncakları, “gelişim basamakları boyunca çocuğun hareketlerine düzen getiren zihinsel, bedensel ve psiko-sosyal gelişimlerinde yardımcı olan hayal gücünü ve yaratıcı yeteneklerini geliştiren tüm oyun malzemeleridir” şeklinde tanımlayabiliriz.
Çocuklar için büyük öneme sahip olan çeşitli boyutlar ve renklerdeki oyun malzemeleri aynı zamanda, çocukların oynarken hem eğlenmesine hem de renk, boyut, biçim, şekil gibi kavramları öğrenmelerine yardımcı olur. Çocuk arkadaşlarıyla birlikte oynarken paylaşmayı, beklemeyi, işbirliği yapmayı da öğrenebilir. Buna ilaveten çocuklar ellerine geçen oyuncakları bozarak, kırarak, parçaları birleştirerek hem meraklarını giderir tatmin olurlar hem de objelerin özelliklerini inceler ve keşfederler.
Okulöncesi dönemde çocukların oyuncaklara ve oyun materyallerine karşı olan bu ilgilerinin yanı sıra, artan bir yaratıcılık, yetişkinebenzeme ve taklit çabası da vardır. Bu noktada anne babaya düşen en büyük görev alıcı ve öğrenmeye hazır olan çocuğa uygun oyuncakların sunumudur.
Anne baba bu dönemde, çocuğun gelişim özelliklerine uygun, ihtiyaç duyduğu ortamı ve materyalleri sağlamaktan sorumludur.
Bu dönemde, anne babalar tarafından üzerinde önemle durulması gereken bir başka konu da çocukların gelişimlerine katkısı olmayan pahalı ve süslü oyuncakların yerine yaşlarına ve gelişim düzeylerine uygun, uyarıcı ve düşündürücü oyuncakların tercih edilmesidir.
Yine bu dönemde yetişkinler çocuklarına gereğinden fazla oyuncak alarak, onların tüm gereksinimlerine cevap vereceklerine inanırlar. Önemli olan, oyuncağın çokluğunun değil, nitelikli olmasıdır.
YAŞLARA GÖRE OYUNCAK TERCİHLERİ
Bilindiği gibi yeni doğan bebeğin en değerli oyuncağı kendi bedenidir. Bebek elini, kolunu sallayarak, açıp kapayarak, ayağını ağzına götürmeye çalışarak ve parmaklarını emerek kendi kendine eğlenir. Ayrıca doğumu izleyen aylarda çocuk ses, renk ve şekilere karşı da çok hassastır. Bu nedenle bu aylarda bebeklerin oyuncaklarını görsel ve işitsel duyulara hitap eden oyuncaklar oluşturmaktadır. İlk aylarda bebeğin yatağının üzerine asılabilen veya yatağın kenarına tutturulabilen, hareket eden, ses çıkaran, mobil türü renkli oyuncaklar tercih edilebilir.
6-7. aylarda çocuğun oturmaya başlamasıyla mekanı da genişler. Bu nedenle çocuğun oturmaya başladığı aydan itibaren çocuğun elinde tutabileceği ve avucuna sığabilecek esnek plastikten, yumuşak kauçuktan yapılmış, çok büyük veya küçük olmayan bebekler, hayvanlar, renkli halkalar verilebilir. Yine bu aylarda çocuklar için en çok ilgi çeken oyuncaklardan biri de üzeri resimli veya zilli çıngıraklardır. Çıngıraklar hareket ve etmesi ve ses çıkarması nedeniyle bütün bebekler tarafından ilgi çekici durumdadır. Ayrıca bu dönemde bebeklerin diş çıkarması nedeniyle emniyetli ve bebeğin sağlığı için zararlı etkiler yaratmayacak diş kaşıyıcısı veya plastik halkalar verilebilir.
8-12. ay dolaylarında bebeklerin emeklemeye ve yürümeye başlamaları nedeniyle, çocuklar için tercih edilebilecek en iyi oyuncaklar düştüğünde kırılmayan fakat ses çıkaran renkli toplardır. Ayrıca bu dönemde, çarpıp geri dönen oyuncaklar veya itme ve çekme ile gidebilen tekerlekli hayvanlar, otomobiller yeni yürüyenler için en uygun oyuncaklardır ve bu tür oyuncaklar bebekleri çok mutlu eder. Yaklaşık bir yaşındaki bebekler çok ilgilerini çeken oyuncaklardan biri de “dökme-doldurma” oyuncaklarıdır. Büyük renkli şekiller ve bunların içerisine atılabileceği bir kutudan ibaret olan bu oyuncaklar çocuğun ilgilerini çekmesine rağmen bu oyuncağa ilgilerini çok çabuk kaybederler.
Yine bu dönemde parlak ve basit resimleri bulunan resimli kitaplar da çocuklar için uygun oyun araçlarındandır. Özellikle hem bebek hem de kitap yetişkin tarafından tutulur ve resimlere bakılırsa, bu olay çocuk için cazip olabilir.
15-18. aydan itibaren çocuğun yürümeye başlamasıyla bir odadan diğerine geçmesi kolaylaşır. Bu dönemde eline geçirdiği eşyaları bir odadan diğerine taşıyabilir. Bu nedenle itilebilen, çekilebilen, itildiğinde ses çıkartan, müzik çalan otomobiller, tekerlekli veya yumuşak tüylü hayvanlar ve bebekler en çok tercih edilen oyuncaklar arasındadır. Yürüteçler veya üstüne binilen oyuncaklar yine bu aylara uygun oyuncaklardır.
Ayrıca, 18. Aydan itibaren keşif ve icatlar çocukların dünyasında önemli bir yeri olması nedeniyle, bu dönemde farklı boyutlardaki bloklar,kutular ve şekiller çocuğun inşa etmesi ve birleştirmesi için en uygun oyuncaklardır.
2-3 yaşından itibaren çocuklar çevrelerinde yaşadıkları günlük olayları dramatize etmeye başlarlar. Bu nedenle, bu dönemdeki çocuklar için en uygun oyuncaklar onların dramatik oyunlarında kullanabilecekleri değişik boyutlardaki bebekler, çeşitli kuklalar, oda takımları, mutfak malzemeleri, marangozluk, temizlik malzemeleri (kürek, süpürge), bahçe aletleri (çapa, tırmık, kürek), hayvan seti, ulaşım seti (tren yolu, köprü, demiryolu), doktor araç gereçleri, en uygun oyun malzemeleridir. Yine bu dönemde kum ve su çocukların en çok sevdikleri oyun malzemeleridir ve çocuklar bu yaşlarda, kovaya kum doldurup boşaltmaktan, kumu su ile karıştırıp harç yapmaktan çok büyük zevk duyarlar.
3-4 yaşlarında çocukların motor gelişimlerinin artması ve hareketlerinin daha da düzenlenmesiyle çocuklar inip çıkmaktan, üç tekerlekli bisiklete binmekten ve tırmanmaktan çok hoşlanırlar. Bu dönemde sallanan at, pedallı araba, tekerlekli bisiklet, yük arabası ve salıncak seti en uygun oyun malzemelerindendir. Yine bu dönemde sökülüp takılabilen veya bozulup- yapılabilen oyuncaklarla, küçükten büyüğe doğru dizilebilen küpler, bloklar, inşaat malzemeleri çocuklar tarafından en çok tercih edilen ve sevilen oyun araçlarıdır.
4-6 yaşlarında çocuklar açık hava oyunlarının yanı sıra masa başı faaliyetlerinden de büyük zevk alırlar. Boyama, kesme, yapıştırma, resim yapma, artık materyallerle şekiller yapma ve parçalı bilmeceleri birleştirmeyi çok severler. Bu dönemde çocukların algılama, hatırlama,parçalara ayırıp birleştirme, yanılma, düzeltme, yeni yorumlar ve çözümler getirme yetenekleri de gelişir.
Çocukların masa başı etkinliklerinde bloklar, kalemler, kağıtlar, boyalar, boya fırçaları, tutkal, makas, düğmeler, boncuklar ve ayrıca eşleştirmeli oyuncaklar, resimli dominolar, resimli tombalalar ve resimli küpler, yap-bozlar en sevilen oyuncaklar arasındadır.
6 yaşında hayali oyunların en dorukta olması nedeniyle evcilik, bakkalcılık, doktorculuk oyunları ve bu döneme uygun bebekler, evcilik ve doktorculuk setleri, marangozluk aletleri, kuklalar, temizlik ve mutfak setleri, bahçe aletleri, hayvan setleri, dükkanlar çocuklar tarafından en fazla tercih edilen oyun malzemeleridir.
Bu dönemde çocukların top oynamak, ip atlamak, tırmanmak, yüzmek gibi bedensel hareketlerden ve açık hava oyunlarından çok fazla hoşlanmaları nedeniyle ip, top, ip merdiven, kızak, kayak ve paten gibi oyun malzemeleri tercih edilebilir.
Çocuğun okula başlamasıyla oyun ilgilerinde de bazı değişiklikler görülür. Bu dönemde okulöncesi dönemdeki oyun aktivitelerinin yanı sıra çocuklar mümkün olduğunca becerilerini ortaya çıkaracak dama, satranç, loto, basketbol, bisiklet, paten gibi oyunları ve oyun materyallerini; daha sonraki yaşlarda da sinema, tiyatro, televizyon izleme ve spor yapma gibi yetişkin aktivitelerini tercih ederler. Ayrıca okul dönemi çocukları değişik okuma materyallerinden de hoşlanırlar.
GELİŞİM ALANLARINA GÖRE OYUNCAKLARIN SINIFLANDIRILMASI
1. Büyük Kas Gelişimi için Oyun Araçları
Üç tekerlekli bisiklet
Çeşitli boylardaki arabalar
Kayma, tırmanma, sallanma oyuncakları
Tahterevalli
2-Küçük Kas Gelişimi için Oyun Araçları
Mum boya, renkli kalem, keçeli kalem, kağıt
Kağıt makası
Kayma, tırmanma, sallanma oyuncakları
Tahterevalli
Yapıştırıcı
Legolar, birleştirme oyuncakları, parçalı bulmacalar
3. Kurgu Oyuncakları
Küpler, bloklar
Tahta otomobil ve kamyonlar
Kum havuzunda oynanmak üzere sert plastikten hayvanlar ve insanlar
Tahta veya plastik hayvanlar
Bebekler
Eklemeli oyuncaklar
Biribirine geçme vagonlu tahta trenle
4. Yaratıcı Düş Gücünü Geliştiren Oyuncaklar
Kukla sahnesi
El kuklaları
Parmak kuklaları
Bez bebekler
Çeşitli giysiler, yetişkin süs eşyaları
Doktor araçları, telefonlar, bebek arabaları
5. Evcilik Oyuncakları
Ocak, musluk, buzdolabı
Yemek ve çay takımları
Bebekler ve bebek evi
Çocuk boyuna uygun yatak, sandalye ve masalar
6. Yaratıcı Sanat için Malzemeler
Mum boya, pastel boya, renkli tebeşir ve keçeli kalemler
Kil
Plastrin
Suluboya, parmak boya, toz boya
Fırçalar
Kağıtlar
Artık kumaşlar, kağıtlar, ip, yün, talaş, yumurta kabuğu ve yapıştırıcı
Baskı kalıpları (makara, havuç, patates, tahta, yaprak gibi)
7. Çocuğun algı ve Kavramasını Geliştirecek Uyarı Araçları
7.1. Okuma konuşmayı geliştirecek uyarı araçları
Tahtadan harf ve sayılar
Mıknatıslı harf ve sayılar
Zımpara kağıdından pazen kaplı tahtaya yapışabilecek harf ve sayılar
Harf ve sayıları içeren lastik mühürler e- Üzerine basit sözcüklerin yazılacağı
büyük karton fişler
Çeşitli eklemeli bulmacalar
Dominolar
Tamamlama, karşılaştırma oyunları
Karatahta
1.2. Matematik ve sayılar
Renkli çubuklar
Mozaik geometrik şekiller
Tahta oyuncak saat veya saati öğretecek tahta küpler
Matematik kavramını geliştirecek oyunlar
1.3. Doğa Bilimleri
Mıknatıs
Karınca yuvası
Ayna
Taş, yaprak, deniz kabuğu, kuru bitki ve sebze koleksiyonu
Doğa ile ilgili çocuk kitapları ve plaklar
8. Müzik ve Dans Araçları
Ritm araçları ( tef, davul, trampet, flüt, zil, çan, çıngırak
Plak ve CD’ler
OYUNCAKLARIN NİTELİKLERİ
Oyuncaklar, sade, ayrıntıları az, iyi zımparalanmış, köşeleri yuvarlak ve küt olmalıdır.
Çok yönlü kullanılabilecek nitelikte olmalıdır.
Çocuğun yaş, gelişim düzeyi ve boyuna uygun büyüklüklerde ve kullanışlı olmalıdır.
Dayanıklı sağlam olmalıdır
Paylaşma duygusunu geliştirici olmalıdır.
Bakım, tutum, onarımı kolay ve temizlenebilir nitelikte olmalıdır.
Yapı ve işleyiş bakımından kolay anlaşılır nitelikte olmalıdır.
Yapı ve işleyiş bakımından kolay anlaşılır nitelikte olmalıdır.
Yapı ve işleyiş bakımından kolay anlaşılır nitelikte olmalıdır. Çocuğun hoşuna gidecek renkte ve yapıda olmalıdır
Çocuğun merak uyandıracak ve ilgisini çekecek nitelikte olmalıdır.
Çocuğun kullanacağı her oyuncak kas kuvvetiyle orantılı olmalı ve çocuğa zarar verecek nitelikte olmaması gereklidir
Oyuncakların büyüklükleri, çocukları tatmin edecek ve kullanabilecekleri büyüklükte olmalıdır.
Sökülüp, takılabilir cinsten olmalıdır ve çocuk öğrenmek ve araştırmak istediğinde oyuncağı kırmak yerine sökebilmelidir.
Çocuğun sağlığına zarar vermeyecek boya ve verniklerle boyanmış olmalıdır.
Çocuğun dil, zeka, yaratıcılık, beden ve kas gelişimine yardımcı olacak nitelikte olmalıdır.
Çocuğun özgürce oynamasının yanı sıra çocukta gözlem, deneyim, keşfetme isteğini uyandırmalı, sosyal ilişkilerinin gelişmesine katkıda bulunmalıdır.
Çocuğun sözlü ifade, okuma-yazma ve matematik öncesi kavramları geliştirici nitelikte olmalıdır.
Göze hoş görünmeli, yapısı ve biçimi zevkli olmalıdır.
OYUNCAK SEÇİMİ
Seçilecek oyuncak çocuğun yaşına, ilgisine, becerisine, gelişim düzeyine ve yeteneklerine uygun olmalıdır. Büyüklerin hoşuna giden oyuncaklar her zaman çocukların hoşuna gitmeyebilir.
Oyuncak, çocukta merak uyandırmalı, çevresini tanımasına yardımcı olmalıdır. Bu sebeple eski saatler, karton kutular, tornavida, çekiç ve çiviler çocuk için ilginç birer oyuncak oluşturabilir.
Oyuncaklar çok karmaşık olmayıp, çocuğun tek başına kullanabileceği özellikte olmalıdır.
Oyuncak satın alınırken cinsiyet ayrımı yapılmalıdır.
Oyuncaklar, beceriyi artıracak özellikte olmalı, bu nedenle basitten karmaşığa doğru tercih edilmelidir.
Oyuncaklar dayanıklı olmalıdır
Çok fazla oyuncak almak yerine, gerekli durumlarda eski oyuncakları tamamlayacak parçalar satın alınmalıdır.
Oyuncağın çok yönlü olmasına dikkat edilmelidir. Bu amaçla kasları çalıştıran, girişimciliği, hayal gücünü artıran, problem çözmeyi ve
yaratıcılığı yönlendiren oyuncaklar tercih edilmelidir.
Çocuğun yaşına uygun olmayan oyuncaklar alınmamalıdır. Çünkü çok basit oyuncaklar sıkılmasına, karmaşık oyuncaklar ise
kendine güvenini yitirmesine neden olabilir.
Çocuğun ihtiyaçlarına cevap vermeyen, fazla gösterişli ve pahalı oyuncaklar alınmamalıdır. Bu tür oyuncaklar çocuğun
yaratıcılığını kısıtlayabileceği gibi bozulduğunda da etkisini kaybedebilir
. Çocuğun kendi kendine oynayabileceği oyun malzemelerinin yanı sıra yaşıtlarıyla oynayabileceği oyuncaklar da sağlanmalıdır.
Çok sayıda oyuncak yerine çocuğu uzun süre mutlu edebilecek oyuncaklar alınmalıdır.
Alışverişe çıkılmadan önce hangi oyuncağın alınacağına karar verilmelidir.
ÇOCUK OYUN ALANLARI
Şehirlerin yeşil saha sistemlerinin bir bölümü olan çocuk oyun alanları, genel olarak 1-14 yaşlar arasındaki çocukların yararlanabilecekleri oyun parkları olarak tanımlanmaktadır. Çocukların beden gelişimlerine yardımcı olmak, yaratıcılıklarını artırmak, arkadaşlık ve birlik duygularını aşılamak amacıyla kurulan bu alanlar, Avrupa ve Amerika’da belirli yaş gruplarına göre sınıflandırılmıştır.

