PDA

View Full Version : Masallar



Beyazdut
17-01-10, 23:30
MATEMATİKLE DALGA GEÇEN DEV

Bir varmış, bir yokmuş... Dün mü desem, yarın mı desem yoksa şimdi mi desem...
Zamanların birinde, Kaf dağında devlerin yaşadığı vakitlerde bir masal yaşanırmış. O masalı size anlatayım mı?

Kaf dağında yaşayan devlerden biri dalgacılığıyla ünlenmiş. Nasıl ünlenmesin? Bizimki herkesle ve her şeyle alay edermiş. ev kardeşlerini şişko balonlara benzetirmiş. İnsanlara “Dikiş iğneleri!” diye çağırırmış. Hayvanların kimine “Ceviz kafa!” diye takılır, kimine de “Ellerine ön ayak diyen ayak zenginleri...” dermiş.

Kaf dağı sakinleri, dalgacı devin diline düşmemek için köşe bucak kaçmaya başlamışlar. Onunla karşılaşmamak için yollarını değiştirmişler. Devin eline düşenler ise komik durumlarla karşılaşmaktan kurtulamayıp el alemin maskarası olmuşlar. Kimi şişko, kimi cılız, kimi cüce, kimi sırık boy olmayı içine sindirememiş ama ne yapsınlar? Dalgacı devle baş etmek mümkün mü?

Devler mahallesinin muhtarı dalgacı devin bu huyunu beğenmeyenler arasındaymış. Üstelik konuyla ilgili birçok şikayet de almış. Şikayet edenler:
-Bizi olur olmaz yerde bozuyor. Her şeyimizi alay konusu yapıp bizi mahcup ediyor. Şuna söyleyin de böyle yapmasın, diyorlarmış.

Şikayetler artınca devler muhtarı, dalgacı devi bir köşeye çekmiş:
-Evladım senin bu yaptığın hiç iyi değil, diyecek olmuş.
Dalgacı dev hemen sözünü kesip:
-Sen kendine bak koca burun! Hele o davula dönen göbeğini erit de sonra konuş. Yoksa sesin çatlak zurna gibi çıkmaya devam edecek, demiş.
Muhtar öyle bir şaşırmış öyle bir şaşırmış ki:
-Neler diyorsun oğlum böyle, diye sormadan edememiş.
-Düüüt! Hele de bizim muhtarın çalımına bakın. Hindiler kralı ölse anında onun yerine geçer de kırk yıl kimse onun kuyruklu bir olduğunu anlamaz Hah hah ha!..

Devler muhtarı, dalgacı devle baş edemeyeceğini anlamış. Daha fazla rezil olmamak için kaçar gibi terk etmiş orayı.
Daha sonra dalgacı devi tutabilene aşk olsun!

Günlerden bir gün dalgacı devin yolu bir okulun yanından geçiyormuş. Bizimki o sırada ders yapan minikleri görmüş. Doğal olarak onlara takılmadan edememiş:
-Ne haber civcivler? Hah hah! Bayan karga size “Cik cik” demeyi mi belletiyor, diye takılmış.

Derken dalgacı devin gözü, çevredeki ağaçlara asılmış olan sayı kartlarına takılmış:
-Bunlar da ne, diye sormuş. Kelebek yelpazesi mi, yoksa sinek şaplağı mı?
Ön sırada oturan bir çocuk:
-Bilemedin akıllım. Onlar sayı kartları. Onlarla matematik öğreniyoruz, demiş.
Dalgacı dev bir kahkaha atmış:
-Hele şu cüceye bak sen! Demek sayı kartları?... Şu sıfır olsa gerek? Tıpkı senin babanın göbeğine benziyor değil mi?

Sınıf öğretmeni, dalgacı deve engel olmak istemiş ancak bunda başarılı olmasına ne mümkün?
-Şu karttaki “1” de öğretmeninizin burnuna benziyor değil mi çocuklar? Üstelik “2” gibi kambur... Gözlüğü de “8” e benziyor. Hah hah ha!

O sırada okulun yanından bir grup insan geçiyormuş. Allah’tan dalgacı dev onları görmüş de öğretmenle alay etmeyi bırakmış. İnsanlara yönelmiş. Amacı biraz da onlarla dalga geçmekmiş.

Dalgacı dev okuldan uzaklaşırken garip bir şey olmuş. Sayı kartlarındaki rakamlar atlayıp bulundukları yerden aşağı inmişler. Hepsi bir araya gelip fısır fısır bir şeyler konuşmuşlar. Anlaşılan bir plan kuruyorlarmış. Acaba bu plan kime karşı?

Bu sırada dalgacı dev de insanların arkasından yetişmiş:
-Durun hele insanoğulları. Nereye gidiyorsunuz acele acele? İki çift laf edecek zamanınız yok mu, diye seslenmiş.

Oraların yabancısı olan insanlar, dalgacı devi tanımıyorlarmış. Bu yüzden durup beklemeye başlamışlar. Dalgacı dev, onların yanına ulaşınca en yakınındaki uzun boylu adamdan başlamış alay etmeye. Onun sırtına bir şaplak indirip:
-Ne haber sırık, deyip kahkahayı koparıvermiş.

O sırada havada uçuşan rakamlardan 9 ile 8 bir araya gelip 98’i oluşturmuşlar.
-Uza susam uza, deyip gökyüzüne doğru 98 metre yükselmişler. O anda ne olmuş biliyor musunuz? Dalgacı devin boyu bir kavak gibi uzayıp 98 metre olmuş. Bu haliyle tıpkı bir sırığa benziyormuş. Dalgacı devin bu şeklini gören insanlar gülüşmeye başlamışlar. Uzun boylu adam:
-Bana sırık diyene bakın arkadaşlar. Bakın da gerçek sırığın kim olduğunu görün.

Dalgacı dev durumundaki değişikliğin farkına varamıyormuş. Bu yüzden alaylarını sürdürmüş. Bu kez oklarını kısa boylu bir kişiye çevirmiş:
-Ne gülüyorsun cüce, demiş. Çok mu hoşuna gitti?
Havada uçuşan rakamlar harekete geçip 0 ile 5’i birleştirmişler.
-Kısal susam kısal, deyivermişler.

Dalgacı devin 98 metreye ulaşan boyu bir anda 50 santimetreye düşmüş ve olmuş bir cüce...
Artık çevredekileri tutabilene aşk olsun!

Dalgacı devin bu haline orada bulunan insanlar, öğrenciler, öğretmenler, defterler, kitaplar, kısacası her şey katılırcasına gülüyorlarmış artık.Matematik kitabı yerlere yuvarlanıp:

-Matematikle alay edenin sonu böyle olur, diyormuş kahkahasının arasında.
Dalgacı dev ise hala kendi dalgasındaymış:
-Koca burun sen de konuşsana. Baksana herkes gülüyor, demiş insanlardan birine.
Tabii burnu bir anda şişmiş bizinkinin, tıpkı bir patatese dönmüş. Ama o alaycılığına devam etmiş. Ayakları biraz büyük olan birine:
-Koca ayağa bakın hele! Hah hah ha! Himalaya dağlarından mı geliyorsun sen, demiş.

Bir anda dalgacı devin ayakları büyümüş. Yüz kırk beş numara olmuş. O anda dalgacı devin hallerine gülenlerin kahkahalarını ta uzaktakiler bile duymuşlar. Merak edip seslerin geldiği yere doğru koşup çevrede birikmeye başlamışlar. Biraz sonra orası öyle kalabalık olmuş ki ben deyim beş yüz, siz deyin beş bin kişi... Kısacası bütün Kaf dağı sakinleri oraya toplanmışlar. Dalgacı devin komik hallerini izlemeye başlamışlar.

Bu sırada dalgacı dev göbekli birisine takılmış:
-Göbeğe bak! Maşallah davulcu Mestan ustanın davuluna benzemiş.

Bir anda dalgacı devin göbeği şişmiş, kocaman bir davul halini almış. O şekliyle kalsa iyi. Alfabeden geldiği belli olmayan bir tokmak dalgacı devin karnını tıpkı bir davul gibi çalmaya başlamış.

Dalgacı devin gözüne saçlarını jöleyle dikleştirmiş bir genç takılmış:
-Vay saçlara bak! Tıpkı çalı dalları gibi.
Bir anda dalgacı devin saçlar dikenli çalılar halinde uzamaya başlamış. Hatta çok geçmeden yaprak açıp küçük meyvecikler bile vermişler.

Dalgacı dev, çevredekilerle alay etmeyi sürdürmüş. Kime ne derse aynısı kendi vücudunda meydana geliyormuş. Son olarak, anasının kucağındaki bir minik bebeğe takılmış:
-Nasılsın pire, demiş.

Keşke dememiş olsaymış. Kocaman dalgacı dev, bir anda küçücük bir pireye dönüşmüş. Güçlenen bacaklarıyla öyle bir sıçramış ki çevreyi dolduran kalabalığın üzerinden geçip ta arkaya düşmüş. Orada da duramamış. Sıçraya sıçraya uzaklaşmış. O günden sonra dalgacı devi oralarda gören olmamış. Daha sonraki günlerde ta Kaf çölünün oralarda bir pirenin sıçraya sıçraya gezdiğini görenler olmuş. Bu olsa olsa dalgacı devmiş. Çünkü hem sıçrıyor hem de, “Alay etmeye tövbe!” deyip duruyormuş.

Ahmet Yozgat

Beyazdut
17-01-10, 23:30
DEVLER, CÜCELER, EVLER, ŞEKER ve MASAL


Dünyada bir yerlerde devlerin yaşadığı kocaman kurak bir köy varmış. Köyün etrafı dağlarla çevriliymiş ve bir dağın arkasında gitmeye çok korktukları ormanlık bir alan varmış. Bir gün devlerden biri ormana girmiş ve ondan bir daha haber alınamamış. O günden sonra orman devlerin kabusu olmuş.

Kısır devler çocukları olmadığı için başka ülkelerden getirdikleri kimsesiz çocukları evlat edinirlermiş. Onlara kendi çocuklarıymış gibi bakarlarmış. Hiçbir şeylerini eksik etmemek için ellerinden ne geliyorsa yaparlarmış.

Bu köyde şeker çok kutsalmış. Devler bin bir emekle elde ettikleri şekeri koca kazanlarda kaynatarak rengarenk şekerler yaparlarmış. Köyde kimse şeker yemezmiş, çünkü bir inanışa göre her dev öleceği zaman biriktirdiği şekerin sayısı kadar gün öbür dünyada yaşama hakkı kazanacakmış. Bu inanış yayılmaya başladığından beri bütün köy halkı harıl harıl şeker yapmaya başlamış. Köyün devleri bu şekerleri, evlerinin gizli arka bahçelerinde saklarlarmış.

Bir süre sonra bütün köy şekerle dolmaya, şeker kokmaya başlamış. Şekerin kokusunu alan minik çocuklar şeker istemiş fakat anneleri çocuklarının isteğini yerine getirememişler. Çünkü çocuklarının hayatından gün çalmak istememişler. Bu yüzden köydeki çocuklar sürekli ağlar olmuş.

Bir gün köye kucağında minik bir kız çocuğu ile minik bir kadın gelmiş. Ne yatacak yerleri, ne de yiyecekleri varmış. Köy halkı minik anne ve kıza acımış, onlara her gün yemek vermeye başlamış ama şekere dokunmamaları için de sıkı sıkı tembihlemiş anne ve kızı.

Küçük kız seke seke ortalıklarda dolaşırken ağlayan çocukları görmüş. Neden ağladıklarına bir türlü anlam veremiyormuş. “Benim adını ilk defa duyduğum ve hiç görmediğim bir şey için akşama kadar ağlıyor bu çocuklar” demiş kendi kendine. Minik kız şekerin ne olduğunu bilmiyormuş bile. Sadece ona dokunulmaması gerektiğini biliyormuş.

Birgün yine köyde dolaşırken, minik kız devlerden birinin kitlemeyi unuttuğu gizli bahçesine girmiş ve karşılaştığı manzara ile adeta büyülenmiş. Bir sürü rengarenk şeker varmış. Bir bahçe dolusu şeker! Küçük kız bunların ne olduğuna bir türlü anlam verememiş. Şekerler ona çok lezzetli görünmüş ve tam bir tane ağzına atacakken birden içeri bahçenin sahibi girmiş. Dev adam deliye dönmüş, bağırıp çağırmış. Küçük kız elinde şeker bakakalmış. Dev adam minik kızı kolundan sürüye sürüye köyün meydanına kadar götürmüş. Kızı göstererek, “bu hain gizlice bahçeme girip şekerlerimi çalmaya kalkıştı” diye bağırmış. Bütün köy halkı meydana toplanmış olanları izliyormuş. Dev adam minik kıza bir ceza verilmesini istemiş. Devler bağırmaya başlamış: “ASALIM!”

Kızın annesi deliye dönmüş. “Ona bir şey yapmayın, beni asın” diye yalvarmış. Fakat devin sinirden gözü bir şey görmüyormuş. İnsanların ibret alması ve böyle bir hataya düşmemesi için mutlaka bir ceza verilmesi gerektiğini söyleyip durmuş. Sonunda cezaya karar verilmiş. Minik kızı gizli bir odaya kapatmışlar. Ona düzenli olarak yiyeceğini vereceklermiş, ama ölene kadar orada kalacakmış. Bundan sonra şekere dokunan olursa o da bu odaya kapatılacakmış. Kızı götürmüşler ve kızın annesi bütün gün köyün meydanında oturup kızının gelmesini beklemiş.

Bu şekilde günlerce aylarca beklemiş. Köylüler kadının haline çok üzülmüşler. Ona kızının dönmeyeceğini anlatmak istemişler ama o inanmak istememiş, beklemeye devam etmiş.


Bir süre sonra insanlar bahçelerindeki şekerin azaldığını farketmişler. Her gün bir devin daha şekerleri yok oluyormuş. Bunun nasıl olduğuna akıl sır erdiremiyorlarmış. Hiçbir iz yokmuş. Köy halkı şaşkına dönmüş. Her türlü önlemi almalarına rağmen gece bıraktıkları şekerleri sabah bulamıyorlarmış.

Bir gün köyde hiç şeker kalmamış ve buna bağlı olarak hiç huzur da kalmamış. Ortalıkta şekerlerin nasıl yok olduğu hakkında bir sürü dedikodu dolanıyormuş. Devler birbirlerinden süphelenmişler, şeker hırsızı hayali yaratıklardan şüphelenmişler, karılarından şüphelenmişler, herkesten her şeyden şüphelenmişler fakat bir türlü kimin yaptığını ortaya çıkaramamışlar. Çünkü hiçbir iz yokmuş. Sonra çocuklar kaybolmaya başlamış. Her gün bir devin çocuğu kayboluyormuş. Devler çok korkmuşlar, köyde bakmadık yer bırakmamışlar, yine de çocuklarının izine rastlayamamışlar. Bütün çocuklar kaybolduğunda devler artık kaybedecek birşeyleri kalmadığını ve son çarenin aşmaya korktukları dağın arkasındaki ormana bakmak olduğuna karar vermişler.

Bütün köylü devler toplanıp binbir zorluklarla dağı aşmışlar. Korkak adımlarla ormana dalmışlar. Bir yandan da çocuklarının isimlerini bağırıyorlarmış. Bütün ormanı taramalarına rağmen orada da çocuklarını bulamamışlar. Artık umutlarını yitirmişler. Çocuklarını asla göremeyeceklerini düşünmüşler. Tam geri dönecekken çocuk sesleri duymaya başlamışlar. Seslere doğru yavaşça ilerlemişler. Sesler ormanın dışından geliyormuş. Ormandan çıktıklarında bir de görmüşler ki bür sürü çocuk toplanmış, mutlu mutlu oynuyor! Her yer şeker doluymuş. Çocukların başında da minik kızın annesi duruyormuş.

Devler tam çocuklarının öldüğünü sandığı anda onları sağ salim ve bu kadar mutlu gördükleri için minik kızın annesine minnettar kalmışlar ve minik kızı serbest bırakmışlar. Bu kadar saçma şeylere inandıkları ve çocuklarını boş yere üzdükleri için kendilerine çok kızmışlar. Bundan sonra devler şeker yemeye başlamış ve köyde her sene şeker festivali düzenlenmiş.


Pınar Ebru AKBABA

Beyazdut
17-01-10, 23:31
UÇAN KASABA

Bir varmış, bir yokmuş... Zamanın birinde bir masal kasabası varmış. Bu kasaba dağların arasında bir yerdeymiş. Buradaki dağlar öyle dik öyle dikmiş ki bir noktadan, bir başka yere gitmeye olanak vermezmiş. Bu yüzden kasabada hiçbir yol yokmuş. Zaten buranın adı da Yolsuz kasabaymış.

Yolun ne olduğunu bilmeyen kasaba insanları birbirine gidip gelemiyormuş. Doğal olarak bu durum çeşitli sorunlara neden oluyormuş. Bu yüzden akrabalar görüşemiyor, hısımlar buluşamıyor, insanlar tanışamıyormuş. Ne kötü değil mi?

Kasabalılar, birbirlerine gidip gelme işini zamanla çözmüşler. Nasıl mı? Tabii ki uçarak...

Herkes kendine göre bir uçma aracı geliştirmiş zaman içinde. Kasabalıların kimi çalı süpürgesiyle, kimi yabasına binerek uçuyormuş. En çok da halı kullanılıyormuş uçma eyleminde. Evdeki eski halılar bu iş için yeterli oluyormuş tabii ki.

***

Gel zaman, git zaman... Uçmak, bizim Yolsuz kasabalılar için bir yaşam biçimi hâline gelmiş. Daha önceleri sonbaharda yaptıkları bağ bozumu şenliklerinin adını ve şeklini bile değiştirmişler. Bundan böyle bu eğlenceler, Uçuş Festivali olarak düzenlenmeye başlamış.

Uçuş Festivalinde herkes, aracını alıp meydana çıkıyor ve uçma yarışmaları yapılıyormuş. Zaman içinde Uçma Festivali çok gelişmiş. Seyircisi çoğalmış. Dereceye girenlere büyük ödüller konmuş. Bu yüzden kasabalılar, her yıl festival günlerini iple çekiyorlarmış.

Yıllardan bir yılda yine festival günleri gelip çatmış. Kasabalılar heyecan içinde hazırlıklara başlamışlar. Uçuş için çalı süpürgesi kullananlar, süpürgelerinin çalılarını yenilemiş; yaba kullananlar, yeni bir yaba yapmış; halı kullananlar, halılarının yırtıklarını örerek yamamış. Artık herkes büyük güne hazırmış.

Bizim Yolsuz kasabada kimsesiz bir oğlancık yaşıyormuş. Yok yok, bu oğlancık sizin sandığınız gibi kel değilmiş. Aksine tepesinde gür saçları varmış onun.
Bizim gür saçlı oğlan hayalperest biriymiş. Bu yüzden kitaplığında onlarca uzay, macera ve hayal romanı varmış. Bizimki gece, gündüz onları okur olmadık şeylere kafa yorarmış.

O yıl gür saçlı oğlan da yaklaşan Uçma Festivalini bekliyormuş. O da yarışmalara katılacakmış. Ancak onun ne çalı süpürgesi, ne yabası, ne de halısı varmış. Buna karşın hiçbir telâşı da yokmuş. Çünkü düşündüğü ilginç bir şey varmış ama ne?...

Arkadaşları da merak ediyorlarmış gür saçlı oğlanın ne yapacağını:
-Ne ile uçacaksın? Ortalıkta hiçbir araç göremiyoruz, diyorlarmış.
Gür saçlı oğlan kıs kıs gülüyor:

- O gün görürsünüz, diyormuş.

Sonunda beklenen gün gelmiş. İnsanlar, festivalin başlayacağı saatlerde kasaba meydanına gelmişler. Yarışmaya katılacak olanların yanlarında uçuş araçları hazırmış.

Kasaba yöneticisi kısa bir konuşma yapıp festivali başlatmış. Sonra.

- Uçma yarışlarına katılacak olanlar uçuş pistinde sıralansın, demiş.
Yarışmacılar kalabalıktan ayrılıp ileri çıkmışlar. Kimileri halısını yere serip üzerine oturmuş; kimileri de yaba ve çalı süpürgelerinin saplarına, ata biner gibi binmişler. Yarışmacıların en sonunda bizim gür saçlı oğlan varmış. Doğal olarak onun yanında hiçbir şey yokmuş.

İzleyenler, gür saçlı oğlanın bu hâline bakıp şaşırmışlar. Kasaba yöneticisi de merak içindeymiş:

- Evlâdım sen de mi yarışmacısın, diye sormadan edememiş.

Gür saçlı oğlancık kendinden emin bir şekilde:

- Evet, ben de yarışacağım, diye karşılık vermiş

Kasaba yöneticisinin şaşkınlığı daha da artmış:

- Yanında herhangi bir araç göremiyorum. Neden, diye sormuş.
Gür saçlı oğlancık, yöneticiye yanıt vermemiş. Aşağı eğilip oralardaki bir dal parçasını eline almış, onunla çevresine bir metre çapında bir daire çizmiş.
Kasabalılar gibi yönetici de ilgiyle izliyormuş onu:

- O da ne, diye sormuş.

- Uçan daire, diye yanıtlamış gür saçlı çocuk.

- Onunla mı uçacaksın?

- Bütün uzaylılar bununla uçuyor.

- Ama burası uzay değil, biz de uzaylı değiliz.

- Yanılıyorsunuz, burası uzay, biz de uzaylıyız. Örneğin marslılar da bize uzaylı diyorlarmış.

Gür saçlı oğlancığın son sözleri herkesi güldürmüş. Çaresiz yönetici de başını iki yana sallayarak işine dönmüş. Yanında getirdiği kafesi yukarı kaldırmış. Kafesin kapağını açıp içindeki kerkenez kuşunu dışarı çıkarmış. Onu yarışçılara gösterip:

- Bunu yakalayıp bana getiren yarışı kazanıyor, demiş.

Kerkenez kuşunu bulutlara doğru savuran yönetici yarışçılara dönüp:

- Bir, iki, üç, demiş. Fırlayın, yarış başladı.

Bir anda ortalık karışmış. Halılar altlarındaki tozları savura savura havalanmış, yaba ve süpürgeler yukarı fırlamış. Ya bizim gür saçlı oğlancık?...

Gür saçlı oğlancığın hâlini hiç sormayın. Ortalıktaki toz, duman sıyrılınca kasabalılar onu dairesinin üzerinde oturuyor olarak görmüşler. Şaşkın bir hâldeymiş.

- Allah Allah neden uçmadı benim dairem, diye mırıldanıyormuş. Oysa bütün uzaylılar uçmak için daire kullanıyordu. Romanlar öyle yazıyor...

Yolsuz kasaba kahkahalarla çınlarken bizim gür saçlı oğlancık mahcubiyet içinde evine kaçmış. Bir daha da daireye binip uçmaya kalkışmamış. Bu iş için evdeki halıyı kullanmış.

Ahmet YOZGAT

Beyazdut
17-01-10, 23:32
GÖKBİLİMİNE MERAKLI PADİŞAH

Bundan yıllarca önce gökbilimine son derece meraklı bir padişah yaşarmış. Vaktinin çoğunu sarayın yanına inşa ettirdiği gözlemevinde geçirirmiş. O zamana kadar gökyüzü, yıldızlar, uzay, astronomi hakkında yazılmış ne kadar kitap, çizilmiş ne kadar harita varsa bunları mutlaka kitaplığında bulundurmak istermiş. Başka ülkelerin müneccimlerini, astronomlarını sarayında toplar, aralarında yaptıkları tartışmalara kendisi de katılırmış.Dünyanın varoluşundan yaşadıkları zamana kadar geçirdiği evreler, insanın dünyadaki macerası, gezegenlerde hayat olup olmadığı gibi pek çok soruya cevap ararlarmış.

Günlerden bir gün Acemistan sarayındaki Ebu Salip Efendi’nin bir çeşit teleskop icat ettiği ve bununla birçok yeni yıldız keşfettiği haberi duyulur. Padişah vezirini huzura çağırır: “Bu yeni keşfedilen yıldızların biçimleri, durumları neymiş bilmek isteriz. Tez Acem sarayına elçi gitsin. Ebu Salip Efendi buyursun gelsin, misafirimiz olsun” diye emretmiş.

Aradan günler, haftalar geçmiş. Padişahın elçi aracılığıyla gönderdiği mektuptaki şartları çok olumlu bulan Ebu Salip Efendi, Acem Şahı’ndan izin almış yola çıkmış. Gökbilimine meraklı padişah konuğunu sarayın kapısında karşılamış. Sarayda Ebu Salip Efendi’nin keşfettiği yıldızlar hakkında anlattıkları padişahı meraklandırmış. Yıldızların en büyüğüne kendi adının verildiğini duyan padişah heyecandan yerinde duramaz olmuş. Bir an önce teleskopun bir eşini de burada yapmasını istemiş.

Ertesi gün, sarayın yanındaki gözlemevine gitmişler. Ebu Salip Efendi, malzemeleri yetersiz, gözlemevini de küçük bulmuş. Daha büyük bir gözlemevi yaptırmak istemiş. Padişahtan gerekli izni alan Ebu Salip Efendi, saraydan oldukça uzakta bulunan bir dağın yamacında yeni gözlemevinin inşaatını başlatmış. Kendisi de yakındaki bir köye yerleşmiş.

Gözlemevinin yapımı aylarca sürmüş. Harcanan para tahminlerin üstüne çıkmış. Devlet hazinesinde para kalmamış. Padişah halkından dört beş sene sonrasının vergilerini istemeye başlamış. Halk büyük sıkıntılar içinde kalmış. Elerindeki avuçlarındaki son kuruşlarını gözlemevinin yapımı için veren halk çaresizlik içine düşmüş. Vergi tahsildarları ile aralarında çatışmalar çıkmış. Padişah gaflet uykusundan uyanamamış. Yapılan uyarıları umursamaz görünmüş. Yeni keşfedilen yıldızların ve adının verildiği büyük yıldızın saçmakta olduğu ışık gözlerini kamaştırmış. Sarayında yapılan ara sıra Ebu Salip Efendi’nin de katıldığı konusu uzay, yıldızlar, astronomi... olan toplantıları daha bir can kulağı ile dinler olmuş.

Yaz günlerinden birinde, padişah iki adamı ile birlikte kıyafet değiştirerek bir köye gitmiş. Köyün sahibi; otuz yaşlarında, dürüst, iyi kalpli, mert bir adammış. Padişah ile iki adamını evine davet etmiş. Yemekler yenmiş, ayranlar içilmiş koyu sohbetbaşlamış. Söz, sağdan soldan derken, dönmüş dolaşmış yıldızlara, uzaya gelmiş dayanmış.


Tüccar kılığındaki padişah, ilk insanın yeryüzünde görünmesinden tutmuş, dünyanın gizli kalmış bütün sırlarını birer birer anlatmış. Uzayın sonsuz bir boşluk olduğunu, bu sonsuz boşlukta sayılamayacak kadar gezegen ve yıldızın bulunduğunu söylemiş. Yüce padişahın yaptırmakta olduğu gözlemevi ve son derece geliştirilmiş teleskop sayesinde adı sanı bilinmeyen pek çok gezegen ve yıldızın keşfedileceğinden bahsetmiş. Padişahlarına insanlığın şükran borçlu olduğunu belirtmiş.

Tüccar kılığındaki padişahın anlattıklarını sessizce dinlemekte olan köyün sahibi:

“İnsanlık padişahımıza neden şükran borçlu olsun? Gözlemevinin yapımı için, teleskop yapımı için harcanan paralar nereden bulunuyor diye düşünmek gerekir. Zaten zar zor geçinen halktan aldığı vergileri olabildiğince arttırmak, üstelik dört beş sene sonrasının vergilerini zorla almaya çalışmak hangi kanunda vardır? Bunun adı zorbalık değil de nedir? Fakir fukaranın karnı mı doyacak sanki yıldız keşfetmekle? Ebu Salip o toplanan paraların birini taşa, on birini kuşa çevirirmiş...” demiş.

Bu sözler yenilir yutulur gibi değilmiş. Tüccar kılığındaki padişah, oturduğu yerden hırsla ayağa fırlamış. Yanındaki iki adam da yerlerinden kalkmışlar, elleri kılıçlarında, kılıçları kınlarından yarı yarıya sıyrılmış vaziyette, tetikte beklemişler. Şu haddini bilmez bu pervasızlığının hesabını canıyla ödemeliymiş.

Köyün sahibinin söyledikleri, tüccar kılığındaki padişahın beyninde balyoz gibi patlamış. Gözlerinin beyazı kaybolmuş: “Yüce padişah hakkında nasıl böyle konuşursun? Devlete vergi vermek vatandaşlık görevidir. Herkes bana ne derse uzayın sırlarını kim çözecek?” demiş.

Köyün sahibi yer minderinde oturur vaziyette:

“Devlete vergi vermek, fakat kazancına göre... Bu devrin insanına bu kadar yüklenilmez. Eldeki avuçtaki son kuruşu almak günahtır. Tamam, uzayın sırlarının çözülmesi için uğraş verenler insanlığa büyük bir hizmet etmiş olurlar. Fakat bu çözüm birkaç yılda gerçekleşmez. Bilim ve fen ilerledikçe hepsi birer birer çözülecektir. Bunun için belki de yüzyıllar geçmelidir. Zamana ihtiyaç vardır” demiş.

Köyün sahibinin sözleri mantığa son derece uygunmuş. Tüccar kılığındaki padişah durgunlaşmış. “Toplanan paraların birisi gözlemevi için harcanıyorsa, on biri kuşa nasıl çevriliyor?”

“Her ayın son günü çuvallar dolusu kuş arabalar içinde Acem Şahı’na gönderilirmiş.”

Padişah başka söz söylememiş. Bir baş işaretiyle karşısındakini selamlayıp dışarıya çıkmış. İki adamıyla birlikte atlarına binmişler. Başkente doğru hızla uzaklaşmışlar. Köyün sahibinin iddia ettikleri doğru çıkar. Padişahın ustaca hazırlanmış planı sayesinde, ayın son günü , Acem Şahı’na gönderilmek istenen arabalar içinde çuvallar dolusu altın para ele geçirilmiş. Suçlular yakalanmış. Ebu Salip Efendi’nin büyük bir palavracı olduğu, teleskop yapımından anlamadığı, yıldız mıldız keşfetmediği ortaya çıkmış. Toplantılarda anlattıklarının hepsini ezberlemiş olduğu açıklanmış. Ebu Salip, memleketindeki bütün malını mülkünü sattırarak ele geçen parayı padişaha vermiş. Böylelikle canı bağışlanmış. Fakat ömrünün sonuna kadar gözetim altında kalacakmış. Oldukça yüklü bir miktar olan bu paralar ile ayın son günü ele geçirilen altın paralar eski sahiplerine, yani halka geri verilmiş. Acılar hafifletilmiş.

Su gibi akıp gidenin adı zamanmış. Zaman içinde padişah ile iki adamı kıyafet değiştirerek sık sık köy ağasının evinde misafir kalmaya başlamışlar. Bu görüşmeler süresince, ne tüccar kılığındaki padişah köy ağasına kendisinin padişah olduğunu söylemiş, ne de köy ağası, tüccarın padişah olduğunu ilk günden beri bildiğini ona hissettirmiş. Yıllarca hemen her konuda bilgi alışverişinde bulunmuşlar. Köy ağasının daima halk için, halktan yana olan istek ve düşünceleri ön plana alınmış. Bu istek ve düşünceleri uygulamak genelde çok basitmiş. Gezegenleri ve yıldızları bir tarafa bırakan padişah sadece “halkının mutluluğu” için çalışmış.

Serdar Yıldırım

Beyazdut
17-01-10, 23:33
OT YİYEN KAPLAN

Genç Kaplan kafesinde demir parmaklıklar ardında sinirli ve hızlı adımlarla gidip geliyordu. Nedense bugün yüreğini sanki dikenli tel halatıyla sıkıyorlardı. Bu kafese kapatıldığından beri güneş birçok kereler doğup batmıştı. Bir aylık ya vardı ya yoktu. Ormanda gezintiye çıktığı gün avcılar yakalayıp bu hayvanat bahçesine satmışlardı onu. Daha o zamanlar boyu irice bir kedi boyu kadardı. Zamanla gelişip güçlendi. Kafesi dar değildi, ama o burada yaşamak istemiyordu. Özgür olmak, adını bile unutmaya başladığı, hayali gözlerinin önünden gitmeyen ormana kavuşmak, hayatına kendisi yön vermek istiyordu. İnsanlar akın akın geliyorlar, kafesin önünde durup dakikalarca, hayranlık dolu bakışlarla kendisini seyrediyorlardı.

akşamüstü ziyaretçilerin azaldığı zamanda bakıcısı kafesi temizleyip yıkadı. Akşam yemeği olarak yarım koyunu kafesin içine bıraktı. Kapıyı kilitledi ve gitti. Bakıcısı kapıyı kilitleyip giderken Genç Kaplan’ın beyninde bir şimşek çaktı. Kilidin yuvasına oturuşu ve anahtarın çevrilirken çıkardığı ses alışılmışın dışındaydı. Oldukça hassas kulakları onu yanıltmıyorsa kapı tam olarak kilitlenmemişti. Kafese bırakılan eti yedikten sonra, her zamanki voltalarına başladı. Ziyaretçiler tekrar çoğalmaya başladılar. İnsanlar akşam yemeklerini yemişler, eğlenmek, dinlenmek için parklara, bahçelere gidiyorlardı. Genç Kaplan’ın yüreğini saran sıkıntı gitmiş, gitmiş kilidin anahtar deliğinde sıkışmış kalmıştı. Gece yarısı, biraz da şansı yardım ederse, kafesten kaçıp ormanına, özgürlüğüne koşmayı deneyecekti.

Hava iyice kararmış, vakit gece yarısını geçeli çok olmuştu. Görünürlerde kimseler yoktu. Genç Kaplan güçlü pençeleriyle kapıya hızla asıldı. Tam olarak kilitlenmemiş kapı açılıverdi. Kafesten hızla dışarı fırladı. Sağ yola saptı. Bu yol ilerideki ağaçlıkta son buluyordu. Kafeste gidip gelmek, dışarıda koşmaya benzemiyordu. Oldukça yorulmuştu. Durup dinlendikten sonra, hayvanat bahçesi duvarından atladı. Ormana doğru koşarak karanlıklarda kayboldu.

Genç Kaplan dağlar tepeler aştı, soğuk sulardan içti. Üç gün üç gece sonra, sabah güneş doğarken, daha çok küçükken yakalanıp götürüldüğü büyük ormana vardı. Özgürdü artık, içi içine sığmıyordu. Neşeli neşeli yürürken, karnının acıktığını hissetti. Kaçtığından beri heyecandan üç gündür hiçbir şey yememişti. Sadece su içmişti. Kafeste sabah akşam bakıcısı et getirirdi. Avcılar yakalamadan önce annesi beslerdi. Fakat bu uçsuz bucaksız ormanda yaşam çok farklıydı. Şimdi ne annesi vardı, ne de bakıcısı... Kafesten kaçmadan önce düşünemediği bir şeydi bu: “Ne ile karnımı doyuracağım?”

Böyle düşünüp yürürken ilerideki otlukta bir geyik gördü. Geyik arada sırada etrafına bakınıp tekrar ot yemeye başlıyordu. Sonra aniden koşmaya başladı. Aynı anda yan taraftaki çalılıktan iki tane kaplan fırladı. Biraz sonra geyiğin önüne iki kaplan daha çıkınca geyik dört yandan sarılmıştı. Belli ki kaplanlar geyiği yakalamak için tuzak kurmuşlardı. En iyi savunma hücumdu. Cesur geyik, son bir gayretle ileri atıldı. Kendisine en yakın kaplana sivri boynuzlarıyla müthiş bir kesme vurdu. Kaplan kanlar içinde sırtüstü yuvarlandı. Hafif yana döndü. Önündeki ikinci kaplana da aynı şekilde vurmak istedi. Fakat tutturamadı. Peşinden gelen diğer kaplanlar da yetişmişti. Geyik ne kadar kuvvetli olursa olsun, üç tane kaplanla baş etmesi olanaksızdı. Kaplanlar, güçlü pençeleriyle vurarak geyiği yere yuvarladılar ve öldürüp yediler. Daha sonra çekilip gittiler.

Genç Kaplan olduğu yerde donup kalmıştı. İnanılmaz gözlerle bakıyordu. Gördüğü bir vahşetti. Fakat orman kanunları böyleydi. Zayıf daha kuvvetliye yem oluyordu. “Demek ki” dedi, “kaplanlar böyle karınlarını doyuruyorlarmış. Ben de kaplan olduğuma göre, benim de canlıları avlayıp yemem lazım. Ama ben karnımı doyurmak için diğer hayvanları öldüremem. Kimse beni öldürmeye alıştırmadı. Öldürmeyi bilmiyorum ve öldürmenin gerekliliğine inanmıyorum. Geyik ot yiyerek besleniyordu. Gücü kuvveti de yerindeydi. Ot yiyen hayvanlar güçlü oluyormuş. Başka çarem yok; ya aç kalacağım ya da ot yiyeceğim. Varsın “kaplan ot yer mi”, varsın “ot yiyen kaplan olur mu” desinler.

Serdar Yıldırım

Beyazdut
17-01-10, 23:34
ESKİMO MUHTAR BUZKOS

Bugün evde kimse yoktu. Herkes dişleri olmayan muhtarın konuşmasını dinlemeye gitmişti. Beni götürmemişlerdi çünkü muhtar konuşurken kendimi tutamıyor kalkmaya hazırlanan trenler gibi sallanıyor sallanırken de gülüyordum. Sahiden çok komik konuşuyordu sanki ağzında bebek yorganı var gibiydi. Herkes muhtara bir kralmış gibi davranıyordu. Başına taktığı şey bir kral tacına benzemiyordu. Kafasında sadece kocaman bez tencerelere benzeyen bir kasket vardı bu kasket, muhtar konuşmaya başladığında, yoldan geçen bir kedinin kafasına konuyor, muhtar konuşmayı bırakıp kedinin peşinden koşuyor, kedi de muhtarın onu yiyeceğinden korkarak kaçıyordu. Muhtar kasketi kediden almayı başarıyordu ama kendisine gülen mahalle halkını susturmayı başaramıyordu.

Bir gün kediyi daha çabuk yakalamak için nereden bulduğunu anlayamadığım patenlerini giymişti. Kedi patenli muhtarı görünce koşmamıştı çünkü patensizken koşamayan muhtarın patenliyken hiç koşamayacağını düşünüyordu ve kedinin düşündükleri doğru çıkmıştı. Muhtar patenlerinin lastiği patladığı için koşamadığını düşünürken kedi kasketi alıp miyavlı miyavlı gülerek uzaklaşmıştı. O gün eve gittiğimde evdeki herkes o adamın muhtar olmadığını konuşuyordu. Ben kartondan hava delikleri olan bir kasket yapıp muhtara hediye etmeyi düşünüyordum hava delikli diyorum çünkü muhtarın kafası havasızlıktan üçgen şeklindeki kutulara dönmüştü. Bu üçgenleşen muhtara üzülmeye başlamıştım. Bir gün dişsiz muhtarın ofisine gittim. Kapıyı çalmadan içeri girdim. Çünkü çalınacak bir kapısı yoktu. Kapının yerinde demirden bir çene vardı. Çene, çalıp duruyordu kendi kendine. Ellerinde sihirli değnek yerine oklava, kepçe olan beş yaşlarında periler buraya neden geldiğimi soruyorlardı. Ofisin duvarına asılı bir fil büyüklüğünde perde duruyordu. Muhtar orada konuşup duruyordu. Perdenin üzerinde muhtarın çocukluğu geziyordu. Perdeyi bir tırtıl gibi sürünerek açtım. Muhtar burada yoktu muhtarın sadece sesi geliyordu. Perdenin arkasında buzdan yapılı bir kasaba vardı. Bu kasaba buzdan yapılı olduğu için girişinde “GÜNEŞ GİREMEZ”uyarısı bulunuyordu. Minik kuşlar bile burada fil kuş olarak anılabilirdi çünkü burası minik kuşlardan daha minik varlıklarla doluydu. Beni en çok şaşırtan şey muhtarın dişlerinin kasaba çocukları tarafından tahtıravalli olarak kullanılmasıydı. Düşünsenize otuz iki tahtırevalliden oluşan çocuk kasabası vardı burada.

Hemen yerimden kalktım ve kapısı olmayan çenesi bulunan çıkışa yöneldim hava kaşlarını çatmaya başlamıştı pijamalı leylekler evdekilerin merak edeceğini söylüyordu. Çok seviniyordum sevincimi kimseyle paylaşamadığım için içimde mutluluk turşusu kurmak zorunda kaldım ve bu çocuk kasabasından kimseye söz etmedim. Gece hapşırdı ve sabah oldu babam aynanın karşısına geçmiş kendisine bir şeyler anlatıyordu. Geceleri babam hep öksürürdü gündüz konuşurdu gece öksürürdü boğazını çengelli iğnelerle yarasalara tutturmak istemiştim bu yüzden ama babam sessizlikten canının sıkıldığını öksürmenin de bir konuşma olduğunu savunuyordu. Bu sabah da öksürük arasında bir penguenle karşılaştığını anlatıyordu aynaya. Belki de iri yarı şurup şişelerini bir penguene benzetmişti. Kimse babama inanmadı. Ben hiç inanmadım çünkü aklım muhtarın ofisinde saklanan çocuk kasabasına takılmıştı.