1. Çocuk Bahçeleri
Bunlar her mahallede ve ulaşılabilirlik sınırları içinde 1-6 yaş okulöncesi dönem çocukları için planlanan alanlardır ve çocukların oyun gereksinimlerini karşılamaya yöneliktir. Ölçüsü 250 m2 ya da ihtiyaca göre 500-1000m2 lik alan kapsaması ve çocuk başına en az 6.5m2 bir alanın planlanması gerekmektedir.
2. Oyun Alanları
Bu alanlar bütün yaş gruplarındaki çocuklara hizmet edecek alan ve tesisleri kapsamakla birlikte, esas olarak 6-14 yaşlar arasındaki çocuklara hizmet verecek şekilde düzenlenmiş ve onların fiziksel hareketleri ile sportif aktivitelerine imkan sağlayacak niteliklerde düzenlenmiştir. Bu alanların her çocuğa yaklaşık 6.75 m2 alan düşecek şekilde planlanması uygundur.
SONUÇ
Sonuç olarak; çocuğun hayatında yemek, içmek gibi çok büyük öneme sahip olan oyun çocuğun gelişimine yardımcı olan, hayal gücünü ve yaratıcı yeteneklerini geliştiren oyun materyallerinin önemi gözardı edilemez.
Çocuğun oyun materyallerinden en iyi ve en yararlı şekilde yararlanabilmesi için yetişkinlere düşen bazı görevler vardır.
Bunları şu şekilde sınıflandırabiliriz.
Öncelikle çocukların oyundan tatmin olabilmeleri ve oyun malzemelerinden en iyi şekilde yararlanabilmeleri için uygun ortam ve yeterli alanın sağlanması gerekmektedir. Bunun için evin bir odası, bir köşesi kullanılabileceği gibi bahçenin bir köşesi veya oyun alanları ve çocuk bahçeleri de kullanılabilir.
Oyunun çocuk için çok önemli bir iş olması nedeniyle, oyun anında çocuktan asla oyununu birden bırakması istenilmemeli gerekli durumlarda ona oyununu tamamlaması için zaman tanınmalıdır.
Çocuğa oyun sırasında, kendi kararlarını kendisinin vermesi için olanaklar sağlanmalı, aşırı zorlamalardan kaçınılmalıdır
Oyuncakların ve oyun materyallerinin çocuklara sunumu düzgün şekillerde olmalıdır. Hepsi bir kutuya doldurulmuş, karışık durumdaki oyuncaklar çocuklar için çekici olmayabilir.
Oyuncak çocuğun yaşı ve gelişim düzeyi göz önünde bulundurularak, basitten karmaşığa doğru sunulmalıdır.
Çocuğa oyuncak sunulurken, bununla neler yapılacağı ve ne işe yaradığı anlatılmalı, ancak örnekler verilmelidir, oyuncağın kullanılış şekli açıklanmalıdır.
. Çocuklara verilecek oyun malzemesi yeterli miktarlarda olmalıdır. Aksi taktirde çekişmelere ve tatminsizliklere sebep olabilir.
Oyun malzemeleri, çocukların sürekli ulaşabilecekleri ve uzanıp alabilecekleri yerlerde, örneğin; boylarına uygun raflarda muhafaza edilmelidir.
Çocuğun kendi cinsiyetindeki arkadaşlarla veya kendi cinsine uygun oyuncaklarla oynaması için zorlama yapılmalıdır.
Oyuncak seçiminde, materyalin çocuğun hangi gelişim alanına hitap ettiği gözönünde bulundurulmalı ve çocuğun yaşına, gelişim düzeyine uygun oyuncakların seçilmesine dikkat edilmelidir.
. Çocuğun kendi oyuncağını kendisinin seçmesine fırsat verilmelidir.

Eğer çocuğa sunulacak oyun materyalleri ve oyun ortamı çocuk için elverişli değilse, yeterli uyarıcı ekipman yoksa ve oyuncağın nasıl kullanılacağına rehberlik edilmezse çocuk sıkılabilir.
Oysa ki, çocuk oyun içinde gelişir ve oyunla büyür. Son söz olarak şunu söyleyebiliriz oyun çocuk için bir süreç değil gelişimin ta kendisidir.

M@D_VIPer
29-07-06, 15:56
Okul Öncesi Dönem
1-2 YAŞ
Çevreyi keşfeder, dolapları, çekmeceleri açar kapar, eşyaları taşır. Manipüle edebildiği herşeyle ilgilenir
Günde 1 kez uzun bir öğle uykusuna yatar.
Kısa bir süre oyuncaklarıyla bırakılırsa kendi kendine oynar
Tüm bedenini keşfetmeye çalışır
2-3 YAŞ
Koşar, tırmanır, iter, çeker, zıplar çok aktiftir
Bacakları çarpık görünür
Elleriyle ve kaşıkla yiyebilir, bardaktan içebilir
Elbiselerinin bazılarını çıkarabilir
Cinsel organlarını keşfeder
Daha az uyur, daha kolay uyanır
Tekrarlanan günlük etkinliklere uyum sağlar ve bunlardan hoşlanır
Herşeyi kendi kendine yapmak ister
İnatçı ve kararsızdır. Sık sık fikir değiştirir
Ani duygu değişimleri ve öfke nöbetleri gösterir
Yetişkinleri taklit eder
Yaşıtlarıyla birlikte oynayamaz
Paylaşmayı, beklemeyi, vazgeçmeyi kolay beceremez
Suyla oynamayı sever
Tek sözcükler ve kısa cümleler kullanır
Devamlı hayır der. Olumsuzdur
Konuşabildiğinden daha fazlasını anlar
3-4 YAŞ
Koşar, zıplar ve tırmanır
Kendi kendine yemek yiyebilir, fincandan içebilir
Bazı şeyleri dökmeden taşıyabilir
Kendinin soyunup giydirilmesine yardımcı olabilir
Öğle uykusuna yatmayabilir fakat sessizce oynar
Yetişkinlere cevap verebilir, onaylarını ister
Onay görmediğini belirten ifadelere duyarlıdır
İşbirliğine girer, basit işler için bir yere gönderildiğinde koşarak gider
“Ben de” dönemidir. Her şeyin içinde yer almak ister
Her şeyi merak eder
Hayal gücü kuvvetlidir. Karanlıktan ve hayvanlardan korkabilir.
Hayali arkadaşları olabilir
Konuşkandır. Genellikle kısa cümleler kurar.
Bekleyebilir ama sabrı azdır
Oyuncakları sepete toplama gibi küçük sorumluluklar alabilir
Kendi kendine gayet iyi oynar fakat grup oyunlarında problemlerle karşılaşılır
Karşı cinsten ebeveyne yakınlık duyar fakat zaman zaman değiştirebilir
Kıskançtır. Özellikle yeni bir bebeğe tahammül edemez
Suçluluk duyabilir
Sürekli sızlanarak, ağlayarak ve sevgiyi garanti etmeye çalışarak duygusal açıdan güvensiz olduğunu gösterebilir
Parmak emerek, tırnak yiyerek vb davranışlarla gerginliğini azaltmaya çalışabilir
Kendini ifade etmeye çok açıktır
4-5 YAŞ
Kilo almaya ve boyu uzamaya devam eder
Hareketlerindeki koordinasyon artar
Yeme, uyuma ve dışkılama alışkanlıkları düzenlidir
Çok hareketlidir
Bir şeylere başlar ama her zaman başladığını bitirmez
Patron gibi davranır
Diğer çocuklarla oynar fakat sürekli kendini savunur ve korur
Kavgaları kısa sürer
Büyük bir filozof gibi güzel konuşur
Hikayeler anlatır ve abartır
Uygunsuz sözcükleri yerli yersiz kullanır
Heceleri bir araya getirerek anlamsız sözcükler üretmekten hoşlanır
Güler, kikirder
Her şeyi ağırdan alır oyalanır
Söylendiğinde elini yüzünü yıkar
Nasıl ve Niçin soruları sorar
Etkin bir hayal gücü vardır
Akranlarına bağımlılık gösterir