Muhtarla konuşmalıydım muhtarla konuşamazdım çünkü muhtarın dişinden de dilinden de anlamıyordum. Babam hâlâ aynaya bakarak kendine yalanlar söylüyordu. Benim evden çıktığımı fark etmedi. Ben muhtarla konuşmaya karar vermiştim ofisine gittim. Beni gördü sadece kafasını salladı oturmamı işaret etti. Perdeleri çekti buzdan yapılı telefonu çıkardı anlaşılmaz bir dille saatlerce konuştu. Telefonu kapattıktan sonra garip bir sesle bağırmaya başladı sanki birilerini çağırıyordu. Çocuk kasabasından çocuklar eski bir diş fırçasını gemi yapmışlar muhtarın dişlerini getiriyorlardı. Muhtar dişlerini taktıktan sonra bana döndü ve şöyle dedi:

- Adım Buzkos. Benim buz bir dünyam var. Bir eskimoyum ben. Muhtar değilim ben..

Şaşırmaktan bir penguen görür gibi olmuştum hayır hayır görür gibi olmamıştım sahiden görmüştüm. Yanımdaydı bana bir fincan buz getirmişti. Fincanı aldım babamın gördüğü penguen bu olmalıydı. Eskimo muhtar tekrar konuşmak ister gibi yanıma sokuldu ve:

- Eskimo olduğumu öğrenirlerse beni buradan kutuplara gönderirlerdi o zaman da bu küçük kasaba burada ölürdü.İnsanlar bana soru sormasınlar diye dişlerimi bu yüzden takamıyorum.

Bu sefer ben de ona bir soru sormaya karar verdim ve:
- Eskimo muhtar buzkos şimdi ne yapmayı düüşünüyorsunuz? Güneş sizi yakalar.
Dünyadaki bütün güneş gözlüklerini toplayıp bu buz kasabası için bir gecekondu yapmayı düşünüyorsanız bu çok zamanınızı alır.

Penguen karnını kaşıyarak bavulunu hazırlıyordu. Eskimo muhtar bana demir bir tarağımın olup olmadığını sordu. Demir tarak mı ne acaip bir istekti bu. Düşünerek yerimden kalktım. Tam kalktığım sırada bir de büyüteç bulmamı istedi benden. Kafam zeytin yakalayamayan çatallara dönmüştü, sürekli koşuşturuyordum. Eve koştuğumda herkes muhtar hakkında konuşuyordu onlar muhtarın dişlerini yaptırmak için kasabanın tavuklarını satmayı düşünüyorlardı. Ben hem demir tarak arıyor hem de konuşulanlara gülüyordum. Babam saçlarını normal bir tarakla tarayamazdı. Çünkü saçları bir şemsiye tavanına değecek kadar dik ve sertti. Ben de bu yüzden babamın demir bir tarağının olabileceğini tahmin ediyordum. Saksıya saplanmış demir tarağı elimdeki çantanın içine yerleştirdim. Sıra büyütece gelmişti. Aklımı büyütmek için bir büyütece ihtiyacım olduğunu anlamış ve kendime bir büyüteç almıştım. Büyüteci de çantama yerleştirdikten sonra evden hızlıca çıktım. Eskimo muhtarın ofisine koşmaya başladım ofise geldiğimde eskimo muhtar buzkos buzlu kasabadaki çocuklara göç edeceklerini haber veriyordu. Beni gördü ve elimdeki demir tarağı ve büyüteci büyük bir heyecanla aldı. Ayakkabılarımı istedi sadece bir tekini istedi. Ayakkabımı da verdim bana:

- Sıcak çocuk bu büyüteci biz kaybolana kadar arkamızdan tutacaksın tamam mı?

- Tamam ?

- Böylece demir tarak büyüyecek ve tren raylarına dönüşecek bu ayakkabın da bizim trenimiz olacak anlıyor musun?

- Anlıyorum?

- Sakın unutma biz kaybolana kadar büyüteci arkamızdan tutacaksın.Bu sırada penguen güneşi oyalayacak ..

İçimden üzülmeye başlamıştım. Eskimo muhtar gidiyordu ve buzlu çocuklar kasabasına da veda edecektim. Ayakkabımın bir tren olup kutuplara gideceği hiç aklıma gelmemişti. Eskimo muhtar buzkos hazırllanmaya başladı buzlu çocuk kasabasını avucuna aldı ve fincanın içine koydu fincanı da ayakkabımım içine yerleştirdi bana işaret etti büyüteci kaldırdım her şey ne kadar da farklılaşmıştı. Eskimo muhtar ve buzlu çocuk kasabası büyüteçten daha da büyümüşlerdi. Bir iki dakika içinde hepsi kaybolmuştu. Penguen onlara son anda yetişmiş bana dönerek paytak paytak hoşça kal demişti. Ayağım yalın ayak eve koştum evde yine muhtar hakkında konuşuluyordu. Düşündüm de o bir muhtardı ama sadece buzdan yapılı çocuk kasabasının muhtarıydı. Bunu evdekilere anlatmaya çalıştığımda beni yine evde bırakıp bu seferde kulakları olmayan yeni muhtarın konuşmasını dinlemeye gittiler. Kim bilir yeni muhtar da belki bir kızılderiliydi.

Neyse, eskimo muhtar Buzkos bir eskimo olmasına rağmen en sıcak arkadaşım olarak kalacaktı ve kapının önünde tren olan ayakkabımı gördüğümde eskimo arkadaşım Buzkos’un kutuplara ulaştığını anladım. Eskimo muhtarı kimse merak edip aramasa da ben her kar yağışında buzdan yapılmış telefon seslerini duyar gibi oluyorum.

Esra ELÖNÜ

Beyazdut
17-01-10, 23:36
LEYLASI OLDUĞUM
Zamanın birinde, hani sultanların tahtırevanlarda o yakadan bu yakaya sırtlarda taşındığı, kölelerin ard arda dizilende sonu üç dağ gerisine denk düştüğü, cariyelerin alımlısının değil akıllısının sultan anası olduğu, akçenin altın gümüşe vurulduğu, kervanların ticareti sahiplendiği, haberin kuş ile kulaktan kulağa verildiği zamanın birinde; güneşin sıcağı altında uçsuz bucaksız uzanan çölün vahalarından belki de en güzelinin etrafına kurulmuş, kurulduktan sonra büyüdükçe büyümüş, adı sanı memleketleri aşmış zengin mi zengin bir şehir varmış.

Şehrin her sokağı başka bir alımlı, her sokağın her evi başka bir endamlı, her evin her yaşayanı başka bir akıllı imiş. Kıvrım kıvrım dolanan, dolana dolana şehri dolaştıran bu sokakların birinde işte, göreni “ne diye gördüm de düşlerimi süsler oldu” vahlanmalarına sürükleyen bembeyaz bir köşk boylu poslu dururmuş. Köşkte kırk odanın her birine kırk oda, kırk koridorun her birine de kırk koridor açılırmış. Giren yitermiş içinde, yittikçe de aklını yitirirmiş.

İşte bu yürekleri hoplatan cânım köşkte, bir de güzelliği dillere destan; saçı kara, gözü elâ; sağ ayak bileği herdaim gümüş halhallı, parmakları incikli boncuklu bir genç kız yaşarmış. Adı Şemîfem...

Şemîfem, herkesin hayran kaldığı köşkü ve içindekileri, bir seher vakti uykuda iken köşk ve şehir, öylece bırakıp sokaklara dalmış; yanında dillere destan güzelliği, gece karası saçı, elâ gözleri, bir de yerleri öpen fistanı varmış. Kapıdan dışarı bir tüy hafifliğinde bırakmış kendisini yel eşliğinde. Şemîfem gitmiş. Geride bir boşluk gezinmeye başlamış ondan kalan. Köşkte dev bir Şemîfem boşluğu... Şemîfem’in yatağı, boş. Şemîfem’in odası, boş. Şemîfem’in bastığı her yer, boş. Şemîfem’in dokunduğu her yer, boş. Bomboş bir köşk. Her güzelliği içinde yok eden bir boşluk karası doldurmuş köşkü. Derinden bir sirayet ediş. Sevinci yutmuş, tebessümü yutmuş, renkleri yutmuş, şatafatı yutmuş, serveti yutmuş, hareketi yutmuş, canlılığı yutmuş, hayalleri yutmuş... O cânım köşk tüm debdebesini kaybedip bir viraneye dönmüş.

Şemîfem bir başına, yıllarca içinden taşan cümleleri kovalamak adına, “olur da bir tanesini yakalarım” arzusuyla; kendisine takılan her göze “Leylası olduğuma...” bakışı uzatıyor, peşine düşen her adıma “Leylası olduğuma...” yönü çiziyor, her soruya “Leylası olduğuma...” cevabı veriyormuş. Ardında bıraktığı hayatın nasıl da yıkıldığını, her duvarın nasıl da çatladığını, boyaların dökülüp her köşeye tozun yerleştiğini; ritmin durduğunu, solukların yavaşladığını, her bir yüreğe dünya ağırlığın çöktüğünü bilmeden Şemîfem “Leylası olduğuma...” diye diye ötelere kaymış bir gölge misali.

Birgün bir eğri dala asa diye dayana dayana yürümeye çalışan, kınalı saçları yaşmağından taşan, gözlerinin feri dönmemek üzere çekilip yerini gölge oyunlarına bırakan, iki büklüm seksenlik nine titreye titreye Şemîfem’e bir el edip “kimdir şu Leylası olduğun” diye sorunca bütün alem duruvermiş sanki. Şemîfem şöyle bir sendelemiş ilkin, ardından sektelemiş. Hani her güzel sevilirmiş, hani her güzelin mecnûnu bol olurmuş, hani her güzel sevildiğini de bilirmiş... İşte Şemîfem mecnûnunu bulmaya çıkmışmış yola. Çölün birinde, altın kumların arasında beklemedeymiş mecnun onu. Nine kolundan tutup Şemîfem’i masmavi denizin dalgalarının serildiği uçsuz bucaksız bir kumsala götürmüş düşe kalka. O an nine buhar olup uçmuş. Şemîfem kalakalmış deniz, dalga, kumsal. Elâ gözlerini denize vurmuş.

Deniz sormuş: “Nereye böyle?”
Demiş Şemîfem: “Leylası olduğuma...”
Deniz sormuş: “Mavi midir benim gibi?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem mavi midir.”
Deniz sormuş: “Derin midir benim gibi?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem derin midir.”
Deniz sormuş: “Sırlı mıdır benim gibi?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem sırlı mıdır.”

Deniz şaşakalmış niye?
Şemîfem elâ gözlerini dalgalara vurmuş.

Dalga sormuş: “Nereye böyle?”
Demiş Şemîfem: “Leylası olduğuma...”
Dalga sormuş: “Çok mudur benim gibi?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem çok mudur.”
Dalga sormuş: “Hızlı mıdır benim gibi?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem hızlı mıdır.”
Dalga sormuş: “Vurgun mudur benim gibi?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem vurgun mudur.”


Dalga şaşakalmış niye?
Şemîfem elâ gözlerini kumsala vurmuş.

Kumsal sormuş: “Nereye böyle?”
Demiş Şemîfem: “Leylası olduğuma...”
Kumsal sormuş: “Benim gibi sarı mıdır?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem sarı mıdır.”
Kumsal sormuş: “Benim gibi sıcak mıdır?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem sıcak mıdır.”
Kumsal sormuş: “Benim gibi vefalı mıdır?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem vefalı mıdır.”

Kumsal şaşakalmış niye?

Dalga demiş: “Bak denize, o olmasa ben olmaz idim.”
Kumsal demiş: “Bak dalgaya, o üstüme serilmese ben olmaz idim.”
Deniz demiş: “Dalga da kumsal da, ben hepsiyle bir denizim.”
Şemîfem kimin kime mecnûn, kimin kime leylâ olduğunu çözememiş. Sonra mecnûnsuz leylâ, kumlara bata çıka güneşe doğru yönelmiş. O ara denizden çıkagelmiş bir adam. Bir elinde altın kolye, bir elinde kılıç balığı... Şemîfem denizadama bakmış, denizadam Şemîfem’e... Sormuş denizadam. Sarı saçlarından deniz damlıyormuş: “Nereye böyle?”
Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğuma...”
Sormuş denizadam, kılıç balığı çırpınıyormuş elinde: “Nerededir bilir misin?”
Demiş Şemîfem: “Bilmem.”
Denizadam altın kolyeyi güzel boynuna geçirip Şemîfem’in, “yolunu çizsin” demiş. Ve yolların çizilebildiğini bir öğreten çıkmadığından belki, yollara daha önce hiç düşmediğinden belki, yolları yol yapanın yolcu olduğunu düşünmediğinden belki; bir kolyenin bu işi nasıl üstlenebileceğine akıl sır erdirememiş. Parmaklarıyla gerdanına sarkan sarı’yı yoklamış. Bembeyaz bir taş ışıl ışıl Şemîfem’in elâ gözlerini vadilerden aşırmış. Denizadam bir eli boş, bir elinde kılıç balığı kumsalın bir ucuna doğru ilerlemiş. Kılıç balığı kendisini mavi denizin sularına döndüremeyeceğini bile bile son çırpınışlarını yaparken Şemîfem bir kılıç balığının hikâyesine şahit olmuş böylece. Kumların sıcaklığı narin ayaklarını kavuruyormuş. Bakınmış etrafına. Kumsalın bir ucundaki sazların arasından geçip denizle buluşan ırmakla serinlemek geçmiş içinden. Koşmuş ona. Tatlı suyun tuzlu suya kavuşma noktasında basmış serinliğine.

Irmak sormuş: “Yüreğini nasıl serinleteceksin?”
Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğumla...”
Irmak sormuş: “Kimdir?”
Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğumdur.”
Irmak sormuş: “Nerededir?”
Demiş Şemîfem. “Bilmem nerededir.”
Irmak sormuş: “Belki denizdedir, bırak kendini maviye.”

Şemîfem ırmağın sığ sularının eşliğinde denize dalmış. Boş bir sandal yanaşıvermiş yanına sessiz sessiz.
Sandal sormuş: “Nereye böyle?”
Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğuma...”
Sandal sormuş: “Herkesin ya mecnûnu, ya leylâsı vardır; yitmek için onda. Sen hangi demdesin?”
Demiş Şemîfem: “Demden deme geçmedeyim.”

Sonra sandala binmiş Şemîfem. Dalgaların eşliğinde sonu yokmuş gibi görünen maviliğe karışmışlar. Sandal Şemîfem’in sessizliğini dinlemiş, deniz de onların sessizliğini... Açılmışlar, açıldıkça açılmışlar, maviye boyanmışlar boydan boya. Güneş tepelerinde dans ederken Şemîfem dudaklarının kuruduğunu farkedip denizin suyunu avuçlamış eğilip sandaldan.

Deniz demiş: “Tuzluyumdur, yanarsın.”

Şemîfem içindeki yangınları söndüremediğini, her gün bu yangının bütün bedenini kapladığını, birgün gelip yangından arta kalacak olanın bir avuç külden ibaret olacağını, hiçkimsenin de bu külün bir vakitler bir insan sûretinde “aşk” diye diye gezmede kendini yitirdiğini bilemeyeceğini düşünüvermiş. Acımış biryerleri...

Sıcak arttıkça Şemîfem’in bakışları puslanmış. Güzel bir rüyaya uyandığında ise beyaz bir buluttan aşağıya düşmeye başlamış. Arkasında sarılar giymiş bir kadın onu tutmaya çalışırken bir yandan da avaz avaz bağırıyormuş, kime bu sesleniş bilinmeden: “Pazar yerinde... Pazar yerinde...”

Şemîfem’i sandalın içinde böyle uyur bulduklarında sarılar giyinmiş kadının “Pazar yerinde...” feryadını kimse duymamış. Uyuyormuş Şemîfem. Derin ve dingin. Serin suyla ince yüzünü silmişler, dudaklarından hayat suyunu damlatmışlar. Şemîfem elâ gözlerini aralamış binbir güçlükle. Güneş tüm gücünü toplamak için gecenin ardında kaybolmak üzere imiş.

Şemîfem üzerine eğilmiş bir yığın insan başını görünce “Pazar yerinde...” sözleri dökülmüş dilinden. Kahkahalar doluşmuş başucuna, niye? Anlamamış. Elinin tersiyle kahkahaları itip oturmuş. Bir dolu göz dikilmiş karşısına, “nereye böyle?” bakışıyla.

Demiş Şemîfem: “Leylâsı olduğuma...”
Bir adam sormuş: “Kimdir, necidir, nerededir?”
Demiş Şemîfem: “Beni beklediği yerdedir; bilmem kimdir o, o bilir beni. Gördüğünde diyecektir bana, leylâ.”
Kimse bir şey anlamamış, “delidir” mırıltıları dillerinde dağılmışlar geminin dört yanına. Gemi büyük bir yelkenli imiş. Şemîfem yelkenliye ninni söylemiş. Ninniyi duyan deniz gece gece uyumaya gitmiş. Dalga gece gece uyumaya gitmiş. Mavi gece gece uyumaya gitmiş. Uyudukça her şey Şemîfem söylemiş. Söyledikçe ninni gece gece uyumaya gitmiş. Bir Şemîfem’in ızdırabı uyumamış. Izdırab her dokunduğunu kurutmuş, “ah” sesini duydukça güçlenmiş; ızdıraba ızdırab katıp ölümü tatlı göstermeye başlamış. Ölüm, allı yeşilli giyinip en işveli haliyle gezinmiş orta yerde: “Gel de kurtul, bitsin bu acı. Gel de alayım seni yanıma, dinsin bu acı. Gel bende kaybol. Gel bende durul.”

Sormuş Şemîfem: “Ölmek varmak mıdır?”
Sormuş ölüm: “İlle de varmalı mıdır?”
Sormuş Şemîfem: “Yok mudur yolun noktası?”
Sormuş ölüm: “Durmakla varılır mı?”

Şemîfem her an biraz daha tükendiğini, yolculuğun herdaim böyle sürüp gideceğini, aradığını ise ancak sonsuzlukta bulabileceğini azar azar duyar olmuş. O ara yıldızlar yağmış denize birer ikişer sağanak halinde. Uzatmış elini Şemîfem dokunmak için. Dokunup yıldız olmak için. Yıldız olup denizin sırlarına dalmak için. Belki sır olup huzur bulur, aradığının varlığında yok olmanın hazzını yaşar... belki eninde sonunda “aşk” oluşunu anlar... belki vazgeçip bu hep gitmelerden dillere destan güzelliğini yanına alıp geri, o yürekleri hoplatan köşke döner, her şey aynı tatlı yaşantılarda olduğu haline bürünür... Lakin bir gidildi mi, gidilmiştir. Geri dönüldüğünde gitmişliği hiçbir şey değiştiremez. Ve hiçbir şey eskisi gibi olmaz.

Şemîfem yağan yıldızların altında otururken simurg çıkagelmiş. Zümrüd-ü anka... Öyle güzelmiş ki, öyle canlıymış ki Şemîfem hayran hayran tüylerini okşamış.

Sormuş Şemîfem: “Nereye böyle?”
Anka demiş: “Senin gittiğin yere.”
Sormuş Şemîfem: “Ben nereye?”
Anka demiş: “Leylâsı olduğuna...”
Sormuş Şemîfem: “Leylâsı olduğum nerede?”
Anka demiş: “Gideceğin yerde.”

Şemîfem karmakarışık oluvermiş. Gözlerinden iki damla koştura koştura yanaklarını bir yalayıp düşmüşler yere. O an Anka Şemîfem’i sırtına alıp havalanmış.

Sormuş Şemîfem: “Nereye böyle?”
Demiş Anka: “Kaf dağı’na.”

Susmuş Şemîfem. Bir Anka sırtında uçarken gözlerine önce güneş dolmuş, ardından kuşlar pır pır etmişler başının üzerinde, gökyüzü açılmış önünde.

Sormuş Şemîfem kendi kendine: “Kaf dağı nerede?”
Bir ses içinde demiş: “Kaf dağı hayallerinin ötesinde.”

Şemîfem hayallerini düşünmüş. Bir tek hayal çıkmış karşısına hayat çizgisini değiştirdiği: “Leylâsı olduğum.” Kim vermiş ona bu hayali, kim demiş “bul onu”, kim demiş “aşksız olmuyor”, kim demiş “aşk ile yürümeli, aşk ile bilmeli, aşkı dinlemeli”, kim demiş “aşk... yine aşk... ve dahi yine aşk...” Şemîfem bütün bunlardan bihaber acıyan yerini unutmaya çalışmış hep.

Anka alçalmış yere doğru birden. Sormuş Şemîfem: “Dağ nerede?”
Demiş Anka: “Dağ dediğin erişilmeyen.”

Naz Ferniba

Beyazdut
17-01-10, 23:37
FİDE ÇALI

Ayşeda birgün bahçede oynarken çalıların arkasından bir ses duymuş. Sanki bir fare kaçmış. Sanki minik bir kedi koşmuş. Sanki bir serçe havalanmış. Bir hışırtı duymuş yani. Merak etmiş Ayşeda. “Bu sesi kim çıkardı?” diye düşünüp yavaşça çalılara doğru yürümüş.

Bahçe duvarı olmayan tarafta öbek öbek çalı varmış. O çalıların gerisinde de kocaman bir çam ormanı başlıyormuş. Ayşeda daha önce ablası Nurşim ile ormana birkaç kez gitmiş gitmesine de tek başına ağaçların arasında hiç dolaşmamış. Bu yüzden çalıların yanına gelince uzun süre ormana doğru bakmış. Biraz korkmuş. Karanlıkmış. Ağaçların dalları sallandıkça garip gölgeler çıkıyormuş ortaya.

Onun korktuğunu gören çalılar aralarında fısıldaşmaya başlamışlar. “Daha çok küçük” demiş kısa boylu olan. “Bu görevi yerine getiremez” demiş onun yanındaki. “Yine de söylemeden bunu bilemeyiz” diye fikrini söylemiş başka bir çalı. Sonunda en büyük çalı “Şşşşşt” diyerek bütün fısıldaşmaları durdurmuş. “Önce ona sormalıyız” demiş.

Çalılar kendilerine çeki düzen vermişler. Hiç kımıldamadan Ayşeda’ya doğru bakmışlar. Büyük çalı iki öksürdükten sonra “Senden bir isteğimiz var” demiş. Ayşeda daha önce çalıların kendisiyle hiç konuşmadığını düşünmüş biraz. “Konuşmak için neden bu kadar beklediniz?” diye sormuş bu yüzden. “Çok meşguldük” demiş büyük çalı. Sonra da “duyduk ki, bu ormanın bittiği yerdeki köyde hiç çalı kalmamış. Sana bizden bir fide versek. Oraya götürüp diker misin?” diye soruvermiş.

Ayşeda sevinçle çığlık atmış durduğu yerde. “Yaparım. Hemen gider, oraya dikerim fidenizi” demiş. Çalılar birbirlerine sarılmışlar. Ayşeda’nın bu görevi başaracağından emin olduklarını söylemişler. Bir uğultu yükselmiş gökyüzüne doğru. Büyük çalı yine “Şşşşşt” diyerek sessizliği sağlamış. Ayşeda’ya Fide çalı’yı uzatırken de “ona dikkat et, yolunuz açık olsun” demiş. Ayşeda zaman kaybetmeden ormana girmiş. O an aklına korkmak gelmemiş. Nurşim’i çağırmayı düşünmemiş. Bir başına, elinde Fide çalı ile yavaş yavaş yürümeye başlamış. Toprağa her basışında, her adımında “hışırt hışırt” diye ses çıkması bile onu gitmekten vazgeçirmemiş. Bütün çalılar onların arkasından bakıp Ayşeda’nın ne kadar cesur bir kız olduğunu birbirlerine söylemeden edememişler.

Ayşeda gitmesi gereken köyü nasıl bulacağını düşünmeden ağaçlar arasında ilerlemiş. Bazen şarkı söylemiş, bazen şiir okumuş bağıra bağıra. Bazen de susmuş. Ama susunca yalnız başına ormanda yürüdüğü aklına geldiği için, her an bir hayaletle ya da yeşil gözlü canavarla karşılaşmaktan korktuğu için yeniden şarkı söylemeye başlamış.

“Ben bir balığım, ben bir balığım
Yüzmeyi severim
Pullarım var sırtımda, bir de yüzgeçlerim

Ben bir arıyım, ben bir arıyım
Çiçekere konarım
Bol bol bal yapar, kovanda yaşarım”

Her şarkıdan sonra ağaçlar Ayşeda’yı alkışlamışlar. Taşlar zıp zıp zıplamışlar. “Bir daha, bir daha” diye de ondan yeni şarkılar istemişler. Ayşeda da onları kırmamaya çalışmış. Ama bir süre sonra ne yürüyecek ne de şarkı söyleyecek hali kalmış. Yorgunluktan bacakları titreyip dizleri sızım sızım sızlamış. Daha fazla dayanamamış ve “yoruldum” diye mırıldanarak büyük bir çam ağacına sırtını dayayıp oturmuş. Fide çalı’yı da hemen yanıbaşına koymuş. Taşlar onu seyretmişler. Rüzgarda hışırdayan yapraklar, daldan dala atlayan sincap, kuyruğunu kaybeden kertenkele de Ayşeda’ya uzun süre bakmışlar. Orada öylece uyuyakalmış Ayşeda. Önünden bir tavşan atlaya hoplaya geçmiş. Görmemiş Ayşeda. Kara karga dala konup gak gak gaklamış. Duymamış Ayşeda. Bir kelebek uça uça saçına gelip konmuş. Hissetmemiş Ayşeda.

Güneş yavaş yavaş uzaklaşmış. Aydınlık yavaş yavaş karanlığa dönmüş. Yıldızlar bir bir parlamaya başlamışlar gökyüzünde. Bütün hayvanlar da yuvalarına dönmüşler. Ayşeda gözlerini açtığında hiçbir şey görememiş. Karanlıktan korkmuş biraz. “Neredeyim acaba?” diye sormuş kendi kendine. Birisi “ormandasın” demiş. Ayşeda’nın korkusu çoğaldakçı çoğalmış. Ağacın gövdesine daha bir sokulup Fide çalı’yı kucağına yerleştirmiş. Bu sırada aynı ses “Ben orman’ım, korkma” demiş Ayşeda’ya. Orman’ın kalın mı kalın, borazan gibi sesi varmış. “Beş başlıklı ejderha” masalındaki boz ayının sesini hatırlamış. Boz ayı çok çok kısa boylu olduğu için utanan bir ayı imiş. Kimse görmesin diye gündüzleri küçük ininden hiç çıkmaz, güneş battıktan sonra karnını doyurmak için gezinirmiş. Gece gece karşısına biri çıkarsa da bir ağacın arkasına saklanıp konuşurmuş. Sesi kalın ve gür olduğu için de kim duyarsa korkudan kaçacak delik ararmış. Ayşeda orman’ın da ağacın arkasından konuştuğunu sanmış.

Kendisini tutamayıp ağlamaya başlamış. “Eve gitmek istiyorum ben. Acıktım. Üşüdüm. Annemi, babamı, Nurşim’i, kedimi, yatağımı özledim” diyerek hıçkırıklara boğulmuş. Orman onun ne kadar üzgün olduğunu görünce “o zaman daha fazla geç kalmadan evin yolunu tut, gece yarısı burası daha da ürkütücü olur. Bir an önce gitmelisin” demiş. Ayşeda Fide çalı’yı sımsıkı tutarak ayağa kalkmış. Durup etrafına bakmış. Ama hiçbir şey görememiş. “Ben ne taraftan geldim acaba?” diye sormuş. Orman “geldiğin taraftan geldin güzel kız” demiş. Ayşeda’nın aklı karışmış. Bir adım atmış durmuş. Bir adım daha atmış durmuş. “Ben geldiğim tarafın neresi olduğunu da bilmiyorum ki” demiş kısık sesle. Orman kahkaha atmış. “Hah hah haa... O halde evini bulman çok zor” demiş. Ayşeda kaşlarını çatmış. Dudaklarını sarkıtmış. Aklından orman’ın dedesi gibi güldüğünü geçirmiş. O böyle düşünürken orman “yardım istesen, belki yolu bilen biri vardır” diye fikrini söylemiş.

Bunun üzerine Ayşeda var gücüyle “bana yardım edin” diye bağırmış. Orman bir daha gülmüş dedesi gibi. “Hah hah haa...”
“Kimse yok işte” demiş Ayşeda. Orman bu sefer “ben varım, neden benden yardım istemiyorsun?” diye sormuş. Ayşeda çok mutlu olmuş. “Hemen bana yardım eder misin orman?” diye sormuş. “Tamam” demiş orman. Ayşeda Fide çalı’yı düşmesin diye daha sıkı tutmuş.

Birden çam ağacı eğilerek kocaman dallarıyla Ayşeda’yı tutmuş ve havaya kaldırmış. Yanıbaşındaki çam ağacının dallarına bırakmış yavaşça. Böylece Ayşeda çam’dan çam’a atlaya atlaya evine kadar gidecekmişti ki aniden “Durun” diye bağırmış. Orman “ne oldu?” diye sormuş. Ayşeda elindeki Fide çalı’ya bakmış. “Ben çalılara söz verdim. Ormanın bittiği yerdeki köye Fide çalı’yı götürmeliyim. Onların bana ihtiyacı var” demiş. Bütün ağaçlar Ayşeda’yı sözlerinden dolayı alkışlamışlar. Hiç zaman kaybetmeden çam’dan çam’a ormanın bittiği yerdeki köye kadar taşımışlar onu. Bütün korkularını unutmuş Ayşeda. Aklında sadece Fide çalı’yı gitmesi gereken yere götürmek varmış.

Kısa sürede ormanın bittiği yerdeki köye varmış Fide çalı ile birlikte. Ağaçların üzerinden yere iner inmez Fide çalı’yı toprağın ellerine bırakmış. Toprak onu sarıp sarmalamış korumak için. Ayşeda Fide çalı’ya “bir an önce büyü de bir sürü çalı arkadaşın olsun” diye fısıldamış. Sonra da geldiği gibi çam ağaçlarının dalları arasında evine kadar gitmiş.

Tam bu sırada herkes bahçede onu arıyormuş. Annesi, babası, Nurşim, kedisi... Ayşeda çalıların arkasından “buradayım” diyerek çıkmış. Annesi Ayşeda’ya sımsıkı sarılıp “bir daha izin almadan evden ayrılma, çok merak ettik” demiş. Ayşeda annesine söz vermiş. “Karanlıkta hiç oynamayacağım” diyerek Fide çalı’dan kimseye bahsetmeme kararı almış.

Ertesi gün bütün çalılar Fide çalı’nın ormanın bittiği yerdeki köye ulaştığını, orada mutlu bir şekilde yaşayacağını öğrenmişler. Hepsi Ayşeda’ya bir bir teşekkür etmiş. Ormanın bittiği yerdeki köy de kısa sürede çalılarla kaplanmış. Bu yüzden kuşlar çoğalmış, kuş sesleri de bütün köyü mutlu etmiş.

Naz Ferniba

Beyazdut
17-01-10, 23:38
ALTIN SAÇLI KIZ

Evvel zaman içinde
Kalbur saman içinde
Cinler top oynarken eski hamam içinde
Beni yola saldırlar
Yolda bir tarak buldum
Aldım eve gittim
Ev bahçe içinde...

Zamanın birinde, bundan çok yıllar önce. Saraylarda padişahların yaşadığı, meydanlarda okların atıldığı, pazarlarda altın sikkelerle alış veriş yapıldığı zamanın birinde... Güzel bir bahçenin tam ortasına kurulu bembeyaz bir ev varmış. Bu evde altın sarısı saçları olan güzel mi güzel, alımlı mı alımlı; al yanaklı, gül dudaklı, boylu poslu, Bukle adında bir genç kız anneciği ile beraber otururmuş.

Güzeller güzeli Bukle her sabah, babaannesinden kalma bir kemik tarak ile saçlarını taramayı pek severmiş. Bir saat, iki saat hiç bıkmadan tarar da tararmış yumuşacık saçlarını. Sonra da tarağın dişlerine takılan, bir de yere dökülen tellerini itinayla toplarmış. Onları pembe ipek mendilinin içine sarar bir çekmecede saklarmış.

Oturdukları beyaz evin bahçesi öyle güzel çiçeklerle bezeliymiş ki, kokuları siz deyin on mahalle, ben diyeyim yirmi mahalle öteden duyulurmuş. Renkleri o kadar canlı, o kadar başkaymış ki; bahçenin önünden her geçen durup bakar, hayran kalırmış bu güzelliğe. Bukle’nin annesi Menzile, bir çocuk gibi severmiş bu güzel çiçekleri. Okşarmış, öpermiş; her akşam güneş batınca dağların gerisine, ay ışığı altında sularmış tek tek. Laleler onu gördüklerinde daha dik durmaya, menekşeler kokularını her köşeye yaymaya, güller iri iri açmaya çalışırlar; güzellik yarışına girişirlermiş. Hem çiçeklerle yaşamak öyle kolay da değilmiş. Çabuk küser, çabuk solar, çabuk bükerlermiş boyunlarını. Pek nazlı, pek nazenin, pek hassas, pek narin, pek kırılgan imişler. Öyleymişler işte. Sevgi imiş asıl onları besleyip büyüten.

Menzile haftada bir kere, karanlık çöker çökmez Bukle’nin altın sarısı tellerinden birisini alır, bahçedeki o güzel çiçeklerden seçtiğinin içine usulca koyarmış. Ertesi sabah da aynı çiçek bir altın verirmiş Menzile’ye. Bu, kimseye duyurmak istemedikleri bir sırmış. Anne kız böyle yaşar giderlermiş işte. Kimseye zararları yokmuş. Kimseye de muhtaç değillermiş.

Ancak insanlar çeşit çeşitmiş. İyiler de çokmuş, kötüler de... Kimin iyi, kimin kötü olduğunu ise bilebilmek pek zormuş. Günlerden bir gün nasıl olduysa, kadının biri, bir köşede durur iken Menzile’nin çiçekten aldığı altını görüvermiş. Hayret etmiş, gözlerine inanamamış, dönüp bir daha bakmış “gördüklerim doğru mu acep!” diye. Hemen aklında türlü fikirler dolaşmaya, bu fikirler bir kurt gibi beynini kemirmeye başlamış. Sonunda bu fikirlere yenilip de aklınca bir plan hazırlamış. Üzerine eski püskü, yırtık pırtık giysiler geçirip elini yüzünü kire pasa bulayıp, varmış güzel bahçeli beyaz evin kapısına.

Menzile çıkmış bu perişan görünen kadının karşısına. “Buyrun” demiş gülümseyerek. Kadın iki büklüm durarak, kısık sesle “misafir etseniz beni birkaç gün Allah rızası için” demiş ve kapının önüne yığılıp kalmış. Menzile kadına pek acımış, haline pek üzülmüş. Hemen ana kız içeri taşımışlar kadını. Yatağa yatırıp üstünü örtmüşler. Merakla başında beklemeye başlamışlar. Bir süre sonra kadın açmış gözlerini “su içsem” demiş. Bukle bir koşu su getimiş. “Açım” demiş bunun üzerine kadın. Bu sefer de Menzile koşmuş mutfağa, sıcak çorba getirmiş. Bir güzel karnını doyurmuş kadın. Ardından da açmış elerini, uzun uzun dua etmiş bu güzel insanlara:

“Allah ne muradınız varsa versin.
Sağlık, mutluluk, huzur dolsun eviniz.
Tuttuğunuz altın, sofranız bereketli olsun.
Eviniz sıcak, yüreğiniz ferah olsun.
Yarınınız güzel, seveniniz bol olsun.
Kötülük dokunamadan geçip gitsin çatınızın üzerinden.
..........”

Bir güzel dualar etmiş ki kadın oturduğu yerden, Bukle ve Menzile pek sevinmişler. Menzile “evin yoksa kal bizimle, yoldaş olursun bize” demiş. Kadın hiç beklemeden hemen atılmış. “Olur olur, kalırım” diyerek bir çığlık bırakmış havaya. Kim ne düşünür nereden bilsin Menzile. Kimin niyeti nedir nasıl bilsin Menzile.

O günden sonra birlikte yaşamaya başlamışlar beyaz evde. Güzel, temiz elbiseler vermiş Menzile kadına. Birlikte yiyip birlikte içmeye, birlikte gezip birlikte tozmaya, birlikte oturup birlikte kalkmaya kısa zamanda pek alışmışlar. Her sabah Bukle’nin altın sarısı saçlarını o tarar olmuş. Her teli itinayla toplamış, kimse görmeden bir kısmını ayırıp saklamış. Fırsat buldukça bahçeye çıkıp çiçeklere koymuş telleri. Ertesi sabah da bir bir toplamış altınları.

Günler geçmiş, haftalar geçmiş, aylar geçmiş. Kadın usanmış bu işten. Yorulmuş, bıkmış, “yeter artık” diyerek bir gece yarısı uyurken Bukle derin derin, mışıl mışıl; almış makası eline, altın saçını kökünden tutup kesmiş bir çırpıda.

İşte o an olmuş ne olduysa, altın saçın her bir teli kocaman bir yılana dönüşüp atlamışlar kadının üstüne. Oracıkta sokup öldüreceklermiş neredeyse, Bukle “durun” demeseymiş. Kadın korkudan küçük dilini yutmuş da, bir dahi hiç konuşamamış. Ödü “pat” diye patlamış da aklı yerinden oynamış. O günden sonra da kiminle karşılaştıysa, saçının tellerini yaşmağının ucundan gösterip birşeyler geveler, birşeyler anlatmak istermiş. Lakin kimse ne dediğini bir türlü anlayamazmış bu deli kadının. Acıdıklarından eline ekmek parası tutuşturup yollarına devam ederlermiş.

Birgün bir sokağın köşesinde bağdaş kurmuş otururken ak sakallı bir dede gelip durmuş karşısında. Uzun uzun bakmış gözlerine bir şey okur gibi. Sonra da “bir adam vardı buralarda yaşayan” demiş kadına. “Nalbant idi. Herkes sever, herkes hürmet eder, herkes pek güvenirdi ona. Bir sabah senin gibi o da gördü çiçeklerin verdiği altınları. Göz bir gördü mü, akıl bir yazdı mı kenara gözün gördüklerini insan kendini tutamaz olur. Günler boyu eline iş alamadı. Gelip gidenler “niye çalışmıyorsun, hasta mısın?” diye sordular uzun süre. Nalbant kimseyle tek kelime konuşmadı. Gözünün önünden çil çil altınlar gitmiyordu. Bir damla uyku girmedi gözüne. Sonra baktı ki olmayacak; eline koluna, diline kulağına bir de aklına hakim olamayacak. Her bir şeyini, neyi var neyi yoksa olduğu gibi bırakıp çekti gitti buralardan. Kimseler bir daha haber alamadı nalbanttan. Ne nereye gittiğini öğrendiler, ne de neler yaptığını duydular. Ben sana söyliyeyim mi ne oldu nalbanta?”

Kadın gözleri yuvalarından fırlayacakmış gibi bakmış dedeye, karşısında duran bir canavarmış gibi. Devam etmiş ak sakallı dede konuşmaya. “Nalbant şimdi padişahın sağ kolu. Vezir oldu memlekete. Eğer senin gibi tutamasaydı kendini, bu şehrin sokaklarında dolaşacak, adı “deli nalbant”a çıkacaktı belki de.”

Konuşması bitince dede yürüye yürüye uzaklaşmış kadının yanından. Onun arkasından bakakalan kadın saçını başını yola yola bağırmış da duyanlar gök yarıldı sanmış. Çocuklar öyle bir ağlamış ki üç gün üç gece susturamamışlar. Kediler korkup damdan dama atlaya atlaya başka şehirde miyavlamaya gitmişler.

Bukle’nin saçları da kısa sürede uzamış, yine eskisi gibi taranacak hale gelmiş. Açgözlü olmanın, yalan söylemenin, kötü düşüncelerin ne kadar zararlı olduğunu da daha iyi öğrenmiş. Anne kız uzun yıllar mutlu bir şekilde, beyaz evlerinde, güzel çiçekleri ile yaşamaya devam etmişler. Bir daha da kimseye güvenip evlerine almayı hiç düşünmemişler.

Naz Ferniba

Beyazdut
17-01-10, 23:39
BAŞKA BAYRAM

Bir bayram sabahı imiş. Günlerden Cuma, aylardan kasım, mevsimlerden de sonbaharmış. Havada yağmur bulutları geziyormuş. Herkes ve her şey bayram olduğu için çok mutluymuş.

O sabah Efil erkenden uyanmış. Akşamdan hazırladığı bayramlıklarını sandalyenin üzerinden özenle almış. Beyaz çorabını, kırmızı çiçekli pantolonunu, pembe çizgili kazağını önce okşamış, sonra da giymiş. Yeşil fiyonklu ayakkabılarını da unutmamış. Hemen aynanın karşısına geçip saçını taramış. Ortasında kocaman bir gül olan tokasını takıp kendisine gülümsemiş. “Merhaba Efil” demiş hefifçe öne eğilerek. “Bayramın kutlu olsun.”

Efil neşeyle etrafında dönmüş. Kendisini bayramlıkları gibi yepyeni hissetmiş. Sonra odasına göz gezdirmiş. Bayram için odasına astıkları rengarenk balonları tek tek saymış. “Tam otuz-yedi balon” demiş heyecanla. Pencereye doğru koşup yavaşça perdeleri çekmiş. Vakit çok erken olduğu için gökyüzü çok aydınlık değilmiş. Bir de yağmur bulutları griye boyamış gökyüzünü.