M@D_VIPer
29-07-06, 15:56
İlköğretim Çocuğunda Kritik Yaşlar
6 yaşında çocuk. tembel ve kararsız bir görünümdedir. Ço¬cuk bir kez daha 2,5 yaşında yaşamış olduğu karar verme güçlüklerine uğrar. yine, bir şeyin olumlu ve olumsuz iki yüzü arasında hızla gelir gider.
Gesell, çocuğun eylemlerinde bir tür çift motivasyondan oluşmuş görünen iki kutupluluktan söz eder, Örneğin, çocuk bir an annesini sever, biraz sonra ona nefret duyar.
Bir geçiş dönemini oluşturan bu yaşta, bedensel ve psiko¬lojik kaynaklı bazı temel değişiklikler dikkati çeker. Bu yaşta süt dişleri dökülürken, kalıcı ilk azı dişi çıkmaya başlar. Orta kulak iltihabına en sık bu yaşta rastlanmakta burun ve boğaz hastalıkları yine bu yaşta daha sık görülmektedir.
Çocuğun okula başlamasıyla birlikte, okul öncesine oranla, daha çok sayıda arkadaşla ilişki kurduğu. bunun yanında aile ilişkilerinin zayıfladığı, bireysel oyunun yerini, grup oyununun aldığı görülür. Başka bir deyişle, çocuğun okul çağıyla birlikte grup çağına girdiği ve sosyal bilincin arttığı dikkatimizi çeker.
Çocuğun davranışını sınırlayan ‘ burada’ ve ‘ şimdi’ Orta¬mı, yerini yakın çevreye bırakmaya başlar.
2.2. ON YAŞ
10 yaş; düzenli, huzurlu ve elde edilen bilgilerin özümlen¬diği; toplandığı ve dengelendiği bir ara evredir. Tipik bir 10 yaş çocuğu, çocukluğun gerek kendine özgü, gerekse genel tüm özelliklerini kendinde toplamıştır. Gelecekteki ergenlik döneminin gerilim ve huzursuzlukları onun için henüz söz konusu değildir Bu yaş, gelişimin dengelendiği altın bir çağdır.
10 yaşındaki bir çocuğun olgunluğunu 9 yaşındakiyle karşılaştırırsak, 10 yaş çocuğunun 9 yaşındakinden yalnız be¬dence daha büyük, daha güçlü değil. aynı zamanda tüm bedensel ve ruhsal sistemlerin dinamiği ve olgunluğu açısından da ondan daha çok gelişmiş olduğunu görürüz. İlgileri 9 yaşın¬dakine göre daha çeşitlidir. Çok çabuk değişebilir ve farklı konulara yöneliktir.
9 yaşındaki çocuğun gerginlik içinde olmasına karşılık. 10 yaşında bu gerginlik tümüyle gitmiş. onun yerine uysallık ve uyumluluk geçmiş. bu da 10 yaş çocuğunu daha hoşgörülü yapmıştır.
• Duygusal Yaşam: Ana babanın gözünde 10 yaş Çocuğu açık sözlü tarafsız, kolay anlaşılır ve çocuksudur. Genellikle sorunlar üzerinde fazla durmaz, bir denge içindedir. Bazı korkuları hala vardır, ancak bu yaşta 9 yaşında olduğundan daha az tedirgin ve huzursuzdur. Ender olarak ağlar, sık sık da «gerçekten mutlu olduğunu» söyler .Duygusal patlamaları sık de¬ğildir, olduğunda da şiddetli ve anidir, fakat çabuk geçer.
Bu yaştaki çocukların kendileri hakkında endişeleri yok¬tur, benliklerini ve hayatı olduğu gibi kabul etme eğilimindedirler. Olayların üzerinde fazla durmazlar, kesin yargı gibi genellemeler yapmazlar.
Bu yaş. öfkenin en az görüldüğü dönemdir. 10 yaşındaki¬lerin çoğu «bazı huylarıyla mücadele etmeyi denediklerini, kız¬mamak için uğraştıklarını» söylerler.