Efil gri yağmur bulutlarının bayramını da kutlamış. Pencerenin önünde duran çiçeklerine “günaydın” dedikten sonra onların da bayramını kutlamış. Bu sırada Efil odasında bazı fısıldaşmalar duymuş. Dikkatle dinleyince odada bulunan her şeyin bayramlaştığını görüvermiş. O da bu bayramlaşmaya katılmış. Odadakiler Efil’in etrafında dönmüşler, dönmüşler, dönmüşler. “Bayramın kutlu olsun Efil” demişler. Sonunda hepsi de çok yorulmuş. Halının üzerine uzanıp dinlenmişler. Efil masasının başına geçip “bir bayram sabahı” resmi çizmeye başlamış. Efil resmini çizerken içeriden gelen sesleri duymuş. “Uyandılar, uyandılar” diye bağırmış ve koşa koşa annesiyle babasının yanına gitmiş. Önce babasına sarılmış, elinden öpüp “Bayramın kutlu olsun babacığım” demiş. Sonra da annesine sarılıp onun da elini öpmüş.

Efil’e bayram parası vermişler. Efil parasını hemen kumbarasına atmış. Babası Efil’e “Ben eve dönünce hep beraber bir yere gideceğiz” demiş. “Orada bir sürü çocuk var. Onların bayramını kutlayacağız. Yanımızda onlar için hediyeler de götürürsek iyi olur. Sen de düşün ve verebileceğin hediyeler varsa hazırla.”

Efil babasının dönüşünü beklerken odasında oturup uzun uzun düşünmüş. Ama bir türlü ne verebileceğini bulamamış. Bir ara yeleklerinden turuncu olanı raftan atlayıp “beni versene” demiş. “Bayramda bir çocuğu sevindirmek ne güzel olur.” Birden odada bir kargaşa olmuş. Herkes “beni de, beni de” diyerek zıplıyormuş. Efil şaşakalmış. Bütün oyuncaklarını büyük bir çantaya doldurmuş. Masal kitaplarını, küçük gelen kıyafetlerini, tokalarını, şapkalarını da başka bir çantaya koymuş. Babası geldiğinde Efil hediyeleriyle birlikte hazır bekliyormuş.

Kahvaltıdan sonra hiç zaman kaybetmeden Efil annesi ve babasıyla bereber kimsesiz çocukların kaldığı yere gitmişler. Orada o kadar çok çocuk varmış ki Efil hayret etmiş. Ne diyeceğini bilememiş. Bu sırada içinden bir ses ona “Hadi onların bayramını kutla” demiş. O an Efil getirdiği çantaları açıp her çocuğa bir hediye vermiş.

O gün Efil çok farklı bir bayram görmüş. Bayramların başka başka yaşandığını, herkesin bayramının değişik olduğunu anlamış. Böyle bir bayramdan sonra Efil kıyafetlerini daha temiz giymeye, oyuncaklarıyla daha dikkatli oynamaya başlamış. Çünkü onlara ihtiyacı olan sayısız çocuk olduğunu artık biliyormuş.

Naz Ferniba

Beyazdut
17-01-10, 23:40
OANGAİ'NİN SIRRI


Bir zamanlar, ıssız, sessiz bir orman varmış. Orman ıssız ve sessizmiş ,çünkü orada olanları kimse göremezmiş. Bu bölgenin insanları Gaida kabilesine menupmuş. Onları onların istemediği kimse göremezmiş. Onun için de herkes sadece otların bürüdüğü bir ağacın bile olmadığı ,ekin ekilse bile verimsiz çorak araziyi görürmüş. Bir ara, bari ev yapalım demişler ama inşaat bile yapamamışlar. Nedense işçiler işlerine gelmemiş, firma anlaşmayı bozmuş. Sonuçta ne olduysa olmuş ve hiçbir işe yaramayan bu arazi sadece çocukların oyun bahçesi olabilmiş.

Gaida kabilesinin insanları, tek katlı ahşap evlerde yaşarlarmış. Hepsinin kendine ait küçük bahçeleri varmış . Hepsinin evi birbirinden farklıymış. Herkes kendi hayal gücünü , isteklerini dikkate alarak yaparmış evini. Evler ahşapmış ama bu kanun değilmiş. Sadece yaşlı ağaçlar kesilirmiş ve kabile üyeleri ağaçların kokusunu çok sevdikleri için başka türlü yapmaya içleri elvermezmiş. Tabii içlerinde bir iki tane değişik ev de varmış. Bunlardan biri yunus balığı şeklindeymiş. Aslında bu evin sahibi Tia Mia hiç deniz görmemiş. Hiç balık da görmemiş. Gaida kabilesi tarım ve hayvancılıkla uğraşırmış. Göçebe bir ırk değillermiş. Yerleşik düzende yaşarlarmış. Ve uzun senelerdir hep aynı yerde yaşarlarmış. Yani denizden on binlerce kilometre uzaklıkta. Pek seyahat etmedikleri için kabilelerinde denizi gören ve dönüp onlarla yaşayan sadece bir iki tane cesur macera tutkunu varmış. Onlar söylemişler Tia Mia’ya ne güzel bir yunus balığı diye. Tia Mia şaşırmış bunu duyunca, onun ne yunusu ne de balığı bildiği varmış. O sadece mavi şirin burunlu anlamına gelen Nianga demiş eserine. Tia Mia, Nianga’yı nasıl oluşturduğunu hiç hatırlamıyormuş. O tamamen Nianga’yı hiç görmeden yaptığını zannediyormuş. Ama onun bile unuttuğu, üzerinden çok zaman geçen olaylar varmış ki bunu sadece köyün bilgesi Oangai biliyormuş. Ve hatırlıyormuş. Sadece eğer bir gün hatırlamak isterse olanları anlatacağına yüce ruhlar önünde , ulu tanrıları edpaidaya yemin etmiş.

Oangai, o mayıs sabahını, daha o sabahmış gibi anımsıyormuş. Her şey bir mayıs sabahı çok çok erken saatlerde başlamış. Küçük bir çocuk gelmiş Gaida kabilesinin bulunduğu alana. Ve bağırmış avazı çıktığı kadar :

- Hey burası muhteşem bir park ,rengarenk giyisili cüceler nefis çiçekler var, hele şu kurabiye kokusu , hadi hepiniz buraya koşun.

Gerçekten de, bir dolu çocuk gelmiş bu harika çağrının ardından . Hepsi de minicik üç dört yaşlarındaymış. O gün, sadece ot biten o büyük tarlaya piknik yapmaya gelen anaokulu öğrencileriymiş. İnsanların buraya ilk gelişleri değilmiş. Bugüne kadar pek çok okul , aile gelmiş orada piknik yapmaya. Ve bugüne kadar onları görebilen bir insanoğlu bile çıkmamış. Onlar da film seyreder gibi insanları seyreder , eğlenirlermiş. İlk kez onları gören bu çocuk olmuş.

Gelen bir dolu çocuk arasından, bir tanesi bile ne cüceleri ne o güzel çiçekleri görmüş. Ne de pişen güzel kurabiyenin kokusunu alabilmiş. Hepsi bir güzel dalga geçmiş onunla. Bir de şarkı uydurmuşlar kendi kafalarından; - Bir varmış bir yokmuş bir zamanlar görünmezi gören İoka varmış , ismi garipmiş kendi garipmiş. Önce melekler var demiş, melekler ağlamış ,gülmüş o yetmemiş boynuzlu at görmüş o da yetmemiş İoka cüceleriiiiiiiiiiii görmüşşşşşşşşşşşş ah İoka vah İoka annen ne üzgün İoka.
Bu şarkı böyle sürüp gidermiş. Çocuklar her gün yeni bir şeyler ekler çıkarırlarmış . İoka hiç kızmazmış onlara. Gülermiş , hayal gördüm galiba der geçermiş. Biliyormuş artık, onlar, onları göremiyorlar. Çünkü bebekliğinden beri, bu böyleymiş. Ve Loka’nın annesi bile göremezmiş, onun gördüklerini. Loka bir tek onlar için üzülürmüş. Çünkü o çok güzel bir dünyada yaşarmış. Renkler daha parlak ve güzelmiş onun gözünde. Melekler gerçekmiş, onu korur , sever , üzüldüğü, sevindiği anlarda hep yanında olurlarmış. Canı sıkıldığı anlarda onunla dans eder, oynarlarmış. Onun için İoka’nın pek canı sıkılmazmış. Genelde mutlu mutlu dolaşırmış. Kıskançlık , adilik, yalancılık bilmezmiş. Annesi bile, şaşarmış kızının bu davranışlarına, hiç normal bir insan gibi değilmiş İoka, sanki melekler aleminden gelmiş gibiymiş.

Annesi, İoka’daki bu farklılığı, doğumundan birkaç gün önce gördüğü rüyaya yorarmış. İoka doğmadan birkaç gün önce annesi çok güzel bir rüya görmüş. Rüyasında minicik insanların dünyasındaymış. Evler de, insanlar da küçücükmüş. Ama her şey öyle güzel öyle parlakmış ki, hiç korkmamış anne, hatta içini bir mutluluk bir huzur kaplamış. Anne etrafı seyrederken , küçücük bir evden uzun beyaz sakallı bir cüce çıkmış;

- Güzel anne ,tatlı anne bir kızın olacak, bir gonca kadar taze, peri kızları kadar güzel sesli, melekler kadar mutlu. Eğer, onun ismini İoka koyarsan bu kaderi yaşayacak, demiş. Ve güzel kızı hakkında başka bir tek söz bile söylemeden, cüceler ülkesini de beraberinde götürerek çıkmış gitmiş rüyasından. Yine de sabaha kadar mışıl mışıl uyumuş anne. Sabah öyle mutlu uyanmış ki , kocası şaşırmış annenin bu mutluluğuna, bu güzelliğine , bir kez daha aşık olmuş beş yıllık karısına. Anne anlatmış, gece gördüğü rüyayı ve beraber karar vermişler, olacak çocuklarına İoka adını koymayı.

Birkaç gün sonra doğmuş İoka , nur topu gibi bir çocukmuş. Ebeler de , doktorlar da hayran kalmışlar güzelliğine bebeğin. Hani ayrı bir güzelliği varmış bu bebeğin, ışıltılı bir şey. İnsanı saran ama bir türlü adlandırılamayan. Öyle el yüz düzgünlüğü, güzelliği değilmiş, büyülü bir şeymiş. İşte böyle dünyaya gelmiş İoka . Ve annesi, bu rüyayı, o, on sekizine gelinceye kadar, ona anlatmamaya karar vermiş, kocasıyla beraber.

Çünkü bazen bilmemek daha iyi olur, böylece bir şeyin olmasını beklemez diye düşünmüşler. Normal bir şekilde büyütmüşler, tüm kalpleriyle severek, bu güzel kızı . İoka melekleri anlatmış onlara, ışıltılı dünyasını, kendisinin görüp de, onların göremediği, o güzellikleri. Hepsini sevgiyle dinlermiş anne, mutlanırmış kızının bu büyülü dünyada yaşamasından, bir gün bile aklına gelmemiş kızının bunları uydurduğu. O da biliyormuş kalbinin derinliklerinde o cücenin doğruyu söylediğini, kızının çok farklı bir yaşamı olacağını. İşte, İoka için de, her şey o mayıs sabahı başlamış. Sadece o görmüş Gaida kabilesini . O anda, bir de Oangai görmüş İoka’yı. Bir an göz göze gelmişler, ama gördüklerinin şaşkınlığı içinde, İoka, Oangai’yi fark etmemiş bile. Ama Oangai hemen anlamış, onun İoka olduğunu. Tanrılara bir kez daha teşekkür etmiş, dilekleri gerçek olabildiği için. İçini sımsıcak duygular kaplamış ve olacakların mutluluğu içinde evine dönmüş. Kurabiyelerine devam etmiş. O sırada Tia Mia gelmiş oraya. Biraz canı sıkılıyormuş. Oynayacak yeni bir oyun arıyormuş. Ama nedense, ona, o gün herşey aynı görünüyormuş. O sırada İoka’yı görmüş. Oh demiş, şimdi belki biraz eğlenebilirim. Hiç değilse onların oyunlarını seyredebilirim. Oturmuş her zamanki yerine , seyretmeye başlamış. Bütün çocuklar mutlu mutlu oynarken, bir tek İoka onun karşısına oturmuş, aynı onu görür gibi dikkatle ona bakıyormuş. Bugüne kadar hiçbir insan ona onu görür gibi bakmadığı için Tia Mia da şaşırmış olanlara. Biraz eğlenmek için seslenmiş;

- Hey güzel kız oynayalım mı? Demiş.

- Tamam diye cevap vermiş İoka. Merhaba demiş benim adım İoka. Ne güzel evleriniz var, bu güzel koku nereden geliyor?

Çok şaşırmış Tia Mia bir an anlamamış, herhalde kendi kendine konuşuyor, beni göremez ki demiş. Elini uzatmış şaşkınlıkla, hemen tutmuş uzatılan eli İoka. Öyle tatlı bir sıcaklık oluşmuş ki aralarında, uzun süre bırakamamışlar tuttukları eli. Sanki o güne kadar eksik bir şey varmış hayatlarında. Sanki ilk kez olması gerektiği gibi olmuş her şey. Şimdi tamamlanmış oyunun tüm parçaları. Sanki uzun süredir hasretmişler birbirlerine. Bir süre öyle kaldıktan sonra, birbirlerinin gözlerine bakmışlar ve o an içlerini kaplayan o yoğun duygularla ikisi de ağlamaya başlamış ne olduğunu anlamadan.

Orada yaşananları bilemeyen anaokulu öğretmeni, İoka’ya bir şey olduğunu zannetmiş ve zaten bitmekte olan pikniği daha da erken bitirip, herkesi arabaya bindirmiş apar topar. Uzun zaman çektiği onca acıdan sonra, mutluluğu yakalayabilen bir insanın mutluluğuyla ağlıyormuş İoka . Tabii olanları anlamayan ve dört yaşındaki bir çocuktan bunları beklemeyen öğretmen sadece şaşırmış ve bir an önce okula dönülmesine karar vermiş. İoka zorluk çıkarmamış okula dönerken, gözlerinden hala yaşlar akarken biliyormuş bunun bir başlangıç olduğunu.

Ertesi gün pazarmış ve tatilmiş. İoka sabah erkenden annesinden izin almış. Hemen Tia Mia’nın yanına koşmuş. Uzak değilmiş zaten. Az ilerisindeymiş evlerinin. Tia Mia’da erkenden kalkmış. İoka’nın geleceğini biliyormuş. En güzel kıyafetini giymiş, saçını başını düzeltmiş. İoka’nın onu beğenmesini istiyormuş. İlk görüşte aşkmış onun için. İoka’da öyle düşünüyor, bir an önce Tia Mia’ya ulaşmak için sabırsızlanıyormuş. Aynı yerde buluşmuşlar, bütün gün birlikte eğlenmişler. Akşam olunca İoka evine dönmüş. Bu uzun süre böyle devam etmiş. Birbirlerini çok seviyorlar, hiç ayrılmak istemiyorlarmış. Sanki zaten onlar bir bütünmüş de, sonradan bir şeyler olmuş, ayrılmışlar. Ayrılınca, tekrar buluşacaklarını bilseler bile içlerini öyle bir hüzün kaplıyormuş ki, sanki yüzyıl boyunca birbirlerini göremeyeceklermiş gibi geliyormuş. Acayip bir hüzünmüş bu, doldurulamayacak bir boşluğun geleceğini haber verir gibi, ama sonsuz , simsiyah bir boşluk. Bu hiçbir zaman başlarına gelmemiş ama onlar her ayrılıkta bu korkuyu yaşamışlar. Böylece iki yıl geçmiş. İki yıl boyunca her gün görüşmüşler. Ve bir gün bile tartışmamışlar. Sonunda yine bir mayıs sabahında, Oangai karşılamış onları , evine davet etmiş. Gelin çocuklar demiş; size bir öykü anlatacağım;

- Çok çok eski zamanlarda, bundan yüzyıl önce, kötü bir büyücü vardı. İsmi kötülükler kralıydı. Gaida kabilesini hiç sevmezdi. Çünkü Gaida kabilesi mutluydu. O ise kötülüğü ve mutsuzluğu severdi. Dünyanın üzerinden iyiliği silmeye yemin etmişti. Çokta başarılıydı. Her yerde savaşlar çıkmış, insanlar birbirini öldürmek için icatlar yapmış, hatta bunu iş edinenler bile olmuştu. Kötülük neredeyse tüm dünyayı ele geçirmeyi başarmıştı. Bütün dünya dumanlar altındaydı. Her yer kan kokuyordu. Mutlu insan, gülen insan kalmamıştı. Bir tek Gaida kabilesi kalmıştı, bu olayların dışında. O da Oangai’nin büyük çabaları sayesinde. Çünkü Gaida kabilesi, ne kadar iyi kalpli, mutlu da olsa, sırf çevrelerindeki onca mutsuzluktan mutsuz olacaktı. Onların da mutsuz olmasıyla yeryüzünde mutluluk tamamen yok olacaktı. Ve Kötülükler Kralı kazanacaktı. Kötülükler Kralı, Oangai’nin gücünü tüketmek için elinden gelen tüm kötülükleri denedi. Ama Oangai , Gaida kabilesinin üstüne bir kalkan örttü ve bu kalkan onların dünyayı, dünyadaki kötülükleri görmesini engelledi. Kötülükleri görmeyen halk, mutlu yaşamaya devam etti. Bu Kötülükler Kralı’nı çok kızdırıyordu. Sırf o kalkan yüzünden dünyadan mutluluğu silemiyordu. Azimle savaştı, sonunda Oangai’nin tüm güçlerini tüketemese de, kalkanı kaldırmayı başardı. Sihirli kalkan kalkınca, Gaida kabilesi, dış dünyada olup biteni görünce, bütün mutluluklarını kaybettiler bir anda. Ama dünyanın onların üzüntüsüne değil, tam tersi kahkahasına ihtiyacı vardı. Oangai onlara, dünyayı kurtarabilmek için mutlu olmaları gerektiğini anlattı anlatmasına. Gaida kabilesi de ellerinden geleni yaptılar, dış dünyayı görmemek için. Ama üzülmemek mümkün değildi , gülmek imkansızdı. Kötülükler Kralı , Gaida kabilesinin yüzme bilemediğini bildiği için, sihirli kalkanı okyanusa attı. Oangai , tüm halkını çağırdı, sihirli kalkanı okyanustan alıp tekrar eski yerine koymalıyız dedi. Eğer kalkanı tekrar gerebilirsek, biz gülüp mutlu olabiliriz. Eğer biz mutlu olursak, dünya bu kötülük ve vahşetten kurtulur. Dedi ve bir gönüllü istedi , okyanusa gidip, kalkanı getirmek için.

Hemen Tia Mia ve İoka gönüllü oldu . Oangai beraber gitmelerini istemedi. Bari biriniz kalın dedi. Ama onlar birbirlerini öyle çok seviyorlardı ki, ayrılmak istemiyorlardı. Ölmekse eğer, beraber ölmekti istedikleri. Oangai’ye başka bir seçenek bırakmadılar. Beraber yola çıktılar. Oangai onlara nasıl gideceklerini anlattı ve tarif etti okyanusun nasıl bir yer olduğunu. Orada yunus balığı bekleyecek sizi. İsmi Nianga. Ona seslenin, o sizi okyanusun dibine indirecek. Ve oradan kalkanı almanıza yardım edecek, dedi. Korkmayın, mutlu olmaya çalışın. Mutlu şeyler , güzel şeyler düşünürseniz , kötülükler kralı yanınıza gelemez dedi. Hemen yola çıktılar. Oangai’nin anlattığı gibi gittiler. Okyanusun kenarına geldiklerinde, Nianga’ya seslendiler. Hemen geliverdi Nianga ve onları sırtına aldı. Onları okyanusun dibine indirdi. Oradan kalkanı kolayca aldılar. Her şey umduklarından daha kolay oldu. Çünkü onlar ellerini hiç bırakmıyorlardı. Hep sevgiyle tutuyorlardı birbirlerinin ellerini. Ve kötülükler kralı yaklaşamıyordu bu sevginin yanına. Yakıyordu bu sevgi ateşi onu. Eğer bilselerdi ellerindeki gücü , daha orada yenebilirlerdi kötülükler kralını. Ama bilmiyorlardı. Kalkanı aldılar, Nianga’ya teşekkür ettiler ve evlerine döndüler. Tekrar kalkanı kurdular. En güzel kahkahalarını savurdular rüzgara. El ele tutuştular sevgiyle. An be an kötülük azaldı dünyadan.

Azalmış kötülükler kralının gücü, ama son anda dünyadan silinirken, son anda elinden gelen tüm gayretle lanetlemiş bu güzel çifti;

-Yüzyıl boyunca, ruhları hissederek her anını ayrı kalacaklar birbirlerinden. Ve tam yüzyıl sonra, bir rastlantı sonucu bulacaklar birbirlerini. Tam dört yaşında, eğer tanırlarsa, severlerse tekrar birbirlerini o zaman kaldıkları yerden devam edebilecekler aşklarına. Tabii bir şartı daha varmış kötülükler kralının; biri insanların dünyasında, biri Gaida kabilesinde doğacakmış. Ve insanların dünyasında doğan İoka olacakmış. İşte böyleymiş onların üzerindeki bu lanet. Ve buymuş dünyadaki mutluluğun bedeli.

İşte, böyle oldu demiş, Oangai. O anda anladılar hissettikleri bunca aşkı, o yoğun duyguları , her ayrılıkta duydukları o acıyı.

Tutuverdiler tekrar birbirlerinin ellerini, bir daha sonsuza dek hiç bırakmamacasına. Her gün doğuşuyla daha çok severek birbirlerini. Oangai bir daha üzülmemeleri için , hem Tia Mia’nın hem de İoka’nın hafızalarını silmiş. Birbirlerine olan sevgileri dışında hiç bir şey hatırlamadan, yeniden başlamışlar hayata.

O günden sonra, annesi İoka’yı bir kez rüyasında görmüş. Kızı anlatmış ona rüyasında olanları. Ve eğer isterse sadece onun görebileceğini , Gaida kabilesinin yaşadığı yeri.

Hülya And

Beyazdut
17-01-10, 23:41
DEDEMİN BATTANİYESİ


Annem göğe çamaşır asmaya gidiyorum diyerek evden çıkmış bir daha eve dönmemişti.Annem belki de bacadan tütmüştü.Annem belki de yan odada bana uyku dikiyordu.Anlaşılan annem gökteki çamaşırları hala kurutamamıştı hele dedemin fil mendili büyüklüğündeki battaniyesini kurusun diye bekliyorsa annem göğe takılı bir çamaşır şarkısı olarak kalacaktı.Dedemle aynı evde kalıyorduk.O benden üç yaş büyüktü sadece, neredeyse romatizma ilaçlarını biberonla içecekti, kısacası dedem inatçı bir baston kralıydı en önemlisi çocuktu. Bahçemizin karnında kocaman bir mantar çıkmıştı sadece o mantarla konuşur mantara şarkılar söyler kızdığı zaman bastonuyla mantarın gövdesine vurur ve peyniri biten fareler gibi eve ağlayarak gelirdi.Hayalet gibi sadece belirli günlerde ortaya çıkan halam dedemi ziyarete gelir ucuz ve renksiz küp şekerleri gibi olan dişlerini sıkar kapıları çarparak evden uçardı. Dedem de arkasından ekşi ekşi biriktirdiği limonları fırlatırdı.Bütün isteği battaniyesine kavuşmak ona sarılıp uyumak ve şarkılar söylemekti belki de bütün kızgınlığı bu yüzdendi.Ben kendi kendine büyüyordum bahçedeki mantarda kendi kendine büyüyordu dedem kendi kendine sadece konuşuyordu bunun yanında diline torba geçirmiş gibi bütün limonları şapırtılı ve şupurtulu yiyordu.Bir sabah yanıma geldi gözlerimi bastonuyla açarak;

Ben gidiyorum evlat mantarıma iyi bak onunla konuş olur mu dedi ve kapıya doğru yönelirken ben de,

Nereye diye sordum..

Dedem yine sinirlenmişti ayaklarını zıplatarak,

Nereye olacak havaalanına gidiyorum .. Bütün pilotlara soracağım
Battaniyemi gördünüz mü diye.Halan gelirse uçmaya gitti dersin ..

Dedem uçmaya gitti.Hayır hayır bunu size söylemeyecektim halama söyleyecektim.Dedem gitti.Battaniyenin gökte asılı kaldığını düşünüyordu demek.Acaba annem de bütün çamaşırları toplayıp gelir miydi ? Kapı çalıyordu, dedemin gittiğine sevinen bir hal vardı kapıda. Kapı beni çağırıyordu. Kapıyı açtım, musluğa benzeyen burnuyla sinirli sinirli nefes alan halam dedemi soruyordu;

Deden yok mu?

Yok, dedim.Uçmaya gitti.

Bu sırada halam sinirden domates taşıyan kamyonlar gibi hızlıca koşmaya başladı.Ben arkasından birkaç kez güldüm ve içeri girdim. Tek başına kalmıştım.Dedem o gece eve gelmemişti.Bir sürü limon Dedemin gelmesi için sulanmaya başlamışlardı.Dedem gelmezse bu limonları gömecektim çünkü ben limon sevmiyordum hele hele dedemin canlarını çıkardığı bu limonları hiç sevmiyordum.Gökten dedeme benzeyen bastona binmiş başka dedeler geçiyordu sanki. Sonra pervaneli bir battaniyenin üzerinde limon yiyen halam kafasını yıldızlara vurup çıldırıyordu.Bütün bunlar bir oyundu biliyorum bu gece korkmadan uyumak için uydurduğum bir gök oyunu..İçeri girdim ve dedemin yerine yattım limonlar benim oradan kalıp gitmem için ekşi ekşi kokmaya başlamışlardı.Ne yaparlarsa yapsınlar dedemin sineklerin bile konmasını istemediği yatağında bu gece ben yatacaktım.Limonlar bağırmaya başlamışlardı,

Şılap şulup bize dedeni getir...
Şulup şılap bize dedeni getir...
Şapır şupur dedenin yatağından çabuk kalk.

Hıh hiç umurumda değildi. Ben de onlara;

Beni dinleyin, beni dinleyin diyorum.Dedem battaniyesini aramaya çıktı.Eğer daha fazla gürültü ederseniz suyunuzu çıkarır size içiririm
O zaman anlarsınız ne kadar ekşi olduğunuzu ..

Sesleri bitmişti.Sessizliği hiç bu kadar sevmemiştim.Uyumaya koyulmuştum bu gece komik rüyalar görmek için oyuncaklarımı ve dedemin takma dişlerini uykumun içine atıvermiştim.Anlaşılan uyumam kolay olmayacaktı bu sefer de yataktan dedeme benzeyen sesler gelmeye başlamıştı yatak hem sesler çıkarıyor hem de yerinden kalkmaya çalışıyordu bense yataktan neredeyse düşecektim. Sonra düşünmeye başladım dedemin uyuyamamasının sebebi demek bu yatakmış yatak bu sefer beni sallamaya başlamıştı yatak bana şöyle sesleniyordu:

Hey küçük canavar! kalk üstümden zaten deden ezdi bütün tahtalarımı bu gece kendi kendime şarkılar söyleyerek uyuyacağım. Haydi diyorum yoksa seni dedenin olduğu yere fırlatırım..

Gece horozları ötmeye başlamıştı ben tek başıma bir yatakla konuşuyordum buna inanamıyordum ama yatağa da sinir olmuştum. Yatak beni hızlı hızlı sallamaya devam ederken yastık da tek gözünü sonuna kadar açmış bana bakıyordu.Dedemin niye bu kadar tuhaf olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum.Yatağın ardından yastık da kafamı sallamaya başlamıştı limonlarsa gözüme ekşi ekşi sularından fışkırtıyorlardı bu bir savaş mıydı? Hemen toparlandım dedeme çok yalvarmama rağmen bir mum almamıştı bana gece neden güneş açmıyordu ki kapkaranlık bir odada dedesiz kalmıştım önümü görebilseydim keşke... Kapı kapı çalıyordu kapı yine beni çağırıyordu. Kapıya koşarken yere düşmüştüm kafam yatağın altına girmişti kafamı kurtarmaya çalışıyordum fakat yatak kafamı sıkmaya başlamıştı kapı çalıyordu yatak kafamı sıkmaktan vazgeçmiş bu sefer de çevirmeye başlamıştı bu arada çok sevdiğim ama kaybettiğim kalemtraşım da buradaydı yatakla olan kavgamızı kesmek için yanıma koşmuştu kalemtraşım yatağın bir tahtasını tuttu ve sivriltti yatak kendisine battı ve yaralandı kendi kendini yaralayan yatağı da ilk defa görmüştüm demek ki kötülük böyleydi sivri ve yaralayıcı yatak herhalde ölmüştü halbuki onunla iyi anlaşabilirdik demek ki kötülerle anlaşma olamazdı..Tam yatağın altından kafamı kurtarmıştım ki bir tahta kurusu yani kuru böcek ailesi yanıma geldi bana koroyla bir teşekkür şarkısı söylediler,

TAHTA KURULARININ ŞARKISI..

Teşekkürler kötü olan her şeyi ortadan kaldıran evlat..
Bu yatak rüyalarımıza karışıyordu...
Teşekkürler dedesi giden evlat...
Lay lay lomm..

Yatak ölmüştü sanki her şey daha farklı olmuştu böylece evin duvarları kendilerini boyamaya başladılar yastık kafamı bir gecelik uyumaya davet ediyordu her şey ne kadar tuhaflaşmıştı peki ya mantar pis kokan küf mantarı ne olmuştu dedemin tutunması için kristal bir bastona dönüşmüştü peki dedem bu kristal bastona tutunabilecek miydi? Limonlar birleşip sarı renge dönüştüler ve sulu boyamın sarısına karıştılar ekşi de olsalar onları güneşin açmasına yardımcı olan sarı renk olarak kullanacaktım .Yatak ölünce her şey iyileşir olmuştu.Demek kötü olan bir şeyin çevresine etkisi şişman yani kocaman yine bir kötülüktü oh olsun bütün kötülükler ölmeliydi...Bu arada ben beş adet takvim değiştirdim yani çook uzun zaman oldu kristal bastona tutunmasını beklediğim dedem gelmedi halam beni yanına almak istedi musluk burunlu halama belli etmesem de onu seviyordum ama yanında kalamazdım çünkü uyurken ilkokulda ezberlediği bütün şiirleri okuyormuş ben geceleri rahat uyuyabileceğim bir hala bulamayacağım için dedemi hep bekledim.Bahçede gezinirken kristal bastonun üzerinde uyuyakalan bir battaniye gördüm battaniye dedemin sesiyle şarkı söylüyordu;

GELMEYEN DEDEMİN ŞARKISI..

İşim çıktı gelemiyorum evlat...
Gök battaniyesini kaybeden dedelerle dolu......
Limonlarımı göndermişsin güneşe..
Artık limon yemiyorum
Buradaki dedelerle dostluğu oynuyorum...


Esra Elönü

Beyazdut
17-01-10, 23:42
BUHUR DAĞI İLE KINALI CEYLAN'IN MASALI

Bir varmış, bir yokmuş... Bir vakitler, herkeslerin türlü savaşlardan sonra terkettiği bir viran şehrin yanında, bir dağ varmış... Bahar geldiğinde, eteklerine dağılmış binlerce kocayemiş, ıhlamur, amber ve mersin ağaçlarından yayılan baş döndürücü koku, tüm şehri tütsülermiş...Bu yüzden halk, Buhur Dağı ismini vermiş ona eskiden...

Dağ onca ağacına, çiçeğine, suyuna, taşına rağmen çok yalnızmış... Gün geceye durduğunda, gökyüzüne bakar, gördüğü her yıldıza bir türkü söylermiş... Efkarından pınarları ağlar, toprağı sızım sızım sızlarmış... İstermiş ki rüyaları gerçek olsun, gönlüne göre bir yareni olsun, koynunda uyuyup koynunda uyansın, dağ daha bir dağ olsun, sevda daha bir sevda olsun.

Yine öyle gecelerden bir gece, kaldırmış başını göğe, haykırıyormuş türküsünü ki; birden, bir hışırtı duymuş... Bakmış ki güzeller güzeli kınalı bir ceylan durur karşısında... Durur da öylece süzer nazlı gözlerini ona doğru...Buhur Dağı'nın kalbine kor ateşler düşmüş, heyecanla sarsılmış gövdesi...Dile gelmiş de seslenmiş bir bakışta vurulduğu Kınalı Ceylan'a...

"İşte nicedir beklediğim, nicedir düşlediğim yarim geldi, umudum, ışığım, sevincim geldi, hoş geldi... Yaklaş maralım, daha da yaklaş ki yakından göreyim güzelliğini."

Ceylan ürkek, ceylan telaşlı, ardına bile bakmadan, seke seke gözden kaybolmuş sessizce... Sinmiş uzaktaki bir ağacın gölgesine, derdini dillendirmiş kendince:

"Sesini duydum uzak diyarlardan, yaktığın türkülerde anlattığın bendim koca dağ, Buhur Dağı!... Sesine sevdalandım da buldum seni, yüreğine sevdalandım da sevdim seni. Ne var ki ben bir yaralı ceylan, sana ne hayrım olur ki, sana verecek neyim var ki. Geldim, gördüm, bildim seni...Fakat benim daha gidecek yolum, çekecek çilem var."

Rüzgarlar Kınalı Ceylan'ın sedasını taşıdığında Buhur Dağı'na, kara bulutlar çökmüş zirvesine... Dağ öfkeli, dağ kırgın, adeta kükrer gibi söylemiş meramını:

"Duydum seni kınalım, duydum da duymasına, hem kendini gösterir hem de neden kaçarsın? Her gece seni söyledim ezgilerimde, seni yazdım gökyüzüne. Uçan kuşun kanadında, çağlayan nehirlerin nefesinde, tan yerinde şavkıyan seherlerde, yağmurların buğusunda aradım izini. Önce bana görün, sonra bırak git diye mi? Hemen şimdi dönesin bana geri, ya da ilelebet kanasın yaran; öyle ki kımıldayamayasın, öyle ki bir yudum su içmeye kalkamayasın çöküp kaldığın yerden!"

Ceylanın küçücük yüreği burkulmuş acıyla... Korka korka dağın hışmından, seslenmiş ona titreyen sesiyle:

"Nedir bu hiddetin, feryadın? Nedir bu halden sual etmez gazabın?... 'Zaman' dedikleri bir ilaç varmış, ben daha yollara düşüp onu bulacağım, yaramı onunla sarıp bekleyeceğim iyileşmeyi... Sende kalırsam şu halimle; sana acıdan, tasadan başka bir şey veremem. Sen bir yüce dağsın, sabır taşlarıyla döşeli bayırların... Beni sen de anlamazsan, kimler anlasın?"

Dağ küsmüş, ceylan boynu bükük; vurmuş kendini yollara... Bağrında Buhur Dağı'nın hasreti, vuslata ömrü yetsin diye dualar ederek Yaradan'ına, gözden kaybolup, gitmiş uzaklara...

Buhur Dağı fısıldamış ardından:

" Bekleyeceğim seni maralım, taşım üstünde taş kalmayıncaya, toprağımda tek bir ot bitmeyinceye değin..."

Ay güneşi, güneş ayı kovalamış durmuş, mevsimler mevsimlere, yıllar yıllara kavuşmuş... Diyar diyar gezmiş ceylan, deva bildiği mahir zaman iyileştirirken yarasını, Buhur Dağı'nın içli sesi, gönlünün mabedinden bir an olsun silinmemiş... Kızıl kınalı başını semaya kaldırıp da sevdasının ve sevdalısının sırrına erdiği yalnız gecelerinde, her bir yıldızdan yüreğine yansıyan ışık, yarinin kendisine adadığı türkülerinin giziymiş...

(Masalcı tam da öyle bir anda, sesini verivermiş masala...)

"Gecedir; ayrı düşmüş sevgililerin elzemi hasretleri göğsünde emziren... Gecedir; tek yürekte iki taşkın nehir gibi coşan, ikiyi bir kılan, biri ikiye bölen sevdaların beşiği... Ömür denilen ise ahu gözlü ceylanın kirpiğinde kanat çırpması kadar bir kelebeğin... Ceylan fani, dağ fani... Geldi vakti saati... Düştü ceylan sevdasının, sevdalısının yollarına..."

Günler birbiri ardına inci gibi dizilirken, hiç durmadan koşmuş ceylan... Ayaklarında dermanı kalmamış, acıkmış, susamış... Bir an olsun durmamış, Buhur Dağı'nın billur ırmaklarının suyuymuş susadığı, Buhur Dağı'nın kaynağıyla besleyip büyüttüğü ağaçların yemişleriymiş acıktığı... Derman, Buhur Dağı'nın koynundaymış.

Birbirlerini gördükleri ilk andaki kadar ışıltılı ve sakin bir gece, Kınalı Ceylan varmış yarinin eteklerine... Nice soğuk iklimlerden sıcak iklimlere değin yolunu gözlediği ceylanını, gelişinden bilmiş Buhur Dağı... Seslenmiş usulca:

"Ey kınalım, ey güzeller güzeli ceylanım, döndün demek sonunda bana... İyileşti mi yaran? Buldun mu çareni; bir su damlası gibi akıp gittiğin, bir kum tanesi gibi savrulduğun yollarda? Senin gönlümü kasıp kavuran hasretin, ehramı oldu ağaçlarımın, çiçeklerimin; tohumlar bile çatlayamadan küle döndü toprağımda... Vardın geldin ama; şimdi benim sana verecek neyim var; susuzluğunu gidereceğin bir pınarım bile yok ki; kuruyup gitti hepsi, acıktıysan seni neyle doyurayım; sabır taşlarımda biten otlarla kanmazsın ki açlığına."

Ceylan bitkin; tırmanırken dağın yamacına, devrilivermiş bedeni kurumuş dalların arasına, küçücük kınalı başını vurmuş kocaman bir taşa... Son mecaliyle konuşmaya çalışırken, şu kelimeler dökülmüş dilinden:

"Sar beni Buhur Dağı'm... Sar beni yazgım olan; canım tenimden çıkmadan beni sana kavuşturan sevdan ile... Toprağından kanıma aksın ölüm, kanımdan toprağına aksın dirim, hasretinle yaktığın çiçeğin, ağacın, kanımla hayat bulsun yeniden. Ben sana karışayım, sende son bulup, sende doğayım... Bak şu kızıl yıldız var ya; işte o benim yıldızımdır. Ona söyleyerek şimdi en güzel türkünü, kollarında uyut beni güzel sesinle..."

Ve canını teslim etmiş ceylan oracıkta, nazlı gözleri kapanırken düşen iki damla yaş; yuvarlanıp dağın iyi yanına, iki ayrı ırmağa dönüşürken...

Buhur Dağı, tüm acılardan da büyük bir acıyla öyle sarsılmış, öyle inlemiş ki, gökyüzü yırtılmış sesinden, şimşekler çakmış, simsiyah bir yıldırım düşmüş zirvesine; ikiye bölmüş koca dağı...

O geceden sonra mevsim ne vakit bahara dönse, Buhur Dağı'nın ikiye ayrıldığı, Kınalı Ceylan'ın gözyaşlarından oluşan iki ırmağın kavuştuğu yerde kızıl bir gonca gül bitermiş. Açıp da yaprağını, kokusunu yele verdiğinde yıldızlı gecelerde; kimselerin duymadığı, kimselerin bilmediği bir türkü yankılanırmış o vadinin en kuytu yerinde...

İlke Ersoy

Beyazdut
17-01-10, 23:43
ORMAN PERİSİ'NİN GÜLLERİ

Yemyeşil ağaçlarla kaplı ormanın birinde genç bir peri yaşarmış. Bu peri çiçeklerden en çok gülleri severmiş. Evinin bahçesinde renk renk güller yetiştirirmiş. Bu güller o kadar taze ve güzellermiş ki gören herkes perinin güllerine hayran kalırmış. Peri de güllerini çok sever, her sabah onları hem sular hem de onlarla konuşurmuş. Genç peri gülleriyle çok mutluymuş, ama onu üzen bir durum varmış. Peri güllerini çok sevdiği için onların solmalarına dayanamazmış. Güllerin bir süre sonra solması çok doğalmış, fakat genç peri güllerinin solmasına çok üzülüyor, güllerinin hep ilk günkü gibi taze ve diri kalmalarını istiyormuş. Kendi kendine “güllerim hep böyle güzel kalsa! O zaman hiç mutsuz olmam.” diyormuş. Bir sabah çiçeklerini yine sularken perinin dikkatini sarı renkte bir gül tomurcuğu çekmiş. Bu tomurcuk da diğer gül tomurcukları gibi pek güzelmiş. Fakat rengi diğerlerinden apayrıymış. Çok daha güzel ve değişik bir tondaymış tomurcuğun rengi. Bu yüzden, genç peri sarı tomurcuğa daha özenli bakmaya başlamış. Her sabah ona “küçük sarı tomurcuk büyüyecek, kocaman güzel bir gül olacak” diye güzel sözler söylüyormuş. Tomurcuk da bunu anlıyormuş gibi günden güne daha da güzelleşerek büyümüş. Kocaman bir gül olduğunda ise bahçedeki diğer güllerin arasında tıpkı gökyüzündeki güneş gibi ışıldıyormuş. O kadar güzelmiş ki onu görenler sarı güle bakmaya doyamıyorlarmış. Peri de bunun farkındaymış ve çok mutluymuş. Fakat sarı gülün de bir gün solacağını bildiği için, içten içe bir üzüntü duyuyormuş. Aradan bir gün geçmiş, bir hafta geçmiş, bir ay geçmiş. Bu süre içinde bahçedeki bütün güller solmuş, yerlerini yeni tomurcuklara bırakmışlar: güzel, sarı gül dışında! Bir ay geçmesine rağmen sarı gül solmamış, benzersiz güzelliğinden hiçbir şey kaybetmemiş. Peri ilk başta bu işe çok şaşırmış fakat yine de sevinçliymiş. Çünkü güllerinin en güzeli solmamışmış. İyi yürekli peri, her gün onu evinin penceresinden seyrediyor, onu özenle suluyor, ona güzel sözler söylüyormuş. Gel zaman git zaman; peri, bu işten sıkılmaya başlamış. Sarı gül hiç solmuyormuş, fakat bu periye artık mutluluk vermemeye başlamış. Çünkü peri sarı güle dair hiçbir umut taşımıyormuş içinde. Önceden gülleri solduğu vakit, yeni tomurcukların ne zaman çıkacağını merak ederek onlarla sabırla ilgilenir, umutla güllerinin açılacağı zamanı beklermiş. Fakat şimdi sarı gül hiç solmadığı için böyle düşünceleri kalmamış. Bu da periyi bir zaman sonra mutsuz etmiş. Yetiştirdiği güllerinin solmamasını isteyerek ne kadar yanlış düşündüğünü anlamış. Her şeyi doğal haliyle sevmek en güzeliymiş. Bu yüzden o günden sonra orman perisi, doğadaki her şeyi olduğu gibi kabul etmeye karar vermiş. Orman perisi uzun yıllar, bahçesinde yetiştirdiği güllerle beraber evinde mutlu bir hayat sürmüş.