Umut N. YALINIZ

M@D_VIPer
29-07-06, 15:58
Çocuklardaki Gelişim Evreleri
Bilişsel gelişimin aşamalarından birini çocuk nesnelerin değişmezliğini keşfederek başarır. Önceleri bebek için nesne ancak kendi görsel alanı içindeyken vardır. Nesne ortadan kaldırılınca nesnenin yok olduğunu artık var olmadığını düşünür. Bir yaşına doğru çocuk nesnenin değişmezliği kavramını anlamaya başlar ve göz önünden kaldırılan bir nesneyi etrafına veya masanın altına bakarak arar. Değişikliklerin olabilmesi için çocuğun çevreyle etkileşim içinde olması gerekir. Olgunlaşma çocuğun sinir sistemini geliştirerek onun daha karmaşık algılamalar yapabilecek düzeye gelmesini sağlarken, çocuğun çevresiyle duyusal ve hareketsel etkileşim yapması bilişsel gelişimin temelinde yatan öğrenme deneyimlerini oluşturur.
İki Beş Yaş Arasında Bilişsel Gelişim : Bu devrede daha önce kazanılan iç temsil süreçleri daha karmaşık ve çok yönlü olmaya başlar. Çocuk bu devrede kelime kullanmaya ve ilkel bir düzeyde ilk olarak bir sembol ile bu sembolün temsil ettiği nesne arasındaki ilişkiyi anlamaya başlar. Çocuk iç temsilden başka bir deyişle kelime, kavram ve sembollerin verdiği zenginlikten faydalanarak oyun yaşamına yeni zenginlikler getirir. Örneğin; bir ağaç dalını at gibi kullanmaya, ana-baba rollerine girerek arkadaşlarıyla yetişkin ilişkilerini taklit oyunları oynamaya başlar. Bu sembolik, hayali ve oyunsal maceralar sayesinde çocuk yavaş yavaş gerçek yaşama hazırlanır. Çocuğun bu yaşta becerdiği önemli adımlardan biri nesneleri kategorilere ayırmayı öğrenmesidir. Nesnelerin büyüklük, renk, biçim gibi belirli duyusal özelliklere göre sınıflandırması, nesnenin değişmezliği aşamasından sonra kendini gösterir. Beş yaşına ulaştığında çocuk, bir nesneyi ayrı, bağımsız bir nesne olarak değil, o nesnenin ifade ettiği sınıfın bir temsilcisi olarak görebilir. Piaget’e göre dil gelişimi, çocuğun bilişsel gelişiminin belirli bir aşamaya ulaşmasının doğal sonucudur. Bilişsel gelişimin temelinde dil gelişimi değil, aksine dil gelişiminin temelinde bilişsel gelişim yatar.
Beş Oniki Yaş Arası Bilişsel Gelişim : Doğumdan 2-3 ay sonra nesnelerin yok olduğunu düşünen çocuk, 12 ay civarında nesnelerin değişmez olduğu aşamasına ulaşır. Beş yaşına doğru çocuk nesneleri zihinsel olarak temsil eder ancak bu kavramlar ve semboller üzerinde zihinsel işlemler yapamaz. Çocuk yedi yaşına doğru yaklaştıkça toplama, çıkarma gibi bilişsel işlemleri yapmaya başlar. Bu dönemde çocuk olayları başkalarının gözünden görmeye başlar. Bu yaş evresinde çocuk iki önemli beceriyi geliştirir. Becerilerinden biri sınıf içerme becerisidir, başka bir deyişle bir sınıfa ait olan nesnelerin, başka bir sınıfın alt dizisi olabileceğini çocuk anlar. Örneğin köpekler hayvanlar sınıfının bir alt dizisini oluşturabilir. Çocuğun kazandığı ikinci önemli beceri daha önceki evrede ancak nesnelere dokunarak gerçekleştirebildiği sınıflama sürecini sembolik olarak yapabilmesidir.
Bu evrede çocuğun bilişsel alanda başardığı değişiklikler 3 temel grupta toplanabilir :
1. Çocuk nesnelerin ve olayların renk, biçim, yükseklik gibi dış duyusal özelliklerinin baskısından kurtulup, onların kitle, hacim, sayı gibi iç özelliklerini kavrayabilecek hale gelir. Bu değişiklikler çocuğun cinsiyet anlayışında, sayı kavramının gelişmesinde, mekan ilişkilerini kavramasında kendini gösterir.
2. Okul çağındaki bir çocuk bir olayı diğer insanın gözüyle görebilmeyi zamanla daha iyi becermeye başlar. Bu dönemde çocuğun düşünce tarzı Piaget’e göre ego merkezli (egocentric) düşünce tarzıdır. Ego merkezli olmaktan kurtulup, diğer kişinin gözüyle dünyayı görebilmek çocuğun sosyal ilişkilerinde yeni bir aşamaya yol açar.
3. Çocuk dış dünyadaki nesnelerin yerine kafasında geliştirdiği semboller ve zihinsel operasyonlar aracılığı ile işlemler yapmaya başlar. Gördüğü nesneleri sınıflar, aralarındaki ilişkileri gözler ve dış dünyada bir değişiklik yapmadan kendi zihin dünyasında o yaşa göre oldukça karmaşık zihinsel buluşlara ulaşır.
12 - 18 Yaş Arasında Bilişsel Gelişim : Formel operasyonlar evresine gelen bir birey artık yetişkin dünyasıyla tam bir iletişim içine girmeye hazırdır, çünkü bilişsel gelişimin en son aşamasına gelmiştir. Formel operasyonlar gelişirken bireyin kişilik yapısı da gelişir ve bireyin ahlak anlayışında olduğu kadar kendini algılayışında da temel değişiklikler yer alır. Bu düzeye ulaşan bir çocuk, belirli bir sorunu çözebilmek için değişik hipotezler geliştirir ve her hipotezi birer birer dener. Çocuğun düşüncesine ve sorunlara yaklaşmasına bir düzenlilik, formel yapı, akıl yürütme süreci gelmiştir.
Mantıksal düşüncenin kendini gösterdiği düşünce tarzlarından biri tümdengelimdir. Tümdengelim düşünme tarzında belirli bir genelleme, doğruluğu kabul edilen bir temel düşünce alınır ve bu düşüncenin doğurduğu olasılıklar bulunur. Bilimsel ve teknolojik bilginin her aşamada gerekli olduğu endüstrileşmiş ülkelerde, formel operasyonlara dayalı düşünce biçimi, bireyin eğitimini başarıyla tamamlayıp doktor, mühendis, bilgi işlem uzmanı gibi başarılı bir meslek sahibi olabilmesi için gereklidir.
Kohlberg ahlaksal düşünmenin gelişmesini, Piaget’nin kuramına dayandırmış ve ahlaksal düşüncenin gelişmesini gösteren 7 aşamalı bir tablo oluşturmuştur. Bu tablo:
1. Aşama. Cezave İtaat Yönelimi : Davranış bütünüyle dışarıdan denetlenir. Dışarıdan gelen emirler, cezalar ve ödüllenmeler davranışın yönünü belirler. Cezalandırılan davranış kötü, ödüllendirilen davranış iyidir. Gücü elinde tutan otoritenin (yetişkinlerin) her dediği doğrudur.
2. Aşama. Bireysellik, Amaca Yönelik Değiş-Tokuş : Bireyin gereksinmelerini gideren her şey doğrudur. Karşısındaki ile doğru dürüst bir alışveriş ve değiş tokuş kurabilmek bir kimsenin doğru yolda olduğunu gösterir. Bireyler arasındaki anlaşma ve söz vermelere değer verilir.
3. Aşama. İyi Çocuk Yönelimi : Diğerlerini, özellikle kişinin aile üyeleri gibi yakını olan kimseleri memnun etmek için yapılan hareketler doğrudur. Bireyin kendisinden bekleneni yapması en doğru hareket biçimidir.
4. Aşama. Yasa ve Düzen Yönelimi : Çocuğun algılaması aile içi sorunları aşmış ve tüm toplumu kapsamaya yönelmiştir. Bireyin görevini yapması, yasalara boyun eğmesi, yasayı temsil eden otoriteyi dinlemesi ahlaksal davranış olarak görülür.
5. Aşama. Toplumla Sözleşme Yönelimi : Yasalar önemlidir, ancak bu aşamada yasalar, istendiğinde değiştirilebilen sözleşmeler olarak görülür. Yasaların amacı toplumun büyük kesimine hizmet edebilme olduğuna göre, sırası geldiğinde bu amacı gerçekleştiren diğer seçeneklerin düşünülmesinde de bir sakınca olmamalıdır. Sözleşme ve anlaşmalar bir kez yapıldıktan sonra her iki tarafı da bağlayıcı bir özellik taşır.
6. Aşama. Evrensel Ahlak İlkeleri : Bu aşamada bireyin düşünüşünü temel ahlak ilkeleri belirler. Ahlak ilkeleri ile yasalar arasında çoğu kez bir çelişki olmadığı için ahlak ilkelerine uyan birey kendiliğinden yasaya uygun davranmış olur. Ne var ki, yasa ve ahlak ilkeleri arasında bir çelişki olduğunda, bireyin ahlak ilkelerine uyması beklenir.
7. Aşama. Kutsallıktan Kaynaklanan Ahlak Anlayışı : Bu aşamada birey kendini, içinde yaşadığı toplumu, insan ırkını aşan evrensel bir düzen kurmaya çabalar ve bu kutsal düzenin bir parçası olarak her şey ile uyum içinde yaşamaya yönelir. Bu tip düşünüşün temelinde Mevlana’nın, yaratıcıya duyulan sınırsız sevgi ve bağlılığın yattığı, “gel ne olursan gel,evimiz gönül evidir, kapısı herkese açıktır” anlayışı yatar.
B- ZİHİNSEL GELİŞİM
Piaget’e Göre Zihinsel Gelişim Dönemleri :
1. Duyusal Devinim (Motor) Dönemi (0-2 Yaş) : Çocuğa duyular ve duyu organları yolu ile ulaşanlar önemlidir.Çevresindeki nesnelere dokununca etkileşimde bulunur, bu dönemde çocuğun özgür hareketlerine engel olmamak gerekir. Bu dönemde çevresi ile ilişkili olarak bazı kavramlar gelişir.
2. İşlem Öncesi Dönem (2-7 Yaş) : Bu dönemde nesnelerin yerini simge alır. Deneyimlerine göre akıl yürütür. Nesneleri sınıflandırır, oyunlarda simgesel işlem görülür.
3. Somut İşlem Dönemi (7-11 Yaş) : Bu dönemde maddenin korunması, ağırlıkların korunması ilkeleri gerçekleşir. Yani; geniş bir kapta bulunan suyu, uzun bir cam şişeye doldurduğumuzda, miktarının değişmediğini söylemektedir. Daha önceki dönemlerde bunu başaramamaktadır. İlkokul yıllarına rastlayan bu dönemde öğrencinin derslere ilişkin faaliyetlerinin deney, ders levhası, maketler, modellerle gerçekleştirmesi, ağırlık, alan ve hacim ölçülerinin somut olarak sınıfa getirilmesi gerekir.
4. Soyut İşlem Dönemi (11-...) : Bu dönemde çocuk yetişkin gibi soyut düşünebilir. Ergen bu dönemde tümevarım ve tümden gelim yolları ile düşünebilme yeteneğini kazanır. Somut işlem döneminden soyut işlem dönemine geçişin nasıl olduğu kesin olarak bilinmemektedir. Piaget bunu ergenlik çağının başlarında görülen nörofizyolojik yapı değişikliğine bağlamaktadır. Bunun yanı sıra, bireyin içinde yaşadığı toplumun toplumsal ve kültürel yapı ve özelliklerinin de bunda rol oynadığı kabul edilmektedir.
C- PSİKO - SOSYAL GELİŞİM - PSİKOLOJİK GELİŞİM
Erikson, gelişmeyi insan yaşamının tümünü kapsayan bir süreç olarak görmüş ve ergenlik çağından sonraki dönemlerin de temel özelliklerini, sorun ve bunalımlarını tanımlamıştır. Erikson’un “İnsanın Sekiz Evresi” başlığı ile geliştirdiği dönemler kuramı, normal ve normal olmayan kişilik gelişmesini açıklamaktadır. Erikson bu sekiz evreyi benlik gelişiminin aşamaları olarak tanımlamıştır. Her evrede benlik, belli bir takım gelişmeleri tamamlamakta; sorunları çözmekte ve evreye özgü bir psikososyal bunalımı atlatmaktadır. Evrelerin adı, benliğin o evrede geçirdiği özgül psikososyal bunalıma verilen addır. Erikson, her evrede benliğin karşılaştığı bir olumlu benlik öğesi bir de bunun karşıtını belirtmiştir. Temel güvenin karşıtı temel güvensizliktir.
1. Temel Güven : Bebekte, toplumsal güven duygusunun ilk belirtileri beslenme, uyku, sindirim gibi işlevlerde düzen ve rahatlığın bulunuşudur. Bu dönemde bebek tümden alıcı bir yapıdadır. Bu alıcı yapıya karşı annenin verici oluşu karşılıklı düzen ve denge sağlamaktadır. Annenin vermeye hazır oluşu ve bunu istemesi, onun da bu vericilikten bir şeyler aldığını gösterir. Böylece, bebeğin ilk toplumsal başarısı, büyük kaygı ya da öfkeye kapılmadan, annesinin gözünden silinmesine, bir süre uzak kalmasına dayanabilmesidir. Böyle bir başarı, bebeğin benliğinde varlığı kesinlik kazanmış bir annenin olduğunu gösterir. Anne bir süre gözden uzaklaşabilir fakat az sonra gelecektir. Gözden şu anda silinmesi tamamen yok olması değildir. Demek ki düzenli alma-verme ilişkisi bebeğin zihninde annenin sürekliliğini sağlar. Karşılıklı etkileşen bu iki organizmanın bütünleşmesindeki temel öğeler süreklilik, tutarlılık ve aynılıktır. Erikson’un görüşünü şöyle özetleyebiliriz : “Çevremdekiler bana bakıyor, veriyor, varlığımı tanıyor. Onların sürekli, tutarlı ve aynı kişiler oluşu güvenilir kesinliktedir. Ben verilmeğe değer, güvenilir bir varlığım.”
Bu dönemin tehlikesi çocuğun yeterli güven duygusu kazanamayışı ve temel güvensizlik çekirdeğinin büyük oluşudur. Böyle bir durumun örneklerini aile içinde büyüme olanağı bulamayan çocuklarda görürüz. Çocuğa çok iyi bakım veren fakat bakıcılarında süreklilik ve aynılık bulunmayan çocuk yuvalarında en önemli sorun, temel güven duygusunun gelişmemesi ya da yıkılmasıdır. Temel güven ve temel güvensizlik arasındaki çatışmanın çözümü için gerekli davranış örüntülerinin geliştirilmesi benliğin ilk görevlerinden biridir. Bu, aynı zamanda anne-babanın da ilk görevidir. Ama şunu açıkça belirtmek gerekir ki, bebeklik çağında elde edilen güven duygusunun niceliği, bebeğe verilen besilerin ya da sevgi gösterilerinin niceliğine değil, daha çok anne-çocuk ilişkisinin niteliğine bağlıdır.
2.Özerklik (Autonomy): Birinci yaşın sonunu doğru çocuğun kas ve hareket dizgesi iyice gelişir. Ayağa kalkmak ve yürüyebilmek, çocuğun anne kucağından çevreye doğru uzanması; yatay ve bağımlı var oluştan, dikey ve hareketli, özerk varoluşa geçişin ilk adımlarıdır. Hareket dizgesinin gelişmesi yanısıra, çocukta işeme ve dışkılama işlevlerini gören büzgeç kaslar olgunlaşmaktadır. Büzgeç kasların olgunlaşması, işeme ve dışkılamanın artık isteğe göre yapılabilmesi demektir. Yani çocuk isterse tutabilir, isterse bırakabilir. Böylece birbirlerine karşıt iki istek, iki eğilim ortaya çıkmıştır. Çocuk, birbirine karşıt iki istek arasında seçim yapabilme durumuna girmiştir. Bu durum, insanoğlu için yepyeni bir yetinin gelişmesi demektir; istemek ya da istememek; yapmak ya da yapmamak. İşte, özerklik duygusu birbirine karşıt istek ve eğilimler arasında bir seçim yapabilme gücüdür. İşeme ve dışkılamayı isteyince tutabilme ya da bırakabilme, giderek toplumsal anlam taşıyan bir çok davranış örüntülerine de geçer ve genelleşir. Bu evrede birbirine karşıt eş-anlı iki eğilim arasında bir seçim yapabilme yetisi gelişmektedir demiştik. İşte bu evrede, dışarıdan yapılacak denetim ve öğretiler, çocuğun bir seçim yapma yetisini aşrı uçlara götürmeyecek biçimde güven verici olmalıdır. Bu evrede, çocuk birbirine karşıt duygu ve eğilimler üzerinde giderek bir denge kurmayı, seçim yapabilmeyi ve istenç(İrade) yetisini geliştirir. Kendi benliğine saygısını yitirmeksizin kendi kendini denetleyebilme duygusundan iyi niyet ve onur duygusu doğar. Özetle özerklik duygusu, bireyin yalnızca ayrılaşmış bir varlık olduğunun algılanması değildir. Aynı zamanda, karşıt dürtü ve eğilimler arasında bir seçim yapabilmesi; benlik saygısını yitirmeden, utanç ve kuşkuya kapılmadan kendi kendisini denetleyebilmesidir. Erikson, Tanrıya inancın kaynağında temel güven duygusunun bulunduğunu ileri sürmüştür. Toplum içinde “düzen ve yasa” ilkesinde özerklik ve istenç duygusuna bağlanmıştır.
3. Girişim : Çocuk 3-4 yaşlarında beden ve kişilik bakımından hızla büyümektedir. Artık, sanki bir yetişkin gibi daha sevecen ve rahat; düşünmesinde daha parlak; hareketlerinde daha canlı ve etkindir. Bu dönemde çocuğun motor gelişmesi hızla olgunlaşırken, cinsel organlara yönelik ilgileri de artmıştır. Erkek çocuğun davranışlarında fallik-girici özellikler ağırlık kazanır. Kızda ise ele geçirme ya da çekici oluş gibi davranış biçimleri gelişir. Çocuğun motor ve zihinsel güçlerinin artışına bağlı olarak, eylem alanı, istek ve emelleri de genişlemektedir. Bu evre, Oedipus çatışmasının, Elektra kompleksinin, iğdişlik korkusunun (sünnet) ve yasak-sevi duvarının algılandığı, kavranıldığı dönemdir. Bu evrede çocuk cinselliğinin artık yeni bir boyut kazanması, yani eşeysel bir anlam taşıması ile çocuk özel bir bunalım dönemi geçirmektedir. Bu bunalımın üstesinden gelmek için çocukluk cinselliği artık bırakılmalı; yavaş yavaş ana ya da baba olma sürecine girilmelidir. Anne ya da baba ile özdeşim yaparak çocuk benliği gelişir, bir üst-benlik oluşmaya başlar. Çocuk, içinde bulunduğu toplumun rollerine, işlevlerine, kurallarına göre davranmaya; o toplum için geçerli araç-gereci, silahı kullanmaya ve kendisinden küçük çocuklara bakım vermeye yönelir. Çocukta giderek bir törel sorumluluk duygusu gelişir.
İşte çocuğun psiko-sosyal gelişiminin bu evresinde, cinsel konulara dalması, bitmek bilmez bir öğrenme merakının ortaya çıkması, bir anne, bir baba yerine geçmeye özenmesi ve bu doğrultuda emeller beslemesi, girişim duygusunun öncüleridir. Girişim her eylemin zorunlu bir parçasıdır. Bireyin girişim ve becerme gücü ceza korkusu ve suçluluk duygusuyla kısıtlanır. Bu tür girişim kısıtlanışı ve suçluluk duyguları kişinin edilgin, ürkek ve bağımlı kalmasına yol açar. Özetle çocukluğun 3-6 yaşlarında gelişen olumlu benlik öğesi girişim duygusudur. Girişim duygusu özerk ve özgür düşünmek, geleceğe yönelik emeller beslemek ve eyleme geçmek için rahatlık ve güç sağlar. Bu dönemin tehlikesi aşırı suçluluk duygusunun gelişmesidir.
4. Çalışma ve Yapıcılık (Industry) : 6-7 yaşlarında çocuk, ruhsal dünyası ile, artık gerçek yaşama girmeye hazır gibidir. O toplumda geçerli öğrenme alanını ise, o alanda çalışması ve üretici olabilmesi için gerekli hünerleri kazanmalıdır. Artık kendi ailesinin koruyucu yatağında değil, toplumun sağladığı öğrenme ve çalışma alanında kendini göstermek zorundadır. Okul çocuğunun benlik sınırları içine artık araç gereçler girer. Bu araçları ve gereçleri kullanabilmek için beceriler geliştirir.
Bu dönemde, çocuğun karşılaşabileceği tehlike, yetersizlik ve aşağılık duygusudur. Eğer araç-gereç ve öğrenim dünyasına uyum yapamaz ve umudunu yitirirse onları benimsemeyebilir. Bunun sonucunda aile içi bağımlılığa dönebilir. Bu dönemde bir başka önemli tehlike de çocuğun öğretilenleri olduğu gibi alması; bunların dışına çıkamaması ve sonunda öğrendiği teknolojinin kölesi olmasıdır. Böylece çocuk benliği daralır, özerk ve gelişimci benlik gelişmesi kısıtlanır.
5. Kimlik (Identity) : Toplumun araç-gereç ve beceriler dünyası ile iyi bir ilişkinin kurulması ve ergenlik çağının gelmesi ile çocukluk dönemi sona erer. Gençlik çağı başlar. Ergenlik ve delikanlılık yaşlarında bedenin ve eşeysel organların hızlı bir gelişimi olur. Bu dönemde delikanlı kendine göre ne olduğu ve ne olacağı ile, başkalarına göre kendisinin ne olduğu sorularına yanıt arar.
Bu evrede benlik kimliğinin oluşması, çocukluk çağında yapılmış olan özdeşimlerin toplamından öte bir şeydir. Eski özdeşimler delikanlının yeni değerlerine ve rollerine uygun nitelik kazandırılarak benimsenir. Böylece yenileştirilen özdeşimlerle eski özdeşimler arasında bağlar kurulur. İşte kimlik duygusu benliğin bu bütünleştirme yetisinin artan biçimlerde yaşanması, kişiliğe yerleşmesidir. Kendi bireysel benliğinde yerleşmiş olan süreklilik ve aynılık duygusu toplumsal yönden de kazanılır. Erikson’un kimlik duygusu diye belirlediği duygu, eskiden çekirdek durumda varolan kimlik duygusu ile, bu dönemde gelişen ve toplumsal anlam yüklenen kimlik duygusunun bütünleşmesi ve buna bağlı olan güven duygusudur. Kimlik duygusunun cinsel, toplumsal ve mesleksel öğeleri vardır.
Gencin cinsel yapısı ve yeterliliği konusunda önce bir takım soruları ve kuşkuları olabilir. Kendi cinsel yapısını, yeterlilik ve gücünü, düşüncede ya da eylemde, başkaları ile karşılaştırır. Bu konuda başkalarınca da nasıl göründüğünü merak eder. Kendini sınar, yarışmaya kalkar. Zamanla, sağlıklı gencin bu tür sınamaları, yarışmaları ve kuşkuları yatışır. Kendi cinsel yapısının ve yeterliliğinin gerçekçi kabullenilişi ile cinsel kimlik duygusu olgunlaşır.
Toplumsal yönden kimlik duygusu, delikanlının kendi grubu ve toplumu içinde rollerini, yerini ve değerini tanıması, tanıtmasıdır. Delikanlı kız ve erkekler kendi grupları içinde çok acımasız olabilirler. Kendilerine benzemeyenleri dışarıda tutarlar. Bir yandan arkadaşlarının içten bağlılığını, sadakatini denerler, gerçek dostluğu ararlar. Bu evrede görülen aşık olma yalnızca cinsel bir konu değildir. Delikanlı aşkı büyük oranda, gencin kendi benlik imgesini bir başkasına yansıtması; onun tarafından nasıl görüldüğünü, nasıl değerlendirildiğini anlamak ve bu yolla kendi kimliğine tanım bulmak çabasıdır. İşte bunun için delikanlılık aşkında cinsellikten çok konuşma egemendir.
Kimlik duygusunun gelişmesinde mesleksel uğraşıya yönelmek ve bir meslek kazanmak için eğitim ve hazırlıklara girmek büyük önem taşır. Hemen her toplumda kimlikle meslek iç içedir. Bu nedenle, mesleksel kimliğin kazanılabilmesi için sağlanan eğitim ve iş olanakları ile ilgili sorunlar delikanlı bocalamasının en belirgin yanını oluşturur. Rolleri ve meslek uğraşları iyi belirlenmemiş, olanakların kısıtlı olduğu toplumlarda gencin uzun süre bocalaması kaçınılmazdır.
Görülüyor ki kimlik duygusu, bireyin, soyut olarak kendi benliğinin bilinçli ve bilinç dışı kabullenişi olduğu gibi, cinsel, toplumsal ve mesleksel yönlerden somut gelişimlerinin de tamamlanması gerekmektedir.
6. Yakınlaşma (ıntimacy) : Delikanlılık döneminden sonra genç yetişkinlik çağı başlar. Delikanlılık döneminde en önemli sorun kimliğin araştırılması, kimlik duygusunun yerleşmesidir. Bundan sonraki dönemde yani genç yetişkinlik çağında, artık birey kendi kimliğini bir başkasının ya da başkalarının kimliği ile birleştirebilmeye hazırlar. Bu yakın ilişkiler kurma evresidir. Kuşkusuz eski dönemlerde candan dostluklar, yakınlaşmalar olmuştur. Gençlik çağında başlayan yakınlaşmanın ise değişik bir boyutu vardır. Burada yakınlaşma, yakın ilişki kurma derken, bireyin somut birleşmelere, eşleşmelere kendini bırakabilmesi; bu yakın ilişkilerde özveride bulunabilmesi ve ödünler verebilmesi anlaşılmaktadır.
Asıl eşeysel (genital) uyum bu evrede gerçekleşir. Delikanlılık çağındaki cinsel yönelimde çelişik duygular vardır. Psikanaliz kuramı insanlık için iyi cinsel uyumu bir ülkü olarak ortaya atmışsa da bunun nasıl bir uyum olduğunu açıkça tanımlamamıştır. Erikson, kalıcı toplumsal anlamı olabilecek eşeysel uyum (genitality) “ütopyasında” şu öğelerin bulunması gerektiğini belirtir :
• Karşı cinsten,
• Sevilen bir eş ile,
• Karşılıklı doruk-doyuma ulaşabilmesi,
• Karşılıklı güven duygusunun paylaşılabilmesi,
• İş, üreme, eğlenme alanlarında birlikte bir düzen kurulabilmesi,
• Yeni yetişecek kuşaklara yeterli gelişme olanaklarının birlikte sağlanabilmesi.
7. Üretkenlik (Generativity) : Olgun insan kendisine gereksinim duyulmasını bekler. Olgun kişinin de yetiştirdiği kuşaklardan desteğe, rehberliğe ve bakıma gereksinimi vardır. Üretkenlik deyince yeni bir kuşağı oluşturmak ve ona rehberlik etmek anlaşılmaktadır. Üretkenlik kavramı üretim yapabilme ve yaratıcılık anlamlarını da içermektedir. Kuşkusuz bir çok kişiler için sanat, bilim alanındaki yapıtlarda üreticiliğin içinde sayılmalıdır. Bu evredeki tehlike kısırlık, verimsizlik, durağanlık ve benliğin yoksullaşmasıdır. Bir bakıma orta yaş çöküntülerinde böyle bir durağanlık ve benliğin yoksullaşması söz konusudur. Bu tür çökkünlüklerde üretilmiş ve yetiştirilmiş olan ürünlerden, çocuklardan beklentilerin gerçekleşmemesi, yetersizlik, yoksullaşma, durmuş olma duygusuna yol açabilir. İşte bu nedenle, bu evrede olumlu yön üretkenlik, olumsuz yönde durağanlık adını almaktadır.
8. Benlik Bütünlüğü (Ego Integrity) : Yaşlılık dönemini kapsayan bu evrede, daha önceki evrelerde kazanılmış benlik özelliklerinin artık iyice olgunlaşması ve birbirleri ile bütünleştirilmesi benliğin en önemli görevidir. Benlik bütünlüğünün kapsayıcı bir tanımını yapmak güçtür. Bu, benliğin kendi içinde bir düzen ve anlamın bulunmasıdır. Bu, benliğin yalnız kendisini değil, tüm insan benliğini özseverliğin ötesinde bir sevişidir. Benlik bütünlüğü, olumlu olumsuz, acı tatlı yönleriyle bütün bir yaşamın olduğu gibi kabul edilişidir. Bu, bir bakıma geçmişteki yaşantıların tümüyle kendisine ait olduğunun kabullenişi; geleceğin korku ve endişeyle karşılanmamasıdır. Yaşanmış olan geçmişin yeni baştan başka türlü yaşanabilmesi için pişmanlıklarla dolu bir özlem yoktur. Geleceğin ne olacağı bellidir ve benlik bütünlüğüne ulaşmış kişi sonucu kesin belli olan gelecekten, yani ölümden ürkmez. Benlik bütünlüğü duygusundan yoksun oluşun belirtisi geçmiş günlerin iyi yaşanmamış olduğu duygusu, yeni baştan yaşama özlemi ve ölüm korkusudur. Ölüm korkusunda, bireyin biricik ve bütün yaşamı oluşunun kabul edilemeyişi vardır. Bu çağın tehlikesi, umut yitimi (despair) ve ölüm korkusudur. Yaşlılık çağındaki “benlik bütünlüğü” duygusu ile bebeklik çağındaki “güven duygusu” hem birbirine çok bağlı, hem de benzemektedir.
“Yaşlılarda ölümden korkmamaya yetecek derecede benlik bütünlüğü olursa, çocuklar da yaşamdan korkmayacaklardır.” (Erikson)