Özge Kurt

Beyazdut
17-01-10, 23:44
NİLÜFER PERİSİ


Sabahın erken saatlerinde, henüz daha güneş bile doğmadan önce, çiğ damlaları nilüfer çiçeklerinin üzerinde nazlı nazlı salınmaya başlamışlardı. Çiğ damlaları oluştukça, nilüferler daha da parlaklaşıyorlardı. Nilüfer tomurcukları yavaş yavaş açılıp doğan günü karşılamaya hazırlanıyorlardı. Tomurcuklardan biri daha yavaş açılıyordu. Bir bebeğin uykusunu, güzel rüyasını bırakmak istememesi gibi nazlanıyordu. Tomurcuğun her yaprağı açıldıkça, etrafa ışıklar saçılıyordu. Rengarenk ışıklar, sanki bir bebeğin gülüşüyle geliyordu. Güneş doğarken, parlak gri olan gölün suları, beyaz, pembe nilüfer çiçekleri onların yemyeşil yaprakları ile bir mucizeyi kucaklamaya hazırlanıyordu. Güneş yavaşçacık, mutluluk dağıtarak, nilüfer perisi ile birlikte doğdu.

Nilüfer perisi, minicik , güneşin ilk ışıltıları kadar mutlu, bir bebek kadar masum, kar tanesi kadar kırılgan, bir periydi. Nilüfer perisi çok şanslıydı çünkü o pırıl pırıl bir gölde dünyaya gelmişti.


Nilüfer perisi çok mutluydu. Onun için yepyeni bir serüven başlamıştı. Daha gözlerini açıp etrafı seyrederken, bu seferki hayatında çok şanslı olduğunu düşündü. Burası etrafı çam ormanlarıyla kaplı bir göldü.

Ormanı seyre dalmışken, güzel bir müzik dikkatini çekti. Sanki ormanın oluşumuyla beraber doğmuştu bu müzik. Etrafına baktı. Önce kurbağalar çıktı müzisyenlerden; sonra zilleriyle çekirgeler, kemanlarıyla ağustos böcekleri… balıklar dans ederek müziğe eşlik ediyorlardı. Orkestra çok genişti.Tüm göl bu müziğe eşlik ediyordu. Nilüfer perisi buna inanamadı. Daha önceki hayatlarında nice mutlu göller, mutsuz göller, ışıltılı, bol balıklı, özel kokulu göller gördüyse de bu göl diğerlerinden çok farklıydı.

Gülümseyerek müziğin tadını çıkardı. Sonra müzisyenleri incelemeye başladı. Yüzleri nasıl da mutlulukla ışıl ışıl parlıyordu. Tek tek hepsini inceliyordu, ki unutmasın, bu görüntü bundan sonra da yaşayacağı hayatlarda ona mutluluk versin. Ağustos böceğine gelince orada kalıverdi. İkisinin de gözleri birbirine kenetlenmişti, sanki o anda tüm dünya durmuş sadece müzik ve ormanın büyülü kokusu kalmıştı. Ama bu arada, onlar farketmeseler de, önce müziğin ve dansın ritmi bozuldu, sonra da sustu.

En son aşıklar anladılar müziğin durduğunu. Herkes onlara bakıyordu. Nilüfer perisi kendini tutamadı, bir kahkaha attı. Müzik ve dans yeniden başladı. Müziğin sonunda çok acıkmışlardı. Sofralar kuruldu. Ağustos böceği ve nilüfer perisi beraber oturdular. Konuşmaya başladılar. Aslında, ne söylediklerini kendileri bile bilmiyorlardı, konuşan daha çok gözleriydi.

Yemekten sonra bütün göl hayvanları dinlenmeye gitti. Sadece ağustos böceği ve nilüfer perisi kaldı. Göl birden sakinleşmiş, durgun bir hal almıştı. Hafif bir meltem esiyordu. Bir süre bu sessizliği dinleyip beraber olmanın mutluluğunu yaşadılar. Sessizliği ağustos böceği bozdu.

“Nilüfer perisi kanatların yeterince olgunlaştı. Artık uçabilirsin. Ormanı tanımak ister misin?” dedi.

Nilüfer perisi bu teklifi sevinçle kabul etti. Uçarak ormana ulaştılar. Orman nasıl da hoş kokuyordu. Rengarenk çiçekler kaplamıştı tüm ormanı. Ağaçlar çok büyüktü. Gördükleri bütün hayvanlar gülümsüyordu. Küçücük bir yavru sincap, nilüfer perisini görünce çok mutlu oldu. Ellerini sevinçle çırpmaya başladı. Bir yandan da annesini çekiştiriyordu.

“Anne bak bak o kim?” diye sordu.

Nilüfer perisi yavaşça minik sincabın yanına geldi. “Merhaba ben nilüfer perisiyim” dedi. Yavru sincap gözlerini kocaman kocaman açmış hiç sesini çıkarmadan nilüfer perisine bakıyordu. Anne sincap nilüfer perisini ve ağustos böceğini selamladı. Onlara en güzel yemeklerini ikram etti. Sonra “gelin” dedi, “ben gezdireyim ormanımızı; önce baykuş ailesiyle tanıştıracağım sizi.”

Gerçekten de anne sincap, başta baykuş ailesi olmak üzere, bütün orman sakinleri ile tanıştırdı nilüfer perisini. Bu oldukça yorucu olmuştu. En son kaplumbağa ailesiyle tanıştılar. Kaplumbağalar da onlara serin şerbetler ikram ettiler. Nilüfer perisi bu geziden hoşnuttu ama sanki herkes birşeyler saklıyordu. Bu rahatsızlık verici durumdu ki, nilüfer perisini en çok üzen ağustos böceği bile bu sırra dahildi. Herkes çok mutlu görünmesine rağmen gözlerde saklanamayan bir hüzün vardı.

Orman halkının bilmediği bir şey vardı, nilüfer perileri istedikleri zaman düşünceleri okuyabiliyorlar ve hayalleri görebiliyorlardı. Nilüfer perisi teker teker düşünceleri okumaya başladı. Gizledikleri şey bir bataklıktı. Ama bataklıkta neyi gizlediklerini anlayamıyordu çünkü bu ormanda bataklık olması gizlenecek bir şey değildi. Hatta orayı uçarken bile görmüşlerdi. Kaplumbağa ailesine sordu; “Ben henüz bataklığı görmedim, orayı bana göstermeyecek misiniz?”

Herkes şaşkınlıka birbirine baktı. İlk konuşan ağustos böceği oldu. “Evet, nilüfer perisine hâlâ bataklığı göstermedik, haydi bataklığa gidelim” dedi. Herkes biraz ürpererek baktı birbirine, isteksizce “tamam” dediler.

Bataklık hiç de uzak değildi. Nilüfer perisi için birazcık ilerdeydi. Ama orman halkı birbirlerine yardım ederek bile olsa çok yavaş ilerliyorlardı. Sonunda ulaştılar bataklığa, bataklıkta onları üstü başı kir içinde bataklık cini karşıladı. Bu durumdan cin çok mutlu olmuştu, ama orman halkı hiç mutlu gibi görünmüyordu. O şirin hayvanların yerini, asık suratlı bir topluluk almıştı. Hepsi aksi ve küçümser bakışlarla bakıyorlardı bataklık cinine.

Ama bataklık cini, onları gördüğü için o kadar mutlu olmuştu ki, nilüfer perisini bile gözleri görmüyordu. Durmaksızın çığlıklar atıyor bir oraya bir buraya zıplıyordu. O zıpladıkça etrafa çamurlar sıçrıyor, çamurlar sıçradıkça bataklık cini daha da çok kahkaha atıyordu. Nilüfer perisi bataklık cinini çok sevmişti. O da hemen onunla beraber çamurlarda zıplayıp hoplamaya başladı. İkisi beraber çok eğleniyorlardı. Orman sakinleri, gözlerini kocaman kocaman açmış nilüfer perisine bakıyorlardı. Fısıltılar başladı hemen, kimi nilüfer perisinin asla temizlenemeyeceğini, artık hep böyle pis kalacağını, kimi de onun ruhunu şeytanın çaldığını söylüyordu.

Nilüfer perisi bunların hepsini anladı. Demek onun için bataklığa gelmiyorlardı. Üstelik bataklık cininden de korkuyorlardı. Bataklık ciniyle kimse görmeden konuştu. Sonra da çok yorulduğunu ve çok acıktığını söyledi. “Hadi yemek yiyelim” dedi orman halkına. Kimseden ses çıkmadı. Ağustos böceği “hadi bakalım” dedi. “Geri dönüyoruz. Yemek yiyeceğiz.”

Baykuş arka çıktı hemen , “Önden kuşlar gitsin, hazırlıklara başlasınlar.” Önce isteksiz olanlar bile hazırlıklar başlayınca neşelendiler. Onlar sofrayı hazırlaya dursun, nilüfer perisi ve bataklık cini de göle gitmiş yıkanıyorlardı. Nilüfer perisi, iyice temizlenmesi için bataklık cinine yardım etti. Üstünden o çamurlar gidince, ortaya çok şirin bir cin çıktı. Temizlendikten sonra, şölene katılmak için, birlikte yola çıktılar. Oraya vardıklarında, baykuş dışında kimse bataklık cinini tanımamıştı. Baykuş hemen onların yanına yaklaştı ve onları onur konuğu masasına oturttu. Sonra da misafirlere bataklık cinini tanıttı. Bataklık cininin onur konuğu masasına oturmasıyla beraber şölen başladı.

Şölen başlamıştı ama misafirler hâlâ büyük bir şaşkınlık içindeydiler. Kimse bataklık cininden gözlerini alamıyordu. Bugüne kadar korktukları bu minicik, şirin yaratık mıydı? Bataklık cini büyüklere göre hâlâ çirkindi, ama çocuklara göre çok şirindi. Çocuklar hemen onun yanına geçtiler. Bütün yemek boyunca gülmeleri hiç kesilmedi. Bataklık cini gülmeyi, eğlenmeyi seviyordu ve onun bulunduğu ortam mutlaka neşeli olurdu. Yemeğin sonunda herkes neşe içinde masadan ayrıldı.

Artık bataklık cininden korkmuyorlardı. Hatta onu sevmeye bile başlamışlardı. Artık bataklık korkulması gereken bir yer olmaktan çıkmıştı. Şölenin sonunda bataklık cini hem nilüfer perisine, hem baykuşa, hem de ağustos böceğine teşekkür etti. Mutlulukla bataklığına döndü.

Nilüfer perisi ve ağustos böceği göle doğru yola çıktılar. Ama ikisi de biraz yalnız kalmak istiyorlardı. Bir süre birlikte kaldılar. Nilüfer perisi gitmeden önce onlara bir armağan vermek istiyordu. Ağustos böceğinin aklından geçenleri okudu. O nilüfer perisinin hiç gitmemesini, hep beraber olmalarını istiyordu. Bu imkansızdı, nilüfer perileri sadece bir gün yaşardı.

Artık akşam oluyordu. Gitme vaktine az kalmıştı. Birden aklına geldi. Bu gölde hiç göl insanı görmemişti. Halbuki neredeyse tüm göllerde göl insanları olur; hem güzel sesleri, hem sorunlara hemen çözüm bulmalarıyla tüm göl halkının sevgisini kazanırlardı. Onlara göl insanlarını armağan etmeliydi. Nilüfer perisinin bir an önce göl perisini bulması gerekiyordu. Sadece göl perisi göl insanlarını çağırabilirdi. Ağustos böceğine çok acil göl perisini bulması gerektiğini söyledi ve hızla oradan ayrıldı.

Nilüfer perisinin, göl perisini bulması zor olmadı. Ona isteğini anlattı. Göl perisi de büyük bir zevkle kabul etti ve göl insanları ile bağlantıya geçti. Sonra nilüfer perisine dönüp o gitmeden önce gölde olacaklarını söyledi. Nilüfer perisi teşekkür ederek oradan ayrıldı.

Nilüfer perisi göle döndüğünde artık güneş batmak üzereydi, göl güneşin son ışıklarıyla rengarenk olmuştu. Muhteşem bir görüntüydü . Göl orkestrası bu sefer hüzünlü bir melodi çalıyordu. Çünkü nilüfer perisi birazdan geldiği nilüfere dönüp, uykuya dalacaktı. Tekrar uyandığında artık orada olmayacaktı.

Nilüfer perisinin iyice uykusu gelmişti. Göl sakinleri ağlamamak için kendilerini zor tutuyorlardı. O sırada göl insanları güzel sesleriyle şarkılar söyleyerek geldiler. Birden hüzün kayboldu. Ortalık yeniden canlandı. Nilüfer perisi bile el çırpıyor, dans ediyor, bu neşeli müziğe eşlik ediyordu.
Müziğin sonunda nilüfer perisi yavaşça doğduğu nilüfere döndü. Bütün göl halkını, orman halkını, göl insanlarını selamladı. Dilerim yine görüşebiliriz dedi ve nilüferin içinde kıvrılıp, nilüferin onu yumuşakça örtmesini istedi.

Bütün canlılar nilüfer perisinin aralarından ayrılmasından dolayı çok üzgündü. Ama o, onlara göl insanlarını hediye etmişti. Onlara mutluluk vermişti, içtenlikle ona teşekkür ettiler. Nilüfer perisinin de istediği gibi şarkı ve dansa devam ettiler.

Hülya And

Beyazdut
17-01-10, 23:45
BENİM BİR AĞACIM VAR
O gün çok güzel bir gündü. Gökyüzünde kuşlar sevinçle uçuşuyorlardı. Ağaç dallarının arasında birbirleriyle şakalaşıyorlardı. Bazen de kavga ediyor olmalıydılar ki, çok fazla gürültüleri yükseliyordu havaya. Bir taraftan da hoş bir melodi gibi arı vızıltıları geliyordu kulağa. Her şey uyanmış, işinin başına geçmişti anlaşılan. Rengarenk benekli kelebekler de boş durmuyorlardı. Onlar da çiçekten çiçeğe konmak için yarış ediyorlardı sanki birbirleriyle. Bir yandan da evin yan tarafından akan dereden güzel bir su sesi geliyordu.

Serpil güzel ve rahat bir uykudan uyanmıştı. Evin avlusundaki çeşmeden ellerini ve yüzünü yıkadı. Sonra da annesinin hazırladığı kahvaltıdan yedi afiyetle. Her şey çok güzeldi. Güneş onun için gülümsüyordu sanki. Kuşlar onun için cıvıldaşıyorlardı. Kelebekler en güzel renklerini ona göstermek için yarışıyorlardı. Ya şu dereden gelen su sesine ne demeli? Çok güzel bir gündü.

İşte bu güzel gün, Serpil’in içini coşturmuştu. Oyun oynamak için sabırsızlanıyordu. Ama arkadaşlarının hiçbirine ulaşamazdı bu saatte. Bu duyguyu yaşayınca içinde garip bir acı duydu. Çünkü Arkadaşlarının çoğu şimdi tarlada ya da bahçede ailelerine yardım ediyorlardı. İçinden, "Şu tatilleri de sevmiyorum. Bütün arkadaşlarımın işleri var. Onlarla şu güzel günde bir araya gelip oynayamıyoruz bile. Oysa okulda hep birlikteyiz. Hiç olmazsa teneffüslerde dilediğimiz gibi oynayabiliyoruz." dedi.

Bir müddet, "Acaba ne yapsam?" diye düşündü. "Biraz kırlarda dolaşıp, çiçek toplayayım. Topladığım güzel çiçekleri vazoya koyarım." İçinden muzip muzip güldü. "Acaba ninemi ikna edip, halatları ondan nasıl alabilirim? Eğer onu ikna edip, halatları alırsam güzel bir salıncak kurdururum dedeme. Oh ne güzel bir düşünce" diye geçirdi içinden. Ama önce kırlarda biraz dolaşsam iyi olur" dedi. Sonra da, içinden şarkılar söyleyerek zıplaya zıplaya kırlara doğru koşmaya başladı. Şimdi kendini çok daha mutlu hissediyordu.

Topladığı bir demet kır çiçeğiyle eve döndü. Dedesi avluda bir şeylerle uğraşıyordu. Dedesini görünce çok sevinmişti. Dedesini çok seviyordu
Serpil. Çünkü dedesi onun en iyi dostuydu. Masal arkadaşıydı. Dedesinin elinde bir tutam uzun uzun çubuklar vardı. Yanına yaklaştı. Sevinçle, "Nasılsın Dedeciğim? Bak çiçeklerime? Ne kadar güzel. Dede ninemden halatları istesek acaba verir mi? Çok güzel bir gün. Ben de çok mutluyum, ama benimle oynayacak hiç arkadaşım yok. Çok yalnızım ve sıkılıyorum. Eğer ninem halatı verirse, bana salıncak kurar mısın? Dedeciğim elindeki çubuklar da ne acaba?"

"Ohhh!! Hele şükür elimdekileri fark edip sordun. Kızım bir soru sorulduğunda ya da konuşulduğunda, karşılığını almadan başka bir soru sorulmaz. Ya da farklı bir konudan bahsedilmez. Ben şimdi senin sorduğun soruların hangisine cevap vereyim bilemiyorum?"

"Oh, evet haklısın dedeciğim. Özür dilerim. Kendimi çok yalnız hissediyordum. Ne yapacağımı bilemiyordum. Bu yüzden de kendi kendime oynayacağım oyunlar düşünmüştüm kafamda. Seni de görünce hepsini birden sıralayıverdim. Kusura bakma. Şey, en son sorduğumdan başlayabilirsin. Elindeki çubukların ne olduğunu sormuştum."

"Peki tamam. Yalnızken insanların kendini nasıl hissettiklerini çok iyi bilirim. Bu yüzden içindeki sıkıntılı duyguyu anlıyorum. Elimdekiler birer çubuk değil. Bunlar birer fidan."

"Fidan mı?"

"Evet, bunlar; erik, kayısı ve badem fidanları. Bunları bugün bahçemizin kenarlarına dikeceğim. Büyüyünce, hepsi birer meyveli ağaç olacaklar."

"Ama dede, madem meyveli ağaç olacaklar. O halde bahçenin iç kısımlarına dikmen daha doğru olmaz mı? Hem gelen geçen çocukların ve hayvanların meyvelerine uzanmasından korunmuş olmazlar mı?"

"Hah ha ha.. İlahi kızım. Hiç senin gibi düşünmemiştim. Senin söylediğin gibi de düşünülebilir, ama ben öldükten sonra da arkamdan dua edilmesini istiyorum. O yüzden bu fidanları bahçe kenarına dikiyorum."

"Bahçe kenarında olduğu için neden sana dua etsinler ki dede? Doğrusu hiçbir şey anlamadım."

"Bak şimdi. Ben bu fidanları bahçenin kenarına ektiğimde büyüyüp, meyveli birer ağaç olacaklar değil mi?"

"Evet."

"Bunlar büyüdüğünde, çocuklar geçerken yiyecekler. Bahçenin kenarından geçen yolcular yiyecek. Sonra, yoldan geçen hayvanlar, ağacın dibine düşen meyvelerini yiyecekler. Böylece benim dikmiş olduğum bu ağaçtan, bir çok şey faydalanacak. Mutlu olacak. Bu yüzden de, ben ölsem bile, Allah bana sevap yazacak. Böylece ben sürekli sevap almış olacağım. Hem belki de yoldan geçen ve aç olan bir yolcu yiyecek bu ağaçların meyvesinden. O yolcunun, açken bir meyve yemesi ve şükür etmesi ne kadar güzel değil mi? Arkasından da, "Bu ağacı eken her kimse Allah ondan razı olsun. Allah onun ruhunu şad etsin" diye dua etmesi bana yeter kızım. Ben bu ağaçları bunlar için dikeceğim zaten."

"Anladım dede. Sen hem ahirette, hem de dünyada meyvelerinden yiyeceksin diktiğin ağaçların."

"Ah benim akıllı kızım. Ne de çabuk anladın. Şimdi sen de, her iki yerde de meyve verecek olan bu ağaçlardan dikmek ister misin?"

"Tabiî isterim dede."

"Öyleyse hadi gel bakalım. Şu fidanları daha fazla sıcağın altında bekletmeden toprağa gömelim."

Meryem Tortuk

Beyazdut
17-01-10, 23:46
ÇİÇEKSİZ OVA
Bir zamanlar yemyeşil ovaların baharla şenlendiği, herkesin gitmek isteyip basmaya kıyamadığı güzel mi güzel, yeşil mi yeşil bir ova varmış. Bu ovanın adı çiçeksiz ovaymış. Çiçeksiz ovanın yemyeşilliğini bozan tek kusuru da bu adındaki sorunmuş. Yani çiçeksizmiş bizim güzel ova. Belki de dünyanın hiçbiryerinde olmayan öyle güzel, öyle yumuşak çimleri varmış ama, bu çimenleri taçlandıracak çiçekler yokmuş. Etrafı dağlarla çevrili güzelim ovanın tek üzüntüsü de buymuş. Çevresine bakınır "neden benim de altın gözlü güzel yüzlü çiçeklerim yok" diye hayıflanır dururmuş. Dağlara, bulutlara, üzerinde uçan kuşlara sorarmış, hiç biri kulak asmazmış sorularına. Birgün küçük bir serçe zıp zıp zıplarken üstünde ona sormaya karar vermiş ova.

- Küçük serçe dinlesene beni bir yol.

Küçücük minicik serçe bu çınlayan sesin nereden geldiğini anlayamamış önce sonra farketmiş ki altındaki yeşil halı misali ova dilegelmiş konuşmakta,

- Sen konuşabiliyormusun? diye merakla sormuş ucubucağı görünmeyen ve kendisine göre çok ama çok büyük olan bu arkadaşa

- Tabii, demiş ova, sen nasıl konuşabiliyorsan ben de öyle konuşabiliyorum. Aslında biliyor musun çevremizdeki herşey konuşur ama, çoğunlukla biz duymayız, çünkü dinlemeyiz.

- Doğru, demiş serçe, bunca zamandır üstünden gelir geçerim seni hiç duymamıştım. Ama bugün karnım açtı ve küçük bir solucan bulabilmek ümidiyle kondum üzerine, onun için kulak vermiştim sana.

- Haklısın, demiş ova, çoğunlukla birşeyler beklediğimiz zaman dinleriz karşımızdakini, üzerime konman çok iyi oldu küçük kuş benim de sana soracağım birşey vardı ama önce karnını doyurmalı, bak hemen arkanda bir solucan var şimdi afiyetle ye onu da sonra konuşalım benim derdimi.

Minik serçe gerçektende bir iki zıplama ötesinde görmüş küçük solucanı ve hoop afiyetle indirmiş midesine. Sonra dönüp yeni dostuna teşekkür etmiş.

- Gerçekten çok oldu bu kadar lezzetlisini yemeyeli, haydi anlat bakalım şimdi derdini,

Ova önce derin bir iç geçirmiş

- Biliyor musun serçecik benim hiç çiçeğim yok, etrafta birsürü dağ ova var hepsi bayram yeri gibi ama benim sadece yemyeşil çimenlerim var tek bir çiçek yok üzerimde bu rengi şenlendirecek, demiş.

Serçe bakınmış, gerçekten daha önce hiç dikkat etmediği bir şekilde çiçeksiz olduğunu farketmiş ovanın. Ama bunu ona söyleyip daha fazla üzmek istememiş yeni dostunu.

- Evet haklısın belki çiçek yok ama ömrümde gördüğüm en güzel yeşile, en yumuşak çimene sahipsin sen, demiş.

- Çok iyisin minik kuş bunu ben de biliyorum, sakın çimenlerimi ve bu halimi sevmediğimi sanma ama ne olurdu çiçeklerim de olsaydı, ne olurdu birtanecik de olsa şöyle güneş yüzlü bir papatyacığım olsaydı.

Yeni arkadaşının üzüntüsünü anlayan ve bu sorunu çözmeye karar veren kuş,

- Bak şimdi gidiyorum ama yarın güneş doğarken geleceğim sana ve yanımda bir sürpriz getireceğim, diyerek uçup gitmiş.

Ova bu küçük kuşun kendi büyük derdi karşısında sıkılıp, çaresizliğini yüzüne vurmamak için kaçtığını düşünmüş. "Eh, demiş kendi kendine, sen koskoca ova yüzyıllardır derdine bir çare bulamadın da bu minik kuş mu bulacak sana deva" diye alışkın olduğu hüzünle dalıvermiş gecenin içine. Karanlıkta herşeyi unutup uykuya dalarmış ova. Gece onun tüm sıkıntılarınI yokeder, kucağında uyuturmuş. "Hem, dermiş, çiçeklerim olsaydı bile gece görünmezlerdi ki" böylece gece daha rahat eder, kendini bu şekilde teselli edermiş.

Sabahın ilk ışıklarıyla serçenin sesini duymuş ova birdaha yanına hiç uğramayacağını düşündüğü küçük arkadaşı gelmiş üzerine konmuş,

- Benim güzel dostum, yeşil ovam hadi uyan demiş.

Hayatı boyunca hiçkimse ona böyle seslenmediğinden ovanın içi bir hoş olmuş, sevildiğini hissettiren bu sözler karşısında her zamankinden farklı uyanmış o sabah, gülümseyerek, aydınlanarak başlamış güne.

- Bak, demiş serçe, bak sana kimi getirdim, benim en iyi dostumu, kanatlarıma dolarak uçmamı sağlayan yorulduğumda yavaşça kucaklayan, en büyük desteğimi, rüzgar'ı getirdim. Senin derdine bulursa o bulur çareyi. Benim bildiğim çiçek dolu heryere tohumları o götürmüş, o saçmıştır. Biryerden topladığı tozları, başka yerlere tohum edip aynı renkleri oraya da bulaştırmıştır.

Ova biraz kırgın, biraz mahzun seslenmiş rüzgara

- Ey dağları taşları dolaşan, herşeyi savuran rüzgar, bu küçük serçenin dostu, doğanın taşıyıcısı rüzgar, heryeri çiçeklendirdin, rengarenk boyadın da beni niye renksiz bıraktın böyle.

- Ah güzel ova, ah yeşil ova, demiş rüzgar en üzgün sesiyle, bilmez miyim ben seni, ne güzel ne serin olduğunu, nasıl çiçeklere layık, ne zarif ve asil olduğunu, ama sen de bilirsin ki, dört yanın yalçın dağlarla çevrilidir, sanki sıkıca sarmışlardır etrafını, kucaklar gibi, ve öyle serttir ki kayaları sana tohum getirmeme izin vermezler.

Ama dün serçe bana seni anlatınca, sevgili yağmura gittim, anlattım derdini, şu arkadaki dereden yardım istedik bulduk çareni,

Yalnızlığının ömür boyu süreceğini düşünen ova kendisi için bunca varlığın elele verdiğini düşününce sevincinden çıldıracak gibi olmuş

-peki demiş peki nasıl yapacaksınız bunu nasıl çiçeklendireceksiniz beni,

Rüzgar

-Dere başladığı yerdeki çiçek tohumlarını alacak senin için, güneşe dereyi buharlaştırırken tohumları da taşıyacak gökyüzüne yağmur alacak tohumları ben de bulutların senin üstüne gelmesini sağlayacağım. Böylece yağan yağmurla birlikte tohumlarda karışacak toprağına.

Sende kısacık bir zaman sonra çiçekleneceksin.

Ova sevincinden deliye dönmüş , hem artık çiçekli olmanın hem de yalnız olmadığını bilmenin sevinciyle daha önce olmadığı kadar mutlu olmuş

Hemen işe koyulmuş bizimkiler.

Dere tohumları almış, güneş derenin suyunu buharlaştırmış, bulut yapmış, bulutları taşımış rüzgar ovanın üstüne, yağmur olmuş yağmış bulut tohumlarla birlikte.

Toprağına karışmış ovanın. Birkaç gün sonra ova rengarenk çiçeklerle altıngözlü papatyalarla dolmuş

Derler ki dünyanın en mutlu ovası olmuş

Çiçekleri ve dostlarıyla birlikte

Nurcan Kara

Beyazdut
17-01-10, 23:47
DÜNYAYI TANIYAN GENÇ

Bir genç ki hayal kurmayı çok sever. Bir genç ki gördüğüne aldanır masal sanır dünyayı. Bir genç ki kalbi katıca, huyu delice; bakınca boş gözlerle bakarmış etrafına, düşünmezmiş altlarında yatan hakikatları. Bir genç ki gezmek en büyük zevki, istermiş ki yesin içsin gezsin görsün deryayı. Derya dediği ne ki şuncağız bir su imiş. Bizim akıllı oğlan çıkmış yola koyulmuş...

Az gitmiş uz gitmiş... Dereler, tepeler, çukurlar, göller görmüş. Dağlardan aşmış, sulardan geçmiş. Nehirler taşmış, bayırlar dik... Anlaşılan bu yolculuk biraz zorcaymış. Dağlar varmış; kayalıklarla dolu yüksek, keskin sivri. Çıkılması zormuş bir hayli. Uçurumlar varmış yer yer dibi bucağı görünmezmiş, pek yüksekmiş. Ormanlar, denizler, kırlar, yollar aşarken birden yol bitivermiş olduğu yerde. Önüne çıkan koskoca dağ kaplıyormuş bütün yolu. Bir geldiği yollara bakmış, bir uçurumlara, bir dağlara, bir kayalıklara. Gözü korkmuş birden, ‘zor’ demiş. ‘Ama aşacağız...’

Bakmış bu engin dağlar, ormanlar, sular, denizler pek de bir sıkıcıymış. Koskoca dünyada kendini yapayalnız hissetmiş. Yorgunluk da bastırınca oturuvermiş olduğu yere. Çıkınından çıkarmış bir parçacık ekmeği, tam ağzına atarken bir kuş kapmış elinden. Kuş uçmuş uçmuş da bir kayanın tepesine konmuş. Ekmeği oracıkta bırakıp oradan uzaklaşmış. Kayanın ötesi görünmüyormuş. Çocuk bir boş kalan eline bakmış, bir uçmakta olan kuşa. Bir sağına bakmış, bir soluna. Yiyecek bir lokma aramış ama yokmuş. Güneş tepedeymiş, hava sıcakmış, su ırakmış, gölge uzakmış. Bakmış olacak gibi değil açlık son haddine vardı, biraz üzgün biraz meraklı uzanıvermiş olduğu yere. Belki uyuyunca açlık biraz basılır diye düşünürken uyuyuvermiş.

Uyandığında ne olduğunu anlayamamuş. Güneşe bakmış olduğu yerde duruyormuş. Az önceki kuş hâlâ uçmaktaymış kayalıkların tepesinde. Ağacın gölgesi bir adım bile ilerlememiş... Ama o uyumuş... Bu işte bir iş var ama... ‘Haydi bakalım’ demiş kalkmış. Torbasını eline alınca bir şey düşmüş yere ‘pat’ diye. Bu yemyeşil bir elmaymış. Açlıktan zor ayakta duran genç ‘nereden geldi bu elma’ demeye kalmadan elmadan ısırıvermiş. Elma suluymuş, elma tatlıymış, biraz ekşiceymiş ama pek de güzelmiş. Yemiş... Yedikçe de karnı bir güzel doymuş.

Bir güç bir kuvvet gelmiş, bir canlı bir sağlıklı hissetmiş kendisini. ‘Ne kadar da iyi geldi’ diye düşünürken kuşu görmüş kayaların tepesinde.

- Geliyorum, uçup gideyim deme, az sonra oradayım. Çaldığın ekmeğimi geri alacağım senden..

Yolların eğile büğüle uzandığı bu dağda kayalar o kadar sıkmış ki toprak yok denecek kadar azmış. Şu karşı ovalar da ne çorakmış. ‘Buralarda bu kuştan başka canlı yok mu’ dediğinde tırmandığı yerin aslında küçücük bir dağ olduğunu farketmiş. Şaşkınlıktan olduğu yerde donakalmış. Dönüp arkasına baktığında şaşkınlığı bir kat daha artmış. Gele gele bir adım gelmesin mi, çıka çıka bir karış çıkmasın mı? Genç şaşkın şaşkın etrafına bakınırken kuş görünmüş tepesinde. ‘Uzakta değilsin biliyorum’ demiş. ‘Ama ne kadar gideceğimi bilmiyorum. Kısıldım’ demiş. Kuş; ‘kendini tanımayanlar buraya gelemezler, önce kendini tanı’ demiş. Bir taş almış yerden atmış kuşa; ‘ekmeğimi çaldın, şimdi de aklımı mı istersin, beni deli mi sandın?’ demiş çocuk. ‘Ben kendimi herkesten daha iyi bilirim.’

Çorak kayaların yanına yaklaştıkça bir ses gelmiş kulağına, iyice dinleyince bunun su sesi olduğunu anlamış, sevinmiş. Orada dinlenebileceğini düşünmüş, kayaların ardına geçmiş. Koca koca taşların kapattığı küçücük bir şelalecikmiş bu, şırıl şırıl akmaktaymış suyu. İçinde renk renk balıklar varmış. Sıçraya sıçraya suyun yüzüne çıkıyor bir iki kulaç yükselip tekrar suya düşüyorlarmış. Seyretmeye daldığında bir balığın sıçrarken bir taşın üzerine düştüğünü görmüş. Balık çırpınıyormuş suya geri dönebilmek için. Çocuk seyrediyormuş balığın çırpınışlarını. İçinden koşup zavallı balıkcığı kurtarmak geçse de ‘bana ne ki başkası yapsın, bana çok uzak’ diye düşünmüş. Sonunda balığın çırpnışları yavaşlamış, tam son nefesini verecekken kuş yaniden görünmüş. Kaptığı gibi balığı suya atmış. Çocuk hırsından deliye dönmüş;

-Benim yemeğimi gene çaldın. Oraya gelip yuvanı darmadağın edeceğim.

Hızlı hızlı kayaları tırmanmaya başlamış, tırmanırken de aslında balığın kurtulmasına üzülmediğini, içinden birşeylerin buna memnun olduğunu farketmiş. Tutacak bir yer bulmanın zorluğu onu daha da yormuş. Etraf o kadar çorakmış ki bir yabani ot bile yokmuş. ‘Bu kadar taş gibi olacak ne vardı, biraz yumuşak olsaydın senin de ağaçların, dalların, yaprakların, otların, üzerinde yaşayan hayvanların olurdu’ diye düşündüğünde artık soluk dahi alamayacak hale geldiğini çok yorulduğunu anlamış. Biraz dinlenmek için durmuş. Güneşe bakmış, güneş veda etmekteymiş artık. Yavaş yavaş gölgeleri kaybolmaya yüz tutmuş kayaların. Birbirine düşen, ama hep aynı şekilde olan ‘sivri’ tepelerinden. Gölgeler giderken hava iyice kararmış. Ortalık bir ölüm sessizliğine bürünmüş. Kuşun sesi de duyulmaz olmuş artık şelaleninki de. Bir ürperti hissetmiş tırnak uçlarına kadar bütün vücudunu saran.. Buz gibi kayaların gecenin soğuğunda karanlığı sırtlamış devler gibi görünmesiyle iyice büzülen genç bir kanat sesinin kendisine yaklaşmasıyla irkilmiş. Kanat sesi iyice yaklaşmış yaklaşmış ve yanına gelince durmuş.

Ses biraz daha yaklaşınca bunun bir kuş olduğunu görmüş. Ama bu ekmeğini çalan kuş değilmiş. Kanatları beyaz başı yeşilmiş, gövdesi mor renkteymiş. Oturmuş kuşa bakmış, korkusu da kalmamış artık. Kuş anlatmaya başlamış. Kuş anlatmış o dinlemiş, kuş anlatmış o seyretmiş kuşun güzelliğini. Kuş; ‘Sana birkaç lafım var’ demiş. ‘Dünyayı tanımaya çıktığın şu yolda kendini tanımadan geçme.’ ‘Korkma!’ demiş ve eklemiş ‘vicdanınla konuştuklarını yabana atma, o sana kılavuzdur’ demiş, uçmuş gitmiş. Çocuk anlamamış bir şey ama gene de çok güzel bir kuştu diye düşünürken uyanmış. Doğrulmuş, etrafına bakmış, bir anlam verememiş. ‘Bu bir düş olmalı.’ Ne bir kuş, ne de başka bir canlı varmış. Tabiat güneşin o taptaze ışıklarıyla sabahın gelişine hazırlanmaktaymış. ‘Ne güzel bir hayvandı’ demiş. ‘Kanatları pek güzel, dili de ne tatlıydı’ derken ‘acaba ne dediydi’ diye düşünmüş.

- Beni benden iyi kim tanır doğduğumden beri ben benimle beraberim, demiş. Ama...

- Vicdan dediğin ne ki insan her şeyi aklıyla tartmalı. Ama....

Güneş karşı tepelerden görünüvermiş. Öyle nazlı öyle hayali imiş ki güneşin doğuşunu seyre dalan genç ilk kez böyle bir doğuşu seyrettiğinin farkına ancak güneş yükselirken varmış. Kendine hayret ederek yoluna devam etmek için ayağa kalktığında üstünün başının tozunu silkelerken bir yandan da ‘ne kadar esrarlı doğdu güneş, bense ilk defa farkettim’ diye söyleniyormuş.

Tırmanma vakti gelmiş, dağa çıkmak zormuş, dağ biraz dikmiş, kayalar sivriymiş, düzlükler yokmuş. Hani birşeyler olsa tutunacak tutacakmış ama yokmuş. Merak bu ya, arttıkça da artmış. Hırsız kuşun ekmeğini bıraktığı yere varmak için uğraşıyor da uğraşıyormuş. Bütün gayretiyle tırmandıkça tırmanmış, ha biraz daha ha biraz daha derken sanki o hırslandıkça yollar daha da uzuyor gibi gelmiş ona. Bir geçtiği yerden bir daha geçtiğini zannetmiş. Soluğu kesilince oturmuş olduğu yere. ‘Ne fena yerler’ demiş, ‘ne kötü kokuyor’ demiş, ‘tutacak bir dalı bile yok’ demiş, ‘ne aşı var, ne suyu’ demiş, ‘ne bir canlı, ne ölü’ demiş. Demiş de demiş. ‘Sanki birisi oraya varmamı istemiyor’ demiş. Güneş tam tepeye gelince çocuk da tepeye ulaşmış. Tepe uzakmış, tepe çorakmış diye hayâl ederken, çıkmış oturmuş, etrafına bakmadan..

Kafasini kaldirinca bir başka alem görmüş. Dağın tepesi düzlükmüş. Bir ucundan bakınca diğer ucu görünüyormuş. Yemyeşil çayır çimenmiş. Yer yer meyve ağaçları varmış. Mis gibi de kokuyormuş, güneş sımsıcak ısıtıyormuş buraları. Mini mini gelincikler varmış çimenlerin arasında. Papatyalar serpilmiş bembeyaz. Karanfiller, zambaklar bir de güller... Merakla bakmış çocuk; ne kuşu görmüş, ne de ekmeğini... İleride bir elma ağacı varmış, altında bir kız şarkı söylüyormuş. Eteğine yemyeşil elmaları toplamış gelen kuşların ayaklarının arasına sıkıştırıp bir yerlere gönderiyormuş. Kız onun geldiğini görünce eliyle ‘gel’ demiş, bir elma da ona uzatmış ‘al’ demiş. Çocuk almış elmayı ısırmış. Isırınca hatırlamış. Hatırlayınca geçip kızın karşısına oturmuş;

‘Bu elma.....’ demiş. Kız eliyle ‘sus’ demiş.