M@D_VIPer
29-07-06, 15:59
Anaokulu ve İlköğretim Öğrencilerinin Özellikleri
ANAOKULU: Fazla yorulurlar, sık sık dinlenme ihtiyacı içinde bulunmaktadırlar. Uyku Süresi 12 saat gece, 2 saat gündüzdür. Bu devrede sağ sol elini kavramıştır.(sol eli kullanan bir çocuğa sağ eli kullanma zorunda bırakılırsa çocukta sinirlilik, kendini suçlu hissetme bazen de kekemelik gibi uyum sorunları olur.) 3-6 yaş çocuğu soru sormaktan çok hoşlanırlar. Bu devrede merak ve hayal gücü zirvededir. Bu hayal gücünü sorularda kullanır. Bizim yapacağımız: Bu durumunu resimde, oyunda hikayede kullanabiliriz. Bu devrede kıskançlık duyguları oldukça yaygın görülmektedir. Çünkü bu devrede ilgi şefkat, beğeni çocuklar için çok önemlidir. Buna bağlı olarak çocukta ilgi çekme, kapris yapma eğilimi artmaktadır. Sınıf içerisinde öğretmen çocukla ilgilenmezse kendi Çok değersiz hisseder ve duygusal sorunlar yaşamaya başlar. Bu yaşlarda çocuğun saldırgan davranışlarını denetleyebilmeyi öğrenebilmesi için yasak olan şeylerin gerisindeki nedenler ona aklının erebileceği bir biçimde açıklanmalı ikna edilmeye çalışılmalıdır. Yine bu sorunları halledebilmek için oyun terapisi yapılabilir.
İLKOKUL : 9-10 Yaşlarında çocukların vücut kimyası değişmektedir. Kızlarda ilkokulun son yıllarında ani bir boy artışı görülür. Erkek çocuklarda ortaokulun sonlarında boy artışı görülür. Bu devrede oyunda başarılı olamayan çocuklar gurup dışı edilirler. Kızlarda bir tepki olmaz . Bu nedenle erkek çocuklara dikkat edelim. Oyunlara katılmalarını sağlayalım. Bu devrede çok hareketlidirler. Bu ataklık ve hareketlilik bir çok kazaları beraberinde getirmektedir. Çocuk hastalıklarının çoğu ilkokul 1. Sınıf devresinde artar. 2. Sınıfa doğru yavaş yavaş direnci artmaya başlamaktadır. İlkokul devresinde beden ergenlik öncesinin ani boy artışı ve ergenlik çağının cinsel büyümesi için enerji depolar. Bu zamanlarda eklemlerin hala yumuşak oluşu nedeniyle dik oturma ve iyi yürüme alışkanlıklarının kazandırılması gerekmektedir.
Zihinsel Özellikleri: öğrenmeye heveslidir. Konuşmaktan ve sorulara cevap vermekten çok hoşlanırlar. İlkokul çocuğu çok konuşmayı sevdiği kadar iyi bir dinleyici değildir. Öğretmen bu alışkanlığı kazandırmalıdır. Yine bu devrede mantıkî bir düşünceden yoksundur. İlkokula yeni gelen çocuklar hayvan masallarından , çocuk- hayvan dostluklarını içeren hikayelerden hoşlanırken, ilkokulun ortalarında kahraman çocuk serüvenlerinden daha sonra yiğitlikten bahseden konulardan hoşlanırlar. Çocuk kendini kahraman yerine koyarak dinler. Bu devrede biz edebiyat derslerinde kitap tartışma oturumları düzenleyebiliriz. Bu da eleştirme ve beğeni yeteneğinin gelişmesini sağlar. Sosyal Özellikleri: Öğretmenin beğenisini her şeyin üzerinde tutarlar. Onlara dikkat etmek gerekir. Bazen bir aferin çocuğun kendi saygınlığını kazanmasına yol açar. Bu dönemde sık sık kızlar ve erkekler kendi gurupları içinde karşı cinsten olan arkadaşlarına itici ve aşağılayıcı sözler söylerler. Bu nedenden dolayı aynı sıraya oturtturmak faydasızdır.
Duygusal Özellikleri : öğretmenin sıcak ilgisi , eğlenip oynayacak ortamın varlığı çocuğun kısa bir süre içinde gevşeyip rahatlamasına yardım eder.

KONU: İLETİŞİM VE ÖZELLİKLERİ
Bir ülkenin trafik düzeni o toplumun insan ilişkilerini yansıtan önemli göstergelerden biridir. Bazı kimseler konuştukları kişilerin sözlerini sürekli olarak keserler. Bu kişiler sözlerini kestikleri kimselerden sosyal mevki prestij yada yaş yönünden büyük olasılıkla daha büyüktür. Bu kişiler sanki karşısındaki konuşmuyormuş gibi istedikleri anda söze başlarlar. Büyük araçların küçük araçların yollarını sanki küçük araçlar yokmuş gibi davranmaları arasında benzerlik vardır. Bir aracın sürücüsü yolda kendinden başka araç yokmuş gibi davranırsa trafik kazası olur. Bir kişi konuşurken karşısındakini nasıl etkilediğini düşünmeden kendi bildiği yönde istediğini söylerse aynı trafikte olduğu gibi İletişim kazası olur. Kazalara yol açan nedenler bilindiği derecede azaltılabilir.

** İletişimin İçerik Düzeyi:
a) sen okula gidecek misin
b) siz okula gidecek misiniz
c) okula gitmeyi düşünüyor musunuz.

Cümleler aynı içerikte fakat farklı ilişkileri ifade eder.
1. Cümlede konuşanın kendini diğer kimseyle ya eşit yada ondan daha güçlü gördüğünü anlarsınız .
2. Cümlede konuşanın cümlede eşit ama resmi bir ilişki içinde düşünebiliriz.
3. Cümlede diğerinin karar verme özgürlüğüne saygılı olduğunu belirtiyor. Örneğin : öğrenci hocaya ; sen okula gidecek misin . dese hoca terbiyesiz der. Çocukta dese ben okula gidip gitmeyeceğinizi öğrenmek istemiştim. İşin içinden çıkılmaz. Çünkü suç içerik düzeyindedir.
**Umursamama iletişimi etkileyen bir etmendir. Bir insana dünyanın en dayanılmaz işkencesini yapmak istiyorsanız onu umursamamanın baskın olduğu bir ortama koyun. En acı bedensel işkenceyi yapan işkence yaptığı kişinin varlığını kabul etmiş demektir. Örneğin : bir evde sevilen bir fare üzerinde deney yapılıyor. Aileden fareyi umursanmaması istenmiş. Fare dikkat çekmek için ortalıkta devamlı dolaşıyor. Kimse fareyi aldırmıyor. Fare bu umursanmamayı kabullenemiyor. Midesine asit salgılıyor. Asit midesini delince fare ölüyor.
İyi bir iletişim için kişilerin birbirini anlaması gerekir. İletişim sözlü ve sözsüz olmak üzere ikiye ayrılır. Yakın şehirler birbirini çekemezler Rize-Trabzon Kocaeli–Sakarya vs. Sivas-Kayseri maçı
**İletişim Ortamı: ortamın psikolojik ve fiziksel özellikleri gönderilen mesajın yorumlanmasını etkiler. Yaş ve cinsiyet kişilere bağlı özelliklerdir.
Fiziksel özellik olarak: yerin biçimi, büyüklüğü, ısı, renk, vs etkiler. Yine bir yerdeki insan sayısı çok önemlidir. Bir sinemada sadece siz olduğunuz zaman filmden zevk alamazsınız. Orada bulunan insanlarla konuşmadığımız halde kalabalık olması bizi niçin etkiliyor. Stadyumda siz tek başınıza maç izleseniz sıkıcı olur. Şimdi bir deney yapalım: Üç tane kap alın. Ayrı ayrı içine sıcak, soğuk, ılık su dökün. Sağ elinizi sıcak suya, sol elinizi soğuk suya koyalım. Beş dakika bekletelim. Daha sonra iki elimizi de ılık suya sokalım. Sağ elimiz sıcak sudan geldiği için ılık suyu soğuk algılayacaktır. Sol elimiz soğuk sudan geldiği için suyu sıcak algılayacaktır.
KONU : BENLİK
Benlik bilincinde çocukluk yaşantıların etkisi çoktur. Kendi güvensiz değersiz bulan insanlara rastlamışızdır. Bu kişiler sürekli arkadaşlarıyla kıyaslandıkları için kendilerini akılsız ahmak bilerek büyümüşlerdir. Benlik bilinci geçmişte kişiye nasıl davrandıkları neler söylenildiğiyle oluşur.
Benlik bilinci kişinin kendileriyle ile ilgili kafalarında taşıdıkları bir resme benzetilebilir. Kişi benliğine saygı göstermeyen kişilere savunmaya geçerler. Saldırganlığın bulunduğu böyle durumlarda kişi bütün gücüyle kendini savunur. Yani saldırganlık savunmayı doğurur. Çünkü dinleyen kişi kendi iç dünyası çerçevesinde değerlendirir. Ör: keşke bir saat önce gelebilseydim. O zaman işlerimiz çok kolaylaşmış olacaktı, dendiğinde bu kişi kendini geç geldiğinden dolayı zaten suçlu hissediyorsa birden bire savunuculuğu artacak ve kabahat sende ben nereden bileyim, bu işin bu kadar önemli olduğunu bana daha önce niye söylemediniz, diye cevap verecektir.
Savunuculuk iletişimi mahveder. Savunuculuk bireyin benlik bilincini koruma gereksiniminden kaynaklanır. Konudan söz etmek yerine karşısındakine nasıl göründüğünü düşünür. Zihni nasıl yeneceğine, karşı koyacağına yorar. Savunucu kişi yargılayıcı, umursamaz tutuma sahiptir. Dinleyici kişi konuşanın kendini üstün görmediğini anlarsa işbirliğine açık bir tutum içine daha kolaylıkla girebilir. Karşılıklı güven ve saygı olur. Kendine güveni yüksek olan kişilerin başkaları tarafından beğenilmeye gereksinimi daha az, kendi benliğini değersiz gören, kendine güveni olmayan kişilerin ise daha çoktur. Kişi kendi kendine konuşurken benliğini şekillendirir.
Kişiye ait ülküleştirilmiş benlik vardır. Hayal ettiği ve olmak istediği benliktir. Bu iki benlik arasındaki farkın fazlalığı bireyin benliğine saygısını düşürmektedir. Kendini yerersiz bulmasına neden olmaktadır. Benlik saygısı yüksek olan kişiler daha başarılı, kaygı düzeyi daha düşük olur.
Bireyin başarısızlığı çevresi tarafından küçümsenince birey tarafından içselleştirilmekte ve başarıyı benliği değerlendirmede bir ölçüt olarak kullanmakta, sonuçta başarısızlıkla kendi benliğini özdeşleştirmektedir.
Başarısızlık sorununu çözümlemek için benlik güçlendirilebilir. Bunu için öğrencilerin başarısızlığa bakış açılarını değiştirmelidir. Bu gurup danışmalarında yapılabilir.
Başarısızlık sorunlarının altında yanlış şartlanmalar ve olumsuz tutumlar yatmaktadır. Başarısızlık sorununun kökleri ana - baba çocuk ilişkilerine dayanır. Temel güven yerine güvensizlik, bağımsızlık yerine kararsızlık, girişkenlik yerine suçluluk duyguları geliştirmiş olabilir. Bulunan çevre benliği oluşturur.


Hakan BEKTAŞ

M@D_VIPer
29-07-06, 16:00
Gelişen Çocuğun Nitelikleri

1. VE 2. SINIFLARDAKİ ÇOCUKLAR
 Doğal olarak hareketlidir,kolaylıkla coşar
 Elleriyle çalışmayı sever
 Öğrenmeyi sever
 Her an ön planda olmak ister
 İlgi yönü sınırlıdır,çok çabuk yorulur ,bıkar
 Yaptığı işten gurur duyar
 Kolaylıkla gururu zedelenir
 Her an beraber çalışmaları sevebilir veya nefret edebilir
 İmgeleme bağlı oyun ve öyküleri çok sever
 Öğretmen ve arkadaşlarının alışkanlıklarına özellikle önem verir
 Hala gizemli öz dünyasında yaşamaktadır
 Tutup,tadacağı yeni şeylerle ilgilenir
 Mekanik ve hareket yetenekleri olan şeylere ilgi duyar
 Her tür oyunu ,televizyonu ,bilgisayarı ,ailece gezmeleri ve resimli kitapları sever
 Aldatmaca oyunlarından zevk alır
 Tüm çabalarına kişiliğini katar
3. VE 4. SINIFLARDAKİ ÇOCUKLAR
 Göz –el ilişkisi gelişmiştir
 İnsanların değişik türde olduğunu sezer
 Kendine toplumda bir yer vermektedir
 Sorumluluklar almayı,düzenli olmayı ve yeni ilişkiler kurmayı öğrenmektedir
 Ayrı cinstekiler,ayrı topluluklar kurmaktadır
 Bu gruplaşmalar bazen başkaldırmalarla belirir
 Resimli dergi ve gezi öykülerinden zevk duyar
 Kendi ve yakındakilerinin evrimi ile büyümektedir
 İşi üzerinde dana fazla durabilmektedir
 Çoğu kez çevresinin gülünç yönlerini görmeye başlar
 Doğadaki bitki hayvan ve başka varlıklarıyla ilgilenir
 Spor ve çeşitli konulara karşı büyük bir eğilim belirir
5. VE 6. SINIFLARDAKİ ÇOCUKLAR
 Doğru ve yanlış kavramları üzerinde kesin bir anlayışı vardır
 Özel ilgiler üzerinde durur
 Kendi cinsine bağlı değişik çalışmalara girer
 İşlerini güzel ve tam yapmak ister;dolayısıyla ona yol gösterecek birinin yardımı gereklidir
 Okul dışı çevrede ilgilendiği şeylerle uğraşır
 Sık sık büyükleri eleştirir
 İlgi kaynağı ve çalışma yönünü daha güçleştirmektedir
 Kendine örnek aldığı bir kahraman hayranlığı içindedir
 Kendi kendini tanır ve eleştirir
 Toplu halde çalışmayı sever
Gelişen çocuğun devir şeması
1. Öz anlatımın ilk belirtileri:
KARALAMA DÖNEMİ : ( 2-4 yaş arası)
2. İlk benzetme çabaları:
ŞEMATİK ÖNCESİ DÖNEM : (4-7 yaş arası)
3. Belirli bir biçimin geliştirilmesi:
ŞEMATİK DÖNEM : ( 7-9 yaş arası)
4. Gerçeğe özenti :
BAŞKALDIRMA DÖNEMİ : ( 9-11 yaş arası)
5. Gerçeği taklit :
MANTIK DÖNEMİ : ( 11-13 yaş arası)
6. Karar dönemi :
YARATICI EYLEMDE GENÇLİĞİN BUNALIMI

M@D_VIPer
29-07-06, 16:00
Çocuk Gelişimi
Buna karşılık, "Gelişme" değişikliklerin niceliği yanında niteliğini de içermektedir. Gelişme kavramı, düzenli, uyumlu ve sürekli bir ilerlemeyi dile getirmektedir.
Gelişimin beş temel özelliği vardır: Gelişim;
1. Dinamik bir olgudur.
2. Genetik bireyselliğin bir sonucudur.
3. Giderek artan bir bireyselleşme sürecidir.
4. Ardarda giden, düzenli ve dengeli bir süreçtir.
Yapılan gözlem ve çalışmalar, belli gelişim dönemlerinde çocuklarda ortak olan eğilim ve davranış kalıplarının bulunduğunu ortaya koymaktadır. Gelişim süreci;
* Motor Gelişim,
* Bilişsel (Zihinsel) Gelişim,
* Dil Gelişimi,
* Duygusal ve Sosyal Gelişim alanlarında , gelişim hızları yaşa bağlı olarak değişir.
1- BEBEKLİK DÖNEMİ (0-2 YAŞ)
Çocuğun eğitimi açısından 0-2 aylık dönemin önemi büyüktür, çünkü gelişimin tüm yüzlerine ilişkin temeller bu dönemde atılır.
1. a. MOTOR GELİŞİM
Motor becerilerinde baştan aşağıya ve bedenin merkezinden dışa doğru bir gelişim seyri görülür.
1. Refleksler: Bebekler geniş refleksler topluluğuyla dünyaya gelirler. Emmeye başlama refleksi, arama refleksi, yutma refleksi, moro refleksi, babinksi refleksi, yakalama refleksi, adım atma refleksi bunlardan bazılarıdır. Bu reflekslerden çoğu doğumdan sonraki 3-5 ay içinde azalarak geçmektedir.
2. Motor Yeteneklerin Gelişimi: Yeni doğanın hareket yetenekleri fazla etkileyici değildir. Çocuğun ilk kazandığı yeteneğin başını kaldırmak olduğu, bunun ardından el ve kollarını kullanabildiği, nihayet ayak ve bacaklarını kullanmaya başladığı görülmüştür.