‘Veren el alan elden üstündür, sana minnettarız’ demiş. Çocuk; ‘ne yaptım bilmiyorum’ demiş. Kız; ‘bize verdiğin ekmek sayesinde bir can kurtuldu’ demiş. Çocuk olanları bir bir gözünün önünden geçirince anlamış, utanmış, başını önüne eğmiş. Tam ‘ben vermedim’ diyecekmiş ki.. Kız; ‘sus... buralarda fazla konuşulmaz’ demiş. ‘Biz konuşurken yüreğimizi alırız elimize’ demiş. ‘Buralar vicdanlı insanların diyarıdır, burada üzülmek yoktur, sıkılmak yoktur’ demiş. Çocuk; ‘bir şey sorsam size’ demiş. Kız; ‘her sorunun cevabını önce kalp bilir’ demiş. Ardından da ‘biraz sabır’ demiş. Çocuk ‘burada bir kuş yok muydu’ diyecek olmuş, kız; ‘git... Az ileride bir gül ağacı var onun gölgesinde bekle, az sonra geleceğim’ demiş. Çocuk sevinmiş. Sağına bakmış, soluna bakmış gül ağacını aramış, bulamamış. Kızın sözleri gelmiş aklına. Sabırla beklemiş. Bir gölge belirmiş üstünde, arkasını döndüğünde sırtını dayadığı ağacın gül ağacı olduğunu farketmiş. Kız gelmiş yanına, ‘anlat’ demiş.

Çocuk anlatmış kız dinlemiş. Gördüklerini ve yaşadıklarını çocuk anlatmış kız gülmüş. Çocuk anlatmış kız ağlamış. Çocuk; ‘neden ağlıyorsun ki’ diye sormuş, kız; ‘ömrünün anlamsız geçen dakikalarına’ demiş. ‘Bakarken göz ile değil gönül ile bakmalı’ demiş. ‘Lafa bakma kalbe bak’ demiş. Oğlanı bir düşüncedir almış. Başına gelenleri düşünmüş; ‘zaman geçmedi’ demiş. Kız; ‘musibet zamanı uzundur’ demiş. Çocuk; ‘bir hırsız ekmeğimi çaldı aldı buralara attı’ deyince kız; ‘o senin için zararlıydı. Küflenmiş, yenmeyecek hale gelmişti. Onu aldık. Ölmek üzere olan bir hayvana verdik. O yaşadı. Sana da daha iyisini gönderdik’ demiş. Çocuk uyandığı zaman yediği elmayı yeniden hatırlamış. Sonra dönmüş kıza, ‘her taraf kayalıktı, bu dağda ağaç yoktu’ demiş. Kız ‘gel benimle’ demiş. Kırların bittiği, aşağıya doğru uzanan yamaca gitmiş. ‘Bak’ demiş, uzatmış parmağını ileriye doğru...

Çocuk şaşkın bir o kadar da merakla bakmış gösterilen yere. Baktıkça şaşkınlığı bir kat daha artmış. Baktıkça meraktan gözleri açılmış kocaman kocaman. Her taraf yemyeşil, her taraf ormanlıkmış. Etraf ışıl ışıl çağlayanlar cıvıl cıvıl kuşlarla doluymuş, hayvanlar dolanırmış ağaçların altında, sincaplar atlarmış bir o dala bir bu dala. Sanki bir parçaymış cennetten ya da burası cennet miymiş anlayamamış. Dönmüş kıza; ‘sen kimsin, ya bu gördüklerim düş müdür’ demiş. Kız; ‘insan var aklı başında, insan var aklı bozulmuş. İnsan var aklı yok, insan var aklını unutmuş. İnsan var aklını kullanırken kalbini de koymuş yanına. İnsan var yüreğiyle bakar, insan var bakar da görmez. İnsan var bakmaz. İnsan var gözleri bakar ama yüreğindedir marifet. Her baktığından bir anlam alır, baktığını tartar, hisseder, düşünür. Dilini anlar, özünü anlar, içini anlar, muhabbetini anlar, hüznünü anlar, merhametini anlar, düşmanlığın kime dostluğun kime gerektiğini bilir, karıştırmadan birbirine, içini açar döker kendini tanır, halini anlar... gerisini anlar’ demiş. ‘Kendini iyi tanı, kılavuzunu iyi seç, yolda kalma’ demiş. ‘Kılavuz var yol gösterir, kılavuz var yoldan saptırır’ demiş. ‘Sen vicdanına kulak verenlerden ol’ demiş. ‘İnsan bir yolcudur’ demiş. ‘Yolculuk ruhların dünyasında başlar, çocukluktan, gençlikten, yaşlılıktan geçer’ demiş. ‘Bu dünya çok kısadır, ömür bir damla sudur kaybolur gider’ demiş.

Çocuk sessiz ve düşünceli tepelerden vadiye doğru bakarken ekmeğini alan kuşu hatırlamış, ölüme terkettiği kuşu ve kafasından geçen düşünceleri... Ve kendini... kendini... kendini...

Füsun Demirkaya

Beyazdut
17-01-10, 23:48
RÜZGÂR VE ATEŞ

1.

Yine huysuz bir günündeydi rüzgâr..... Bütün gücünü toplayarak ateşin tepesine dikilmiş :

-Seni söndüreceğim, diye bağırıp duruyordu.

Ateş ise, böyle zamanlarda hep şöyle derdi:

-Ne istiyorsun benden. Sana ne yaptım? Bu düşmanlığın niye...

Ateş, bu sözlere aldırmaz, tehditler savurmaya devam eder, bir süre sonra ise sebebini bilemediği bir duyguyla ateşe kıyamaz, sakinleşir, onu söndürmeden çekip giderdi...

Öfkesini sert kayalara, asırlık ağaçlara çevirir, böylece biraz da olsa öfkesini dindirirdi. Kayadan kopan bir parça, ağaçtan kırılan bir dal mutlu ederdi onu.... Ama çok geçmeden yine üzülür, yaptıklarına pişman olurdu. Öyle ya! Kırmak, parçalamak... Hep kötü işler mi yapacaktı? Bir iyiliği olsun dokunmayacak mıydı kimseye...

İyilik yapmak.... Bugüne kadar bunu öğrenememişti...

Ateş ise, bir taraftan etrafa yaydığı sıcaklığın, öte yandan gökyüzüne yükselen alevlerinin verdiği coşkuyla çok mutlu olur, fakat rüzgâr korkusuyla bu mutluluğu kısa sürerdi. Ama bu korkuyla birlikte yine de içinde rüzgârı görmüş olmaktan doğan gizli bir sevinç de duyardı.

2.

Bu durum, ateşin Hızır dedeyle karşılaşmasına kadar sürdü. Günlerden bir gün Hızır dede, çobanın yanına geldi.

Çoban bir gün, sürüsüyle dağın doruklarına tırmanmış, ovayı ve uzaktan görünen köyleri seyrederken nasıl olduğunu bilmeden yanına geliveren bu yaşlı adamdan hiç çekinmedi. Sadece çok şaşırmıştı... Daha ona kim olduğunu ve buraya nasıl geldiğini soramadan Hızır Dede ona:

-Evlat, demişti karnım çok aç..

Çobanın torbasında sadece kuru bir ekmek ve biraz su vardı...Gelen bir Tanrı misafiriydi. Ona daha farklı şeyler ikram etmeliydi. Aklına kınalı kuzusu geldi.

-Dede! Sen, şu kayanın yanında biraz dinlen. Ben sana yiyecek hazırlayacağım, dedi demesine ama kuzusuna nasıl kıyacaktı. Çünkü onu çok severdi... İlerde kocaman bir koyun olacak, o da diğerleri gibi kuzular doğuracak, süt verecek, yaşlandığında ise etiyle doyuracaktı insanları... Belki de bir kurban olacak ve Tanrı adına kesilecekti ki bu durum her kuzunun istediği bir şeydi.

Çoban, kararsız bir şekilde kuzunun yanına geldi... Yıllarca yanlarında kala kala adeta onların dilini öğrenmişti çoban.

-Kınalı kuzum dedi... Bir misafirimiz var... Üstelik karnı aç.

Kuzu, sanki onu anlamış gibi meledi...

Çoban, bunu bir cevap saydı kendine... Kuzunun gözlerini bağladı. Değer koyunların ve kuzuların göremeyecekleri bir yere götürdü ve kesti.

Can acısıyla da olsa sesini fazla çıkarmamıştı kuzu... İyi bir amaç için kendisinin seçilmesinden memnun olmuştu.

Birkaç saat sonra her şey hazırdı. Çoban, kuzunun etini pişirmiş, ihtiyarın üşümemesi için ateşi biraz daha canlandırmıştı. Sonra ihtiyarın yanına gitti... Hızır dede, yorgunluktan uyumuştu.

-Dede! diye seslendi. Yemek hazır...

Hızır Dede, gözlerini açtı. Birlikte ateşin başına geldiler.

Hızır Dede, çobanın kendisi için kuzusunu hem de en çok sevdiği kuzusunu ikram ettiğine çok memnun oldu. Bu, büyük bir cömertlikti.

-Sağol çoban oğlum, dedi... Allah senden razı olsun. Bir sürün bin sürü olsun... En önemlisi de bu ateşin hiç sönmesin. Sakın ateş deyip de geçme... Onun da bir dili var eğer anlamayı bilirsen...

Hızır Dedenin böyle söylemesine sebep olan şey işe, onlar yemeklerini yerken ateşin ona rüzgârla ilgili meseleyi anlatmasıydı.

Ateş, rüzgârdan şikayetçiydi. Oysa kendisi ona karşı hep iyi idi.

Çoban, bu son sözden bir şey anlamamıştı ama olsun misafiri kendinden memnun olmuştu ya bu ona yeterdi.

Birlikte karınlarını doyurdular... Hızır dede, çobana tekrar teşekkür ettikten sonra:

-Ben, dedi şu kayanın arkasında namazımı kılayım.

O oldu... Bir daha geri dönmedi yaşlı adam. Çoban, kayaların arkasını ve civarını aradıysa da onu bulamadı.

Kimdi bu adam?

Çoban, onun Hızır dede olduğunu henüz bilmiyordu. Bu yüzden, bu soruya cevap veremedi.

Fakat bir soru daha vardı kafasında : Ateşle konuşmak... Bu olabilir miydi?


3.

Bir gece adam, Hızır dedeyi gördü rüyasında... Bu, kuzusunu yedirdiği yaşlı adamdı.

-Sen beni tanıyamadın, dedi. Ben hızır Dedeyim. Zor durumda olanların yardımına koşarım. Senin de ateşin zor durumda ve sen hâlâ onunla konuşmadın.

-Peki, nasıl konuşacağım.

-Ben, seni denemek için gelmiştim. Sen bana yani bir misafire iyi davranmakla bu imtihanı kazandın. Ben de sana bütün varlıklarla konuşabilme özelliği verdim. Sen şu anda farkında değilsin ama sabah olunca bir dene... Konuşabildiğini göreceksin.

Çoban, uyanır uyanmaz, ateşin içine birkaç parça daha odun attı. Çünkü havalar serin geçiyordu sabahları ve yeni doğan kuzuların ısınmaya ihtiyaçları vardı.

Sonra dikkatli bir şekilde ateşe baktı. Düşünmeye başladı... Ağaçlar, büyüyor, çiçek açıyor, bazıları meyve veriyor. Derken kuruyorlar ve ateşe atılıyorlar.

Böylece odunlar ateş oluyor, ısı ve ışık veriyor. Bütün bunları yaptığına göre onunla konuşabilirim, dedi içinden. Hem rüyasında da Hızır Dede konuşabileceğini söylememiş miydi?

Ateşe seslendi:

-Yıllar var ki beni ve kuzularımı sen ısıtırsın. Yemeğimi pişirirsin. Sana borçluyum. Söyle senin için ne yapabilirim...

Bir ses duyuldu:

-Çoban kardeş, dedi. Benimle konuşabilir olmana sevindim...Gerçekten de benim bir derdim var... Ben, senin yakmanla hayat buldum. Bak bir işe yarıyorum burada... Dediğin gibi küçük kuzularını ve kendini benimle ısıtıyorsun. Üstelik ısımdan ve geceleri ışığımdan yakınımızda bulunan böcekler, bitkiler de yararlanıyorlar... Yani bir işe yarıyorum ben...Başkaları için bir şeyler yapmaya çalışıyorum. Ama şu rüzgâr?

-Hayrola dedi çoban... Ne istiyor senden?

-Beni söndürmek istiyor.

-Söndürmek mi istiyor?

-Evet ya... Ama her defasında da vazgeçiyor... Çünkü kötü biri değil o... Ama iyilik yapmayı da öğrenememiş... Ona bunu öğretmek gerek.

-Nasıl olacak bu...

-Düşünüyorum da şöyle yapabiliriz...O, yanıma geldiğinde sen de gel ve ona şöyle de:

-Rüzgar... rüzgar... Ne istersin ateşimden... Onu söndüreceğine, daha da yükselt alevlerini... Daha çok işe yarasın böyle...Sen de iyi bir iş yapmış olursun böylece...

-Dinler mi beni..

-Dinleyecektir, dedim ya... Kötü biri değil o... Artık onun dilini de öğrendin Hızır dededen. Bunu yapabilirsin..

-Bunu biliyorum dedi çoban. Geçen gün gelen Hızır dede imiş.

-Tabi oydu. Ama sen onu tanımadın.

-Artık biliyorum.

-Evet, O seni imtihan etti ve sen en sevdiğin kuzunu ona ikram ederek bu imtihanı kazandın.

Çoban, ateşle konuşuyordu. Bu ona ilk anda normal gibi geldriyse de yine düşünmeden edemedi...

Sonra aklına çocuklukta duyduğu bir hikaye geldi. İbrahim peygamberle kuşun hikayesi... Hani İbrahim peygamber ateşe atılmıştı da bir serçe gagasında birkaç damla su getirip ateşe dökünce ibrahim peygamber sormuştu ona:

-Birkaç damla suyla bu ateşi nasıl söndüreceksin.

-Olsun demiş kuş...Sönmeyeceğini ben de biliyorum ama dostluğumuz belli olsun.

Demek ki bir insan bir kuşla konuşabiliyordu. Kendisi neden konuşamasın ki...

4.

Çoban bu durumu artık normal karşıladı ve bir daha üzerinde durmadı. Fakat ateşin derdine çözüm bulmalı ve rüzgârla konuşmalıydı.

Derken bir gün ateşin iniltileriyle uyandı çoban. Kuvvetli bir rüzgâr, ateşin yanına gelmiş onu söndüreceğim diye tehdit edip duruyordu.

Ateş ise her zaman ki gibi ona ricada bulunuyor, kendisine bu kötülüğü yapmamasını söylüyordu.

Derken adam yanlarına geldi...

Rüzgâra:

-Ne istersin ateşimden dedi. Onu söndüreceğin yerde daha da alevlendirsen olmaz mı?

Rüzgâr ne diyeceğini bilemedi. Üstelik bu çoban onun dilini bilen birisiydi... Böyleleri sıradan insan olamazlardı. Öyleyse onların söylediklerini ciddiye almalıydı. Onlar söylüyorsa doğru söylerlerdi. Demek düşüncesi yanlıştı. Ateşten sonra şimdi çoban da ona yakmayı düşündüğü şeyin doğru olmadığını söylüyordu.

-Ama dedi, benim ona öfkem var... O, neyi bulsa yakıp yok ediyor.

Ateş, söze girdi.

-Bu benim suçum değil dedi.... Beni kötülük için kullananlara söyle bunları... Bak, burada ne yapıyorum ben. Çobanı, kuzularını ve etrafımda bulunan böcekleri, otarı üşümekten koruyorum. Sen beni söndüreceğine git, ağaçlardan kuru dal kopar getir üstüme at... Alevlerimi daha da canlandır.

Rüzgâr düşündü. Ateşin haklı olduğunu anladı.

Çoban, söze girdi.

-İçinden geçenleri okudum dedi. Aferin sana doğru düşünüyorsun... Bek, ateş benim dostum. Sen de aramıza katıl... Sen de dostumuz ol... Ben sana yararlı işler yapmayı öğretirim, dedi.

Rüzgârın ateşe duyduğu aslında öfke değil sevgiydi... Ama bunu şu ana kadar hissedememişti içinde...

Öyle ya! O da güzel güzel esse herkes yararlanırdı bundan... Bunalanlar onun esintileriyle serinler, ağaçlar onun esintileriyle sallanıp eğleşirler ve daha neler neler... İyilik yapmak ve iyi olmak... Artık bunu deneyecekti rüzgâr. Çobana ve ateşe:

-Tamam dedi. Sizinle dost olacağım... Ama benim derdim var. Onu şimdi anlamış bulunmaktayım.

Çoban:

-Söyle dedi çekinme...,

-Ben ateşi seviyorum. Aslında hep bunun için gelmişim yanına ama şimdi farkettim bunu...

Ateş, alevlerini daha da canlandırdı. Utangaçlıktan yüzü kızaran genç bir kıza döndü.

-Aslında dedi ben de onu seviyorum... Ama bugüne kadar iyi olmayı, iyilik yapmayı öğrenemediği için bunu ona söylemedim.

Rüzgâr, bu sözleri duyunca çok sevindi.

Onun sevinci karşısında ateşin de sevinci çoğaldı.

Tabi çoban da sevindi... Ama düşünmeden de edemedi... Sevmek... onun da sevmesi gerekmez miydi... Gerçi ateşi, rüzgârı, koyunları... seviyordu ama bir insanı sevmek... Onunki böyle olmalıydı.

Ateşle rüzgârı baş başa bırakarak bir kayanın tepesine çıktı. Uzakları seyretmeye başladı. İçinde ise bir insanı sevmek duygusu...


5.

Ateşle rüzgâr o günden sonra sık sık beraber oldular...Birbirlerine sevgilerini dile getirdiler... Çok ama çok mutluydular... Zaman geliyor, rüzgâr uzaklaşıyor, ateş onu özlüyor, zaman zaman ateş sönecek gibi yaparak ateşi korkutuyordu. Bütün bunlar sevgilerinin bir sonucuydu... Ama ya çoban?

Çünkü o günden sonra çoban biraz suskunlaşmıştı. Bir üzüntüsünün olduğu belliydi... Yanık yanık türküler söylüyordu.

Ateşle rüzgâr, bunu anlamakta gecikmediler. Ele ele kafa kafaya verdiler ve bu duruma bir çare aradılar...

Çare yine o Hızır dede’de idi... Bir gün çoban uyurken onu yardımlarına çağırdılar ve çobanın derdini anlattılar.

Hızır Dede:

-Biliyorum, dedi. Çoban, seveceği bir insanı hak ediyor. O, sizi buluşturdu. Simdi sıra onun bulaşacağı insanda...

-Nasıl olacak bu dedi ateşle rüzgâr...

Şu karşı dağda bir kız yaşıyor, üstelik o da yalnız... Onu getireceğiz buraya.

-Nasıl yapacağız bunu...

-Kolay dedi ateş, yarın gece rüzgâra bütün gücünü harcayacak ve senin alevlerini yükseltecek... Öyle yükseltecek ki kız bunu görecek... Ben de onun buraya gelmesini rüyasında söyleyeceğim ona...

Öyle de oldu. Hızır dede, kızın rüyasına girdi... Çünkü onu da çok seviyordu. Onu da imtihanlardan geçirmiş ve kız bunların hepsini başarmıştı. O da hayvanların, bitkilerin dilini öğrenmişti ondan. Onlarla orada dostça yaşıyordu.

Ve o rüyayı gördü kız....

Sabah uyandığında etrafındaki hayvanlarda, ağaçlarda garip bir sevinç ve telaş olduğun fark etti.

Ne olduğunu sorunca da:

-Yolculuk zamanı dediler... gidiyorsun... Çoban seni bekliyor... Meğerse Hızır Dede, bu durumu kızdan önce onlara söylemişti.

-Doğru, dedi yolculuk zamanı...

Kız, yaşadığı yere son defa baktı. Hayvanlarla, ağaçlarla vedalaştı ve akşam olur olmaz gece kuşlarından birisi:

-Karşı dağa bak, dedi ne görüyorsun?

-Aman Allahım, alevleri göğe yükselen koca bir ateş...

-Oraya gideceksin işte dediler...

-Peki nasıl gideceğim?

-Sana rüzgâr yol gösterecek, yaklaştıkça alevleri daha yakınlaşmış göreceksin. İkisini takip ederek ulaşırsın oraya.

Hem baksana... Yıldızlar ve ay dede ne güne duruyor. Onlar da sana yardım edecekler.

Kız, yüreği kıpır kıpır yola çıktı... Bir insanla karşılaşmak ve hayatı onunla paylaşmak bundan böyle... Nihayet arzuları gerçek olmuştu. Hızır dede’nin rüyasında kendisine bahsettiği çobanla karşılaşacaktı.

Çoban da aya yıldızlara bakıp kızı beklemekteydi. Ara sıra sabırsızlanıp ateşe soruyor o da merak etmemesini kızın gelmekte olduğun söylüyordu. Çünkü rüzgâr sürekli bilgi veriyordu kıza... Ay dede ve yıldızlar da öyle...

Çobanla kızın karşılaşması görülecek şeydi...Birbirlerinin yanlarına geldiklerinde önce bakıştılar... Sanki yıllardır birbirlerini tanıyormuş gibi kucaklaştılar.

Ama o anda ateş söndü, rüzgâr kayboldu, ay dede ve yıldızla da öyle...

Mustafa Özçelik

Beyazdut
17-01-10, 23:50
KALBİNİ KUŞLARA VEREN ÇOCUK ( Deniz’in Masalı)

‘’Tanrı kuşları sevdi ağaçları yarattı
İnsan kuşları sevdi kafesleri yarattı’’
Jacgues Deval

Bir varmış bir yokmuş, adı sanı bilinen zamanın birinde, dağlardan kopup gelen çağlayanların arasında şirin mi şirin küçük bir köy varmış. Her bahar geldiğinde bir başka güzel olurmuş buralar. Doğaya binbir canlılık gelir, bir başka güzel akarmış dereler. Arılar, kadife kanatlı kelebekler çiçek çiçek gezer, daldan dala uçuşurmuş türkü gözlü kuşlar… Bir efsaneye göre güneş en güzel orada gülermiş çocuklara, oraya dökermiş ışığının en güzel renklerini. Yeryüzünün en güzel bitkileri, çiçekleri, hayvanları da oralıymış. Gökyüzünde her gece yıldızların düğünü olur, her sabah bir sevincin şöleni başlarmış. Düş mü? gerçek mi? pek ayırt edilemezmiş, etrafını çevreleyen dağlar öylesine görkemli dururmuş ki, doruklarında gökyüzü hep mavi ve engin bir denizi andırırmış. Eteklerindeki derin vadiler boy boy hayvanlar barındırır, onlara analık eder ve bütün kötülüklerden korurmuş… En vahşi hayvandan, en sessiz böceğe kadar tüm canlılar kardeşce geçinirmiş. Bir yeşil halı gibi yerleri kaplayan çimenler, nereden çıkıp, nerede tükendiği bilinmeyen pırıl pırıl sular, rengarenk çiçekler ve türlü boyalı kuşlarla bu eşsiz yer, bir başka yaşama sevinci verirmiş insanlara.

İşte bu yörede zeki mi zeki, akıllı mı akıllı küçük bir çocuk yaşarmış. Deniz adındaki bu sevimli çocuk insanları, hayvanları, kuşları, çiçekleri, ağaçları yani doğadaki güzel olan her şeyi ve bir de herkesin masal anası ismini verdiği bilge ninesini çok severmiş. O bu sevgisini lafta bırakmaz, gereğini her fırsatta yerine getirir, insanların, hayvanların, canlı cansız, doğadaki tüm varlıkların haksız saldırılara hedef olmaları karşısında, içinde sınırsız bir öfke ve acı duyarmış. Bu yüzden hep güçsüz ve haklıdan yana çıkarmış. Çünkü Deniz ninesinden hep emeği, yardımseverliği, merhametli olmayı, sevgiyi, iyiliği, dürüstlüğü, doğruluğu, temizliği, ahlaklı ve adil olmayı öğrenmiş.

Deniz gün boyu çiçeklerle söyleşir, kelebeklerle uçuşur, bilge ninesinin ardında koşuşup dururmuş kırlarda. Onun geçtiği yerlerde güller gülümser, sümbüller pembeleşir, kuşlar şarkı söyler, dağlar taşlar dillenirmiş. Hafif hafif esen rüzgarlarla ağaçlar eğilip eğilip birbirini selamlarmış. Deniz nerede solmuş sararmış bir çiçek görse, koşar su getirir, koklayıp okşayıp yeşertirmiş. Her şey öylesine ona alışıkmış ki, bir gün ortalıkta görünmese, çevreden iniltiler duyulur uzun narin kavaklar bile boynu bükük bakarmış. Öyle ki, çiçekler üzülüp büzülür, kelebekler uçmaz, kuşlar türkülerini söylemez, sular hışırtısız akarmış. Deniz sadece kuşlarla konuşmazmış. Köylülerin söylediklerine göre, o bütün hayvanların dillerinden de anlarmış. Onlarla saatlerce söyleşir. Birbirileriyle iyi geçinmelerini öğütlermış.

İşte Deniz, bu gizemli doğanın koynunda doğmuş, orada büyümüş orada tanımış çiçekleri. Kuşlarla dostluğu, arkadaşlığı da orada başlamış. Küçücük yüreği dünyayı içine alacak kadar geniş, sevgisi dünyayı ısıtacak kadar sıcakmış. Bu güzel çocuk yaşamına renk veren, anlam katan sevgisinin sesini de orada bulmuş. Hiç bir canlının başka bir canlıya haksızlık etmesine gönlü razı olmazmış. Onun bu sesini duyan her canlı bütün kötülükleri unutur, sadece iyilik düşünürmüş.

Ve bir gün Deniz bu güzelim köyünden ayrılmak zorunda kalmış. Kuşların ötüşü, serin suların çağlayışı kulakları okşayıp yüreklere dökülürken, çiçekler solumalarını sıklaştırmış. Bütün köylüler gediğin tepesini aşıp, Deniz’ i uğurlamışlar; iyi yolculuklar dilemişler. Ninesi o kadar çok üzülmüş ki, sözcükler onun ayrılık acısını anlatmaya yetmemiş. Hiçbir canlının başka bir canlıya veremeyeceği ve hiç bir canlının anlayamayacağı bir şefkat ve sevgiyle basmış bağrına. İçi ılık ılık duygularla dolup kabarmış, o yaşlı yüreğine ince ince çağlayanlar akmış da, yangınını söndürememiş. Torunu uzaklaşıncaya dek çırpınan yaralı bir kuş kanadı gibi, yaşlı gözlerle el sallamış ardından, dualar mırıldamış. Deniz uzaklaşır uzaklaşmaz hemen bütün köylüler onu özlemeye başlamışlar. Bu sevginin kaynağı neredeymiş, neymiş kimse akıl erdirememiş.

Deniz şehirler geçmiş, trenler, otobüsler, vapurlar, otomobiller ve uçaklar görmüş: görünce de ağzı bir karış açık kalmış, zira köyünü çevreleyen dağların ötesini hiç mi hiç bilmezmiş.

Deniz uygarlığın teknolojik nimetlerinden uzak, fakat bozulmamış, kirlenmemiş, temiz ve bakir bir doğa ortamında yaşarken, babası onu alıp uzak bir ülkeye götürmüş. Bu ülkenin renk renk lale bahçeleri, yel değirmenleri, altın saçlı gökgözlü güzel çoçukları varmış. Ancak getirildiği kent beton yığınları ile kaplı, soluk alamayacak derecede kalabalık, gürültülü ve telaşlıymış. Doğup büyüdüğü yerlere hiç benzemediği gibi, her akşam kocaman fabrika bacalarından çıkan, kirli kara bir duman abanırmış kentin üstüne. Kent soluk alamazmış. O zaman gökyüzü ışığını yitirir, sokak lambaları bile zar-zor ışıldarmış. Burada insanlar kendilerini kalın beton duvarlar arkasına, kuşları kafeslere, çiçekleri özgür doğadan koparıp saksılara koymuşlar. Kafesteki kuşlar aç değilmiş ama özgürlükleri yokmuş. Saksıdaki çiçekler susuz değilmiş ama doğal güzellikleri kalmamış. içeklerin renkleri ve kokuları, kuşların ötüşleri yapaymış. İnsanların neşeleri gülüşleri ve ağlayışları da.

Okula başlamış Deniz. Sınıflar çocuk doluymuş, ancak Deniz yalnızmış, bir türlü alışamamış kalabalıklara, kent yaşamına… Yitirdiklerini ararmış Deniz, gözünde tütermiş insiz köyü, yemyeşil dağlar, serin pınarlar, kuşlar, yeleleri rüzgarda savrulan atlar, koyunlar, kuzular, bir de dünya tatlısı nineciği.

Onca kalabalığın orta yerinde yapayalnız kalmış; ne o anlatabilmiş kendini başkalarına, ne de başkaları onu anlamak istemiş. Bir tren geçermiş Deniz’in özlemlerinde, bir kuş ötermiş, o kuytu bir köşeye çekilip ağlarmış. Kimi zaman özlemi dayanımaz bir hal alırmış, yakıp tutuştururmuş yüreğini. Deniz’in bu durumuna öğretmeni çok üzülürmüş. “Sen zeki ve yetenekli bir çocuksun bu günler çabuk geçer buraya da alışırsın” diyerek Deniz’ i teselli etmeye çalışırmış. Ama o dalgınmış, bilincini yitirmişçesine boş boş bakarmış etrafına. Artık düşüncelerinin içinde öyle eriyip yitmiş ki, bu ona sonsuz derece acı verirmiş.

Bir de Deniz’ in kafasını sürekli yoran bazı sorular varmış. Neden kuşların, çiçeklerin zgürlüklerini kısıtlayıp, kafeslerde ve saksılarda tutsak olarak yaşatırlar? Kuşlar ve çiçekler evlerdeki saksılar ve kafesler için yaratılmamıştır ki? Acaba bütün bu haksızlıklar ve acımasızlıklar geçici ve basit bir doyum duygusu için miydi? Peki, kocaman adamların bu tutumuna karşı, ya çocuklar niçin kayıtsız kalıyordu? Onlar, kuşların ve çiçeklerin özgürlüğü için neden bir çaba harcamıyordu?

Deniz bu sorunları günlerce düşünmüş; çiçeklerin saksılara, kuşların kafeslere konulmasına bir anlam yüklemeye çalışmış, ama becerememiş. Gün geçtikçe suskunlaşmış, konuşmaz gülmez olmuş ve yemeden içmeden kesilmiş. Sanki uzak diyarlarda dilsiz, kolsuz, kanatsız kalmış. Gitgide içine kapanmış, yapılan bu haksızlıklara öfkelenmiş, ancak bağırıp çağırmamış, suskunlukla direnmiş.

Derken bir gece hastalanmış Deniz. Günlerce ateşler içinde yatmış, yatarken de köyünü sayıklamış, uyanıkken Perihan ninesini hayal etmiş. Ninesi yine ona öğütler vermiş, destek olmuş yalnızlığında, yol göstermiş. Ninesi Deniz’e “Konuş Deniz’im, yine göz kırp yıldızlara, çiçeklere gülümse, gülücükler dağıt, göster sevgi dolu yüreğini herkese. İyi olmalısın sen, hastalanırsan üzülürüz. Yaşlı yüreğim dayanamaz acına. Sonra bütün kuşlar da üzülür; dağlar, taşlar başlar ağlamaya. Yerin kulağı duyar olup biteni, bütün ormanlar yas tutar. Menekşeler sulara döker kirpiklerini, sular acı keser, acı yolları…” dermiş. Sonra bir an duraksar, yorgun ciğerlerini soluklandırır ardından Deniz’in saçını okşar, konuşmasını yine sürdürürmüş.

Ama Deniz onun söylediklerinin çoğunu duymaz, atların kişnemeleri, kuzuların melemeleri arasında rüyalara dalarmış. Köyünde iken her akşam yatmadan önce, ninesi Deniz’e kuşlar, çocuklar ve çiçeklerle ilgili masallar anlatırmış. Sonra. “o yıldız senin, bu yıldız benim” diye ninesiyle yarışır, gökyüzünün sonsuz ışıltısına bakar, uyurlarmış. Oysa Deniz bu kente geleli bir yıldız bile görememiş.

Günler sel gibi haftalar yel gibi geçip gitmiş. Deniz iyileşip eski sağlığına kavuşmuş, ama özlemi hiç mi hiç dinmemiş. Nereye gitse özlemini de oraya götürmüş. Zaman zaman özlemi içinde onulmaz bir sızı olur depreşir. Ne yapsa ne etse önüne geçemezmiş.

Deniz zeki, enerjik, başarılı ve itinalı bir çocukmuş. Ögretmenleri onun bu niteliklerini yararlı bilgi ve sağlıklı bir çevre bilinciyle dengede tutmak için yoğun bir çaba içine girmişler. Deniz de yavaş yavaş okul yaşamına alışmış. Bu nedenle öğretmenleri iyi bir şey başarmış olduklarını düşünerek gönenmişler, kıvanç duymuşlar. Çünkü Deniz en zor meseleler üzerinde bile inanılmaz ölçüde düşünceler üretir, günlük ders ve ödevlerini büyük bir istekle hazırlar, olumlu taraflarını eliştirmeye çalışırmış.

Deniz her zaman sevimli, duygulu, insanları kırmamaya özen gösteren, herkesin yardımına koşan bir çoçuk olduğunu göstermiş. Onun doğa sevgisi ve bilgisi de herkesin dikkatini çeker ve bu güzel nitelikleri çevresinde sevilmesini sağlarmış. Hatta, onun bu özelliklerini öğretmenleri diğer çocuklara anlatıp, örnek gösterirmiş. Anne ve babası da Deniz’ i bu meziyetleri nedeniyle dünyanın en akıllı çocuğu olarak görürlermiş.

Deniz bir yandan çevresine uyum sağlamaya diğer yandan da kendine yeni uğraşlar edinmeye çalışıyormuş. İşte o günlerde, evlerinin önüdeki küçük bahçeyi düzenlemek aklına gelmiş ve şimdiye kadar bunu düşünemediği için de kendine kızmış. O günden sonra en büyük uğraşı bahçesi olmuş. Oraya çeşitli bitkiler dikip, çiçekler ekmiş. Bahçesindekiler de boy verip renklenince bütün boş zamanlarını onlara bakmakla geçirir olmuş.

Çiçeklerin yanında mutlu olurmuş ya yine de içten içe hüzünlenirmiş. Çünkü, Deniz bu insanları anlamıyormuş. Onlar, kendilerini doğadan uzak, beton duvarlar arkasına kapattıkları yetmiyormuş gibi kuşları da kafeslere tıkmışlar…

Her şey bir yana da ya o büyük kentlerin meydanlarında gördüğü sürü sürü tembel güvercinlere, kirli kanal sularında nazlı nazlı yüzen kuğulara ne demeliydi? Böylesine kanatları olur da, kentlerin o pis havasında, suyunda nasıl dururlardı? Uğuldayan iş makineleri, göğü kirleten fabrika bacaları, araba sesleri, eksoz dumanları, müzik diye zangır zangır bağıran hoperlörler ve estetikten uzak, çirkin apartmanların arasında nasıl yaşanır? Deniz bu soruları durmadan sormuş kendine, ama yanıt bulamamış. Çocuk aklı anlamaya, yanıtlamaya yetmemiş bu soruları.

Ve günün birinde öfkesi öylesine büyümüş ki, gidip babasının onarım işlerinde kullandığı keskin mi keskin testereyi alıp, fırlamış sokağa. Kafes gördüğü ilk eve dalmış ve buradaki kafesi kesmiş. Ve o günden sonra, her gece evlere girip, kafeslerin çubuklarını keserek kuşlara özgürlüklerini vermeye başlamış. Deniz’ in bu yaptıkları kafes sahiplerini çılgına çevirmiş tabiî. Günlerce gazetelere ilanlar verilip, duvarlara afişler asılmış. Radyo ve televizyonlarda duyurular yayınlanmış. Bu yayınlarda, “Korkunç ve affedilemez suçu işleyen canavar” hakkında bilgi verenlerin ödüllendirileceği açıklanıyormuş. Ancak Deniz yılmamış. Yine her fırsat bulduğunda evlere, bahçelere girip kafesleri kesmeye devam etmiş. O ülkeyi yönetenler çok kızmışlar bu işe, kentin bütün polisleri bu kafes canavarını yakalamak için yarışa girişmiş, günlerce pusu kurup beklemişler. Ama bu bir sonuç vermemiş. Bir defa polis, asker bütün ülke düşmüş bu kafes canavarının peşine. Yine günler, haftalar, aylar geçmiş ama yakalayamamışlar.

Deniz, bir akşam yine elinde testeresiyle büyükçe bir eve girmeye çalıştığı sırada pusu kuranlar tarafından yakalanmış. Ve bu haber ülkenin her yanında bomba gibi patlamış. Gazeteler Deniz’in boy boy fotoğraflarını basmış, televizyonlar çeşitli görüntüleri getirmiş ekranlarına, radyolar ise her haberinde duyurmuşlar. İlgililer ise bu “canavarın” yakalanışına müthiş sevinmişler. Günlerce süren şölenler düzenlenmiş, bayram gibi kutlamışlar bu başarılarını.

Ama bu sevince katılmayanlar da varmış: ülkenin altın saçlı, gökgözlü, güzel çocukları Deniz’in yakalanışını üzülerek karşılamışlar. Topluca göşteriler düzenleyip yönetimi protesto etmişler. Özgürlük istemişler. Deniz özgür olsun demişler.

Ancak çocukların bu çığlıklarını sağır yürekler duymamış. Mahkemeler kurulmuş, kurullar toplanmış, dünyanın dört bir yanından pedagoglar, psikologlar, bilim adamları çağrılmış. Herkes Deniz’in işlediği suçun nedenini araştırmaya koyulmuş.

İlk gece, polis merkezinde, üşüyüp ağlayan Deniz’in gözünü uyku tutmamış. Yaptıklarını ve kendisine yapılanları düşünmüş. Kendince suç kavramını sorgulamış ve “kim suçlu?” sorusuna yanıtlar aramış. Kafeslerini kırdığı ev sahiplerini düşünmüş, özgür kalınca kanatlarını sevinçle çırpan minik kuşları…

Sonra arkadaşlarını, öğretmenlerini, anasını ve babasını, ninesini düşünmüş. Yüreği sızlamış Deniz’in hepsini de özlediğini anlamış. Ertesi gün ziyaretçileri olmuş Deniz’in. Öğretmenleri ve okul arkadaşları gelmiş, renk renk çiçekler, çeşitli hediyeler verip onu teselli etmeye çalışmışlar. Ziyaret saati bitince de boynu bükük gitmişler. Ardından bütün ülkenin sarı saçlı, gökgözlü çocukları Deniz’e üzüntülerini belirten kartlar, mektuplar göndermişler. Ama kurulan mahkeme çok acımasızmış. Çocukların protestosunu da hiç önemsemiyormuş. Deniz’i diğer çocuklara da kötü örnek olmasın diye cezalandımak istiyormuş yargıçlar.

Deniz, uykusuz geçirdiği bir gecenin verdiği yorgunlukla hemen uykuya dalmış ve dalar dalmaz da başlamış rüyalar görmeye. Rüyada yaşlı bir ninecik oturmuş bir pınarın başına, Deniz’ e “körler ülkesi” masalını anlatıyormuş, ama bu bilge ninesi değilmiş. Rüyadaki ninenin anlattığı masal şöyleymiş;

“Evvel zaman içinde, kalbur zaman içinde, dünyanın bir yerinde, bir baba ile oğul varmış, bunların fazlaca bir dertleri yokmuş; işleri, aşları onları kimseye muhtaç etmezmiş. Ama babanın bir sorunu varmış; oğlunun eğitimsizliği ve cehaleti. O devirlerde ne oğlunu gönderebileceği bir okul ne de ders verebilecek öğretmenler varmış. Okul ve öğretmenler yokmuş ama çocuk dünyayı tanımalı ve bilmeliymiş. Çünkü babanın inancı, “Alimler gözlüdür, Cahiller ise kör’’ biçimindeymiş. Sonuçta baba karar vermiş; oğlunun gözü açılmalı, dünyayı görüp tanımalıymış. Baba ile biricik oğlu bilinmeyen ülkelere doğru yola çıkmışlar. Az gitmişler uz gitmişler, sonunda bir de bakmışlar ki, körler ülkesi diye bir yere gelmişler. Olacak bu ya, tam körler ülkesine geldiklerinde, çocuk bir hastalığa yakalanmış. Eli ayağı tutmaz olmuş. Baba şaşkın, çocuk bitkin uçan kuştan medet ummuşlar. Tam o anda “korkma” diye yüreklendirmişler. Babanın etrafına toplananlar. Ve, “siz buranın körler ülkesi dendiğine bakmayın, buranın öyle becerikli bir hekimi var ki kime dokunsa hastalığından iz kalmaz” demişler. Böylece baba yatıştırılmış ve çocuk tezelden hekime kavuşturulmuş. Hekimbaşı usta parmakları ile hastasını tepeden tınağa bir güzel yoklamış. Hemencecik de illetin nedenini bulmuş; sorun çocuğun gözlerinde imiş. Burnun ile alnın birleştiği noktanın sağında ve solunda bulunan çukurlara gömülü, bıngıl bıngıl devinen oval iki cisimcik. Açılıp kapanan birer deri kapakla örtülü….