0 ay - Fötal duruşunu sürdürür.
1. ay - Çenesini kaldırabilir.
2. ay - Göğsünü kaldırabilir.
3. ay - Başarısız uzanmalarda bulunur.
4. ay - Destekle oturur.
5. ay - Kucağa oturup nesneleri yakalar.
6. ay - Mama sandalyesinde oturup sallanan nesneleri yakalar.
7. ay - Kendi başına oturabilir.
8. ay - Yardımla ayağa kalkabilir.
9. ay - Sandalyeye tutunarak ayakta durabilir.
10. ay - Emekler.
11. ay - Eli tutulduğunda yürüyebilir.
12. ay - Bir eşyayı tutup kendini çekerek ayağa kalkabilir.
13. ay - Dört ayak üzerinde merdiven çıkabilir.
14. ay - Kendi başına ayakta durabilir.
15. ay - Kendi başına yürüyebilir.
El yakalama becerisinde; 6 aylık bebek nesneyi tüm eliyle yakalamaya çalışır, 9 ay civarında yakalama davranışı tüm parmaklar tarafından yürütülür ve 2 yaşında sadece başparmak ve işaretparmağı ile küçük nesneleri yakalar.
1.1b ALGISAL GELİŞİM
Görme keskinliği; doğumdan hemen sonra parlaklıktaki değişime duyarlıdırlar ve bu duyarlılık ilk iki ay içersinde hızla gelişir. Yeni doğan bebekler 19 cm. uzaklıktaki nesneleri net görebilirler. Dört aylıkken normal bir yetişkin gibi görebilirler.
Şekil algısı; 5-7 hafta arasındaki bebeklerin daha çok gözlere baktığı belirlenmiştir. Bu nedenle, bebekle sağlanan göz teması, bebekle bakıcısı arasında sosyal bağın gelişmesinde önemli rol oynar.
Algısal değişmezlik; iki aylık bebeklerin şeklin değişmezliğinin algısına, 4 aylık bebeklerin ise rengin değişmezlik algısına ulaşmış oldukları gösterilmiştir.
Derinlik algısının; bebeklerde 1. 5-2 ay sonra geliştiği düşünülmektedir. Nesne kavramı; nesnenin sürekliliğine ilişkin ilk kanıt iki ay dolaylarında kendini gösterir. Bebeğe gösterilen oyuncak saklanınca şaşırdığı görülür. Ancak arama davranışı 6 ay dolaylarında görülür. Tamamen görüş alanından çıkan nesnenin aranması ise 8-12 aylar arasında gelişir. İşitme duyusu; yeni doğmuş bebeklerin yetişkinlere yakın bir keskinlikle duyabildikleri gösterilmiştir.
Konuşma algısında; çok küçük bebekler konuşma seslerini algılayabilir ve konuşucuları çok erkenden ayırt edebilirler. Gerçekten de bebekler anne babalarının yüzlerini daha henüz tanımadan önce, onları seslerinden ayırt edebilir gibidirler.
Koku ve tat alma duyuları; yeni doğmuş bebekler kokuları ayırt edebilirler, ancak koku duyusu 6 yaşına kadar tamamlanır. Yeni doğmuş bebekler hem tatlı, ekşi ve biberli gibi tatlara duyarlıdırlar hem de aralarında ayırım yapabilirler.
1. c. SOSYAL VE DUYGUSAL GELİŞİM
Sosyal ilişkilerin tartışılmasında temel kavram "ATTACHMENT-BAĞLILIK"dır. "Bağ" kavramı, iki kişi arasındaki duygusal bir zincir olarak açıklanır. Anne-baba ile çocuk arasındaki bağın oluşum sürecinde iki adım vardır:
Birinci adım: İlk bağlar (anneler açısından). - Annelerin çocuğuna karşı duyduğu bağın oluşumunda kritik bir dönemin varlığı ileri sürülmektedir ki bu da doğumdan hemen sonraki dönemdir. Bu dönemde bebeklerini kucaklarına alarak seven annelerin, çocuklarına daha kuvvetli bağlarla bağlandıkları belirlenmiştir.
İkinci adım: Bağların kaynaşması. - İlk hafta ve aylarda anne-baba ile bebek arasında karşılıklı olarak birbirlerine kenetlenme, bağlanma şeklinde davranış örüntüleri gözlenir. Gerçek bir bağın oluşması için zamana ve denemelere ihtiyaç vardır. Bu süreç sakin bir şekilde yürüdükçe ve anne-baba çocuklarının ihtiyaçlarını sezmeye başladıkça, anne-babalık görevi daha doyumlu olmaya başlar ve bebeklerine olan bağları kuvvetlenir.
Babaların çocuklarına olan bağlarının annelere benzediği, fakat doğumdan birkaç ay sonra, babaların annelerden farklı bir rol üstlendikleri araştırmalarda saptanmıştır. Annelerin çocukların bakımını üstlendikleri gibi, onlarla daha fazla konuştukları, daha fazla kucaklarına aldıkları, daha fazla şefkat gösterdikleri ve daha sakin bir etkileşime girdikleri görülmüş; Babaların ise daha çok çocuklarıyla fiziksel boğuşma davranışına girdikleri ve daha çok oyun oynadıkları gözlenmiş, bunun da bebekle etkileşim örüntüsünde pek etkili olmadığı bulunmuştur.
Bebeğin anne-babasına olan bağlarının gelişimi:
Bağlanma Öncesi. İlk 3-4 ay süresince bebek kişilere ayırım yapmadan tepkide bulunur.
3. Faz. 3-5 ay arasında ise bebek yüzler arasında ayırım yapar ve aşina olduğu kişi bebeği daha kolay sakinleştirir.
4. Faz. 6-7, 11-12 ayları arasında bebek genellikle tek bir kişiye bağlanır, bu da genellikle annedir. 6-8 aylar arasında bağlandığı kişiye karşı ayrılma endişesi başlar. 8-12 aylar arasındaki bebeğin yabancılardan korkma davranışı, yine bu bağı kanıtlayıcı bir tepkidir.
5. Faz. 2-3 yaşlarına doğru konuşmaya ve yürümeye başladıkça, yetişkinin muhakkak yanında olmasını istemez ve çevreyle temasını arttırır.
Annenin tepkilerinin çocuklarıyla olan etkileşime etkisi: Annenin güven duygusu; Güvensiz anneler genellikle ya sık sık çocuklarına bakma ve eğitme biçimlerini değiştirirler ya da hiçbir esneklik göstermeden belirli bir rutin içinde hareket ederler, çünkü bu rutin kendilerinin sahip olmadıkları güven duygusunu sağlar. Bu tür tutumlar ise çocuklarda güvensizliğe neden olur.
Annenin bebeğinin özelliklerini ve gereksinimlerini algılama derecesi; Anneleri ile uyumlu etkileşim içinde olan bebeklerin çevrelerine karşı daha ilgili ve daha az ürkek oldukları, bebeğine daha fazla tepki veren annelerde bebeklerin istekleri kolaylıkla yerine getirme olasılıklarının daha fazla olduğu görülmüştür. Anneleri ile olumlu sosyal ilişki içinde olan bebeklerin çevrelerini ve yeni nesneleri keşfetmeye daha açık oldukları belirlenmiştir. Ancak annenin tepki dozunu kaçırıp, çocuğun en hafif sızıldanmalarına gereğinden fazla duyarlı olup tepkide bulunması da anne ile çocuk arasında sembiyotik bağın gelişmesine neden olur ki, bu da çocuğun bağımsız bir kişilik geliştirmesini engeller.
Annelerin bebeklerinin faaliyetlerine tepki şekli; Annenin tepkilerinin bebeğin davranışıyla uyumlu olması halinde, bebek neden sonuç ilişkisini daha kolay sezecek, bebeğin zeka gelişimi olumlu bir şekilde etkilenecek ve çevre üzerinde etkili olabileceği konusunda olumlu bir beklenti içine girebilecektir. Annelerin bebeklerinin olumlu ve olumsuz davranışlarına gösterdikleri tepki şekilleri bebeklerin çevreye karşı uyumu açısından önemlidir. Annelerin iletişim biçimlerinin bebeklerin zihinsel gelişimine etkisi; Doğumdan on yaşına kadar süren dönem içinde yapılan bir araştırmada duyarlı ve tepki veren annelerin çocuklarının on yaşındaki zeka bölümleri, duyarsız ve tepkisiz annelerin aynı yaştaki çocuklarının zeka bölümlerinden daha yüksek bulunmuştur.
Yaşamın ilk aylarında bebek kendini diğer bireylerden ayıramaz, kendisini annesinin bedeninin bir uzantısı olarak algılar. Bazı deneyler çocukların çoğunluğunun 21 ile 24 ayları arasında kendilerini açıkça ayrı bir varlık olarak gördüklerini gösterir niteliktedir.
1.d. BİLİŞSEL (ZEKA) GELİŞİMİ
Çocuğun dünya hakkında bilgisi şekillendikçe birbirine bağlı zihinsel gelişim evrelerinden geçtiği savunulur. Yaşamın ilk 18 ayında bebeğin öğrenmesi, algı ve hareketlerini organize etme şeması ya da duyu hareket şeması biçiminde düzenleme ve geliştirmekten ibarettir.
0-1ay arasında doğuştan olan refleks tepkilerini geliştirirler.
1-4. aylar arasında; bebekler hareketleri üzerinde daha istemli bir denetim sağlayabilir ve yaptıkları davranışı yinelemekten hoşlanır, çevredeki ilginç değişiklikleri fark edebilirler.
4-8. aylar arasında; neden ve sonuçları ayırma yeteneği görülmeye başlar. Sabit duran nesneleri tüm duyularıyla inceler, dikkatlice bakıp seslerini dinler, nesneleri birçok kez elleri içinde döndürürler. Sadece zevk almak için birçok karmaşık ve ilginç yolu denerler ve böylece de oyun davranışlarına ilk kez girişirler. yetişkinlerin kol ve bacaklarıyla yaptıkları hareketleri taklit edebilirler.
8-12 ay arasında; en büyük özelliği daha mükemmel şekilde neden ve sonuçların birbirinden ayrılmasıdır. Amaçlarına götürecek yolları deneyerek, değiştirerek uygun olanını bulmaya çalışırlar. Görüş alanından kaybolan oyuncakları ararlar. Daha önce yapmadıkları yetişkin davranışlarını taklit edebilirler.
12-18 aylar arasında; bebek deneme yanılma yoluyla sorunların çözümü için yeni yollar keşfeder ve keşfinin sonuçlarını görmeye çalışır. Yerden aldığı oyuncakları atar, böylece seslerini, kırılganlıklarını fark ederler. Görüş alanından çıkan nesneyi sistematik olarak en son saklanan yerden arama davranışı gösterir. Karmaşık ve bütünüyle yeni devinimleri yineleyebilir ve bunlara oyununda yer verir.
18-24 aylar arasında; bebek artık zihninden sonuca götürecek yollar düşünür, zihinsel sembolleri kullanarak (tabure, sopa gibi) istediği şeye ulaşmaya çalışır. Yine sembol kullanma yeteneğine bağlı olarak , oyunlarında da büyük ölçüde değişiklik görülür. Etkilendiği örnek görüş alanında bulunmasa da onun davranışlarını taklit edebilir.
1.e. DİL GELİŞİM
Konuşmayı öğrenmek uzun ve karmaşık bir olgudur. 0 ile 12-15 ay arası çocuk iletişimini mimiklerle, ağlama biçimleriyle ve anlamsız mırıldanmalarla dile hazırlık şeklinde yapar. İlk sözcükler genellikle birinci yılın sonlarında kullanılmaya başlar. 9-18 aylar arasında iki sözcükle farklı anlamların ifade edildiği cümlelerin kurulduğu dönem başlar. Çocuğun ilk konuşmaları öncelikle günlük yaşamlarında yakından ilgilendikleri ve onlar için işlevi olan objelerle ilgilidir.
Sesli uyarıcıları bol çevrede yetişen bebek, daha fazla seslendirme etkinliğinde bulunmakta ve daha çeşitli sesler çıkarabilmektedir. Genizden konuşanlar incelendiğinde, genellikle sütleri çok yavaş emdikleri, bu nedenlerle annelerin biberon deliğini fazla genişlettiği öğrenilmiştir, ancak bu konuşmaya yardımcı olacak olan normal emmeyi engellediği için önerilmemektedir. Biberon deliği gereğinden fazla küçük olanlarda ise ileri de peltek konuşma olabileceği için bu da önerilmemektedir.
0-6 ay arasında; bir yaşından önce çocuk dili anlamlı şekilde kullanamaz, ancak seslendirme (vocalisation) işlevi vardır. Birinci ay süresince bebekte seslendirmelere pek sık rastlanmaz.
6.ay. Bu aydan itibaren bebeğe bir ses verildiğinde o da bir sesle tepkide bulunur. Kendi çıkardığı sesleri dinlediği gibi başkalarının çıkardığı sesleri de dinlemeye başlar. Bu toplumsallaşmış seslendirmedir.
8 ay. Sesli ifadeleri duygularını açığa vurur.
10 ay. İşittiği sesleri taklit eder gibi görünür, ancak başarılı olamaz.
12 ay. Çocuk ilk anlamlı sözcüğünü genelde bir yaş civarında söyler. Bazı sözcük ve basit emirleri anlar. Yetişkinin çıkardığı sesleri papağan gibi yineler ancak, konuşmasında anlaşılır bir akıcılık yoktur.
18 ay. 18. ay civarında çocukların kelime bilgisi artmaya başlar. Ancak çocuk az sayıda kelime bilgisine sahip olduğu için bildiği kelimelerle genellemeler yapar (çoğu yiyeceğe birden mama demesi gibi). Çocuk iki nesne arasında ayırım yaptıkça yeni sözcüğe gereksinim duyar.
İkinci yaş 2 yaşına gelince iki sözcüklü cümleler kurmaya başlarlar ve çevrelerindeki hemen her şeyi isimlendirirler. Cümle kurarken cümlenin anlamı için önemli olmayan takıları atarlar.
Konuşmayı geciktiren öğeler;
-Duygusal çatışma, sevgi, şefkat eksikliği gibi.
-Münakaşa, dilin sürekli münakaşa etmek için kullanılan ortamda büyüyen çocuklar.
-Aşırı düşkünlük, bu tür çevrede çocuğa konuşmak için yeterince fırsat verilmez.
-İlgisizlik.
1. f. İLETİŞİM BİÇİMLERİ
Sözel tepkiler ile çocuğun konuşmalarına yanıt verilecek böylece kendine olan güveni artacak, atılımda bulunmak için teşvik edilmiş olacaktır. Anne çocuğuna iletmek istediği mesajı kendi ifadesiyle yineleyerek, doğru anlayıp anlamadığını denetlemesi ile çocuk sonraki iletişimlerinde kendini daha açıkça ifade edebilecek ve kendi eylemlerinin başkalarının üzerinde etkili olduğunu görerek kendine olan güveni artacaktır.
Duruma göre tepki türlerinin ayarlanmasında önemli olan yetişkinin duruma göre tepki türlerini ayarlamasıdır. Çocukların kendiliğinden olan iletişimleri: İstek bildiren iletişimler, bilgi aktaran iletişimler ve öğrenmeye ilişkin iletişimler olmak üzere 3´e ayrılır.
Çocuğun isteğinin yerine getirilemeyeceği durumlarda istediği şeyin yerine geçecek başka olumlu bir şey önerilmeli, aynı zamanda basit sözcük ve kavramlar kullanarak, yasaklamanın nedeni açıklanmalıdır.
İki yaşındaki çocukların keşfetme isteklerini kuvvetlendirmek için, denetleyici-kısıtlayıcı konuşmaların elden geldiğince az sayıda olması gerekir. Bunun için de çevredeki tehlikeli ve kolay kırılacak nesnelerin kaldırılarak çocuğun görüş alanının dışında tutulmalarında ve böylece çocuğun kısıtlanmadan rahat hareket edeceği bir alanın sağlanmasında yarar vardır.
Etkin öğretimin temeli olan tepkisel öğretim çocuğun konuşmalarına verilen tepkide bir seri öğretici unsurlarda eklenmesidir. Spontan öğretim ise yetişkinin durup dururken renklere, sayılara ilişkin konuşmaya geçmesidir.
Onaylama çocuğun sürekli atılımlar yapan aktif bir keşfedici olarak kabul edildiğini belirtme açısından önemlidir.
Tüm bu iletişim yolları, çocuğun sadece dil ve zeka açısından gelişimini tamamlamakla kalmaz, çocuğun gelişmekte olan egosunu da güçlendirerek kendine güvenen, atılımlardan çekinmeyen, duygusal yönden sağlıklı ve öğrenmeye karşı güdüsü (motivasyonu) artmış bir birey olarak yetişmesini de sağlar.
2. OKULÖNCESİ DÖNEMİ (3-6 YAŞ)
Üç yaşından itibaren oyun çağına giren çocuk, motor becerilerinin gelişmesiyle çevre üzerinde egemenlik kurmakta ve bunu giderek genişletmektedir. Sayı sayma, şarkı şiir öğrenme ve çevresindeki dünya hakkında sorular sorma gibi alanlarda dil ve zihinsel yetenekleri ilerlemektedir. Üç yaşındaki bir çocuk artık çevresinde kendisinden bağımsız bir dünyanın varlığını ve kendisinin de o dünya içinde bir birey olduğunu kabul etmiştir.
3 yaşındaki çocuk koşarken ve büyük oyuncakları itip çekerken önüne çıkan engelleri aşabilir, üç tekerlekli bisiklete binebilir. Kendi giysilerini kısmen giyebilir. 3 yaşındaki çocuğun bildiği kelime sayısı 1000´e ulaşır. Uyku ve temizlik alışkanlıkları büyük ölçüde kazanılmıştır. Mükemmele yakın bir şekilde kendi kendilerine yemek yemeyi başarabilirler. Çocuğun sfinkter kaslarını kontrol etmeyi başarabildiği 2 yaşlarından sonra başlatılan tuvalet eğitimi 3. -4. yaşlarda artık sonuç vermeye başlamıştır. Bu yaş grubu çocuklar son derece ben-merkezcildirler ve çoğunlukla kendi başlarına oynarlar. Konuşma ve cümleler 3 yaş çocuğunda dilbilgisine daha uygun hale gelmiştir. Artık aralarında neden-sonuç ilişkisi bulunan düşünceler, bileşik önermeler alarak tek bir cümlede ifade edilmeye başlar, ancak konuşurken başkalarının görüş açısını dikkate almaz. Dil, hareket ve toplumsal gelişim yönünden, büyük ilerleme gösteren 3 yaş çocuğu zengin bir hayal gücüne sahiptir ve bunlar gerçek olaylar, gerçek kişilermiş gibi davranır. Yetişkinlerin giysilerini giymekten, onların davranışlarını taklit etmekten, ev işlerine yardım etmekten, büyüklerin çeşitli davranışlarını yinelemekten zevk alır. Ayrıntıya girmeyen küçük kısa hikayelerden hoşlanır.
4 yaş çocuğu isteklerinin anında yerine getirilmemesini anlayışla karşılamayı öğrenmeye başlar. O artık kendi dışındaki dünyanın kuralları olduğunu ve başkalarının hak ve istekleri olduğunu görür ve beklemeyi öğrenir. 4 yaşında, üç yaşına göre daha sakin, daha uyumlu ve hareketlerini daha kolay kontrol edebilecek durumdadır. Bu dönemde çocuk kendisiyle oynayacak bir ya da iki arkadaşını seçmeye başlar. Oyun arkadaşları ilkokula başlayana kadar her iki cinsten de olabilmektedir. Rahatça koşmayı, zıplamayı, elini ve parmaklarını kullanmayı başarabilir. Kağıt, kalem, fırça ve boyalar bir önceki yaşından daha ustalıkla kullanılmaya başlanmıştır. Çevresini tanıma çabası içinde olduğundan sürekli sorular sorar ve açıklamaları dikkatle izler. Yetişkinlerle olumlu ilişkilerini sürdürürken kendi yaşıtı olan çocuklarla daha uzun süre birlikte olmaya başlar. Dört yaş çocuğu son derece açık sözlüdür, düşünceleri somuttur.
5 yaş: Bu dönemde çocuk daha bilgili ve olgun bir birey görünümündedir. Çevresine karşı dostça bir yaklaşım içindedir. Çocuk çevresine ait yeni keşiflerde bulunur, yetişkin desteğine daha az ihtiyaç duyar. Kaslarının kontrolü gelişmiştir. Düzenli cümlelerle insanlarla olan kişisel ve sosyal ilişkileri artmıştır. Hep konuşmak ister. Yetişkinler gibi uzun cümleler kurmaya çalışır. Olayları ve masalların sırasını bozmadan anlatır. Oyunlarında genellikle yetişkinin ciddi uğraşlarını konu alır, oyunlarda öğretmen, otobüs şoförü, anne-baba, doktor olur. Ev, el işlerine de ilgili olduğundan tamamlayabileceği görevler verilmeli ve böylece sorumluluk duygusunun gelişmesi desteklenmelidir. Grup oyunlarında beraberlik daha uzundur, grup üyeleri kuralları birlikte koyarlar. Genellikle canlı, neşeli ve hareketli bir görünüm içindedir. Kısaca 5 yaşındaki çocukta, motor dengenin, düşüncenin, bireysel-toplumsal ilişkilerin (benlik kavramının); evde okulda ve toplum içinde uyumun daha belirgin olduğu görülür.
6 Yaş. Son çocukluk döneminde çocuk, motor ve dil gelişimi açısından büyük aşamalar kaydetmiş ve dengenin gelişmesi sonucu hızlı yürüyebilen, futbol oynayabilen, el-göz koordinasyonunun gelişmesi sonucu eki eli de bağımsız kullanabilen bir birey haline gelmiştir. Altı yaş çocuğu değişmekte olan bir çocuktur. Anneler çocuklarındaki bu ani değişiklikleri “ Bu çocuğa ne oldu? Bilmiyorum, çok değişti” şeklindeki sözcükleriyle dile getirirler. Daha tembel ve kararsız bir görünümdedirler. Altı yaş çocuğunun ince motoru oldukça gelişmiştir. El işlerinde daha beceriklidirler. Kesip yapıştırır, boyama yapar, resim yapar, tüm araç ve gereçleri iyi kullanır. Oyunlarda ve ilgi alanlarında kız ve erkek çocukları arasında farklılıklar gözlenir. Bir çok hayali role girerler. Grup oyunlarından çok hoşlanırlar. Bazı sorumluluklar yüklenir, söylenenleri dikkatle dinlerler. Kendisiyle gerçek nitelikte eğitim uygulamaları yapılacak bir çağa gelmiştir.
Oyun:
Okul öncesi çağdaki çocuğun temel uğraşı, öğrenme için kullanılan başlıca yoldur. Oyun, çocuğun sosyalleşmesini sağlar, duygularını ifade edebilmesi ve büyümesini yansıtabilmesi için en uygun yoldur. Çocuğa alınacak oyuncaklar pahalı bebek ve elektronik oyuncaklar değil, çocuğun güvenle ve çok amaçlı olarak kullanabileceği biçimde seçilmelidir.