İşte hepimizin bildiği insan gözü, illetin nedeniymiş. Hekim böyle söylemiş, teşhisi böyle koymuş. Operasyon kısa sürede bitmiş, dışarıya çıkarmışlar çocuğu. Baba bir de ne görsün, çocuğun dünyayı görüp tanıyacağı gözlerinin ikisi de yerlerinden çıkarılmış. Çünkü körler ülkesinde herkeste göz düşmanlığı varmış. Körler bilginin, ışığın, aydınlanmanın en önemli aracı olan göze düşmanmış. Daha o çağlarda “aydınlık ile karanlığın, bilgi ile cehaletin” savaşı varmış. Ancak baba ve oğul geç anlamışlar bu gerçeği ve ağır ödemişler bedelini. Ve bu sonuç karşısında sanki dünya bir anda başlarına yıkılmış baba ile oğulun. Yaşam zindan olmuş, ama ne acı duyacak halleri kalmış, ne de acıya dayanacak güçleri. Acıyı acıyla bastırmışlar boynu bükük’’…

Deniz gördüğü düşün etkisiyle ter içinde uyanmış. Bir korku sıkıca sarılmış boğazına. Kendini o hekimin elinde imiş gibi hissetmiş. Sevdiği onca yüzü düşünmüş, ama hiç birisini anımsayamamış, sisler arasında yalnız kalmış. Bir yerlerden ince bir ezgi çarpmış kulaklarına, çoğalan, delirten bir ezgi…. Usuna babasının üzgün, perişan yüzü gelmiş, bir güvercin uçuvermiş yüreğinden, acıyla ürpermiş. Deniz’in ağzından “Baba” diye bir inilti çıkmış. Sonra gördüğünün korkulu bir düş olduğunu fark edince derin bir oh çekip rahatlamış.

Derken duruşma günü gelmiş binlerce çocuk yığılmış mahkemenin önüne, onlarca polis otosu eşliğinde Deniz mahkemeye getirilmiş. Yargıçlar sertçe bakmışlar Deniz’e. Savcı iddianamesini okumuş, yargıçların en yaşlısı korkutucu bir sesle “bütün bunları neden yaptın?” diye sorular yöneltmiş. Yargıçların bütün sorularına Deniz susarak yanıt vermiş. Yargıç öfkelenmiş dağlar kadar. Deniz’i azarlamış. “Sende hiç acıma duygusu yok mu, kalp yok mu?” demiş. Deniz ise “Ben kalbimi kuşlara verdim.” Diyerek ilk ve son yanıtını vermiş. Yargıçlar kendi aralarınada fisıldaşıp, konuşmuşlar. Sonuçta Deniz’in bir kuş gibi, demirden bir kafese konulup uzak ve ıssız bir ormana bırakılmasına karar verilmiş. Bu haber dünyadaki bütün kuşlara yıldırım hızıyla yayılmış. Bir çok kuş toplanıp, kanat çırpmışlar, dönmüşler gökyüzünde, sonra da hep birlikte saldırmışlar kafese, günlerce gagalamışlar ama nazlı gagaları parmaklıkları kırmaya yetmemiş. Kafesi parçalayamamışlar. Parçalayıp da Deniz’ i özgürlüğüne kavuşturamamışlar.

Günlerce düşünmüşler ve sonuçta hepsi gücünü birleştirerek. Deniz’i köyünün güzel ormanına götürmeye karar vermişler. Bütün kuşlar kanat açıp, kırk gün kırk gece, dağ demeden deniz demeden uçmuşlar. Deniz’in o güzelim köyünün ormanına ulaşmışlar. Yağmur yağdığında hepsi birden kanatlarını kafesin üstüne gerip korumuşlar. Güneş açtığında sevinmişler. Dünyanın her yerinde türlü türlü yiyecek ve çeşit çeşit kitap taşımışlar. Kuşlar her akşam kafesin etrafında toplanıp ötüşerek Deniz’i teselli etmişler. Cıvıltılarla uyutmuşlar, her sabah yeniden en güzel sesleriyle uyandırmışlar. Beraberce gülüp, oynayıp, şarkı söylemişler. Deniz onlara şiirler okumuş, bilge ninesinden öğrendiği masalları anlatmış, kuşlar Deniz’i anlarmış Deniz de kuşları……

İşte o gün bu gündür dünyanın bütün kuşları yavrularına kuşlara kalbini veren çocuğun masallarını anlatırlarmış. Ve onun içindir ki, dünyanın her yerinde kuşların yalnız bir sabah bir de akşam öttüğü söylenir……..

Nuri Can

Beyazdut
17-01-10, 23:52
İNSANLIK MI, EŞEKLİK Mİ?
Zamanın birinde bir köy varmış. Yoksulluklarından mıdır, henüz iş bölümünün bilincine varmadıklarından mıdır bilinmez, bu köyün insanları yüklerini sırtlarında taşırlarmış. Akşamları öylesine yorgun düşerlermiş ki değil mutlu olup olmadıklarını düşünmek ağızlarındaki lokmalarını çiğneyemeden uykuya dalarlarmış. Gel zaman git zaman, köyün sözü dinlenir biri, halkı toplayarak ‘Ey Köylüler, biz eşek miyiz, yükümüzü sırtımızda taşıyoruz, gelin, eşeklik etmeyelim, aramızda para toplayıp köyümüze bir eşek alalım, yüklerimizi o taşısın’ demiş. Yetişkinler ve yaşlılar alkışlayarak onaylamışlar. Karara katılamayacak kadar küçücük olanlar da büyüklerinden gerekli hayat dersini belki de en önemlisini almışlar. Demek oluyor ki insanlar kendi yüklerini, eşekler de başkalarının yüklerini taşımak için yaratılmışlar. Derhal pazara varıp bir eşek satın almışlar ve köy meydanına bırakmışlar. Herkes kendince bir yük koymuş eşeğin sırtına. O kadarcık yükten ne çıkarmış ki, hem kendileri bundan daha ağırlarını taşımamışlar mıymış sırtlarında. Herkesten bir parça yük eşeğin sırtına. Eşek de olsa kaldırır mı bu kadar yükü, hem de bir eşekle iş bölümü yapmak eşekliğin ta kendisi... Üç beş gün geçmeden eşek yokuşun ortasında yere yıkılmış... Kime anlatsın halini, hem anlatsa da kim anlarmış ki. O sırada komşu köyün eşeği tırmanıyormuş aynı yokuşu ama bizimki kadar yorgun olmadığı da belliymiş. ‘Hayırdır eşek kardeş, bu halin ne’ diye sormuş.

- Ah kardeş, gel, eşek-eşeğe dertleşelim, acılar içinde ölmek üzere olsam da şu insanları anlamadan gitmek istemiyorum bu dünyadan. İnsanlar bir eşek için bir defa para ödediler mi ömrünce kullanmak istiyorlar.

- Tabii öyledir, insanlar her yük için yeni bir eşek satın almazlar demiş Bilge Eşek. Peki mideleri hastalandığında tedavileri için para veriyorlar, böbrekleri hastalandığında yeniden, kalpleri hastalandığında da yeniden. Bir dava için ödediği ücretle başka bir davayı gördürtemiyorlar. Her yeni aldıkları şey için de yeniden para ödüyorlar.

- Sevgili Dostum, insanlar her defasında yeniden para ödenmek gerekliliğinin faziletine eriştikleri için değil, karşılarında senin gibi bir eşek bulamadıkları için yaparlar bunu.

- Ya? Peki, eşek kelimesini sarf ettiklerinde ‘Afedersiniz, sözüm meclisten dışarı’ diyerek özür diliyorlar, pişman olduklarında ‘Bir eşeklik ettim’ ve birbirlerini azarladıklarında da ‘Eşeklik etme’ diyorlar.

- Bu konuda üzülme dostum bizim de onlardan aşağı kalır yerimiz yok. Duymasınlar ama biz de arkalarından konuşuyor ve çocuklarımıza ‘İnsanlık etmenin’ iyi bir şey olmadığını söylemiyor muyuz. ‘İnsanlık etme’ diye kızmıyor muyuz. İşte örneği onlar eşekliğini, sen de insanlığını göstermeseydin bu hale gelir miydin?

- Demek ki insanlar paraya sahip olunca...Ya da bir eşeğe bir defa para ödeyince...

- Yok, yok, öyle söyleme eşek kardeş, sen yine parası ödenmiş eşeksin, oysa benim sahibim benim için tek kuruş ödemedi. Ben sahibime babasından mirasım.

- Sadece taşınmazların miras kaldığını bilirdim ben, eşek de mi?

- Hıh hıh... Hem de tümüyle. Kendisi için para ödenmemiş eşekler de vardır

- Bak, işte sahibin geliyor, seninle sohbet ne güzeldi

- Üzülme, sohbeti de tadında bırakmak gerek. Belli ki sohbetimiz uzarsa seni bu yokuşta sırtındaki yük değil, insanı tanımanın yükü öldürecek. Benim sahibim uçurum kenarlarından geçmez sırtımdayken, ya eşekliği tutar da beni atıverirse diye korkar. Eh, herkes kendi eşekliğinin farkındadır ya, belki bir eşekte hayvan da olsa intikam duygusu yeşerebilir diye düşünür

- İnsanları bu kadar yakından nasıl tanıyabiliyorsun?

- Birbirlerinin arkalarından konuştuklarıyla ya da verdikleri sözlerin sadece sözlerde almalarıyla - Keşke dünyaya eşek olarak gelmeseydim

- Aaa, sana tercih hakkını kullandırmadı mı Yüce Yaratıcı, bu dünyaya göndermeden önce bana dedi ki ‘Ey varlık, seni dünyaya göndereceğim, insan olarak mı gitmek istersin, eşek olarak mı’ İyi ki yanılıp da ‘İnsan Olarak’ dememişim, ‘hiç günahım olmasa bile bir eşeğin hesabını nasıl vereceğimi düşünmekten insanlığımı yaşayamazdım’ demiş... Meğerse mesele iş bölümünde imiş. İnsanlar insanlığını, eşekler de eşekliğini bildiği sürece mutsuzluk olmazmış.

Zehra Birsen Yamak

Beyazdut
17-01-10, 23:55
KIRKBİRİNCİ'NİN MASALI

Eşikler;
varacak yeri,
gidecek yuvası olanlar,
yüreğinde sıla hasreti taşıyanlar için yapılmıştı.
Pinhan


Bir ülke ki, adı sanı duyulmamış; bir ülke ki, kitaplarda adına hiiiiç rastlanmamış; bir ülke ki, ninnilerde ona yer verilmemiş; bir ülke ki, masallar bile onu tanıtamamış...
Bir ülke ki, onu bir kişi dilemiş...
Bir ülke ki, adını o bir kişi vermiş: Çonkazat...

Çonkazat, yazı kışı bembeyaz karlarla kaplı dağlarla çevrili, büyük bir ovada kurulu bir ülke imiş. Dağlar geçitvermez; sur misali korurmuş ne minik, ne de koccaman olan bu ülkeyi. Ova yemyeşil çayırlarla kaplanırmış yazda, kışta da dağların beyazlığına bürünürmüş.

Bir yaz başı, etrafta çiçek kokusu ağaçların, saraydan çıkmış padişah. Orta boylu, üzerinde gök mavisi bir kaftan... Önce bir bakınmış şöyle bir dağlara, ‘çok şükür’ demiş. Sonra bir bakınmış şöyle bir ırmağa, ‘çok şükür’ demiş. Bir de ağaçlara, çiçeklere, kuşlara, bakmış, ‘çok şükür’ demiş. Dönmüş saraydan içeri girmiş. Birden çocuk çığlıkları doldurmuş havayı: “masalımızı isteriz... isteriz, isteriz, masalımızı isteriz!!”
Tok ama sevecen bir ses başlamış hergünkü masalı baştan sona anlatmaya:
“Bir varmış, bir yokmuş; yokların az, varların çok olduğu topraklarda birbirlerinden ayrı ayrı yolculuk yapan kırk tane adam varmış. Her birinin geldiği yön başka, geldiği ülke başka, geçmişi başka başka, dinleri başka başka, giysileri başka başkaymış. Sırtlarında minik heybeleri yürür de yürürlermiş sabah akşam. Kaç şehir geçmişler, kaç ülkeyi geride bırakmışlar, kaç kişi onları görmüş de konuşmamışlar... ‘yabancının biri geçti buradan’ diye başlayan cümleyle kaç kişiye onları anlatmışlar bilinmez, bilinmez ama her gören bir diyecek bulmuş işte.

Günler günleri, haftalar haftaları, aylar ayları kovalamış. Birgün bu kırk kişiden biri, bir ilkbahar sabahı o mis kokulu ağaçlar arasından kıvrıla kıvrıla akan ırmağın kenarında, bu kırk kişiden birini otururken görmüş. Usulca yanaşmış yanına, ‘gecen haleli, günün güneşli olsun’ demiş. Hiç yüzünü çevirmeden karşılık vermiş adam, ‘her günün anlamlı, evin çatılı olsun’ demiş. Irmağın kenarına o da oturmuş, suyun akışını seyre dalmış.
Bu kırk kişiden üçüncüsü yaklaşmış ırmağa ve onları böyle otururken görmüş kenarda. ‘sofranız beraketli, ağacınız çiçekli olsun’ demiş. Kırk kişinin birincisi, ‘dostun çok, yolun tek olsun’ diye karşılık vermiş. Kırk kişinin ikincisi de, ‘kulakların çok işitsin, dilin az söylesin’ demiş. Kırk kişinin üçüncüsü onları dinledikten sonra ırmağın kenarında bir yer seçip oturmuş, suyun akışına kapılmış.

Kırk kişinin dördüncüsü yanaşmış bu sefer oturanların yanına. ‘kapınız açık, geleniniz çok olsun’ demiş. Birinci, ‘baharın uzun, ömrün bahar olsun’ diye karşılık vermiş. İkincisi, ‘bülbülün şen, gülün al al olsun’ demiş. Ücüncüsü, ‘güneşin sıcak, bulutların yağmurlu olsun’ demiş. Dördüncü de geçmiş oturmuş ırmağın kenarına.
Kırk kişinin beşincisi bu dört kişiyi görüp yanaşmış yanlarına. ‘kavganız az, bileğiniz güçlü olsun’ demiş. Birinci, ‘yolun doğru, suyun arı olsun’ diye karşılık vermiş. İkincisi, ‘kaderin güzel, yüreğin temiz olsun’ demiş. İkincisi, ‘ağacın küçük, kökü sağlam olsun’ demiş. Üçüncüsü, ‘evin sıcak, düşmanın ırak olsun’ demiş. Dördüncüsü, ‘işin rahat, çocukların sağlıklı olsun’ demiş. Beşinci de dinledikten sonra çekilmiş ırmağın kenarına oturmuş.

Bu kırk kişinin beşi böyle karşılaşmış bir ırmak kenarında. Bir süre sonra birinci azığını alıp, ‘ötelerden davet var, yola koyulma zamanı’ demiş ve yürümeye başlamış. İkinci de peşisıra doğrulmuş, ‘yol çeker, yel savura savura katar önüne’ demiş birincinin ardına düşmüş. Üçüncü davranmış bu kez, ‘kimi kim bekler bilinmez, o bilinmeze varmak gerek’ demiş ikincinin peşinden gitmiş. Dördüncü kalkarken yerinden ‘gün ola yolculuk bitmeye’ diyerek üçüncünün arkasından yürümüş. Beşinci de ‘gitmelerde bir sır gizli bulmak gerek’ demiş ve dördüncünün ardına takılmış.
Yürümüşler, yürümüşler gün batmış, ay aydan aydınlık salınmış semada, seher vakti ötmüş bir bülbül, devam etmişler yollarına. Beşi peşpeşe böyle giderken bu kırk kişinin altıncısı görmüş onları. Koşmuş yetişmiş. ‘yolunuz düz, adımlarınız sağlam olsun’ demiş. Ses çıkarmamış beşin beşi de. Oluvermişler altı kişi. Köyün birinden geçerken ard arda, pazar yerinde kırmızı güller satan yaşlı bir adam çıkmış karşılarına. Durmamışlar. Önünden usul usul geçerlerken önce birinciye, ‘bir hırkan olsun kırmızı’ diyerek güllerden birini vermiş. İkinciye, ‘bir halın olsun kırmızı’; üçüncüye, ‘bir şalın olsun kırmızı’; dördüncüye, ‘bir perden olsun kırmızı’; beşinciye, ‘bir yorganın olsun kırmızı’; altıncıya, ‘bir elbisen olsun kırmızı’ demiş ve herbirine kırmızı güllerinden birer tane uzatmış. Altısı, ellerinde kırmızı güller hiç ses çıkarmadan devam etmişler yollarına.
Bu kırk kişinin yedincisi güllü adamları görünce sokulmuş usulca yanlarına. ‘gül kokulu sevdalarınız olsun’ demiş ve onlarla yürüyüşüne devam etmiş.

Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler büyük bir gölün kıyısına gelmişler. Birinci durmuş önce, elindeki gülü, ‘hırkamı sana hediye ediyorum’ diyerek atmış göle. İkinci, ‘halımı sana hediye ediyorum’demiş; üçüncü, ‘şalımı sana hediye ediyorum’ demiş; dördüncü, ‘perdemi sana hediye ediyorum’ demiş; beşinci, ‘yorganımı sana hediye ediyorum’ demiş; altıncı da, ‘elbisemi sana hediye ediyorum’ demiş... yedinci de eline bakmış boş, ‘ben de tüm kırmızı gülleri senin için diliyorum’ demiş. Kan kırmızı boyanmış göl, gül rengine.

Oturmuşlar gölün kıyısına. Bu kırk kişinin sekizincisi uzaktan görmüş bu yedi kişiyi. Yaklaşmış yavaş yavaş. ‘dileğiniz gerçek olsun’ diyerek oturmuş yanlarına.
Birinci, ‘göz var yürek fetheder, yürek var dünyayı besler’ demiş
İkinci, ‘dağı taşı dilsiz belleme, ne der kim bile’ demiş
Üçüncü, ‘bitmeyecek sanma, her şey yiter birgün’ demiş
Dördüncü, ‘kar üstünde iz bırakmak kolay, sen yürekte bırakmaya bak’ demiş
Beşinci, ‘yavaş olsa da işin, doğru olsun sözün’ demiş
Altıncı, ‘ümidini kırma hiçkimsenin, dinle ve sus’ demiş
Yedinci, ‘kapılar kapalı olabilir, sanma içeride biri yok’ demiş...
Sekizinci de oturmuş, gölü seyre dalmış. Onlar böyle göl kıyısında tefekkür ederlerken dokuzuncu çıkagelmiş. ‘vardır her şeyin bir sebebi, sorusuz cevap olur mu’ diyerek oturmuş. Gölde dalga, güneşte ışık, ağaçta meyve, yerde toprak varmış. Onlar yüreklerinde olanı aramaya devam ederlerken böyle, onuncu çıkagelmiş. ‘hükümdar ola adil, etmeye zulüm’ demiş.
Birinci, ‘zulüm odur, yakar kavurur’ demiş
İkinci, ‘ısılık oddadır, sacda değildir’ demiş
Üçüncü, ‘od’un nerede olduğu bilinmez, bazı bazı yürektedir’ demiş
Dördüncü, ‘kimi yürekler dünyayı alır, kimi yüreğe incir çekirdeği sığmaz’ demiş
Beşinci, ‘dünya bir yoldur, her gelen bu yoldan geçer’ demiş
Altıncı, ‘yolun cok kolu vardır, kısa olan değildir her zaman doğru’ demiş
Yedinci, ‘bir doğru var, ya nereden gidile’ demiş
Sekizinci, ‘gitmek kolay, zor olan kalmak’ demiş
Dokuzuncu, ‘zor deyip kaçma, kolay ne var ki’ demiş
Onuncu, ‘her işte var bir hayır’ diyerek oturmuş gölün kenarına. Tam arkalarında yükselen ağacın ardından bir ses duymuşlar. Dönüp bakmışlar, bakmışlar ama kimsecikleri görememişler. Bir-iki dakika ya geçmiş ya geçmemiş aynı sesi tekrar duymuşlar. Onuncu, ağaca daha yakın olduğu için merak içinde ağaca yaklaşmış. Sağına bakmış, soluna bakmış; önüne bakmış, arkasına bakmış; bir de üstüne bakmış... Nafile, kimsecikler yok. Tam geri dönecekmişti ki, aynı sesi işitmiş: ‘ruzba dey londi, fers binal şöy bek’...

Onuncu şaşkın şaşkın bakınmış yine. Yok, hiçbir şey yok. ‘ruzba dey londi, fers binal şöy bek’... Aklından bunun ne anlama gelebileceğini düşünürken, dokuzuncu yaklaşmış arkasından, ‘güneşin battığı yer, yönünüz olsun’ diyor, demiş
Sekizinci, ‘aceleye gerek yok, yakındır’ diyor, demiş
Yedinci, ‘vakit hızla ilerliyor, durmayın’ diyor, demiş
Altıncı, ‘karanlık çökmeden, gölden uzaklaşın’ diyor, demiş
Beşinci, ‘göl taştı, topraklar kayboldu’ diyor, demiş
Dördüncü, ‘orası doğuda, onu bulun’ diyor, demiş
Üçüncü, ‘hangi dağın eteklerinde mavi, orada’ diyor, demiş
İkinci, ‘kırmızıyı boşver, yeşilde her şey’ diyor, demiş
Birinci, ‘siz beni anlayamazsınız; zor, cok zor’ diyor, demiş arkasını dönüp azığını almış yola koyulmuş.
İkinci, ses çıkarmadan ardına düşmüş birincinin; üçüncü ikincinin, dördüncü üçüncünün, beşinci dördüncünün, altıncı beşincinin, yedinci altıncının, sekizinci yedincinin, dokuzuncu sekizincinin ve onuncu da dokuzuncunun peşisıra yürümeye başlamış. Az gitmişler uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Bir ince dereden geçip, bir dağın yamacısıra ilerlemişler. Kırkın onu, onu bir yerde büyük şehirleri geride bırakıp küçük köylerde konaklamışlar. Hangi hana ayak bastılarsa söz etmemişler; kelamı unutmuş gibi olanı biteni, geleni geçeni dilsiz seyretmişler.

Birgün böyle yollarının vardığı bir yerde, küçük bir hana girmişler. Köşelerde bir yerde duran masaya birinci yanaşıp oturmuş, ‘her bir lokmanın şükrünü unutma’ diyerek.
İkinci, ‘şükür etmekten bir an bile vazgeçme’ demiş
Üçüncü, ‘sen bilmezsen kıymet vermeyi, halin nice olur düşün’ demiş
Dördüncü, ‘bereketin nerede gizli olduğu bilinmez, dikkatli ol’ demiş
Beşinci, ‘bilmediğin neyse peşinden git’ demiş
Altıncı, ‘zorluklar olmadan kolaylığı anlayamazsın’ demiş
Yedinci, ‘kolayı iyi sanma yanılırsın’ demiş
Sekizinci, ‘yanılmak ne cok hayatta, sen yanılmamaya bak’ demiş
Dokuzuncu, ‘güvenme herkese, önce kişiyi oku’ demiş
Onuncu, ‘kişi özü sözü doğru olmalı’ demiş.
Onlar böyle otururlarken, uzaktan kırkın onbiri onları seyrediyormuş. Yaklaşmış ve ‘en güzeli dostça yaşamak, kavga niye’ diyerek onuncunun yanına oturmuş. Hancı herbirinin önüne birer kase sıcak çorba koyarken, ‘niye yaşar insanoğlu yemek-içmek için’ demiş.
Birinci, ‘mâna var, çözemediğim’ demiş
İkinci, ‘aşk var, yandığım’ demiş
Üçüncü, ‘ölüm var, anlayamadığım’ demiş
Dördüncü, ‘dost var, aradığım’ demiş
Beşinci, ‘yâr var, yüreğime sığdıramadığım’ demiş
Altıncı, ‘kulluk var, yapamadığım’ demiş
Yedinci, ‘âhir var, evvelini göremediğim’ demiş
Sekizinci, ‘şükür var, edemediğim’ demiş
Dokuzuncu, ‘dua var, avuç açamadığım’ demiş
Onuncu, ‘gözyaşı var, dökemediğim’ demiş
Onbirinci, ‘son var, korktuğum’ demiş. Hancı, ‘la havle...’ diyerek işinin başına dönmüş.

Kırkın onbiri sıcak çorbalarını sessiz sakin içmişler. Birinci, ‘verdiğin nimetlere...’ deyip heybesinden çıkardığı ak benekli siyah bir boncuğu bırakmış kasenin yanına, doğrulmuş yerinde. İkinci, ‘verdiğin her bir parmağa...’ demiş, kızıl taşlı bir yüzük bırakmış.
Üçüncü, ‘verdiğin yüreğe...’ demiş, küt burunlu bir bıçak bırakmış.
Dördüncü, ‘verdiğin dile...’ demiş, küçük bir şişe bırakmış.
Beşinci, ‘verdiğin akla...’ demiş, gümüş rengi bir kağıt bırakmış.
Altıncı, ‘verdiğin aşka...’ demiş, mavi işlemeli bir mendil bırakmış.
Yedinci, ‘verdiğin varlığa...’ demiş, bir küçük ahşap kutu bırakmış.
Sekizinci, ‘verdiğin zamana...’ demiş, bir küçük torba kum bırakmış.
Dokuzuncu, ‘verdiğin imana...’ demiş, bir kuru dal bırakmış.
Onuncu, ‘verdiğin merhamete...’ demiş, bir toprak kase bırakmış.
Onbirinci, ‘verdiğin küll’e...’ demiş, pamuklu küçük bir kumaş parçası bırakmış ve kırkın onunun ardına düşmüş. Gün bitmiş, ay aydan aydın salınmış semada. Yıldızlar pervane, kandil misali geceye ışık tutmuş. Yollar patika olmuş, çayır olmuş, bozkır olmuş, ova olmuş. Yürümüşler, yürümüşler bir değirmenin yanına varmışlar. Kuyusundan su çekip içmişler. Birinci, ‘su var yaşatır, su var boğar’ diyerek kuyunun yanına oturmuş.
İkinci, ‘su var akar, su var dalgalanır’ demiş
Üçüncü, ‘su var tatlı, su var acı’ demiş
Dördüncü, ‘su var renkli, su var berrak’ demiş
Beşinci, ‘su var kayar, su var damlar’ demiş
Altıncı, ‘su var uçar, su var kalır’ demiş
Yedinci, ‘su var yıkar, su var yakar’ demiş
Sekizinci, ‘su var taşar, su var düşer’ demiş
Dokuzuncu, ‘su var bakar, su var çeker’ demiş
Onuncu, ‘su var sazlı, su var çiçekli’ demiş
Onbirinci, ‘su var kokulu, su var tuzlu’ demiş ve herbiri kuyunun etrafına dizilmiş.
Değirmenden bir adam onları seyretmiş uzaktan uzaktan. Varmış yanlarına, ‘içtiğiniz su, helal olsun’ demiş. O da oturmuş kırkın onbirinin yanına. Olmuşlar oniki. Uzakta bir yerlerde güneş gizlenmiş dağların ardına, uzakta bir yerlerde güneş doğmuş tüm ihtişamıyla.
Birinci kalkmış ayağa ilk, ‘bulmalı insan aradığını’ diyerek.
İkinci ardısıra doğrulurken, ‘bir de ne aradığını bilse’ demiş
Üçüncü, ‘bir de aradığının nerede olduğunu bilse’ demiş
Dördüncü, ‘öyle çok bilinmeyen var ki, hangisinden başlamalı’ demiş
Beşinci, ‘dağa çarpan yürek, iflah olmaz’ demiş
Altıncı, ‘sevda sevda dolandı yürek, mecnuna döndü’ demiş
Yedinci, ‘boş yürekte fesat gezinir’ demiş
Sekizinci, ‘verme sevgini bir değmeze’ demiş
Dokuzuncu, ‘ağla gönlüm, yırtıl yüreğim, ne çare’ demiş
Onuncu, ‘her yerde, her şeyde bir son mutlaka var’ demiş
Onbirinci, ‘azda karar kıl, ne istediğini bil’ demiş
Onikinci, ‘işle yüreğini, gören hayran olsun’ demiş ve kırkın onbirinin arkasından yürümeye koyulmus. Üç çam ormanını boydan boya geçmişler. Ara ara sincaplarla karşılaşmışlar, ara ara tavşanlar kaçmış önlerinden. Durmamışlar. Ormancının biri görmüş onları böyle ard arda yürürlerken. ‘ırak yoldan gelir gibisiniz; yolunuz düz, yokuşunuz iniş olsun’ demiş.
Birinci, ‘o yerler ırak değil, artık dönüşsüz’ demiş
İkinci, ‘hangi yana baksam, çaresiz’ demiş
Üçüncü, ‘ileride olan biten, belirsiz’ demiş
Dördüncü, ‘bir yol ki, bitimsiz’ demiş
Beşinci, ‘gördüğüm işler, biçimsiz’ demiş
Altıncı, ‘var mıdır sevda, çilesiz’ demiş
Yedinci, ‘varamaz kimse, aşksız’ demiş
Sekizinci, ‘aşk olmadan bu dizler, dermansız’ demiş
Dokuzuncu, ‘hiçbir lezzet, lezzet değil, acısız’ demiş
Onuncu, ‘dost var mıdır, dostsuz’ demiş
Onbirinci, ‘yürek yürek değildir, sevdasız’ demiş
Onikinci, ‘nice ölümler var, figansız’ demiş. Ormancı şöyle bir bakmış kırkın onikisine, önünden bir bir geçerlerken. ‘Allah Allah, bu ne iştir anlamadım’ demiş ve işine dönmüş.

Ağaçların arasında dolanmışlar, dolanmışlar; sonunda bir minik derenin yanına çökmüşler. Birinci, ‘bu güzellikler bir yansımadır’ demiş
İkinci, ‘asl olana bu gözler dayanmaz’ demiş
Üçüncü, ‘görünen, bir hayal dünyasıdır’ demiş
Dördüncü, ‘yoklar gerçekten yok mudur’ demiş
Beşinci, ‘ya varlar, varlar gerçekten var mıdır’ demiş
Altıncı, ‘akıl boş levhaydı, dileyen dilediğini yazdı’ demiş
Yedinci, ‘bir de ötelerin ötesi var, bilmediğim’ demiş
Sekizinci, ‘yükü öyle ağır ki yürek dayanamıyor’ demiş
Dokuzuncu, ‘sözün bittiği yerde gerçek dil konuşur’ demiş
Onuncu, ‘evreni oku, onda neler gizli’ demiş
Onbirinci, ‘ya şu gök, direkleri nerededir’ demiş
Onikinci, ‘yeraltı başka alem, yerüstü başka...’ demiş dalıp gitmiş suyun şırıltısına. Bir kuş gelip konmuş ağacın dalına, bir kuş uçmuş gitmiş başka ağaçlara. Mevsimin rengi yeşilmiş, sevdanın belli değil...
Onikinci kalkmış ilk ayağa, ‘susturamıyorum şu yüreği’ diyerek
Onbirinci, ‘ben sevdamı bilmem, o da beni bilmez’ demiş
Onuncu, ‘sesin nereden geleceği belli olmaz’ demiş
Dokuzuncu, ‘suda yürü batma, ateşe bas yanma’ demiş
Sekizinci, ‘yanarsan bir şeye yan, gerisi yalan’ demiş
Yedinci, ‘tacım olsa neye yarar, tahtım olmayınca’ demiş
Altıncı, ‘her şey bir avuç toprak’ demiş
Beşinci, ‘incinmeye yürek, incitmeye’ demiş
Dördüncü, ‘dalga dalga kıyıya vursam, kum olup aksam’ demiş
Üçüncü, ‘aktı bu gönül, kim durdura’ demiş
İkinci, ‘gönlü hoş eyleyeni, yedi kat gök tanır’ demiş
Birinci, ‘ilim olsa gerek kazmakla dibi görünmez’ demiş ve ard arda, önde kırkın onikincisi, arkada kırkın birincisi ayaklar nereye çekerse oraya yürümeye koyulmuşlar yine. Kulübeler çıkmış karşılarına, yayla kulubeleri. Al yanaklı çocuklar durup bakmışlar bu oniki garip insana, fısıldaşmışlar. Biri, ‘bunlar o masaldaki oniki asker’ demiş
Diğeri, ‘yok yok ne askeri, bunlar olsa olsa doğunun oniki dervişidir’ demiş
Bir diğeri, ‘ne asker, ne derviş bunlar bozkırın oniki dilencisi’ demiş
Başka biri, ‘hayır, bunlar o büyük devletin oniki elçisi’ demiş
Diğer biri, ‘bunlar oniki ayın oniki ismi’ demiş. Kırkın onikisi tepenin ardında kaybolana kadar seyretmişler çocuklar onları bir şeyler hayal ederek onlara dair ve dalmışlar oyuna, çarçabuk unutmuşlar gördüklerini.

Bir gençkız çıkmış karşılarına kırkın onikisinin. Elinde bir kova su varmış. Merak etmiş isimlerini, soruvermiş. ‘deyiverin adınız nedir?’
Onikinci, ‘sabır’ diyerek geçmiş kızın önünden
Onbirinci, ‘tevekkül’ demiş geçmiş
Onuncu, ‘rıza’ demiş geçmiş
Dokuzuncu, ‘niyet’ demiş geçmiş
Sekizinci, ‘remz’ demiş geçmiş
Yedinci, ‘itaat’ demiş geçmiş
Altıncı, ‘alamet’ demiş geçmiş
Beşinci, ‘lutf’ demiş geçmiş
Dördüncü, ‘idrak’ demiş geçmiş
Üçüncü, ‘karar’ demiş geçmiş
İkinci, ‘nimet’ demiş geçmiş
Birinci, ‘muhabbet’ demiş geçmiş. Kız bakakalmış arkalarından. Ne nedir anlayamamış. İsimlerin garipliğine mi takılmiş, isimlerin anlamına mı... kimse bilememiş.

Tepeleri bir bir geçmiş kırkın onikisi, bastıkları her yer yol olmuş onlara. Kırkın onüçüncüsü, kırkın onikisini böyle tepe tepe aşarken görmüş. Birincinin ardından ilerlemiş. Olmuşlar kırkın onüçü. Günler geçmiş, toprak bir kızıllaşmış, bir sararmış. Bir otlanmış, bir çoraklaşmış... Çorak topraklardan kırkın ondördüncüsü onüçüncünün ardına takılmış. Olmuşlar kırkın ondördü. Günlerce ne ses çıkmış birinden, ne bir kelime.
Yürümüşler, yürümüşler. Kırkın ondördü boncuk gibi dizilmişler. Köyler geçmişler, şehirler geçmişler. İnsanlar onları görmüşler, onlar insanları görmemişler. Lal olmuş gibi hallerinden, insanlar tedirgin olmuşlar. Şehrin birinde, bir meydandan geçerlerken insanların yüksekçe bir yerin çevresinde toplandığını farketmişler. Topluluk arasından, sırayla birilerinin o yüksek yere çıkıp bir şeyler söylediğine, sonra sırayı başkasına bırakarak aşağı indiğine şahit olmuşlar. Durmuşlar. Uzaktan seyretmeye başlamış kırkın ondördü.

Yaşlıca bir adam çıkmış, ‘gerçek vardır bilinmez, gerçek vardır gizlenir’ demiş
Bir kadın, ‘gerçeklere kim set çeke, sonu acı’ demiş
Bir çocuk, ‘benim gerçeğim oyun sopamın ucunda’ demiş
Bir gençkız, ‘gerçeğin bilinmesine hizmet et’ demiş
Bir nine, ‘gerçek belki çiçeğin kokusunda, belki kuşun kanadında’ demiş
Bir adam, ‘gerçek hangi ağacın meyvesi, hangi toprağın rengi’ demiş
Birinci kalkmış ayağa ilkin, ‘her bilinen gerçek midir’ demiş yürümeye başlamış
İkinci, ‘set ol kötülüğe, set ol zulme’ demiş birincinin ardına düşmüş
Üçüncü, ‘zulüm gerçeği örten en acı giysidir’ demiş
Dördüncü, ‘öyle bir giysi seç ki kendine hesabı kolay olsun’ demiş
Beşinci, ‘hesabı nasıl kaldırır yürek’ demiş
Altıncı, ‘yürek hassastır, lakin gücü de vardır’ demiş
Yedinci, ‘güç doğru yerde kullanılmalı’ demiş
Sekizinci, ‘doğruyu bulmak içindir akıl’ demiş
Dokuzuncu, ‘akıl herkeste var, lakin kullanan az’ demiş
Onuncu, ‘azda bereket gizli olabilir’ demiş
Onbirinci, ‘bereket toprakta, toprak her şeyi temizler’ demiş
Onikinci, ‘toprak ne söyler, anlayana her şey’ demiş
Onüçüncü, ‘anlam bir gizli sır’ demiş
Ondördüncü, ‘sır öyle çok ki bu alemde, alemin sırrı da bir başka’ demiş ve kırkın ondördü yine ard arda dizilmişler.

Meydandaki topluluk onları hayret içinde ve sessizce dinlemişler. Birden aralarından on kişinin öne çıktığını görmüşler. Bu on kişinin birincisi, ‘yolum ardınızda belki, bir de sizinle söyleşelim’ demiş kırkın onbeşincisi olarak ondördüncünün arkasından yürümeye başlamış. İkinci, ‘buralarda değil belki aradığım, bir de uzakları denemeli’ demiş ilerlemiş kırkın onaltıncısı olarak.
Üçüncü, ‘bulana dek dönmek yok’ demiş, onyedinci olmuş.
Dördüncü, ‘zaman geçiyor, ben hala tedirginliğimi çözemedim’ demiş, onsekizinci olmuş.
Beşinci, ‘gece ile gündüzün var mı anlamını bilen’ demiş, ondokuzuncu olmuş.
Altıncı, ‘ya göklerin direklerini gören var mı’ demiş, yirminci olmuş.
Yedinci, ‘ya nehirlerin nereye aktığını bilen var mı’ demiş, yirmibirinci olmuş.
Sekizinci, ‘ya yıldızlar neden süslerler göğü’ demiş, yirmiikinci olmuş.
Dokuzuncu, ‘sora sora mı öğrenir insan, göre göre mi’ demiş, yirmiüçüncü olmuş.
Onuncu, ‘hakikat nerede gizlidir ki, bulan var mıdır’ demiş ve kırkın yirmidördüncüsü olmuş.

Kırkın yirmidördü yavaş yavaş uzaklaşırken, meydandaki insanlar anlamamışlar bu on kişinin neden diğerlerinin peşinden gittiklerini. Bir adam, ‘kalmak mı çözüm, gitmek mi’ demiş başını sallaya sallaya uzaklaşmış oradan. Bir dede ellerinin titremesini durdurmaya çalışırken, ‘bir ömür geçti işte yeryüzünde, sırtımda bir kambur var, defterimse dolu’ demiş ve bastonuna tutuna tutuna sokaklardan birine yönelmiş. Bir kadın, ‘ağladım çokça, ne işe yaradı dövünmek, böyle geçiyor ömür’ demiş bir çocuğu kucağına alıp gitmiş oradan. Herkes dönüp konuşma taşına bakmış. Bir gençkız, ‘konuşmak iyi, fakat bir dinleyen olmalı, bir anlayan olmalı’ demiş koşarak uzaklaşmış. Sonra bir bir dağılmışlar meydandakiler, başları eğik. Biri mırıldanmış kendi kendine, ‘sora sora mı bulur insan, yoksa sora sora mı kaybolur’...

Günler geçmiş, kırkın yirmidördü hangi yöne yöneldiklerine bile bakmadan ilerlemişler ağır ağır. Bir gölge ardlarından ilerliyormuş çok zamandır, farketmemişler ya da farketmişler de ilgilenmemişler gölgenin sahibiyle. Yürümüşler, yürümüşler. Bir saray çıkmış karşılarına. Bahçe duvarları dimdik uzanıyormuş göğe. Kapılar kapalıymış. Kimsecikler görünmüyormuş etrafta. Oturmuşlar saray bahçesinin duvarlarından birinin önüne. Ağaçların gölgesi serin, güneş sıcakmış. Nereden geldiği bilinmeyen biri geçmiş karşılarına oturmuş, ‘Dünya yürümekle bitmez’ diyerek. Birinci, ‘her şeyin bitmesi gerekir mi’ demiş. İkinci, ‘ölüm müdür bitim, yoksa ölüm müdür başlangıç’ demiş. Üçüncü, ‘başı sonu belli olmayan bir yerde miyiz’ demiş. Dördüncü, ‘yer yurt neye gerek, yürek huzur bulmadıktan sonra’ demiş. Beşinci, ‘yurt var çeker kendine, yurt var iter dışarı’ demiş. Altıncı, ‘içte bin olmak, dışta bir’ demiş. Yedinci, ‘bir olsa yürekler, kalır mı zulüm’ demiş. Sekizinci, ‘zulme kapı aralayanın vay haline’ demiş. Dokuzuncu, ‘kapılar çok, hangisini açacağın önemli’ demiş. Onuncu, ‘hangi kapıdan girersen gir, yüreğin çıkacaktır karşına’ demiş. Onbirinci, ‘yürekten kaçarbilir mi insan’ demiş. Onikinci, ‘kaçmak çözüm müdür ya’ demiş. Onüçüncü, ‘her çözüm başka bir karmaşa değil midir’ demiş. Ondördüncü, ‘en büyük karmaşayı yürek yaşar, ya kimdir onu karıştıran’ demiş.

Bir başkası çıka gelmiş o ara. Geçmiş karşılarına oturmuş, diğerinin yanına, ‘sözleri iyi seçmeli insan’ diyerek. Onbeşinci, ‘söz var uçar, söz var dolaşır dilden dile’ demiş. Onaltıncı, ‘dil var acı, dil var tatlı’ demiş. Onyedinci, ‘dil var sessiz, dil var feryat feryat’ demiş. Onsekizinci, ‘dil var yakar, dil var söndürür’ demiş. Ondokozuncu, ‘dil var sürükler, dil var boğar’ demiş. Yirminci, ‘dil bilmezden uzak ola insan’ demiş. Bir başkası çıkagelmiş, ikisinin yanına oturmuş, ‘dilin söylediğini duymalı kulak’ diyerek. Yirmibirinci, ‘dili anlayan var, dili duyan bir de’ demiş. Yirmiikinci, ‘kulak duysun, dil söylemesin’ demiş. Yirmiüçüncü, ‘dokuzuncu boğumda durmalı söz’ demiş. Yirmidiördüncü, ‘söz var dünya peşinden gider, söz var bir kulaktan girer bir kulaktan çıkar’ demiş. Bir başkası gelmiş üçünün yanına oturmuş, ‘insan hangi sözün ardına düşeceğini iyi bilmeli’ demiş. Susmuşlar. Susmuşlar. Önce birinci doğrulmuş yerinden. Yürümüş. Hepsi bir olmuşlar yürümede. Kırkın yirmidördü olmuş kırkın yirmisekizi. Sarayın kapısına gelmişler. Kapı o sıra açılıvermiş. Kimseleri görememişler, lakin bu kapının açılmasını bir davet saymışlar. Hep bir olup kırkın yirmisekizi sarayın muhteşem behçesinde buluvermişler kendilerini. Kelam az gele bu bahçeyi tarife. Susmuşlar. Bakmışlar bir, o kadar.

Yürümüşler yürümüşler bir başka kapı daha onlar varmadan usul usul açılmaya başlamış. Bu kapı da bir başka bahçenin kapısıyımış. İlk bahçenin rengi koyu yeşil, kokusu çam kokusunu andırırmış. İkinci bahçe kızıl renkte, meyveli ağaçlarla doluymuş. Yürümüşler. Koku insanı başka alemlere götürür gibiymiş. Yürümüşler. ‘Dünya mıdır insanı büyüleyen böyle’ diye düşünmüşler. Kırkın yirmisekizi hayran mı şaşkın mı belli değil.
Bir başka kapının yanına varmışlar, ama bu kapı açılmamış nedense diğer iki kapı gibi. Bakmışlar bakmışlar bakmışlar... Açan olmamış kapıyı. Davetsiz yere girmekte ısrara ne gerek demiş duvar dibine oturmuşlar. Biri, nereden geldiği belli olmayan biri yanlarına yanaşmış. ‘Hazır olun, gücünüzü toplayın, zor olandan kaçmayın, direnin’ demiş ve birden kanatlanıp kuş olmup uçmuş gökyüzüne. Kırkın yirmisekizi sus pus ne düşüneceklerini bile şaşırmışlar.

Aradan epey bir zaman geçmiş, gün batmak üzereyken kapının açıldığını farketmişler. Kırkın yirmisekizi vakit geldi demek diye düşünerek kalkmışlar oturdukları yerden. Bu sefer kapıdan geçer geçmez kendilerini bekleyen bir dizi askerin olduğunu görmüşler. Selam vermiş askerler kırkın yirmisekizine. Selam almış kırkın yirmisekizi de. ‘buyrun’ diyerek yol göstermiş askerler. Kimse sormamış, kimse de soru beklemiyormuş zaten.

Bahçenin çimlerine yerleştirilmiş yuvarlak taşların üzerine basa basa ağaçların arasında ilerlemişler askerler ve kırkın yirmisekizi. Bir süre sonra dev bir saray görünür olmuş yaprak aralarından. Durmamış kimse binaya doğru yürümeye devam etmişler. Dev basamaklardan bir bir-bir bir çıkarak saraya girmişler. Padişah onları bekliyormuş. Tez haber uçuranları varmış meğer.

Hemen huzura alınmışlar. Padişah hemen konuya girmiş. ‘Elimizde on iki cümle var. Her cümlenin yarısı var, yarısı yok. Tamamı eksik cümleler. Bu cümlelerin tamamlanıp büyük sırrın çözülmesi gerekiyor. Bu sır çözülmezse kızım Nerva asla mutlu olamayacak. Sarayımızda bu iş için bulunan oniki kişi var. Her birine bir cümle düşüyor. Fakat üç aydır bir cümleyi bile tamamlayan olmadı. Vakit azalıyor. Nerva onsekiz yaşına bastığı gün bu cümlelerin tamamlanmış olması gerekiyor. Sizin bize yardımcı olabileceğinizi düşünüyoruz. Bu yüzden buradasınız. Dilerim yapabilirsiniz.’

Kırkın yirmisekizi pek olandan bir şey anlamasa da yardım edebilmeyi ümid etmiş. Emriyle padişahın yarım bırakılmış cümleler bir bir okunmuş. Ne yaprak oynamış, ne kuş uçmuş bir yerden bir yere. Ta ki oniki eksik cümle söylenene dek.

1- Halka, bir nokta idi başlangıçta
2- Nokta dediğin ısırılmamış, dişlenmemiş bir elma
3- Hafıza elmayı hikaye eder kuytularda
4- Nasılsa karışacak ten türaba
5- Vuslatın yolu nedir bir de biz bilelim dersen
6- Ne kadar çok yürek varsa çarpan
7- Halka dediğin tepeden tırnağa aşktır
8- Madem ki alem adem, adem de alem içindedir
9- La-mekanız, bi-mekanız
10- Adem manaya derler
11- Hızlanır nokta
12- Kül oluruz yana yana
Bir sessizlik, noktası olmuş eksik cümlelerin. Oniki cümlede varsa bir sır çözülmelidir. Varsa bu sırrın bir çözümü bulunmalıdır. Sır dediğin çözülmek içindir. Her sırrın olmalıdır bir anahtarı. Anahtar belki her kapıyı açmaz. Ama her kapının vardır bir anahtarı. Bulunmalıdır.

Kırkın yirmisekizi askerlerin gösterdiği geniş bir salona meyletmişler usul usul. Yüzlerce kişinin rahatlıkla konuk edilebileceği bu salonda herkes bir köşe seçmiş yerleşmiş. Ardından oniki kişi girmiş salona. Olmuşlar kırk kişi. Her kişinin elinde cümleler, düşünmeye koyulmuşlar.

İlkin kırkın birincisi; ‘Halka, bir nokta idi başlangıçta, ne küçüktü ne büyük’ demiş.
İkinci, ‘ne yerdeydi ne arşta çünkü sadece o vardı’ demiş
Üçüncü, ‘Nokta dediğin ısırılmamış, dişlenmemiş bir elma; elma diri, elma sulu ve kan kırmızıydı’ demiş
Dördüncü, ‘ne zaman ki diş geçirildi elmaya, ne zaman ki o kırmızı cevher oldu ikipare’ demiş
Beşinci, ‘ben, sen davası çıktı ortaya ayrı düştük gayrı düştük’ demiş
Altıncı, ‘vakit yitirmeden dönelim dersen sılaya, bir iken çok olduk’ demiş
Yedinci, ‘çok iken bir olalım dersen hatırla’ demiş
Sekizinci, ‘Hafıza elmayı hikaye eder kuytularda, kuytularda işimiz ne varalım meydana’ demiş
Dokuzuncu, ‘varalım dersen meydana, varıp da konuşturalım dili olmayan kitabı’ demiş
Onuncu, ‘bil ki dervişlik dediğin ne hırkadadır ne taçta’ demiş
Onbirinci, ‘inci sedef lal u gevher beri dursun’ demiş
Onikinci, ‘Nasılsa karışacak ten türaba, yeter ki sen seni bil sen seni’ demiş
Onüçüncü, ‘ne de olsa derya ummandır balığa, kendinde gör onsekizbin alemi’ demiş
Ondördüncü, ‘fehmeylemekse maksadın bu sırrı, bedehu duralım dara’ demiş
Onbeşinci, ‘Vuslatın yolu nedir bir de biz bilelim dersen, lüzum yoktur yola yordama’ demiş
Onaltıncı, ‘Ne kadar çok yürek varsa çarpan, ne kadar çok gönül gözü varsa dost cemaline müptela’ demiş
Onyedinci, ‘o kadar çok yol yordam var demektir’ demiş
Onsekizinci, ‘var kendin hesapla’ demiş
Ondokuzuncu, ‘kimileri hesap kimileri feryat ederken, döner durur halka’ demiş
Yirminci, ‘Halka dediğin tepeden tırnağa aşktır, orada yer yoktur gazaba’ demiş
Yirmibirinci, ‘ben dönerim o döner halka döner’ demiş
Yirmiikinci, ‘öyle bir halkadır ki bu kimsecikleri bırakmaz dışında’ demiş
Yirmiüçüncü, ‘haber salın börtü böceğe, kurda kuşa, yedi iklim, köşe bucağa ve burnumuzun dibinde gizlenen Kaf dağına’ demiş
Yirmidördüncü, ‘kardeşiz cümle mahluka’ demiş
Yirmibeşinci, ‘Madem ki alem adem, adem de alem içindedir, yetmiş iki millete bakarız aynı nazarla’ demiş
Yirmialtıncı, ‘ballar balını bulmak için, kolkola girip bir öne bir arkaya’ demiş
Yirmiyedinci, ‘kovanımızı yağma etmek için, ‘hu’ çekmek her nefes alışta’ demiş
Yirmisekizinci, ‘La-mekanız, bi-mekanız, kah orada kah burada’ demiş
Yirmidokuzuncu, ‘el, ayak, baş, suret ile kaş değil’ demiş
Otuzuncu, ‘Adem manaya derler, mana ki noktada saklıdır’ demiş
Otuzbirinci, ‘nokta ki kadrince kadirdir’ demiş
Otuzikinci, ‘ve dahi dört kitabın elifbasıdır’ demiş
Otuzüçüncü, ‘dervişlik davası güdene, rıza lokmasını zoraki sindirene bir çift lafımız vardır’ demiş
Otuzdördüncü, ‘Hızlanır nokta, döner nokta’ demiş
Otuzbeşinci, ‘bir feryat kopar bağrından’ demiş
Otuzaltıncı, ‘Kül oluruz yana yana, ben sen gider’ demiş
Otuzyedinci, ‘can canan gider’ demiş
Otuzsekizinci, ‘aşık maşuk biter’ demiş
Otuzdokuzuncu, ‘nokta halkaya devreder’ demiş
Kırkıncı, ‘öyleyse ne başlangıç, ne son’ demiş

Sözler tamamlanmış böylece. O sırada kapı açılmış biri girmiş koccaman salona. Bakınmadan sağa sola, ‘sadece bir orta nokta’ demiş ve bir kenara oturmuş. Olmuşlar kırkbir kişi. Söylenenler katiplerce kaleme alınıp doğruca padişaha sunulmuş.
Nerva ol mekanda mutlu mesud, padişah mutmain yolcu etmişler kırkbir kişiyi saraydan. Demişler ‘sarayımız büyük, herdaim burada yaşayın’

Kabul görmemiş bu talep. ‘bir karşılık vermemiz lazım, dileyin’ demişler. Kırkın kırkı susmuş, kırkın kırkbirincisi bir adım öne çıkmış. ‘affedin ama şu geniş topraklarınızda küçücük bir toprak parçası bahşetseniz de bir ülke kursak kırkbirimiz bir yerde’

Kırkbirincinin bu isteği hayret ki kabul edilmiş.
Dervişlere verilen ülke...
Bir ülke ki, adı sanı duyulmamış; bir ülke ki, kitaplarda adına hiiiiç rastlanmamış; bir ülke ki, ninnilerde ona yer verilmemiş; bir ülke ki, masallar bile onu tanıtamamış...
Bir ülke ki, onu bir kişi dilemiş, kırkbir kişiye mesken olmuş...
Bir ülke ki, adını kırkbirinci kişi vermiş: Çonkazat...

Bu masal da burada bitmiş
Az gitmiş, uz gitmiş
Dünya alem gezinmiş
Dilden dile geçmiş.......

Naz Ferniba

Beyazdut
17-01-10, 23:56
RAMSES
Ramses birgün uyandığında kendini dünyanın merkezinde bulur. Merkezi dünyanın, öyle kolay hazmedilir bir yer değildir üstelik. Yaşanasıdır belki, lakin yaşayan tekidir. Merkezin dışındakiler merkeze bağlı birer kukladırlar. Kuklalar ne düşünür, ne söyler, ne hisseder elbet. Bu yüzden Ramses, kendini pek yalnız, pek mutsuz bulur. Bunu demeye de dili varmaz kuklalarına, emir kullarına. Geçer zaman böyle birbaşına, böyle hazin.
Gel zaman git zaman, dur zaman kalk zaman konuşmayı unutur olur Ramses. Konuşmak dediğin kişilerce yapılır. Duvarlar dil bilmez, söz bilmez soğuk şeylerdir. Ramses bahçeye çıkar çiçeklerine ses verir.

‘aman da aman, aman da aman....
açılmış da saçılmış bir güzel olmuş, heyyy bahçıvan
az su serp yapraklarına, rengi olsun ayan
kokusu duyulsun çiçeklerimin taaa öbür taraftan’

Yetmemiş eline sazını almış, tutturmuş o telden bu telden. Günlerce çalmış söylemiş, çalmış söylemiş. Bir Ramses dinlemiş Ramses’i, bir Ramses ağlamış Ramses’e. Bir kuşlar dinlemiş, bir çiçekler... bir gök dinlemiş, bir bilinmeyenler...

Ramses dünyanın merkezinde her an’ı azap içinde geçirir olmuş. Azap bu yenilir yutulur tarafı yokmuş, yenmez yutulmaz tarafı da...

Birgün huzura çağırmış alimler alimi, bilgeler bilgesi şahs-ı şahane’yi. Demiş;

‘ey arş’ı yaratanı bilen
ey hükmü koyanı tanıyan
ey yüreği rahman olana atan...
derdim vardır bilesin!’

Ramses bir türlü derdinin ne olduğunu söyleyememiş. Boğum boğum boğazında takılmış kalmış her bir diyeceği.

‘var git... yok bir diyeceğim. Var git...’

bilgeler bilgesi çekilmiş köşesine, seslenmiş kızına;

‘aydan güzel ay kızım
baldan tatlı naz kızım
sana diyeceklerim var’

Ramses birbaşına otururken selvi altında göl kıyısında bir ses duymuş. Dönmüş bakmış kimseyi görememiş. ‘kuştur’ demiş, sudaki aksin dalgalanışına dalmış. Kuş sandığı bir güzeller güzeli Sernaz imiş. Görememiş.

Ay kız Sernaz, bir demet papatyayla göl kıyısında geziniyormuş o sıra. Papatyalar ona gülümsedikçe bir okşayıp avucuna alıyormuş.

‘al’ı al’da arama, al allığını al’ı al yapandan alır
gül güzelliğini gülü gül yapandan alır
bülbül sesini bülbüle o sesi verenden alır
yarin nerede gül yüzlü sevdalar beslediğini
o sevdayı ona veren bilir
boşyere ahlanma
boşyere vahlanma
boşyere dağları yarattım sanma’

Şarkı uçmuş uçmuş uçmuş taaa Ramses’in kulaklarına varmış. Ses başka dünyanın sesi, ses başka bir alem sanki. Ardı sıra sesin dolanmış, dolanmış ve Sernaz’a ulaşmış.

Sernaz bir gonca... Sernaz bir derya... Sernaz ötesi dünya... Sernaz bir başka...

Elinde papatyalar salnırken göl kıyısında, Ramses seyre dalmış.

‘koşsam varsam
eline çiçek olsam
yüreğine sevda dolsam’

Ramses, birbaşınalığın hüznünü unutuvermiş o an. Unutmuş unutmasına da başka bir hüzün sorup sormadan yerleşivermiş gözlerine, yüreğine, yüreğinin en derinlerine...

‘aşk hüznü yanında taşır’

Günlerin üstüne binen dayanılmazlık aylarla daha da artmış. Ramses Sernaz’ı bir daha görebilmek için her gün göl kıyısına inmiş. Her gün aramış gözleri eli papatyalı güzeli. Bulamamış. Bulamamış. Her gün biraz daha yıkılmış. Her gün biraz daha çökmüş. Sernaz’ı bulduğu yerde kaybettiğini farkedince ölümü davet etmiş. Ölümse vaktin henüz tamama ermediğini göstermiş doğan her güneşle.

Bilgeler bilgesi çare için çağrılmış bir daha. Demiş;

‘sen bilirsin acıların en acısını
sen bilirsin...
ben bildiğini bilirim’

Bilgeler bilgesi dinledikten sonra merkezde yaşayanı, çekilmiş. Varmış ay kızın yanına;

‘can kızım
aksin vurmuş bir yüreğe
ah’lanır naz kızım
sözüm var, diyemem yüzüne
süzülür bir kızım’

Sernaz bütün olandan haberdardır. Gün söylemiştir, gece söylemiştir, göl söylemiştir, bir de çiçekler... ardına bakmamış salınmış söğüt gölgelerinde, gezinmiş bir o yana bir bu yana, Ramses peşisıra...

‘dünya yalan
dünya rüya
dünya geçer gider bir solukta
ölüm gelir’

Bilgelerin bilgesi, anlamış. Ay kız zordur, ay kız doğrudur. Lakin bu işin sonunda neyin onları beklediği de bir sırdır. İrkilir. Kızı can kızdır. Kızı gül kızdır... kıymetlidir, biriciktir... Demiş;

‘olacaklar bizim elimizdedir belki
belki de biz olacakların elindeyizdir
yüreğimiz bize ışık olsun’

Ramses odasında bir bilmediği derdin elinde savrulur. Aranır, aradığını tanımadan. Seslenir, sesini duymadan. Dünyanın merkezi unutulmuş, merkez yerini değiştirmiş, ay parçası olmuştur.

‘o bir gonca, kızıl gonca açılanda
o bir derya, ak fistanı savrulanda
ötesi dünya
başka, bambaşka’

Ramses göl kıyısında oturur birgün; gök mavi, gün prıl prıl. Çıksa da gelse, bekler bekler. Göle bakar, Ramses. Ramses bakar, göle. Bir ceylan seke seke geçer öte yana. Sernaz geçmez. Sernaz gelmez. Günler biter, artık günün günlüğü kalmamıştır. Geceler biter, artık gecenin geceliği kalmamıştır. Mevsimlerin adı başka, tadı başka, rengi başkadır artık. Ramses birbaşınadır da, merkezini dünyanın unutmuştur.

Sernaz papatya toplarken, göl kıyısına oturur. Göl kıyısı artık Ramses’in ayrılmadığı mekanı olmuştur. Görür Sernaz’ın gelişini. Korkar. Uzaktan bakar, bakar. Aylardır beklediği karşısındadır, yanaşamaz. Sernaz kıyısında gölün gezinmeye başlar, dilinde bir şarkı...

‘dağın ardı da bir, ardının ardı da...
yüreğine sorsan beni, kışı da bir yazı da...’

Sernaz yürüye yürüye varmış Ramses’in yanına. Demiş;

‘yüreğindeki sevdanın sebebi ben imişim
ben imişim seni dertlerin en incesine salan
gecelerin uyku bilmez olmuş
gülmeyi unutmuş gözlerin
ben imişim seni mutsuz kılan’

Ramses böyle sözler beklemiyormuş elbet gül yüzlü sevdiğinden. Cesaret gelivermiş diline, birden içinden ne geçiyorsa her şeyi; sevdasını, unutuşunu dünyayı, acısını yüreğinin... her şeyi her şeyi bir bir anlatmak geçivermiş. Demiş;

‘eyy güzeller güzeli!
eyy yar!’

Sernaz’ın gözleri... gözleri Sernaz’ın bir anda durdurmuş geride kalan sözleri. Ramses bakmış. Sernaz bakmış. Demiş;

‘bana yar dersin, yar dediğin ben değilim
bana güzel dersin, güzeli güzel yapan yar’imdir
sevda imiş
aşk imiş
ya ölüm!’

Ramses hiçbir şey anlamamış, ama ölüm kelimesinde bir kıpırdanmış. Demiş;

‘ölüm!’

‘evet ölüm...
sanır mısın ki ebedsin şu bedenle
sanır mısın ki ebeddir şu alem de
sanır mısın ki her şey şu gördüğün
her şey bir tek duyduğun...
evet ölüm...
ölüm peşinde
ölüm ardında gezinmede
ölüm vakit gözlemede’

‘ben seni sevdim
ben seni bekledim’

Sernaz papatyalarını okşamış, papatyalar ona göz kırpmış. Sernaz göle bakmış, göl dalgalanmış. Sernaz doğrulup son bir defa demiş;

‘ne bir dağın doruğunda ol
ne merkezinde dünyanın
gidiyorum
gidişim armağanım’

Uzaklaşırken Sernaz oradan, yıkılmış dünyası Ramses’in. Ramses bilgelerin bilgesini çağırtmış yeniden. Sormuş;

‘nedir şu alemin sebebi’

demiş;

‘sevgi’

Ramses yaşadıkça büyümüş yüreği, yüreği büyüdükçe bir tarafı hep mahzun kalmış.

‘yürek var, dünyaları içine alır’

Naz Ferniba

Beyazdut
17-01-10, 23:57
KATI YÜREKLİ ZENGİN
Ayna ayna, güzel ayna
Ayna ayna, şeker ayna
Ayna ayna, cici ayna; kim neler yaşamış anlat bana…

Ve sevgili aynacık gece mavisinde başlamış anlatmaya…

Güzel bir ilkbahar sabahında, henüz kimsecikler yatağında doğrulmamışken, kuşlar o dal senin bu dal benim uçuşmaya başlamışlar bile. Yeni yeşermiş ağaçlar rengarenk çiçekleriyle yeryüzüne yeni bir hayat sunuyorlarmış. Önce gök aydınlanmış, sonra güneş hafifçe başını çıkarmış saklandığı yerden. Güller, karanfiller, zambaklar, papatyalar, küstümçiçekleri, menekşeler, sünbüller… birbiriyle yarışır gibi açıyorlarmış.

İşte böylesine güzel bir bahar sabahında, insanlar uyanmak için hiç de zorlanmazlarmış. Gözlerini açar-açmaz çiçeklerin süslediği bahçelerine koşarlar, o mis kokulu havayı ciğerlerine doldururlarmış. Günleri sevinç ve neşe içinde geçermiş.

İlkbaharın, tüm güzelliğini hediye ettiği bu memlekette herkes güleryüzlü, merhametli, konuksever ve iyi kalpliymiş. Bir karıncayı bile incitmekten korkarlarmış. Kazandıklarının bir kısmını fakir olanlara hediye ederler, onların sıkıntılarını azaltmaya çalışırlarmış.

Fakat bu memlekette kese kese altınları, elmasları, gümüşleri, sandık sandık incileri olan bir adam yaşarmış ki; bir kez olsun güldüğünü gören olmamış. Kapısını kim çalsa en ağır sözlerle onu evinden kovarmış. Hiçkimseden hoşlanmadığı için hiçkimse de ondan hoşlanmazmış.

Birgün elbiseleri yıpranmış, açlıktan benzi solmuş bir adam bu katı yüreklinin evine varmış, kapısını çalmış. Kapıyı açan hizmetçi, karşısında bir dilenci görünce onu uyarmak istemiş ve demiş ki;

- Bu evin sahibi çok katı yüreklidir. Sana hiçbir şey vermez. Ondan ağır bir söz işitmeden gitsen iyi olur. Yoksa kalbini kırar.

Hizmetçi dilenciye bu sözleri söylerken evin sahibi çıkagelmiş. Gür sesiyle evi inleterek;

- Kimdir beni rahatsız etmekten çekinmeyen, diye sormuş.

Dilenci elini uzatarak;

- Efendim, ben çok açım. Bir parça ekmek vererek iyilikte bulunmak istemez misiniz, demiş.

Adam öfkeden ne yapacağını şaşırarak dilenciye haykırmış:
- Sor bakalım, bu memlekette benim evimden bir dilenciye, bir lokma ekmek çıkmış mı? Var git yoluna. Ekmeğini başka kapılarda ara. Ne diye sana yardım edeyim!

Bu sözleri işiten zavallı dilencinin kalbi kırılmış. Usulca elini çekmiş, tek kelime etmeden dönmüş gitmiş. Fakat adamın o halini merak etmemek mümkün mü? Dilenci de merak etmiş tabiî. Kendi kendine konuşmuş durmuş:

- Ben fakirim, hiç gülmesem “niye gülmüyorsun” diye soran olmaz. Peki bu adamın derdi ne? Aç değil, açıkta değil. Memleketi satın alacak kadar parası var. Ama güldüğü hiç görülmemiş. Yazık, ne kadar yazık. Bu hayattan zevk almasını öğrenememiş. İnsanlardan köşe-bucak kaçıyor. Bereket mi kalır o evde!

Bu olayın üzerinden yıllar geçmiş. Belki on yıl, belki on-beş… Ölen ölmüş, kalan kalmış. Kimi zaman zor günler yaşanmış, kimi zaman sevinç sarmış her yanı. Zengin adamın başına bir felaket gelmiş. O servet sanki toz olmuş uçmuş. Daha ne olup bittiğini anlamadan, adam kendisini sokakta buluvermiş. Kapı kapı dolaşıp bir parça ekmek için el açmaya başlamış.

Birgün şehrin sokaklarında böyle dolaşırken, ihtişamlı bir evin karşısında durmuş. Ve ona bakmaya başlamış. Eski günleri, o çok zengin olduğu günleri hatırından geçirir gibi uzun uzun bakmış eve. Sonra da gidip kapısını çalmış. Kapıyı açan hizmetçi karşısında bir dilenci görünce konuşmadan içeri girmiş. Kısa bir süre sonra geri döndüğünde elinde bir sepet yiyecek varmış. Sepeti dilenciye uzatırken hayretle bağırmış:

- Olamaz! Siz, siz böyle ne hallere düştünüz.

Hizmetçinin sesine gelen evin sahibi, merakla sormuş:

- Ne var, ne oluyor?

Hizmetçi, eskiden yanında çalıştığı beyin şimdi bir dilenci olduğunu, buna çok üzüldüğünü söylemiş. Ev sahibi ise dilenciyi tanıyınca bu duruma pek şaşırmamış:

- Ben, bir zamanlar onun kapısını çalan yoksuldum. Fakat o, beni evinden kovdu ve benim kalbimi kırdı. Öyle zengindi ki, gözü hiçkimseyi görmezdi. Demek ki, ondan alınan bana verilmiş. Üzülme, onu içeri al. İstediği kadar yesin içsin.

Dilenci içeri alınmış, krallara layık bir şekilde ağırlanmış. Adam yaptığı hatayı anlayarak;

- Hakkınızı helâl edin efendim, demiş. Şükürler olsun ki, henüz yaşıyorken sizinle karşılaştım. Yoksa bu hakkı nasıl ödeyebilirdim.

Bu iki insan uzun seneler beraber, o evde yaşamışlar. Ve adam gülmeyi; insanlara yardım etmenin ne kadar zevkli olduğunu, insana ne kadar güzel bir huzur verdiğini öğrenmiş.

Naz Ferniba

Beyazdut
17-01-10, 23:58
HERKES ASLINA ÇEKER
Bir gece sevgili aynacık yine gelmiş padişah kızının başucuna. Masalını anlatmaya başlamadan önce demiş ki:

- Sevgili padişah kızı; büyük kalpler, büyük binalar gibidir; daima kendilerini gösterir.

Pencereden baktığında göremediğin dağın ardında, küçücük bir devlet varmış. Küçük bir devletmiş ama, insanları pek şirinmiş. Irmakları, dereleri, ağaçları, çiçekleri… her şeyi küçücükmüş bu devletin, hem de pek güzelmiş.

İşte bu devletin bir de padişahı varmış. Sarayında oturur, hiç usanmadan düşünür dururmuş. Artık dayanamayacak hâle gelmiş. Vezirlerini çağırmış yanına:

- Zaman kaybetmeden haber salın memleketin dört bir köşesine. Her kim bana Hızır’ı gösterirse, dilesin benden ne dilerse. Her bir isteği emirdir benim için. Artık gücüm kalmamıştır. Bu merak birgün öldürecek beni.

Vezirler bir telaşla emri yerine getirmeye çalışmışlar. Memleketin sağına-soluna, altına-üstüne; kuzeyine-güneyine, doğusuna-batısına adamlar gönderilmiş. Padişahın bu sözleri insanlara duyurulmuş:

- Duyduk-duymadık demeyin! Padişahımız Hızır’ı görmeyi arzu etmektedir. Her kim padişahımıza onu gösterebilirse kıymetli hediyelerle ödüllendirilecektir. Duyduk-duymadık demeyiiin!

Padişah bir haber gelir ümidiyle uyku nedir unutmuş. Sabahlara kadar pencerelerde geleni-gideni gözetler olmuş. Neredeyse gökte uçan kuşun kendisine geldiğini zannederek yakalatacakmış. Vezirler korkmaya başlamışlar;

- Aman padişahımızı bu dertten bir ân önce kurtaran biri çıkmalı, yoksa aklını kaçıracak.

Aradan bilmem kaç ay geçtikten sonra, çiçeklerin meyveye durduğu bir bahar sabahı bir adam gelmiş saraya. Kendinden emin bir hali, dimdik yürüyüşü varmış. Kapıcıya demiş ki:

- Tez padişahımıza haber salın, kendisiyle görüşmek isterim. Ona güzel haberler getirdim.

Kapıcı önce umursamamış bu hali perişan adamın sözlerini:

- Padişahımız senin gibi birisiyle zaman kaybetmek istemeyecektir. Ne diyeceksen bana de, ben haberi padişahımıza veririm.

Adam;

- Ben bilmez miyim padişahımızın çok meşgul olduğunu, demiş. Fakat haberi Hızır’dan getirdim. Çok önemli…

Kapıcı “Hızır” ismini duyar duymaz telaşlanmış. “Sen buradan ayrılma. Hemen geliyorum.” diyerek vezirlerin yanına koşmuş. Vezirler bu adamın gelişine pek sevinmişler:

- İnşallah, demişler. İnşallah bu adam padişahımızı bu dertten kurtarır. Artık dayanacak gücümüz kalmadı.

Hiç zaman kaybetmeden adamı çağırtmışlar. Padişaha da haber vermişler:

- Sevgili padişahımız, Hızır’dan haber getiren bir adam sizinle görüşmek istiyor. Huzura çağıralım ister misiniz?

Padişah öyle heyecanlanmış, öyle sevinmiş ki; “hemen gelsin”, demiş. Adam gururla o ihtişamlı kapıdan içeri girmiş. Sanki padişah kendisi, sanki her şey onun emrinde. Başlamış konuşmaya:

- Efendimiz, duydum ki Hızır’ı görmek istiyormuşsunuz. Ben bu isteğinizi yerine getirebilirm. Ama onu, size ancak dört yıl sonra gösterebilirim. Yalnız bir şartım var. Bu dört yıl içinde her isteğimi yerine getireceksiniz. Bir dediğim iki edilmeyecek.

Padişah dinlemiş dinlemiş, sonra da;

- Tamam, demiş. Bir dediğin iki edilmeyecek. Dört yıl boyunca dilediğin şeye sahip olacaksın. Hiçkimse sana karşı gelmeyecek. Fakat ………, dört yılın sonunda bana Hızır’ı gösteremezsen, eğer sözünde durmazsan ölüm için hazırlan.

Adam kendinden emin bir şekilde, sesini de gürleştirerek;

- Beni dilediğiniz şekilde öldürebilirsiniz efendim, demiş.

Ve padişah emir buyurmuş, adama bir köşk hazırlanmış. İçi altınlarla doldurulmuş. Bu dünyada sahip olunacak ne kadar şey varsa bir bir verilmiş.

Adam halinden memnun, dört yıl sonrasını hiç düşünmeden yaşamaya başlamış. Fakat dört yıl nedir ki, göz açıp-kapayıncaya kadar gelir-geçer. Nitekim giden günlerin hiç farkına varmadan, adam bir de bakmış dört yıl bitivermiş. Bir telaştır başlamış. Padişaha gidip ne diyeceğini bilemiyormuş. Hızır’ı nerede bulsun da getirsin!

Eğer yalan söylediğini padişah öğrenirse, onun çok sinirleneceğini de biliyormuş. Dört yıl önce konuştuklarını birden hatırlayıvermiş. Tek çareyi kaçmakta bulmuş adam. Şehirden çok uzakta bir yer bulmuş kendisine ve orada gizlenmeye başlamış.

Padişah adamı getirmeleri için köşke askerlerini göndermiş. Fakat adamın kaçtığını öğrenmişler. Bütün askerler şehrin her yerini araştırmaya başlamışlar.

Adam gizlendiği yerde gece-gündüz dua edip yalvarıyormuş:

- Beni kurtar. Bu kuyudan çıkmama yardımcı ol. Bunu ancak sen yapabilirsin. Beni kurtar.

Korkudan tit tir titriyormuş. O sırada yanıbaşında bir dedecik belirivermiş. Nasıl ve nereden geldiğini anlayamamış bu dedeciğin. Dedecik adama bakmış, hali perişan. Sormuş;

- Neden korkuyorsun? Kimden saklanıyorsun böyle? Bana anlatırsan belki bir çaresini bulabiliriz.

Adam her şeyi açık açık anlatmış dedeciğe. Dedecik de hiç konuşmadan dinlemiş onu. Sonra da;

- Haydi beni padişaha götür, demiş. Onu bir de ben göreyim.

Şehre doğru yola çıkmışlar. Saraya daha varmadan padişahın askerleri yollarını kesmişler. Adamı ellerinden bağlamışlar, doğruca saraya götürmüşler. Dedecik de adamın yanındaymış. Padişah adamı görünce;

- İşte dört yıl doldu, demiş. Bana Hızır’ı gösterme vaktin geldi. Her isteğini yerine getirdim. Şimdi sıra sende. Sen de benim isteğimi yerine getirmelisin. Yoksa öleceksin.

Adam çaresiz, başını öne eğmiş ve;

- Efendimiz, ben size yalan söylemiştim; demiş.

Padişah bir vezirlerine, bir adama, bir de dedeciğe bakmış ve şunları söylemiş:

- Sen bize yalan söyledin. Öyleyse bunun cezasını çekmelisin.

Padişah önce birinci vezirine, “Bu adama nasıl bir ölümü uygun görürsün?” diye sormuş. Birinci vezir;

- Sevgili padişahımız, demiş. Bence bu adamı parça parça edelim ve parçalarını meydana asalım. Böylece hiçkimse size yalan söyleme cesaretini bir daha gösteremesin.

Bu cevap üzerine dedecik;

- Herkes aslına çeker, demiş.

Sıra ikinci vezire gelmiş. O da fikrini söylemiş:

- Bu yalancıyı bir kazana koyup kaynatalım. En güzel ceza bu olur.

Bu cevap üzerine dedecik yine;

- Herkes aslına çeker, demiş.

Üçüncü vezir de konuşmaya başlamış:

- Bu adamı bir tepsiye koyup fırında kebap gibi pişirmeli.

Dedecik bu sefer de aynı şeyi söylemiş:

- Herkes aslına çeker.

Sıra dördüncü vezire gelmiş. Padişah onun düşüncesini de öğrenmek istiyormuş. Dördüncü vezir;

- Ey padişahımız, demiş. Siz merhametli bir hükümdarsınız. Hızır’ı ne kadar görmek istediğinizi biliyorum. Öyleyse Hızır aşkına bu adamı affedin. Çünkü onu bağışlamanız size yakışan bir harekettir. Mutlaka bunun karşılığında büyük mükafatlar verilecektir.

Bu sözlerin sonunda dedecik yine aynı cümleyi söylemiş:

- Herkes aslına çeker.

Padişah dayanamayıp dedeciğe dönerek konuşmuş:

- Kimsin bilmiyorum, fakat vezirlerim için hep aynı şeyi söyledin. Bu ne demek?

Dedecik padişaha şu cevabı vermiş:

- Ey padişah! Birinci vezirin bir kasabın oğludur. Bu yüzden adamı, bir kasap gibi parçalayıp astı. İkinci vezirin bir aşçının oğludur. O da adamı yemek gibi kazana koyup kaynattı. Üçüncü vezirin bir kebapçının oğludur. Bu sebeple adamı fırına koyup kebap gibi pişirdi. Dördüncü vezirin ise, bir alimin oğludur. O, “affedilsin” dedi. Çünkü merhametli olmayı öğrenmişti. Hepsi de görgüsüne göre ceza verdi.

Bu sözleri dinlerken padişah düşünceye dalmış. Tam bu sırada dedecik;

- İşte ben Hızır’ım, demiş ve ortadan kaybolmuş.

Padişah hemen tahtından kalkmış, dışarıya bakmış. Fakat hiçbir şey görememiş. Sonra da şunları söylemiş:

- Bu dünyada Hızır’ı görmeyi öyle çok istemiştim ki, bu adam sayesinde işte gördüm. Bana insanları nasıl tanıyacağımı da öğretti. Ve merhametli olmanın ne kadar güzel olduğunu gösterdi.

Böylece adam ölümden kurtulmuş ve padişahla beraber sarayda yaşamaya başlamış. Yine bir dediği iki edilmiyormuş, ama artık adam hiçbir şey istemiyormuş.

Naz Ferniba

Beyazdut
17-01-10, 23:59
AKIL OKULU
Gecelerden bir gece, sevgili aynacık bakın neler anlatmaya başlamış…

Birgün ülkenin küçük kasabalarından olan Yitan’da şöyle bir haber yayılmış:

- Güzel başkentimizde bir Akıl Okulu varmış. Her kim o okula giderse orada ona akıl öğretiliyormuş.

Herkes bu haberi şaşkınlıkla birbirine anlatıyormuş. Şehrin en zenginlerinden olan bir adam da bu haberi duyunca kahkahalarla gülmeye başlamış:

- Efendim, hayatımda hiç bu kadar komik bir şey duymamıştım. Bir insan akıllıysa akıllıdır. Sonradan akıl kazanılır mı hiç? Olacak şey midir? Duyulmuş mudur? Görülmüş müdür?

Bu adam çok zengin olduğu için çocuklarının hiçbirisini okutmamış. Öyle çok parası varmış ki, istese şehrin tamamını satın alabilirmiş. Fakat çocuklarına devamlı şöyle diyormuş:

- Şükürler olsun çok paramız var. Yine de paramıza para katmalıyız. Ne kadar çok kazanırsak o kadar güçlü oluruz.

Çocuklarından biri ise, babasının bu düşüncesine katılmıyormuş. Devamlı;

- Babacığım, okumak gibisi var mıdır, diyormuş. Bak ne çok paramız var. Ama bu parayla bilgi satın alamayız. Buna kimsenin de gücü yetmez. Neden okumayı kötü görüyorsun?

Adam, çocuğunun bu sözlerini günlerce, gecelerce düşünmüş durmuş. Sabahlara kadar sayıklar olmuş: Akıl Okulu… Akıl Okulu…

Bir sabah dayanamamış ve kararını vermiş:

- Böyle olmayacak. Şu Akıl Okulu neymiş gidip göreceğim.

Adam yolculuk için hazırlanmış. Atına binmiş ve yola koyulmuş. Günler geçmiş. Geceler geçmiş. Memleketinden ayrılalı tam otuz-iki gün olmuş. Günün birinde, yolda ağır ağır yürüyen bir ihtiyara rastlamış. İhtiyarın gözleri görmüyormuş. Adam bu ihtiyarın hâline acımış. Yanına yaklaşarak;

- Ey yolcu, nereye gidiyorsun, diye sormuş.

İhtiyar da başkente gitmek istediğini söylemiş. Bunun üzerine adam atından inmiş ve ihtiyarı atına bindirmiş:

- Ben de başkente gidiyorum, demiş. Bir günlük yolum kaldı. Birlikte konuşa konuşa gideriz.

İhtiyar atın üzerinde, adam yaya yolculuklarına devam etmişler. Şehre vardıkları zaman adam ihtiyara;

- İşte başkente geldik, demiş. Burada inebilirsin.

Fakat ihtiyar, adama şunları söylemiş:

- Madem bir iyilik yaptın, bunun gerisini de getir. Beni şehrin meydanına kadar götür. Ondan sonra var git nereye gideceksen.

Adam hiç karşı çıkmamış ve “tamam” demiş. Beş-on dakika sonra şehrin meydanına gelmişler. Tam bu sırada ihtiyar bağırmaya başlamış:

- İmdat!.. Yardım edin. Bu adam atımı çalmak istiyor. Bu garibana yardım elini uzatacak yok mu? İmdat!..

Meydandaki insanlar koşa koşa gelmişler onların yanına. İhtiyar kör olduğu için ona acımışlar ve adamı suçlamışlar:

- Utanmıyor musun bu yaşta hırsızlık yapmaya. Hem de kör bir adamın atını çalmaya çalışıyorsun.

Adam haykırıyormuş:

- Hayır, yalan söylüyor. Bu at benim. Onu yoldan ben aldım. İhtiyardır, yorulmasın, bir iyilik yapmış olayım, dedim. Bu at benim. Ben hayatımda hırsızlık yapmadım. O yalancıdır.

Fakat gelgelelim insanlar adamı dinlememişler. Atı, kör ihtiyarı ve adamı doğruca şehrin hakimine götürmüşler. Hakim önce kör ihtiyarı, sonra adamı dinlemiş. Ardından da şöyle demiş:

- Bana bir baytar, bir nalbant, bir de saraç çağırın. Hemen gelsinler. Bekliyoruz.