Okul Öncesi Eğitim Kurumları:
Günümüz toplumlarında çocuğun giderek artan güvenli oyun imkanı ve yaşıtları ile birlikte bulunma ve sosyal gelişim ihtiyaçlarına cevap verebilmek açısından önemli bir görevi yerine getirmektedirler. Bu nedenle yalnızca çalışan annelerin değil, evde çalışan annelerin de çocuklarını bu tür eğitim kurumlarına göndermeleri özellikle 4 yaşından sonra desteklenmelidir.
Kitle İletişim Araçları:
Ülkemizde en sık kullanılan kitle iletişim araçları arasında özellikle kitap, radyo ve televizyon sayılabilir. Kitaplar, çocuğa sundukları zengin ve çeşitli bilgilerle onun doğal öğrenme isteğini besleyerek gelişimine büyük ölçüde katkıda bulunurlar. Radyo, yalnız işitme duyusuna yönelik olduğu için çocuk dikkatini yoğunlaştırmayı ve dinlemeyi öğretir. Değişik seslerin çocukta bıraktığı izlenimler çocuğun hayal gücünün gelişmesine katkıda bulunur. Televizyon, çocuğun bütün gününü başında geçirecek bir araç olarak değil, sadece günlük yaşamda karşılaşabileceklerin-den çok daha çeşitli konularla ilgili bilgi ve izlenimler edinmesine yardımcı bir araç olarak görülmelidir. Temel ihtiyaçların kazanılmasında ailenin rolü
Açlık ve iştah
Açlık duygusu midede meydana gelen kısa aralıklı kasılmaların oluşturduğu gerilimdir. Buna çoğu zaman genel bir huzursuzluk ve halsizlik de katılır. İştah yemek yemeye yönelik fizyolojik bir ihtiyaçtır. Açlık duygusu bebeklik döneminde bir gün içinde 8 kez görülür, çocukluk ve yetişkinlikte ise 3-5 defaya iner. Sevgi, elem, öfke ve hiddet iştahı bozucu etkenleridir. Ana babanın görevi, açlık ve iştah duygularının sağlıklı bir şekilde gelişmesini ve yemek yeme zamanlarının doğru biçimde yerleşmesini sağlamaktır. İlk ayların beslenme yöntemi meme ve biberondur. Bu yöntemler kullanılırken bedene kulak verilmeli, mide açısından hazım için uygun zaman aralıklarının geçmesine ve bedensel olarak açlık duygusunun oluşmasına dikkat edilmelidir. Ağlama ve huzursuzluk nöbetleri meme ile geçiştirilmiş bebekler, ileri yıllarda, mutluluğu buzdolaplarında aramaya, aç olunmadığı halde yemek yemeye ve yeme düzeninin dışında ufak tefek, besin değeri olmayan ama ağız dolduran ve tat veren besinlere yönelirler. Bebeğin psikolojik ihtiyaçlarını da düşünerek beslerken kucakta sevgi ve ilgiyle tutulmalıdır. Çocuk ilk beslenme kalıplarını alırken, onu çok hızlı beslemek, gürültülü ve huzursuz bir ortamda tutmak, sevmediği şeyleri yemeye zorlamak olumsuz yaşantılara sebep olur.
Uyku alışkanlığının kazanılması
Fizyolojik olarak bebek rahim içi hayattan rahim dışı hayata geçtiğinde gününün üçte birini uyanık, üçte ikisini ise uykuda geçirir. İlk 40 günden sonra uzun uykuların ağırlıklı olarak akşam saatlerine, özellikle de 23-24´ten sabah 6-7´ye doğru kayması beklenir. Uyku sırasında fizyolojik REM ve NONREM dönemleri vardır. NREM uykusunun da dört basamağı vardır ve bu basamaklar boyunca uyku derinleşir. Bu dört basamaktan en derin uykunun uyunduğu delta basamağından sonra REM uykusuna geçilir. NREM bölümü, insanın bedensel dinlenmeyi, REM uykusu ise psikolojik dinlenmeyi sağlar. Rüyalar da REM döneminde görülmektedir. Bebekte ilk yıllarda REM uykusu yetişkinlik dönemlerindeki REM uykusunun süresinden çok daha uzundur. Doğumdan sonra ortalama olarak uykunun % 50´sinden fazlası REM´dir. Özellikle 36. aydan itibaren uyku kalıpları yetişkinlik kalıplarına benzemeye başlar.
Rahat bir uyku için gereken dış koşullardan birinci ve gerekli en temel unsur, kişinin günlük ritmine uygun saatlerin uyku için kullanılmasıdır. Bunun yanında uyku sırasındaki gürültü, ışık, oda sıcaklığı, uykudan önce yenilen besinle ve yatağın kalitesi de önemli dış koşullardır.
Uyku için en elverişli oda sıcaklığının 17-24 C arası olduğu belirlenmiştir. Yatak kalitesinde önemli olan bedenin S şeklindeki esas yapısını zorlamayacak bir yatak kullanılması ve başa çok az bir yükseklik sağlanmasıdır. Uykuda önce verilen süt ve bal uykuya geçişi ve uyku derinliğini artıran bazı hormon benzeri maddelerin salınıcına yardımcı olmaktadır.
Tuvalet eğitiminin kazandırılması
Çocuk genellikle 20 aylık olduktan sonra tuvalet eğitimi için yeterli olgunluğa ulaşmaktadır. Buna rağmen bu olgunluğa bazı çocuklar 18. ayda, bazıları ise 24. ayda ulaşabilirler. Bu nedenle çocuğun bir yaş dolaylarında olduğu dönemde tuvalet eğitimine başlamak son derece sakıncalıdır. Tuvalet eğitimine başlamadan önce mesane kontrolü, bedensel olarak hazır olup olmadığı ve zihinsel gelişiminin değerlendirilmesi önerilmektedir. Eğitim sırasında bezlerin terk edilmesi hem gündüz, hem de gece için geçerlidir. Eğitim süresince başarıyı kutlamak, olumlu geri bildirimler yapmak ve ödüllendirici yaklaşımlardan yaralanılabilir.
3. SON ÇOCUKLUK DÖNEMİ
Bedenin ve hareketlerin gelişimi: İlkokul döneminde fiziksel büyüme-gelişme yavaş fakat kas dokusu gelişimi hızlıdır. Bu nedenle kaslarla iskeletin birbirine uyuşması sırasında "büyüme ağrıları" görülür. Büyük kas becerilerinin yanı sıra, küçük kas becerilerinde de yaşla artan düzenli ve sürekli gelişme, olgunlaşma söz konusudur. Bu dönemde çocuk, bireyselleşmenin adımlarını atarak, bir birey olarak toplumda yer almaya başlar. Çocuğun zihinsel ve sosyal becerileri, hayal kurma, canlandırma ve espri yetenekleri gelişir. Bu dönem çocuğu sürekli canlı ve hareketlidir. Oyun ve ilgi evden sokağa kaymıştır.
İlkokul birinci sınıfta yazı yazmayı öğrenebilen çocuk el yazısını ancak ikinci sınıfta becerebilir. Okul çağı çocuğunun konuşmasında da belirgin gelişmeler olur, sözcük dağarcığı genişler ve ilkokulu bitiren çocuğun 50. 000 sözcük bildiği varsayılır. Bu dönemde niçin, ne, nasıl soruları çok sorulur. İlkokul çocuğunda pek çok kavram da gelişmiştir. 5 yaşındaki çocuk sağ-sol kavramını öğrenir. Ama kendinizin sağınızı-solunuzu sorarsanız bilemez. İlkokul dönemindeki çocuk bunu gösterebilir. Şekil, boyut, uzaklık, sayı, zaman kavramları da gelişir. Ancak çocuğun en zor öğrendiği kavram ölüm kavramıdır. 2-7 yaş dönemindeki çocuklar ölümü geçici bir durum olarak düşünürler. 6-7 yaşından itibaren ölümün nedenleriyle ilgilenmeye başlarlar. 9-15 yaş arasında da yetişkinler düzeyinde ölüm kavramı gelişir. 8-9 yaşından önce çocuklar kuralların nedenini, anlamadan ya da farkında olmadan ailelerinden, çevrelerinden öğrenirler. 9-10 yaşından itibaren kuralların nedenini ve anlamını fark etmeye başlarlar. Akran grupları 6-12 yaş döneminde gelişir ve çocukların sosyalleşmesinde önemli rol oynarlar.

HaBerOk
06-11-06, 01:17
kanka saol...

imgearslan
20-10-08, 18:03
bireysellesme ile ilgili makale koyarsan sevinirim