Adam bu üç kişinin neden çağrıldığını bir türlü anlayamamış. Kimseye de soramamış. Mecburen çağırılanların gelmesini beklemiş. Kısa bir zaman sonra da hepberaber gelmişler. Hakim gelenleri tek tek huzuruna kabul etmiş. Önce baytar alınmış odaya. Hakim ona sormuş:

- Ata bak. Bu at hangi memlekete aittir?

Baytar şöyle karşılık vermiş:

- Çok fazla incelemeye gerek yok. Bu at bu şehirden alınmamış. Yitan yöresine ait bir aittir.

Adam kendi memleketinin ismini duyunca hayretler içinde kalmış. Bu sefer de hakim nalbantı çağırmış ve ona;

- Sen de bu atın nerede nallandığına bak, demiş.

Nalbant biraz inceledikten sonra şunları söylemiş:

- Bu at burada nallanmamış. Yitan yöresinde atlar böyle nallanır. Bizimkine benzemez.

Adam yine şaşırmış. Kendi kendine, “Nasıl bilebilirler?” diye sorup duruyormuş. Hakim son olarak saraca;

- Bu atın koşumlarını incele, demiş. Nasıl eyerlenmiş?

Saraç hiç beklemeden cevap vermiş:

- Efendim, ilk bakışta bizim yöremize ait olmadığı anlaşılıyor. Yitan yöresinin koşum şeklidir bu.

Hakim cevapları aldıktan sonra atın sahibine dönerek;

- Evet, sen doğru söylüyordun, demiş. Bu at senin. Artık atını alıp gidebilirsin. İhtiyara da gereken ceza verilecektir. Hiç meraklanma.

Fakat adam dayanamayarak hakime sormuş:

- Siz böyle bir şey yapmayı nasıl düşündünüz? Bu adamlar, bu atın Yitan yöresine ait olduğunu nereden anladılar? Lütfen bana söyler misiniz bütün bunlar nasıl olabiliyor?

Hakim adamın sorusuna gülerek cevap vermiş:

- Ben ve bu gördüğün herkes, bu şehirdeki Akıl Okulu’nu bitirdik. Her şeyi o okulda öğrendik. Orada doğrunun nerede ve nasıl bulunacağı öğretilir.

Adam böylece Akıl Okulu’nun ne anlama geldiğini yaşayarak öğrenmiş. Heyecanla memleketi olan Yitan’a dönmüş. Bütün olanları ailesine ve arkadaşlarına anlatmış. Sonra da bütün çocuklarını bu Akıl Okulu’na göndermiş. Anlamış ki, herkeste akıl var, ama onu kullanabilmek için eğitim gerekiyor.

Naz Ferniba

Beyazdut
18-01-10, 00:00
KAYBOLAN HAZİNELER

Sevgili aynacık gecelerden bir gece o güzel masallarından birisini seçerek padişah kızının yanına gelmiş: Ey padişah kızı, bu gece sana uzun bir masal anlatacağım. İyi dinle. Gözlerini hemencecik uykuya teslim etme.

Uzun zaman önce; belki bin yıl, belki iki-bin yıl önce bir padişah varmış. Bu padişah çok uzak memleketlerin birisinde yaşıyormuş. Bu ülke öyle uzakmış ki, oraya varmak için yüz tane dağ, elli tane ova, beş-yüz tane de ırmak geçmek gerekiyormuş. İşte ben sana bu ülkede geçen bir olayı anlatacağım bu gece.

Birgün ülkenin padişahı veziri ile beraber şehri dolaşmaya çıkmış. Herkes kendi işiyle ilgileniyor, bir koşturmacadır devam ediyormuş. Her sabah olduğu gibi bu sabah da dükkanlar bir bir açılmış. Padişah, halkının böylesine çalışkan olmasından büyük bir memnunluk duyuyormuş.

Yürürken karşılarına bir demirci dükkanı çıkmış. Demirci, ikidebir örsün başına geliyor ve ağlıyormuş. Öyle bir ağlıyormuş ki, görenin merak etmemesi mümkün değilmiş. Bütün gün bunu yaptığı için hiç müşterisi kalmamış zavallı adamın. Çünkü ağlamaktan iş yapamıyormuş. Tabiî ki durumu gören padişah da meraklanmış.

-­­ Çok garip, demiş içinden. Ne ola ki bu adamın derdi? Bilebilsek de bir yardımımız dokunsa.

Hemen vezirine emir vermiş:

- Tez öğrenin bu adamın derdini, bana haber verin.

Yürümeye devam etmişler. O sokak senin, bu sokak benim dolaşıyorlarmış. Padişah halkının durumunu merak ettiği için her şeyi inceliyormuş.

Karşılarına bir bahçe çıkmış. Bahçede çeşit çeşit ağaç varmış. Birden gördükleri şeye inanamamışlar. Bahçıvan kocaman bir elma ağacının yanında bekliyor, birden ağacın başında bir şey görmüş gibi sevinçle ağaca tırmanmaya başlıyor, fakat ağlaya ağlaya geri iniyormuş. Padişah hiçbir anlam verememiş adamın bu davranışına:

- Acep bu bahçıvanın derdi ne ki?

Vezirine dönmüş ve;

- Bu adam neden böyle yapmaktadır öğrenesin, demiş.

Padişah vezirle beraber yine yoluna devam etmiş. Hava öyle güzelmiş ki, yürüdükçe yürümek istiyorlarmış. Her taraf yemyeşilmiş. Rengarenk çiçeklerin kokusu insanı sevince boğuyormuş. Neşeyle biraz daha yürümüşler. Bu sefer de karşılarına bir dilenci çıkmış. Bu dilencinin gözleri görmüyormuş. Fakat garip olan, yoldan gelip-geçen insanlar bu dilencinin ensesine bir tokat indirip avucuna para bırakıyorlarmış. Dilenci her tokat yiyişinde;

- Sağolun, eksik olmayın; diyormuş.

Padişah hayretler içinde kalmış. “Acaba bu insanlar delirmiş de benim mi haberim yok”, diye kendi kendine sorar olmuş. Bir yandan da kızıyormuş:

- Şu devletin padişahıyım. Bu insanların bir derdi olmalı ki böyle garip davranıyorlar. Ve ben bütün bunlardan habersizim. Kimbilir daha kaç kişi böyle acı çekiyor.

Vezirine;

- Bu dilencinin de derdini dinleyin, demiş. Hepsinin başına ne geldiğini tez öğrenmek isterim.

Padişah ile vezir saraya dönmüşler. Fakat padişah huzursuz, bütün gördüklerinden şaşkına dönmüş.

Vezir hemen ertesi gün bu üç adamı saraya çağırtmış. Demirci, bahçıvan ve dilenci biraz korkmuşlar. Fakat emir padişahtan, gitmek zorundaymışlar. Endişeli endişeli sarayın yolunu tutmuşlar. Önce demirci başlamış başından geçenleri anlatmaya:

- Birgün dükkanımın önünden tavuk satan bir adam geçiyordu. Onu hemen durdurup iki tane tavuk satın aldım. Çırağımla bu tavukları eve gönderdim. Çırağa, “Hemen ikisini de pişirsinler. Birini kendileri yesin, diğerini de bana göndersinler. İşim çok. Bütün gece çalışabilirim.” dedim. Akşam vakti çırak tavuğu getirdi bana. Öyle acıkmışım ki, ocağın başına soframı kurdum. Oturdum bir güzel tavuğu yemeye başladım. O sırada örsün yanında bir kedi ortaya çıktı. Nereden geldiğini görmemiştim. Yediğim tavuktan istediği açıktı. Miyavlayıp duruyordu. Fakat ne kadar yalvardıysa tek bir lokma dahi vermedim kediye. Tavuğun bir budu bir de kanadı kalmıştı geriye. Tam kanadı yiyecekken kedi konuşmaya başladı: “Bana o kanadı verirsen, karşılığında sana yüz tane altın veririm.” Kedinin konuşması beni şaşırtmıştı, ama onu dinlemedim. Kanadı da afiyetle yedim. Tavuğun budunu elime almıştım ki, kedi yine konuşmaya başladı: “Budu yeme. Bana ver. Buna karşılık sana bir hazine veririm.” Ben kediyi kovaladım. Ve budu da bir güzel yedim. Budu tam bitirmiştim ki kedinin birden ortadan kaybolduğunu farkettim. Nereye gitmişti anlamadım. Fakat kedinin bulunduğu yerde bir parıltı vardı. Yaklaştım, bir de ne göreyim. Bir delik ve bu delikten bir hazine görünüyor. Elimi uzattım. Ama elimi her uzatışımda hazine kayboldu. Çıldıracaktım. Uzaklaşıyordum, hazine ortaya çıkıyordu. Yaklaşıyordum, kayboluyordu. Bunun için o günden beri örse yaklaşıp yaklaşıp ağlıyorum.

Demircinin hikayesini dinledikten sonra sıra bahçıvana gelmiş. O da başına gelenleri şöyle anlatmış:

- Bir sabah meyveleri toplamak için bahçeye girdim. Elma ağacının başına çıkmış bir bir meyveleri topluyordum. Bu sırada tam karşımda duran çok güzel bir kuş gözüme çarptı. Daha önce böylesine güzel bir kuşu hiç görmemiştim. Kuşu yakalamak için elimi uzattım, fakat o daha hızlı davrandı ve beni yakaladığı gibi havalandı. Bir süre uçtuktan sonra kocaman bir gül bahçesine indik. Daha önce bu kadar güzel bir gül bahçesi de görmemiştim. Güller öyle güzel açmıştı ki, o renkte güllerin varlığını bile bilmiyordum. Akılım başımdan uçtu gitti. Bahçede deli-divane gezinirken bir ihtiyar çıktı karşıma. Beraberce bir köşeye oturduk. Benimle konuşmaya başladı: “O kuşu sana ben gönderdim. Seni alıp getirmesini ben istedim ondan. Seni oğlum olarak seçtim.” Bunları söyledikten sonra bahçenin ortasında bulunan muhteşem bir saraya gittik. Sarayda bir hazinesi vardı ve bu hazineyi bana gösterdi. Bu kadar çeşit mücevheri bir arada görmek benim için sadece rüyalarda mümkün olabilirdi. İhtiyar bana; “Yaşlandım, yakında öleceğim. Oğlum olmayı kabul edersen bütün bu gördüklerin senin olacak.” dedi. Teklifi sevinçle kabul ettim tabiî ki. İhtiyar adam bir ara dışarıya çıktı. Ben de onun gidişinden faydalanmak istedim ve bir yüzüğü cebime attım. Adam geri geldiğinde yüzündeki ifade değişmişti. Kuşu çağırdı, “Bu adamı nereden getirdiysen oraya götür. Ben böyle bir evlat istemiyorum.” dedi. Kuş beni yakaladığı gibi elma ağacının başına getirdi. Şimdi aşağıda olduğum zaman kuşu aynı yerde görüyorum. Hemen ağaca tırmanıyorum. Fakat kuş kaybolmuş oluyor. Ağlayarak tekrar iniyorum.

Bahçıvanın hikayesi de böyleymiş. Hayretle dinliyorlarmış bu garip adamların başından geçenleri. Sıra dilenciye gelmiş. Onun da hikayesini ilgiyle dinlememek mümkün değilmiş:

- Ben sapasağlam bir insandım. Gözlerim görüyordu. Bir işim vardı. Mutluydum. Yetmiş tane atım vardı benim. Onlarla yük taşırdım. İşim iyiydi. Kimseye muhtaç değildim. Fakat açgözlülüğüm yüzünden her şeyimi kaybettim. Birgün bir tüccar atlarımı kiraladı. Bütün yükü güzelce yerleştirdik ve beraber yola çıktık. Konuşa konuşa yolumuza devam ediyorduk. Bir ara adam yükün tamamının altın olduğunu söyleyiverdi. Bir anda aklıma olmadık kötülükler gelmeye başladı. Zengin olabilirdim. İçimdeki ses tüccarı öldürmemi söyleyip duruyordu. Issız bir yerden geçiyorduk. Ben atları durdurdum. Tüccar karşı çıktı: “İşim çok acele, durmadan devam etmeliyiz.” Fakat ben onu dinlemiyordum. “Seni öldüreceğim ve bütün altınlar benim olacak.” diyordum adama. Adam altınların yarısını teklif etti, ama kabul etmedim. İlle de hepsi olacak diye tutturmuştum. Hem adamı bırakırsam beni şikayet etmesinden korkuyordum. Öldürmeliydim. Gözüm hiçbir şey görmüyordu. Bu kadar kötü kalpli olduğumu ben de bilmiyordum. Meğer öyleymiş. Demek ki para, insanı bu kadar değiştirebiliyormuş. Tam elimdeki bıçağı saplayacaktım ki, adam beni durdurdu. “Dur” dedi. “Bende bir sürme var. Göze sürüldüğü zaman toprak altında ne kadar hazine varsa hepsi görülüyor.” Bıçağı çektim. “Sür de görelim”, dedim. Keşke demeseydim. Sürmeyi cebinden çıkardı ve tek gözüme sürdü. Gerçekten de dediği doğruydu. Toprak altındaki hazineleri görebiliyordum. Bu sefer de öteki gözüme sürmesini istedim. “Olmaz” dedi. “Eğer iki gözüne sürersem kör olursun ve bir daha hiçbir şey göremezsin.” İnanmadım. Diğer gözüme de sürme çektirdim. Ve bir anda her taraf karardı. Artık hiçbir şey görmüyordum. Tüccar atlarımı da alarak kaçtı. Yaptıklarımın cezasını enseme tokat attırarak ödemeye çalışıyorum. Akılsızlığıma yanıyorum.

Padişah hikayelerin hepsini dikkatle dinlemiş, adamlara acımış. Hemen onlara hazineden para verdirmiş. Ve sarayda görevlendirmiş onları. İnsanlara başlarından geçen olayları anlatacaklarmış. Anlatacaklarmış ki hiçkimse böyle açgözlü olmasın…

Naz Ferniba

Beyazdut
18-01-10, 00:01
ÜÇ ARKADAŞIN HAZİNESİ
Bugün seni özledim sevgili aynacık. Hemen akşam olsun istedim. Çünkü benim için hazırladığın güzel masalları özlemiştim. Çağırdım çağırdım, gelmedin. Şöyler misin, masallar hep gece olunca mı okunmalı?

Ve aynacık ay gökyüzüne çıkar-çıkmaz, soluğu padişah kızı’nın yanında almış. Masalı anlatmaya başlamadan önce ona şunları söylemiş: Masallar gecenin karanlığında yaşar. Hem uyumadan önce anlatılsın ki güzel rüyalar göresin. Haydi şimdi dinlemeye başla…

Baratis adındaki bir ülkede kış mevsimi çok uzun geçermiş. Öyle soğuk olurmuş ki; ilkbahar hiç gelmeyecek sanılırmış. Artık insanlar soğuk gecelerden sıkılırlarmış. Dua ederlermiş. Sıcak günlerin gelmesini isterlermiş.

Bahar gelir-gelmez de insanlar kendilerini sokağa atarlarmuş. Kırlarda gezintiye çıkarlar, çiçek toplarlarmış. Çocuklar bütün kış boyunca dışarıda oynauamadıkları oyunların tadını doya doya çıkarırlarmış.

Kışın donan nehirler, gürül gürül aköaya başlarmış. Boyunlarını büken ağaçlar gökyüzüne doğru uzanırlarmış. Yani ilkbahar tüm güzelliğiyle gelirmiş insanların arasına.

İşte bu ülkede uzun kış mevsiminin ardından bu güzel baharlardan birisi çıkagelmiş. Çoluk-çocuk insanlar kendilerini sokaklara atmışlar. Bu insanlar arasında üç tane can-ciğer arkadaş varmış. Bunlar da tabîatın tadını çıkarmak için yemyeşil dağlara tırmanmaya başlamışlar. Konuşa konuşa yürüyorlar, ağır ağır ormanın derinliklerine dalıyorlarmış.

Bir süre sonra yorgunluk hisseden bu üç arkadaş kocaman bir çam ağacının gölgesine oturmuşlar. Az ileride usulca akan bir derenin şırıltısını duyuyorlarmış. Bahar yeli yaprakları hafif hafif sarsıyormuş.

Bu üç arkadaş sohbet ederken, birisinin eline çiviye benzer bir şey batmış. Elini kanatan şeyi merak eden adam toprağı sıvazlarken birden demir bir kapak yerinden oynamış İyice meraklanan adam kapağın altında ne olduğunu öğrenmek istemiş ve kapağı kaldırmış. Bir de ne görsünler, içeriye doğru uzanan karanlık mı karanlık daracık bir yol çıkmış ortaya. Önce ürkmüşler karanlıktan. İçeri girmekten çekinmilşer. Fakat bir cesaret gelivermiş üzerlerine başlamışlar yürümeye.

Yirmi adım ancak yürümüşler, birden jarşılarına üç adam boyunda bir kapı çıkmış. Korkarak itmişler kapıyı. Bu kapı, büyük bir odaya açılıyormuş. Üç arkadaş hayretler içinde kalmışlar. Sanki odanın içinde güneşten bir parça varmış. Parıl parıl parlıyormuş oda. Çil çil altınlar, küme küme duruyorlarmış yerlerde. Yakutlar, elmaslar, inciler…

Çılgına dönen adamlar öücevherlerin içine atmışlar kendilerini. “Zengin olduk, zengin olduk” diye bağırıyorlarmış. Bir süre sonra yorulmuşlar ve bir köşeye oturmuşlar. Birisi;

--- Bu mücevherleri nasıl taşıyacağız, diye sormuş.

Diğeri ibir fikir atmış ortaya:

--- Ben şehre gideyim. Siz burada bekleyin. Atları alıp hemen dönerim. Sonra da hep beraber yola koyuluruz.

Bu fikir kabul edilmiş. İkisi beklemeye başlamışlar, üçüncüsü şehre doğru yola çıkmış. Giderken aklına öyle kötü düşünceler girmiş ki; arkadaşlarını öldürmeye karar vermiş. Şöyle düşünmüş:

--- Neden o kadar parayı üçe böleyim ki? Paranın tamamı benim olabilir.

Bu düşünceden bir türlü vazgeçemiyormuş. Eve varınca karısına;

--- Artık çok zengin olacağız, demiş. Hemen tencereler dolusu yemek hazırla. Arkadaşlarım acıkmıştır. Onlara götüreceğim. Ben çarşıya gidiyorum, almam gerekenler var.

Adam evden çıkmış, tanıdığı ne kadar kişi varsa bir bir ziyaret etmiş. Atlarını bir süre için ödünç almış. Eve dönerken kuvvetli bir zehir satın almayı da unutmamış. Heyecanla eve gelmiş, karısının yemekleri hazırladığını görünce daha bir heyecan kaplamış yüreğini.
Karısı görmeden cebindeki zehiri çıkarmış, yemeklere koyup bir güzel karıştırmış. Daha fazla zaman kaybetmeden yemekleri yanına almış ve atlarla yola çıkmış. Giderken de düşüncelere dalmış:

--- Şimdi arkadaşlarım ne çok meraklanmışlardır. Pek de acıkmışlardır. Kimbilir nasıl da yiyecekler bu lezzetli yemekleri. Ben de onları seyredeceğim. Yaşasın hazinenin tamamı benim olacak. İkisini de öldüreceğim.

Fakat hazinenin yanında kalan iki arkadaşı da boş durmamışlar. Onların da akıllarında kötü düşünceler gezinmekteymiş. Aralarında şöyle konuşmuşlar:

--- Gelir-gelmez onu öldürmeliyiz. Neden hazineyi üçe bölelim ki? İkiye böleriz daha çok paramız olur.

Heyecanla bekliyorlarmış. Biri kapının sağ köşesine, diğeri kapının sol köşesine yerleşmiş. Saatler geçmiş aradan ve nihayet atların nal seslerini duymuşlar. Adam da arkadaşlarına seslene seslene geliyormuş:

--- Ben geldim. Güzel güzel yemekler getirdim size.

İçeriden sevinç çığlıkları yükselmiş, fakat yerlerinden kımışdamamışlar:

--- Hoşgeldin, sevgili dostumuz. Gözümüz yollarda kaldı. Nerelerdeydin? Bizi merakta bırakman hiç doğru değil.

Adam yavaş yavaş odaya doğru yürümüş. Tam kapının ağzına gelmiş ki; ikisi birden adamın üzerine atlamışlar. Bir çırpıda öldürüvermişler arkadaşlarını. Hiç de üzülmemişler bunu yaptıkları için. Güle-oynaya yemekleri önlerine çekmişler. Başlamışlar afiyetle yemeye. Fakat pek kısa bir aradan sonra zehir etkisini göstermiş. İkisi de ne olduğunu anlayamadan son nefeslerini vermişler.

Böylece hazineye üçü de sahib olamamış. Açgözlülükleri yüzünden hazinenin tamamını kaybetmişler. Paylaşmanın ne kadar güzel, insanları sevmenin ne kadar yüce bir duygu olduğunu hiçbir zaman öğrenemedikleri için canlarından olmuşlar. Bu hayatta paradan güzel öyle çok şey var ki…

Naz Ferniba

Beyazdut
18-01-10, 00:02
SIĞINAK ARAYAN ÇOCUK

Güneş batmış, ay gökyüzünde gezinmeye çıkmış. Gecelerden bir gece sevgili aynacık bakın neler anlatmaya başlamış…

Uzak memleketlerin birisinde tahtına düşkün, zengin mi zengin bir padişah yaşarmış. Adil olmasına adilmiş ama, burnu kanasa bütün ülkeyi ayağa kaldırırmış.

Birgün öyle hastalanmış, öyle hastalanmış ki; ayağa kalkamaz, sarayının bahçelerinde zevkle gezinemez olmuş. Ülkede ne kadar iyi doktor varsa çağırmışlar. Ne kadar ilaç varsa denemişler, ama bir türlü padişahın hastalığına çare bulamamışlar.

Yaz gelmiş, çiçekler açmış, kuşlar cıvıldaşmaya başlamış. Güneş parıldıyor, herkesi evinden dışarıya çağırıyormuş. Fakat padişahımız, iyileşemediği için bu güzellikleri pencereden seyretmekle yetinmek zorunda kalıyormuş.

Birgün bütün doktorlar bir araya gelerek padişahın hastalığını konuşmaya başlamışlar. Artık onlar da sıkılmış bu olaydan. Çünkü padişah hergün onlara kızıyor, bağırıyormuş:

- Siz ne biçim doktorsunuz. Hepinizi astırmak lazım. Zindanlarda süründürmek lazım. Kafanızı uçurmak lazım…

Doktorlar korkuya kapılmaya başlamışlar bu tehditler karşısında. En kısa zamanda padişahın hastalığına bir çare bulamazlarsa başlarının derde gireceğini seziyorlarmış. Nihayet içlerinden biri meydana çıkarak;

- Arkadaşlar, demiş. Buradan çok çok uzakta bir memleket var. Adı Sevilenya… Orası ilimde ilerlemiş bir memlekettir. Bütün alimler mutlaka oraya gider ve ilmine ilim katarmış. İşte o memlekette yaşayan bir doktorun ünü dünyaya yayılmış. İyileştiremediği hasta, çaresini bulamadığı hastalık yokmuş. Padişahımıza söyleyelim haber salsın çağırtsın onu. Biz de rahatlayalım.

Doktorların hepsi bu fikre katılmışlar ve içlerinden birisini sözcü seçerek padişaha göndermişler. Padişah anlatılanları dinledikten sonra hemen emir vermiş:

- Derhal hazırlıklar başlasın. Yarın sabah yola çıkacak bir birlik oluşturulsun.

En güzel hediyeler, kese kese altınlar doktora verilmek üzere hazırlanmış. Ve ertesi sabah bilinmeyen ülkeye doğru yolculuk başlamış.

Akrep yelkovanı, gece gündüzü, ilkbahar kışı kovalamış yaz gelmiş. Padişahımız her sabah heyecanla uyanır sorar olmuş:

- Geldiler mi?

Çevresindekiler çekinerek cevap verirlermiş:

- Henüz gelmediler padişahımız.

Birgün güneş yüzünü dağların ardından göstermeden, ay yıldızlarla gökten çekilmeden nal sesleri şehrin sokaklarını inletmeye başlamış. Saray kapısı açılmış, muhafızlar hemen doktorlara haber vermişler:

- Birlik geri dönmüştür.

Doktorlar, padişahın hastalığına derman olacak doktorun gelip-gelmediğini öğrenmek için bahçeye inmişler. Arabadan, siz deyin çınar boyunda, ben diyeyim kavak boyunda bir adam inmiş. Bir ân ürkmüşler. Bakışlarında bir baykuş keskinliği varmış. Hürmette kusur etmeden odasını göstermişler, dinlenmesi için. Fakat kabul etmemiş:

- Hastamız nerededir? Bir insan acı çekerken ben nasıl dinlenebilirim!

Doktorlar şaşkın şaşkın padişaha haber salmışlar. Padişah haberi alır-almaz;

- Aman hemen gelsin. Kaç zamandır gözlerime uyku girmez. Acıdan yüreğim duracak sanırım. Hemen gelsin hemen, demiş.

Bu, adı daha önce hiç duyulmamış ülkeden gelen doktor, elindeki ufak çantayla padişahın huzuruna çıkmış. Padişahın ağrıyan bacağını saatlerce incelemiş ve sonra şunları söylemiş:

- Dokuz yaşında bir erkek çocuk bulunmalı. Bu çocuk kesilecek ve midesi bacağınıza sarılacak. Üç gün içinde hiçbir şeyiniz kalmaz, ayağa kalkarsınız.

Padişah, askerlerini böyle bir çocuk bulmaları için göndermiş. Bütün okullar, bütün evler araştırılmış. Ve nihayet dokuz yaşında, çok güzel bir erkek çocuğu bulunmuş.

Askerler çocuğun annesiyle, babasıyla konuşmuşlar, durumu anlatmışlar. Zaten bütün halk padişahın hastalığından haberdarmış. Ama anne ve baba çocuklarının kesileceğine çok üzülmüşler. Ağlamış, sızlanmışlar. Yalvarmışlar. Ama kimse onları dinlememiş. Çocuğun babası vezire gelerek;

- Oğluma kıymayın, demiş. Onun yerine beni öldürün. O benim tek çocuğum. Beni ondan ayırmayın. Ne olur yapmayın bunu!

Vezir, çocuğun babasını karşısına oturtmuş ve şunları söylemiş:

- Sen bir çocuğun mu, yoksa bir padişahın mı ölmesini istersin? Eğer padişahımız ölürse hâlimiz nice olur hiç düşünmüyor musun? Düşmanlarımız memleketimizi istilâ ederler. Bu daha mı iyi? Akılsızlık etme. Sana bin altın veriyorum. Hiç oğlun olmadığını düşün.

Çocuğun babası o kadar altını daha önce birarada hiç görmediği için heyecana kapılmış ve razı olmuş:

- Varsın padişah yoluna öldürülsün benim oğlum, demiş.

Oğlunun karşılığı olarak aldığı altınlarla eve dönmüş. Çocuk, babasına sarılıp ağlamış.

- Beni öldürmeyecekler değil mi, diye sormuş babasına.

Adam oğluna diyecek bir söz bulamamış, susmuş kalmış. Ertesi gün de çocuğun annesi vezirin yanına gitmiş. Yalvarmış, yakarmış. Ama vezir ona da bin altın vererek bu işe rıza göstermesini sağlamış. Çocuğun annesi ağlamayı bırakarak;

- Eh, madem ki hayırlı bir iş için ölecek, ne yapalım ölsün, demiş.

Padişah, anne ve babadan izin aldıktan sonra devrin bilginlerini yanına çağırtmış. Bir de onlardan izin almak istiyormuş. Bazıları bunun yanlış olduğunu söylemişler, bazıları padişahın ölümünden daha hayırlıdır demişler. Sonunda çocuğun kesilmesinde bir sakınca olmadığı kararına varmışlar.

Bütün ülkeye bu olay duyurulmuş. Herkesin dilinde kesilecek çocuk varmış. Kimileri duyduklarına inanamıyor, kimileri çocuğa acıyor, kimileri de padişah iyileşecek diye seviniyormuş.

Kısa zamanda şehrin meydanı hazırlanmış. Halk merasimi seyretmek için meydana toplanmış. Çocuğun annesiyle babası halkın önünde çocuklarının kesilmesine izin verdiklerini, bilginler de çocuğun hayırlı bir iş için öldürüldüğünü söylemişler.

Zavallı çocuk hiçbir şey yapamıyormuş. Kesileceği yere çıkarılmış. Herkese bir bir bakmış ve babasına dönerek konuşmaya başlamış:

- Babacığım, hani ben senin tek çocuğundum. Hani beni çok severdin. Şimdi bensiz ne yapacaksın? O altınlar benim yerimi tutabilir mi?

Çocuk sonra da annesine dönerek konuşmuş:

- Ya sen anneciğim, nasıl izin verebildin biricik oğlunun öldürülmesine! Demek ki beni gerçekten hiç sevmedin. Üzülmeyecek misin?

- Peki siz, sevgili bilginler. Dokuz yaşındaki bir çocuğun öldürülmesinin yanlış olmadığını nasıl söylersiniz? Ben kimsenin canını acıtmadım ki. Padişahımızın hastalığının sebebi de ben değilim. Kimseyi de öldürmedim.

Son olarak padişaha dönmüş:

- Padişahım, iyileşmek için beni öldürüyorsun. Oysa biz seni sığınak kabul ediyorduk. Senin ülkende bunun için yaşıyoruz. Bizi koruduğun için… Demek ki ülkemize bir şey olsa hiçkimse sana sığınamayacak, demiş.

Çocuk bakmış kimse yardım etmeyecek, başını gökyüzüne kaldırmış ve dudaklarını kıpırdatmaya başlamış. Padişah onun bu hâlini görünce sormuş:

- Şimdi ne yapıyorsun?

Islanmış gözlerini padişaha çeviren çocuk, ağlamaklı bir sesle cevap vermiş:

- Sen annemi, babamı, bilginleri razı etmişsin. Bana da sığınabileceğim tek bir yer kalıyor. Yalvarıyorum ki beni kurtarsın. Siz beni anlamıyorsunuz.

Padişah bu sözleri duyunca şaşırıp kalmış ve hatasını farkedivermiş:

- Bırakın çocuğu, demiş. Benim ölümüm bu bacaktan olacaksa olsun.

Bu olaydan sonra padişahın bacağı nedense hiç ağrımamış. Ve padişah çocuğu yanına alarak beraberce güzel bir hayat geçirmişler.

Naz Ferniba

Beyazdut
18-01-10, 00:03
VADİDEKİ NİNE

Su akar gider denize kavuşur.
Ay güneşi kovalar gece olur.
Masal ülkesinde bir telaştır başlar: Padişah kızının bu geceki masalı hazır mıdır? Aynacık nerede? Hadi acele edin. Uyku krallığı bizden önce davranırsa gücümüzü yitiririz.

Ve sevgili aynacık son anda nefes nefese bir masal ile gelir: Kusurumuza bakmayın prensesim. Ceylanları biraraya getirmek zaman aldı…

Adı belki de hiç duyulmamış ülkenin birinde, bir delikanlı annesiyle beraber yaşarmış. Küçük bir dağ köyünde, minicik evlerinde güzel günler ve güzel geceler geçirirlermiş. Sofralarından bereket, yüzlerinden tebessüm hiç eksik olmazmış. Babalarını çok çok eskiden, delikanlı henüz bir bebekken kaybetmişler. İşte o zaman anne-oğul yalnız kalmışlar. Üzülmüşler, ağlamışlar; fakat yapabilecekleri bir şey yokmuş.

Küçük bir bahçeleri varmış minik evlerinin önünde. Onu ekip-dikerle, onun sayesinde karınlarını doyururlarmış. Ne az diye yakınırlarmış, ne de daha çok olsun diye aranırlarmış.

Aradan yıllar geçmiş. Çocuk, fidan gibi boy atmış, delikanlı olmuş. Fakat yıllar annesinin gücünü azaltıyormuş gitgide. Artık eskisi gibi bahçeye gidip çalışamıyormuş. Saçlarına aklar düşmüş. Dizlerinde derman kalmamış. Delikanlı da zaten onun yorulmasını hiç istemiyormuş. Bahçenin ekimini tek başına yapmaya başlamış. Dağa da çıkıyormuş aradabir, odun kesmek için. Bu odunları eve getirir, soğuk günlerden onlarla ısınırlarmış. Artan odunları da şehirde satarlar üç-beş kuruş kazanırlarmış.

Delikanlının annesi artık iyice yaşlanmış. Güzel mi güzel, şirin mi şirin bir nine olmuş. Tatlı dilli, hoşsohbet bir ninecik… Komşuları onu pek severlermiş. Üzülmesine hiç dayanamazlarmış. Delikanlı da istemezmiş tabiî annesinin üzülmesini.

Ninecik yemek pişiremiyor, evi temizleyemiyormuş artık. Devamlı yalvarıyormuş:

- Bir tek oğlum var. Onun mutlu olmasını isterim. Ne olur, onun gibi iyi bir gelin ver bana. Bu evin neşesi eksilmesin.
Güzel ninecik böyle düşünmeye devam ederkenbirgün oğlunu yanıbaşına çağırmış. Düşüncesini söylemiş ona:

¾ Ey oğul, ben hiçbir iş yapamaz oldum. İhtiyaçlarımızı karşılayamayacak kadar yaşlandım. İsterim ki bir gelin gelsin, evimize çeki-düzen versin. Sen ne dersin oğul?

Delikanlı annesinin söylediklerini bir gün düşünmüş, iki gün düşünmüş… Sonun da onun da bakıma ihtiyacı olduğuna karar vermiş. Sonra da;

- Anneciğim sen nasıl istersen öyle olsun, demiş.

Böylece iyi kalpli, tatlı dilli, güleryüzlü bir gelin adayı aramaya başlamışlar. Ninecik hanım hanımcık olsun istiyormuş. Çok geçmeden evin içinde üçüncü bir kişi gezinir olmuş bile. Delikanlıyı evlendirmişler. Gelin hanım da artık o evin bir parçası olmuş çıkmış.

Önce öyle güzel geçiyormuş ki günleri. Gülüyor, eğleniyorlarmış hepberaber. Sabah, oğul ile gelin bahçeye çeki-düzen veriyorlarmış. Sonra delikanlı odun kesmeye dağa gidiyormuş. Annesi ile eşi kendisini beklediklerinden işini bitirir bitirmez evin yolunu tutuyormuş. Ne zaman güneş kızarmaya başlasa, her şeyini toplayıp düşüyormuş yollara.

Günler haftaları, haftalar ayları kovalamış. Mevsimler bir bir değişmiş. O eski güzel günler yavaş yavaş kaybolmaya başlamış. Artık bağırışmalar dökülüyormuş evin pencerelerinden dışarıya. Zavallı ninecik bu tartışmalara engel olabilecek hiçbir şey yapamıyormuş. Çünkü tartışmanın sebebi kendisiymiş. Gelin, sabah-akşam söylenir olmuş:

- Annene bakmak zorunda değiliz. Onu bu evden götür. Gitsin yanımızdan. Mutluluğumuza engel oluyor. İstemiyorum onu.

Delikanlı sabırla;

- Nereye gidecek? Onun benden başka kimsesi yok ki, diyormuş. Hem neden gitsin? O, bizim annemiz. O, bizim en sevdiğimiz olmalı bu dünyada. Bir köşede oturmaktan başka hiçbir şey yapmıyor. Neden onu istemiyorsun? Önüne yemek koymasan, günlerce aç kalabilir. Senden bir lokma istemez. Hiç şikayet etmez. Nedir ondan alıp-veremediğin. Zaten yapabilecek gücü olsa ne senden bekler yardım, ne de benden.

Ama bütün bu sözlere rağmen gelin hanım, ısrarla ninenin gitmesini istiyormuş. Delikanlı bri gece annesinin yanına varmış. Bir bir söylemiş her şeyi:

- Anneciğim, beni affet. Karım senin bu evden gitmeni istiyor. Benim de artık ona gücüm yetmiyor.

Ninecik kısık bir sesle;

- Biliyorum evladım, demiş. Her şey den haberim var. Sen hiç üzülme. Beni buradan çoook uzaklara götür ve bırak. Ben başımın çaresine bakarım. Beni bir koruyan çıkar.

Delikanlı çok sevdiği annesinden ayrılmayı hiç istemiyormuş, fakat karısının sözlerini duymaktan da bıkmış. Bu yüzden birgün sabahın aydınlığı ortaya çıkmadan, horozlar yeni yeni uyanıyorken annesinin koluna girmiş ve birlikte ağır ağır yürümeye başlamışlar. Evden belki on, belki yirmi kilometre, belki de daha fazla uzaklaşmışlar. Bir vadiye gelmişler. Akşam olmak üzereymiş. Delikanlı annesine;

- Anneciğim, seni getirebileceğim tek yer burası, demiş. Beni affet.

Ninecik yüzünde minik bir tebessümle oğlunu uğurlamış:

- Güle güle evladım. Dertler sizden uzak olsun. Hep mutlu olun inşallah. Hadi yolun açık, yüreğin ferah olsun.

Delikanlı, annesini akşam vakti o vadide bırakmış evine dönmüş. Günler geçmiş üzerinden. Fakat içi bir türlü rahat etmiyormuş. Aklına kötü kötü şeyler geliyormuş, uykularından korkuyla uyanıyormuş:

- Kimbilir orada ne büyük kurtlar, vahşi hayvanlar vardır. Annemi belki de paramparça etmişlerdir.

Karısına da söyleniyormuş:

- Yarın annemi bıraktığım yere gittiğimde, onu bulamayacağımdan eminim. İstediğin oldu işte. Bunun için mutlusundur. Ama ben annemi kendi ellerimle öldürdüm. Bunu nasıl yapabildim, nasıl senin sözlerinle annemi dağ başına attım!

Karısı ise bu sözleri hiiiiç mi hiç umursamıyor, duymazlıktan geliyormuş. Onun bu hâlini gören delikanlı daha bir öfkeleniyor, daha bir kendisine kızıyormuş.

Ertesi sabah, delikanlı koşa koşa vadiye gitmiş. Bir yandan da kendi kendine;

- Hiç olmazsa annemin kemiklerini toplayıp toprağa gömeyim, diye düşünüyormuş.

Fakat delikanlı vadiye vardığında gözlerine inanamamış. O da nesi. Bu vadi sanki o vadi değil. Cennetten bir köşe olup çıkmış. Kurtlar yerine her yanda güzel gözlü ceylanlar geziniyormuş. Annesinin çevresinde dolaşıyorlar, onun dizlerinde uyuyorlarmış. Delikanlı heyecanla annesinin yanına koşmuş:

- Anne! Anne, şükürler olsun ki yaşıyorsun. Hâlâ buradasın!

Güzel ninecik güleryüzle karşılamış oğlunu. Sevgiyle kucaklaşmışlar. Delikanlı merakla sormuş olanları. Ninecik de anlatmış:

- Sen gittikten sonra bol bol dua ettim. Sonra bu güzel hayvanlar geldi buraya. Beni hiç yalnız bırakmadılar. Bana yiyecek getiriyorlar. Var git yoluna oğul, ben burada rahatım. Merak da etme.

Delikanlı, annesi her ağzını açtığında daha çok hayrete düşüyormuş. Çünkü annesi konuşurken ağzından çil çil altın saçılıyormuş yerlere. Güzel yüzünde güller açmış sanki. Her taraf mis gibi kokuyormuş. Gözlerine inanamamış. Biraz daha oturmuş annesinin yanında. Sonra düşünceli düşünceli yola koyulmuş.

İçi rahat, sevinçle dönmüş evine. Haberi karısına vermak için sabırsızlanıyormuş. Nihayet karısı bütün olanları öğrenince çıldırmış:

- Ne! Olamaz! Çabuk benim de annemi o vadiye götür. Mutlaka o vadinin sihirli güçleri vardır. Benim de annemin ağzından çil çil altın dökülür. Ne çok zengin olacağım, düşünsene. Çabuk ol! Ne duruyorsun daha?

Delikanlı annesinin ağzından dökülen altınlara şaşırmaktan vazgeçip karısının bu halini hayretle seyretmeye koyulmuş. Ama diyecek söz bulamamış. Neler olacağını merak ederek karısının annesini de almış o vadiye götürmüş. Vadiye bıraktıktan sonra evine dönmüş. Ertesi sabah sabırsızlıkla karısı onu vadiye göndermiş:

- Şu keseleri de yanına al. Altınları doldur içine. Hiç oyalanmadan geri gel. Altınlarıma bir ân önce kavuşmak istiyorum. Kimbilir ne kadar çok olmuşlardır. Köşklerde yaşayacağım artık. Muhteşem bir şey bu. Hizmetçilerim olacak. Şu evin içinde yaşlanıp gitmekten kurtulacağım. Zengin olacağım, zengin!

Karısı böyle hayâl kuradursun, delikanlı vadiye doğru yola çıkmış. Fakat vadiye vardığında gördükleri onu çok korkutmuş. Vadi, o vadi değil sanki. Ceylanlar gitmiş yerine dev kurtlar gelmiş. Üzgün bir şekilde eve dönmüş delikanlı. Karısına bütün gördüklerini anlatmış:

- Annen ölmüş. Kurtlar onu paramparça etmiş. Bulduğum parçaları toprağa gömdüm. Annemi görmedim. Orada değildi. Ceylanlar onu alıp kimbilir nereye götürdü.

Karısı hiçbir şey söyleyememiş. Susmuş… susmuş… günlerce, aylarca tek kelime etmemiş. Ve bir daha da hiiiç konuşmamış.

Naz Ferniba